Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar

 

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

 

Yeryüzünün en eski medeniyetlerine evsahipliği yapmış olan ve yine yeryüzünün en eski kentlerine sahibolan Irak, yedi bin yılı aşkın medeniyet tarihi boyunca sayısız insani trajediye tanıklık etmiştir. Onlarca ve onlarca büyük istila ve yıkımla karşılaşmıştır. Fakat bunların hiçbiri, çağımızın ultramodern yıkım makineleri ile, kitle kırım silahlarıyla yapılan son ABD istilasının yanına bile yaklaşamaz. Tarih boyunca yaşanmış olan bu yıkımların ve acıların toplamı, beşinci yılını dolduran ve halen sürmekte olan ABD istilasının yaratmış olduğu yıkımın ve insani acıların boyutlarına ulaşamaz... Artık kent olmaktan çıkmış, müzeleri ve tüm eşsiz tarih mirası yıkılıp talan edilmiş Bağdat’ın ve diğer tarihi kentlerin trajedileri biryana, beş yılını dolduran işgal boyunca ülke nüfusunun bir milyonu aşkını öldürülmüş ve beşte birinden fazlası göçe zorlanmıştır. Irak içinde dört milyon kişi yerlerini terkederken, iki milyonu aşkın Iraklı’da dış ülkelere kaçmak zorunda kalmıştır...

 

Şüphesiz kötülükler bu bir-iki sayı ve satır ile sınırlı değildir ama, buraya kadar hangi yollardan geçilerek gelinmiştir?..

 

Irak halkının halen sürmekte olan bu en korkunç trajedisinin ilk perdesi, 1900’lü yılların başında petrolün enerji kaynağı olarak öneminin ortaya çıkmasıyla ve Irak’ta petrol olduğunun anlaşılması ile birlikte açılmıştır... Daha I. Dünya Savaşı sürerken, 9 Mayıs 1916 günü, Çarlık Rusyasını’da yanlarına alan İngiltere ve Fransa, gizli Sykes-Picot Anlaşması ile Osmanlı’nın doğusundaki ve Arap yarımadasındaki topraklarını paylaşmışlardır... Sözkonusu anlaşma, metni imzalayan İngiliz Sir Mark Sykes ve Fransız Georges Pico adlarının biraraya getirilmiş biçimleri ile anılmıştır... Aynızmanda bir gezgin olan Sir Mark Sykes, Anadolu’yu, Kürt halkının yaşadığı coğrafyaları, Irak’ı, Mezopotamya’yı, tüm Ortadoğu’yu adım adım dolaşmış birisidir. “The Caliphs’ Last Heritage” (London, 1915) adlı 640 sayfalık çok kapsamlı gezi notlarında O, tüm bu coğrafyaları, fotoğraflarla ve haritalarla birlikte anlatmaktadır. Kısacası, açgözlü İngiliz emperyalizminin su katılmamış önderlerinden biri olan Sykes, imzaladığı metin ile nelere göz dikmiş olduğunu, istediklerinin neler olduğunu en iyi bilen kişidir...

 

Rusya, 1917 Ekim Devrimi ile ittifaktan kopup savaştan çekilince, Bolşevik Partisi, bu gizli emperyalist anlaşmayı dünyaya duyurmuştur... Sözkonusu gizli anlaşmaya göre, Suriye, Lübnan, Adana, Klikya, Türkiye’nin şimdiki güneydoğu illeri ve Musul vilayeti Fransa’ya bırakılırken, Bağdat dahil Mezopotamya (nehirler arası, şimdiki Irak) ve şimdiki İsrail’de olan Hayfa, Akka gibi Filistin limanları İngiltere’ye bırakılmıştır- daha sonra, birtakım değiş tokuşlarla, Musul vilayeti de İngiltere’nin denetimine terkedilecektir... Osmanlı İmparatorluğu’nun tasviyesi ile birlikte İngiltere, Irak petrollerinin üzerine oturmuştur. Aynı petrol yataklarından, Fransa’ya, Hollanda’ya ve ABD’ye pay ayrılmıştır...

 

Irak’ta, 1921 yılında, İngiliz egemenliğinde (İngiltere’nin himayesinde) bir monarşi kurulmuş, ülkenin başına peygamber Muhammed’in aşiretinden, Haşimi soyundan kukla bir kıral oturtulmuştur... Ülke, 3 Ekim 1932’de sözde bağımsızlığına kavuşmuş ve Milletler Cemiyeti’ne üye yapılmıştır... Kürtler dahil Irak halkı, petrol gelirlerinden herhangi bir pay alamamış, zengin bir ülke de yoksulluğu yaşamayı sürdürmüştür... İsrail’in 1948’de resmen kuruluşu ve yoksul Filistin halkına yönelik ırkçı etnik temizlik ve soykırım politikaları Arap dünyasında politik tansiyonun yükselmesine yolaçmıştır. Yine, İran başbakanı Dr. Muhammed Musaddık’ın 1951 yılında petrolleri millileştirmesi ve Musaddık’a karşı örgütlenen ortak İngiliz-ABD darbesi, tüm bunlar, Irak toplumunu da etkilemiştir şüphesiz. Arap dünyasında -sosyalist düşüncelerle karışmış- bir milliyetçilik gelişmeye başlamıştır... Nasır’ın 1956’da Sueyş Kanalı’nı millileştirmesi; ardından, İngiliz ve Fransız yardımı ile İsrail’in Sina Yarımadası’nı işgali, tüm bu gelişmeler, biryandan ideolojisini Mişel Eflak’ın şekillendirdiği Arap milliyetçiliğini, ve bu milliyetçilikle şekillenen Baas Partisi örgütlenmesi güçlendirirken, diğer yandan Arap halklarını Batı’dan iyice uzaklaştırmaya başlamıştır... Bölge de Sovyet etkisi artmaya başlamıştır.

 

Mısır ve Suriye yönetimlerinin -2 Eylül 1971’e dek yaşayacak olan- Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni 1 Şubat 1958 günü ilanetmelerinin hemen ardından, Abdul Kerim Kasım önderliğindeki ordu subayları, geniş halk yığınlarının da katılımları ile, Temmuz 1958’de kanlı bir halk devrimi gerçekleştirmişlerdir. Haşimi ailesinden İngiliz kuklası Kıral II. Faysal öldürülmüştür. Hükümetin başı Nuri El Said kaçmaya çalışırken halk yığınları tarafından yakalanıp öldürülmüştür. Özet olarak, askerler ve halk, monarşiyi ve Nuri El Said hükümetini devirerek, Irak’ta cumhuriyeti ilanetmişlerdir...

 

Şüphesiz olay, yukarıda özetlenenlerle de sınırlı kalmamıştır. Irak’ta monarşi sonbulur, cumhuriyet ilanedilirken, devrimi gerçekleştirenler, uluslararası bağlarını da yenilemişler, o güne dek halk düşmanı monarşiye koltuk değneği yapmış olan Bağdat Paktı (1955) adlı Anglo-Amerikan güdümlü tuzaktan çekilmişlerdir... Bu olayın ardından, merkezi Bağdat’ta olan sözkonusu NATO uzantısı anlaşma, 1958 yılında merkizini Ankara’ya taşımış ve CENTO (Central Treaty Organization) adını alarak 1979 İran “İslam Devrimi”ne dek varlığını sürdürmüştür...

 

Yine o güne dek Irak monarşisi tarafından tanınmamış, ağır baskılar altına alınmış, ve herhangi yasal bir hak verilmemiş olan Kürt halkının adı, Kasım yönetimi tarafından Irak anayasasına geçirilmiş ve bu halka anyasal hakları tanınmıştır... Kasım yönetimi, Kürtlerin demokratik haklarını anayasa garantisi altına almıştır. Irak devrimi ile birlikte Kürt hareketi legalleşmiştir. Çok kısa ömürlü “Mahabat Kürt Cumhuriyeti”nin 1947’de yıkılmasından beri sürgün hayatı yaşamakta olan Molla Mustafa barzani, ülkesine geri dönebilmiştir. Kürt halkının tüm bu kazanımlara karşın, süreç içinde Molla Mustafa Barzani, vaktiyle “Mahabat Kürt Cumhuriyeti”nin yıkılmasını sağlamış, ve yandaşlarıyla birlikte kendisini göçmenlik yaşamına sürüklemiş, ve Kürtlere hiçbir hak tanımayan kukla Irak monarşisini ayakta tutmuş olan Batı’ya, Anglo-Amerikan emperyalizmine yaklaşmıştır. Bu gücün tatlı vaatleri, zaman içinde Barzani’nin aklını çelmiş, ve Kürt halkı üst üste defalarca kullanılıp terkedilmiştir. Ve bu halkın yaşadığı trajedilerin tek sorumlusu, Irak yönetimleri gibi yansıtılmıştır...

 

Sovyetler Birliği’ni batısından ve güneybatısından NATO, güneydoğusundan ise SEATO ile çembere alan ABD önderliğindeki Batı, bu iki alanı, İngiltere, Türkiye, İran, Irak ve Pakistan arasında 24 Şubat 1955 günü imzalanmış olan Bağdat Paktı (Middle East Treaty Organization) ile birleştirmişti. Merkezi Bağdat olan sözkonusu paktın NATO bağlantısı, Türkiye Cumhuriyeti; SEATO bağlantısı, Dominyon Pakistan olmuştur... SEATO (Sautheast Asia Treaty Organization, 1955- 97), Vo Nguyen Giap (1912-) komutasındaki Vietnam ulusal güçlerinin (Vietminh), 1953 yılında Dien Bien Phu’da bir savunma hattı oluşturan Fransız ordusunu çembere alıp 7 Mayıs 1954 günü neredeyse toptan imha ederek büyük bir zafere imza atmasının, ve Vietnam’da Fransız sömürgeciliğinin sonunun gelmesinin ardından, teleşlanan Washington’un öncülüğünde şekillendirilecekti.  SEATO, Australia, İngiltere (United Kingdom), ABD, Fransa, Yeni Zellanda, Filipinler, Tayland ve Pakistan tarafından 8 eylül 1954 günü -Filipinler’in başkenti- Manila’da atılan imzalarla yaşama geçecekti... NATO ile CENTO arasındaki bağlantı halkası Türkiye olurken, CENTO ile SEATO arasındaki bağlantı halkası da Pakistan olmaktaydı. Her iki ülkeyi de ABD’ye daha fazla bağlayan ve ABD açısından önemlerini daha da arttıran bu konumları, başlarına daha büyük belaların açılmasının, yeni yıkıcı ve geçmişe dönük İslami rejimleri geliştiren askeri darbelerin örgütlenmesinin nedeni olacaktı.

 

Devrimle birlikte Irak’ın Bağdat Paktı’ndan kopuşunun ardından, -daha önce de belirtilmiş olduğu gibi- birliğin merkezi Ankara’ya taşınmış, ve yine Irak dışında aynı ülkelerle, İngiltere, Türkiye, İran ve Pakistan arasında, Mart 1959’da Central Treaty Organization (CENTO) anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmanın arkasında duran büyük güç te, ABD’den başkası olmamıştır... Askeri olmanın ötesinde bir ekonomik işbirliğini de içeren CENTO, İslam devriminin ardından, 1979’da İran’ın birlikten  kopması ve aynı yıl Pakistan’ın ortaklıktan çekilmesi ile sonbulmuştur... Bağdat Paktı ve devamı olan CENTO, Sovyetler Birliği’ni güneyinden islami rejimlerle çevirme, güneyde bir “Yeşil Kuşak” oluşturma projesinin ön denemeleriydiler bir anlama. Yani, 1977 yılında resmen ilanedilmiş olan “yeşil kuşak” politikasının ön denemeleri, Bağdat Paktı ve CENTO ile yaşanmıştır...

 

Irak monarşisi devrilmeden önce, Irak ile -Irak kırallığı gibi İngiliz kuklası olan- Ürdün kırallığı arasında -Batı himayesinde bir birlik oluşturulması planlanmıştı. Planın başında, eski ordu subayı ve İngiliz kuklası Irak başbakanı Nuri El Said vardı. Nuri El Said, aynızamanda Türkiye başbakanı Adnan Menderes’in yakın dostu idi ve kaderleri de birbirlerininkine benzeyecekti... El Said’in devrilmesinden yaklaşık iki yıl sonra, gençlik eylemlerinin de etkileri ve geniş halk destegiyle gerçekleşecek olan 27 Mayıs 1960 müdahalesi, Menderes hükümeti sonlandıracaktı... Nuri El Said’in başına gelenler nedeniyle aşırı telaşlanmış, askeri müdahele ile Nuri El Said’i “kurtarma” düşlerine dek sürüklenmiş olan Menderes, kendisini bile kurtaramayacaktı... (Aslında, bu satırları yazana göre, Irak’ta Kasım önderliğinde gerçekleşen halk hareketinin Türkiye ve özellikle 27 Mayıs müdahalesi üzerine etkileri, bölge üzerindeki NATO ve ABD planları hesaba alınarak incelenmelidir. Bu konuda boşluk vardır, karanlık noktalar vardır...)

 

Orta sınıflar, yoksul köylüler, ve işçiler, Kasım önderliğindeki devrime güçlü destek vermişlerdir. Toprak reformu ile feodalizmi tasviye yoluna giren ve legalleşen Irak Komünist Partisi ile iyi ilişkiler kuran Kasım, İngiliz-ABD şirketlerinin elindeki Irak Petrol Kumpanyası üzerinde de denetim kurmaya kalkışmıştır... Yine Kasım yönetimi, Kürt önderlerin ve KDP’nin üzerindeki tüm yasakları ve tutuklama kararlarını kaldırmıştır. Kasım, Molla Mustafa Barzani’nin 1959 yılında yurduna dönmesini sağladığı için, Kürt halkının da desteğini almıştır...

 

II. Dünya Savaşı’nın asıl galibi Sovyetler Birliği, savaş sonunda, İran’ın kuzeybatı bölgelerinde, Urmiye Gölü’nün güneyine dek uzanan arazilerde, Güney Kafkasya’da egemen konuma gelmişti. Şimdiki İran coğrafyasında bulunan bu Sovyet nüfuz alanı içinde, merkezi Urmiye Gölü’nün hemen güneyindeki Mahabad olan ilk Kürt Cumhuriyeti, 22 Ocak 1946 günü ilanedilmişti. Mahabad kentinin adı, eski tarihi Med Devleti’nden (İ. Ö. 614- 550) gelmektedir...

 

Oluşmuş ve oturmuş kurumlara sahibolmayan, silah ve cephanesinden ilaç ve hekimine dek maddi-manevi hertürlü Sovyet desteği ile varolabilen Mahabat Kürt Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı Kadı Muhammed idi. Bu kısa ömürlü cumhuriyetin askeri önderi ise, genç Molla Mustafa Barzani’den başkası değildi... İngiliz-ABD baskısı ile Sovyetler Birliği’nin İran’dan çekilmesinin ardından, İngiltere’nin desteği ile saldırıya geçen İran ordusu, Mart 1947’de Mahabat Cumhuriyeti’ni yıkacaktı. Yargılanan Kadı Muhammed, 31 Mart 1947 günü asılarak idam edilecekti... Yanındakilerle birlikte Sovyetler Birliği Azerbeycan’ına sığınmış olan Molla Mustafa Barzani, Kasım önderliğindeki devrimin başarısının ardından, 1959 yılında, Çekoslavakya üzerinden Irak’a dönecekti. Ve Batı tarafından defalarca darbelenmiş olan Barzani, kısa süre sonra yüzünü Batı’ya, Batı’nın ortadoğudaki kalesi İran’a ve İsrail’e döndürecekti. Bu güçlerlerle işbirliğine başlayacaktı...

 

Kasım’ın, İngiliz-ABD şirketlerinin elindeki Irak Petrol Kumpanyası üzerinde denetim kurmaya kalkışması, sözkonusu iki emperyalist ülkeyi, İngiltere ve ABD’yi harekete geçirmişti. Irak’a acil müdahale amacıyla Amerikan ve İngiliz askerleri, Ürdün ve Lübnan topraklarına yerleştirilmişlerdi... Yine aynı günlerde, yeni Irak rejimine yönelik CIA destekli başarısız bir darbe girişimi çerçevesinde, 7 Ekim 1959’da, Baas Partisi üyesi Saddam Hüseyin, devlet başkanı Kasım’ı öldürmeye çalışmıştı. Fakat başaramayarak bacağından yaralı vaziyette önce Suriye’ye ve oradan da Mısır’a kaçmak zorunda kalmıştı... O yıllardan beri Saddam Hüseyin’in bazı Amerikalı dostları olduğu ve Baas örgütlenmesi içinde sağ kanadı temsilettiği anlaşılmaktadır. Ülkelerin kaderlerini etkileyebilecek ölçüde büyük kariyerler yapabilmek, özellikle dış müdahalelere sonderece açık ülkelerde bunu yapabilmek, anlaşılan, kolay ve dış yardımsız olabilecek bir iş değildir...

 

Aslında Irak’ın doğal bir uzantısı ve limanı olan Kuveyt, Osmanlı yönetimi yıllarında, idari olarak Irak’ın bir parçası idi. Buna karşın, bölge petrollerin ve petrolün nakli üzerinde garantili denetim kurma hesaplarıyla İngiliz emperyalizmi, Kuveyt’i Irak’tan ayıracaktı. Hindistan’a yerleşmiş olan İngiliz sömürgecileri, daha 1800’lü yıllardan beri gizlice işbirliği yaptıkları Kuveyt emiri Sabah ilesine bu küçük toprak parası üzerinde kukla bir “devlet” kurdurtacaklardı. Basra Körfezi alt kıta Hindistan’ın arka kapısı konumunda olduğu için, Kuveyt emirini daha 1800’lü yıllarda gizlice satınalmışlardı... Kasım yönetimi, 19 Haziran 1961 günü, “Kuveyt’in, Irak’ın bir parçası olduğunu”, ilanedecekti. Bunun üzerine İngiltere, Kuveyt’e askerlerini yerleştirirken, donanmasını da Körfez’e yollayacaktı... Yine Kasım, aynı yılın Aralık ayında, Irak’ın petrol kaynaklarını Irak Ulusal Petrol Kumpanyası’nın denetimi altına sokacaktı. Bu son gelişme, Irak Komünist Partisi’nin başarısı olarak yansıyacak ve halkın bu partiye sempatisi artacaktı...

 

Emperyalist güçler, Baas Partisi içindeki sağ unsurları komünistlere ve Kasım’a karşı kışkırtmaya başlayacaklardı... Bu arada, Kürtler üzerinde süren gizli çalışmalar, birtakım boş vaatlerle onları merkezi yönetime karşı kışkırtma eylemleri, hız kazanacaktı. Asıl hesapları, petrol kaynakları üzerindeki denetimlerini yitirmemek, ve Irak’ın başına eskisi gibi kukla hükümetler oturtmaktı... Kürt önderlere verilen destekler, sözkonusu hedeflerine ulaşıncaya dek sürecekti hep...

 

Aslında Irak’ta Kürtler, birçeşit otonomiye, dilleri ve kültürleri konusunda geniş özgürlüklere, üniversitelerde kürsülere vs. sahiptiler. Ve hatta iktidara dahi ortakdılar... İran petrollerini millileştirmiş olan Musaddık’ın devrilmesinin (1951) ardından CIA ve MOSSAD imalatı olarak tarih sahnesine çıkmış olan İran gizli servisi SAVAK aracılığı ile kışkırtılan Kürtler, yine bazı kaynaklara göre, 1962 yılında, SAVAK aracılığı ile MOSSAD ilişkisine sürüklenmişlerdi. İsrail’de yaşayan Kürtlerin’de etkileriyle, MOSSAD örgütlenmesi bu bölge de güç kazanacaktı. Hatta, KDP’nin istihbarat örgütü Parastın (korumak), MOSSAD tarafından eğitilip örgütlenecekti... Irak, içindeki Kürt nüfusu, Şii Çoğunluğu ve Sünni halkı ile, hiç bitmeyen dış müdahalelerin de etkisi altında, karmaşık bir politik sürece, kanlı iktidar kavgalarına sürüklenmeye başlamıştı... Kürt kalkışmalarını -NATO politikaları çerçevesinde gizlice, silah, cephane ve diğer yardımlarla- desteklemekte olan Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri de bu oyunun içindeydiler, ve hep oldular. İran ise, Türkiye’den de etkili biçimde sözkonusu denklemde yeralacaktı...

 

Irak’a yönelik dış müdahalelerin içinde Türkiye hükümetlerinin oluşlarının başlıca nedenleri arasında, -Irak’ta yaşayan Türkmen azınlığın varlığından ziyade- Türkiye’de yaşayan Kürt nüfusunun göreceli çokluğu vardı ve vardır. Aynızamanda, 1977 yılında tamamlanmış olan Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı da Türkiye’yi olayların içine çekmektedir... Şüphesiz tüm bunların ötesinde, NATO ve ikili anlaşmalarla ABD’ye bağlanmış olan, ordusunun örgütlenmesini bu yapı ile uyumlu hale getiren, tüm askeri malzeme ve silah desteğini ABD’den alan Türkiye, kaba tabirle, “parayı ödeyenin düdüğünü çalıyor” ve aynen emperyalist merkezler gibi Irak Kürt önderlerinin el altından desteklenmesi ve peşmergelerin silahlandırılmaları işine ortak oluyordu.

 

İran’da, Irak’ta, Suriye’de ve bir miktar da Kafkaslar’da yaşayanlardan çok daha fazla olan Türkiye Kürtleri, çoğunlukla, Kürt dilinin Kırmanç lehçesi ile konuşmaktadırlar. Irak’ın Türkiye sınırına yakın bölgelerde, Bahdinan olarak ta adlandırılan yerde yaşayan, Barzani ailesi ve KDP tarafından yönlendirilen Kürtler’de aynı lehçe, Kırmanç lehçesi ile anlaşmaktadırlar... Türkiye Kürtleri’nin azınlıkta olanları, daha çok Güneydoğu Toroslar boyunca yayılmış olanlar, Dersim (Tunceli) ve Elazığ civarında yaşayanların önemli bir kısmı, Zaza veya Dımıli olarak adlandırılan tamamen farklı bir lehçeyi konuşmaktadırlar... Irak’ın İran sınırına yakın bölgelerde yaşan, Celal Talabani ailesinin ve KYB’nin denetiminde olan Kürtler, Sorani veya Güney Kırmançi olarak ta adlandırılan lehçeyi konuşmaktadırlar. Kürt lehçeleri arasında en gelişmiş olanı Sorani lehçesidir ve Kürt dilinde daha birçok alt lehçe mevcuttur... Barzani ailesi, bölge de Nakşibendi tarikatını temsiletmektedir aynızamanda. Talabani ise, Kadiri tarikatının temsilcisi konumundadır...

 

Kökü, Orta İran (Part ve Sasani dönemi) diline, Zaroastrianism inancının kutsal kitabı Avesta’nın Orta İran dili ile yazılmış metinlerine ulaştığı kesinlikle tesbidedilmiş olan kürtçe, Hint-Avrupai diller gurubu içindedir. Hint-Avrupai diller gurubunun Hint-İrani alt dalının İrani dilleri gurubu arasındadır kürtçe. Kürtçenin içinde, dört ana ve daha birçok alt lehçe mevcuttur. Ana lehçeler arasında, Kırmançi, Sorani, Zaza ve daha çok İran Kürtleri arasında konuşulan Gorani bulunmaktadır... Kesin sayılarla olmamakla birlikte, kürtçe konuşan halk, Türkiye nüfusunun yüzde 20, Irak nüfusunun yüzde 15, İran nüfusunun yüzde 6- 7 ve Suriye nüfusunun yüzde 8 kadarını oluşturmaktadır. Bunların dışında, Ermenistan ve Azerbeycan gibi ülkelerin sınırları içinde de 500- 600 bin kadar Kürt yaşamaktadır...

 

Kuveyt’i tekrar Irak sınırları içine katma ve petrolleri millileştirme girişimlerinde bulunmuş olan Kasım, sonunda, 8  Şubat 1963 günü gerçekleşen CIA destekli bir askeri darbe ile devrilecek, ve öldürülecekti. Aynı  günlerde Amerikalı diplomatlar, CIA destekli darbeyi desteklemeleri için Kürt liderleri ikna edeceklerdi. Onlar da bu kirli CIA yoluna gireceklerdi. Halbuki, tüm demokratik haklarını ve legalitelerini Kasım yönetimi sayesinde elde edebilmişlerdi. Onların haklarını en çok savunmuş olan komünistler darbeci güçler tarafından katledilirken, Kürt önderler CIA darbesinin safında yeralmaktaydılar...

 

Abdul Selam Arif ve Baas Partisi içinde bir kanat tarafından yönlendirilen subayların Kasım yönetimine karşı bu darbeleri, sadece Kasım yandaşlarının değil, aynızamanda binlerce Irak Komünist Partisi üyesinin de öldürülmesine yolaçacaktı. Aynı darbe, verdikleri tüm desteğe karşın, Kürtler için de pozitif sonuçlar doğurmayacaktı... Bindiği helikopterin düşmesi sonucu öleceği 1966 yılına dek başta kalacak olan Abdül Selam Arif’in yerini, kardeşi general Abdul Rahman Arif dolduracaktı... Ölen Arif yönetimi sırasında Irak-Mısır ilişkileri gelişecekti... Sovyetler Birliği, bu yönetim sırasında da Irak ile olan ilişkilerini eskisi gibi sürdürecekti... Kardeşinin yerini alan Abdul Rahman Arif, Baas Partisi’ni yasaklayacak, bu örgütü yeraltına inmeye zorlayacaktı. Her iki Arif’in yılları da yoğun iç çatışmalarla geçecekti...

 

Toplumsal çürümenin ve rüşvetin bataklığına sürüklenmiş olduğu gerkçesi ile Abdul Rahman Arif yönetimi, 17 Temmuz 1968 günü -Saddam Hüseyin gibi Tikrit doğumlu olan ve Baas Partisi içinde Saddam ile aynı çizgiyi paylaşan- general Ahmed Hasan el-Bekir (al-Bakr) tarafından devrilecekti... Rahman’a yönelik tepkinin gerisinde, 1967 yılında gerçekleşmiş olan ve İsrail’e komşu Arap ülkelerinin yenilgileri ile sonuçlanan Altı-Gün Savaşı’nın da etkisi vardır...

 

Düşman Arap ülkeleri ile çevrilmiş olan, veya askeri terminolojiye göre “iç hat” durumunda bulunan İsrail, askeri gücünün siklet merkezini, en güçlü düşmanı olarak gözüken Mısır karşısında, Sina Cephesi’nde kurmuştu... Akdeniz’de bulunan 6. Filo’nun da yardımlarıyla 5 Haziran 1967 günü ani bir hava baskını gerçekleştiren ve Mısır hava kuvvetlerini daha yerdeyken imha etmeyi başaran İsrail, Mısır cephesini çökertecek ve kısa süre de Sina Yarımadası’nı elegeçirecekti. En güçlü düşmanına karşı kazandığı kolay başarının ardından İsrai ordusu, hızla Suriye ve Ürdün cephelerine yönelelecekti... Savaş, 10 Haziran 1967 günü Arap devletlerinin yenilgileri ile sonuçlanacaktı... Ülkenin kuzeyindeki İran destekli Kürt kalkışması ile uğraşan Irak hükümeti, “Arap kardeşleri”nin yanında bu savaşa dahil olamamıştı. Irak’ı kuzeyinden Kürtler aracılığıyla oyalayan İran yönetimi, ve İran Şahı tarafından desteklenen Kürt önderleri, İsrail ile aynı safta idiler... Bu son özetlenen olay, ve Altı-Gün Savaşı sırasında Irak’ın içine sürüklenmiş olduğu durum, Arif iktidarının tabutunun çivileri arasında yeralacaktı...

 

Muhafız birliğinden bir albayın başkanlık sarayının kapılarını gizlice açması sonucu, al-Bakr önderliğindeki subaylar, ne olduğunu bile anlayamadan Abdul Rahman Arif’i teslim alacaklardı. Arif, yurtdışına sürgüne gitmeyi kabuledecek ve canını kurtaracaktı... Önce Londra’ya giden Arif, ardından İstanbul’a gelecek ve yaklaşık 20 yıl bu kentte yaşadıktan sonra, tekrar, bir emekli olarak Bağdat’a dönecekti...

 

Arif’i deviren İhtilalci Kumanda Meclisi oluşturan yeni rejimin al-Bakr’dan sonra gelen en önemli kişisi, pratikte işleri yürüten karakter, al-Bakr gibi Tikrit doğumlu olan Saddam Hüseyin’den başkası değildi... Saddam Hüseyin, -1959’da öldürmeye çalıştığı- Kasım’ı deviren 1963 CIA darbesi ile tekrar Bağdat’a dönmüştü. Abdul Rahman Arif yönetimi sırasında Baas Partisi’nin yasaklanması ile birsüre hapishane de kaldıktan sonra, özgür olmuş, ve Baas içinde hızla yükselmişti...

 

Aynı yılın, 1968’in sonuna doğru, Kürtler ile Irak yönetimi arasındaki savaş yeniden alevlenecekti... Kürt sorununu kendi içinde görüşen Baas Partisi, 1970 yılı başında Barzani ile masaya oturacaktı. Irak heyetine -İkinci Cumhurbaşkanı konumundaki- Saddam Hüseyin başkanlık etmekteydi. Barzani’nin anlatımıyla, uzun özel görüşmelerinde Saddam, Barzani’ye, onlara otonomi vereceğini, “cash” (“eşşek sıpası”) olarak adlandırılan işbirlikçi Kürtleri silahsızlandıracağını ama, Barzani’nin de bunlara (“cash”lara) saldırmaması gerektiğini, söyleyecekti. Saddam, Kürtlerin kendisine yardımcı olmaları durumunda, komuta kademesindeki pozisyonunun güçleneceğini, ve bunun da Kürtler için iyi olacağını, sözlerine ekliyecekti... Anlaşmanın ardından dört Kürt önder, Irak hükümetine bakan olarak katılacaklardı. Kürtler, Saddam Hüseyin’in, birlikte iş yapabilecekleri kişi olduğuna inanmışlardı.

 

Sonuçta, 1970 yılında Kürtler, -sınırları belli bir alanda- kendilerini yönetme hakkını, ve kültürel haklar elde etmişler ve dört bakan ile kabineye dahil olmuşlardı... Fakat bu olayın hemen ardından İran, Irak denetiminde olan sınırdaki Şatt ül-Arab (Shatt al-Arab) su yolu üzerindeki birtakım adaları işgaledecek, sınırı Irak aleyhine bozacaktı. Arablar’ın akıntısı, veya Arablar’ın akan suyu anlamına gelen Shatt al-Arab (Şatt ül-Arap), Dicle ve Fırat nehirlerinin birleşmesinden oluşan dev bir nehirdi, ve körfezin başlangıcında büyük bir delta oluşturmaktaydı. Basra Körfezi’ne dökülmeden önce birleşen Dicle ve Fırat, Şatt ül-Arap adını almakta ve geniş bir delta oluşturarak körfeze sularını boşaltmakta idi. Şatt ül-Arap’ın (Shatt al-Arab) ortasından geçen çizgi, her iki ülkenin de güneydeki sınırı, İran-Irak sınırını oluşturmaktaydı. Ayrıca, her iki taraftaki zengin petrol yatakları da sınırın bu gölgesine yakın yerlerdeydiler. Bu durum, Şatt ül-Arap’ın önemini ayrıca arttırmaktaydı... İran’ın tavrını sınır ihlali olarak kabuleden Irak, İran ile diplomatik ilişkilerini kesecekti...

 

Irak yönetimi, 9 Nisan 1972 günü Sovyetler Birliği ile Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalayacaktı. Anlaşma, politik, ekonomik ve askeri konularda işbirliğini öngörüyordu. Ayrıca, aynı anlaşmaya göre, Sovyetler Birliği, Irak’ı silahlandıracaktı... Bu anlaşmanın hemen ardından, Nisan ayı içinde Irak, tüm petrol sahalarını ve endüstrisini bütünüyle millileştirecekti. Irak devletinin bu tutumu, o güne dek al-Bakr yönetimine karşı açık düşmanca bir tavır almamış olan ABD’yi, Irak ile karşı karşıya getirecekti. Amerikan ve İngiliz paraşütçüleri ve deniz piyadeleri, Irak’a müdahale için, Ürdün’e ve Lübnan’a yığınak yapacaklardı. Fakat henüz güçlü bir Sovyetler Birliği’nin varlığı, Çin-Sovyet bölünmesinin tam açığa çıkmamış olması, ve Çin’in gücü, Arap ülkeleri arasındaki dayanışma, ABD-İngiliz ortak müdahalesinin, 1990’lı ve hatta 2000’li yıllara dek ertelenmesine yolaçacaktı...

 

Suriye ve Mısır’ın birlikte başlattıkları saldırıları sonucu, 6 Ekim 1973’de, Suriye-Mısır ittifakı ile İsrail arasında şavaş başlayacaktı. Bu olayla bağlantılı olarak Arap dünyası içinde yükselen ABD aleyhtarlığı, Batı’yı sıkıştıran bir petrol ambargosu ile noktalanacaktı. Yaşanan petrol krizi, Batı yönetimlerinin bilinç altına korkulu bir rüya olarak yerleşecekti anlaşılan. Anglo- Amerikan emperyalizminin bölgeye yönelik işgal hazırlıkları, daha o tarihten itibaren başlatılacaktı...

 

Irak’ta yaşanan millileştirme ve 1973 ambargosu ile birlikte, ABD ve İngiltere, savaş alanlarında kullanılabilecek küçük çaplı taktik nükleer silahlar geliştirilmeye başlayacaklardı... Hidrojen bombası gibi birçeşit termonükleer silah olan, yaydığı yüksek radyasyonla sadece canlıları yokeden ama, petrol kuyularına, rafinerilere, ve diğer tüm mallara zarar vermeyen Nötron bombalarını o günlerde, 1970’li yıllarda geliştrmeye başlayacaklardı. Ve 1991 yılında gerçekleşen I. Körfez Savaşı’ndan, “Çöl Fırtınası” adını verdikleri büyük saldırıları sırasında kullandıkları ve daha sonra da kullanmayı sürdürdükleri seyreltimiş uranyumlu mermileri, anlaşılan, 1970’li yıllarda başlattıkları araştırmaları sırasında keşfetmişlerdi... Seyreltilmiş uranyumlu mermiler nedeniyle Irak’ta değişik kanser hastalıkları, hatta birkaç kanser türü birden aynı anda aynı kişilerde gözükmeye, kanser kurbanları görülmemiş boyutlara ulaşmaya başlayacaktı. Uranyumlu mermilerin bıraktıkları radyasyonun etkileriyle anormal doğumlar alıp başını giderken, 1991 Körfez saldırısına katılmış 700 bin koalisyon askerinin yaklaşık 300 bin tanesinde de aynı mermilerin etkileri sonucu değişik hastalıklara yakalanacaktı...

 

Sovyetler Birliği ile anlaşma ve petrolleri millileştirme yolunu seçmiş olan al-Bakr yönetimi ve Baas Partisi, konumunu sağlamlaştırmak ve geniş kitlelerin gözünde meşruiyet kazanmak amacıyla, -Irak Komünist Partisi dahil- değişik politik partilerle birlikte bir Ulusal İlerici Cephe oluşturma planı hazırlamıştı. Sovyetler Birliği ile anlaşma imzalanmadan kısa süre önce, Mart 1972’de başlayan Baas Partisi ile Irak Komünist Partisi arasındaki görüşmeler, olumlu biçimde sonuçlanmıştı. Sözkonusu Ulusal İlerici Cephe’nin varlığı, 1973 yılında resmen ilanedilecekti...

 

Molla Mustafa Barzani önderliğindeki KDP (daha doğrusu, Molla Mustafa Barzani’nin arka cebindeki KDP), başlangıçta bu işe ilgi duyuyormuş gibi gözükecekti. Fakat sonradan sınır sorunlarını, ve Kerkük petrollerini bahane ederek olay çıkartacaktı... Ve sonuçta Barzani, Mart 1974’de, Irak yönetimine karşı savaşı tekrar başlatacaktı... Arkasında, O’nu destekleyen İran Şahı Rıza Pehlevi vardı. Batı’nın Ortadoğu’daki en güçlü kalesi olan Şah’ın arkasında da, şüphesiz, Londra ve Washington ortaklığı durmaktaydı. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, İran ve İngiltere, CENTO içinde ortaktılar zaten...

 

Barzani, daha doğrusu Kürt toplumu, 1970 yılında otonomi kazanmıştı. Kürtler, egemen oldukları sınırları belli alanda iç işlerinde özgürdüler ve Irak Ulusal Meclisi’nde temsilcileri bulunmaktaydı. Kürtçenin üniversitelerde kürsüleri vardı, kürtçe eğitim verilmekteydi vs.. Sözkonusu otonomi anlaşması, Kürtler ve merkezi Irak yönetimi arasında uyumlu bir barış sağlamıştı. Bundan sonra bizzat Barzani’nin yeni bir savaş başlatmasını gerektirecek önemli bir sorunu yoktu. Irak yönetimi ile yapılmış olan sözkonusu anlaşmayı -herhangi bir baskı altında kalmadan ve yararlarına uygun bularak- bizzat Barzani’nin kendisi imzalamıştı. Fakat bu durum, öncelikle Washington’u ve doğal olarak Irak ile sorunları olan Şah yönetimini, İran’ı rahatsız etmişti... İkinci Cumhurbaşkanı olarak Saddam Hüseyin’in 1972 yılında Moskova’yı ziyareti ve Sovyetler Birliği ile Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalaması, ABD’nin rahatsızlığını daha da arttırmıştı. Ardından gelen 1972 yılı millileştirmeleri, tüm petrol alanlarının ve endüstrisinin Irak’ın ulusal petrol şirketine devri, ve 1973 yılında Arapların ambargoları ile başlayan petrol krizi, Washington’u harekete geçirecekti...

 

ABD başkanı Richard Nixon (yönetimi, 1969- 74), 1973 yılında, Saddam Hüseyin yönetimine karşı eylem başlatmak amacıyla İran Şahı Rıza Pehlevi ile gizlice anlaşacaktı. Vietnam’da yenilginin eşiğinde oldukları, bu ülkeden çıkabilmek için görüşmeleri başlatmak zorunda kaldıkları, henüz Arapların birlik olduğu, ve Sovyetler Birliği’nin gücünün zirvesinde bulunduğu, ve tüm bu nedenlerle Irak’a doğrudan müdahaleyi gerçekleştiremedikleri o günün koşullarında, ABD’nin kullanabileceği tek aygıt, Barzani önderliğindeki Kürt peşmergeleri idi. Washinton ve Tahran, harekete geçmeleri için Kürtleri, Barzani’yi kışkırtmaya başlayacaklardı...

 

Talabani’nin, Mahmut Osman’ın, Sami Abdul-Rahman’ın anlatımları ile, o günlerde İran ve İsrail ajanları Irak Kürdistanı’nda sonderece aktif idiler. Barzani yönetimi bunlarla işbirliği içinde idi. Bölge de operasyonlar yapan CIA ve MOSSAD ajanları, Kürtleri, Irak ordusunu yenebileceklerine inandıracaklardı... Bölgesel ve uluslararası politikaları doğru değerlendiremeyen Barzani’nin bu ısmarlama savaşı, aslında, ABD’nin ve İngiltere’nin, merkezi Irak yönetimine yönelik baskısından başka birşey değildi. ABD ve İngiltere, İran Şahını’da sürece katarak, Irak yönetiminin Sovyetler Birliği ile yapmış olduğu anlaşmaya, 1972 millileştirmelerine, ve 1973 ambargosuna, Kürt silahıyla yanıt vermekteydiler. Amaç, Irak’a geri adım attırmaktı... Bu arada İran’da, eski hesaplarını, Şatt ül-Arap sorununu kendi yararına çözme peşindeydi... Barzani’nin yeni savaşı, Irak merkezi yönetimine saldırısı, Baas içinde Washington’un istediği operasyon tamamlanıncaya, ve İran güneydeki sınır sorununu, Şatt ül-Arap meselesini kendi isteğine uygun biçimde çözünceye dek sürecekti...

 

Şavaşan Kürt güçlerinin -top mermileri dahil- tüm cephaneleri, büyüklü küçüklü silahları ve diğer gereksinimleri İran’dan gelmekteydi. Zaten, top ve füze bataryalarını İranlı subaylar kullanmaktaydılar. Bu ağır silahlar, İran ordusuna bağlı personelin denetimindeydi... Irak yönetimi, savaşı durdurmak için asıl kimlerle görüşmek gerektiğini çok iyi biliyordu... Bir yanda İran Şahı ve diğer yanda Irak yönetimini temsilen Saddam Hüseyin, Mart 1975’de Cezair’de buluştular. Asıl konuları, daha önce, yukarıda, ne olduğu açıklanmış olan Şatt ül-Arap (Shatt al-Arab) sorunuydu. Sözkonusu sınır üzerine yapılmış 1937 anlaşmasına göre, Şatt ül-Arap’ın ortasından geçtiği kabuledilen bir çizgi, sınır olmaktaydı. Buna göre, suyun alçak olduğu yerlerdeki topraklar İran’a ait idi. Deniz trafiğine uygun derin suların olduğu bölümler de Irak’ın sayılmaktaydı. Bu bakışla, İran’ın “işgaletmiş” gibi gözüktüğü ve sonuçta diplomatik ilişkilerin kesilmesine neden olan topraklar, zaten İran’a ait idiler... Saddam Hüseyin ve Şah, Kürtlere yapılan tüm yardımların kesilmesi, ve diğer yandan -yukarıdaki açıklamaya uygun olarak- sınırın çizilmesi, yani İran’ın girmiş olduğu toprakların İran’da kalması karşılığında, çabucak anlaştılar. Her iki ülkenin de dışişleri bakanları 13 Haziran 1975 günü Bağdat’ta biraraya geldiler ve sözkonusu anlaşmanın altına imzalarını attılar...

 

Sözkonusu Cezayir Anlaşması henüz imzalanmadan, yapılır yapılmaz, 6 Mart 1975 günü ilanedilecekti. Zaten Irak ile sürmekte olan gizli görüşmeler nedeniyle neler olacağını önceden bilen uyanık Şah, Cezayir Anlaşması ilanedilmeden hemen önce, Molla Mustafa Barzani’yi İran’a davet edecek ve elinin altında tutacaktı. Diğer iki öndegelen KDP önderi ile 26 Şubat 1975 günü tahran’a gelen Barzani, Cezayir Anlaşmasını duyunca şaşkına dönecekti ama, yapacak birşeyi yoktu. Ve O’na sorulmadan, Kürt cephesindeki İran topları ve füze bataryaları hızla geri çekilmişlerdi bile... Ve asıl hainane diplomatik tokat, 11 Mart 1975 günü vurulacaktı. Şah, Barzani’yi, KDP ile Irak yönetiminin yapmış olduğu 11 Mart 1970 otonomi anlaşmasının beşinci yıldönümünde kabulececekti. Barzani’nin Irak yönetimi ile yapmış olduğu otonomi anlaşmasının beşinci yıldönümü gününü, intikamcı bir ruhla özel olarak seçmişti anlaşılan. Ve Şah, O’na, Barzani’ye şunları söyleyecekti:

 

“Böyle bir anlaşmayı kabuletmek zorunda kaldım. Eğer böyle davranmasaydım, Irak ile, Baas yönetimiyle, geniş çaplı bir savaşın içinde bulurdum kendimi. O zaman da Sovyetler Birliği olaya tüm ağırlığı ile müdahale ederdi. Ayrıca bu anlaşma (Cezayir Anlaşması) İran halkının yararlarına tamamen uygundur. Nitekim siz de 11 Mart 1970 anlaşmasını imzalamayı kendi çıkarlarınıza uygun bulmuştunuz. Mart ayının sonuna dek süreniz var. Bu süre zarfında İran’a sığınmak isteyen herkese kapılarımız açık olacaktır. İran’da kalmak isteyenlere tam bir özgürlük tanınacaktır. Sözkonusu sürenin dolmasının ardından sınırlarımızı kapatacağız...” (bak: Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi II, s. 338, Doz Yay., İstanbul 2005)

 

Seçilen buluşma günü, ve Şahın konuşması, gerçekten acımasızdı. Şah, Barzani’ye, sen aslında benim ve Batı’nın, Washington’un adamı idin. Fakat bizlere sormadan gidip Bağdat ile kendi başına anlaştın. Sen eğer asıl “efendilerine” bu şekilde “ihanet” edersen, sonunda başına böyle işlerin, bu tip felaketlerin gelmesi normaldir, demeye getiriyordu... Şüphesiz burada, Şah’ın konuşmasında normal ve ahlaki olan herhangi birşey yoktu ama, konuşmanın mantığı, Londra ve Washington gibi emperyalist merkezlerde oturan yönetici üst sınıfların ve Şah gibi bunlarla aynı okullarda yetişip içli dışlı olmuş aristokratların ırkçı düşünce yapılarına tamamen uygundu. Şah, söylediklerini inanarak söylemekteydi ama, ileride, aşağıladıkları, O’nu tahdından alaşağı edeceklerdi. Ve Şah’da Washinton tarafından kolayca silinip atılacaktı...   

 

“Dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan olma!”, özdeyişinin tıpa tıp uyduğu bu akılsızca serüveninin ardından, yüzbinlerce Kürt İran’a sığınırlarken, Barzani’de ABD’ye uçacak ve 1 Mart 1979 günü yaşamı orada sonbulacaktı... Sözkonusu Cezayir Anlaşması’nın ve Barzani’nin yenilgisinin sonuçları, yukarıda özetlenmiş olaylarla da sınırlı kalmayacaktı. Molla Mustafa Barzani’nin bu son serüveni, hem Kürt halkı ve hem de Irak’ın Arap halkı açısından yeni süreçlerin de başlangıcı olacaktı. KDP’nin en öndegelen liderleri arasında yeralan, 1951 yılında bu örgütün merkez komitesine alınmış olan 1933 yılı doğumlu Celal Talabani, sözkonus yenilgiyle birlikte, zaten uzun zamandır problemler yaşadığı KDP örgütünü ve Barzani’yi terkedecekti. KDP içinde daha önce de birçok gidip-gelmeler yaşamış olan Celal Talabani, sözkonusu yenilginin ardından, Barzani ile yollarını kesinlikle ayıracaktı. PUK veya KYB (Kurdistan Yurtseverler Birliği) denen örgütlenme, Talabani’nin önderliğinde, 1 Temmuz 1975 günü resmen kurulacaktı... Barzani’nin yarattığı boşluk içinde Irak’ın tüm Kürt bölgeleri üzerinde egemenlik peşine düşen KYB ile, eski egemenliğini korumaya çalışan KDP arasında hiç bitmeyen çatışmalar başlayacaktı (Bunların ayrıntıları, farklı anlatımların, farklı metinlerin konusudur.)... Diğer yandan, Cezayir anlaşması sonucu İran ile sağlanan barış, Batı’nın Irak üzerindeki etkisini arttırırken, sözkonusu anlaşma da başrolü oynayan Saddam Hüseyin’in Baas içindeki gücü de perçinlenecekti. Anlaşmaya imzayı atan O olmuştu...

 

Barzani’nin ABD’ye kaçmasından kısa süre sonra, 1 Haziran 1975 günü, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) adıyla kurulmuş olan Celal Talabani önderliğindeki örgütlenme, aslında, bir koalisyon idi. Kısaca, türkçe söylenişi ile KYB, ingilizce söylenişi ile PUK olarak adlandırılan bu örgüt, değişik ekstrem “sol”, “maoist” ve milliyetçi ideolojilere sahibolan gurupçukların koalisyonu idi. Daha doğrusu, yamama biçimde sözkonusu ideolojilerin hepsinden biraz biraz tırtıklamış olan guruplaşmaların bir koalisyonu idi KYB. Asıl olarak, -Komala adlı maoist gurup dahil- dört gurubun birleşmesinden oluşuyordu (Bundan ayrı bir de İran Komala’sı vardır. Aynen farklı İran ve Türkiye KDP örgütlenmeleri gibi.)... Zeki bir hukukçu olan Talabani, duruma ve ortama göre her kılığa rahatça girebilen, gerekirse “marksist-leninist”, gerekirse Batı tipi “sosyal demokrat”, gerekirse “Kürt milliyetçisi” olabilen bir tipti ve halen öyledir. Talabani, rüzgarın eseceği yönü iyi kestirebilen bir fırsatçı, zeki bir pragmatist idi ve bu yetenekleriyle günümüze dek gelebildi... O’nun, Talabani’nin bu yapısı, her kılığa girebilme konusundaki tartışılmaz yetenekleri, ortamına tam uyduğu için, güçlü kişiliği ve zekası ile -kerameti kendinden menkul- tüm gurupları birarada tutabiliyordu, ve tutabilecekti...

 

Talabani, uluslararası desteğini, Batı’nın sosyal demokrat partilerinde, özellikle Londra ve Washinton gibi merkezlerde arayacaktı. Diğer yandan O, Irak Baası ile sorunları bulunan, ve Barzani’nin ilişkilerinden rahatsızlık duymuş olan Suriye lideri Hafız Esad, ve Libya lideri Gaddafi gibi karakterlerle de iyi lişkiler geliştirmeyi ve bunların desteklerini almayı başaracaktı. Başlangıçta bu liderler, Talabani’nin baş destekçileri arasında yeralacaklardı. Ve Talabani, genellikle Suriye’de yaşayacaktı... Aslında KDP’de, daha sonra, aynı merkezlerle, Esad ve Gaddafi ile iyi ilişkiler kuracaktı... Irak Kürdistanı denen bölge de örgütlenmeye ve stratejik noktalara gerilla gücü ile yerleşmeye çalışan KYB, halen, Barzani'nin ABD’ye sığınmış olmasına karşın bölge de bulunan sınırlı sayıda KDP peşmergesi ile karşı karşıya gelecek ve çatışmaya girmek zorunda kalacaktı...

 

Vaktiyle Ali Askeri’nin emrinde peşmergelik yapmış olan Ahmet Şoreji adlı bir köylünün anlatımıyla, 1976 yılında Ali Askeri, diğer iki okumuş arkadaşıyla, “Kürdistan Sosyalist Hareketi” diye bir örgüt kurmuş ve 1978 yılında örgütüyle birlikte KYB’ye, Talabani’nin saflarına katılımştı. Aynı yıl Ali askeri, emrindeki 700 peşmerge ile, KYB adına, Stratejik Türkiye-İran-Irak üçgeni üzerinde egemenlik kurmak için harekete geçmişti. Sözkonusu üçgenin Irak bölümü, KDP’nin emrindeki peşmergelerin kontrolundaydı. Üçgenin Türkiye tarafında ise yine KDP ile bağlantılı silahlı Jirki aşireti bölgeye egemendi. KDP’nin başında, Molla Mustafa Barzani’ye vekaleten, İsrail-MOSSAD yetiştirmesi olduğu ısrarla söylenen Sami Abdul-Rahman vardı.... MOSSAD tarafından özel olarak yetirildiği, hatta Yahudi dininden bir Kürt olduğu iddia edilen ve 1963 yılında KDP’ye katılmış olan 1932 doğumlu Sami Abdul-Rahman, 1 Şubat 2004 Pazar günü, KDP ve KYB merkezlerinde gerçekleşen intehar bombacısı saldırılarında öldürülünceye dek, Barzani ailesinin hemen arkasında duran en önemli kişi olacaktı. Öldürüldüğü sırada KDP’nin politbüro üyesi ve yerel hükümetin ikinci başbakanı idi ama, Peter W. Galbraith’a göre O, kariyerini çok aşan bir etkiye sahipti. Anlaşılan Sami Abdul-Rahman, sadece İsrai nezdinde değil, Washinton’un yönetici eliti nezdinde de en güvenilir kişiler arasındaydı..

 

Hedefine Türkiye sınırları içinden, Hakkari üzerinden ulaşmaya çalışan Ali Askeri, Mayıs 1978’de Şemdinli yakınlarında 700 peşmergesi ile birlikte Türkiye sınırını geçecek ve Hakkari-Yüksekova’da KDP’nin pususuna düşecekti... Türk güvenlik güçleri çatışmayı önce seyredecekler ve sonra onlar da Ali Askeri kuvvetlerini vuracaklardı... Bu çatışma sırasında Ali Askeri, 400 adamını yitirirken, 300 peşmergesi de Irak güçlerine sığınacaktı. Daha sonra Irak, yeniden KYB’ye katılmaları için tutsaklarını serbest bırakacaktı... Ali Askeri ise, yaralı yakalandıktan sonra KDP görevlileri tarafından öldürülecekti. Ali Askeri belki de çatışma anında ölmüştü ama, sonradan efsaneleştirilerek anlatılan öykü bu biçimde idi... Özellikle sözkonusu olay, iki büyük Kürt gurubu  arasında pek kolay unutulmayacak bir kan davası başlatacaktı. Ali Askeri’nin ve yanındaki peşmergelerden 400 tanesinin öldürülmesinin sorumluluğu, Sami Abdul-Rahman’ın omuzlarına yüklenecekti...

 

Kısacası, Barzani’nin ABD ve İran hesabına 1974 yılında başlattığı savaş, Kürtlere sadece yenilgi ve yıkım getirmekle kalmayacak, aynızamanda derin bir bölünmenin, kan davasının miladı olacaktı... KYB’nin kurulmuş olduğu 1975 yılında Washington, görevlilerine, Kürt gurupları ile açık ilişkiyi yasaklayacaktı...

 

Saddam Hüseyin’in artan gücüyle birlikte Baas örgütlenmesi içinde Batı yanlılarının, sağ kanadın kazanmakta olduğu ağırlık, -daha önce sözü edilmiş olan- Ulusal İlerici Cephe işinin altını oyacaktı. Baas örgütlenmesinin bu yeni sağcı politikası, çok güçlü Irak Komünist Partisi ile Baas Partisi arasındaki ilişkileri bozacaktı. Komünist parti yöneticileri, ve üyeleri, yığınlar halinde tutuklanmaya başlanacaklardı... Bu yeni gelişme karşısında Washington’un ve Londra’nın sevinmemeleri olanaksızdı. Ve Washinton’u sevindiren tüm bu gelişmeler, Kürt ayaklanmasının Baas’ı köşeye sıkıştırmış olması ile sağlanabilmişti...

 

Kendilerini çok “akıllı” ve “önemli” kişilikler sanan birtakım dargörüşlü cahil ve kalpsiz ahmaklar, tarihin ironilerle dolu ilmiklerinin bazılarını atabilirlerken, anlayabilenler için de bir kez daha yaşanmaması gereken dersler üretirler. Fakat tarih ya doğru okunmadığı, ya da yanlış yazıldığı için, benzer hatalar tekrarlanır durur... Kürtler, dargörüşlü, günlük düşünebilen, ve asıl motivasyonları olan aile yararları ile hesaplar yaparak rahatça sürekli saf değiştirebilen feodal önderlerinin elinde, ileride “en büyük düşmanları” gibi algılayacakları Saddam Hüseyin’in mutlak iktidara giden yolunu açmaktaydılar. Kürtler, “iş yapılabilecek güvenilir kişi” olarak gördükleri Saddam Hüseyin’in mutlak iktidara uzanan yolunu açarlarken, ezik yetişme koşulları içinde ruhsal yapısı yaralanmış zeki Saddam Hüseyin’de, hesapsız yükselme hırsları içinde, kendi celladı olacak güçlerin, ABD’nin ve ortaklarının işgale uzanan planlarına yardımcı olmaktaydı...

 

Hertürlü feodal ve ataerkil baskı tarafından ruhsal ve zihinsel olarak değişik ölçülerde sakatlanmış bireylerden oluşan toplumlarda, ataerkil kültürün ve ilişkilerin değişik nüanslarının egemen olduğu toplumlarda, dar görüşlülüğün ve bağnazlığın tek önemli “değer” sayıldığı coğrafyalar da, tüm Ortadoğu’da, “Kim haklı?”, diye soracak olsanız, birbirlerine zıt ağızlardan uğultu halinde, “biz” sözlerini duymanız olasıdır. Her partinin ve ayrışmış safın “haklı” olduğu, ve gerçeğin alabildiğine çarpıtılarak yeniden efsaneler biçiminde üretildiği, gerçeğin gerçek olmaktan çıkartılarak sunulduğu bu coğrafya da, gerçekte, ezilen halkların ve insan soyunun yararları açısından haklı birilerini bulmanız hemen hemen olanaksızdır. Fakat şüphesiz, bir “aydın” olarak, mevcut saflardan birinin avukatlığına soyunup, biryandan kariyer yaparken, diğer yandan kesenizi de doldurabilmeniz hiç okadar zor değildir...

 

Irak’ta Batı’nın etkisi yükselirken, İran’da Batı yanlısı Şah Rıza Pehlevi’nin tahtı sallanmaktaydı. Monarşi karşıtı kitle hareketleri, 1978 yılı ortalarından itibaren yüzbinleri, milyonları kucaklayarak yükselmeye başlamışlardı. Sonuçta, Şah ve ailesi 16 Ocak 1979 günü İran’ı terkedecekler ve birdaha geri dönemeyeceklerdi... Humeyni, Şah’ın “Beyaz İhtilal” adını taktığı reform programına karşı çıktığı için 1963 yılında tutuklanmıştı. Fakat, yandaşlarının yığınsal protestolarının ve olaylar sırasında yüzlerce Hümeyni yanlısının canlarını vermelerinin ardından, 1964 yılında O, yurt dışına sürgüne yollananmıştı. İşte aynı Humeyni, 1 Şubat 1979 günü İran’a dönecek ve ülke de duruma egemen olacaktı...

 

Burada, olayları anlatan metinlerin hiçbirinin değinmedikleri çok önemli bir noktaya parantez dışı hemen kısaca değinmekte yarar vardır... Şia’nın son en gelişmiş biçimi olan 12 İmam Şia’sı (İran Şiası), Arap egemenliğine ve bunun ideolojisi Sünni İslam’a karşı eski İran kimliğini koruma amacıyla yaklaşık 500 yıl içinde geliştirilmiştir. Bu süre içinde eski İran dini Zoroastrianism, İslam çerçevesinin içine ustaca taşınmıştı. Bu uğurda Suhrawardi (1155-1191) gibi birtakım çok önemli teologlar başlarını vermişlerdi... Sonuçta İran Şia’sı, aynen Hıristiyan Kilisesi gibi, devlet örgütlenmesinin dışında kendi bağımsız cami örgütlenmesine ve Sünni İslam’da bulunmayan bir ruhban sınıfına sahibolmuştu ve halen de öyledir... Şia’nin bu  Sünni İslam’dan tamamen farklı konumu, Şia imamlarına, aynen Zoroastrian rahipler gibi iktidarı etkileyecek bağımsız bir örgütlenme ve güç bahşetmişti. İşte bu güç sayesinde Humeyni, kolayca örgütlenebilmiş ve yine duruma kolayca egemen olabilmişti. Devletten bağımsız bir cami örgütlenmesinin ve imam sınıfının varlığı, “İslam devrimi” denen olayın yaşanmasının ve bunun devlet kurumlaşmasın hızla gerçekleşmesinin başlıca nedeniydi... Sasani İmparatorluğu (224- 642) sırasında da benzer durumlar yaşanmıştır. Çok güçlü bir ruhban sınıfı olarak Zoroastriah rahipler, günümüz İran’ının mollaları gibi etkili roller oynamışlardır...

 

Kısaca ifade etmek gerekirse, 1 Nisan 1979 günü yapılan halk oylaması ile İran İslam Cumhuriyeti ilanedilmiştir. Aynı yılın Kasım ayında İran İslam Cumhuriyeti’nin anayasası kabuledilip yürürlüğe girmiştir. Humeyni, kalp krizi sonucu öleceği 3 Haziran 1989 gününe dek ülkenin gerçek politik ve ruhani başı konumuna yükselmiştir... Yaşanan olaylar nedeniyle İran petrol endüstrisinin darbe yemesi sonucu, 1979 yılında dünya da, büyük bir petrol krizi yaşanmıştır... Yine aynı yılın en önemli olaylarından biri, 4 Kasım 1979 günü, “İslam Devrimi” yandaşlarının Tahran’da bulunan ABD elçiliğini basarak 66 ABD vatandaşını rehin almaları olmuştur...

 

Önemli ABD gizli belgelerinin de elegeçirildiği sözkonusu baskın, İran İslam Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı olan Mehdi Bazargan’ın (1907- 1995) sonunu hazırlayan bir iç politik darbe olmuştur. Fransa’da mühendislik eğitimi görmüş, gönüllü olarak Nazi Almanyası’na karşı savaşmış, Tahran Üniversitesi’nin mühendislik bölümünü kurmuş ve yönetmiş, 1950’nin başlarında iktidara gelen Dr. Muhammed Musaddık’ın başbakan yardımcısı olarak İran petrol endüstrisinin millileştirilmesinde başrolü oynamış, 1960’lı yıllarda yürüttüğü barışcı demokratik mücadelesi ile defalarca hapsedilmiş biri olarak Mehdi Bazargan’ın sonderece ilginç bir dönüm noktasında iktidardan devrilmesi, İran içpolitikasında sertleşme yönünde köklü değişikliklerin başı olduğu kadar, ABD, bölge ve dünya politikalarında da önemli değişikliklerin işaret fişeği olmuştur...

 

ABD Elçiliği basılmadan sadece üç gün önce, 1 Kasım 1979 günü, Başkan Jimmy Carter’in ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew K. Brzezinski ile Cezayir’de buluşmuş olan Bazargan, hastalığı nedeniyle ABD’de olan Şah’ın, -1953 darbesinde olduğu gibi- tekrar geri dönmesine yardımcı olacak bir ABD müdahalesinin olup olmayacağı konusunda görüşmeler yapmıştı. ABD’den askeri yedek parça alımının sürmesinin gerekliliği üzerinde ve Sovyetler Birliği’ne yönelik iştihbarat alışverişi hakkında Brzezinski ile konuşmuştu. Eğer bilgiler doğruysa, burada, -rejim değişikliğine bakılmaksızın- ABD yönetimi ile İran arasındaki ilişkilerin tekrar eski normal rayına oturtulmaları çabasının sürdüğü anlaşılmaktadır... Bazargan’ın devrilmesi ile, Humeyni tarafından çok daha sıkı biçimde kontrol edilebilecek olan “sol” görünümlü ama, sonderece katı anti-Sovyet genç Bani Sadr, iktidarın iplerini elegeçirmiştir- Hümeyni’nin Bazarga’ı denetleyebilmesi okadar kolay değildi. ABD elçiliğinin işgali ile birlikte Bazargan yönetimi sonbuluken, iktidarın ipleri görünüşte ve göreceli olarak birsüre için kontrollu biçimde Bani Sadr’a devredilmiştir...

 

Başkan Jimmy Carter’in (1977- 81) Tahran elçiliği görevlilerini kurtarma girişiminin sonuçsuzluğu, Başkan’ın İran politikalarının başarısızlığı, bir kez daha seçilmesini engellemiştir. Büyüyen uluslararası gerilimle birlikte, Askeri-endüstri komplekslerin adamı R. Reagan iktidarının (1981- 89) önü açılırken, soğuk savaş tüm hızıyla yeniden yükselişe geçmiştir... Sözkonusu gelişmeler, asıl konumuz olan Irak’ı ve Irak’ın politik yaşamını da derinden etkilemiştir...

 

Aynı yıl, İran İslam Cumhuriyeti’nin ilanedilmesinden üçbuçuk ay sonra, 16 Temmuz 1979 günü al-Bakr iktidardan çekilecek, ve tüm güç Saddam Hüseyin’in elinde toplanacaktı. Hernekadar al-Bakr (Ahmed Hasan el- Bekir) kendisi çekilmiş gibi gözükse de, bu durum, “ikinci adam” konumundaki Saddam Hüseyin’in darbesi idi. Saddam Hüseyin, İhtilalci Komuta Meclisi’nin başı ve ülkenin cumhurbaşkanı olmuştu. Ve İran’da esmekte olan ABD aleytarı fırtınanın da etkisiyle, Washington, Saddam Hüseyin’i desteklemeye başlayacaktı. Zaten O’da, yaşanmakta olan bu süreci, tüm dar görüşlü liderlere özgü bir tavırla, karşısına çıkmış en önemli fırsat sana caktı...

 

Saddam’ın kesin iktidarı ile birlikte, Baas Partisi içinde sol kanadı temsiledenlere yönelik güçlü bir temizlik operasyonu başlatılmış ve kısa sürede yüzlerce parti yöneticisi ve üyesi öldürülmüştü. Benzer ve daha etkili saldırılar Irak Komünist Partisi’ne ve sendika önderlerine yönelmişti. Komünist Partisi’nin kurtulabilen önderleri Irak’ı terketmek zorunda kalmışlardı...

 

Bazı kaynaklara göre, iktidara bütünüyle egemen olmasından iki ay sonra çok geniş katılımlı bir Baas toplantısı örgütleyen Saddam Hüseyin, hemen burada 200 kişiyi infaz edecekti. Birsüre sonra öldürülenlerin sayıları 500’ü bulacaktı... Saddam’ın tüm bu operasyonları, “demokrasi havarisi” rolü oynayan ve ileride “demokrasi getirmek için” Irak’a saldıracak olan Batılı önderler tarafından hararetle desteklenecek ve Saddam Hüseyin iktidarının gereksinim duyduğu tüm yardımlar Irak’a akmaya, ticari ilişkiler gelişmeye başlayacaktı. Beyaz Saray’ın hazırladığı “terörizmi destekleyen devletler” listesinde yeralmasına ve ABD’nin Irak ile olan diplomatik ilişkilerin büyük ölçüde askıya alınmış olmasına karşın, Saddam Hüseyin desteklenmeye başlanmıştı...

 

Hatta örneğin Irak, Batı’nın yardımı ile Nükleer santral kurmaya bile başlayacaktı... Irak’ın ilk nükleer programı, 2 megawatt gücünde küçük bir araştırma santralı ile 1956 yılında, henüz monarşi devrilmeden başlatılmıştı. Karmaşık bir yolda ilerleyen ve ayrıntıları ayrı bir kitabın konusu olabilecek bu süreç, Saddam Hüseyin’in iktidarı ile yeni bir boyut kazanarak hızlanacaktı... Irak, daha önce 200 megawatt gücünde bir santrala ilgisini belirtmişti. Adı çok uzun bir Fransız firmasının üstlendiği bu iş, İsrail Tarafından, önce 6 Nisan 1979’da sabote edilecekti ama, İsrail ancak kısmi başarı sağlayabilecekti. Ardından, kurulmakta olan Temmuz-1 nükleer santralı, 7 Haziran 1981 günü, sekiz İsrail F-16 Falcon uçağı tarafından bombalanacak, 80 saniye içinde atılan 13 bomba ile kuruluş halindeki bu santral çok büyük ölçü de yıkılacaktı (Temmuz, Tammuz, Dumuzi, Mezopotamya mitolojisinde doğurganlığın, bahar da yaşamı yeniden üretmenin tanrısı...)...

 

Kısacası, işgalin sahte gerekçeleri arasında gösterildiği gibi Irak hiçbirzaman nükleer silaha ve hatta bunu hazırlayabilecek teknolojik bir alt yapıya sahip olamayacaktı. Fakat burada önemli olan, Irak’ın nükleer, kimyasal ve biyolojik teknolojiler ve silahlar alanlarındaki girişimlerinin gerisinde, İleri de Irak yönetimini suçlayacak olan Batı’nın olması idi. Ve zaten, özellikle tüm bu ilişkilerin gizli kalması ve Irak’ın ileride bütünsellik içinde yeniden doğmasının engellenmesi için, işgal ile birlikte Irak’ın bütün devlet arşivleri yağmalanacak, tahrip edilecekti. Petrol bakanlığı bu tahribin dışında tutlacaktı...

 

İran’da yönetimin Şia dini önderlerinin eline geçmiş olması (1979), nüfusunun yüzde 63’ü Şia olan Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ta olduğu kadar, yoğun Şia nüfusuna sahibolan Körfez emirliklerinde, ve Suudi Arabistan Kırallığı’nda da büyük tedirginlik yaratacaktı. Başkan Carter’ın -Polonya asıllı- ulusal güvenlik danışmanı, Afganistan trajedisinin baş mimarı, CFR’in eski başkanı Brezezinski, Standart Oil ve Chase Manhattan Bank bağlantılı anti-komünist teorisyen Zbigniev Brezezinski, hernekadar “yeşil kuşak” politikasını 1977 yılında ilanetmiş olsa da, İran’da yaşanan bu yeni gelişme, Humeyni iktidarı, ABD’nin planladığı “yeşil kuşak” politikası ile uyumlu değildi. İran “İslam devrimi” karşısında Beyaz Saray alarma geçmek zorunda kalacaktı... 

 

Hernekadar İran’da gerçekleşmiş olan Şia “İslam devrimi” olayının gerisinde Beyaz Saray’ın durduğu; Brezezinski’nin, Şah yerine mollalara yardım edilmesi için Başkan’a etki yaptığı üzerine birtakım haberler yayılmış olsa da, Sovyetler Birliği’ni yıkmak amacıyla Washington tarafından kışkırtılmış olan İslam köktenciliği, bu kez, Şia ideolojisi ile tüm öfkesini ABD emperyalizminin üzerine yöneltmişti. Petroleri millileştirmiş olan Musaddık iktidarına yönelik 1953 CIA darbesinden miras kalan ve Washington destekli Şah’ın baskıcı rejimi ile giderek büyüyen ABD’ye ve İngiltere’ye yönelik bu halk öfkesi, 1953 darbe günlerinde Musaddık’a karşı tavır almış olan mollalar tarafından ustaca manupule edilecekti. Sonuçta rejim, birdenbire değil ama, süreç içinde katı bir ABD karşıtlığına sürüklenecekti. ABD elçiliğinin işgaledilmiş olmasına ve İran’da yükselen ABD karşıtlığına rağamen, ikiyüzlülük ve takiye geleneğine uygun olarak, ABD ile gizli ilişkiler, ve hatta gizli silah ticareti sürecekti. Örneğin, 1985 başlarında yaşanan İran-Kontra skandalı, İran’ın ABD’den gizlice sofistike silahlar aldığını ve bunlardan elde edilen paraların yine kongreden gizli olarak Nicaragua Kontras örgütlenmesine, bu kriminal güçlere silah ve cephane olarak döndüğünü açığa çıkartacaktı. Bir yandan Irak ordusunu destekleyen ABD’nin, diğer yandan tanklara ve uçaklara karşı roketleri İran’a gizlice sattığı anlaşılacaktı...

 

İran “İslam Devrimi”, sonuçta büyük bir ABD karşıtlığı ile gelişmiş olsa da, -bazı çevreler tarafından ironik tarz da “İran devriminin babası” olarak nitelenen- Carter yönetiminin hatalarının bu sürecin gerisinde olduğu iddia edilecekti. Hatta daha ileriye gidilecek ve olayın bizzat ABD ve İngiliz servisleri tarafından gizlice tezgahlanıp kışkırtıldığı ve böylece hem İran’ın ve hem de bölgenin bilinçli bir yıkıma sürüklendiği konusunda birtakım iddialar ortaya atılacaktı. Bu iddialara göre, özet olarak, Washington ve Londra, Şah yönetimi altında İran’ın büyüyüp güçlenmesinden rahatsız olmuştu. Başta İran olmak üzere bölgenin bir yıkıma sürüklenmesi tezgahında, İngiliz gizli servisi, İngiltere doğumlu ve Yahudi asıllı profösör Bernard Lewis başkanlığında bir komisyon oluşturmuştu. Ortadoğu tarihi üzerine uzman olan ve bu konuda kitapları bulunan Bernard Lewis, bölgenin destabilizasyonu için Şia din adamlarının desteklenmeleri tavsiyesinde bulunmuştu. Günümüzde ABD’de Princeton Üniversitesi’nde dersler veren ve Irak konusunda W. Bush’un baş danışmanları arasında yeralan Lewis’in, Şia sisteminde din adamlarının bağımsız güçlü konumlarını bilmiyor olması olanaksızdı. Göya bu kişinin tavsiyeleri ile bölgeyi destabilize edecek İslami bir başkaldırı İran'da desteklenmişti. Yine aynı konspirasyon teorisine göre, İngiliz J. Callaghan, George Ball, ve ayrıca W. Sullivan, Ramsey Clark, general Robert E. Hyser, Cyrus Vance, Zibigniew Brzezinsky sözkonusu fesatta rol almışlardı... Bu satırları yazana göre, Humeyni’nin uzun yıllar Batı’da yaşamış olduğu gözönüne alınırsa, ve sonucun böyle olmayacağı konusunda da yanlış hesaplar yapıldığı farzedilirse, sözkonusu “teori” bir ölçüde inanılırlık taşıyabilir. Aksi takdirde bu “teori”, sıralanan adlara düşman olan ve ayrıca İran İslam Devrimi hakkında şüpheler uyandırmak isteyen devrik Şah yanlıları tarafından üretilmiştir...

 

Günümüzde de, 9 ve 10 Şubat 2008 tarihli günlük basın haberlerine göre, İngiliz Anglikan Klisesi Canterbury Başpiskoposu Rowan Williams, Müslüman halklar için şeriatı desteklediğini açıklamıştır. Yaklaşık 77 milyon kişiyi temsileden Anglikan Kilisesi’nin -Vatikan’a başkaldırmış olan- VIII. Henry’nin (1491- 1547; yönetimi, 1509- 47) istemleri ve koruması altında devlet örgütlenmesinin bir organı olarak şekillendiği gözönüne alınırsa, Müslüman toplumlar için şeriat isteyen Başpiskopos’un sözlerinin Bernard Lewis’in varolduğu iddia edilen tavsiyeleri ile paralelellikler taşıdığı düşünülebilir. Fakat yine de bu olay, Baş Piskopos’un şeriat isteyen çıkışı, Washington-Londra denetiminde İslami rejimler oluşturma çabasının bir ürünü olarak gözükmektedir... Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birtakım ülkelerde “demokrasi” adına birtakım dolar yeşil boyalı din tüccarı takiyeci sahtekar politikacıların Washinton ve Londra gibi merkezler tarafından neden desteklenmekte oldukları, Başpiskopos’un tavsiyeleri sayesinde daha kolay anlaşılır...

 

Şüphesiz hemen belirtmekte yarar vardır... İleriye yönelik birtakım toplumsal planlar, toplumsal manipülasyon (yönlendirme) çabaları, hiçbirzaman başta düşünülmüş ve hesaplanmış olan sonuçları tam olarak doğurmazlar. Çünkü, karşı safta da düşünen ve plan yaparak davranan insanlar vardır, ve her yeni toplumsal gelişme, önceden hiç öngörülmemiş birtakım yeni sosyal süreçleri başlatabilir... İran’da yaşanan gelişmeler de, sözkonusu gerçeği doğrular yönde olmuştur. Batı’nın bazı uzmanları İran’da İslamcı bir iktidar düşünmüş olsalar bile, İran’a gelen İslamcı rejim, hiç te onların istedikleri gibi olmamıştır...

 

Bu satırları yazan, iddiaların doğruluk derecelerini kesinlikle bilmese de, Humeyni’nin rahatça yaşamakta olduğu Batı’dan İran’a döndüğü, ve kışkırtılan İran-Irak savaşı ile birlikte her iki taraftan milyonu aşkın genç insanın öldüğü, çok daha fazlasının sakat kaldığı, kentlerin yıkıldığı, petrol gelirlerinin Batı’nın askeri-endüstri komplekslerinin kasalarına aktığı ve her iki ülkenin de alabildiğine zayıfladığı kesinlikle bilinen gerçekler arasındadır... Diğer yandan, ABD elçiliğinin işgali ile yükselişe geçen ve başlatılan İran-Irak savaşı ile zirveye vuran gerilim, Humeyni iktidarının güç kazanmasına, devrimin ilk günlerindeki demokratik havanın yerini katı bir “İslami” diktatörlüğünün almasına yolaçmıştır. Böyle bir gelişmenin sonucu olarak İran’da, soldaki politikacılara ve ayrıca Sovyet yanlısı güçlü Komünist Partisi’ne (Tudeh) çok ağır darbeler vurulmuştur. Binlerce kişi infaz edilmiş, çok daha fazlası işkenceli hapishaneleri boylamıştır...

 

Petrolleri millileştirmesinin ardından, Theodore Roosevelt’in  (başkanlığı, 1901- 1909) torunu CIA ajanı Kermit Roosevelt yönetiminde “Operation Ajax” adıyla 1953 yılında Kıbrıs ana üssünden yönetilen bir darbe sonucu devrilmiş olan Musaddık’a yönelik CIA operasyonu sırasında mollalar, Musaddık karşıtı bir tavır içinde olmuş olsalar da, şimdi artık kesinlikle Washinton’un düşmanı bir konuma sürüklenmişlerdir. “İslam Devrimi” denen olayla CIA’nın Musaddık darbesinin rövanşı bir ölçüde alınmıştır ama, diğer yandan Musaddık’ın hiç te öngörmediği anti-laik ve alabildiğine baskıcı bir rejim kurulmuştur... (Musaddık’a yönelik CIA-MI 6 operasyonuna adını vermiş olan Ajax, Truva savaşlarına katılmış bir Grek kahramanın adının Latince söylenişidir. Grekçe söylenişi Aias olan bu mitolojik karakter, saldırgan, ve kaba bir kişiliktir. Sözkonus operasyonun da duyarlı ve kibar olduğu söylenemez...)

 

Irak nüfusunun yüzde 63 kadarı Şia inancına bağlıdır. Laik bir devlet olmasına, Şia nüfusunun da Arap olmasına karşın, Irak’ta Şia’ya yönelik birçeşit ayrımcılık uygulanmıştır... Sonuçta, İran’da gelişen olaylar, İran’ın devrim ihracetme eğilimleri, Şia nüfusu yoğun Irak yönetimini ürkütmüştür... Diğer yandan, yeryüzündeki en zengin petrol yataklarına sahibolan Suudi Arabistan Kırallığı’nın nüfusunun yüzde 10’u, hatta biraz daha fazlası Şia inancına bağlıdır. Kuveyt nüfusunun yüzde 35’i, Katar nüfusunun yüzde 20 kadarı, Birleşik Arap Emirlikleri nüfusunun yüzde 6’yı aşkını, Bahrein nüfusunun yüzde 70’i Şia inancına bağlıdırlar. Aynızmanda Hristiyanların yoğun olarak yaşamakta olduğu Lübnan’ın nüfusunun ezici çoğunluğu, yüzde 38 kadarı Şia inancındandır. Doğrudan Şia olmamakla birlikte, Şia’nın bir kolu olan ve hem evren anlayışı (kozmoloji) ve hem de din bilgisi (teoloji) olarak Şia’dan çok az bazı farkları olan, ve Şia ile örgütsel olarakta bağlantı içinde bulunan Suriye Alavi inancı, bu ülke de politik iktidara egemen konumdadır. Şia’nın bir türevi olan Alavi inancında olanlar, Suriye toplumunun yüzde 20 kadarını oluşturmaktadırlar (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam + 10- Şia inancından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar ) Diğer yandan, Yemen’de, Afganistan’da ve Pakistan’da azımsanamayacak Şia nüfusu bulunmaktadır... Böyle bir demografik yapıya sahibolan Arap Yarımadası devletlerinin “İran İslam Devrimi” karşısında telaşlanmış olmaları anlaşılabilir bir olaydır...

 

Sonuçta, hem Washinton ve Londra gibi merkezlerin yararları ve hem de anılan merkezlerin ortakları konumundaki zengin arap petrol şeyhlerinin güvenlikleri açısından birilerinin İran’ın başına bela edilmesi gerekmekteydi. Böylece, hem Washington’un ve Londra’nın yararları korunurken, hem de petrol zengini Arap şeyhlerinin iktidarları garanti altına alınmış olurdu... Pırıltılı vaatleri ile Dr. Faust’un aklını çelmiş olan Mephistopheles (Mephisto), bu kez de bir avucunda dolarlar ve görülmemiş parlaklıkta zafer vaatleri, diğerinde en modern silahlarla Saddam Hüseyin’in huzuruna çıkmakta gecikmedi. O, Saddam Hüseyin’e Batı’nın verimli “dostluğunu”, Arap dünyasının koruyucu kahraman önderliğini, ve İran’a karşı büyük bir zaferi vadediyordu...

 

Nüfusunun yüzde 63’ü Şia olan bir ülke de yönetici olarak Saddam Hüseyin’in İran’da yaşananlardan ürkmüş olması anlaşılabilir bir olaydı. Fakat bunun yanında ve ötesinde Saddam Hüseyin, İran’da yaşanmakta olan kargaşa ve zafiyetten yararlanarak kolay bir zafer kazanma düşlerine de kendisini kaptırmıştı... Önce, 17 Eylül 1980 günü, Şatt ül-Arap (Shatt al-Arab) sınırlarını belirlemiş olan 1975 Cezayir anlaşmasını tanımadığını, Şatt ül-Arap’ın tümünün Irak’a ait olduğunu iddia etti... Irak trajedisinin kanlı ikinci perdesi açılmak üzereydi... Ve Saddam Hüseyin orduları, 21- 22 Eylül 1980 günü aniden saldırarak İran’ı işgaletmeye başladılar. Aynızamanda Irak savaş uçakları İran’ın hava üslerini ve diğer stratejik hedeflerini bombaladılar... Trajedinin ikinci perdesi açılmıştı.

 

Henüz Saddam Hüseyin İran’a saldırmadan önce, 4 Kasım 1979 günü Tahran’da bulunan ABD elçiliğini basılarak 66 ABD vatandaşının rehin alınmalarının ve birtakım çok gizli ABD belgelerinin İran’ın eline geçmesinin ardından, muhtemelen, ABD ile Irak arasında gizli görüşmeler başlamıştı. Fakat tüm bunlarla ilgili gerçekler açığa çıkmadan, -zehirli gazların ve diğer tüm tehlikeli silahların satışları dahil- Batı ile Saddam rejimi arasındaki ilişkilerin gizli yanları ortalığa dökülmeden, Saddam Hüseyin, alel acele, “yangından mal kaçırıl gibi”, 30 Aralık 2006 günü vahşice yöntemlerle idam edilecekti. Birleşmiş Milletler’in idamın durdurulmasını resmen istemesine, ve Halepçe davasının henüz tamamlanmamış olmasına karşın, idam aceleyle gerçekleştirilecekti. Beyaz Saray, Saddam Hüseyin’in konuşmasını, kendisi ile ilgili sırların açığa çıkmasını, suçlarının duyulmasını istemiyordu.

 

İşgal güçlerinin kuklası olduğu açıkça belli olan mahkemenin duruşmaları boyunca Saddam Hüseyin’in konuşmalarına kısıtlamalar getirilmesi, avukatlarının haklarının kısıtlanması, ve bu avukatların birkısmının cinayetlere kurban edilmeleri, duruşmaları izlemeye çalışan basının önüne engeller konması, tüm sözkonusu baskılar, aynı amaca, Batı’nın Saddam rejimini nasıl desteklemiş olduğu gerçeğinin açığa çıkmasını engelleme amacına yönelik işlerdi. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, devlet arşivlerinin yağmalanıp tahrip edilmiş olmaları da, Irak’ın devlet olarak bütünlüğü içinde yeniden doğuşunu engellemeye yönelik olduğu kadar, Batı ile kurulmuş olan tüm gizli ilişkilerin açığa çıkmasını engellemeye de yönelikti. Ve yine şüphesiz tüm bunlar, Irak’a getirilmiş olan “demokrasi”nin nasıl birşey olduğunun da göstergeleri arasında idiler...   

 

Eylül 1980’de Irak ordularının İran topraklarına girmesi ile savaşın başlamasının ardından, Reagan yönetimi, Şubat 1982’de, Irak’ı “terörist devletler” listesinden çıkartacaktı. Ve aynı yıl Irak, ABD’den enformasyon ve silah yardımı almaya başlayacaktı. İleride, W. Bush iktidarının ilk döneminde ABD savunma bakanı postu ile politika sahnesinde gözükecek olan, Afganistan’a ve Irak’a yönelik saldırılardan ve bu ülkelerde işlenen savaş suçlarından birinci derecede sorumlu olan Donald Rumsfeld, 1983 yılında, başkan Ronald Reagan’ın özel elçisi olarak Irak’ı ziyaret edecekti. Rumsfeld ile Saddam Hüseyin’in dostca el sıkışırken çekilmiş fotoğrafları gazetelerin birinci sayfalarını süsleyecekti. Ve bu ziyaretin ardından, 1984 yılında, Irak ile ABD arasında tam diplomatik ilişkiler yeniden kurulacaktı...

 

Herhangi bir açıklama olmamasına, veya bu satırları yazanın haberdar olmamasına karşın, sözkonusu ilişkilerde dikkati çeken bir yan vardı... Ortada bir görüşme, anlaşma, karşılıklı sözler ve vaatler olmadan, -sadece İran’a saldırmış olması gerekçesiyle- ABD yönetimi bir devleti “terörist devletler” listesinden çıkartmaz ve yine durup dururken sözkonusu devlete askeri bilgilendirme ve silah yardımına başlamazdı. Daha önce de ifade etmeye çalışmış olduğum gibi, İran’a saldırmadan önce, Irak ile ABD arasında gizli görüşmeler olmuştu mutlaka. Ve muhtemelen bu görüşmelerin belgeleri, artık, sadece ABD’nin veya ABD servislerinin gizli kasalarında durmaktadır. Irak’ta olanlar ise, bilindiği gibi, yağmalanıp yokedilmişlerdir. Saddam Hüseyin ise, beynindekilerle birlikte alel acele “öbür dünya”ya yollanmıştır...

 

Pentagon, İran’ın askeri hedeflerini gösteren uydu (satalit) fotoğraflarını vererek Irak Hava Kuvvetleri’ni destekleyecekti. Irak ordusuna yardımcı olan ABD subayları, bu fotoğrafları doğru okuyabiliyorlardı, ve ayrıca onlar, sözkonusu fotoğraflar aracılığıyla İran ordusunun manevraları konusunda da Irak kurmaylarını bilgilendiriyorlardı... İran ordusuna büyük ve çok acılı kayıplar verdirten Zehirli mustard (hardal) gazı Irak’a temmuz 1984’te verilecekti... Diğer yandan, İran- Kontra skandalının açığa çıkarttığı gerçeğe göre ABD, biryandan Irak’ı silahlandırır ve teknik bilgilerle desteklerken, diğer yandan da yerden uçaklara atılan roketleri İran’a yollamıştı... Bir milyon insanın canına, bir okadarının yaralanmasına ve sakat kalmasına ve hesapsız maddi zarara neden olan İran- Irak savaşı, her iki ülke için de çok büyük bir insani trajedi idi...

 

Eski CFR başkanlarından, Beyaz Saray’ın ulusal güvenlik danışmanlarından olan, Nixon ve Ford yönetimleri döneminin dışişleri bakanı Kissinger, 1969- 76 yıllarında ABD dışpolitikasının baş mimarı olan bu kişi, İran-Irak savaşı için, “Umarım birbirlerini yokederler!”, demekten çekinmeyecekti. Aslında, emperyalist ve faşist bir düşünce yapısının ürünü olan bu tamamen insanlık düşmanı duygu ve düşüncelerle yüklü ifade tarzı, ABD yönetici elitine hiç te yabancı değildi. “Amerika, NATO, ve Türkiye” adlı yapıtında Profösör Türkkaya Ataöv’ün ifade etiğine göre, daha Amerika savaşa girmeden önce, New York Times’in 24 temmuz 1941 tarihli sayısında Truman, “Savaşın kaderi Almanya’dan yana dönerse Rusya’ya, Rusya’dan yana dönerse Almanya’ya yardım etmeliyiz. Böylece taraflar mümkün olduğunca fazla insan öldürmüş olurlar.”, diye yazmıştı. Kısacası, savaşın sonuna doğru ABD’nin başına geçecek olan bu kişi (Harry S. Truman, başkanlığı, 1945- 53) için, ne insani kayıpların herhangi bir önemi vardı ve ne de Nazi Almanyası ile Avrupa’daki diğer güçler arasında bir ayırım sözkonusu idi... Kissinger’in de Truman’dan azı yok, fazlası vardı. Aslında tüm bunlar, ABD yönetimlerinin faşist düşünce yapılarını yansıtmakta idiler...

 

Savaş boyunca -ayrıntıları “yılan hikayesi gibi uzayan” olaylar zinciri içinde- İran Kürtleri, İran KDP’si, Irak yönetiminden; Irak Kürtleri, Irak KDP’si ve KYB ise İran’dan yardım alarak kendi merkezi hükümetlerine karşı savaşacaklardı. Bunlar, zaman zaman kendi aralarında da savaşacaklardı. Ve yine, örneğin, 1984 yılında Talabani önderliğindeki KYB’nin yapmış olduğu gibi, Saddam Hüseyin ile görüşmeler de başlatacaklardı... Bu binlerce yıldır olagelen halka zararlı gündelik politikaların gerisinde, özel bir konumu olan Kürt feodalizmine özgü düşünce yapısı bulunsa da, aynı hızlı değişimlerin gerisinde, “iki arada bir derede kalmışlığın”, veya göreceli büyük güçler arasında sıkışıp kalmışlığın yarattığı bir varolma çırpınışını görmek te mümkündür...

 

Kürt halkı açısından en trajik ve dikkate değer olaylar İran-Irak savaşının sonuna doğru yaşanacaktı. Iraklı Kürt önderlerin İran ile yapmış oldukları işbirliğinin öfkesi ile Saddam Hüseyin yönetimi, Kürtlere ölçüsüz bir şiddetle saldıracaktı. Şubat 1988’de başlayan ve Anfal adını alan saldırı sırasında, 1.200 kadar köy tahrip edilecek ve yaklaşık 100 bin kürt öldürülecekti (Kürt kaynaklarına ve buna yakın kaynaklara göre ise, 180- 182 bin kadar Kürt öldürülmüş ve 4.500 civarında köy ve daha küçük yerleşim birimi tahrip edilmişti.). En trajik olay, 16 Mart 1988 günü -İran sınırına yakın- Halepçe kasabasında yaşanacaktı. Kasabaya zehirli gaz atılması sonucu beş bin civarında sivil, kadın, çoluk-çocuk ölecekti... Sözkonusu olayların ardından Türkiye sınırına doğru yoğun bir Kürt göçü yaşanacaktı...

 

Irak yönetimi, tam sınırda olan Halepçe kasabasında İran askerlerinin bulunduğunu sanarak ta gaz attırmış olabilirdi ama, bu sorumluluğunu azaltmazdı şüphesiz. Yine de sözkonusu trajik olay, başlangıçta, yeryüzünün en güçlü haberleşme ağına sahip ABD ve diğer Batı basını tarafından duyurulmayacaktı. Çünkü, onlar halen Irak yönetimi ile İran’a karşı işbirliği içinde idiler. Hatta Batı, başlangıçta, olayın sorumluluğunu İran’ın omuzlarına yüklemeye dahi çalışacaktı... Bu konudaki farklı rivayetler günümüzde de sürüp gitmektedir...

 

İran askerlerinin feci şekilde acılar içinde aynı gazlarla öldürülmeleri karşısında da sessizliğini korumuş olan Batı yönetimleri, başlangıçta Halepçe olayının üzerinde hiç durmayacaktı ama, Kürt toplumu ile Arap toplumu arasına iyice kama sokabilmek, böl-yönet politikalarının malzemesi olarak vakti gelince kullanılmak amacıyla bu olay arşivlerde yerini bulacaktı... Kuveyt’in işgali ile Saddam Hüseyin “kötü adam” rolüne sokulunca, Batı ile Saddam’ın “arasına kara kedi girince”, gizlenen arşiv bilgileri açılacak, 1991 Körfez saldırısı ile birlikte Halepçe olayı ballandırılarak tüm dünyaya duyurulmaya başlanacaktı. Halepçe olayı manşetlere taşınacaktı ama, yine de kullanılan zehirli gazın kaynağının Washington olduğu, “Hacı Bush” olduğu gizlenecekti...

 

Nekadar gizlenirse gizlensin, gerçekler şu veya bu ölçüde deşifre edileceklerdi... Vietnam’da kullanılmış olan ve etkileri halen süren zehirleri üretenler nasıl ABD şirketleri ise, Irak’ın elindeki bu zehirli gazları kaynağının da Amerikan ve Alman şirketleri olduğu anlaşılacaktı... Aslında, Kürt halkına yönelik bu gaz saldırısı ilk olay değildi ve birincisinin asıl suçlusu da yine emperyalist Batı idi... I. Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz işgali altına girmiş olan Irak’ta, 1918- 27 yıllarında, İngiliz emperyalizmine karşı üst üste üç kez Kürt ayaklanması yaşanacaktı. Açlığa, yoksulluğa ve bunları yaratan ağır emperyalist baskılara yönelik bu tamamen haklı başkaldırıların önderi, Kürt halkının kahramanlarından Şeyh Mahmut Berzenci idi. Sözkonusu ayaklanmalar, Kürtler arasından satınalınabilen bazı karakterlerin ihanetleri ve İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin (RAF, Royal Air Force) ağır bombardımanları sayesinde bastırılabilecekti. Tarihte ilk kez, İngiliz Kıraliyet Hava Kuvvetleri (RAF), Süleymaniye’nin Kürt halkının üzerine havadan zehirli gaz atacak, kitle katliamı yapacaktı. Havadan zehirli gaz, dünya da ilk kez İngiliz emperyalistleri tarafından Kürt halkına karşı kullanılmıştır.

 

Savaşın ilerleyen yıllarında kendini toparlayan İran, 1987’de Irak karşısında üstün gelmeye başlayınca, ABD donanması Körfez’e yollanacaktı. Ardından, 1988’de, yukarıda özetlenmiş olan Halepçe olayının yaşandığı günlerde, Irak ordusu kuzeyden saldırıya geçmişti- sözkonusu trajedi bu sırada yaşanacaktı. Aynı yıl ABD, “tarımı geliştirme” kamuflajının gerisinde, Saddam Hüseyin’in savaşı için Irak’a milyarlar yollamayı sürdürecekti. ABD’den yollananlar arasında, helikopterler, dev kamyonlar, bol miktarda öldürücü kimyasallar, ve küçük-büyük baş hayvanlarla birlikte insanlar üzerinde de büyük hasarlara ve ölüme neden olabilen anthrax (şarbon) sporları vardı. Anthrax (şarbon), biyolojik silah olarak kullanılması için yollanmıştı... Tüm bunların yanında, Suudi Arabistan’da Irak’ın savaşını bir ölçüde finanse etmekteydi...

 

Savaş, sadece cephe de sürmüyordu. Kentlere, petrol tankerlerine, ve petrol yataklarına karşı da saldırılar olmaktaydı. Tarafların petrol endüsrilerine yönelik karşılıklı saldırıları kesintisiz sürecekti. Bu yolla her iki ülke de birbirlerinin temel ekonomik alt yapılarını yoketmekteydiler. Bu nedenle, nefesleri tükenmek üzereydi. Kazanan, her iki tarafa da el altından veya açıkça silah satan Batı merkezli askeri-endüstri kompleksler, ve bu ülkeler üzerinde politik egemenlik peşinde olan ABD gibi emperyalist ülkeler olmuştu...

 

Sonunda, Birleşmiş Milletler’in çağrısına uyan İran’ın 8 Ağustos 1988 günü ateşkesi kabuletmesi ile savaş duracaktı... Artık İran halkı rahat bir nefes alabilir, ve acılarını bir ölçüde sarabilirdi. Fakat Irak halkı için trajedi henüz sonbulmuş değildi. Sadece, bu kanlı oyunun ikinci perdesi kapanmış, üçüncü perdesi açılmak üzereydi... Elleri boş kalan Irak ordusu, önce, İran’dan yardım alarak kendisine saldıran Kürtlerin üzerlerine büyük bir öfkeyle yönelecekti. Kürt toplumu üzerinde amacı aşan bir şiddet uygulamaya başlayacaktı... Doğrusu Batı, bu olaya müdahale etmeye gerek görmeyecekti ama, müdahalesini gerekli kılacak başka olaylar, petrol yararları ile ilgili olaylar başlamak üzereydi. Batı’nın asıl patronlarının derdi, kendi yaşamsal emperyalist ekonomik yararlarını savunmaktı. “İnsan hakları”, “demokrasi” ve benzeri söylemler, birtakım insancıl bireyler ve bazı demokratik örgütler için ciddiye alınıyor olsalar bile, sistemin asıl patronları için bunlar, kaybedilmek istenmeyen yararlar uğruna saldırıya geçerlerken kullanılan bahanelerdi sadece... 

 

Hem İran ve hem de Irak ağır bir ekonomik yıkım yaşamaktaydı. Saddam Hüseyin, yeniden inşa için asgari 40 milyar dolara gereksinim duyduklarını ve petrol gelirlerini maksimuma çıkartmak zorunda olduklarını ilanedecekti. Saddam, yüksek petrol fiyatları ile durumunu düzeltme düşleri kurarken, aralarında Kuveyt’in de olduğu Körfez emirlikleri, birden, üretimlerini arttırarak petrol fiyatlarının düşmesine yolaçtılar. Aynızamanda bu körfez emirlikleri için de savaşmış olduğuna inanan Irak yönetimi, doğal olarak, onların bu tavırlarını ihanet olarak gördü. Irak yönetimi, Kuveyt’i, yaptıkları anlaşmadan yüzde 20 daha fazla petrol satmakla ve sınırın kendi yakasında kalan yataklardan petrol çalmakla suçladı... Yeni kanlı bir çatışmanın işaretleri verilmeye başlanmıştı.

 

CENTCOM, Afrika Boynuzu (Etopia, Eritria, Cibuti, Somali ve Kenya) denen bölgeden Mısır’a dek uzanan kuzeydoğu Afrika parçasını, ve ayrıca Pers Körfezi bölgesini ve oradan Orta Asya içlerine dek uzanan coğrafyayı sorumluluk alanı olarak belirlemiş olan ABD askeri komutanlığı, alarma geçti ve bilgisayarda savaş oyunlarına başladı... Suudi Arabistan’da durumun farkındaydı ve telaşlanmıştı...

 

Irak, tüm bu görülenlerin ötesinde de zor durumdaydı. Çünkü, dünyanın politik dengelerinde köklü değişiklikler olmaktaydı. Soğuk Savaş’ın zorladığı ağır silahlanma harcamalarına dayanamayan ve Afganistan’da çok büyük ölçüde yıpranıp masrafa girmiş olan Sovyetler Birliği, Gorbaçov yönetimi ile birlikte, -kanlı iç serüvenlere sürüklenmemek için- Batı’ya, özellikle ABD’ye yaklaşmaya çalışmaktaydı. Sırtında ağır bir yük haline gelmiş olan Doğu Avrupa’daki varlığını tasviye etmeye, ve desteklediği ülkelere yardımlarını kesmeye başlamıştı. Aslında bu yardımlar zaten daha on yıl önceden zorunlu olarak azalmaya başlamışlardı... Kısacası artık ABD’yi dengeleyebilecek bir güç kalmamıştı.

 

Sözkonusu gelişmenin ışığında Sovyetler Birliği, arasında dostluk anlaşması olan Irak’a yardım edecek durumda değildi. Artık, petrollerin millileştirilmiş olduğu 1972 yılının güçlü Sovyetler Birliği yoktu. Zaten o yıllarda Sovyetler Birliği, uzaydaki üstünlüğü nedeniyle, “Soğuk Savaş”ın galibi konumundaydı ve bunun bir sonucu olarak “birarada barış içinde yaşama” veya “detant” (détente, 1969- 72- 77) politikasını dayatabilmişti. Bu süreç içinde Sovyetler, biryandan Stratejik Silahların En Aza İndirilmesi Görüşmeleri (SALT, Strategic Arms Limitation Talks) sürecini zorlarlarken, diğer yandan “üçüncü dünya ülkeleri” olarak adlandırılan devletler üzerinde ABD’ye göre çok daha büyük etki sahibi olmuştu... Kısacası artık Washington’un elleri büyük ölçüde serbestti ve 1972 millileştirmesinin hesabını sormaya hazırlanıyordu. Ve tabii harekete geçebilmesi için oyuna, provokasyona, bahaneye gereksinimi vardı...

 

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, Kuveyt zaten herhangi bir ulusa ait değildi; bir aşiretin çiftliği konumundaydı. Aslında burası, Irak’ın doğal bir parçası, limanı idi. Sözkonusu 13 km kare büyüklüğündeki toprak parçası üzerinde herhangi bir dönem de ayrı bir devlet olmamıştı. Kuveyt, I. Dünya Savaşı yıllarında İngiliz koruması altına girmişti. Irak’ı işgaletmiş olan İngiltere, 1923’de Kuveyt için ayrı sınırlar çizecekti. Fakat burayı bağımsız bir devlet olarak tanıyamayacaktı. Çünkü, böyle bir tanımanın maddi temeli olmadığı gibi, uluslararası arenada da kabuledilebilir bir gerekçesi yoktu. Ve ayrıca İngiltere, kuklası Irak monarşisi ile arasını açmak ta istemezdi herhalde... Bu küçük toprak parçası üzerinde 1938 yılında petrol keşfedilince, işin rengi değişecek, ve 1932’de sözde bağımsızlığına kavuşmuş olan Irak monarşisi, Kuveyt toprak parçası üzerinde hak iddia edecekti. İngiltere ise Kuveyt’e ayağını daha sağlam basacaktı. Kuveyt’in Irak’ın bir parçası olduğunun Kasım yönetimi tarafından ilanedilmiş olduğu 19 Haziran 1961 günü, İngiltere, Kuveyt’i “bağımsız bir devlet” olarak ilk kez tanıyacak ve bu emrivakisini Birleşmiş Milletler’de kabulettirebilecekti. Çünkü, ABD’de arkasında idi... Bölge de İngiltere ve ABD olmasa, Kuveyt diye yapay bir “devlet”te olmazdı.

 

Saddam Hüseyin’de, Kuveyt konusunda, -vaktiyle öldürmeye çalışmış olduğu- Kasım’dan farklı düşünmüyordu. Yalnız, harekete geçmek için ABD’den izin alması gerektiğini hesaplamaktaydı. Bölge de sekiz yıl ABD’nin yararları için savaşmış ve yıkıma uğramıştı. Bunların tamiri için “dostlarının” Kuveyt’i kendisine bağışlayacağını sanmaktaydı anlaşılan...

 

ABD büyükelçisi olarak Bağdat’ta bayan April Glaspie (1988- 90) bulunmaktaydı. Kurnaz April Glaspie, Kuveyt konusunda Saddam Hüseyin’e yeşil ışık yakacaktı. Bu yüksek eğitimli kurnaz hanımın ağzından “gerçek ortağı” sandığı Washington’un onayını alması, Saddam’ın tuzağa düşmesini kolaylaştıracaktı... Kurnaz bayan Glaspie, daha sonra CNN’de, dalga geçer gibi, “Kuveyt’in tamamını işgal edeceğini düşünemedim(!)”, diye atacaktı. Sanki iki karışlık Kuveyt değil, tüm Arap Yarımadası işgal edilecekti. Aslında O, Glaspie, Ortadoğu’yu ve özellikle Arapları çok iyi tanıyordu. Konuştuğu zaman sözlerinin nasıl anlaşılacağını çok iyi biliyordu... ABD Dışişleri Bakanlığı’nda göreve 1966 yılında başlayan April Glaspie, kısa süre de Ortadoğu uzmanı olacak ve Kuveyt, Suriye, Mısır görevlerinin ardından Irak’a büyükelçi olarak atanacaktı. O, ABD’den herhangi bir Arap ülkesine atanan ilk kadın büyükelçi idi. Araplar konusunda saygı duyulan bir uzmandı. Saddam Hüseyin ile daha göreve başlamadan önce, İran-Irak savaşı günlerinde tanışmıştı...

 

Kılıçlarla, tüfeklerle kabadayı kabadayı pozlar veren, “varmı bana yan bakan” havalarında sallana sallana yürüyen, el öptüren ataerkil kafalı Saddam Hüseyin’i en iyi bir kadının dolandırabileceğini Washington hesaplamıştı anlaşılan. Muhtemelen bu nedenle, ataerkil kültürün egemen olduğu Irak’a, Arap insanlarını çok iyi tanıyan April Glaspie gibi kurnaz bir kadın büyükelçi olarak atamıştı... Kendisini kadından üstün gören sözkonusu ataerkil kültürün erkek tipi, aynızamanda kadınlar karşısında en büyük zaafları gösterir, gevşer, ve rahatça “boynuzlatılabilir” idi...

 

Gazeteci Edward Mortimer’in, Kuveyt’in işgalinin ardından, Kasım 1990’da New York Review of Books’da yazdığına göre, 25 Temmuz 1990 günü April Glaspie ile görüşmesinin ardından Saddam Hüseyin, Kuveyt’e girdiği takdirde ABD’den herhangi bir tepki gelmeyeceği kanısına varmıştı. Ve Irak orduları, 2 Ağustos 1990 günü, herhangi bir direnişle karşılaşmadan Kuveyt’i rahatça işgaledeceklerdi... April Glaspie Irak’ı terkederken, ABD adına Saddam Hüseyin’e “Kuveyt’i hemen terket” deme işi, Glaspie’nin görevini devralmış olan yeni genç ABD büyükelçisi IV. Joseph Charles Wilson’a düşecekti. Bu adı ileride birtakım skandallara da karışacak olan ilginç tip, Saddam Hüseyin’in göreceği son ABD elçisi olacaktı...

 

Irak’ın Kuveyt’i işgalinin hemen ardından toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 660 numaralı kararıyla, bu eylemi mahkumedecekti. ABD’de bulunan tüm Irak varlıkları acilen dondurulacaktı. Bölgedeki ABD donanması Irak kıyılarını abluka altına alacaktı... Saddam Hüseyin, hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaşmıştı. Irak halkının trajedisinin üçüncü perdesi açılmıştı...

 

İleride Senato Dış İlişkiler Komitesi önünde tanıklık yapacak olan April Glaspie, 25 Temmuz buluşmasında saddam Hüseyin’i “Kuveyt’i işgal için cesaretlendirmediğini” iddia edecekti. “Kuvvet kullanmaması için O’nu tekrar tekrar uyardığını”, söyleyecekti. Peki, “Saddam Hüseyin’in nasıl olup ta O’nun konuşmasını Kuveyt’in işgaline izin çıktığı biçiminde anladığı?” sorusu karşısında ise Glaspie, “Biz ahmakça O’nun (Saddam’ın) aptalın biri olduğunu bilemedik”, biçiminde yanıtlayacaktı... “Söylenenlerin tam tersini anlayacak kadar aptal birisinin nasıl oldu da Irak’ın başına geçti, ve daha önce, ABD ile işbirliği yaptığı uzun yıllar boyunca söylenenleri neden tersinden anlamadı?”, biçiminde bir soru April Glaspie’ye yöneltilmeyecekti şüphesiz.

 

Komisyonun sorgusunun ABD toplumunun vicdanını rahatlatmaya, oynanan oyunun üzerini örtmeye yönelik olduğu açıktı. Ve tabii bu arada Saddam Hüseyin’de aşağılanmış oluyorudu... Profesyonel bir gizli servis elemanından farksız Glaspie’nin ifadelerinin baştan sona kurgu olduğu belliydi... Zaten, Saddam Hüseyin’in öldürülmesinden çok sonra, Mart 2008’de Lübnan gazetesi Dar al-Hayat ile yaptığı söyleşide April Glaspie, Saddam Hüseyin ile ilgili olarak, “(...) dünya da O’nu aldatabilecek herhangi biri olduğunu düşünmüyorum.”, diyecekti. Anlaşılan, Senato Dış İlişkiler Komitesi önünde, “Biz ahmakça O’nun (Saddam’ın) aptalın biri olduğunu bilemedik”, biçiminde ifade vermiş olduğunu unutmuştu...

 

Irak halkının planlı bir tuzağın kurbanı olduğu, adım adım korkunç bir felakete doğru itildiği açıktı. Fakat yine de bunların hiçbiri ABD’nin kaderini değiştiremezdi ve değiştiremez... Asıl olarak ekonomik altyapılar tarafından tayinedilen toplumsal-politik süreçlerle, yığınsal eylemlerle şekillenen tarihsel akışı kökten değiştirebilecek bir sosyal entrika icadetmek olanaksızdır. Zaman zaman yatakları değiştirilse bile nehirler nasıl çevrelerinde değişik ölçülerde yıpranmalar, yıkıntılar yaratarak, ve taşı-toprağı-molozu sürükleyerek sonuçta ulaşmaları gereken asıl hedefe varıyorlarsa, bin bir entrika ve zor yöntemleriyle Saddam Hüseyin ve benzerlerini yutarak ilerleyen ABD’nin varacağı hedef te, vaktiyle Roma İmparatorluğu’nun ve benzerlerinin varmış oldukları hedeften farklı olmayacaktır. Çünkü, mali-sermaye güçleri tarafından güdülen ABD politikaları, bu güçlerin yayılma süreçleri içinde yeryüzündeki ekonomik ve sosyal çelişkileri derinleştirdikçe, ABD’nin içindeki toplumsal ekonomik çelişkiler de derinleştirmektedir. Sonuçta, giderek bir yanı çürüyen, diğer yanı anormal gelişen bir toplum yaratmaktadır ve tüm dengelerini yitirecek olan böyle bir toplumun çevresinde anaforlar yaratarak yıkılması kaçınılmazdır...

 

Belirli bir gurubun veya gurupların egemenliği temelinde güce ve şiddete dayalı bir dünya imparatorluğu, Hitler’in ve daha başkalarının düşlerini süslemiş olan egemen tek dünya devleti, yeryüzündeki toplumsal çelişkileri, ve felaketleri arttırmaktan başka bir sonuca ulaşmaz. ABD yönetimlerinin düşlerini süsleyen güce dayalı böyle bir dünya imparatorluğu da, Hitler’in ancak 12 yıl sürebilen ve bu 12 yıla sığdırılamayacak kadar büyük felaketlere yolaçan egemenliği ile aynı kaderi paylaşmaktan, ve sonunda yıkılmaktan kurtulamaz...

 

İnsan soyu, kendi yaratmış olduğu değerlerin tutsağı olarak, ve bu değerlerin daha fazlasını elegeçirme peşinde ahmakça birbirini boğazlayarak, sonu gelmeyen bir felakete doğru süklendiğinin bilincine varmadan, ve bu bilinçle ortak paylaşımcı ve dengeli bir dünya kuramadan, barışçı bütünlüğünü sağlayamayacaktır. Tek bir dünya yönetimi, insan soyunun demokratik ortak iradesi ile sağlanabilecektir ancak...

 

Kendi yarattığı değerlerin tutsağı olarak mük sahibi egemen güçlerinin önderliğinde vahşice hem birbirlerini ve hem de içinde varoldukları doğayı yokeden, ve bu yolla ortak bir felakete doğru sürüklenmekte olan insan soyu, ya kendi yarattığı bu dünyasal ortak düşmanın korkusu ile birleşmek zorunda kalacak, ya da gezegenimizin varolduğu galaksiden gelebilecek bir başka düşmanın korkusunun etkisiyle yine birleşmeye zorlayacaktır. Aksi taktirde, en modern silahlarla gidilen hedef, dünya adlı toplu bir mezarlıktan başka bir şey olmayacaktır...  devamı, altıncı bölüm

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

3) Kısaca 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

 

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

 

9) İşgal yalanları, “insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

 

KAYNAKLAR:

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/