Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

 

“Bazı bilgileri kısaca tekrarlamak gerekirse eğer Irak, -dünya da üçüncü olan keşfedilmiş- kaliteli petrol rezervleri ile önem taşıdığı kadar, askeri stratejik açıdan da önem taşımaktadır. Irak, kuzeyi ile Kafkasya egemenliği açısından, ve ayrıca Basra Körfezi’ne açılan kapısıyla Hint Okyanusu egemenliği için önem taşımaktadır. Diğer yandan Irak, hem İran’a yönelik tehdit oluşturma açısından, ve hem de Orta Asya egemenliğine açılan yollar üzerinde denetim kurma açısından önemlidir. Yine şüphesiz, ABD’nin avuçları içinde olan petrol zengini Körfez Emirlikleri’nin ve Suudi Arabistan’ın güvenlikleri açısından da Irak’ın tartışılmaz büyük stratejik önemi vardır. Sözkonusu güvenlik denklemi, azımsanamayacak bir Şia nüfusuna sahip körfez emirliklerinin ve Suudi Arabistan’ın iç toplumsal sorunları ile de ilgilidir. Çünkü, nüfusunun yüzde 63 kadarı Şia olan Irak’ın, Şia’nın merkezi İran’ın etkisi altına girmesi demek, komşu ülkelerin iktidarları için artan tehdit anlamına gelmektedir... Sıralanan bu gerekçelere, emperyalist Batı’nın Ortadoğu’da köprübaşı olan İsrail’in güvenliğini de eklemek gerekir şüphesiz...

 

Bu kısa bilgilerin ışığında, “İkiz Kuleler”in yıkılması ve Pentagon’un vurulması ile gerçekleştirilen 11 Eylül darbesinin, sadece Afganistan’ın işgali için değil, aynızamanda Irak’ın işgali ve bunların çok ötesinde başka hedefler için yapılmış olduğunu söyleyebiliriz. Fakat tabii, sözkonusu her iki ülke için de 11 Eylül provokasyonunun öncesi bir yıkım süreci, doğrudan işgali hazırlayan bir süreç yaşanmıştır. Afganistan, CIA ve ISI gibi bağlantılı servislerin destekledikleri Mücahidin, ve ardından Taleban adlarındaki çağdışı örgütler eliyle yıkıma sürüklenirken, Irak’ta, kışkırtılmış İran-Irak savaşı ve ardından 12 yıl sürecek olan kesintisiz ağır bombardımanlar ve ambargolar eliyle yıkıma itilmiştir...

 

Bağdat’ta bulunan ABD büyükelçisi April Glaspie’nin igvasına (yol şaşırtmasına, baştan çıkartmasına) uymaya psikolojik olarak zaten hazır olan Saddam Hüseyin’in, petrol fiyatlarının düşmesine neden olma ve sınırından petrol çalma gerekçeleri ile 2 Ağustos 1990 günü Kuveyt’i işgaletmesinin ardından, Washington ve sadık destekçisi Londra, Irak’ın tüm petrollerini millileştirmiş olduğu 1972 yılında ve yine1973 İsrail-Mısır savaşı ile birlikte başlamış olan petrol krizi sırasında gerçekleştirememiş oldukları askeri müdahale için en uygun fırsatın en uygun zamanda doğmuş olduğuna inanarak harekete geçmişlerdir...

 

Irak’a saldırmak için Zaman uygundu; çünkü, resmi adıyla “Varşova Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Dayanışma Anlaşması” veya Batı’da söyleniş biçimiyle “Varşova Paktı” (1955- 91) kağıt üzerinde varolsa dahi, artık dağılmak üzereydi. NATO’nun kuruluşundan (4 Nisan 1949) altı yıl sonra, 14 Mayıs 1955 günü yaşam bulmuş olan “Varşova Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Dayanışma Anlaşması” adlı bu politik-askeri-ekonomik ittifak, aynı yıl, “Çöl Fırtınası” adlı büyük saldırı başladıktan beş ay kadar sonra, 1 Temmuz 1991 günü yaşamını resmen noktalayacaktı. Silahlanma yarışına ve Afganistan savaşının ek masraflarına dayanamayan; dev bir ekonominin tek merkezden yönetilmesinin zorluklarını aşamayan; ve “Doğu Avrupa” halk cumhuriyetleri dahil birçok Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesini desteklemek zorunda kalmış olan Sovyetler Birliği, sonunda, bu yapısıyla varlığını sürdüremez hale gelecekti. Sovyetler Birliği’nin sözkonusu dost ülkelere vermekte olduğu yardımların 1980’li yılların başından itibaren artan ölçülerde azalmakta olduğu ve Sovyetler Birliği sisteminin sonuna doğru yaklaştığı, Washington tarafından zaten tesbit edilmişti. Sonuçta Sovyetler Birliği’de yine aynı yıl, “Çöl Fırtınası” adlı saldırının olduğu yıl, 25 Aralık 1991 günü yaşamını resmen sonlandıracaktı...

 

Pentagon açısından, yukarıda ifade edilen ilk iki neden kadar önemli olmasa da, Irak’ın zayıflamış olması da saldırının kolayca başlatılmasının nedenleri arasında idi. Sekiz yıllık İran-Irak savaşı sırasında Batı tarafından alabildiğine silahlandırılmış olmasına karşın Irak, insan kaynakları ve ekonomik olarak yeterince zayıflamıştı. Ülkenin iç çelişkileri eskisine göre daha derinleşmişti. Tüm bu gelişmeler, yukarıda ifade edilmiş olan ilk iki gelişmeyle birlikte, başlatılması düşünülen saldırı operasyonunu kolaylaştıracak etkenler arasındaydı. Geriye sadece, Irak’a saldırıyı meşrulaştıracak uygun gerekçenin bulunması kalıyordu...

 

Kuveyt’in işgali ile Arap ülkeleri arasında, özellikle Körfez Emirlikleri’nde ve Suudi Arabistan’da Irak’a yönelik korkular yayılmıştı. Kuveyt’in işgali ile, zaten tam bir birlik oluşturamayan Arap devletlerinin arasına iyice kama sokulmuştu. Irak ordusunun işgali başlatmasından bir gün sonra, 3 Ağustos 1990 günü Saddam Hüseyin birlikleri Kuveyt’in Suudi Arabistan sınırına dayandığı zaman, Arap Birliği, Irak’ı suçlayacaktı... ABD’ye karşı olsa da, dar milliyetçi perspektiflerle dünyaya bakan ve öncelikle kendi yaralarını sarmakla meşgulolan İran rejimi ve bölgedeki yoğun Şia nüfusu, doğan yeni ortam içinde Irak’a yönelik bir emperyalist müdahaleye karşı çıkmazdı...

 

Yukarıdaki paragraflardan bazılarında nasıl şekillendiği bir-iki cümle ile özetlenmiş olan Kuveyt’in herhangi bir ulus olmakla ve gerçek anlamıyla devlet olmakla uzaktan yakından ilişkili olmamasına karşın, Sabah ailesine ait bu “kümes”, hamisi İngilizler tarafından 1963 yılında Birleşmiş Milletler’e “bağımsız bir devlet” gibi üye olarak kaydettirilmişti. Kuveyt, Anglo-Amerikan petrol tekelleri için “altın yumurtlayan tavuk” konumundaydı. Bu küçük toprak parçası, değerli petrol kuyularıyla doluydu. Tüm bunların ötesinde Kuveyt, dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerine sahibolan Irak’ın doğal limanı idi ve Irak’a elkoymak için mükemmel gerekçe olabilirdi...

 

Devletleşme sürecinde kökleri İsa’dan önce 800’lü yıllara dek uzanan, İ. Ö. 612 yılında bağımsız konfederatif Med devleti olarak tarih sahnesine çıkan, ve ardından Pers İmparatorluğu ile, Achaemenid Sülalesi (İ. Ö. 525-332) yönetiminde (ve özellikle Büyük Darius’un önderliğinde, İ. Ö. 522- 486) Roma İmparatorluğu’ndan çok önce en mükemmel merkezi devlet örgütlenmesini gerçekleştirmiş olan, ardından Helen, Part, Sasani, Emevi, Abbasi, Safavi vs. egemenlikleri altına daha birçok serüven yaşayan yeryüzünün en eski medeniyetlerinden birine, İran’a saldırırken, Irak’ı silah, zehirli gaz, uzay fotoğrafları ve teknik elemanlarla desteklemiş olanlar, şimdi, Sabah adlı kadın ve özgürlük düşmanı küçük monarkın boyundan büyük “haremini korumak” için, “özgürlüklerin” ve “uluslararası yasaların çiğnenmiş olması” yalanlarıyla Birleşmiş Milletler’i harekete geçirecekler, tüm dünyayı ayağa kaldıracaklardı. Daha Irak orduları Kuveyt’e girer girmez, 2 Ağustos 1991 günü, Birleşmiş Milletler, aldığı 660 numaralı kararla Irak’ı geri çekilmeye zorlayacaktı...

 

Hernekadar insan -doğal olarak- en yakın çevresine, Türkiye’de yaşanmakta olan akıldışılıklara, fırsatçılıklara, sağlı “sol”lu katmerli yalanlara, ikiyüzlülüklere, hırsızlıklara, halka yönelik baskılara ve ilkelliklere kızsa da, dünya dediğin de işte, halen böyle çoğunluğu rezil satılmış ve katil ruhlu kriminal varlıkların yönetimi altında ve önemli kısmı değişik ölçülerde ahmaklaştırılmış toplumların elinde alabildiğine tahribedilmiş, büyük felaketlere gebe bir gezegendi ve öyledir...

 

Kuveyt’in işgalinden üç gün sonra, 5 Ağustos 1990 günü Başkan Bush (George Bush, 1989- 93), “işgalin kalıcı olamayacağını” ilanedecekti. Ertesi gün ABD savunma bakanı ile buluşan Suudi Arabistan kıralı Fadh, ABD askeri yardımı, ABD’den askeri birlikler talep edecekti. Ve Amerikan savaş uçakları Suudi Arabistan’a yerleşmeyi geciktirmeyeceklerdi. Aynı gün Birleşmiş Milletler, aldığı 661 numaralı kararla Irak mallarının ithalini yasaklayacaktı... Bilindiği gibi, ne böyle bir ithalat yasağı ve ne de işgalin hemen kaldırılması talepleri, geçtiğimiz yüzyıl da irili ufaklı onlarca ülkeyi işgaletmiş olan ve son olarak ta Afganistan’ı ve Irak’ı işgaleden ABD ve İngiltere için sözkonusu olmamıştı, olmayacaktı. Yine aynışekilde İsrail’in işgaletmiş olduğu Batı Yakası ve Gazze bölgesinden çekilmesi için de İsrail’e yönelik olarak benzer baskılar asla gündeme gelmeyecekti. Hatta Irak yönetimi, 12 Ağustos 1990 günü, İsrail’in Batı Yakası’ndan ve Gazze’den, Suriye’nin de Lübnan’dan çekilmesi karşılığında, kendisinin de Kuveyt’ten çıkacağını açıklayacaktı. Fakat bu değiş-tokuş talebi dikkate alınmayacaktı.

 

“Öbürküler, ABD, İsrail ve diğer aynı saftan güçler işgalettikleri yerlerinde kalabilirdi ama, Irak çıkmalı idi...” Ortadoğu’da Batı’nın ileri kararakolu görevini üstlenmiş olan ve 200’ü aşkın gelişmiş atom bombasına sahibolduğu bilinen militarist ırkçı İsrail yönetimi için saldırganlığın meşru görülüyor olması -hamisi ABD ve diğer Batı için- kalıcı bir tavır olsa da, Suriye’ye o an için, Irak’a karşı kullanılması süreci içinde bir gözyumulma olayı sözkonusuydu. O’nun da sırası gelecekti ama, Suriye, ABD’nin egemenlik planları içinde hiçbirzaman Irak ve İran kadar önemli yer tutmadığı için, fırtınaları şimdilik daha hafif yararlarla atlatabilecekti...  

 

Bu ölçüde ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin yaşanmakta olduğu tamamen anti-demokratik bir dünya da, “Birleşmiş Milletler” adını alan örgütün demokratik hakkaniyetli bir işleyişe sahibolması ve milletlerin gerçek iradelerini yansıtması olanaksızdı. Korkutma, baskı, rüşvet, ve satınalma mekanizmaları bu örgütün içinde de alabildiğine yaygın biçimde işlemekteydi ve işlemektedir. Sözkonusu kirli olayları kanıtları ile sergileyen araştırmalar mevcuttur...

 

Suriye ve Mısır Suudi Arabistan’ın safına çekilirlerken, 25 Ağustos günü alınan 665 numaralı Birleşmiş Milletler kararı ile Irak’a yönelik ambargo ağırlaştırılacaktı. Irak’a yönelik daha bir seri baskının ardından, 24 Eylül günü, 669 numaralı kararı ile Birleşmiş Milletler, Irak’a yönelik ambargolara bir de hava ambargosu ekleyecekti. Kasım ayının 8nci günü ABD, bögedeki askerlerinin sayısının 400 bini geçtiğini açıklayacaktı. Yani Washinton, Irak’a gözdağı vermekteydi...

 

Birleşmiş Milletler, aldığı 29 Kasım 1990 tarihli ve 678 numaralı kararı ile, Irak’ın Kuveyt’ten çıkartılması dahil önceki birleşmiş milletler kararlarının yaşama geçirilebilmesi için, 15 Ocak 1991 gününden sonra “ne gerekiyorsa onun yapılması”nı bildirecekti. Çin’in kuvvet kullanılmasına yönelik vetosuna karşın karar geçecekti. Bu işten üç gün sonra, en yoksul Arap ülkesi Yemen’de, Irak’a karşı kuvvet kullanılması kararını protesto edecekti. Diğerleri, ABD’nin şekillendirdiği koalisyona dahil olmayanlar, sessiz kalacaklardı... New York’ta Birleşmiş Milletler’e aldırtılan bu kararların gerisinde Washington’un, Beyaz Saray’ın durduğu, Beyaz Saray’da alınan kararların “Birleşmiş Milletler kararları” haline getirildiği açıkça anlaşılmaktaydı...

 

George Bush’un mektubunu Saddam Hüseyin’e ulaştıran ABD dışişleri bakanı James Baker’ın, Irak dışişleri bakanı Tarık Aziz ile 9 Ocak 1991 günü Cenevre’de gerçekleştirdiği buluşmadan, Beyaz Saray’ın beklediği sonuç çıkmayacaktı. Irak, Birleşmiş Milletler’in almış olduğu -15 Ocak 1991 gününden sonra hertürlü müdahalenin yapılabileceği ile ilgili- 678 numaralı kararı reddecekti. Ve 12 Ocak günü ABD kongresi, Başkan’a, hertürlü müdahaleyi yapma yetkisini verecekti. Bu, “Irak’a saldırmak için ellerin serbest!”, anlamına gelmekteydi...

 

Ocak 1991’de, ABD önderliğindeki koalisyon, Suudi Arabistan çölüne, Kuveyt ve Irak sınırına, 450 bin tanesi ABD askeri olan 700 bin kişilik bir ordu yığmıştı. Koalisyon güçleri arasında ABD’den sonra askeri güç sırasıyla Suudi Arabistan, İngiliz, Mısır, Fransız, Suriye, Fas (Morocco), Kuveyt, Oman, Pakistan, Birleşik arap Emirlikleri, Katar, Bengaldeş, Kanada, Australya, İtalya, Hollanda, Niger, Senegal, İspanya, Bahrain, Belçika, Afganistan, Argantin, Çekoslovakya, Yunanistan, Polonya, Güney Kore, Norveç, Danimarka, Macaristan Bulunmaktaydı. Filipinler’de 200 kişilik tıbbi personel ile koalisyona katılmıştı... Savaş sırasında ABD’nin en üst ordu komutanı (genelkurmay başkanı), 1989 yılında Panama işgalini yönetmiş olan Jamaika kökenli siyahi Colin Powell idi. Savaş alanında koalisyon güçlerini bizzat yöneten Norman Schwarzkopf ise, İran başbakanı Muhammed Musaddık’ı 1953 yılında devirmiş olan “Ajax Operasyonu” adlı emperyalist darbe sırasında Tahran’da bulunan ve CIA ajanı Kermit Roosevelt ile birlikte sözkonusu CIA-MI6 ortak darbesinde başrolü oynamış olan bir generalin oğluydu. Norman Schwarzkopf, Vietnam Savaşı’nda da bulunmuştu... Sözkonusu koalisyon gücü, II. Dünya Savaşından beri mobilize edilmiş en büyük kara ve hava birlikleri olmaktaydı. Irak’ın da bölgede 545 bin kadar askeri vardı... (Bu savaş, Batı ve Batı kaynaklı anlatımlar da I. Körfez Savaşı olarak anılsa da, bazıları, İran-Irak savaşını I. Körfez savaşı; 1990- 91 savaşını ise II. Körfez Savaşı olarak tanımlamaktadırlar. Daha gerçekçi olan bu ikinci sıralamaya göre, 20 Mart 2003 günü başlayan ve halen sürmekte olan Irak’ın işgali de, III. Körfez Savaşı olmaktadır...)

 

Savaş, 16 Ocak’ı 17 Ocak’a başlayan geceyarısı, -başta Bağdat olmak üzere- Irak kentlerine, sivil Irak halkının yaşamını doğrudan ilgilendiren elektrik santrallerine, su temizleme tesislerine, fabrikalara, köprülere, ulaşım ve haberleşme şebekelerine, askeri olmaktan uzak ekonomik hedeflere ve ayrıca bazı askeri hedeflere yoğun ABD hava bombardımanı ile başladı. Körfez’de yığınak yapmış olan 5. Filo’dan yollanan güdümlü füzeler hava bombardımanına eşlik etmekteydiler. Saldırının ilk 24 saati içinde sayıları bini aşan ağır ve hafif bombardıman uçağı, bin kezden çok fazla kalkış (sorti) gerçekleştirecekti. Ağırlıklı olarak vurulan hedefler, cephe ile, savaşla doğrudan herhangi bağı olmayan yerlerdi. Birleşmiş Milletler’in kararı ile, Irak’ı Kuveyt’ten çıkartma görevi ile, Bağdat’ın bombalanmasının ve Irak’ın tüm insani ekonomik alt yapısının bombalanıp yıkılmasının bir bağının olmadığı ortadaydı. Fakat yapılan buydu; Kuveyt bahane edilerek, tarihi Bağdat, diğer tarihi kentler, ve Irak’ın tüm ekonomik alt yapısı yıkılmaktaydı. Bu ahlak ve yasa dışı bilinçli intikamcı yıkım, günler, aylar, ve ardından yıllar boyunca aynı şekilde kesintisiz sürdürülecekti...

 

O güne dek görülmemiş yoğunluktaki bu hava saldırısı bile intikamcı yıkımın büyüklüğünü anlamak için yeterliydi... CNN ve benzeri kanallar, sanki yeni yıla girerken yapılan havai fişek eylencelerini verir gibi naklen yayın başlatmışlardı. Bin kilo ağırlığında dev bombaların sivil hedefler üzerinde patlarken çıkarttıkları ışıkları, gecenin zifiri karanlığını kızıl izlerle yırtan mermi yağmurunu, yaşanmakta olan insani trajedinin gerçek yüzünü yansıtmaktan uzak biçimde, sanki bir yılbaşı kutlaması gibi, naklen vermeye başlanacaktı. Washington bağlantılı haber kanallarının savaşın gerçek yüzünü, yarattığı insani trajedinin boyutlarını, haksız saldırgan politik içeriğini gizlemeyi amaç edindikleri anlaşılmaktaydı...

 

Bazı kaynaklar, sayıları üç bine, diğer bazıları ise sayıları 200 bine dek ulaşan Iraklı sivilin sözkonusu saldırılar sırasında öldürüldüğünü bildireceklerdi. Çoğunluktaki verilere göre, bu saldırılar sırasında 100 bin kadar sivilin öldürüldüğü anlaşılmaktaydı. Daha sonra gerçekleşen Harvard Halk Sağlığı Okulu (Harvard School of Public Health) araştırması, koalisyon saldırısı sürecinde, Ocak 1991’den Ağustos 1991’e dek, 47 bin kadar beş yaşın altında Iraklı çocuğun savaş nedeniyle öldüğünü bildirecekti. Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu UNICEF’in 1998 yılında yapmış olduğu açıklamaya göre ise, Irak’a yönelik ambargo nedeniyle her yıl beş yaşın altında 90 bin çocuk ölmekteydi. Aslında, zaman içinde yıllık ölümlerin sayıları katlanarak yükselecek ve Irak’ın işgali ile birlikte yaşananlar, boyutları hesaplanamaz bir insani trajediye dönüşecekti...

 

ABD, Pentagon, kayıplarını 148 savaşcı olarak bildirecekti. Savaş dışı olaylar nedeniyle de 145 kayıp verdiğini duyuracaktı. Müttefiklerin toplam kayıplarının ise 300 civarında olduğu duyurulacaktı... Batı açısından pembe tablolar çizen bu emperyalist yalanların pis kokuları daha sonra bir ölçüde açığa çıkacaktı...

 

Kuveyt sınırını 24 Şubat 1991 günü geçen koalisyon güçleri, 27 Şubat günü Kuveyt’in tümüne egemen olabilecekler ve bu küçük toprak parçasının batısından Irak içlerine 200 kilometre kadar gireceklerdi. Tüm en modern Amerikan silahlarının denendiği bu alabildiğine eşitsiz güçlerin savaşı sırasında çok ağır kayıplar veren ve ancak 41 gün kadar direnebilecek olan Irak, 28 Şubat 1991 günü, saldıran tarafın şartları ile ateşkesi kabuledecekti... Şüphesiz bu ateşkes koşulları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 687 numaralı kararı olarak sunulmaktaydı ama, bu kararları dayatanın asıl olarak Washinton-Londra birliği olduğu ortadaydı. Sözkonusu 687 numaralı ateşkes kararına göre, Kuveyt’in bağımsızlığını tanıdığını ilanedecek olan Irak, 150 kilometreden daha uzun menzile sahip tüm güdümlü füzelerini de imha edecekti. Ayrıca, hem Irak’tan ve hem de koalisyon güçlerinden kaynaklanan tüm yıkımların masrafları da Irak’ın omuzlarına yüklenmekteydi. Ve daha başka ağır şartlar vardı...

 

ABD yönetimi, askeri saldırısını, Birleşmiş Milletler’in 678 numaralı kararında belirtmiş olduğu “Irak’ın Kuveyt’ten çıkartılması” hedefi ile sınırlı tutacaktı. Aslında saldırganlar, Washington-Londra ortaklığı, bu belirlenmiş hedeften tamamen bağımsız olarak ve doğan fırsttan yararlanarak, Irak’ın tüm ekonomik alt yapısını, enerji santrallarını, ulaşım ve iletişim şebekelerini yıkmışlardı ama, askeri güçleri büyük ölçüde dağılmış olan Irak’ın bütününü işgale kalkışmayacaklardı... Çünkü, böyle bir işgalin maddi ve manevi ortamı henüz oluşmuş değildi.

 

Bu satırları yazana göre, Beyaz Saray’ın hesabı -hainane olmakla birlikte- kendi emperyalist yararları açısından o gün için doğruydu. Washinton-Londra ortaklığı, Kuveyt’i bahane ederek ve hertürlü baskı ve satınalma yöntemlerini kullanarak, Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında, ve -halklarına ihanet içinde olan- irili ufaklı Arap devletlerinin önemli bir çoğunluğunu da peşinden sürükleyerek, Irak’a saldırabilmişti. Fakat o günlerin dünya konjonktürü içinde, dünyanın ve bölgenin ekonomik-toplumsal-politik dengeleri çerçevesinde, Irak’ta kalıcı bir işgale ve rejim değişikliğine kalkışmaları olanaklı gözükmemekteydi. Birleşmiş Milletler kararı haline gelmiş olan “Kuveyt’i işgalden kurtarma” görevinin sınırlarını aşmaları, Irak’ı işgaledip Saddam Hüseyin rejimini devirmeleri, tüm denetimlerine rağmen bir anda Birleşmiş Milletler’i karşılarına almalarına, ve oluşturdukları koalisyonun dağılmasına yolaçardı. Özellikle halklarına ihanet içindeki Arap devletleri paniğe kapılarak bir an da saf değiştirebilirlerdi. Koalisyonu terketmekle kalmazlar, halklarının baskıları sonucu ABD’ye karşı tavır dahi almaya başlayabilirlerdi. Zaten Saddam Hüseyin, tüm hatalarına karşın, ezik Arap halklarının gözünde çoktan kahraman olmuştu (Bu satırları yazan, Saddam Hüseyin’in, örneğin, Tunus’ta sıradan insanlar arasında nasıl büyük bir kahraman olarak görüldüğüne bizzat tanık olmuştur...).

 

Saldırının Bağdat’a dek sürmesi, koalisyona katılmış olan ve ayrıca Irak’a saldırı karşısında seslerini çıkartmayan Arap devletlerinin konumlarını tehlikeye sokardı... Diğer yandan, Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği dağılmak üzere olsalar da, kağıt üzerinde mevcuttular. Gerilimi daha fazla yükseltmek, Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasına karşı olan güçlere kan aşılayabilirdi...

 

Doğru-yanlış Gorbaçov politikaları (Mikael Gorbaçov, 1985- 91 komünist parti genel sekreteri ve 1990- 91 cumhurbaşkanı), doğu-batı geriliminin yumuşaması yönünde etki yapmıştı... Gorbaçov dönemi yumuşaması, Soğuk Savaş süreci içindeki geçmiş yumuşama dönemlerinden çok farklı idi. Bu yeni yumuşamanın temelinde, Sovyetler Birliği’nin gücü değil, vermekte olduğu tavizler, geriye çekilme çabası yatmaktaydı. Soğuk Savaş yıllarındaki yumuşamaların temellerinde ise, Sovyetler Birşiği’nin yükselen gücü, özellikle uzay yarışında kazanmış olduğu üstünlükler bulunmaktaydı... Sonuçta, sözkonusu yeni yumuşamanın temellerinde Gorbaçov politikalarının geriye adımları bulunsa da, olan, dünya düzeyinde politik tansiyonun düşüşü idi. Bu durum, ekonomisi militarize olmuş ve askeri gücü ile Batı’nın önderi durumuna yükselmiş ABD’nin dünya düzeyindeki egemen konumunun da sorgulanmasına yolaçmaktaydı... Varşova Paktı’nın sonuna yaklaşmış olması, “komünizm tehlikesi” hayaleti üzerine kurulu NATO’nun geleceğinin ve gerekliliğinin sorgulanmaya başlanmasına yolaçmaktaydı... Kısacası, yıkılmakta olan Sovyetler Birliği’nin artçı dalgaları, ABD’nin Batı dünyası üzerindeki hegemonyasını da sarsmaya başlamıştı...

 

Washington’un egemenliğinin öncelikle Batı’da yeniden sağlam biçimde kurulması, doğan şüphelerin yokedilmesi, ve bu egemenliğin Avrasya (30ncu paralelin kuzeyinde Pasifik’ten Atlantik’e dek Asya-Avrupa kıtaları) düzeyinde genişletilmesi için, acele yeni “güçlü” bir düşmana gereksinim vardı. Kışkırtılmış Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali, aranan yeni düşmanın keşfedilmesi için ilk mükemmel fırsatı doğuracaktı... Kendileri tarafından yaratılmış ve İran’a karşı kullanılmış Saddam Hüseyin hayaleti ile Batı toplumlarının içindeki geleneksel Doğu ve İslam korkusu büyütülürken, ABD’nin üstün askeri gücünün halen “gerekli olduğu”da kanıtlanmış olmaktaydı. Ve Kuveyt’i “kurtaran” Washington, halen Batı kapitalizmi için yaşamsal önem taşıyan petrolün musluklarını önemli ölçüde elinde tuttuğunu hem Avrupa’ya, hem Japonya’ya, ve hem de giderek artan ölçülerde petrol ithaline gereksinim duyan diğer ülkelere göstermiş olmaktaydı...

 

II. Dünya Savaşı’ndan itibaren ekonomisi alabildiğine militarize olmuş olan ABD için, silah satışlarının canlanması aranan diğer fırsattı. Bu yeni Körfez Savaşı ile birlikte, ABD’nin iç ve dış politikalarının yönlendirilmesinde enerji tekelleri kadar etkili olan askeri-endüstri komplekslerin satışları yeniden canlanmakta, kanla beslenen silah piyasası çiçek açmaya başlamaktaydı...

 

Sözkonusu yeni korku hayaleti üretme olayı ile ilgili çabanın ne ölçüde mükemmel ve önceden planlanmış olduğunu gösteren olaylardan biri de, ateşkesin sağlanmasının hemen ardından, Saddam Hüseyin’in helikopterlerinin güney de ve kuzey de uçuşlarına izin verilmesi, ve Iraklı esirlerin salınıvermeleri gerçeğidir... Hemen yeniden organize olabilen ve savaş helikopterlerine sahibolan Irak ordusu, fırsattan istifade ederek ayaklanmış olan güneydeki Şii çoğunluğu ve kuzeydeki Kürt gurupları, kanlı operasyonlarla kolayca bastıracaktı. Ve Kürtler panik halinde Türkiye sınırına yığılacaklardı... Bu bastırma operasyonundan bazı ürkütücü fotoğraflar -Körfez saldırısını gerçekleştirmiş olan koalisyon güçlerinin ağır suçlarını gözlerden gizleyecek biçimde- Batı basın organlarının ilk sayfalarını dolduracak, TV yayınlarında ilk haber olacaktı. İsyan bastırma görüntüleri, Körfez saldırısını ve bu saldırı da işlenen suçları unutturacak biçimde medya organlarının asıl konuları haline gelecekti...

 

Pentagon tarafından elleri serbest bırakılan ve ayaklanmış olanları bastırması beklenen Irak ordususun bu bastırma operasyonu bahane edilerek, bu kez, 17 Haziran 1991 günü, Irak’ın silahsızlandırılmasını yönetecek Birleşmiş Milletler Özel Komisyonu (UNSCOM) oluşturulacak ve işe başlatılacaktı. İşgalin başlayacağı 20 Mart 2003’e dek Irak’ın kalmış olan tüm dişleri de bu yöntemle sökülecekti... Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında ülkeye giren silah müfettişlerinin birkısmı sadece işlerini yapan dürüst insanlar olmakla birlikte, bunların arasına karışmış çok sayıda CIA ve diğer emperyalist servis ajanlarının bulundukları da bir gerçekti. Ayrıca, sadece görevlerini yapan silah kontrolörlerinin raporlarından istihbarat servisleri de yararlanıyorlardı şüphesiz...

 

Laik Irak yönetimi için o güne dek gözükmemiş olan dini ayrılıkları ve ayrıca zaten önceden kışkırtılmış olan etnik çelişkileri belirgin biçimde ortaya çıkartıp derinleştirme operasyonu, birsüre sonra yürürlüğe sokulacak olan 33ncü paralelin güneyinde ve yine 36ncı paralelin kuzeyinde uçuş yasağı ile daha etkili yeni bir boyut kazanacaktı. Irak uçak ve helikopterleri bu belirlenmiş bölgelerde uçamazlarken, Türkiye’nin de alet edildiği bir plan çerçevesinde, ABD-İngiltere-Fransa ortaklığının yardımlarıyla Irak içinde bölünmeye dek ulaşabilecek yeni otorite merkezleri yaratılacaktı...

 

Daha önce ABD tarafından defalarca kullanılıp satılmış olan Kürt toplumunun feodal önderleri, Saddam Hüseyin’e zehirli gazları ve diğer modern silahları verdiği bilinen ABD’nin başkanı George Bush’u, Irak halkını tarifsiz acılara sürüklemiş olan faşist Georhe Bush’u, Hitler destekçisi babası Prescot Bush gibi Nazi olan George Bush’u, “Hacılık” mertebesine dek yükselteceklerdi. Eski CIA ve CFR başkanı Avengelist George Bush, hernekadar Mekke’de şeytan taşlamamış olsa da, Irak’ın kuzeyinde, Kürt dağlarında, eğitimsiz halkın nezdinde, en derin saygı ifadesi olan “Hacı” rütbesi ile taltif edilecek, O’nun için “Hacı Bush” diye tezahürat yapılacaktı. Yılar sonra, 2000’li yıllarda oğlu W. Bush, Beyaz Saray kitaplığına ilk kez bir Kuran aldığını itiraf ederek kendince hava basacaktı. Kısacası, “Hacı Bush”un, Kuran’ı bile görmeden “Hacı” olduğu böylece anlaşılacaktı...

 

Uluslararası hukukta eylemlerinin yeri olmayan “Çekiç Güç” adlı uluslararası askeri bir birlik kurulacak, ve bu güç 36ncı paralelin kuzeyinde bir Kürt otoritesinin oluşması için müdahalelere başlayacaktı. ABD-İngiliz-Fransız hava ve kara birliklerinden oluşan “Çekiç Güç”, Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nda 5 Nisan 1991 günü alınan bir kararla “geçici” olarak Türkiye topraklarında koşullandırılacaktı. Sözkonusu “geçici” birliğin konumu, 24 Aralık 1991 günü yeniden altı ay için uzatılacaktı... Sözde Iraklı Kürtleri koruyan bu güce bağlı helikopterlerin dağlarda PKK’lılara erzak ve cephane attıkları üzerine haberler Genelkurmay kaynaklı olarak basın organlarına yansısa bile, bu “geçici”lik, her altı ayda bir gelen uzatmalarla -Irak’ın işgaline dek- 12 yıl boyunca sürecekti. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti silalı güçleri de silah ve silah teknolojileri açısından ABD’ye bağımlı hale gelmişti. Bunun ötesinde, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla da ülke derin mali bağımlılıklar çukuruna düşmüştü...

 

Sürekli çatışma halinde olan beli başlı iki büyük Kürt örgütlenmesi, Barzani ailesi önderliğindeki KDP (Kürdistan demokrat Partisi) ile Celal Talabani önderliğindeki KYB (Kürdistan Yurtseverler Birliği), Washington’un baskısı ile  uzlaştırılacaktı. Ardından, 19 Mayıs 1992 günü Irak’ın Kürt bölgesinde gerçekleştirilen seçimle, “Kürdistan Ulusal Meclisi”, veya “Kürdistan Bölgesel Meclisi” olarak adlandırılan kurum oluşturulacaktı. Bu ilk seçimde, Mesut Barzani önderliğindeki KDP, 437.879 (yüzde 45.3) oyla yüz sandalyenin 51ini kazanacaktı. Celal Talabani’nin önderliğindeki KYB ise, 423.833 (yüzde 43.8) oyla, 49 sandalye elde edecekti. Bundan sonra oy sıralamasına göre Kürdistan İslamcı Hareketi (49.108 oy), Kürdistan Sosyalist Partisi (24.822 oy), Irak Komünist Partisi (21.123 oy), Kürdistan Demokratik Halk Partisi (9.903 oy), Bağımsız Demokratlar (501 oy) gelmekteydiler... Parlemento Erbil’de (Hewlér) çalışmalarına başlayacaktı. Fakat bunun diğer ulusal meclislere benzer düzenli bir çalışma olduğunu söylemek olanaksızdır.

 

KDP, KYB’den (ingilizce söylenişi ile PUK’tan) sadece iki vekil fazla kazanmıştı. Diğer partiler sözkonusu lokal meclise girememişlerdi ama, burada asıl önemli olan, Washington’un zorlaması ile Kürt bölgesinde bağımsızlığa dek gidebilecek bir kurumlaşmanın başlatılmış olmasıydı. Fakat yine de, Washington-Londra ekseninin tüm çabalarına karşın, bu parlemento, adları sadece propoganda amacıyla kullanılan komisyonları, ve hükümeti ile birlikte birtürlü ciddi işlerlik kazanamayacaktı. Ve sonunda -geçmişleri de kanlı çatışmalarla dolu- iki en büyük Kürt gurubu, Barzani önderliğindeki KDP ile Talabani önderliğindeki KYB, Mayıs 1994’de, birbirlerine karşı savaşmaya başlayacaklardı. Aynı yıl KYB, Barzani kontrolundaki iki kenti elegeçirirken, “Kürdistan Ulusal Meclisi” adlı kurum da işlerliğini tamamen yitirecekti. Ağustos 1996’da Mesut barzani, KYB’ye karşı Saddam Hüseyin’den yardım isteyecekti. KDP, Saddam Hüseyin’in yardımı ile Erbil’i ve KYB’nin en güçlü merkezi Süleymaniye kentini elegeçirip sözkonusu parlementoyu Erbil’de (Hewlér) kendi denetiminde yeniden kurduğunu ilanedecekti...

 

Batı’nın tüm yatıştırma çabalarına, ve Kürt bölgesinin, 36ncı paralelin kuzeyinin ABD-İngiliz-Fransız hava kuvetleri tarafından korunuyor olmasına karşın, Kürt gurupları arasındaki savaş sürecekti. Ve Ekim 1996’da KYB kuvvetleri Süleymaniye kentini geri alacaklardı. Hemen ardından, Ocak 1997’de KYB, Süleymaniye merkezli olarak Kürt bölgesi hükümetini kurduğunu ilanedecekti. KYB ve KDP, her ikisi de, Kürt bölgesinin tümünü kapsayan yönetime, egemenliğe sahibolduklarını ilanedeceklerdi... Guruplar ancak ABD’nin baskısı ile Eylül 1998’de Washington’da uzlaştırılabileceklerdi. KYB ile KDP arasında kurulan zoraki barışa karşın, Eylül 2001’de bu kez, daha sonra Ansar al-İslam (İslam’ın Hizmetkarları) adını alacak olan Kürt gurubu ile Talabani güçleri arasında savaş başlayacaktı. Kürtler, ancak ABD’nin Irak’a saldırısından hemen önce Washington’un baskısı ile biraraya getirilip, 3 Mart 2003 günü “birleşik yüksek önderlik” adı altında toparlanabileceklerdi. Ve bu yeni birlik konumlarıyla Irak’a yönelik saldırıya dahil edileceklerdi...

 

“Kürdistan Ulusal Meclisi” diye adlandırılan kurumun yeniden işlerlik kazanması için, Irak anayasasını hazırlayacak ve diğer bazı kurucu işleri yapacak bir yıllık Irak geçici meclisi için yapılacak olan 30 Ocak 2005 seçimlerini beklemek gerekecekti. Bu seçimler yapılırken, otonom Kürt bölgesinin parlementosu için de ayrı bir seçim yapılacaktı. Sözkonusu yeni Kürt meclis de, Kürt yönetiminin anayasasını hazırlayacaktı...

 

ABD’nin 2003 yılında, 19 Mart’ı 20 Mart’a bağlayan gece Irak’ı işgale başlamasından hemen önce, 15-16 Mart 2003 günü, 36ncı paralelin kuzeyini, Kürt bölgesini koruma altında tutan “Çekiç Güç”ün varlığına sonverilecekti. Zaten artık ABD için “Çekiç Güç” denen mekanizmaya gerek kalmamıştı. Yaratılmak istenen etnik çelişkiler yeterince yaratılmış, Irak’ın kuzeyinde merkezi otoriteden bağımsız ve Pentagon için güvenlikli bir alan oluşturulmuştu. Washinton artık filen üçe bölmüş olduğu ve silahsızlandırdığı Irak’ın yutulabilecek bir lokma haline geldiğine inanıyor olmalıydı... Uçuşa yasak olan zonların alan olarak toplam büyüklükleri, Irak’ın kalan parçasından daha genişti...

 

Hitler’in kullanmış olduğu bilim dışı jeopolitik teorileri ve savaş planları ile paralellikler gösterir biçimde Balkanlar üzerinden, ve devamında güneyden Kuzey Afrika’yı da içine alacak biçimde (genişletilmiş) Ortadoğu üzerinden, ve kuzeyden Ukrayna ve Kafkasya üzerinden Orta Asya’ya doğru başlatılacak saldırı operasyonunda, yalanlara dayalı motive edici propoganda aracı olarak kullanılması düşünülen “İslam korkusu”nun ön ve ilk malzemesi Saddam Hüseyin olacaktı. Yavaş yavaş kanı emilen, güçten düşürülen Irak halkı, böyle hainane bir planın malzemesi olarak, 12 yıl sonra başlayacak işgale dek, “kitle kırım silahları” yalanlarıyla Batı toplumlarının birinci korku kaynağı haline getirilecekti...

 

Pentagon tarafından çok önceden planlandığı anlaşılan hainane Körfez seferinden iki yıl kadar sonra, 1993 yazında, CFR (Dış İlişkiler Meclisi) organı Foreing Affairs adlı ünlü dergi de, Samuel Huntington imzası ile “kültürler arası savaştan” sözeden uzun bir makale yayınlanacaktı. Ismarlama olduğu açıkça belli olan sözkonusu makale, daha sonra kitap haline getirilecekti...

 

Sözkonusu makalesinde Huntington, “Hipotezime göre, bu yeni dünya da temel çatışma kaynağı esas olarak ideolojik veya ekonomik olmayacaktır. İnsan oğlu arasındaki büyük bölünmeler ve başat çatışma kaynağı kültürler olacaktır.”, diye yazmaktaydı... Makalenin yayınlandığı Foreing Affairs dergisi, Rockefeller gurubu başta olmak üzere bazı dev uluslarüstü tekellerin, fosil enerjiye dayalı endüstrilerin ve askeri-endüstri komplekslerin yararları doğrultusunda ABD’nin dışpolitikasını manupule etmek amacıyla 1922 yılında kurulmuş olan ve 1946’dan beri ister Cumhuriyetci ister Demokrat olsun tüm ABD başkanlarını belirleyen Council on Foreign Relations (CFR) adlı örgütün yayın organıydı. Yılda beş kez kitap hacminde basılan Foreing Affairs dergisinde yeralan yazılardan, ABD dışpolitikasının yönünü anlamak olası idi ve öyledir... Samuel Huntington’un sözkonusu makalesi, W. Bush tarafından açıkça telaffuz edilmiş olan yeni Haçlı Seferi’nin, “İslam terörizmi” ve “terörizme karşı savaş” yalanları ile başlatılacak olan dünya egemenliğine yönelik saldırının sahte ideolojik temelini, veya “çalınacak minarenin kılıfını” hazırlamak amacıyla ısmarlanmıştı.

 

Aslında, fosil enerji zengini halkı Müslüman ülkelere ve halen kullanılan enerji kaynaklarının ezici çoğunluğuna sahibolan -Avrasya’nın kalbi- Orta Asya’ya yönelik olarak başlatılacak saldırının, saf ekonomik ve politik nedenler ötesinde “ideolojik çelişkilerle”, “kültürler arası çelişkilerle” uzaktan yakından alakası yoktu ve yoktur... İnsan toplulukları içinde politik anlamda gerçek savaşların sahneye çıkmaya başlamasından, ya da savaşın -belirli sınıf temelleri üzerinde- politikanın zorla sürdürülmesi haline gelmesinden beri, aslında, “tanrıların” ve ardından “tek tanrılı” dinlerin hiçbirinin savaşların gerçek nedenleri olmadıkları gün gibi ortadadır ama, her savaşta da bunlar, kültürlerin bir parçası olan inançlar, ahmakça motivasyon malzemeleri olarak kullanılmışlardır, ve malesef halen de kullanılmaktadırlar. Çünkü halen insan soyunun ezici çoğunluğu tamamen bilim dışı mitlerin, efsanelerin etkileri ile, metafizik birtakım kalıplarla düşünebilmektedir...

 

Gerçekte, belli sınıfsal yararlara yönelik bu kanlı boğuşmaların, savaşların, ne dinlerle ve ne de “tanrılar”la alakaları olmuştur. Belli birtakım egemen sınıfların yararları yönünde ekonomik-politik nedenleri olan tüm bu ahmakça kanlı boğazlaşmalardan “tanrıların” haberlerinin dahi olmadığı bir gerçektir. Ve ayrıca, Batı toplumlarına “terörizmin kaynağı” ve sonuçta “hedef” gibi gösterilen İslam dininin kültürel kökleri, Hiristiyan inancı ile derin ortaklıklar içindedir. (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam + 2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar) Bunun ötesinde, daha düne dek -komünizme ve ulusal başkaldırılara karşı- İslam köktenciliğini beslemiş olanlar da, İslam’ı yeni “düşman” olarak üretenler de, aynı Batılı merkezlerdir. 

 

Avrasya ve dünya egemenliği uğruna Orta Asya’ya uzanacak olan egemenlik zincirinin önemli halkalarından biri, bir ucu Körfez üzerinden Hint Okyanusu’na, diğer ucu kuzeyindeki Kürt bölgesinden Kafkaslar’a açılan Irak egemenliği olsa da, Irak’ta tam egemenlikten ve Avrasya egemenliğine yönelik tayin edici saldırıyı başlatmadan önce Avrupa’nın eksiksiz denetim altına alınması gerekmekteydi... Bu nedenle, başlatılacak asıl büyük saldırı da, Avrupa’nın arka kapısı ve Rusya’nın Akdeniz’e iniş yolu olan Balkanlar’da tam egemenlik kurulması öncelikli bir zorunluluk olmaktaydı. Balkanlar aynızamanda Kuzey Afrika’ya ve Hint Okyanusu’na açılan yol üzerinde idi. Bu yolun tutulması, Rusya’nın yollarından birinin kesilmesi kadar, Avrupa içinde önderliğe kalkışabilecek Almanya ve Fransa gibi göreceli büyük devletlerin yollarının kesilmesi anlamını da taşımaktaydı...

 

Washington’un rakipsiz egemenliğine giden yolun taşları sırasına göre doğru biçimde döşenmeli idi... Parçalanan Balkanlar müdahaleye hazır hale getirilirken, Saddam Hüseyin’de, büyütülecek olan İslam korkusunun en önemli aygıtı olarak kullanılabilir, sürekli baskılarla zayıflatılacak Irak’ın parçalanmasının temelleri hazırlanabilirdi. İleride gerçekleşecek işgalin ardından, parçalanmış bir Irak’ı -kontrol altında gelişen bir terör ortamı içinde- denetlemek daha kolay olabilirdi... Fakat yine de “evdeki hesabın çarşıya nekadar uyacağı” tam belli değildi. Ve anlaşıldığı kadarıyla, Rusya ve İran’ın kendilerini bukadar çabuk toparlayabilecekleri, ve yine Çin ile Hindistan’ı dahi yanyana getirebilen Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (Shanghai Cooperation Organization) bir denge unsuru olarak doğup gelişebileceği hesaba katılmamıştı...

 

“Çöl Fırtınası” adı verilen saldırı sırasında ABD, 148 savaşcı kaybı, ve savaş dışı olaylar nedeniyle de 145 kayıp verdiğini, müttefiklerin toplam kayıplarının ise 300 civarında olduğu duyurmuştur ama, ülkesine dönmüş olan Amerikan askerinden 100 bini aşkını hastalanınca, işin rengi değişecekti. Aslında, 1991 Körfez saldırısına katılmış koalisyon güçlerinden 300 bin kadar asker, değişik rahatsızlık belirtileri gösterecekti...

 

Savaşın ardından, Amerikan ve İngiliz askerlerinde“Körfez sendromu” olarak anılan rahatsızlıklar ortaya çıkmıştı. Olay kapatılmaya çalışılmıştı ama, sonunda -hem nükleer ve hem de kimyasal silah katagorisi içine giren- Tüketilmiş Uranyum yüklü mermilerin kullanıldığı daha fazla saklanılamayacaktı... Gábor Tiroler’in verdiği bilgilere göre, 1991 Körfez saldırısına katılmış olan ABD- İngiliz askerinin ve diğer milletlerden askerlerin yaklaşık üçte biri, toplam 200 bin kadar eski asker, bu mermilerden yayılan radyasyon nedeniyle hastalanmışlardı. Hastalananların azımsnamayacak kısmı öldüğü gibi, diğerleri de ömür boyu değişik sakatlıklara mahkum olmuşlardı. ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’in aynı konuyla ilgili zengin bilgilendirmesi, yaşanan trajedinin boyutlarının büyüklüğünü çok daha iyi açıklamaktaydı... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI )

 

Özet olarak, Uran- 235 yoğunlaştırılırken, geriye “Tüketilmiş Uranyum”un asıl maddesi olan Uran- 238 kalmaktadır... Tüketilmiş Uranyum’dan yayılan parçacıklardaki ışınlardan bazısı dünyanın kalan ömrü kadar bir süre içinde, 4,5 milyar yıl boyunca etkilerini ancak yarıya indirmektedirler. “Tüketilmiş Uranyum”un içinde, etkileri 7,1 milyar yıl içinde yarıya inecek olan U- 235 izotopları, etkileri 2,4 milyar yıl içinde yarı yarıya azalacak olan U- 234 izotopları ve asıl olarak etkileri 4,5 milyar yıl içinde yarı yarıya azalabillen Uran- 238 (U- 238) izotopları bulunmaktadır. Uran- 238 doğal uranyumun yüzde 60’ı kadar radyoaktivite içermektedir...

 

“Tüketilmiş Uranyum” yüklü mermiler, beton sığınaklara, koruganlara, tanklara ve diğer zırhlı hedeflere karşı kullanılmaktadırlar. “Tüketilmiş Uranyum”un aktif hale gelebilmesi için, atıldığı merminin, saniyede en az 2,5 km sürat yapabilen yüksek hızlı bir mermi olması gerekmektedir... “Tüketilmiş Uranyum” yüklü mermi hedefe çarpınca, içindeki radyoaktiv elementlerin yüzde 70’i mikro parçacıklar olarak havaya yayılmaktadırlar. Bunlar, rüzgarlarla taşınmakta ve ayrıca sulara karışmaktadırlar. Solunum yolu ile alınıp akcigere yerleşen bu parçacıkları temizlemek olanaksızdır... “Tank Katili” olarak tanınan A- 10 saldırı uçaklarının GAU- 8A otomatik toplarında kullanılan 173 milimetre uzunluğunda ve 30 milimetre çapında mermilerinin çekirdek kısmına 90 mm uzunluğunda ve 16 mm çapında aleminyum kılıflar içinde “Tüketilmiş Uranyum”  maddesi yerleştirilmektedir. Aynı uçakların sözkonusu topları bu mermilerden dakikada 3 900 (üçbin dokuzyüz) adet atabilmektedirler. DU cephanesi cruise füzelerle, sıradan toplarla, tankların toplarıyla, anti- tank silahları aracılığıyla ve hatta tanklara monte edilen 50 calibrelik (12.7 mm) makinelitüfeklerle dahi atılabilmektedirler.

 

NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner’in, “NATO ya kendi görev alanı dışına çıkacak, ya da dagılacak!”, tesbitine uygun olarak, NATO’nuu ilk kez kendi görev alanı dışına, anlaşma da belirlenmiş olan savunma görevi dışına çıkartılarak, -üyelerinden sadece 13 tanesi ile- 1999 baharında Yugoslavya’ya yönelik saldırı da kullanılması sürecinde, 1000’i (bini) aşkın uçakla 78 gün süren ağır bombardıman sırasında da, “Tüketilmiş Uranyum”lu mermiler yoğun biçimde kullanılmışlardır. Afganistan’a yönelik olarak ta kullanılan aynı mermiler, 1991 yılından işgalin başladığı 2003 yılına dek Irak halkına karşı sürekli kullanılmışlardır. Şüphesiz işgal sadırısı sırasında ve sonrasında da“Tüketilmiş Uranyum”lu mermiler kullanılmışlardır. İşgal sürecinde, bu kez, ilk Körfez saldırısında olmayan biçimde İngiliz ve Amerikalı askerlere koruyucu ağır giysiler dağıtılmıştır. İşgalin havalar ısınmadan, 20 Mart 2003 günü başlatılmasının bir nedeni de budur...    

 

Tümörlerle ilgilenen Onkoloji adlı bilimin uzmanı ve Basra Bölge Hastahanesi Başhekimi Profösör Cevad al-Ali’nin anlatımıyla Amerikalılar, 1991 yılından 2003 yılına dek geçen 12 yıllık süre içinde Irak’a karşı 800 ton “Tüketilmiş Uranyum” cephanesi kullanmışlardır. Cevad al- Ali’nin çalıştığı hastahane 1991 saldırısında iki ABD roketinin hedefi olup toptan tahribedilmiş ve hastalar ölmüştür. Kullanılan 800 ton “Tüketilmiş Uranyum”un 300 tonu Basra’ya, kalanı da Basra’nın 200 km kadar kuzeyindeki Nasıriye ve çevresine düşmekte imiş. Buralardaki radyasyon miktarı normalin çok üzerindeymiş...

 

Basra’da 35 yıl çalıştığını ve daha önce kanser olayına rastlamadığını ifade eden Profösör Cevad al-Ali, kanser nedeniyle ölümlerin 1991’den sonra başlamış olduğunu ve hızla 19 kez artığını anlatmıştır. Günümüze dek bir hasta da sadece tek kanser türüne rastlanırken, artık aynı hasta da iki, hatta üç farklı kanser türüne aynızamanda rastlanabilmekte olduğunu söyleyen Cevad al- Ali, kendi hastahanesinde dokuz hasta da aynızamanda iki farklı kanser türüne, bir hastasında ise üç ayrı kanser türüne birden rastlandığını anlatmıştır. O’na göre bu durum dünya da yeni ortaya çıkan bir gelişmedir...

 

Basra’da 1998 yılında kanser hastalığı nedeniyle ölenlerin sayıları sadece 34 iken, bu sayı 2002’de 644 olmuştur. Şüphesiz bunlar Cevad al- Ali’nin başhekimi olduğu hastahaneye yansıyan vakalardır sadece. Cevad al- Ali, daha kayıtlara geçmeyen birsürü hastalıklı ve sakat doğum olduğunu anlatmaktadır. Daha çok ilk Körfez saldırısı sırasında Irak ordusunda asker olan kişilerin çocuklarına ait olan bu anormal görünümlü sakat veya ölü doğumların ürkütücü fotoğrafları, değişik basın organlarına çoktan yansımıştır... Cevad al- Ali, Basra’da 1998’de 100 bin kişi içinde 75 kanser olayına, 2001’de 100 bin kişi içinde 116  kanserliye, ve 2002’de ise 100 bin kişi içinde 123 kanser hastasına rastlanmış olduğu bilgilerini vermektedir...

 

Sonunda kendisi de kanser hastalığına yakalanmış olan Cevad al- Ali’nin anlatımları, başka araştırmalar tarafından da doğrulanmaktadır. Tanınmış dökümanter film yapımcısı Maj Wechselmann’ın konuştuğu Bağdat Üniversitesi’nin asistan profösörü bayan Suad Al- Azzavi, şunları söylemiştir: “Bağdat Üniversitesi ve Bağdat Yüksek Teknik Okulu içinde altı araştırmacı ve birçok teknik elemandan oluşan bir takım yarattık. Basra'ya gittik ve radyasyon ölçümü yaptık. Bir insanın yılda alabileceği azami 2.4 milisievert doza karşın, Basra halkının ve askerlerin 400 milisievert doz almış olduklarını tesbit ettik.”... Aynı öğretim görevlisi, ardından, “Peki bu Iraklı askerlerin sağlığına neler oldu? Bunlardan doğan çocukların görüntüleri nasıl oldu?”, diye sormaktadır. Sorular, korkunç görünümlü fotoğraflarla birlikte bir çığlık olarak büyüyüp dalga dalga yayılmaktadır...

 

Başkan Jimmy Carter dönemi ABD eski başsavcısı Ramsey Clark, merkezi New York’ta olan Action Center’in (www.iacenter.org) başkanlığını yapmıştır. Ramsey Clark, “Tüketilmiş Uranyum”lu mermilerin kullanımına karşı savaşım vermiştir. Action Center’in (Eylem Merkezi) “Tüketilmiş Uranyum” Egitimi Projesi’nin sözcüsü John Catalinotto, “’Tüketilmiş Uranyum’ yüklü mermilerin kullanılmaları Yugoslavya’da savaşa yeni bir boyut kazandırmıştır!”, demiştir. Savaşın kazandığı yeni boyut, Cenevre Anlaşmaları’nın ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin açıkça ihlalleri olduğu kadar, geleceğe de uzanan tarifsiz acılar, sakatlıklar, ölümler demektir. Yeni boyut, gelecek nesillerin dahi başta kan kanseri (lökemi) olmak üzere, kemik kanseri, akciger kanseri ve böbrek hastalıkları ile acılar içinde ölecek olmaları ile ilgilidir.  

 

Konunun uzmanlarından Gábor Tiroler’in yazılı anlatımında, nükleer silahların yayılmalarına ve denenmelerine karşı uluslararası hukuk kuralları olduğu gerçeğinin altı çizilmektedir. Henüz “Tüketilmiş Uranyum”lu mermiler savaş alanlarında varolmadığı sırada imzalanmış olan nükleer silahların yayılmalarına karşı 1970 yılı anlaşmasının anlatımı açıktır: “Nükleer silah ateşlendiği zaman, değişik hızlarda, ani ve olağanüstü güçlü bir enerji açığa çıkar. Önce, yolu üzerindeki herşeyi kül eden bir ısı dalgası gelir. Ardından, müthiş bir basınç ve çok geniş bir alanda binlerce yıl kalacak radyoaktivite etkisi yaşanır- basınç aslında önce dışa, sonra da karşıtı olarak içe doğrudur. Radyoaktiv parçacıklar rüzgarlarla, havanın etkisiyle çok başka alanlara da yayılırlar. Keza nükleer silah kullanmak bir anlık yokediciliğin, yıkıcılığın ötesinde, doğa ve insanlar için uzun erimli etkileri olan bir eylemdir.”

 

Sonuçta, “Tüketilmiş Uranyum”un etkileri, nükleer silahların yayılmalarına karşı anlaşma da yapılan nükleer silah tarifi ile tam anlamıyla örtüşmektedir. Birleşmiş Milletler’in özel İnsan Hakları Komitesi’nin 2002 Ağustos ayı raporuna göre, “Tüketilmiş Uranyum”- cephanesi kullanımı, bir dizi uluslararası anlaşmanın çiğnenmesi demektir. Aynı komite, 1996 yılından beri israrla “Tüketilmiş Uranyum” kullanımının halkların haklarını çiğnemek olduğunun altını çizmektedir. Birleşmiş Milletler belgelerinin E/CN.4/Sub.2/27 ve E/CN.4/Sub.2002/38 ile E/CN.4/Sub.2/2003/35 sayılı olanlarında bu gerçekler ifade edilmişlerdir. Aynı bilgiler,“Vad Är Utarmat Uran?” (“Tüketilmiş Uranyum Nedir?”) başlıklı isveççe bilgilendirme raporunda da vardır. O dönemde (1970’li yıllarda) “Tüketilmiş Uranyum” cephanesi henüz savaş alanlarında kullanılmamıştı ama, Vietnam savaşının ardından imzalanmış olan 1977 tarihli Cenevre Protokolü ile, Napalm, Fosfor ve yüksek ısı yayan, yangın çıkartan diğer silahlar ve bombalar yasaklanmışlardı. Ani yüksek ısı yayan “Tüketilmiş Uranyum”un etkileri bu son anılan yasakla da örtüşmektedir ve hatta bunu aşmaktadır bile. ABD’nin kendi kitle kırım silahı tarifinde ise, “Kullanıldığı zaman önemli sayıda insanda ölümlere ve ciddi sakatlanmalara neden olan veya bu amaca yönelen silah veya savaş malzemesi ...ışınlama veya radyoaktivite”, denilmektedir...

 

“Tüketilmiş Uranyum”- cephanesi ile ilgili tüm bu inkaredilemez ve elle tutulabilir gerçeklere karşın, “insan hakları savunucusu” Washinton, 1991 Körfez saldırısı sırasında “Tüketilmiş Uranyum”lu mermileri yoğun biçimde ve gizlice kullanmıştır. İnsan soyuna düşman bu hainane kriminal eylem, aynı mermilerin etkileri sonucu Amerikalı ve İngiliz askerler de ağır biçimde hastalandıktan sonra açığa çıkmıştır. Buna karşın Pentagon, sözkonusu mermileri kullanmayı sürdürmüştür ve sürdürmektedir...

 

Körfez Savaş’nın ardından, Washington’un emri ile, “Tüketilmiş Uranyum” cephanesinin izlerini silmek, savaş alanındaki kalıntıları temizlemek, olayı örtbas etmek amacıyla görevlendirilen ve bu nedenle savaş alanı çölü adım adım gezmiş olan ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’in anlatımları, bu karanlık tabloyu daha da karartmaktadır. Vicdan sahibi ve onurlu bir bilim insanı olan Norveç kökenli Doug Rokke, cinayetin izlerini silme, dünya kamuoyunu aldatma görevini yerine getirmek, kriminaliteye ortak olmak yerine, işinden atılmayı ve başka belaları göze alarak gördüklerini anlatmayı tercih etmiştir...

 

Suudi Arabistan’ın kuzeyini ve Irak’ın güneyini dolaştığını anlatan Doug Rokke, görülenleri basitçe tarif etmenin tek yolu, “Aman Allahım!”, demekten başka birşey olamaz ifadesini kullanmaktadır. Aynı kişi özetle şunları anlatmıştır: “Etrafa yayılmış cesetlerin görünümleri korkunçtu. Bu yanmış nesnelere ‘gevrekleşmiş’ adını takmak zorunda kaldık. Azmış irinli, mikroplu ağır yanıklarla dolu korkunç görünümlü yaralılara hekimler dokunmak bile istemiyorlardı. Çevreye rastgele kirli aletler, araçlar yayılmıştı. Görünüm karmaşık iğrenç bir lapa gibiydi. Ortalık, açık yaralardan içeri giren uranyum artıklarıyla doluydu. İnsanlar uranyum oksidi adeta emiyorlardı. Göreve başlamamızdan 72 saat sonra, özel giysilerimiz olmasına karşın, ekibimiz hastalandı, solunum zorluğu başgösterdi ve vücudumuz kızıl lekelerle doldu. Koruyucu maskelerimiz vardı ama, daha sonra bunların yararsız olduğunu anlayacaktık. Parçacıklar, maskelerdeki filitrlerin durduramıyacağı kadar ufaktılar, ve hepsini solumuştuk...”

 

Ayrıca Doug Rokke, özet olarak şunları söylemiştir: “Bizler, Birleşik Devletlet (ABD) safında uranyum mermisi ile vurulmuş 16 Abrahams tankı ve yine uranyum mermisi ile tahribedilmiş 15 Bradley savaş aracı gördük. Bunlardan 24 aracı temizleyip Amerika’ya nakledilecekleri gemilere yükleme işi takımımızın 3 ayını aldı. Kuveyt ve Irak arazisindeki uranyumla kirlenmiş savaş artıklarına, döküntülere hiç dokunmadık ve onlar halen oldukları yerde duruyorlar. Kuveyt ve Irak çevresinde araziye dağılmış binlerce ve daha binlerce kirli aracı arkamızda bıraktık. Suudi Arabistan ve Irak’ta daha binlerce ve binlerce binaları, yapıları ve tankları terkedip geldik. Bunlara hiçkimse dokunmadı. Şimdiye dek ‘ölümün otobanı’ (‘ölümün anayolu’) olarak ünlenen ve terkedilen bu viraneye dönmüş arazi de uranyum zehirinden daha fazla hiçbirşey yoktur. Ve onlar halen oldukları yerdedirler. Bölgedeki uranyum yenilenerek canlılığını korumakta ve o topraklara giren insanlar günümüzde de hastalanmaktadırlar. Hepsi, hem Amerika Birleşik Devletleri’den, hem Dünya Sağlık Örgütü’den bölgeye gidenler ve hem de orada yaşayanlar hastalanmaktadırlar...” (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI )

 

Sözkonusu mermilerle ve etkileriyle ilgili olarak çok daha başka ayrıntılı bilgiler de veren Doug Rokke’in anlatımlarından, Amerikan ordusunun “Tüketilmiş Uranyum”lu mermilerle kendi tanklarını ve araçlarını da vurduğunu, ve bu nedenle binlerce Amerikan askerinin öldüğünü anlıyoruz... Savaş alanına gidinceye dek bu mermilerden habersiz olan Doug Rokke göre, Beyaz Saray ve Pentagon, sözkonusu mermilerin etkilerini bilerek bunları kullanmıştır. Pentagon, sadece Irak ordusu askerlerini ve Irak halkını değil, aynızamanda kendi askerlerini de düşünmemiştir... Uranyumlu mermilerin böyle bilinçli olarak kullanılmaları, -planlı cinayetlerde olduğu gibi- kullananların suçlarını ağırlaştırmaktadır şüphesiz ama, insan soyu henüz bu tip ağırlıkları ölçülemez suçların hesabını sorabilecek kurumlara, herhangi bir yaptırım gücüne sahip değildir. Sözkonusu uranyumlu mermilerin ilk Körfez saldırısının ardından da sürekli kullanılmış olmaları, korkunç acılı cinayetlerin ne ölçüde bilinçli işlenmiş olduklarının bir başka kanıtıdır...

 

Sözkonusu cinayetlerin ne ölçüde bilinçli işlenmiş ve işlenmekte olduklarını en net biçimde gösteren kanıtlardan birisi de, İsveç devlet televizyonunun 21 Mayıs 2003 tarihli haberinde yansımıştır. Irak’ın işgalinden tam iki ay sonra verilen bu yazılı habere göre, ABD yönetimi, hafif nükleer silahlar üzerine konan araştırma ve üretim yasağını kaldırarak bu alandaki çalışmalarını yeniden başlatmıştır... Bu metinde daha önce, 1972- 73 yıllarında, Irak petrollerinin tümüyle millileştirmesinin ve 1973’de yaşanan petrol krizinin ardından ABD’de, küçük çaplı nükleer silahların imalatına başlanmış olduğu yazılmıştı. Sözkonusu silahların hedefi Ortadoğu ülkeleri idi. Fakat, dünya kamuoyunun baskılarıyla bu silahların üretimleri ve bunlar üzerine araştırmalar durdurulmuştu. Anlaşılan W. Bush yönetimi, 11 Eylül provokasyonunu fırsat bilerek, Afganistan ve Irak işgalleri ile birlikte, küçük çaplı taktik nükleer silahlar üzerine araştırmaları yeniden canlandırılmıştır...

 

Doğrusu, -“durduruldu” mavalına karşın- sözkonusu taktik nükleer silahlar üzerine araştırmaların ve üretimin gizli gizli sürmüş olduğu, 1991 Körfez saldırısı, 1999 Yugoslavya bombardımanı ve 2001 Adfanistan bombardımanı sırasında kullanılmış olan seyreltilmiş uranyumlu mermilerden belli olacaktı. Diğer yandan, 20 Mart 2003 günü ve ardından gelen günlerde Bağdat bombalanırken de farklı taktik nükleer silahların kullanılmış olduklarına dair güçlü belirtiler vardır... Irak bombalanırken çekilen filmlerdeki mantar görüntüleri ve tanıkların ifadeleri, hafif nükleer silahların ABD’nin elinde zaten bulunduklarını ve kullanıldıklarını göstermektedir... Suad Al- Azzavi, 2003 baharında başlayan Bağdat’a yönelik bombardımanı anlatırken, şunları söylemektedir: “Gecenin tam ortasında Bağdat, birkaç dakika için tam gün ortası gibi aydınlandı. Kulaklarımızı tıkamış olduğumuz halde, şimdiye dek duyulmamış bir patlama gürültüsü geldi. Gözlerimiz bir an için körleşti ve göğe bir mantar bulutu yükseldi. Küçük, veya taktik bir atom bombası kullanmış olduklarını düşündük!..” Tüm bu olanlar, gerçekten de, nükleer bir bomba patladığı zaman ortaya çıkan belirtilerdir...

 

Irak halkına ve ordusuna ölçülemez ağırlıkta bir darbe vuran ve koalisyon güçlerinin ağır savaş suçları işlemeleriyle sonuçlanan 1991 Körfez Saldırısı’nın ardından, yaşanmış olanları Irak için bir “zafer” olarak ilaneden Saddam Hüseyin’in gerçek bir çılgın olduğunu düşünsek bile, Saddam’ın ahmakça suçlarının hiçbiri, Saddam Hüseyin’in hiçbir çılgınlığı, zalimliği, ve hatası, ABD-İngiliz ortaklığının halka yönelik ağır suçlarını örtbas edemez, gölgeleyemez. Saddam Hüseyin’in suçları, Irak’a saldıranların ağırlıkları ölçülemez suçlarının yanına bile yaklaşamaz. O’nun belki de halkına ve bölge halklarına yönelik en büyük suçu, yanlış politikaları ile emperyalist güçler için böyle bir saldırının zeminini, Irak’a saldırının demagojik mazeretlerini hazırlamış olmasıdır... Sonuçta, Washinton-Londra merkezli koalisyonun Irak halkına yönelik suçları, bu suçların ölçülemez ağırlıktaki etkileri, kısaca özetlenmiş olan “Tüketilmiş Uranyum”lu mermilerin kullanılmaları ile de sınırlı kalmamıştır...

 

Irak’a uygulanan ve giderek ağırlaştırılan ambargolarla, ilaç ve diğer malzeme yetersizlikleri ve yoklukları sonucu, beş yaşın altında çocuk ölümleri görülmemiş boyutlara ulaşırken, yaşam Irak halkı için bir işkenceye dönüşmüştür. Ve bu işkencenin ağırlaşması için, Irak’ın ekonomik alt yapısının en temel unsurları, elektrik santralları, ulaşım ve iletişim şebekeleri, her tamir edilişlerinin veya yeniden yapılmalarının ardından sürekli bombalanmışlar, yıkılmışlardır. Halk, elektriğe, temiz suya ve haberleşme olanaklarına artan ölçülerde yoksun bırakılmıştır. Hertürlü hastalığın yayılması ve rahatça önlenebilir hastalıklar nedeniyle ölümlerin artması için gerekli ortam oluşturulmuştur...    

 

Önceki paragraflardan birinde, UNICEF’in 1998 yılında yapmış olduğu açıklamaya göre, Irak’a yönelik ambargo nedeniyle her yıl beş yaşın altında 90 bin çocuğun ölmekte olduğunu ve bu sayının zaman içinde yükseldiğini yazmıştım. Irak sağlık bakanlığının verileri de, Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu UNICEF’in bu konudaki açıklamaları ile çakışmaktadır. Her yıl beş yaşın altında 90 bin çocuğun ölmesi demek, her ay 7.500 çocuk ölüyor anlamına gelmektedir aynızamanda. Irak’ın açıklamasına göre de, 1999 yılında, beş yaşın altında her ay ölen çocuk sayısı 7.632 sayısına yükselmiştir. Ambargonun başladığı 1990 yılı sonundan ağırlaşarak sürdüğü Nisan 1999’a dek Irak’ta beş yaşın altında 1,5 milyon çocuk ambargo nedeniyle doğan ilaç yokluğu, temizlenemeyen sular ve beslenme yetersizlikleri sonucu ölmüştür. Şüphesiz bu durum, Irak halkının başına sarılan felaketlerden sadece birisidir...

 

Yukarıda bir-iki cümle ile özetlenmiş olan ve işgalin başladığı Mart 2003’e dek sayıları çok daha artacak ve işgalden sonra ölçülemez bir felakete dönüşen çocuk ölümlerinin ötesinde, 2002 yılının başındaki verilerle, aynı ambargo süreci ve bu süreç boyunca kesintisiz sürmüş olan bombardımanlar sonucu Irak’ta, 100 bini aşkın yetişkin insan ölmüştür... Diğer yandan aynı ambargo, Irak ile ticaret yapan Türkiye gibi komşu ülkeleri de etkilemiştir. Türkiye’yi yönetenler bu nedenle 40 milyar dolar civarında ekonomik kayba uğradıklarını açıklamaktadırlar. Ticaret yetersizliği nedeniyle Türkiye 40 milyar dolar kaybettiğine göre, Irak halkının kayıplarını hesaplamak herhalde pek kolay bir iş değildir...

 

Emperyalist baskılar, şiddet, sömürü, yoksullaştırma, etnik ve dini kışkırtmalar sonucu gezegenimizin sömürülen yoksullaştırılmış güneyinde yaşanmakta olan felaketlerin arasında en ağırlarından biri olmakla birlikte, Irak’ta yaşananlar tek felaket değildir. Aynı 1990’lı yıllarda Küçük Batı Afrika ülkesi Sierra Leone’de kısa sürede bir milyon insan öldürülürken, halkın 1,5 milyonu göçe zorlanmıştır. Çok daha büyük ve olağanüstü zengin kaynaklara sahip Batı Afrika ülkeleri olan Kongo’da (Zaire) ve daha güneydeki Angola’da, hepsinden daha uzun süreli ve daha kanlı trajediler yaşanmıştır. Kanlı korkunç olaylar zinciri, ürkütücü sayılar ve anlaşılması güç insani trajedilerle uzayıp gitmektedir. Ve bu insani trajedilerin hepsinin arkasında, Batı Afrika’nın da arasında olduğu toprak parçalarına, dünya egemenliği açısından stratejik önem taşıdığına inandığı toprak parçalarına yeni askeri üslerle yerleşmeye ve aralarında fosil enerjilerin de bulunduğu tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürme peşinde olan Washington’u görememek olanaksızdır...

 

Washington’un “globalleşme”den anladığı, insan soyunun barışçı ve eşitlikçi temellerde birleşerek kardeşçe ilerlemesi değil, -tek motivasyonları azami kâr olan- ABD merkezli sınırlı sayıda uluslarüstü tekelin tüm dünya pazarları üzerindeki egemenliğidir. Bu egemenliğin kalıcılığı için yapılmaya çalışılan, ABD merkezli emperyalist alt kültürlerin, ahmakça bir tüketim kültürünün, ve sosyal yaşamı vahşi bir orman gibi yorumlamaya çalışan yıkım kültürünün yayılması, ve Washinton-Londra merkezli yalanın etkili kılınabilmesidir. Bilimsel-teknolojik gelişmelerle uyumlu hale getirilmeye çalışılmış yeni bilim dışı dini ideolojilerin ve bu ideolojilerle harmanlanmış bir ırkçı sosyal Darvinizm’in değişik versiyonları, halkları köleleştirme operasyonlarında kullanılmaktadır. Emperyalist tekellerin politikalarını güden Washington’un egemenliği uğruna, yeniden biçimlendirilmiş dini ideolojiler, “ılımlı İslam” ve diğer başka adlarla tüm dünya da yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Dünyanın değişik bölgelerinde ateşlenecek olan etnik ve dini çatışmalarla, sömürülüp ahmaklaştırılmış yoksullar birbirlerine vurdurtularak, Washington’un ve kemik yalayıcısı yerel ortaklarının iktidarları kalıcılaştırılmak istenmektedir. Denetim altında global bir terör sürekli canlı tutularak, ve bu terör bahane edilerek, ve bunun yarattığı toplumsal sersemlikten yararlanarak, emperyalist egemenlik sürekli hale getirilmek istenmektedir.

 

Yukarıda özetlendiği ölçüde ahlak dışı, insanlık düşmanı, ve bu ölçüde ırkçı bir planın iflasa mahkum olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yalnız bu karanlık emperyalist planların iflası, politik süreçleri, emperyalist planları doğru görebilmekle, doğru analizler yapabilmekle, ve emperyalist güçlerin ekmeğine yağ süren ahmakça dar açılı milliyetçi tepkilere sapmamakla, uluslararası ortak mücadeleleri yükseltecek akla ve planlara sahibolmakla mümkün olabilecektir ancak...

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından 15 Ağustos 1991 günü 706 numaralı Karar ile başlatılan, ve ardından 712, 986 vs. gibi ard arda gelen daha başka kararlarla 2003 yılına dek içeriği doldurularak uzatılıp giden “gıda için petrol programı”, veya yaşamsal malzemelerin alınması karşılığında petrol satışı izni, Irak’ın petrol satışlarının yeterli yaşamsal malzeme karşılığı ile sınırlı tutulması kararları, aslında, yukarıda ifade edilen ölçüde yüksek çocuk ölümlerine neden olmayabilirdi. Fakat, suların temizlenmesinde kullanılan chlorine (klor), ve sağlıkla, tıpla ilgili diğer malzemeler, ABD yönetimi tarafından, “savaş zamanı kullanılabilen malzemeler” oldukları gerekçesi ile bloke edilecekler, bunların Irak’a satışları durdurulacaktı... Anlaşılmış olacağı gibi bu da, Irak’ın sivil halkına yönelik bir başka planlı cinayetten başka birşey değildir.

 

David Leigh ve James Wilson adlarındaki gazetecilerin Irak’ta çocuk ölümlerini, daha doğrusu İsrail’in ve ABD’nin cocuklara yönelik cinayetlerini konu alan ve 10 Ekim 2001 tarihli Guardian’da basılan “Counting Iraq’s victims” başlıklı makalelerinde aktarıldığına göre, dünyaca ünlü ve dürüst gazeteci ve yazar John Pilger, bir önceki yıl Guardian’da şunları yazmıştır: “Bu savaş Iraklı çocuklara karşıdır... modern tarihteki en kuralsız ve acımasız ambargodur. UNICEF’e göre ayda 4.000 bini aşkın çocuk ölmektedir (sözkonusu sayı ambargonun başlangıç yıllarına aittir sadece- Y. K.). Bu, ambargo döneminden önceye göre 4.000 daha fazla çocuğun ölümü demektir.” Anlaşılmış olacağı gibi John Pilger, ambargo öncesi Irak’ta beş yaşın altında çocuk ölümlerine hemen hemen hiç rastlanmadığını belirtmektedir ve Irak sağlık bakanlığının verileri de bu yöndedir...

 

Yine aynı gazetecilerin sözkonusu makalelerinde ve Irak ile ilgili daha farklı kaynaklarda, 12 Mayıs 1996 günü CNBC TV kanalının ünlü “60 Dakika Haber Saati” programında ABD Dışişleri Bakanı (Secretary of State) Madeleine Albright ile yapılan bir söyleşiden sözedilmektedir... Bu röpörtajın yapılmasından kısa süre önce, 25 Mart 1996 tarihli raporunda Dünya Sağlık Örgütü WHO, Körfez krizinin ardından gelen dört yıl içinde, 1990- 94 sürecinde, Irak halkının sağlık koşullarının olağanüstü kötüleştiğinden ve ölüm oranlarının yüzde 600 arttığından sözetmiştir... Sözkonusu “60 Dakika Haber Saati” programında, Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’a, “Duyduğumuza göre yarım milyon çocuk ölmüştür. Demek istediğim, Hiroşima’da ölen çocuk sayısından daha fazla çocuk ölmüştür. Ve- ve bildiğiniz gibi, bu bedel değmişmidir?”, biçiminde bir soru yöneltilmiştir. Madeleine Albright’ın cevabı kısa ve basit olmuştur: “Evet bunun zor bir seçim olduğunu düşünüyorum, fakat bedel- bedelin buna değdiğini düşünüyoruz.”

 

Bilindiği gibi Madeleine Albright çocuk doğurabilecek olan bir kadındır ve bunun yanında O, Nazi katillerin ellerinden zor kurtulmuş Yugoslavya göçmeni bir Yahudi aileden gelmektedir. Albright, daha küçücük bir kız çocuğu iken, yaşamlarını ortaya koymuş Sırp direnişçiler tarafından Nazi işgalcilerin takibinden kaçırılarak yaşamı kurtarılmıştır... Ve aynı Albright, Irak’ta her ay binlerce çocuğun ölümüne neden olmakla ilgili olarak “biz bedelin buna değdiğini düşünüyoruz.”, diyebilmektedir. Bu sözlerinin ardından O, 1999 yılında, -yasa ve insanlık dışı misket bombalarının ve uranyumlu mermilerin de kullanılmış oldukları- 78 gün süreli Yugoslavya bombardımanının, Yugoslavya’yı tekrar II. Dünya Savaşı sonrası koşullarına döndüren bombardımanın baş sorumluları arasında yeralmıştır... Kâr, kariyer, iktidar uğruna ruhunu Mephisto’ya, şeytana ruhunu çoktan satmış olan, vicdanını iktidar hırsının acımasız çarklarına kaptırarak çoktan yitirmiş olan Albright, bu sözleri ile, sadece ve sadece ABD yönetiminin Nazi yönetimi kadar acımasız ve vicdansız olduğu gerçeğini yansıtmıştır...

 

Aslında, kâr, kariyer, iktidar uğruna ruhunu Mephisto’ya satanlar, hatta Albright’ın kişisel kazanımlarından çok çok daha ucuza satanlar, sayılamayacak kadar çokturlar. Küçük kârlar, kariyerler, iktidarlar uğruna hertürlü pisliğin, yalanın, ikiyüzlülüğü, entrikanın içine batanlar, bu uğurda ahmakça serüvenlere ve hatta ölümlere dek yürüyenler, ve inteharları ile dahi diğer insanları dolandırmaya çalışanlar hiç te az değillerdir...

 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 aralık 1948 günü yaptığı tarihi toplantıda kabuledilmiş olan 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 1nci maddesinde, “Bütün insanlar, özgür, haysiyetli ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine kardeşlik zihniyeti ile davranmalıdırlar.”, denilse de, toplumsal yaşam içinde insanları, ekonomik durumlarına, eğitim durumlarına, mevkilerine vs. göre filen ayırıp parçalayan acımasız sınıflı toplum ilişkileri vardır. Ve kişilerin yetişme çağlarında, kararterlerinin oluşması sürecinde, başat yeri olan aile yapılarının bazılarının özel olarak hastalıklı ilişkilere sahibolması, ruhları alabildiğine sakatlanmış insan görünümlü yeterince aşağılık psikopat karakterin değişik sıfatlarla, dinci, sağcı, “sol”cu hertürlü maskeyle sosyal yaşam içinde yeralmalarına, ve pisliklerini, hastalıklı ruhlarındaki zehri topluma kusmalarına yolaçmaktadır... Hatta bunların bazıları en yüksek makamlara dek ulaşabilmektedirler...

 

Kuveyt bahanesi ile ABD öncülüğünde Irak halkına yönelik olarak 16- 17 Ocak 1991 günü yoğun bombardımanla başlatılan Körfez saldırısı, 28 Şubat 1991 günü ilanedilen ateşkes ile görünüşte durmuş, I. Körfez Savaşı (-daha doğru tanımlamayla- II. Körfez Savaşı) kağıt üzerinde sonbulmuştur ama, gerçekte Irak’a yönelik saldırı, Irak halkının işkencesi, igalin başlayacağı 20 Mart 2003 gününe dek, 12 yıl boyunca kesintisiz olarak sürmüştür. Tüm bu süreç boyunca, ekonomik değeri olan hedefler, Amerikan-İngiliz hava kuvvetleri tarafından aralıksız vurulmuşlardır. “Silah müfettişleri” yardımıyla zaten sürekli silahsızlandırılan Irak, ekonomik olarak ta derin bir zafiyete sürüklenmiştir... Ambargonun sürdüğü 12 yıl boyunca, başlangıçtaki büyük saldırının adı olan “Çöl Fırtınası” benzeri adlarla yeni yeni saldırı operasyonları, Irak’a karşı havadan bombardımanlar gerçekleştirilmiştir...

 

Örneğin, 2 Ağustos 1992 tarihli ve “Operation Sothern Watch” (“Güneyi Gözetleme Operasyonu”) ile 33ncü parelelin güneyinde kalan Irak toprakları, yaklaşık ülkenin yarısı, Irak devleti için uçuşa yasak bölge haline getirilmiştir. Ve 28 Aralık 1992 günü, aynı adı taşıyan bir operasyonla, bu bölgede uçan bir Irak savaş uçağı vurulup düşürülmüştür. Yine aynı adla 13 Ocak 1993 günü, 100 kadar Amerikan-İngiliz ve diğer bağlaşık devlet savaş uçağı, güneydeki Nasiriye, Samava, Necef ve Al Amara kentlerine saldırmışlar, radar istasyonlarını ve bazı roket merkezlerini vurma bahanesi ile birçok sivil hedefi, fabrikayı tahrip etmişlerdir. Hiç alakası olmadığı ve uçuşa yasaklanmış zon içinde de bulunmadığı halde, Bağdat yakınlarında Zafraniya’da bir fabrikaya, “nükleer parça imalediyor” gerekçesi ile, 17 Ocak 1993 günü, 42 adet Tomahawk güdümlü füzesi ile yıkılmıştır. Macintosh bilgisayarlarla donatılmış olan, yüksek etkili patlayıcı taşıyan, ve hedefi en cok on metre kadar şaşırabildikleri duyurulan milyonlarca dolar değerindeki Tomahawk füzelerinin yıkmış oldukları fabrikaların değeri, belki kendi değerlerinden daha düşüktü ama, bunlar Irak halkının günlük yaşamı için gerekli olan nesneleri üretmekteydiler. Yaşamı Irak halkına zehir edebilmek için, ABD vergi mükelleflerinin paraları, askeri-endüstri komplekslerin kasalarına aktarılmaktaydı ve halen durum bundan farklı değildir...

 

Clinton döneminde de saldırılar kesintisiz olarak sürecekti. Örneğin, 27 Haziran 1993 günü, bizzat Başkan Clinton’un emri ile, Körfez’de seyreden 5. Filo’dan 24 güdümlü füze Bağdat’a, sözde “gizli servis” merkezine doğru fırlatılacaktı... Benzer saldırılar değişik bahanelerle 7 Ekim 1994, 31 Ağustos 1996, 3- 4 Eylül 1996 (Operation Desert Strike), 16- 20 Aralık 1998 (Operation Desert Fox), 29 Aralık 1998, 30 Aralık 1998, 30 Aralık 1998- 19 Mart 2003 tarihlerinde kesintisiz sürecekti... Bu irili ufaklı yıkıcı operasyonlarda gemilerden karaya ve karadan karaya atılan yüzlerce güdümlü füze,  savaş uçakları ve helikopterler kullanılacaktı. Başlayacak olan işgal operasyonuna dek Irak halkının kendini toparlıyamaması, çaresizlik içinde öfkesinin merkezi yönetime kanalize olması, arasındaki iç çelişkilerin derinleşmesi, etnik ve dini ayrılıkların iyice su yüzüne çıkması için yıkım kesintisiz sürdürülecekti.

 

Irak halkına yönelik yıkımın kesintisiz olmasının bir diğer önemli nedeni, Batı toplumlarında yaratılmış olan “Saddam Hüseyin korkusu”nun, “İslam korkusu”nun canlı tutulması ile ilgiliydi. Bu, Nazi propoganda mekanizmasından ödünç alınıp daha da geliştirilmiş olan sonderece tehlikeli ve insanlık düşmanı bir psikolojik savaş yöntemi idi. “Savaşılması gereken korkunç bir Saddam Hüseyin ve İslam tehlikesi olduğu” imajını beyinlerde canlı tutmak amacıyla, yeni yeni bahaneler bulunarak, sürekli sansasyonel operasyonlar, saldırılar gerçekleştirilmesi gerekiyordu ve bu nedenle Irak’ı sürekli vurdular. Yaratılan Saddam Hüseyin hayaletinin yaydığı korku ile dünya egemenliği yolunda kendi halklarını peşlerinden sürüklemek, başlatacakları yeni Haçlı Seferi’ne onları ikna etmek asıl amaçlarıydı! devamı, yedinci bölüm

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

3) Kısaca 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

 

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

 

9) İşgal yalanları,“insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

 

KAYNAKLAR:

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/