Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

 

“Yeni tutucular” olarak adlandırılan enerji ve askeri-endüstri kompleksleri çetesi, Kuzey Afrika’yı ve Kafkaslar’ı içine katarak “genişletmiş” oldukları Ortadoğu’yu ve Avrasya’nın kalbi Orta Asya’yı tam anlamıyla denetim altına alma amacındaki çokyönlü büyük saldırılarına başlatabilmek için, önce, iktidarlarını sağlamlaştırmak zorunda idiler. Önce, Laden ile El Kaide’nin omuzlarına yükledikleri 11 Eylül provokasyonu yardımıyla bir iç darbe gerçekleştirdiler. Ardından, kendi tezgahladıkları 11 Eylül provokasyonunu bahane yaparak, önce Afganistan’a, ve sonra Irak’a yönelik saldırıyı başlattılar. Sözkonusu 11 Eylül provokasyonunun yarattığı “İslam terörizmi” korkusunu kullanarak saldırılarını haklı gösterme, meşrulaştırma yoluna gittiler. Kısacası, 11 Eylül olayını hem iç ve hem de dış darbe için bahane olarak kullandılar...

 

Başlattıkları Afganistan ve Irak saldırısı, sadece en önemli enerji kaynaklarının ve yollarının denetim altına alınma amacının ötesinde, aynızamanda Orta Asya ve “genişletilmiş Ortadoğu” egemenliği planlarının yaşama geçirilmesine yönelik ilk adımlar idi. Nazi jeopolitiğinden miras alınarak geliştirilmiş olan ve ABD’yi dünyanın merkezine oturtan yeni Washington jeopolitiğine göre, Kuzey Afrika’yı ve Kafkaslar’ı içine alarak genişletilmiş olan Ortadoğu’nun, ve ayrıca Balkanlar ile birlikte Doğu Avrupa’nın kontrol edilmesi, bunlardan çok daha önemli olan Orta Asya egemenliğine giden yolu açmak anlamına geliyordu. Tüm bunlarla birlikte enerji kaynaklarının çoğunluğuna sahip Orta Asya’nın kontrol altına alınması ise, Avrasya ve dolayısı ile dünya egemenliğini sağlama almak anlamına gelmekteydi. Bu egemenlik stratejisinin ilk adımı olarak, NATO’yu belirlenmiş görev alanının dışına taşımışlar, NATO’ya yeni bir görev anlayışı dayatmışlar, ve 1999’da Yugoslavya’yı 78 gün bombalamışlardı. Avrupa’nın arka kapısı Balkanlar’a çok daha sağlam biçimde yerleşmişlerdi. Kosova’ya bölgenin en büyük askeri üssünü yerleştirmişler ve NATO aracılığıyla Doğu Avrupa’ya girmişlerdi...

 

Geriye, Hitler’in dünya egemenliği planlarında da hayati önem taşıyan Kuzey Afrika’nın, Basra Körfezi’ni içine alan Ortadoğu’nun ve Ukrayna ile birlikte Kafkaslar’ın halledilmesi, ve Orta Asya’ya sağlam biçimde yerleşmek kalıyordu. Orta Asya petrollerinin ve doğal gazının Arap Denizi’ne ve dolayısıyla Hint Okyanusu’na indirilebilmesi için, Afganistan işgalini gerçekleştirmeleri gerekmekteydi. İran’da bulunan rejimin ABD aleytarlığı, dolayısıyla petrol ve gaz boru hatlarının İran’dan geçmesinin istenmeyişi, ve kendi eserleri İran düşmanı Taleban ile anlaşmanın zorluğu, ABD açısından Afganistan’ın işgalini kaçınılmaz hale getirmişti. Ya da, Taleban’a daha fazla taviz vermektense, kendi eserleri Taleban ile masaya oturmaktansa, Afganistan’ı işgalin hem ekonomik ve hem de askeri-stratejik açıdan daha kazançlı olacağını düşünmüşlerdi... Afganistan ile ilgili önceki bölümde adları geçmiş olan enerji tekelleri Afganistan işgalini kışkırtmışlardı ama, Afganistan, bunun ötesinde de askeri-stratejik önem taşımaktaydı. Her yöne açılan yolları denetleyen Afganistan’ın, Orta Asya ve Ortadoğu egemenliği açısından büyük önemi olduğu belliydi. Bu ülke, Rusya’nın ve Çin’in çembere alınmaları açısından da hayati önem taşımaktaydı ve taşımaktadır...

 

Operasyona kattıkları askerlerini de aldatmak, “haklı ve doğru bir iş yaptıkları” konusunda onları doldurmak amacıyla, sayısız yalan söylemişlerdi. “Demokrasi getirmek için saldırıya geçtikleri” yalanına onları inandırmışlardı. Yine aynı yalan kampanyasının, aldatma operasyonunun bir parçası olarak askerler, “Şeytani bir ‘İslam terörizmi’ ile karşı karşıya olduklarına” inandırılmış olan Amerikalı askerler, Irak halkını, ve bu halkın inançlarını en derin biçimde aşağılayan kirli cinsel küfürleri uçak gemilerinin güvertelerine, atacakları bombaların ve füzelerin üzerlerine yazarak kanlı yıkımlarını gerçekleştirmeye başlayacaklardı...

 

Sadece askerler değil, 11 Eylül provokasyonu ve ardından başlatılan yoğun yalan bombardımanı ile aptala döndürülmüş Amerikan halkının çoğunluğu da -başlangıçta- Irak’a saldırıyı desteklemişti... ABD’de yaşanan şiddeti, ateşli silah tutkusunu konu alan “Colombine için bowling” filmi ile 2003 yılının en iyi dökümanter Oscar’ını almış olan Michael Moore, tüm kamuoyu araştırmalarına göre Amerikan halkının yüzde 70’i aşkınının işgali desteklediğini ama, bu yanılgı karşısında savaş karşıtlarının umutsuzluğa kapılmamaları, doğru safta oldukları konusunda inançlarını yitirmemeleri gerektiğini, israrla belirtecekti. Bu açıklamasıyla O, ABD toplumunun gerçeğini de en somut biçimde yansıtmıştı. Ve yine O, ABD’de henüz aklıbaşında ve insancıl duygularını yitirmemiş insanların, gelecek için bir ölçü de umut veren bireylerin olduğunu da göstermişti...

 

Irak’ın işgaline yönelik saldırının (19- 20 Mart 2003) başlatılmasından 42 gün sonra, ABD başkanı ve savaşın baş sorumlusu W. Bush, Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde, “Görev tamamlandı” afişinin altında, sinema perdesinde “mutlu sona ermiş” bir Hollywood aktörü edasıyla kesin “zaferini” ilanedecekti... Fakat O, ileride, “görevin” gerçekten “tamamlanıp” tamamlanmadığını daha iyi anlayacaktı... Ve giderek ABD halkı içinde de savaşa karşıtlarının sayıları artmaya başlayacaktı...

 

İşgal, biryanıyla endüstrileşmiş ülkelerin, ve gelişmekte olan ülkelerin petrol musluklarının denetim altına alınmasını hedeflemekteydi. Böylelikle Washington, başta Çin olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin bu süreçlerini denetleyebileceğini, petrol fiyatlarını daha kolay manupule ederek bu ülkeleri zora sokacağını ve rakipsizliğini sürdüreceğini hesaplamıştı. Diğer yandan, hem özellikle ABD’nin ve ayrıca diğer gelişmiş Batı’nın fosil enerjilere yaşamsal gereksinimleri vardı. Ağırlıklı olarak petrole ve türevlerine dayalı endüstrilerin ve günlük yaşamın sürdürülebilmesi için petrole olağanüstü ihtiyaçları vardı ve bu alanda kendi kaynakları hemen hemen tükenmişti. ABD’nin mevcut yaşam düzeyi ancak petrol ile korunabilir durumdaydı, ve ülkelerinde petrol yok denecek düzeye düşmüştü. Dev petrol şirketlerinin ve askeri-endüstri komplekslerin kazançlarını arttırmak, militarize olmuş ABD ekonomisini canlandırmak, başlatılan savaşın bir diğer hedefiydi. Tüm bunların yanında Irak’ın işgali, Basra Körfezi’nin, Ortadoğu’nun, Kafkaslar’ın ve Orta Asya’ya açılan yolların denetimi için gerekli görülmüştü. Diğer yandan, Irak’a ve Afganistan’a elkonulması, Başkan Bush, başkan yardımcısı Cheney gibi petrol işinde olan ABD yöneticileri için de kişisel anlamda kazançlı bir işti... İşgal ile birlikte, petrol holdingi (şirketler topluluğu) Halliburton’un Irak ile 90 milyar Kronluk (9 milyar Dolar’ı aşkın) anlaşması hemen gerçekleşecekti. Sözkonusu şirketin eski yöneticisi ve ABD başkan yardımcısı Dick Cheney’in, halen 150 milyon Kron (yaklaşık 20 milyon Dolar) değerinde şirket hissesine sahipti. Ve bu konuda örnekler uzayıp gitmekteydi...

 

Bush’un ilanettiği “zaferin” üzerinden beş yıl geçtikten sonra, dört bini aşkın ABD askerinin öldüğü, yaklaşık 1.5 milyon Iraklı’nın yaşamını yitirdiği, bir milyon masum sivil insanın sakat kaldığı, dört milyon civarında Iraklı’nın dışta, iki milyonu aşkın Iraklının ise içte göçmen durumuna sürüklendiği ortaya çıkacaktı. Bu gerçeklere ve Afganistan ve Irak savaşının masraflarının ABD için iki trililyon dolara ulaşmasına karşın, ve “savaşın nedeni” olarak gösterilen kitle kırım silahlarının bulunamamış olmalarına karşın, Amerikan ordusunun Irak’taki kanlı kırımı ve yıkımı tüm hızıyla sürmektedir. Artık günde ortalama 500 kişinin öldürüldüğü bir Irak vardır.

 

Afganistan’da olduğu gibi Irak’ta ölenlenlerin, daha doğrusu öldürülenlerin yüzde 99’u sivil halktan insanlardır. Araştırmalara göre, bu süreçte 1.5 milyon Iraklı kadının dul kalmıştır. UNICEF’e göre, bir milyon Iraklı evsiz durumdadır. Bu sayının yarısı çocuklardan oluşmaktadır. Yine UNICEF’in verilerine göre, ABD işgalinin başlamış olduğu 2003 yılından bu yana Irak’ta 6.5 milyon çocuk öksüz kalmıştı. Yine çoğunluğu Irak’ta olmak üzere 18 yaşın altında 2.500 çocuk Amerikalıların elinde gözaltında veya hapishanelerde tutsak durumdadır. Yine Irak’ta 75 bin çocuk göçmen kamplarında yaşamakta ve 760 bin öğrenci okula gidememektedir... Çocuklarla ilgili ürkütücü ve üzücü sayılar uzayıp girmektedir.

 

ABD bütçesinden Irak’ın işgali için harcanan paralar, kullanılan cephanenin ve araçların yanında, 150 bin civarındaki işgalci askerin bakımına da gitmektedir. Irak’ın kuzeyinde, Kürt halkının yaşamakta olduğu topraklarda, ve güney de Basra civarında yeni devasa askeri üslerin kurulmaları, yeni hapishanelerin inşaatları, ve Bağdat’ta yapılan kale benzeri yeni devasa ABD elçiliği, paraları yutmaktadırlar. Yugoslavya’yı 78 gün içinde II. Dünya Savaşı sonrasının yıkımı günlerine döndürmüş olan -ABD önderliğindeki- NATO bombardımanı sırasında, “Yaptığımız savaş değil, çek kesiyoruz”, diye New York Times gazetesinde ahmakça bir duyarsızlıkla böbürlenmiş olan zamanın NATO Avrupa Kuvvetleri Başkomutanı Wesley Clark’ın bu havası, Irak masrafları karşısında çoktan sönmüştür... Merkezdeki “güvenlikli” sayılan bir bölgenin, “yeşil zon” olarak anılan yerin dışına Bağdat’ta ve diğer büyük kentlerde, özellikle yabancılar sokağa çıkamamaktadırlar. Bağdat’ta yabancıların ve birtakım zenginlerin yaşamakta oldukları “yeşil zon” adlı alana inşaedilen özel korunaklı kale benzeri ABD elçiliğinin maliyeti 800 milyon, veya 1 milyar dolara ulaşmaktadır... Sözde Irak’ın yeniden yapılanması için ayrılan çok sınırlı miktardaki fon ise, rüşvet batağındaki ülke de iz bırakmadan buharlaşmakta, halka bir yararı olmadan yabancı şirketlerin ve özel kişilerin kasalarını doldurmaktadır...

 

Irak’ın işgali ile yeni verimli bir kazanç alanı da, kiralık askerler ordusu kullanan şirketler için açılmıştır... Irak, gözünü kırpmadan cinayet işleyebilen profesyonel katilleri, kriminal unsurları bünyesinde çalıştıran ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından korunan Blackwater gibi “güvenlik” şirketlerinin cenneti haline gelmiştir. Irak, bu katillerin sivilleri sorgusuz sualsiz katlettikleri bir ülke durumuna sürüklenmiştir... ABD Dışişleri Bakanlığı’nın araştırmasına göre, sadece 2007 yılı içinde Blackwater, -sivillere yönelik- 56 ateş açma olayının içine karışmıştır. Bu şirketi istemeyen kukla Irak yönetiminin bildirdiğine göre, aynı yıl şirket 21 sivili katletmiştir. ABD Kongresi’nin raporuna göre, 2005 yılından 2007 yılına dek Blackwater, Irak’ta 200 ateş açma olayına karışmıştır ve bunların yüzde 84’ü rasgele yapılan saldırılardır... Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld 2006 yılı sonunda görevinden ayrılırken, sözkonusu özel ordulara bağlı askerlerin sayıları 100 bini aşmıştı. Her bir görevlisi yılda 100- 150 bin dolar kazanan bu “karanlıklar ordusu” askerlerinin gerçek kimlikleri gizli olduğu gibi, bunların herhangi bir hukuki sorumlulukları da yoktur...

 

Günümüz Irak’ında, en az Amerikan ordusu askeri kadar paralı asker görev yapmakta, cinayetler işlemektedir. Bunlardan sadece Blackwater, 2007 yılına dek, bilinen 700 civarında cinayet işlemiş ve sekiz bin kadar kişinin yaralanmasına neden olmuştur. Paralı asker kullanan şirketlerin 50 ülkede yürüttükleri operasyonlar nedeniyle yıllık gelirleri 120 milyar doları bulmuştur... Blackwater’ın sahibi eski deniz komandosu Erik Prince, W. Bush ve ekibi gibi evangelist bir ultra muhafazakârdır...

 

Blackwater’ın kiralık askerlerinden birinin öldürülmesi olayı bahane yapılarak, Kasım 2004’de, ikmal açısından stratejik önemde olan Suriye-Ürdün-Bağdat yolu üzerindeki Felluce kentine ve ardından da yine aynı yol üzerindeki Ramadi kentine kanlı saldırılar örgütlenmiş, çoğunluğu kadın ve çocuk binlerce sivil insan öldürülmüş, binlercesi evsiz bırakılmıştır... Felluce’de, korkudan ıssızlaşmış bir yolda, asvaltın ortasında, cansız gövdesiyle bir Amerikan zırhlı aracının önüne boylu boyunca uzanmış gri saçlı bir yaşlı kadın fotoğrafı, sanki işgal altındaki Irak’ı sembolize etmektedir...

 

Felluce direnişcilerinin 22 Kasım 2004 tarihli bildirilerinde açıkladuklarına göre, Amerikan ordusu, Felluce’de kitle kırım silahları, kimyasal silahlar kullanmış ve 5 binin aşkın sivili öldürmüştür. Sözkonusu açıklama yapıldığı sırada direniş sürmekte idi ve işgalciler kentin ancak yarısını kontrol edebilmişlerdi... Bu durumda iken yapılan sözkonusu açıklama da, Felluce’nin zehirli gazlar ve kimyasal silahlarla bombalandığı, fosfor bombaları atıldığı bildirilmiştir. Evler, camiler, dükkanlar, ve tarihi değeri olan herşey tahribedilmiştir. Çoğunluğu çocuk ve kadın beş bin kadar öldürülmüş sivil, toplu mezarlara gömülmüşlerdir... Aynı tarihli (22 Kasım) günlük basın haberlerine göre, Felluce’deki drama tanık olanlardan biri, “Şu ana kadar 73 cesedi gömdük. Hiçbirinin kimliklerini saptayamadık. Napalm bombaları hepsinin yüzlerini yakmıştı. Ölenlerin çoğu kadın, çocuk ve yaşlı insanlardı.”, şeklinde konuşmuştur... Yaralı direnişciler ve sivil halktan yaralılar hastahanelere taşınmak yerine sokaklarda infaz edilirlerken, direnişcilerin ölüleri, sokak ortalarında, yemeleri için köpeklere terkedilmiştir. İşgalci saldırganlar 3 bin kadar sivili tutuklamışlar, kadınlara ve çocuklara tecavüz etmişlerdir... Bu olayın ardından Blackwater’ın cirosu yüzde 600 artarken, Felluce’de bir caminin içinde yerde yatan ve sağ kalmak için yardım dilenen üç yaralıyı kameralar karşısında kurşuna dizen asker, “nefsi müdefaa” yaptığı ileri sürülerek soruşturmadan kurtulmuştur...

 

Örneğin, 22 Kasın 2004 günü Sinbad’da yazmış olduğum gibi, saldırının başlatıldığı 8 Kasım 2004 gününden beri Felluce’de korkunç olaylar yaşanmıştır. Sözkonusu satırlar yazılırken aradan 14 gün geçmiş olmasına karşın, işgalci ABD güçleri, Felluce’ye Kızılay’ın ve Kızılhaç’ın yardım konvoylarının girmelerini engellemeyi sürdürmüşlerdir. Kentin içinde kalan 100 bin civarındaki insana ne içecek su, ne yiyecek ekmek ve ne de ilaç ulaşmıştır. Yaralılar sokaklarda ölmeyi sürdürmüşlerdir. Asıl kaynağından gelen haberlere göre, ölülerin sayıları yaralılardan defalarca fazladır. Sözde Irak’ı yöneten Allavi adlı eski CIA işbirlikçisi, “Felluce halkının suya ve gıdaya gereksinimi olmadığı” yalanını rahatca söyleyebilmiştir...

 

Giuliana Sgrena adlı italyan kadın gazeteci, 2004 yılı başında “bilinmeyen” kişilerce kaçırılmıştı... Kurtulduktan sonra O, şunları söyleyecekti: “Irak’ta fosfor ve napalm bombalarının kullanıldıklarını kanıtlayan bilgileri Falluca’dan kaçan bazı mültecilerden topladım. Bu bilgileri dünyaya duyurmak istedim ama, beni rehin tutanlar buna izin vermediler.” Kısacası, Giuliana Sgrena’nın verdiği bilgiler de, Felluce direnişcilerinin 22 Kasım 2004 tarihli bildirilerindeki anlatımı doğrulamaktaydı... Beyaz fosfor ve napalm kullanımı Birleşmiş Milletler anlaşmaları ile yasaklanmıştı. Ve ayrıca ABD yönetimi, 1977 yılında Kimyasal Silahlar Anlaşması’nı imzalamıştı. Yani, bu tip silahlar kullanmayacağı garantisini resmen vermişti...

 

Giuliana Sgrena’yı kaçıranlar, işgal güçlerinin adamları idiler ve amaçları korkutarak onu susturmak, yanlış bilgiler yaymasını sağlamaktı... İşgal güçleri tarafından örgütlenen kriminal çeteler, paralı askerler, Irak’ta “cirit atan” MOSSAD ve benzeri servisler, Giuliana Sgrena gibi mesleğine sadık dürüst gazetecileri kaçırıp korkutarak, haber vermelerini engellemeye çalışmaktadırlar. Böyle kaçırılmış 15 gazetecinin varlığı bilinmektedir. Ayrıca, iki gazeteci de kayıptır ve dünya da en çok gazetecinin öldürüldüğü ülke de Irak’tır... Bu cinayetlerle gazetecileri ya Irak’tan kaçırtmak, ya da haberlerini korumalı otel odalarında yapmalarını sağlamak, ve böylece Irak halkına yönelik savaş suçlarının duyulmasını engellemek istemektedirler...

 

Giuliana Sgrena adlı kadın gazeteci, serbest bırakıldıktan sonra, bir kontrol noktasında, Amerikalı kiralık askerler tarafından öldürülmek istenmiştir. Hedef gözetilerek arabasına ateş açılmıştır. İtalyan gazeteci ancak yaralı olarak kurtulabilmiş ve bu olay İtalya ile ABD arasında diplomatik sürtüşmeye neden olmuştur... Gerçi başta olan Berlisconi, Avrupa’da W. Bush’un en yakın dostları arasındadır ama, halkın tepkisinden çekindiği için, göstermelik te olsa, bir tepki vermek zorunda kalmıştır...

 

İşgal ile birlikte Irak’ta yaşanmış olan ve yaşanan tüm korkunç olayları burada sıralamaya kalkmak, metni okunması zor boyutlara ulaştırabilir. Fakat, ülkenin geçmişini tamamen yoketmek, Irak’ın Irak olarak yeniden doğuşunu engellemek için herşeyin yapılmış olduğunu söylemek sanırım yeterli olur. Saddam Hüseyin ile işgalci Batılı dostlarının ortaklıklarını gizlemek amacıyla, -petrol ile ilgili bakanlık dışında- tüm bakanlıkların, ve resmi kurumların evraklarının yağmalanmış ve yokedilmiş oldukları herkes tarafından bilinmektedir. Yine dünyanın en değerli müzelerinden olan ve en az sekiz bin yıllık bir medeniyeti içinde taşıyan Bağdat müzesinin vahşice yağmalanması; tarihi camilerin ve binaların kasıtlı olarak vurulmaları, minarelerin hedef tahtaları gibi kullanılmaları, tüm bunlar ve benzeri barbarlıklar, bilinen iç kaldırıcı olaylardır...

 

Diğer yandan Irak’ta, gözleri kapalı, elleri arkadan bağlı ve gövdelerinde işkence izleri taşıyan onlarca, yüzlerce ceset yaklaşık her hafta bulunmakta ve bunlar “faili mechul” olaylar arasına kaydedilip dosyaları kapatılmaktadır. Ve yine -foyası açığa çıktığı için son zamanlarda pek rastlanmayan- video kameraları karşısında kelle kesmeli çinayetlerin gerisinde de, Irak direnişini karalamaya ve kırmaya çalışan Amerikan-İngiliz-İsrail servislerinin olduğu bilinmektedir... Örneğin, İsveç’in 400 bini aşkın tirajlı en büyük akşam gazetesi Aftonbladet’in 19 Mayıs 2004 tarihli nüshasında “Kesik kellelerin ardında ABD var” başlığıyla yayınlanan ve bu satırları yazan tarafından çevrilerek Sinbad’a basılan haber de, özet olarak, “(...) Beş maskeli Iraklı adamın 26 yaşındaki Nick Berg’nin kellesini nasıl kestiklerini gösteren video kaydı tüm dünyada nefret duyguları uyandırdı. Fakat internette dolaşan konspirasyon anlatımlarına göre, olayın gerisinde ABD vardır. İddiaya göre bu görüntülerin amacı, Iraklı tutsaklara yönelik işkenceleri dikkatlerden uzaklaştırabilmektir...”, denildikten sonra, video görüntülerindeki maskeli şahısların ne şivelerinin ve ne de şişman görüntülerinin direnişçilere benzemediği anlatılmaktadır...

 

Özellikle bu son anılan örnek, sayıları onbinleri bulan faili mechul işkenceli korkunç cinayetler, vaktiyle CIA’nın denetiminde -direnişin sivil tabanının yoketmek amacıyla- Vietnam’da gerçekleştirilmiş olan Fenix operasyonunun Irak’ta da başlatılmış olduğunu göstermektedir... Kökleri eski Mısır mitolojisine uzanan, her akşam batıp sabahları yeniden doğan güneşi simgeleyen, “yandıktan sonra kendi küllerinden yeniden doğduğuna” inanılan mitolojik kuş Feniks (Fenix, Phonix) adı verilen operasyonla, 1960’lı yılların ikinci yarısında ve 1970’li yıllarda, Vietnam’da, yaklaşık 60 bin sivil işkence ile öldürülmüştür. ABD güçleri Vietnam’ı terkederlerken çoğu yakılıp yokedilmiş olan operasyonla ilgili kayıtların kalan sınırlı bölümü, aradan 35- 40 yıl geçmiş olmasına karşın, halen, ancak çok özel görevlilerin bakabilecekleri bir gizlilik içindedirler.    

 

CIA’ya 1973- 76 yıllarında direktör olan ve 27 Nisan 1996 günü kaybolduktan sonra 28 nisan günü güney Maryland’da, evinin yakınındaki nehirde boğulmuş cesedi bulunan William Colby, 1959- 62 yıllarında Saygon’da CIA’nın istasyon şefliğini yapmıştı. Aynı kişi, 1963- 68 yıllarında CIA’nın Uzakdoğu bölümünü yönetmişti. William Colby, 1968- 71 yıllarında Güney Vietnam’da yürütülen ve direnişin halk tabanını yoketmeyi amaçlayan Feniks (Phoenix) operasyonunun yöneticisi idi aynızamanda.Tamamen planlı faşist bir soykırım uygulaması olan Feniks operasyonu ile, sistematik biçimde ve kayıtlara geçirilerek 40 veya 60 bini aşkın seçilmiş Güney Vietnamlı sivil öldürülmüştü. Feniks Operasyonu, sadece planlı yargısız infazları değil, işkenceli sorgulamaları da içermekteydi. Direniş eylemini ve direnişin bireylerini karalamaya yönelik dezinformasyonlar da Feniks Operasyonu’nun ayrılmaz parçaları olmuşlardı. Ve tüm bunların şimdi Irak’ta tekrarlanmakta oldukları açıkça gözükmektedir...

 

Konu hakkında araştırması olan Douglas Valentine’in anlatımıyla, “Katliam, kaçırma ve sistematik işkence yöntemleri ile kurtuluş mücadelesinin sivil halk arasındaki tabanını yoketmeyi amaçlayan Phoenix, 1967’de CIA tarafından Saygon’da başlatılmıştı.” Yargısız infazlar, adam kaçırmalar, ve sistematik işkencelerle, Güney Vietnam’da sürmekte olan ulusal direnişin sivil tabanının yokedilmesi amaçlanmaktaydı. Her ay kayıtlara geçirilerek ortalama 1800 kişinin katledildiği Feniks (Phonix) operasyonunun tüm belgeleri -ABD güçleri Vietnam’dan kaçarlarken- CIA tarafından yokedilmişti ama, aynı operasyonun bazı görevlileri, katliamla ilgili dökümanların ellerindeki kişisel kopyalarını ve anılarını Douglas Valentine’ye vererek sözkonusu kitabın yazılmasını sağlayacaklardı.

 

William Egan Colby, 1959- 62 yıllarında CIA’nın Saygon istasyon şefi, 1963- 68 yıllarında CIA’nın Uzakdoğu bölümünün yöneticisi ve 1968- 71 yıllarında Feniks Operasyonu’nun resmi başı olmakla birlikte, Feniks Operrasyonu’nun asıl mimarının, örgüte (CIA) 1949 yılında katılmış olan Nelson Brickman olduğu söylenmektedir... Aynı operasyona doğrudan bulaşmış ünlü CIA ajanları arasında operasyonun ilk direktörü olan Evan Parker, İl Sorgu Merkezi programı direktörü John Muldon, ve ayrıca Jim Ward, Tom Jack Horgan, Edvard Lansdale, Charles Lemoyne, Roger McCarthy, Tom McCoy, Ralph McGeheee, Walter Mackem, Warren Milberg, Stu Methven, Robert Peartt, Rufus Philips, Bernard Picard, Tom polgar, Ron Radda, Lionell Rosenblatt, Frank Scotton, Robert Slater, Howard Stone, John Tilton, Robert Wall ve Türkiye’de çok ünlü olan Robert Kommer gibi görevliler vardı...

 

Başkan Lyndon B Johnson (1963- 69) Tarafından 1968 sonbaharında Türkiye’ye büyükelçi olarak atanacak olan Robert Kommer, 28 Kasım 1968 günü Ankara Esenboğa Havaalanı’nda “Vietnam kasabı Kommer” protestolarıyla karşılayacak ve 6 Ocak 1969 günü Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde arabası yakılacaktı. Aynı yıl Başkan Richard M. Nixon tarafından görevinden alınacak olan Kommer, hernekdar Türkiye’de fazla kalmamış olsa da, 12 mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinde O’nun parmak izlerine rastlamak olasıdır...

 

Daha önce, 9 Haziran 2006 günü Sinbad’a yerleştirmiş olduğum “Günümüzde Irak’ta da yürürlükte olduğu anlaşılan Feniks (Fenix, Phoenix) Operasyonu hakkında biraz daha bilgi  ” başlıklı yazımda yeralan şu paragrafı buraya olduğu gibi aktarmakta yarar vardı: “(...) Ölümünün hemen ardından, 12 Nisan 2000 tarihli The New York Times’ta Tim Weiner imzası ile yayınlanan kısa yazıda, Robert W. Komer’in, savaşı kazanabilmek için esir alınmaması gerektiği görüşünü güçlü biçimde savunduğu belirtilmektedir. Feniks Operasyonu adı verilen kirli işte de zaten esir alınmıyordu. İnsanlar ya sırtlarından vuruluyorlar, ya da işkencehanelerde canveriyorlardı... İlginçtir, Feniks Operasyonu çerçevesinde gerçekleşmiş olduğu 25 Ağustos 1970 tarihli The New York Times’ta açığa çıkartılacak olan My Lai katliamı, ilk kez Mart 1969’da rapor edilmişti. Oysa katliam, duyurulduğu tarihten tam bir yıl önce, Robert W. Komer henüz Vietnam’da görevli iken gerçekleşmişti. Amerikan piyadeleri 504 savunmasız Vietnamlı sivili katletmişlerdi... Olayın benzerlerinin günümüz Irak’ında sürekli gerçekleşmekte olduğunu anımsatmaya gerek yok herhalde...”

 

CIA direktörlüğünün ardından, ABD yönetimine karşı eleştirel bir tavır içerisine girmiş olan William Colby, Senato karşısında da bildiklerini anlatacak, açıkça konuşacaktı. Halen en üst düzeyde gizliliğini koruyan Feniks Operasyonu üzerine derin bilgileri olan Colby’nin, Senato’da sergilediği herşeyi anlatmaya hazır görünümü, anlaşılan O’nun sonunu hazırlamıştı... Tüm bu nedenlerle Colby’nin ölümü üzerindeki şüpheler derinleşmektedir. Nehir gezintisine, balık tutmaya gitmesinin ardından kayboluşu ve kısa süre sonra boğulmuş cesedinin bulunması, birsürü sual işaretini beyinlere kazımaktadır. Ve şüphesiz yine de Feniks (Phonix) Operasyonu’nun son kurbanının William Colby olduğunu söylemeye olanak yoktur. Çünkü aynı operasyonun Irak’ta sürmekte olduğu ve yine ABD etkisindeki birçok ülkede benzerlerinin yürürlükte oldukları gözlemlenmektedir.  

 

Irak’ta uygulanmakta olan bu yeni Feniks (Phoenix) Operasyonu çerçevesinde, özellikle aydınlar, akademisyenler katledilmektedir. Naziler’de II. Dünya Savaşı yıllarında, direnen Polonya’yı bir ulus olarak toptan yoketmek amacıyla, ve yine Sovyetler Birliği’ni toptan yoketmek hevesiyle, özellikle aydınları, çok daha özellikle politize olmuş aydınları seçerek katletmişlerdi... Çünkü aydınlar, öğretmenler, akademisyenler, kültürün taşıyıcısıdırlar. Düşünce üretkenliği açısından sağlıklı ve dürüst aydınlardan, bilgili ve üretici beyinlerden yoksun kalan bir ulus, bilim ve teknik her konuda sadece ileriye yürüme yeteneğini yitirmekten yoksun kalmaz, aynızamanda geçmişiyle, tarihi kökleriyle, kültürüyle bağlarını yitirerek yozlaşır ve yokolur.

 

Adı itibariyle doğum yeri olan Vietnam’da çok daha korkuncunun yaşanmış olması gibi, Irak’ta da sessizce yaşanmakta olan Feniks operasyonu ile, ulusun birliğini sağlayan kültürel köklerin toptan yokedilmesinin amaçlandığı ortadadır. Petrol dışında geçmişle ilgili tüm arşivlerin yağmalanıp yokedilmeleri, müzelerin yağmalanmaları, ve tarihi eserlerin yıkılmaları dikkate alındığında, Feniks operasyonunun Irak’ta diriltilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Feniks operasyonunun bir parçası olarak Iraklı aydınların seçilerek ve sessizce katledilmeleri, tüm bu ilk sıralanan yağmalama ve yıkım olayları ile bir bütünlük göstermektedir. Yani amaç, Irak’ın bir ulus olarak yeniden doğuşunu engellemektir... Yeni Şafak gazetesinde 10 Mayıs 2006 günü yayınlanmış olan bir habere göre, sadece MOSSAD, Irak’ta 530 akademisyen, bilim insanı öldürmüştür. Bunların 200 tanesi üniversite profösörüdür. Öldürülenler, işgal güçleri ile ortak çalışmayı reddeden bilim insanlarıdırlar ve bu konuda daha birçok kaynak, haber vardır... Acı ve tiksinti verici cinayetlerle ilgili haberlerin sınırı yoktur. Aslında seçilerek ve planlı olarak öldürülen aydınların sayıları 530’u çok aşmaktadır...

 

Aslında Washington ve ortakları, Irak’a saldırıları sırasında hem kimyasal ve hem de nükleer silah katagorisi içine giren seyreltilmiş uranyumlu mermileri kullanarak nasıl tüm uluslararası yasaları, hukuku ayaklar altına almışlarsa, sözde Irak’ı yönetirken de herhengi bir yasaya bağlı kalmamışlardır ve halen de kendi koymuş oldukları işgal yasalarını kolaylıkla çığneyebilmektedirler... İşgalciler, gizlice başlattıkları Feniks operasyonunun, işkenceli cinayetlerinin, ve tüm yasadışı şiddet uygulamalarının ötesinde, Irak’ın devlet başkanı Saddam Hüseyin’e karşı takınmış oldukları tavırla da uluslararası yasaları ayaklar altına almışlardır. Saddam Hüseyin’in yargılandığı mahkeme, uluslararası hukukun açıkça çiğnenmesinin en somut örneklerinden biri olmuştur...

 

Uluslararası yasalara göre, işgaledilmiş bir ülkenin mevcut yasalarını değiştirmek ve aynı ülkenin savaş esiri konumundaki başkanını, -yargıçlarını sömürge valisinin tayinettiği- kukla bir mahkeme karşısına çıkartmak hukuken olanaklı değildir. Yargılanan kişinin yapmış olduğu tüm işlerden bağımsız olarak, sevilip sevilmemesine bağlı olmayarak böyle bir yargılamanın hukuki herhangi bir dayanağı yoktu... Başta eski ABD başkanlarından Jimmy Carter (başkanlığı, 1977- 81), ve Lyndon B. Johnson’un  başkanlığı (1963- 69) yıllarında ABD başsavcılığı yapmış olan ünlü Amerikalı hukukçu Ramsey Clark gibi kişilikler, hem sözkonusu mahkemenin kuruluş biçiminin yasadışılığını hukuki kanıtlarıyla anlatacaklar ve hem de bu yasadışı mahkemede yapılan duruşmaların bir sirk gösterisini andırdığını, keyfiliklerle dolu olduğunu, tüm usul yasalarına, uluslararası yasalara,ve ayrıca insan haklarına aykırı olduğunu belirteceklerdi...

 

Saddam Hüseyin’in savunma avukatları arasında yeralan Amerikalı hukukçu Curtis Doebbler, “yargılama sürecinin adaletle hiçbir şekilde bağdaşmadığını söyle”mektedir. Yine aynı avukat, “Saddam Hüseyin’e idam kararının verilmesinin ardından temyize sunulan 1500 sayfa belgenin okunmadığını, savunma tarafı olarak çok önemli bazı belgeleri de 6 ay boyunca mahkeme dosyasına koymaya çalıştıklarını, ancak yargıçlardan ‘bunları okumayacağız’ yanıtı aldıklarını” söylemiştir. Daha önce Kürtlerin ve Şiilerin insan hakları için çalıştığını belirten Doebbler, İnsan haklarının Saddam Hüseyin içinde geçerli olduğunu, ve sanık sandalyesinde aynızamanda W. Bush’un ve Tony Blair’in de oturmaları gerektiğini belirtmiştir... (bak: Belgeleri Okumadılar, Milliyet, 5 Ocak 2007, www.milliyet.com.tr/2007/01/05/dunya/adun.html) Avukatın Bush ve Blair ile ilgili bu son sözleri, aslında, mahkemeye sunulan belgelerin dosyalara sokulmama ve okunmama nedenlerine de açıklık getirmektedir herhalde...

 

Yabancı avukatların duruşmaları izlemeleri sürekli engellenecek, aralarında Ramsey Clark gibi kişiliklerin de bulunduğu birçok hukukçu duruşma salonundan atılacaktı. Savunma avukatlarından dokuz tanesi öldürülecekti. Sağ kalanların duruşmalara ulaşmaları sürekli engellenecekti... Saddam Hüseyin’in duruşmalar sırasında söylemiş olduklarının duyulmasını engelleyenler, aslında Irak’ta işlemekte oldukları savaş suçlarının duyulmasını da engellemeye çalışmaktaydılar. Saddam Hüseyin’in duruşmalarına uygulanmış olan sansür, tüm Irak’ta uygulanan sansürden bağımsız değildi... Irak’a demokrasi ve özgürlük getirdikleri yalanını söyleyenler, aslında Irak’ı söz ve ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, haberleşme özgürlüğünün en yasaklı olduğu ülke haline getirmişlerdi. Zaten sömürge valisi konumundaki doğrudan Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) bağlı “sivil yönetici” Bremer’in ilk işlerinden biri, azıcık muhalefete yeltenen al-Hawza adlı Irak gazetesini 28 Mart 2004 günü iki ay için kapatmak olmuştu.

 

Onlar’ın Irak’a kazandırmış oldukları en büyük “ilerleme”, Irak’ı gazeteci cinayetlerinde dünya birincisi yapmak olmuştu. Halen yaşanmakta olan Irak trajedisinin baş kurbanları arasında basın emekçileri, gazeteciler yeralmaktadırlar... İşgalin başlamasından önce, veya daha doğrusu 1997 yılından (bu yıl dahil) 20 Mart 2003 tarihine dek gazeteci cinayetlerinin hiç yaşanmadığı Irak, bu tarihten sonra dünya da en çok gazetecinin öldürüldüğü ülke haline gelecekti. Ve Irak bu konumunu işgalin beş yılı boyunca sürekli koruyacaktı... Sıradan savaş kazalarının çok ötesinde, gazeteciler bilinçli olarak öldürülmüşlerdir ve öldürülmektedirler. Bu, diğer gazetecileri de korkutarak Irak’a gelmelerini engellemek, veya gelseler bile güvenlikli otel odalarından uydurma haberler yazmalarını sağlamak için kullanılan bir yöntemdir. Irak ile ilgili tüm haberleri kendi denetimi altında tutmaya, gerçeklerin yayılmasını engellemeye çalışan işgal komutanlığını, sözkonusu gelişmenin baş sorumlusudur.Örneğin, bu gerçeği çok iyi bilen direnişçiler, Kasım 2004’de gerçekleşmiş olan kanlı Felluce katliamı sırasında basın mensuplarını uyarmışlardır...

 

Unesco’nun tavsiyesi üzerine, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1993 yılında, 3 Mayıs gününü Uluslararası Basın Özgürlüğü Günü olarak kabuletmiş ve bu günle bağlantılı olarak gazetecilerin durumları, basın mensuplarına yönelik saldırılar ve cinayetlerle ilgili bilgiler yayınlanıp yayılmaya başlanmıştır... Gazetecilerin çalışma özgürlükleri ve gazetecilere karşı işlenen suçlar konusunda hem UNESCO’nun istatistikleri, ve hem de merkezi New York’ta olan Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) gibi kuruluşların ve başka gazeteci örgütlerinin yayınları vardır...

 

Aynı konuyla ilgili olarak The Brussels Tribunal’de 28 Şubat 2008 günü yayınlanan ayrıntılı rapor, diğerlerine göre biraz daha ürkütücü gerçekler içermektedir. Çünkü bu rapor, gazeteci ile birlikte görev yerinde bulunan yardımcı elemanları, tüm medya çalışanlarını, çevirmenleri, şöförleri, olay anında gazeteci ile birlikte olan ofis çalışanlarını içine almaktadır... Sözkonusu rapora göre, işgalin başladığı 20 Mart 2003’den raporun yayınlandığı 2008 başına dek toplam 311 gazeteci ve medya asistanı, gazeteci yardımcısı öldürülmüştür. Bunlardan 282 tanesi Irak vatandaşı, 29 tanesi ise yabancı ülke vatandaşıdır. Öldürülenlerin 282 tanesi erkek, 29 tanesi kadındır... Katledilen gazetecilerin ve yardımcılarının nasıl ve nerede öldürülmüş oldukları, cinsiyetleri vs. ile ilgili ayrıntılı bilgiler uzayıp gitmektedir... İçinde olduğumuz 2008 yılının ilk iki ayı içinde, 4 gazeteci daha öldürülmüştür... Bu gerçekler, 1997 yılından (bu yıl dahil) işgalin başlamış olduğu 20 Mart 2003’e dek tek gazetecinin bile öldürülmemiş olduğu Irak’a nasıl bir “demokrasisi”nin getirilmiş olduğunu da göstermektedir.

 

Diğer ülkelerdeki gazeteci ölümleri ile karşılaştırarak Irak’ta öldürülen gazeteci sayısının büyüklüğünü daha iyi anlayabiliriz… Irak’ta 2003- 2007 yıllarında, veya sadece yaklaşık beş yıl içinde 307 medya çalışanı öldürülmüşken, gazeteci cinayetlerinde Irak’ın ardından gelen Cezayir’de, köktendinci şiddetin ve karşı şiddetin yoğun yaşandığı 1993- 96 yıllarında, yani dört yıl içinde, sadece 58 gazeteci öldürülmüştür. Bukadar gazeteci Irak’ta sadece 2004 yılında öldürülmüştür- 2004’de Irak’ta 57 gazeteci öldürülmüştür... Kokain kartellerinin, özel orduların, ölüm mangalarının sosyal yaşama egemen oldukları Colombia’da, 1986- 2006 yıllarında, yani yirmi yıllık bir süre içinde, 54 gazeteci öldürülmüştür. Irak’ta sadece 2005 yılında 56 gazeteci öldürülmüştür. İşgalin başladığı 2003 yılında, işgalin hemen ardından, Nisan ayından itibaren öldürülen 25 gazeteciyi saymazsak, 2005 yılı ile ilgili bu 56 sayısı, diğer yıllara göre Irak için en düşük miktardır. Batı’nın, özellikle Alman dış istihbarat örgütü BND’nin, Vatikan’ın ve CIA’nın kışkırtmış olduğu kanlı içsavaş günlerinde, 1991- 95 arasında, yani geçen beş yıllık süreç içinde Balkanlar’da 36 gazeteci öldürülmüştür. Yine iççatışmaların, İslamcı başkaldırının ve askeri darbelerin yaşandığı Filipinler’de, 1983- 87 yıllarında, yani beş yıl boyunca 36 gazeteci öldürülmüştür. Kısacası, beşer yıllık süreler içinde Balkanlar’da ve Filipinler’de öldürülen gazetecilerin toplan sayıları 72 iken, sadece 2006 yılında Irak’ta 89 gazeteci, ve 2007 yılında yine Irak’ta 80 gazeteci, öldürülmüştür... Yukarıdaki kısa karşılaştırmaya, 20 yıl süren (1955- 75) Vietnam savaşı sırasında sadece 66 gazetecinin, 60 milyonu aşkın insanın canverdiği koskoca II. Dünya Savaşı boyunca ise sadece 68 gazetecinin öldürülmüş olduğu bilgilerini eklersek, Irak’ta varolan “basın özgürlüğü” ile ilgili durumun ciddiyetini herhalde biraz daha iyi anlayabiliriz. Bu son cümledeki bilgilerle Sınır Tanımayan Gazeteciler (RFS) örgütünün verileride uyum göstermektedir...

 

İşgalden tam bir yıl sekiz ay sonra, 20 Kasım 2004 günü BBC radyosunda yapılan Today (bugün) programına misafir olan BBC muhabirlerinin sözleri, 21 Kasın 2004 tarihli günlük Yenişafak gazetesinde yayınlanmıştır... Irak’ta ABD askerlerinin yanında savaş muhabirliği yapan Paul Wood, Martin Bell ve ingiliz ordusu ile hareket eden gazeteci Lee Gordon, konuştukları sözkonusu program da, Irak sivil halkının acılarını dünyaya duyuramadıklarını itiraf etmişlerdir. Medya olarak işgali tek taraflı, Pentagon’un pespektifinden yansıtmak zorunda kaldıklarını söylemişlerdir. Ve zaten anlaşılan halen o nedenle sağ kalabilmişler ve BBC’de bu söyleşiyi yapabilmişlerdir...

 

Gazetenin BBC’nin internet sitesinden alarak yazdıklarını özetleyecek olursak, gazeteci Paul Wood şunları söylemiştir: “Öncelikle, Felluce’deki Amerikan askeri kampına ulaştığımızda, orduyla hareket eden gazeteci olmanın kurallarıyla ilgili 12 sayfalık belgeyi imzalamak zorunda kaldık... (...) Orduyla birlikte hareket etmenin en büyük sorunu şu: Sadece askerlerin gördüklerini görebiliyorsunuz. Bağımsız olarak çıkıp dolaşamıyorsunuz. Herkes Felluce’deki sivillere ne olduğunu merak ediyordu. Ama tek başımıza gidip sivillere ne olduğunu araştırma iznini hiç vermediler.” Martin Bell ise, gazeteci olarak bütünlüklü bir resim çizmenin olanaksızlığını dillendirmiştir. Olanları sadece askerlerin gözünden izlediklerini, karşı tarafın kayıpları hakkında bir fikirleri olmadığını, yaptıkları işin insani boyutunun bulunmadığını, bu çizginin dışına çıkan iki Fransız gazetecini Ağustos 2004’de Irak’ta kaçırıldıklarını söylemiştir. Lee Gordon’da başarısız olduklarını itiraf etmiştir. Savaşın siviller açısından ne anlam ifade ettiğinin yansıtılmadığını, haber bültenlerinin bir sıralamaya tabi tutulduğunu, “Amerikalı askerin cami içinde yaralı bir sivili öldürmesi” gibi arada çıkan fotoğrafların ise, sigara paketleri üzerine yazılan “sigara zararlıdır” metinlerine benzediğini, ve çabucak unutulduğunu kaydetmiştir. Martin Bell, Irak’ta yaşanmakta olanları yansıtma konusunda Arap medyasının çok daha başarılı olduğunu belirtmiştir...

 

Gizlice canlandırılan Feniks (Phoenix) operasyonu çerçevesinde Irak’ta işlenen cinayetlerde, sadece CIA’nın ve MI6’in değil, bu servislerden çok daha fazla İsrail’in MOSSAD adlı ünlü servisinin de rol aldığı anlaşılmaktadır. Basındaki değişik bilgilere göre, Mossad’ın özellikle ve öncelikle Kürt bölgesinde varolan varolan yaygın örgütlenmesinin kökleri, 1960’lı yılların başına uzanmaktadır. Aynı kaynaklara göre, KDP’ye bağlı Parastın adlı gizli servis, Mossad ürünüdür ve 1 Şubat 2004 Pazar günü KDP ve KYB merkezlerinde gerçekleşen intehar bombacısı saldırılarında yaşamını yitiren KDP’nin en önemli kişisi Sami Abdul-Rahman Mossad tarafından eğitilmiş birisidir. Öldürülünceye dek Parastın’dan da sorumlu olduğu söylenen Sami Abdul-Rahman, bu konuda tek değildir...

 

Basındaki haberlere göre, Mossad ajanlarının, İsrail özel birliklerinden eski subayların, Irak’ın Kürt bölgesinde özel komandolar, hertürlü süikasti ve saldırıyı gerçekleştirebilecek özel timler yetiştirme operasyonları sürmektedir. Sözkonusu özel yetiştirilmiş komandoların Feniks operasyonu çerçevesinde kullanılmadıklarının bir garantisi yoktur. Diğer yandan, bu özel eğitilmiş Kürt birliklerinin kanlı Felluce operasyonunda kullanılmış oldukları kesinlikle bilinmektedir...

 

Halepçe katliamı ve Anfal adlı Irak rejimi operasyonları sırasında seslerini alabildiğine yükseltmiş olan Kürt önderlerin, korkunç Halepçe katliamı ve benzerleri karşısında derin sessizliklerini korumuş olmaları, ancak suça ortak olmaları biçiminde yorumlanabilir. Bu satırları yazan kişi ve daha birçok ilerici barışsever insan, Kürt halkına yönelik haksızlıklar, baskılar ve katliamlar sırasında, Kürt insanları ile aynı safta olmaya, onların acılarını paylaşmaya, değişik yayınlarda Kürt halkının çığlığını duyurmaya çalışmıştır. Fakat malesef Irak halkının bütününe yönelik kanlı katliamlar sırasında Kürtlerden benzer bir ses çıkmadığı gibi, sözkonusu katliamlarla ilgili olarak İsveç’te yapılan protesto gösterilerinde tek bir Kürde dahi rastlamak olanaklı olmamıştır...

 

Tarihin insan soyuna verdiği en önemli derslerden biri de, her nerede olursa olsun yapılan haksızlıklara, kötülüklere aynı derece de karşı çıkmadan, kendisine, kendi halkına yönelik haksızlıklara ciddi biçimde karşı çıkabilmenin ve güvenlik içinde yaşayabilmenin olanaklı olmadığıdır... Kendilerine yönelik haksızlıklar karşısında olayları katlayarak duyurmaya çalışanlar, başkalarına yönelik haksızlıklara alet oldukları zaman, kin ve düşmanlıkların hedefi olacaklarını bildikleri için, kendilerini hiçbirzaman güvenlik içinde hissetmiyeceklerdir. Ve yeryüzünde sürüp gitmekte olan kötülükler -bugüne dek olduğu gibi- devletlerin, üst sınıfların sahte “barış” söylemleri arasında zincirleme birbirlerini izleyerek sürüp gidecektir. Karşılıklı derinleşen paranoyalar yeni daha korkunç toplumsal politik cinayetleri, kitle kırımlarını motive edecektir...

 

Irkçı siyonist İsrail devleti, bu gerçeğin en somut örneklerinin başında gelmektedir... II. Dünya Savaşı öncesi ve savaş yıllarında Nazi ırkçılığının “günah keçisi” olan ve milyonlarcası sistematik olarak katledilen Yahudi halkının acıları, vicdan sahibi herkesi gerçekten isyan ettirmiş ve üzmüştür. Savaş sonrası Batı tarafından Filistin halkının toprakları üzerinde kurdurtulan yapay siyonist ırkçı ve militarist İsrail devleti, yoksul Arap köylülerine karşı biryandan kanlı bir etnik temizlik politikası izlerken, diğer yandan bu suçlarını örtbas edebilmek, dünya kamuoyunda “meşruiyet” kazanabilmek, ve “Ortadoğu’da tek demokrasi olduğu” yalanını yayabilmek için, Nazi iktidarı yılları ile ilgili sözkonusu acı anıları bir ticaret malzemesi gibi sürekli kullanmıştır ve halen kullanmaya çalışmaktadır... Fakat bu acı anılar günümüzde yaşanan gerçeği, ırkçı siyonist İsrail devletinin işlemiş ve işlemekte olduğu cinayetlerin etkilerini değiştirebileceklermidir? Şüphesiz böyle birşey olanaksızdır; ve Nazi katillerin suçları tarihe nasıl kara bir leke olarak kazınmışsa, İsrail devletinin suçlarıda benzer izi bırakmaktan kurtulamayacaktır. II. Dünya Savaşı yıllarında Yahudi halkına karşı işlenmiş olan suçlar, insanların duygularını nereye dek nekadar etkileyebileceklerdir, veya etkilemektedir?

 

Mevcut anayasası ile -geçmişin ırk ayrımcısı Güney Afrika devletinden daha- ırk ayrımcısı olan İsrail devleti, saldırganlaştıkça silahlanmakta, silahlandıkça saldırganlaşmaktadır. Ve artık yoksul Batı Yakası ve Gazze halkına yönelik cinayetleri, uçaklar ve helikopterlerle gerçekleştirdiği roket saldırıları, bombalamaları, günlük olaylar arasına girmiştir. Ve İsrai devleti, Nazi ırkçılarının Varşova’da yaşayan Yahudi toplumunu izole etmek için yapmış olduğundan defalarca uzun ve çok daha yüksek bir duvarla yoksul Filistin halkını izole etme girişimini başlatmıştır...

 

Tüm bu kötülükler, devlet ile değişik halk sınıfları arasındaki ayırımı kolay yapamayan az eğitimli insanlar arasında Yahudi toplumuna yönelik toptan bir nefreti giderek yükseltmektedir. Yahudi kırımıyla ilgili olarak yapılan tüm propogandaya karşın, günümüzde yaşananlar, geçmişte olan Yahudi katliamını unuttumaktadır. Ve nefret, asıl olarak İsrail devletine yönelik biçimde yoğunlaşmaktadır... Hıristiyan Batı toplumlarında olduğu gibi tarihinde Yahudi düşmanlığı yaşamamış, ve Yahudi kırımları yapmamış Müslüman topluluklar içinde de sözkonusu Yahudi düşmanlığı gelişmektedir... Sonuçta, İsrail devleti, bu devletin sınırları içinde yaşıyan beş milyon kadar Yahudi giderek artan ölçülerde güvensizlik duygusuna sürüklenmektedir. Biraz aydın yahudilerin İsrail’e göçleri dururken, İsrail’de yaşayanlar da bu ülkeyi terketmeyi düşünmeye başlamışlardır... Güvenliğini daha fazla silahlanmakta, saldırganlaşmakta ve yayılmakta arayan İsrail devleti, cinayetlerini arttırdığı ölçüde geleceğe daha fazla korku ve güvensizlikle bakmaktadır. Süreç içinde gelişerek büyüyen korku, paranoya, ve bunlarla ilintili saldırganlık sarmalı, İsrail toplumunun geleceğini mayınlamaktadır. Ve gerçekten de bu gidişle İsrail devletinin bir geleceği olduğunu söylemek olanaksız gibidir...

 

Feodal önderlerinin elinde Washington’un ve Tel Aviv’in (Yafa) iğvasına (baştan çıkartmasına) uyan Kuzey Irak Kürt toplumu da, giderek İsrail devletinin karanlık kaderini paylaşır bir duruma sürüklenmekte, İsrail’in içine düşmüş olduğu korku, paranoya, ve saldırganlık sarmalının tutsağı olmaya başlamaktadır. Irak’ı işgaletmiş güçlerin her geriçekilme söylemleride, Kürt önderlerin heyecanla bu çekilme olasılığına karşı çıkmaları, işgalin yaratmış olduğu ölçüsüz felaketleri görmezden gelerek, “zamansız bir çekilme Irak’a felaket getirir” gibisinden sahte vaazlar vermeleri, içine sürüklenmiş oldukları karanlık sürecin beyinlerinde yaratmış olduğu derin endişenin ve korkunun dışa vurumundan başka birşey değildir. Bu konuda haksız oldukları da söylenemez. Çünkü Irak halkının, diğer Arap halkların, ve bölge halklarının olanları unutmaları pek kolay olmayacaktır... Ve yine kendi yararları çerçevesinde bugün bölgede varolan ABD gibi güçlü devletlerin yarın da aynı şekilde bu bölge de varolacaklarının, ve işbirlikçilerini korumayı sürdüreceklerinin bir garantisi yoktur. Yeni enerji kaynaklarının kullanılmaya başlanması, ve değişen yararlar çerçevesinde yeni politikalar belirleyecek olan Washington’un, tarih için kısa sayılabilecek süreler içinde bölgeyi terketmesi durumunda, İsrail devletinin ve Kürt yönetiminin herhangi bir ciddi varlık garantisi kalmayacaktır...

 

Basındaki haberlere göre, sözkonusu gelişmeler çerçevesinde, özet olarak, hem Güney Pasifik’te bulunan Guam adasında, hem İsrail’de birtakım işbirlikçi Kürtler özel eğitimden geçirilmişlerdir ve bunların önemli birkısmı -İran içindeki casusluk faliyetlerinde de kullanılmak amacıyla- Farsça bilenlerden seçilmişlerdir. Sözkonusu eğitimlerin Finansmanına, ABD ikinci başkanı konumundaki Cheney’in yöneticileri arasında bulunduğu dev Halliburton petrol boru hatları şirketi de katılmıştır... Aynı kaynaklara göre, işgalin ardından, Aralık 2003’de Barzani ile yapılan bir anlaşma çerçevesinde, Mossad subayları ve özel birliklere bağlı eski İsrail subayları, özel Kürt birliklerini eğitmeye başlamışlardır. Mossad görevlilerinin, özel birliklerden İsrail subaylarının Bağdat, Musul, Kerkük, Basra, necef, Kerbela, Nasiriye, Ramadi gibi kentler de, büroları, karargahları bulunmaktadır... Kısacası, İsrail’in Irak’ta yürüttüğü gizli-açık operasyonlar, ve Kürtlerle geliştirdiği derin işbirliği ve özel komando yetiştirme faaliyetleri üzerine anlatımlar dallanarak uzayıp gitmektedir.

 

Amerikan New Yorker dergisinin Pulitzer ödüllü yazarı gazeteci Seymour Hers’de aynı yönde inanılır bilgiler vermektedir. O, İsrail’in Kürtlere hertürlü desteği verdiğini ve Kürtlerle ortak operasyonlar yaptığını anlatmaktadır. New Yorker Dergisi’nde 28 Haziran 2004 günü yayınlamış olan “İsrail Kürtlere Bakıyor” veya “İsrail’in Yüzü Kürtlere Dönük” başlıklı makalesinde Hers, aynen şünları söylemektedir: “Eski İsrail istihbarat subayının belirttiğine göre, geçen yıldan beri İsrail, Kürt komando birimlerini İsrail’in en mükemmel komando birliği Mistaravim ile aynı yöntemlerle ve aynı etkinlikte eğitmektedir. Eski subayın anlatımıyla, Kürtlere yapılan İsrail yardımının ilk hedefi, onları, Amerikan komando birimlerinin yapmaktan aciz oldukları işleri yapabilecek düzeye getirmektir. İçine sızmak, bilgi toplamak, ve ardından Şii ve Sünni direnişin liderlerini öldürmek...” (A Seymour Hers article in the New Yorker magazine,June 28, 2004, titled: Plan B, As June 30th approaches, Israel looks to the Kurds.)

 

Anlaşılmış olacağı gibi, Amerikalı komandoların direniş birimlerinin içine sızmaları olanaksızdır ama, bölge insanı olan ve birkısmı anadili gibi arapça ve yine diğerleri ana dili gibi farsça konuşabilen Kürtlerin Irak direniş birimlerinin ve hatta İran kurumlarının içine sızmaları okadar zor değildir.... Sözkonusu “İçine sızmak, bilgi toplamak, ve ardından Şii ve Sünni direnişin liderlerini öldürmek” gibi kirli işler Kürtlerin omuzlarına yüklenirken, Kürt halkının önderi konumunda olanlar nasıl bir pisliğe bulaştırılmakta olduklarının bilincinde değillerdir anlaşılan. Bu pisliğin, vaktiyle Vietnam’da yaşanmış olan Feniks operasyonunun Irak’ta yeniden diriltimiş biçimi olduğu açıktır. Böyle pisliklere bulaşanlar, zaman içinde dünya kamuoyunda tüm sempatilerini ve desteklerini yitirirler. Aynen Vietnamlı işbirlikçiler, veya II. Dünya Savaşı sonrası popüler olan İsrail’in günümüzde sempati açısından dibe vurmuş olması gibi...

 

Vietnam’ın ardından Irak’ta yeniden diriltilmiş olan Feniks operasyonu çerçevesinde öldürülmüş olan yüzlerce Iraklı aydının ve profösörün cinayetlerinin gerisinde İsrail ajanlarının da olduğu bilinmektedir ama, Hers’in açıklamaları ile, bu iğrenç işte birtakım Kürtlerin de kullanılmakta oldukları anlaşılmaktadır. Ve bu durum, Irak’ta yaşanmakta olan insani trajediyi daha da derinleştirmektedir. Tüm bu yaşananlar, trajediyi sadece günümüzde derinleştirmekle kalmamakta, aynızamanda geleceğin trajedilerinin de ilmiklerini atmaktadır. Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, unutulmayacak olan acı olaylar, geleceğin düşmanlıklarına, trajedilerine temel oluşturacaktır...

 

Örneğin, 22 Haziran 2004 tarihli ve “democracynow.org” sitesindeki “Seymour Hers: Israili Agents Operating in Iraq, Iran and Syria” başlıklı haberde, şunlar yazılıdır: “(...) Şimdi, aralarında Mossad ajanlarınn da bulunduğu yüzlerce İsrailli ajan, Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesinde operasyonlar düzenlemektedir. Buna ek olarak Mossad, İran’ın ve Suriye’nin Kürt bölgelerinde gizli operasyonlar yürütmektedir. Eski bir İsrail gizli servis subayı, Hers’e, bunun ‘gerçekçi politika’ olduğunu söylemiştir. Kürtlerle birlikte olan İsrail, İran, Irak ve Suriye içinde gözlere sahibolmaktadır.”

 

Yine Seymour Hers’in 27 Haziran 2004 tarihli ve “Israel Helping Kurds Financialy, Militarily” başlıklı göreceli uzun makalesine göre, “Kürt Kuzey Irak’ta Kürt merkez bankası kuruluşunun gerisinde de İsrail durmaktadır”. İsrail Kürt ilişkileri, ve İsrail’in Kürtleri nasıl kullandığı üzerine daha birçok ayrıntılı bilgi veren, değişik zamanlarda bu konuyla ilgili birçok yazı yazmış olan Hers, ortak operasyonlar üzerine de birçok bilgi vermektedir...

 

İsrai devletinin özellikle Barzani bölgesindeki Kürtler, Kırmanç konuşan Kürtler üzerinde bu ölçüde etkili olabilmesinin tek nedeni, Kürtlerin Irak merkezi yönetimi ve diğer bölge devletleri ile geçmişten beri olan problemleri değildir. Kürtler ve bölge halkları açısından bu uğursuz ve acı verici ilişkinin (İsrail-Kürt ilişkisinin) gerisinde, İsrail’de yaşamakta olan ve sayıları 100 bini aşan Kürt insanının da etkisi vardır. Yahudi dininden olan İsrail vatandaşı Kürtler arasından Yitzhak (İzak) Mordechai gibi generaller dahi çıkmıştır. Sözkonusu 1944 Irak doğumlu aynı kişinin, 1960’lı yıllarda Irak’ın kuzeyinde gizli operasyonlara katıldığı ve istihbarat servisi Parastın’ın işlerinde de rol aldığı anlatılmaktadır... Aşırı sağcı, hatta faşist denebilecek siyonist ırkçı Benjamin (Bünyamin) Netanyahu’nun Likud partisine 1996 yılında giren Mordechai, aynı yıl seçimi kazanan Netanyahu’nun başbakan olması ile birlikte İsrail’in savunma bakanlığını üstlenmiştir. Mordechai, ayrıca başbakan yardımcılığı ve ulaştırma bakanlığı gibi görevlerde de bulunmuştur... Irak kökenli bir Kürdün İsrail’in tüm bu yüksek makamlarında bulunuyor olması, ve yine başka Kürtlerin de İsrail’in önemli mevkilerine yükselmeleri, herhal de Irak Kürtleri için de bir anlam taşır... Ulaştırma bakanı olduğu günlerde, Mart 2001’de cinsel taciz ve tecavüz eylemi ile suçlanan, yargılanan, ve 18 ay ceza alan Mordechai, tüm kariyerini yitirmiştir...  

 

Yapılan araştırmalara göre insanların tümü açısından dünyanın en güvenliksiz ülkesi konumunda olan Irak’ta, işgalle birlikte öncelikle sivil halkın, kadınların ve çocukların yaşamlarının bir karabasana dönmüş olmasının yanında, 30 Ocak 2005 seçimlerinin ardından yapılan anayasa ile de kadın haklarında hatırı sayılır bir geriye gidiş yaşanmıştır. İktidarını koruyabilmek amacıyla dünyanın heryerinde olduğu gibi “demokrasi getirmiş olduğu” Irak’ta da çağdışı ataerkil feodal güçlere dayanmaya çalışan Washington, kadınlarının görüntüleri ile Irak’ı Suudi Arabistan’a benzeyen bir ülke konumuna düşürmüştür. Özgür modern görünümlü kadınların ülkesi olan, kadınların yaşamın her alanına rahatça katılabildikleri işgal öncesinin laik Irak’ı, artık sokaklarda sadece gözlerini açık bırakan kara çarşafları ile dolaşan kadınlarıyla Suudi Arabistan veya feodal savaş lordlarının Afganistan’ı görünümü vermeye başlamıştır...

 

Şiddet olayları ve işgalgüçlerinin özellikle hedef ayırt etmeyen hava saldırıları sonucu hergün yüzlece kişinin öldürüldüğü Irak kentleri, aynızamanda büyük sağlık sorunları ile karşı karşıyadırlar. Yıkılan ve yeniden yapılmayan elektrik santrallarının yarattığı enerji yetersizliği ve teknolojik alt yapı tahribatı sonucu içilebilir temiz su bulmanın olanaksızlığı, bulaşıcı hastalıkların yayılmalarını kolaylaştırmaktadır. Kanalizasyonların işlememesi ve düzgün belediye hizmetlerinin olmaması sonucu çöplüğe dönüşen büyük kentler, Irak’ı salgın hastalıkların ülkesi konumuna sürüklemiştir... Sonunda, Eylül 2007 tarihli basın haberlerine göre, -1991 yılından beri kesintisiz olarak ekonomik altyapısı, özellikle elektrik santralleri bilinçli olarak tahribedilen Irak’ta- temiz su yokluğu nedeniyle sonderce tehlikeli bir kolera salgını başlamıştır. İsveç’in en büyük akşam gazetesi Aftonbladet’in 27 Eylül 2007 tarihli sayısında Robert Triches imzasıyla yayınlanan, ve bu satırları yazan tarafımdan türkçeye çevrilerek Sinbad’da basılan “Ölümcül hastalık Bağdat’ta yayılıyor” başlıklı habere göre, kolera salgını nedeniyle o güne dek (haberin yayınlanmış olduğu güne dek) 12 kişi ölmüştür. Dünya Sağlık Örgütü WHO’ya göre, 2.116 olay rapor edilmiştir. Yaklaşık 30 bin kişi de salgını daha hafif atlatmaktadır. Olayların önemli birkısmı Irak’ın Kürt bölgesinde ortaya çıkmıştır. Bunların arasında Türkiye’de Makhmur olarak tanınan Tameem bölgesi, ve ayrıca Tikrit, Musul, Duhok gibi kentler vardır... Bağdat, salgının yaygın olduğu merkezler arasındadır...

 

Artık vaktiyle tertemiz olan büyük kentlerin sokaklarına yığılmış çöplerin arasında gıdalarını arayan yoksul kimsesiz çocuklara, yoksul insanlara rastlamamak olanaksızdır. Daha 2004 yılı güzünde Washington Post’un yeni bir araştırmaya dayanarak yazdığına göre, beş yaşın altındaki çocuklar arasında gözlenen had safhadaki yetersiz beslenme, iki yıl önce, yani işgalden önceki ambargo yıllarının sonuna doğru yüzde 4 iken, işgalden bir yıl sonra, yetersiz beslenme ile ilgili beş yaşın altında çocuk ölümleri yüzde 7,7 olmuştur. Bu oranın günümüzde çok daha yüksek olduğu ortadadır. Ve zaten UNICEF’in Dünya Gıda Programı ile ortak tahminine göre, Irak’ta doğan bebeklerin yüzde 30’u yetersiz beslenme nedeniyle ölüm tehlikesi altındadır. Çocukların sadece yüzde 40 kadarı temiz su içebilmektedir, ve bu UNICEF verisi, yayılan koleranın gerisinde duran gerçeğe de açıklık getirmektedir... İlkokul çağındaki beş çocuktan biri okula gidememektedir. Irak’ta, gözaltında ve hapiste tutulan çocuk sayısı 500 civarındadır. Son iki yılda, 2006’dan 2008’e dek 600 bin çocuk yerinden edilmiştir. Irak’ın sadece günü değil, geleceği de yıkılmaktadır...

 

Washington-Londra ekseninin Irak’a getirmiş olduğu demokrasi, yukarıda özetlenlerden başka birşey olmamıştır. Irak, komşularına, tüm bölgeye acı ve güvensizlik yayarak kanamasını sürdürmektedir. Ve Washington’u dahi akıntısına kilitleyen bu ölümcül kanama, etkisini arttırarak sürmektedir. devamı, sekizinci bölüm

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

3) Kısaca 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

 

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

 

9) İşgal yalanları, “insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

 

KAYNAKLAR:

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/