Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

 

İşgalden hemen sonra, “sivil yönetici” adıyla sömürge valiliğinin başına Jay Garner (1938) adlı bir general getirilecekti. Gençliğinde iki dönem Vietnam’da görev yapmış olan Garner, 1991 Körfez savaşı sırasında Patriot füzeleri ile ilgili bölüme kumanda etmişti- bilindiği gibi füzelere karşı savunma füzesi olarak kullanılan Patriotlar, Irak’ın Scud füzelerine karşı İsrail’in savunmasında da kullanılmıştı ve bu da Garner’in görev alanı içerisindeydi...

 

Körfez Savaş (1991) sonrası Irak’ın kuzeyindeki “Kürt bölgesinin korunması” işinde çalışan ve Irak’ı bir ölçü de tanıyan Garner, Reagan döneminde “Yıldız Savaşları” (1983) projesi içinde de görev yapmıştı. Genelkurmay ikinci başkanının yardımcılığını yaptıktan sonra ordudan ayrılmış olan Garner, yine asıl ilgi alanı olan  Patriot (yurtsever) ve Arrow (ok) füzelerinin çizimleri, iletişimleri ve hedef bulma sistemleri ile ilgili SYColeman’ın başkanlığına getirilmişti... Mart 2003’de, daha Irak işgaledilirken O, ülkenin Amerikalılar açısından daha güvenlikli kuzeyinde göreve başlayacaktı. Resmi statüsü, Pentagon (Savunma Bakanlığı) tarafından Irak’ın işgali planı çerçevesinde şekillendirilmiş olan, “Irak’ın Yeniden Yapılandırılması ve İnsani Yardım” kurumunun başı olmaktı. Kısaca, “sivil yönetim” olarak anılan bu kurum, doğrudan Savunma Bakanlığı’na (Pentagon’a) bağlı birçeşit büyükelçilikten veya sömürge valiliğinden başka birşey değildi...

 

Daha çok füzelerle, askerliğin doğrudan bilimle bağlantılı dallarıyla ilgilenmiş olan Garner, anlaşılan, nasıl bir pisliğin içine sürüklenmiş olduğunun bilincinde değildi. “Irak’a demokrasi getirmek” gibi yalanlara öncelikle kendisi inanmış, propoganda amacıyla söylenen tüm bu kuyruklu yalanları ciddiye almış olmalıydı. Asıl rolünün bilincinde olmadığı için olmalı, işe başladıktan kısa süre sonra O, BBC gazetecisi Lisa Mullins ile yaptığı ve 15 Nisan 2003 günü yayınlanan söyleşisinde, “Zamanlamam yok. Ülkenin ve insanların yeniden yapılandırılması çabası sürecindeyiz.”, diyecekti. Yine aynı söyleşi de O, sağlıklı düşünebilen insanları acı acı güldürecek -boyundan büyük- sözler edecekti. Örneğin O, “Medeniyet burada başladı, Iraklılar için demokrasi de burada başlayacak” gibisinden işgalin hedefi ile alakasız koca koca laflar edecekti.  Ve bu sözleri ettiği sırada O, suyunun ısınmakta olduğunun farkında değildi. Acilen özgür seçimler beklediği ve zorla gerçekleştirilen bir özelleştirme programına karşı çıktığı için, 3 Mayıs 2003 günü, işine başladıktan yaklaşık bir ay sonra,W. Bush tarafından görevinden alınacaktı...

 

Irak halkına işgali kabulettirmek, işgalcilerden yana toplumsal politik stabiliteyi sağlayacak bir işgal yönetimini yerleştirmek gibi kirli bir iş için çok daha uygun biri, dışişleri bakanlığının deneyimli “kontra-terör” uzmanı III. Lewis Paul Bremer (1941), “Irak’ı yeniden yapılandıracak kişi” olarak Garner’in görevini devralacaktı. Paul Bremer, vicdanının ağırlığından çoktan kurtulmuş tam yetkili bir sömürge valisi olarak 11 Mayıs 2003 günü ofisine yerleşecekti...

 

“Terörist casuslar” ve CIA ile çalışmış olan -Katolik kökenli- Paul Bremer’in böyle bir göreve tayini, insan hakları örgütleri tarafından protesto edilecekti ama, sadece bu protestolar bile Bremer’in işine tam uygun biri olduğunun kanıtı idi... Raporlarını doğrudan Pentagon’a (Savunma Bakanlığı’na) veren ve emirleri doğrudan Savunma bakanından alan Bremer’in ilk işi, vaktiyle Saddam Hüseyin’e muhalefet etmiş, ve özellikle gizlice CIA ve MI6 gibi emperyalist servislerle işbirliği yapmış kişilerden, değişik dini ve etnik guruplardan, özellikle Şii çoğunluktan bir “Geçici Yönetim (Otorite) Birliği” (Coalition Provisional Authority, CPA) oluşturmak olacaktı. Yine Bremer, Şii çoğunluğu elinde tutabilmek amacıyla, Irak’ta en büyük Ayetullah konumundaki Ali al-Sistani ile bir ölçüde anlaşacaktı. Fakat ileride, Ali al-Sistani ile yapılan uzlaşmanın bile Şii çoğunluğu denetim altına almaya yetmediği anlaşılacaktı ve zaten Ali al-Sistani’de sırtın ustaca ABD’ye dönecekti...

 

ABD dışpolitikasının belirlenmesinde başrolü oynayan masonik örgütlenme Council on Foreign Relations’un (CFR, Dış İlişkiler Meclisi) verdiği bilgilere göre, Irak Şii topluluğu üzerinde çok büyük etkisi olan Sistani, İran’da olduğu gibi baskıcı olmayan ama, sonuçta yine İslamcı olan bir devlet biçimi istemekteydi... Uzun yıllar İngiltere’de politik göçmen olarak yaşamış olan Sistani, Irak’ın şekillenen yeni yönetimi içinde resmi bir rol almak istemeyecekti. Buna karşın O, seçimle gelen, din özgürlüğü tanıyan ve diğer sivil özgürlüklere yerveren İslami bir devlet modeli için çaba sarfedecekti. İşgalci güçlere bu yönde baskı yapmaya çalışacaktı. İşgalden önce ve işgalin ilk zamanlarına İngiltere’de yaşamakta olan Sistani, işgalci ABD’ye yönelik olarak şiddet içeren bir karşı duruşu istememekle birlikte, kendi hazırlamış olduğu devlet planı ABD yönetiminin hazırladığı Irak planı ile uzlaşmayınca, işgal yönetimi ile arasına mesafe koyacaktı...

 

Yüzde 60’ı aşkın Şii çoğunluğu nedeniyle ülke de en etkili politik fügür konumunda olan Sistani’nin popülaritesi, yığınlar üzerindeki etkisi, daha O Irak’a dönmeden “Mehdi Ordusu” adlı silahlı gücüyle ve kendi talepleriyle savaşa başlayan genç Şii imam Sadr’ın etkisi ile sarsıntı geçirecekti...

 

Bremer’in en önemli işlerinden biri ve belki de birincisi, vahşice zoraki bir özelleştirmeyi başlatmak olacaktı. Bremer’in başkanlığındaki Geçici Yönetim Birliği’nin (CPA) 20 Eylül 2003 tarihli emri ile, ulusal kaynaklarla ilgili sektörlerin yüzde yüzü yabancıların eline geçecekti. Elektrik üretimi, telekominikasyon ve ilaç endüstrisi dahil, 200’ü aşkın devlet kuruluşu haraç-mezat özelleştirilecekti. Yabancı kişi ve kuruluşlara, kârlarını vergisiz transfer etme hakkı ile birlikte elde ettikleri şirketleri kırk yıl kullanma lisansları verilecekti. Şüphesiz tüm bunlar yasadışı işlerdi, Irak anayasasının ihlali anlamına geliyorlardı ama, Irak’ın işgaledilmesinin temel amaçlarından biri de buydu. Zaten ülkenin işgali de tamamen uluslararası yasaların çiğnenmesi, Birleşmiş Milletler denen hastalıklı kurumun devre dışı bırakılması ile gerçekleşmişti. Şimdi de Irak’ın görünüşte halen yürürlükte olan mevcut yasalarını çiğnemekteydiler... Amaç, ülkenin zenginliklerinin yağmalanmasıydı ve talan Bremer yönetimi ile başlayacaktı...

 

Irak’ın bilinen çok yüksek kaliteli ve çıkartma maliyeti sonderece düşük 112 milyar varil petrol rezervi vardı. Daha keşfedilmeyi bekleyen 250 milyar varil kaliteli petrol rezervi olduğu hesabedilmekteydi... Irak petrol endüstrisi -tüm yenilenmeye muhtaç eksikleriyle birlikte- “altın yumurtlayan tavuk” gibiydi ve ülke asıl olarak bunun özelleştirilmesi için işgal edilmişti...

 

İşi yine “kitabına uydurmak” için, ABD Dışişleri Bakanlığı, İşgalden önce ABD’ye sığınmış ve ruhlarını çoktan Beyaz Saray’da oturan Mephisto’ya teslim etmiş -çoğu kadın- 200’ü aşkın Iraklı göçmenle birlikte, Irak’ın Geleceği projesi adıyla bir petrol ve enerji paneli örgütleyecekti. Panele katılan Iraklı göçmenler özelleştirmeyi en çıkar yol olarak göreceklerdi. Ve bunların çoğunluğu ABD’ye yerleşeceklerdi... Sonunda, 2004 yılı içinde, Bush yönetimi tarafından kiralanmış olan BearingPoint adlı bir danışman firmaya Irak Petrol yasası taslağı hazırlatılacaktı. Ertesi yıl, 2005’de, işgalci ABD’nin istemleri doğrultusunda  hazırlanan yeni Irak anayasası, özelleştirmeleri kolaylaştıracak, uluslarüstü tekellere petrol sahalarını açacak maddeler içerecekti. Ve sonuçta, yine Beyaz Saray’ın bastırması ile, sözkonusu petrol yasası taslağı, 2007 yılının Ocak ayı ortasında, Kürt asıllı Başbakan Yardımcısı Bahram Salih’in başkanlığını yaptığı alt komiteden geçerek Irak parlementosuna gelecekti. Hidrokarbon (hydrocarbon) yasası adıyla parlementoya gelen taslak, 23 Şubat 2007 günü aynı adla yasalaşacaktı...  

 

Iraklıların, ve özellikle petrol işçilerinin, petrol endüstrisindeki beş büyük sendikanın, petrol sahalarının yabancılara teslim edilmesine muhalefet etmelerine karşın, Washington’un bastırması sonucu hidrokarbon yasası çıkartılabilecekti. Çıkartılan bu petrol yasası ile Irak petrol alanları 30- 35’er yıllık konratlarla Conoco (Standart Oil Tröstü’nün parçalandıktan sonra doğan bir bölümü), Chevron, ExonMobil gibi uluslarüstü tekellere teslim edilecekti... Irak Ulusal Petrol Şirketi, Irak’ın bilinen 80 petrol sahasından sadece 17 tanesini elinde tutmaya devamedecekti. Yasaya göre, henüz keşfedilmemiş alanların tümü yabancı şirketlere terkedilmekteydi...

 

Irak Petrol Sendikaları Federasyonu’nun 2007 yılı yaz ortasında -yasayı protesto amacıyla- greve gitmesine karşın, sonuç değişmeyecekti... Irak halkının yaşam standardının bir anda yüselmesine yolaçan 1972 yılı petrol millileştirmesinin rövanşı, hidrokarbon yasası ile Washinton tarafından alınmış olmaktaydı... Petrollerin millileştirilmesi ile Irak’ta okuma yazma oranının yüzde yüzlere ulaşmış, sağlık sektörü mükemmelleşmiş, Irak halkının yaşam standartı her alanda Batı Avrupa’nın düzeyine ulaşmıştı. Buna karşın, İran savaşı, ardından gelen 1991 Körfez saldırısı, ambargolarla başlayan yıkım, ve ardından işgalin süreklilik kazanan sınır tanımaz yıkımı sonucu, çöküntü ve yoksulluk zirveye ulaşmıştı. Ve Washington tarafından hazırlatılan petrol yasası ile de halka son bir darbe daha vurulmuştu... W. Bush’un başarısı gibi gözüken petrol yasası, Irak halkına yapılmış olan en büyük kötülüklerden biriydi. Irak halkı, tarihinin en kötü, en güvenliksiz, ve en yoksul günlerini yaşamaktaydı...

 

Bölgesel Kürt yönetimi, zaten daha yasa çıkmadan, bağımsız bir devlet gibi davranarak yabancı şirketlerle petrol anlaşmaları yapmıştı. Kendi bölgesindeki petrol sahalarını yabancı şirketlere devretmişti. Bekledikleri referandumun ardından Kerkük petrolleri üzerinde de denetim kurmayı düşleyen Bölgesel Kürt Hükümeti’nin başbakanı Neçirvan Barzani, -Şii asıllı- Irak başbakanı Nuri el-Maliki’ye, çıkartılan petrol yasasını tanımadıklarını bildirecekti... Kürt yönetimi sözkonusu yasayı tanımak istemiyordu, çünkü, yasaya göre Irak petrollerinin tümünün denetimi merkezi hükümetin elinde idi. Kürt yönetimi ise, kendi bölgesindeki petroller üzerinde tam egemen olmak istediği gibi, yeni Irak Anayası’nın 140. maddesine göre 2007 yılı sonuna dek Kerkük’te yapılması gereken referandum da çoğunluğu elde edeceğine inanmaktaydı. Bu referandumla statüsü belirlenecek olan Kerkü’ü de sınırlarına dahil ederek petrol zengini olacağını hesaplamaktaydı. Ve zaten önceden düşünülmüş bu hedef çerçevesinde, işgalle birlikte, kışkırtılan yerel Kürt insanlarına Kekrkük’ün resmi daireleri ve özel olarak tapu kayıtları yağmalattırılmıştı... 

 

Irak halkının değerlerinin yağmalanması, sadece kamu sektörü ve ülkenin petrolü ile sınırlı değildi şüphesiz. Herkesin bildiği gibi, ülkenin tarihi de bu yağmanın en önemli parçalarından biriydi. Dünyanın en eski medeniyetlerinin başında gelenini, en az sekiz bin yıllık bir tarihi bünyesinde barındıran Bağdat müzesi, işgalci güçler tarafından bilinçli olarak yağmaya açılacaktı. Tarihi camilerin minareleri eylenceli birer hedef tahtası olarak kullanılacaklardı. Petrol bakanlığı dışında tüm bakanlıklar, resmi devlet kurumları, bunların arşivleri, tapu kayıtları, herşey yağmaya açılacaktı.

 

Arşivlerle, devlet kurumları ile ilgili sözkonusu yağmanın birinci nedeni, geçmişini silerek Irak’ın yeniden bir ulus olarak doğuşunu engellemek olduğu kadar, Saddam Hüseyin yönetiminin Batı yönetimleri ve özellikle ABD ile yapmış olduğu işbirliğinin kanıtlarını yoketmekti. Kimyasal silahların, zehirli gazların nasıl ve nereden geldiklerinin; muhalefeti ezdiği sırada ve İran ile savaşırken Saddam yönetiminin ABD ve İngiltere tarafından nasıl desteklenmiş olduğunun kanıtlarını yoketmek için arşivler yağmalanmıştı. Özellikle tapu kayıtlarının yağmalanması, değişik halk gurupları arasındaki çelişkileri derinleştirmeye, halkın bir bölümünü suça ortak etmeye yönelikti. Bu yolla birilerinin mülklerinin üzerine diğerleri otururken, özellikle Irak’ın kuzeyindeki bazı kentlerin, örneğin petrol zengini Kerkük’ün demografik yapısı Kürt halkından yana değiştiriliyordu. Yeni anayasaya göre 2007 yılı sonuna dek yapılması gereken Kerkük referandumuna, böyle birçeşit az gürültülü etnik temizlik eylemi ile hazırlanılıyordu. Aynızamanda bu yağma izni, işgalcilerle işbirliği yapılan Kürt yönetimine bir armağan gibiydi... 

 

Saldırının başladığı 19- 20 Mart 2003’den 42 gün sonra, 1 Mayıs 2003 günü W. Bush, savaşın bittiğini ve “zaferi” kazandıklarını ilanetmişti ama, yaklaşık 150 bin kişilik işgal ordusuna, sömürge valisi konumundaki Bremer’in tüm tedbirlerine, toplumun değişik kesimlerinden temsilcilerle kurulan “Geçici Yönetim Birliği”ne, Şii çoğunluğun en büyük Ayetullah’ı Sistani ile yapılan birçeşit uzlaşmaya karşın, işgale karşı direniş büyüyerek sürecekti. Görüldüğü kadarıyla direniş tek bir merkezden yönlendirilmese de, farklı guruplar birbirleri ile çatışsalar da, asıl hedef işgal güçleri idi... Sistani’nin konumuna karşın, Nisan 2004’te, genç Şii dini önder Mukteda el-Sadr yönetimindeki “Mehdi Ordusu”da, Necef’te ve Felluce’de işgal güçlerine karşı savaşmaya başlayacaktı... Asıl büyük direnişin eski Baas yöneticilerinden birkısmı tarafından örgütlendiği, ve bu laik hareketin farklı dini ve etnik gurupları içinde topladığı anlaşılmaktaydı... 

 

“Geçici Yönetim Birliği” (CPA), 2003 yılında alınan 1483 numaralı Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu kararına ve savaş yasalarına dayanarak, 21 Nisan 2003 tarihinde kurulmuştu. Ve kendisini feshedeceği 28 Haziran 2004 gününe dek, Irak hükümetinin üzerinde bir otorite olarak yasama, yürütme, ve yargı erklerini elinde topladığını bildirecekti... Tüm güçlerin tek elde toplanması, “güçler birliği” adını alan sistem, totaliter rejimlere, faşist rejimlere özgü idi. Ve onlar hala Irak’a “demokrasi getirdikleri” iddiasında idiler.

 

“Geçici Yönetim Birliği” (CPA), “Yeniden Yapılanma ve İnsani Yardım Bürosu” (ORHA) adlı kuruluşun devamı idi. Office for Reconstruction and Humanitarian Assistance (ORHA), Irak’ın işgali başlamadan tam iki ay önce, 20 Ocak 2003 günü şekillendirilmişti. Yani, Irak’ın elegeçirilmesinden sonra nasıl yönetileceği önceden planlanmış ve gerekli kurum hazırlanmıştı. Yukarıda adı geçmiş olan ve görevinde ancak bir ay kadar kalabilen ilk sivil yönetici general Jay Garner, ORHA’nın başkanı olarak işe başlamıştı. Garner’in görevden alınması ile ORHA bitirilecek ve Bremer tarafından -tüm yetkileri elinde toplayan- CPA kurulacaktı. Bremer, ABD Başkanlık Temsilcisi ve Irak’ın Yöneticisi ünvanlarını da kullanacaktı. Diğer yandan Bremer, hem medya organları ve hem da Beyaz Saray tarafından birçok kez Büyükelçi olarak ta adlandırılacaktı. Çünkü, O’nun döneminde Irak’ta ABD’yi temsilen bir başka üst sivil yetkili, bir büyükelçi asla olmayacaktı...

 

Bremer’in başında olduğu CPA, Ağustos 2003’te, Bağdat’ta bulunan Irak’ın Cumhuriyet Sarayı’na yerleşecekti. CPA’nın ilk işlerinden biri, Baas üyelerini adım adım görevlerinden uzaklaştırmak olacaktı. Fakat ileride bu politikanın hatalı olduğu düşünülecekti. Baker ve Hamilton başkanlığında hazırlanan rapor da, Baas üyelerinin yönetime alınmaları tavsiye edilecekti... CPA, 23 Mayıs 2003 günü yayınladığı 2 numaralı emri ile Irak ordusunun dağıtılmasını sağlayacaktı. Beyaz Saray’ın emri ile ve Bush’un bilgisi dahilinde Bremer, 400 bin kişilik maaşlı resmi Irak ordusunu dağıtacaktı. Bu dağılma ile birlikte, bazı ABD subayları ve CIA ekibi, yeni bir ordu oluşturmak için birtakım Iraklı subaylarla temaslara başlayacaklardı. Ve sonuçta, yüzde 60’ı çok aşan işsizlikten, ortada işsiz ve yoksul kalan askerlerin çaresizliklerinden, ülkedeki büyük ekonomik ve moral çöküntüden de yararlanılarak, 50- 150 dolar aylıklarla eski bazı askerlerin istihdam edildikleri yeni 250 bin kişilik bir “Irak ordusu” kurulacaktı...

 

Aslında süreç asıl olarak Washington’da, Beyaz Saray’da belirleniyordu ama, yeni ordu kuruluşu ile ilgili kararları alan, bu ordunun personelinin maaşları ile ilgili anlaşmaları imzalayan, özelleştirmeleri gerçekleştiren, kukla Geçici Yönetim Birliği (CPA) oluyordu. CPA’nın asıl fonksiyonu, birtakım Iraklıları sürece kataran yandaş cepheyi genişletmek ve Beyaz Saray’da alınan kararlara “meşruiyet” kazandırmak idi. Kısacası CPA, “Irak ile ilgili kararları ıraklıların aldığı(!)” yalanına hizmet etmekteydi... Irak halkı dibe vururken, CPA üyelerinin ve yakınlarının kişisel keyifleri yerindeydi... Paul Bremer Irak’ı terkederken, 28 Haziran 2004’de NATO, yeni Irak güvenlik güçlerini eğitme sözü verecekti...

 

Paul Bremer’in başında olduğu -ABD güdümlü- CPA’nın 13 Temmuz 2003 tarihli kararı ile, “Irak Yönetimi Meclisi” kurulacaktı. Irak Yönetimi Meclisi’nin üyeleri de, CPA, daha doğrusu Bremer tarafından tayinedilecekti... Yönetim meclisinin 25 üyesinin13 tanesi Şii Arap, beş tanesi Sünni Arap, beş tanesi Kürt (Sünni), bir üyesi Türkmen, ve bir üyesi de Asuri kökenli idi. Üyelerden üç tanesi kadın idi. Üyeler arasında, günümüzde Irak cumhurbaşkanı olan Celal Talabani, yine günümüzde Kürt bölgesel yönetiminin başkanı konumundaki Mesut Barzani, ve Irak’ın ilk geçici başbakanı olacak olan Iyad Allavi gibi adlar vardı. Celal Talabani, bu meclisin ve Irak’ın ilk cumhurbaşkanı rolündeydi. Gazi Maşal Acil el-Yaver, ileride -birsüre için- birinci adam olacaktı...

 

Bu “Irak Yönetimi Meclisi” adlı yeni kurumda yeralanlardan İbrahin el-Caferi, Iyad Allavi’nin ardından ikinci geçici başbakan rolünde olacaktı. Aynı kişi ileride birsüre için birinci başbakan rolü de oynayacaktı... Caferi ve Allavi, her ikisi de Şii kökenli olmakla birlikte çok farklı karakterlerdir. Caferi daha Arap milliyetçisi ve dindar özelliklere sahiptir ve zaten ülkenin en eski Şii İslamcı hareketi olan “Dava Partisi”nin başkanı konumundadır. Büyük Ayetullah Sistani tarafından desteklenmiştir... Din ile bağı olmayan Allavi ise, tamamen Batılılaşmış karmaşık bir karakter görünümü vermektedir... Sözkonusu meclisin üyelerinden Akile el-Haşimi, direnişçi güçlerin 25 Eylül 2003 günü gerçekleştirdikleri bir saldırıyla öldürülecekti. Hukuk eğitimi görmüş ve Sorbon’da edebiyat doktorası yapmış olan Akile el-Haşimi, sözkonusu mecliste bulunan üç kadın üyeden birisiydi. Saddam Hüseyin yönetimi yıllarında dışişleri bakanı Tarık Aziz’in fransızca tercümanı olarak çalışmıştı. İşgal hükümetinin Birleşmiş Milletler Daimi temsilcisi olması bekleniyordu... Yine aynı meclis üyelerden İzzettin Salim, 17 Mayıs 2004 günü gerçekleşen bir bombalı saldırı ile öldürülecekti... Öldürülen iki üyenin yerini yenileri alacaktı...

 

Sözkonusu “yönetici meclis”in başkanı olarak Celal Talabani, CPA’nın asıl patronu ve bir anlama büyükelçi konumundaki ABD temsilcisi Baul Bremer, ve David Richmond, 15 Kasım 2003 günü, nelerin yapılacağı ile ilgili bir program, veya sürecin nasıl işleyeceği üzerine anlaşacaklardı. Anlaşmaya, yeni geçici anayasanın yapılması işi, ve bu anayasa çerçevesinde seçimlerin gerçekleşmesi olgusu dahildi. Ertesi gün, 16 Kasım 2003 tarihinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1511 numaralı kararıyla -ABD tarafından desteklenen- geçici Irak hükümetini resmen tanıyacaktı. İşler Washinton’dan bağlanmakta, atılan her adım kitabına uydurulmaktaydı... Yine Güvenlik Konseyi, 1511 numaralı aynı kararıyla, ABD gözetimi altında Birleşmiş Milletler yardımının Irak’a akışına izin verecekti. Konsey, kararlaştırılan zaman cetveline bağlı kalınmasını isteyecekti... Bremer, Richmond ve Talabani tarafından imzalanmış sözkonusu 15 Kasım anlaşmasında Birleşmiş Milletler’in oynayacağı roller hakkında özel bir atıf yoktu, anlaşma da Birleşmiş Milletler adı geçmiyordu ama, Talabani, Birleşmiş Milletler’in süreçte aktif rol almasını arzuladığını ifade edecekti...

 

Bu satırları yazana göre, uzun süredir derin bir zafiyet geçiren Birleşmiş Milletler’in ABD karşısında eli mahkumdu ve zaten Irak işgaledilirken de Birleşmiş Milletler’e soran olmamıştı. Güvenlik Konseyi’nin Cin gibi hızla gelişen birtakım ülkeleri, petrole duydukları derin gereksinim nedeniyle Irak’ta istikrarın bir an önce sağlanmasını istiyorlardı. Onlar için bunu kimin ve nasıl sağladığı okadar önemli değildi anlaşılan. Tüm bu nedenlerle, baştan sona yasadışı olan, ve suçlarını sürdüren bir yönetimin Irak’ta yapmakta olduğu işler, daha doğrusu Irak ile ilgili kararları, Birleşmiş Milletler’in onayını almaktaydı... Saddam Hüseyin’in “14 Aralık 2003 günü yakalandığı” duyurulacaktı. Daha önce de iki oğlu, Uday ve Qusay 22 Temmuz 2003 günü ülkenin kuzeyinde tuzağa düşürülüp çatışma sırasında öldürülmüşlerdi. Anlaşılan, sağ yakalanmaları istenmemişti...

 

Irak Yönetim Meclisi, 8 Mart 2004 günü geçici anayasayı Bağdat’ta imzalayacaktı. Geçici Yönetim Birliği (CPA) şemsiyesi altında görev yapacak olan Irak Geçici (Ara) Hükümeti üyeleri, 1 Haziran 2004 günü Paul Bremer tarafından tayinedilmişlerdi.Yönetim Meclisi, 30 Temmuz 2003 günü ilk başkanını seçecekti. Bu kişi, İslamcı Şii “Dava Partisi”nin başkanı İbrahim el-Caferi’den başkası olmayacaktı. Sözkonusu parti, İran merkezli olarak 1982 yılından itibaren Saddam Hüseyin rejimine karşı savaşmış ve onbinlerce üyesini yitirmişti... Alınan karara göre, meclis başkanı, belirlenmiş dokuz kişi arasından nöbetle her ay değişecekti. Sözkonusu dokuz kişi arasında el-Caferi’den başka, “Irak Yönetim Konseyi” başkanı tarafından seçilmiş olan şu kişiler vardı:

 

“Irak İslam İhtilali için Yüksek Meclis” adlı örgütün önderinin kardeşi olan ve göçmenlik yaşamından dönen Abdul Azil el-Hakim; “Yurtseverler Birliği” (KYB veya ingilizcesi ile PUK) adlı Kürt örgütlenmesinin ve Irak’ın İran sınırındaki Sorani lehçesi konuşan Soran bölgesi Kürtlerinin önderi tanınmış politikacı Celal Talabani; Kırmanç lehçesi konuşan Kürtlerin yaşamakta oldukları bölgeye (Badinan), daha doğrusu Irak’ın Türkiye sınırındaki Kürt bölgesine egemen Kürdistan Demokrat Partisi’nin önderi Mesut Barzani; vaktiyle Saddam Hüseyin ile beraberken 1970’li yıllarda İngiltereye kaçarak muhalefete başlayan Şii asıllı ve laik görüşlere sahip CIA ve MI6 dostu tıp doktoru İyad Allavi; Irak İslam Partisi’nin genel sekreteri ve Kuran üzerine 30 kitabın yazarı Muhsin Abdul Hamid; 1991 Körfez savaşı’ndan sonra Şii muhalefetin başındaki üç kişiden biri olan, Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Londra’dan dönen, Ehli-Beyt Yardım Merkezini yöneten ve bir Şii din adamı olan Muhammed Bahr al-Ulum (Mehmet Bahri el-Alim); Irak’ın eski dışişleri bakanlarından ve “Bağımsız Demokratlar Hareketi” adlı örgütlenmenin başı konumunda olan ve Saddam Hüseyin’in devrilmesi ile Irak’a dönen Adnan Paçacı. Bu son anılan isim, 1968 Baas darbesinden önce Irak’ın dışişleri bakanı idi ve Batı tarafından Irak’ın olası cumhurbaşkanı olarak görülmekteydi. Fakat, “Irak Yönetim Konseyi” içinde yeterli desteğe sahip değildi...

 

Nisan 2004’de, Gelişen halk hareketinin, bastırılamayan direnişin bir sonucu olarak, Beyaz Saray ile kontra-terör uzmanı Bremer tarafından şekillendirilmiş olan “Irak Yönetim Meclisi” arasında önemli bir çatlak su yüzüne çıkacaktı... Aynı günlerde, sözkonusu meclisin bazı Şii ve Sünni üyeleri ile Beyaz Saray arasında sorunlar doğmaya başladığı sırada, Şii dini önder Mukteda el-Sadr’ın “Mehdi Ordusu”, Şiiler için kutsal olan Necef’te ve ayrıca Felluce’de işgal güçlerine karşı savaşmaktaydı. Felluce’de kanlı Pentagon operasyonları sürmekteydi... “Mehdi Ordusu” ile işgal güçleri arasında süren savaş, büyüyerek ve kurbanları artarak Haziran ayı boyunca da devamedecekti...

 

Yine Nisan 2004’de, “Mehdi Ordusu”nun savaşı sürerken, “Irak Yönetim Meclisi” denen kurumun Şii üyesi Abdul Kerim el-Mehmedevi, “Tüm Irak’ın kanaması duruncaya dek meclisi boykot ettiğini” açıklayacaktı. Bu kişinin isyancı Şii dini önder Mukteda el-Sadr’a yakın olduğu iddia edilecekti. Meclisin Sünni üyelerinden Gazi el-Yaver, El-Felluce’de yaşanan kriz barışçı biçimde çözülünceye dek, meclisten çekilmekten haz duyacağını açıklayacaktı. Diğer üyeler ise kararsız davranacaklardı. Ne kanlı Pentagon operasyonlarına doğrudan destek verecekler ve ne de açıkça tepki göstereceklerdi... Sonunda Washington, işbirlikçi güçleri yeterince örgütlemiş olduğuna inandığı için, ve sürecek kanlı operasyonların ve talanın sorumluluğunu yine Iraklı sivillerin omuzlarına yükleme düşüncesiyle olmalı, Geçici Yönetim Birliği’ni (CPA) toptan dağıtacaktı. CPA, 28 Haziran 2004 günü Egemenliği “tümüyle” yeni atanmış Irak Geçici (Ara) Hükümeti’ne devredecekti. Ve bu operasyonun ardından -özel görevli- Bremer Irak’ı terkedecekti. Bremer Irak’ı terkederken, işgalci birlikler Necef’e tüm güçleriyle saldırmaktaydılar.

 

Bremer’in işini bitirmesiyle birlikte, işgal sonrasının ilk resmi büyükelçisi olarak Grek asıllı deneyimli diplomat John Dimitri Negroponte 23 Temmuz 2004’de Irak’a atanacaktı. Resmi ünvanı büyükelçi olmakla birlikte, Bremer’in boşluğunu dolduracak olan Negroponte, gerçekte, Irak sivil yönetiminin başı idi. O’da Bremer gibi birçeşit sömürge valisiydi... Negroponte’de aslında istihbaratçıydı ve Nisan 2005’de Irak’taki görevini terkederken, W. Bush tarafından, ulusal istihbarat servisleri arasında koordinasyonu sağlayacak olan Ulusal Servis Direktörlüğü’ne (Direktör of the National Intelligence) atanacaktı. O, sayıları 16’yı bulan istihbarat servisini tek merkezde birleştiren bu yeni oluşumda başkanlığa atanan ilk kişi olacaktı.

 

CPA’nın 28 Haziran 2004 günü kendisini feshetme kararı almasının ardından, 30 Haziran günü CPA’nın tüm yetkilerin yeni kurulan geçici Irak Yönetim Meclisi’ne (IGC) devredilecekti. Sözkonusu devir-teslim işlemiyle birlikte CPA’nın sonlandırılması olayı resmiyet kaznacaktı... IGC tarafından atanan ülkenin ilk cumhurbaşkanı, Şamar aşiretinin lideri ve Sünni Müslüman Gazi Maşal el-Yaver olacaktı. Irak Geçici (Ara) Hükümeti’nin Başbakanı ise, CPA resmen yokolmadan iki gün önce, 28 Haziran 2004 günü bu göreve atanmış olan Şii asıllı CIA işbirlikçisi tıp doktoru Iyad Allavi’den başkası olmayacaktı. CPA’nın yerine kurulmuş olan Irak Yönetim Meclisi (IGC), veya daha doğrusu geride duran Amerikalı patronlar, Allavi’yi başbakanlığa atamıştı. Irak, Iyad Allavi’nin başında olduğu kukla hükümetle işgal sonrasının ilk seçimlerine gidecekti... Yeni Irak ordusunun ve polisinin kurulmasından da Allavi sorumlu olacaktı...

 

“Mehdi Ordusu” önderi Mukteda el-Sadr, Iyad Allavi’nin otoritesini kesinlikle tanımadığını ilanederek savaşı sürdürecekti. Fakat yine de savaşı birden kesecek ve “seçimlere katılacağını” ilanedecekti. Anlaşılan, katılmasa bile seçimlerin birşekilde yapılacağını anlamıştı ve kukla bile olsa parlemento da yeralmanın politik avantaj sağlıyacağını düşünmüştü. Ya da biryerlerden taktik almaktaydı... Görünüşte bütünden kopuk olduğu gözlenen Mukteda el-Sadr direnişinin daha çok birtakım istekleri kabulettirmeye yönelik olduğu anlaşılmaktaydı. Bu satırları yazn tarafından kanıtlanması olanaklı olmasa da, Mukteda el-Sadr’ın büyük Ayetullah Sistani ile gizli bağları da olabilirdi. Şii çoğunluk uyumlu bir resim vermeye çalışırken, belli birtakım konularda işgal güçlerini sıkıştırmak amacıyla Mukteda el-Sadr kullanılıyor olabilirdi... Direnişi nedeniyle Sadr’ın popülaritesi hızla yükselmişti ve başta kendisi olmak üzere bazı yandaşlarının meclise girebilme olasılıkları yüzde yüz oranındaydı. Şüphesiz bu üyeler Şii çoğunluğun temsilcilerinden ayrı davranmayacaklardı...

 

Temmuz 2004’de Bağdat’ta bir polis istasyonunda altı şüpheliyi tabancayla herkesin gözü önünde büyük bir soğukkanlılıkla bizzat öldürdüğü söylenen, ve 18 Temmuz 2004 günü direnişi yürütenler tarafından kellesine 285 bin dolar konulan -kukla Başbakan- Iyad Allavi, 2004 yılı sonbaharında, hükümetin isyancılara karşı savaşı kazanmakta olduğunu, ve planlanmış olduğu gibi seçimlerin Ocak 2005’de yapılacağını ilanedecekti... Halbuki O, 1945 doğumlu Iyad Allavi, 1950’li yıllarda, daha çocuk yaşlarda katılmış olduğu Baas saflarında anti-emperyalist bir mücadele vermiş, Irak’ın ulusal yararlarını savunmuştu. Tıbbın en zor dalında, nöroloji disiplininde uzman olan, nörolog olan Allavi’nin akılsız biri olabileceğini ve o nedenle işgal altındaki Irak’ta en kirli işlerden birine gönüllü soyunmuş olduğunu herhalde kimse düşünemezdi. Fakat şüphesiz sadece akıl yetmiyordu, ve anlamak okadar kolay olmasa da, bir tüccarın oğlu olan Allavi’nin yetişme tarzında, duygusal dünyasının şekillenişinde mutlaka bir bozukluk vardı. Bu ölçüde hastalıklı bir kariyer hırsı, insani duyarlılıkları, toplumsal yanı gelişmiş kişilerde olamazdı herhalde... O, yaptığı pis işin içine sürüklendikten sonra, birkaç suikastten kurtulacaktı...

 

Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, Blackwater’ın kiralık askerlerinden birinin öldürülmesi bahane edilerek, Kasım 2004’de, Bağdat yakınındaki stratejik Felluce kentine olağanüstü yıkıcı ve kanlı bir saldırı başlatılmıştı. Kimyasal silahların, fosfor bombalarının kullanıldığı, binlerce sivilin katledildiği ve yine onbinlercesinin evsiz kaldığı kanlı Felluce ve Ramadi saldırılarından yaklaşık bir- bir buçuk ay kadar sonra, -Iyad Allavi’nin açıkça belirtmiş olduğu gibi- artık yeterince sindirme operasyonunun yapılmış olduğu düşünülmüş olmalıki, aynı yılın Ocak ayı sonunda, 14 milyonu biraz aşkın seçmenin bulunduğu toplam nüfusu 26 milyon kadar olan Irak’ta, kurucu meclisin belirlenmesi için, İşgal sonrasının ilk genel seçimleri gerçekleştirilecekti. Sünni halkın büyük çoğunluğunun oy kullanamadığı, birkısmının boykot etiği yasadışı ve hileli seçimler, silahların gölgesinde, tel örgülerin yanında oluşan oy kuyrukları ile 30 Ocak 2005 günü yapılacaktı...

 

Aynı gün, 30 Ocak 2005 günü, tamamen bağımsız davranan “otonom” Kürt bölgesinde de “Kürdistan Ulusal Meclisi” adı verilen kurum için ayrıca seçim yapılacaktı. Kürtler ve Irak’ın kuzeyinde yaşayan Türkmen ve Asuri gibi diğer halklardan kişiler her iki meclis, hem merkezi ve hem de yerel parlemento için oy kullanacaklardı... Bu, yine ABD’nin baskısı ile ilk yerel meclisin seçilmiş olduğu 19 Mayıs 1992 gününden beri “Kürt Ulusal Meclisi” için yapılacak olan ilk seçimdi. Pratikte işlememiş olan, Barzani ve Talabani guruplarının bitmeyen çatışmaları ve hatta kanlı savaşları ile dağılan “Kürt Ulusal Meclisi”, ancak 13 yıl sonra, 30 Ocak 2005 günü Washington’un baskısı ile yenilenecekti...

 

Sünni Arap halkın ve örgütlerin büyük ölçüde boykot ettikleri silahların gölgesindeki sahte merkezi parlemento seçimlerine, 9 ittifak, 75 parti ve 27 bağımsız kişi katılacaktı. İşgal güçlerinin onayını almış kişilerin katılabildikleri ve sandıklara atılacak seçim listelerinin ancak İsviçre’de basılabildiği sahte bir seçimle iktidar, “Irak Ulusal Meclisi”ne, sözde Iraklılara teslim edilecekti... Kürt bölgesel yönetimi için ülkenin kuzeyinde yapılacak seçimlere de, Washington ve Londra’nın zorlaması ile aralarındaki sorunları dondurup yanyana gelebilen Celal Talabani önderliğindeki KYB ile, Mesut Barzani önderliğindeki KDP’nin oluşturduğu “Demokratik Yurtsever Kürdistan Koalisyonu” (“Democratic Patriotic Alliance of Kurdistan”) adlı birlik en büyük gurup olarak katılmaktaydı. Bunun yanıda yine Kürt bölgesel parlementosu için, Ali Bapir önderliğinde “Kürdistan İslamcı gurubu”, Irak Komünist Partisi’nden kopma Kürt politikacı Kadir Aziz önderliğinde kurulmuş olan “Kürdistan Ağır İşciler Partisi”, “Ulusal Demokratik Birlik”, ve daha beşi aşkın gurup seçimine katılacaktı...  

 

Seçimlerden hemen önce Kürdistan TV’de konuşan Mesut Barzani, “seçimlerin ardından Kerkük’ün Kürt bölgesine bağlanacağı” haberini verecekti. Anlaşılan O, izlediği politikanın Kürt halkı nezdinde güven kazanmasını, ve Kerkük’e süren Kürt göçünün devametmesini arzuluyordu. Bu nedenle, propoganda amacıyla, henüz kesinlik kazanmamış bir projeyi hemen olacakmış gibi duyuruyordu. O, ya “dereyi görmeden paçayı sıvayanlar”dan idi, ya da vaktiyle babasını da aldatmış olan Amerikalı “dostları”nın üzerinde yaratmış olduğu izlenimler sonucu bu işin hemen olacağına gerçekten inanmıştı...

 

İşgal güçlerine en büyük desteği vermiş ve vermekte olan Kürt önderler, seçimlerin ardından başbakanın veya cumhurbaşkanının kendi aralarından biri olmasını istemekteydiler... Seçimlerin yapıldığı 30 Ocak 2005 tarihli Milliyet gazetesinde bir söyleşisi yayınlanan “yeni-tutucular” adlı W. Bush ekibinin en öndegelen isimlerinden olan Yahudi asıllı gazeteci-yazar David J. Frum (1960), “1990’lı yıllarda Kürtlere birçok güvenceler vermiş olduklarını ama, bunların ABD’yi Kürdistan için global sonuçlar içerecek yükümlülükler altına sokmayacağını” belirtecekti. Yani Frum, Kürtlerle ilgili olarak tüm bölgeyi etkileyebilecek sorumluluklar altına girmediklerini belirtecekti...

 

Bu satırları yazan, o günlerde Kürt önderlerin, David J. Frum’un sözlerinin ne ölçüde bilincinde olduklarını bilinemez şüphesiz. Fakat sözkonusu ifadesi ile Frum, Kürtlere verdiğimiz güvencelerin sınırları vardır ve bunlar müttefiklerimizi rahatsız edecek sonuçlara uzanamaz, demek istemekteydi. Şüphesiz bu ifade dahi sonderece esnetilebilir bir içeriğe sahipti. Çünkü, rahatsızlık olayının -konjonktüre bağlı olarak- hangi sınırdan itibaren başlayacağı tartışılabilir olduğu gibi, yine rahatsızlık, Irak’ta şekillendirilen merkezden bağımsız Kürt devleti oluşumun Türkiye’de yaşayan Kürtlerlerin geleceği üzerinde yapacağı etkiler ile de bağlı olamazdı sadece. Rahatsızlık, Kürtlerin Irak içinde yapacakları manevralarla, taleplerle de bağlı olabilirdi. Örneğin, Barzani’nin ve diğer Kürt önderlerin Kerkük ile ilgili talepleri, petrol gelirlerini diğer halklarla paylaşmama istemleri, ve “bağımsız Kürdistan” talepleri, hem Ankara açısından, hem Kürt nüfusa sahip Irak’a komşu diğer devletler açısından, ve hem de Irak’ta yaşayan diğer halklar açısından rahatsızlık unsuru olabilirdi. Ayrıca, bu yönde gelişmelerin İran, Suriye, ve diğer Arap ülkelerini rahatsız edeceği ortadaydı. Ve tüm bu tip rahatsızlıklar, ABD’nin Irak’ta olan varlığını, ve hatta bölgesel egemenliğini zora, sarsıntıya sokacak istikrarsızlıkların kaynakları olabilirlerdi...

 

Washington, tüm sözkonusu muhtemel ulusal ve uluslararası tepkilerin ışığında egemenlik hesaplarını yapmak zorundaydı. Sonuçta Washington için asıl önemli olan, Kürtlere verdiği taahhütler değil, askeri-stratejik yararları ve petrol yararları uğruna işgaletmiş olduğu Irak’ı en düşük maliyetle ve en uzun süre elinde nasıl tutabileceği idi. ABD dışpolitikasının rotası, Kürtlerin, veya başka bir halkın, veya hatta Amerikan halkının istemleri doğrultusunda değil ama, ABD merkezli uluslarüstü tekellerin, enerji tekellerinin kazanç hesapları çerçevesinde belirlenmekteydi ve belirlenmektedir... Prof. Türkkaya Ataöv’ün, “Amerika NATO ve Türkiye” adlı kitabında aktardığına göre, Senatör W. E. Borah, “ABD Dışişleri Bakanlığı, Wall Street’in çıkarlarının bir ileri karakolu gibidir.”, demişti. Bilindiği gibi Wall Street, Amerikan borsasının kalbinin attığı en önemli merkezdir...

 

Örneğin, Irak’ın işgali ile astronomik sayılara ulaşan petrol fiyatları, “Yedi Kızkardeşler Kulübü” denen birliği oluşturan uluslarüstü dev enerji tekellerinin, petrol tekellerini kârlarını hiçbir dönem de görülmediği kadar olağanüstü boyutlara ulaştırmıştı. Devletin denetimi olan Rusya gibi ülkeler dışında asıl kazananlar, petrol kuyuları olan ülkeler değil, bu petrolü pazarlayan dev şirketlerdi. Bu şirketler, ABD dışpolitikasının bir sonucu olarak, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri sayesinde sözkonusu korkunç boyutlardaki kazançları elde edebiliyorlardı. Fakat aynı kazançlar -refah düzeylerinin yükselmesi biçiminde- Amerikan halkına dönmüyordu. Sözkonusu şirketlerin ABD’de vergi bile ödemedikleri biliniyordu. Çünkü ruhsatları, hemen hemen sıfır vergi olan birtkım mikroskopik sözde devletler üzerine idi. ABD ordusu yine de bu tekeller için savaşıyordu ve bunun adı, “ABD’nin yaşam biçimini, demokrasiyi, ve insan haklarını savunmak” oluyordu. Bunun adı, “Terörizme karşı savaş” oluyordu vs... ABD merkezli tekellerinin yararları, Washington için herşeyin üzerinde idi. Bu uğurda Kürtlere ve diğer guruplara, her cinsten sözde “müttefik” öndere vs. verilmiş olan tüm taahhütler unutulabilirlerdi. Veya anlaşmalar yeni biçimlere sokulabilirlerdi... Gelişmeler bu acımasız gerçeği yansıtacaktı...

 

Sünnilerin büyük ölçüde boykot ettikleri -dikenli tel örgüler gerisindeki- seçimlere katılan dokuz ittifaktan en büyüğü, Şii guruplardan oluşan “Birleşik Irak Koalisyonu” idi. Yüzde 49.19 oranında oyla, veya 4 milyonu aşkın oyla en çok vekil çıkartan gurup ta “Birleşik Irak Koalisyonu” olacaktı. Sözkonusu koalisyon, 275 sandalyeli meclise 140 vekil sokacaktı. Şia ideolojili partilerin oluşturduğu “Birleşik Irak Koalisyonu”, en büyük Ayetullah Sistani tarafından da desteklenmekteydi. Bu koalisyon, Abdül Aziz el-Hakim, İbrahim Caferi, Hüseyin el-Şehristani, ve Ahmed Çelebi tarafından yönetilmekteydi... Celal Talabani ve Mesut Barzani önderliğindeki iki büyük Kürt gurubunun oluşturduğu -adı yukarıda da anılmış olan- “Demokratik Yurtsever Kürdistan Koalisyonu”, oyların yüzde 25.73 kadarını, veya 2 milyon 175 bini biraz aşkın oy alarak aynı mecliste 75 sandalye kaznacaktı. Kırmançi ve Sorani (Güney Kırmançi) konuşanları ile 4 milyon civarında nüfusa sahip Kürtlerin Irak’ın toplam nüfusuna oranlarının yüzde yirmi olduğu bilindiği halde, aldıkları oy oranı nasılsa yaklaşık yüzde 26 olmuştu. Bu garip tablo birdahaki seçimlerde daha gerçekçi bir görünüm alacaktı... Iyad Allavi’nin önderliğindeki “Irak Ulusal Listesi”, veya Şii kökenliler yanında içine bazı işbirlikçi Sünnileri de almış olan laikler listesi, aldığı yüzde 14’e çok yakın oy oranı ile meclise 40 vekil sokup üçüncü büyük gurup olabilecekti...

 

Seçimlerden altı ay kadar önce oluşturulan ve nasıl oluşturulduğundan kısaca sözetmiş olduğumuz Irak Yönetim Meclisi (IGC) tarafından atanan ülkenin ilk cumhurbaşkanı, Şamar aşiretinin lideri, ve Sünni Müslüman Gazi Maşal el-Yaver önderliğindeki “Iraklılar” listesi, 150 bini biraz aşkın oyla 5 vekil çıkartabilecekti. Şüphesiz Sünni oyları bukadar değildi ama, Sünni halkın çoğu seçimleri boykot etmişti. Örneğin, Sünnilerden oluşan “Ulusal Diyalog İçin Irak Cephesi”, “Irak Uyum Cephesi” ve daha başka Sünni halk gurupları ve kişiler seçimlere katılmamışlardı... Diğer yandan, Faruk Abdullah Abdurrahman önderliğindeki “Irak Türkmen Cephesi”, 93 bini biraz aşkın oyla 3 vekil; Fatah el-Şeyh önderliğindeki “Ulusal Bağımsız Seçkinler ve Elitler” adını alan gurup -tüm “seçkin”liğine karşın- 70 bine yaklaşan oyu ile 3 vekil; Hamid Macid Musa önderliğindeki “Halk Birliği” gurubu yine 70 bine yaklaşan oyu ile 2 vekil; Ali Abd-el Aziz önderliğindeki “Kürdistan İslamcı Topluluğu” adlı birlik, 60.592 oy ile 2 vekil çıkartabilecekti. “Irak’ta İslamcı Eylem Örgütü Merkez Komutanlığı” ismine sahip örgüt ise, bu uzun adı kadar havalı olmayan bir oy sayısıyla, 43.205 oy ile meclise 2 vekil sokabilecekti...

 

Nisbi sisteme göre yapılan seçimlerde 30 bin kadar oya bir vekil düşmekteydi. Bu olgu, kanlı operasyonların sürdüğü işgal altındaki Irak’ta -silahların gölgesinde- yapılan seçimlere sözde “demokratik” bir görünüm vermekteydi. Hatta olan, sadece biçimsel açıdan, yüzde on barajı ile gerçekleşen Türkiye seçimlerinden daha da demokratik idi ama, İşgal güçleri açısından bunun bir nedeni olmalıydı... Bu satırları yazana göre, birbirleri ile çelişkili, problemli tüm gurupların mecliste temsil edilmelerini isteyen Beyaz Saray, sürekli çekişen tüm bu gurupların üzerinde kolayca bir hakem rolü oynamayı başararak, zaman zaman birini diğerine karşı kullanarak egemenliğini daha rahat sürdürebileceğini düşünmüş olmalıydı. Örneğin, sadece Şii temsilcilerinin, tek bir gurubun, ülke de egemenliğini sağlaması engellenmek istenmişti. Tek bir gurubun egemenliği halinde, bunları denetim altında tutmak zorlaşabilirdi. İleride sırtını kolayca ABD’ye dönebilecekleri gibi, yönetime katılmayan guruplar da isyancı olarak Washington’un karşısına çıkabilirlerdi... Eğer hesap gerçekten bu ise, böyle bir entrika dahi Washington ve işbirlikçileri açısından Irak’ta istikrarı sağlamayacaktı. Sonuçta, Şii çoğunluğun temsilcileri, iktidara yerleştikçe, yüzlerini İran’a daha fazla dönmeye başlayacaklardı. Bunlar, itiraz seslerini Washington’a doğru yükseltme eğilimleri göstereceklerdi...             

 

Yeni meclis, seçimlerden birbuçuk ay sonra, 16 Mart 2005 günü toplanabilecekti. Haftalar süren tartışmaların ardından, 4 Nisan 2004 günü Sünni Arap Haşim el-Hasani Meclis başkanlığına seçilebilecekti. Şii Arap Hüseyin Şehrihstani ile Kürt Arif Teyfur meclis başkan yardımcılıklarına getirileceklerdi... Celal Talabani, 5- 6 Nisan 2004 günü Cumhurbaşkanlığı Meclisi’nin başkanlığına seçilecekti. Şii Arap Abdul Mehdi ile, Sünni Arap ve bir önceki cumhurbaşkanı Gazi el-Yaver, cumhurbaşkanı yardımcılıklarına getirileceklerdi. Böylece, Talabani’nin iktidarı dengelenecekti... Hükümet, 30 Ocak 2005 seçimlerinin üzerinden üç ay geçmesinden sonra, ancak 28 Nisan 2005 günü, İbrahim el-Caferi başkanlığında kurulabilecekti. Bu da, ülke de yaşanmakta olan politik krizin derinliğinin göstergelerinden sadece birisiydi... Bu kısa süreli yeni hükümetin iki temel görevinden biri, sayıları 140 bin civarına çekilmiş ve o güne dek 2.200’ü aşkın kayıp vermiş olan ABD işgal güçlerine ve sivil halka yönelik şiddeti durdurabilmek, igalcilerden yana sükuneti sağlamaktı. Hükümetin diğer önemli görevi ise, geçici Irak anayasının yerini alacak olan yeni Irak anayasasını hazırlamaktı.

 

Hükümetin bukar geç kurulabilmesinin nedenlerinden biri, Kürtlerin Kerkük konusundaki israrları idi. Şii çoğunluğun kesin tavır koyması sonucu, Kerkük sorununun kalıcı anayasa ile belirlenmesi kararlaştırılarak kriz bir ölçüde atlatılacak, ve hükümet üyeleri üzerinde bir anlaşmaya varılabilecekti. Buna göre, yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, devlet başkanı Kürt asıllı Celal Talabani, başbakan ise Şii asıllı İbrahim el-Caferi olacaktı. Meclise 140 vekil ile girmiş olan “Birleşik Irak Koalisyonu”na 17, Kürt İttifakı’na 8, Sünni güçlere 4, Türkmen ve Asuri azınlıklara da birer bakanlık verilecekti. Bu kontenjanlara karşın, önemli bakanlıklar konusunda yine sorun çıkacak ve iş uzayacaktı. Hem Kürtlerin ve hem de Iyad Allavi’nin gurubunun petrol ve savunma bakanlığı gibi önemli bakanlıklara gözkoymuş olmaları, süreci çıkmaza sokacaktı. Diğer yandan, her ikisi de Şii olan Caferi ve CIA bağlantılı Allavi gurupları arasında düşmanlık olması, Irak’ın bütünlüğünden taviz vermiyor olması nedeniyle Kürtlerin Caferi’ye karşı Allavi’yi destekliyor olmaları, işleri iyice karıştıracaktı... Meclis’te bulunan 275 vekilin 90 tanesinin güven oylamasına katılmamasına ve bir kadın vekilin de seçildikten hemen sonra öldürülmüş olmasına karşın, ezici Şii çoğunluğu nedeniyle -Sistani tarafından desteklenen- Caferi’nin kabinesi güvenoyu alacaktı. Caferi’nin başında olduğu ve Sistani tarafından desteklenen ittifak, Allavinin’de ifade etmiş olduğu gibi, içinde bazı liberal görüşlü unsurları barındırmakla birlikte genel olarak Şii İslamcı bir cizgideydi.

 

Şii çoğunluk dışında ülke de yaşayan diğer egemen ataerkil feodal unsurların da etkisiyle, ve egemenlik sorunu açısından -Suudi Arabistan, Kuveyt, Körfez emirlikleri gibi kadın düşmanı monarşilerle sıkı işbirliği içindeki- işgal gücünün de  işine geldiği için, iktidardaki sözkonusu Şii İslamcı çizginin karakteri, kadın haklarına vurulan darbe biçiminde yeni Irak anayasasına yansıyacaktı. Geçmişe göre geriye gidişi temsileden sözkonusu anayasanın bu anti-demokratik özünü örtbas edebilmek için, utanmadan ve aynen Afganistan’da oynanan oyuna benzer biçimde, seçimlerde kadınlara yüzde 25’lik bir kontenjan ayrılacaktı. Yapılacak anayasaya göre oluşacak yeni parlementonun dörtte biri, göstermelik kadın vekillerden oluşacaktı...

 

Yapılmış plana göre, aynı yılın (2005) Ağustos ortasına dek kalıcı anayasa taslağının hazırlanmış olması ve bunun en geç Ekim ortasında halk oyuna sunulması ve ardından ilk dört yıllık kalıcı meclis ve hümet için yeniden seçimlere gidilmesi gerekiyordu. Kısacası, bu seçilmiş olan hükümet sadece 1 yıl içindi ve önünde sonderece yoğun bir gündem durmaktaydı. Hükümet, kurulmuş olduğu 28 Nisan 2005 gününden itibaren yaklaşık üçbuçuk ay içinde kalıcı anayasa taslağını hazırlamak ve altıbuçuk ay içinde de anayasa taslağını halk oyuna sunmak zorundaydı. Diğer yandan, seçimlere gidilirken ortaya atılmış olan “isyanın bastırıldığı” iddialarına karşın, direniş ve şiddet hızla yükselmekteydi. Ve bu problemli hükümet isyanı sözde bastıracaktı...

 

Cumhurbaşkanlığını elde etmiş Kürt gurubunun Caferi ile problemi ve iktidara yönelik kösteklemeleri sürecekti. Örneğin, Caferi’nin 28 Şubat 2006’da Türkiye’ye gerçekleştirmiş olduğu ziyaret, cumhurbaşkanı Talabani ve yerel Kürt hükümetinin sözcüleri tarafından eleştiri bombardımanına tutulacaktı. Kürtler, bu ziyaretin hiçbir federal makama danışılmadan gerçekleştiğini iddia edeceklerdi. Talabani, “Caferi ile Türkiye hükümeti arasında yapılacak anlaşmaların geçersiz olduğunu”, açıklayacaktı. Caferi’nin Ankara ziyareti, 15 Aralık 2005 seçimlerinden sonra, ve henüz yeni hükümet kurulmadan önce yapılmış olduğu için, Kürt parlementosundan Dr. Mahmut Osman, Kürt ve Sünni gurupların Caferi’yi istemediklerini, Caferi’nin tarafsız davranmadığını, ve hükümeti kurma görevinin yeniden O’na verilmemesi gerektiğini, açıklayacaktı. Bu açıklamadan yansıyan hava, Washington’un planladığı Şii-Kürt ittifakının bozulduğu, yerine Sünni Araplar ile Kürtlerin bir ölçüde birbirlerine yaklaştığı yönündeydi. Süreç içinde, Türkiye’nin ve diğer komşu devletlerin de etkileriyle Kürt önderler, usluplarını yumuşatmak, söylemlerini değiştirmek, ve geriye birtakım adımlar atmak zorunda kalacaklardı...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, “Irak Ulusal Meclisi” seçimleri ile birlikte yapılmış olan 30 Ocak 2005 tarihli “Kürt Ulusal Meclisi” seçimlerine de, aynen Irak seçimlerinde olduğu gibi, -Washington’un bastırması sonucu- Barzani ve Talabani gurupları, “Demokratik Yurtsever Kürdistan Koalisyonu” adı altında birlikte girmişlerdi. Ve bu koalisyon, aldığı 1.5 milyonu biraz aşkın oyla, veya yüzde 89.5 oy oranı ile, 104 milletvekili çıkartarak, 111 sandalyeki yerel Kürt meclisinde birinci güç konumuna yükselmişti... Ali Bapir önderliğindeki “Kürdistan İslamcı Gurubu”, 85 bini biraz aşan oyu ile 6 vekil, ve Kadir Aziz önderliğindeki “Kürdistan Ağır İşçiler Partisi”de 20.585 oy ile 1 milletvekili çıkartabilmişlerdi.

 

“Ulusal Demokratik Birlik”, “Ulusal Rafidain Listesi”, “Liste 137”, “Liste 125”, “Liste 142” gibi guruplar ve diğer adaylar Kürt bölgesel meclisine giremeyeceklerdi. Kullanılan toplam oy sayıs, 1.753.919 idi. Bu sayının içinde, nüfusları bir milyona yaklaşan Ortodoks Hiristiyan Asurilerin, ve yine sayıları yüzbinlerle ifade edilen Türkmenlerin, ve ayrıca Kürt Yezidilerin oyları da bulunmaktaydı şüphesiz. Buna karşın, Talabani-Barzani koalisyonunun “Irak Ulusal Meclisi” seçimlerinde tekbaşına almış olduğu oy sayısı 2.175.551 idi. Yani, “Irak Ulusal Meclisi” seçimlerindeki Barzani-Talabani oyları, Kürt parlementosu için kullanılmış olan oylardan  521.532 adet daha fazla idi. Şüphesiz bu fazlalık birsürü soru işaretini beraberinde getirmekteydi... Hilelerle, mükerrer oylarla dolu ve katılımın düşük olduğu “Irak Ulusal Meclisi” seçimlerinde Kürtlerin almış oldukları iki milyonu aşkın oy, ülke de mevcut Kürt sayısı ile uyumsuz olduğu kadar, yapılmış olan hilelerin kokusunu da hissetirmekteydi. Asuri ve Türkmen oyları ile birlikte Kürt bölgesi parlementosu için verilmiş olan 1.7 milyon oy ise, Irak’ta sayısı 4 milyon civarında olan Kürt nüfusu ile uyum göstermekteydi...

 

Haziran 2005’de Erbil’de toplanan Kürt Meclisi, Mesut Barzani’yi otonom Kürt bölgesinin cumhurbaşkanı olarak seçecekti. Mesut Barzani’nin ölen ağabeyi İdris Barzani’nin oğlu Neçirvan İdris Barzani ise başkanlığa atanacaktı. Fakat bu durum, iki yıl içindi. İçinde olduğumuz 2008 yılında Neçirvan Barzani’nin yerini KYB adayına terketmesi gerekiyordu. Fakat, KYB en geç Aralık 2007’ye dek kendi adayını bildirmediği için, Neçirvan Barzani’nin başbakanlığının 2010 yılında gerçekleşecek seçimlere dek sürmesi kararlaştırılacaktı. Belki de, Neçirvan Barzani’nin iki yıl içinde değişmesinin, böyle bir kurum da nöbetleşe çalışmanın, iç ve dış ilişkilerin yürütülmesine zarar vereceğini düşünüp aralarında anlaşmışlardı... Bakanlıklar ise paylaşılacaktı. Artık her iki Kürt bölgesi için tek hükümet vardı. Görünüşte, eski parti yönetimleri sonbulmuştu...

 

Yapılmış olan yeni Irak anayasına ve 2004 yılında hazırlanmış olan ve onay bekleyen petol yasası taslağına karşın, Kürt yönetiminin özel izinleri ile yabancı firmalar, -merkezi otoritenin bilgisi dışında- Aralık 2005’de Kürt bölgesinde petrol aramaya ve çıkartmaya başlayacaklardı. Bu durum, Sünni Araplar ile Kürtler arasında başlamış yakınlaşmaya darbe vuracaktı. Ve yine Eylül 2006’da Mesut Barzani’nin verdiği emirle, Irak ulusal bayrağı Kürt bölgesindeki kurumlardan indirilecek, ve yerine Kürt bayrağı asılacaktı. Bu da ortak merkezi anayasanın ihlali anlamına geliyordu ve ileride Kürtler tüm bu konularda geriye adımlar atmak zorunda kalacaklardı...

 

Anlaşıldığı kadarıyla, -Bush yönetimi dışında- ABD içinde, Kürtleri, Irak merkezi otoritesinin etkisinden tamamen uzaklaştırma çabası içinde olan, hatta onları bağımsızlık yönünde cesaretlendiren birtakım güçler vardı. Örneğin, “Kürdistan Ulusal Meclisi”nin anayasa danışmanı ve Pennsylvania Universitesi politik bilimler profösörü Brendan O’Leary, 29 Şubat 2004 tarihli Los Angeles Times’de yayınlanmış olan, “ABD Kürtler için bir Felaket Hazırlıyor” başlıklı makalesinde, hazırlanmakta olan Irak anayasasının aşırı merkeziyetçi olduğundan sözediyordu. O’Leary, hazırlanan Irak anayasasından şikayet ediyor ve bu metnin Kürtlere felaket getireceğini iddia ediyordu. Aslında sözkonusu anayasa Kürtlere çok geniş haklar tanımaktaydı ama, I. Dünya Savaşı sonrası Serv anlaşmasına atıflar yaparak kendi anayassını hazırlaycak olan bölgesel Kürt yönetimi, bu kazanımlarını yeterli bulmamaktaydı. Kürtler sınırları zorlamaya başlamışlardı ve bu yönde atılacak adımlar ABD’nin Irak üzerindeki otoritesine zarar verebilirdi. Kürtlerin tüm taleplerinin kabuledilmesi, ABD’nin sadece Irak’ta süren varlığını değil, bölgesel ilişkilerini de zora sokacak nitelikteydi. Bu talepler -başta Türkiye ile olmak üzere- Washinton’un bazı ilişkilerini bozacağı için, Kürt yönetimi geri çekilmeye zorlanacaktı...  

 

Irak anayasası taslağı, 22 Ağustos 2005 günü geceyarısı hazır olacaktı. Taslak içinde Asuriler iki yerde anılmaktaydılar. Türkmenlerin, Yezidilerin ve diğer dini ve etnik gurupların adları da aynı anayasa da geçmekteydi. Arapça ve Kürtçe iki resmi dil sayıldıkları gibi, devlete ait resmi okullarda Türkmen ve Asuri çocuklarının kendi dillerini öğrenebilme hakları kabuledilmekteydi. Türkmen ve Asuri dilleri, sadece kendi bölgelerinde resmi dil olarak kabulediliyordu. Ve 135nci madde ile, Türkmen, Asuri ve diğer etnik gurupların idari, politik, kültürel ve eğitim hakları güvence altına alınıyordu. Ayrıca 53ncü madde ile Kürdistan Bölgesel Hükümeti kendi alanında resmi hükümet olarak tanınıyordu vs...

 

Yeni Irak anayasası Ekim 2005’de onaylanıp yürürlüğe girecekti. Yeni anayasaya göre Irak Kürdistanı federal bölge olarak tanınıyor ve Kerkük’ün statüsü için basit çoğunluklu bir bölgesel seçime gidilmesi karara bağlanıyordu. Anayasa’nın 140ncı maddesine göre, 2007 sonuna dek yapılacak bir referandum ile Kerkük’ün statüsü belli olacaktı. Fakat ileri de, değişen koşullar sonucu, nüfus sayımının yapılamadığı gerekçe gösterilerek, Kerkük’ün statüsünü belirleyecek referandumun yapılması engellenecekti. Washington’un Türkiye ile olan ve giderek önemi artan ilişkilerinin bu yeni durumda başat rolü olmuştu. Egemenliği açısından, daha uzun vadli yararları açısından bölgesel dengeleri hesaba katmak zorunda olan ABD, Yerel Kürt yönetimi, Kerkük konusunda ve diğer başka konularda geriye adım atmaya zorlayacaktı...   

 

Yerlebir edilmiş Irak’ta gerçekleşen “demokratik” seçimlerin ardından, ve Kurucu Meclis’in şekillenmesinin üzerinden fazla süre geçmeden, “evdeki hesabın çarşıya uymadığı”, Irak’ta “pabucun pahalı olduğu” anlaşılacaktı... ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers, daha Caferi hükümeti kurulamadan, 2005 yılı Şubat ayı ortasında, Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’ne yaptığı açıklamada, “sayıları kestirilemiyen direniş güçlerinin günde 60, bazı günlerde ise daha da fazla saldırılar gerçekleştirdiklerini” söyleyecekti. Yani durum işgal güçleri açısından hiç te umut verici değildi. Myers’e göre, böyle giderse savaş kaybedilmekteydi. Daha doğrusu, işgalci ABD ordusu doğrudan hezimete uğramasa bile, Amerikalılar yönetme iradelerini, motivasyonlarını yitirecekler, dünya da ve ABD içinde artan baskılarla -istemedikleri bir biçimde- geri çekilmek zorunda kalacaklardı. Ve artık gerçekten de bu yönde bir eğilim ABD içinde de başlamaktaydı... Başlangıçtaki zafer sarhoşluğu içinde “Irak nasıl bir yönetime terkedilecek?” tartışmalarının yerini, artık, “nerede hata yaptık?” tartışmaları almaya başlamıştı. Irak halkını zincire vurabilmek için yeni ögütler peş peşe sıralanmaktaydılar...

 

Yukarıda da ifade edildiği gibi, devlet başkanı Kürt, Başbakan Şii olmuştu. Uluslararası yasalara göre, işgal altında olan bir ülkenin yasaları ile, işgalcilerin yasaları ile yargılanması olanaksız olan Devlet başkanı Saddam Hüseyin’i “yargılamak” gibi lanetli yasadışı bir işin başına bile Kürt “yargıç” getirtilip oturtulacak, ve kullanılacaktı... Şüphesiz Irak toplumunun böyle bir çukura itilmesinde, işgalci güçlerin kullanabilecekleri birtakım işbirlikçileri rahatça bulabilmelerinde, Saddam Hüseyin’in hesapsız sert politikalarının; halkları, etnik gurupları ve ilerici güçleri yönetimin safından uzaklaştıran politikalarının etkileri de vardı. Saddam Hüseyin komünistleri, sendikacıları, Baas içindeki sol kanadı, diğer muhaliflerini ve Kürtleri ezerken, O’nu silahlandırmış olanlar, şimdi, Saddam yönetiminden memnuniyetsiz tüm unsurları değişik ölçülerde kullanabilmekteydiler. Bu ahmakça işbirlikçilik, Irak halkının trajedisini daha da derinleştirmekteydi...

 

Yine de, tüm işbirlikçilere karşın, direniş, ve ülke de yaşanmakta olan şiddet büyümekteydi. İşgal güçlerinin insan kayıplarının ve yaralıların sayıları artmaktaydı... ABD’nin asker kaybı, işgalin beşinci yılında dört bini aşacaktı... ABD ordusundan kaçışlar ve inteharlar artmaktaydı... Askeri masraflar da hızla yükselmekteydi. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, bu satırlar yazılırken, savaş masrafları iki trililyon doları bulmuştu. Sözkonusu durum, zaten ekonomisi zorda olan ABD’nin vergi mükelleflerinin sırtına ek ağır yükler bindirmekteydi...

 

Washington, ırkçı İsrail devletinin Filistin halkını tamamen tecrit etmek amacıyla inşaetmeye başladığı duvarın bir benzerini Irak’ta kurmaya başlamıştır. Böylece mezhep ayrılıklarını daha fazla kışkırtarak, dini ve etnik çelişkiler üzerine oynayarak, Irak’ta etnik ve dini temelde bir parçalanmanın yolunu açarak, daha kolay yönetmeyi planlamıştır. Fakat birsüre sonra, yaşanan dini çatışma da bir limite gelinince, bu yöntemlerin özel bir faydadan ziyade ABD egemenliğine zarar vermeye başladığı farkedilmiştir. Dini ve etnik temelde büyüyen bir kaosun petrol üzerine yapılan yatırımları baltalayacağı anlaşılmıştır. Diğer yandan, Irak’ın işgalinin ve ardından başlanan etnik ve dini temelde parçalama politikalarının bir sonucu olarak, İran’ın hem Irak içinde, ve hem de tüm bölge de güç kazanmakta olduğunu farkedilmiştir. ABD'nin başlattığı savaşın tek galibinin İran olmaya başladığı anlaşılmıştır... ABD yönetimi, Irak yönetimin şekillenmesi sürecinde yardımcı olduğu Şii-Kürt ittifakı gibi işler de hiç te okadar ustaca davranmadığını farketmiştir. Washington, Irak’ta uyguladığı politikalarla, “şeytan üçgeni” içine yerleştirmiş olduğu İran’a güç kazandırdığını sonunda görebilmiştir.

 

Yaşanan şiddet ortamı ve özellikle kışkırtılan Sünni-Şii çatışması sonucu, eskiden aynı vilayetin sınırları içinde rahatça birarada yaşamış olan Iraklılar, kendilerinden olanların çoğunlukta olduğu bölgelere göçe başlamışlardı. İnsanlar güvenliklerini kendi inanç gurubundan olanların yanında aramaya başlamışlar ve bu nedenle sayıları iki milyonu aşan Iraklı dramatik bir iç göçün nesnesi olmuşlardır. Ve böylece eskiden karışık nüfusa sahip olan vilayetler, giderek bölünmeye hazır homejen bir dini ve etnik yapıya sahip olmaya başlamışlardır... Yaşanmış olan sürecin bir sonucu olarak, dini ve etnik ayrılıklar, kopma limitine yaklaşmıştır ama, 2005 yılı sonunda Washington’un Irak politikasında bir değişikliğe gitmekte olduğu da farkedilmiştir. Irak’ta oluşan parçalanma tehlikesinin hemen sonbulması beklenemez olsa da, Washington, bu yöndeki politikalarını değiştirmeye başlamıştır...

 

Amerikalılar, Irak’ta kullanmaya çalıştıkları güçler tarafından bir ölçüde kullanıldıklarını farketmişlerdir. Zaten kural olarak süreç hep böyle işler; kullananlar da biryere kadar kullanılırlar ama, asıl kullananın ilişkilerden önemli ölçü de kazançlı çıkması gerekir. Fakat Irak’ta işleyen süreç te ABD, hiç te istemediği durumlara sürüklenmekte olduğunu, asıl kullanılanın kendisi olduğunu anlamıştır... Sonuçta anlaşılan, 2006 yılına girilirken, Amerikalılar mevcut politikalarına eski güvenlerini yitirmişlerdir. Ve sonunda, -Kürtler dahil- tüm işbirlikçi guruplara olan güvenlerini çok büyük ölçü de yitirmişlerdir. Bundan sonra, yeni çıkış yolları aramaya başlamışlardır...

 

Irak’ın yeni anayasasının 15 Ekim 2005 günü onaylanmasının ardından, bu anayasasının yol göstericiliğinde ve yukarıda özetlenen hava içinde, 15 Aralık 2005 günü, dört yıl süreyle görev yapacak “Irak Ulusal Meclisi”ni seçmek üzere seçime gidilmiştir. Resmi veriye göre, tüm seçmenin yüzde 76.4’ü oy kullanmıştır....  

 

Bu kez, bir öncekine göre seçimlerde aldığı oy sayısı bir milyon kadar artmakla birlikte, katılımın da artmış olmasının etkisiyle olmalı, “Birleşik Irak Koalisyonu” adlı Şii birliğinin oy oranı yedi puan kadar düşmüştür. Ülkenin en büyük politik gücü olan bu Şii koalisyonu, 12 vekil yitirerek parlemento da 128 sandalye elde edebilmiştir. “Demokratik Yurtsever Kürdistan Koalisyonu”, 22 sandalye birden yitirerek parlementoya ancak 53 vekil sokabilmiştir. Daha önce, 30 Ocak seçimlerini boykot etmiş olduğu için “Ulusal Meclis”te yeralamamış olan Sünni “Irak Uyum Cephesi”, 44 sandalye kazanmıştır. Başbakan Iyad Allavi önderliğindeki Şii ve bazı Sünni laiklerden oluşan “Irak Ulusal Listesi”, 15 sandalye birden yitirip, ancak 25 kişi ile meclise girebilmiştir. Yine 30 Ocak seçimlerini boykot etmiş olduğu için meclise girememiş olan Sünni “Ulusal Diyalog İçin Irak Cephesi”, 11 sandalye kazanmıştır. Kürt ittifakından koparak tek başına seçimlere giren “Kürdistan İslamcı Birliği”, 5; “Mesaj Alanlar” (El-Risaliyun), 2; Sünni “Uzlaştırma ve Özgürleştirme Bloğu”, 3; “Türkmen Cephesi”, 1; “Rafidain Listesi”, 1; “Mithal al-Alusi Listesi”, 1; “Reform ve İlerleme için Yezidi Hareketi”, 1 vekillik elde edebilmişlerdir...

 

Ortaya çıkan tablodan da anlaşılacağı gibi, artık yeni “Ulusal Meclis”te Sünni halkın da bir ağırlığı oluşmuştur. Kürt ittifakının başlangıçtaki etkinliği zayıflamıştır... Meclis’te 44 sandalye kazanmış olan “Irak Uyum Cephesi”, Sünni inançta İslamcı bir partidir. Meclis’e 128 vekil sokmuş olan “Birleşik Irak Koalisyonu” adlı birliğin de Şii inancında İslamcı bir örgütlenme olduğu bilinmektedir. Daha başka küçük İslamcı gurupların da olduğu gözününe alındığında, İşgalin ardından Irak’ta İslamcı hareketin yükselişe geçtiği, laik düşüncelerin ağır darbeler yedikleri anlaşılmaktadır. CIA işbirlikçisi olan ve İngiltere başbakanı Tony Blair tarafından büyük bir güçle desteklenen -Irak halkında kopuk- Iyad Allavi’nin “Laik görüşleri temsilediyor” gözükmesi, anlaşılan, demokratik ve insancıl laik düşünceler için ayrıca bir darbe olmuştur. Diğer yandan, artan baskı, şiddet, ve yoksullaşma ile birlikte Irak’ta İslamcı eğilimlerin güç kazanmakta olduğu ortadadır. İnsanlar, ya “Allah’a sığınarak” acı yaşamlarına tahammül etmeye çalışmaktadırlar, ya da Allah inancından aldıkları güçle mücadele edebilmektedirler. Hatta bu uğurda gerekirse ölüme razı olabilmektedirler. Cehenneme dönmüş bir yaşam da, “öbür dünyanın vadedilmiş cennetini” düşlemek daha kolay olmaktadır herhalde...

 

Anlaşılan, bölgedeki kökten dinci teokratik iktidarlar da, Irak’ta etkilerini yayabilmek amacıyla, hedeflerine uygun dini inanç biçimlerini kışkıtmaktadırlar... Örneğin, 12-8-2006 günü usatoday.com’da yayınlanmış olan Kahire (AP) kaynaklı ve “Saudis reportedly funding Iraqi Sunni insurgents” başlıklı habere göre, Suudi Arabistan vatandaşı bireylerden Irak’ın Sünni örgütlerine milyonlarca dolar akmaktadır. Aynı haberde şunlar yazılıdır: “Nakit para akışını kontrol eden ailelerin ve Irak’ın kilit mevkilerindeki görevlilerinin bildirdiğine göre, özel Suudi vatandaşları, Irak Sünni direnişine milyonlarca dolar vermektedirler ve bu paraların çoğunluğu, aralarında uçaklara karşı roketlerin de bulunduğu silahların alımına gitmektedir...”

 

İşin bu yanının, paraların direnişe yönelik silahlanmaya akmasının, Irak halkının direnişine sempati duyanlar açısından sıkıntı verici bir özelliği yoktur şüphesiz. Fakat sözkonusu yardımların püritan Vahabi Suudi arabistanlı “birey”lerden Irak’ın Sünni örgütlenmelerine veriliyor olması, ilişkinin dini ideolojik temelde şekillendiğinin göstergesidir. Bu durum, Irak’ta gelişen Sünni İslamcılığın kökten dinci Suudi Arabistan kaynaklı olarak beslediğinin işaretidir. Diğer yandan, benzer bir sürecin başka kaynaklardan, örneğin İran’dan, Şii direnişi için de yaşanmakta olmadığının bir garantisi yoktur. Ve bu yönde de birçok iddia vardır. Yalnız, ABD yönetiminin el-Sahve (ayık, aklı başında, uyanık) adlı 80 bin kişilik Şii milis gurubu ile Sünni direnişin bastırılmasında işbirliği yaptığı ve bu gurubu silahlandırdığı, iddianın ötesinde bir gerçektir...

 

Egemenliğini sürdürebilmek için eski yıllardan beri etkisi altında bir İslamcılığı kışkırtıp kullanmış olan, ve Suudi Arabistan ile sıkı ekonomik-politik bağlar içinde bulunan Washington’un, Irak’ta kışkırtmış olduğu dini etnik çatışmaların kendi başına da bela olduğu, bu ülke de çıkılması zor bir kaosun içine sürüklendiği ortadadır. Suudi paralarıyla alınan silahların arasında, uçaklara ve helikopterlere karşı füzeler de olduğuna göre, sözkonusu silahlar etnik çatışmaların ötesinde, işgalci ABD ordusuna karşı da kullanılmaktadır. Sözkonusu özel kişiler tarafından verilen milyonlarca dolardan Suudi yönetiminin haberdar olmaması olanaksızdır... ABD için Irak’ta, “aşağıya tükürse sakal, yukarıya tükürse bıyık”, bir durumun doğmuş olduğu gözlemlenmektedir...

 

Sonuçta bu gelişme, Irak’ta vaktiyle özgür olan kadınların haklarına vurulan ağır bir darbe olarak sosyal yaşama yansımaktadır. Kadınların mecliste yüzde 25 kontenjana sahip olmaları, bazı kadınların numunelik olarak meclis sandalyelerinde oturmaları, kaybolan kadın haklarını kamufle etme ve işgalci güçlere “demokrasi yanlısı” görünümü verme çabasından başa birşey değildir... Ve şüphesiz Irak’ı etkisi altına almaya başlayan zehirin, bölge halklarını etkilemeyeceği söylenemez. Aslında yaşanan bu durum, kadın haklarını ayaklar altına alan bir köktendinciliğin gelişmesi, Irak’ın tepeden tırnağa yıkılması, ulusal ekonominin incilerinin ve enerji kaynaklarının yağması, Washington’un Irak’ta sağladığı en büyük başarı olmuştur. Ve bu başarı, ABD’nin içinde de, “yaradılış teorileri”, “İsa kampları” biçiminde ortaya çıkarak artan ölçülerde etkisini göstermektedir...

 

Yukarıdaki paragraflardan birinde açıklanmış olan seçim sonuçlarının ardından, yeni hükümet kuruluncaya dek, eskisi, yani Caferi başkanlığındaki geçici hükümet, görevinde kalmıştır... Seçim komisyonu, -yukarıdaki paragraflarda verilmiş olan- seçim sonuçlarını, seçimlerin ardından yaklaşık iki ay sonra, 10 Şubat 2006 günü açıklayabilmiştir. Yeni anayasaya göre meclis ilk toplantısını ise, 12 Mart 2006 günü, seçimden üç ay sonra gerçekleştirmiştir. Tüm bunlar, Irak’a getirilmiş olan “demokrasi”nin ve “demokratik” olduğu iddia edilen seçimlerin gerçek yüzlerini anlamak için yeterli verilerdir herhalde... Meclis’in ilk toplantısında, 1968 yılında gerçekleşmiş olan Baas darbesinden önce Irak'ın dışişleri bakanı olan meclisin en yaşlı üyesi Adanan Paçaçı, meclis başkanlığına seçilmiştir. Hatırlanacağı gibi, “Batı’da Irak’ın yeni cumhurbaşkanı olması beklenen kişi” olarak Adnan Paçacı’nın adı bu metin de daha önce de geçmişti... Cumhurbaşkanının seçimi bundan, Paçacı’nın meclis başkanı seçilmesinden ancak 15 gün sonra olabilmiştir... Irak Hükümeti kuracak kişinin, başbakanın seçimi ise çok daha uzun bir süre almıştır...

 

Yeni anayasaya göre, Irak cumhurbaşkanlığı meclisi, Irak başbakanı, ve kabine, meclis genelkurulunun üçte iki oyu ile, bir başka ifadeyele 275 üyenin 184 tanesinin oyu ile seçilebilmiştir... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Kürtler Caferi’yi yeniden başbakan olarak görmek istemediklerini açıkça ilanetmişlerdir. Yine daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, tam bu seçimler olurken, geçici hükümetin başı olarak halen görevini sürdürmekte olan Caferi’nin 28 Şubat 2006’da Türkiye’ye gerçekleştirmiş olduğu ziyaret, Talabani tarafından şiddetle eleştirilmiştir... Meclis’te 44 sandalye kazanmış olan Sünni İslamcı “Irak Uyum Cephesi”, ve Iyad Allavi önderliğindeki 25 sandalye kazanmış laik “Irak Ulusal Listesi”, Caferi’nin yeniden seçilmemesi konusunda Kürtlerle anlaşmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla bu durum, işgal güçlerinin de işlerine gelmiştir...

 

Cumhurbaşkanlığı’na yeniden KYB önderi Celal Talabani seçilirken, başbakanlık veya hükümeti kurma görevi de 20 Mayıs 2006 günü “Dava Partisi”nden Nuri el-Maliki’ye verilmiştir. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Kürtlerin istemedikleri Caferi, aynı partinin başkanıdır. Bu nedenle, Nuri el-Maliki’nin seçilmiş olmasının çok büyük bir değişiklik yarattığı söylenemez... Kabine kurulurken hernekadar Caferi’nin başbakanlığı engellenmiş gibi gözükse de, “Dava Partisi”nin başında Caferi’nin olduğu gözönüne alınırsa, sözkonusu kişinin iktidardan hiç te okadar uzak olmadığı anlaşılır. Ve zaten ilerideki demeçleri de bu gerçeği yansıtacaktı. O, arkasında güç olan bir kişinin üslubu ile ABD’nin Irak politikalarını eleştirmeye başlayacaktı...

 

Başbakan yardımcılıklarına, KYB’den Bahram Salih (Kürt) ve Sünni İslamcı “Irak Uyum Cephesi”nden Selam el-Zobai getirileceklerdi. İçişleri bakanlığını da bağımsız Cevad Bulani ile birlikte yine Nuri el-Maliki aynı gün üstlenecekti. Diğer bakanların çoğunun belirlenmeleri, ancak Haziran 2005’de mümkün olabilecekti...

 

Nuri el-Maliki dahil 46 üyeden oluşan olağanüstü kalabalık kabinenin dışişleri bakanlığını KDP’den Hoşyar Zebari (Kürt) üstlenecekti. Su ve çevre bakanlıkları da KYB’den iki Kürt vekile verilecekti. Ulaştırma, tarım, turizm ve sağlık bakanlıkları Mukteda el-Sadr’ın partisinden kişilere verilirken, Sünni İslamcı “Irak Uyum Cephesi” -başbakan yardımcısı dışında- kabineye yedi bakan daha sokacaktı. Ufak “Kürdistan İslamcı Birliği” bile adsız bir bakanlık elde ederken, KDP, dışişleri bakanlığı dışında iki bakanlık daha kazanacaktı.

 

Dışişleri bakanlığı dışındaki önemli bakanlıkların neredeyse tümü, içişleri, finans, petrol, ticaret, ulaşım, sağlık, eğitim bakanlıkları gibi stratejik önemde bakanlıklar, Şii İslamcı “Birleşik Irak Koalisyonu” içinde yeralan partilere ve daha çok da Caferi ve Maliki önderliğindeki “Dava Partisi”ne verileceklerdi. Yine stratejik önemdeki savunma bakanlığı da, Sünni İslamcı “Irak Uyum Cephesi” içinde yeralan “Irak Halkı’nın Konferansı” adlı örgütten birine ait olacaktı... Kalabalık kabineye daha başka İslamcı gurupların üyeleri de girmişti. Bakanlar kurulunun bukadar geniş tutulmasının nedeni, herhalde, farklı guruplar arasında uyumu sağlayabilmek için birçeşit rüşvetin dağıtılmış olmasıydı...

 

Bilindiği gibi, cumhurbaşkanlığına getirilmiş olan Talabani, Sadece KYB’nin başındaki kişi değil, aynızamanda Sorani lehçesi konuşan ve çoğunluğu Kadiri tarikatından olan İran sınırına yakın bölgedeki Kürtlerin önderidir aynızamanda. Yine bilindiği gibi Talabani, politik anlamda yön değiştirmedeki hızı ile ünlenmiştir. İstediği zaman “sosyal demokrat” rolü dahi oynayan ve eskiden beri Londra-Washington eksenine yakınlığı ile tanınan Talabani, aynızamanda İran ile de uzun bir geçmişe sahiptir. Şah yönetimi yıllarında başlayan bu uzun geçmiş, “İran İslam devrimi” adlı olayın ardından da kesintisiz sürmüştür. Çünkü, İran-Irak savaşı yıllarında Bağdat’a başkaldırmış olan Kürtler, Tahran’dan yardım almışlardır... O, Talabani, KDP merkez komitesinde olduğu yıllarda da birçok zikzaklar çizmiş, İran ile anlaşıp tekrar dönmüştür. Sonunda, 1975 yenilgisinin ardından kurduğu KYB’nin başına geçerek KDP’ye rakip olmuştur. Fakat bu kez de defalarca Saddam rejimi ile Kürt ittifakı arasında saf değiştirmiştir. Sadece O değil, KDP’de Saddam Hüseyin’den yardım alıp KYB’ye karşı savaşmıştır... Belki de bölgenin şartları içinde varolabilme zorluğu bu zikzakları zorlamaktadır ama, sonuçta ortaya güvenilmesi zor bir portre çıkmaktadır... Kısacası, Irak sadece Şii başbakanı ile değil, Talabani gibi bir cumhurbaşkanı ile de İran’a yakın bir görünüm vermeye başlamıştır...

 

Sırat köprüsünden geçmekten zor bir süreç içinde Irak’ta birtakım farklı gurupları yanyana getirerek sözde “yönetim” diye birarada tutabilmek, ancak Talabani gibi karakterlerin yetenekleri ile olanaklı olabilirdi anlaşılan. Güvenilir olmasa da, bu yetenekleri nedeniyle ve Kürtleri elde tutabilmek için Beyaz Saray O’na, Mam Celal’e (Amca Celal) muhtaçtı. Yine de Beyaz Saray’ın Talabani’ye -2004’de öldürülmüş olan- Sami Abdul-Rahman kadar, ve Hatta Mesut Barzani kadar güvenebilmesi olanaksızdır. Washinton-Londra eksenine bağlı görünümü vermesine karşın Beyaz Saray’ın Talabani’ye gerçekten güvenebileceğine inanmak olanaksızdır. Fakat tüm bu gerçeklere karşın, günün koşullarında Washinton, aşırı esnek Talabani ile çok daha kolay uyum sağlıyor görünümü vermektedir. Diğer yandan, değişecek koşullarda Talabani’nin neler yapabileceğini kolayca kestirbilmek ise olası değildir...

 

Irak’ın başbakanlığına seçilmiş olan -İran’a yakın- Şii politikacı Nuri El Maliki, Saddam Hüseyin’den kaçarken, önce İran’a ve ardından Suriye’ye sığınmıştı... Kıral Faysal döneminde eğitim bakanlığı yapmış olan bir kişinin 1950 doğumlu torunu olan Nuri Kamil el-Maliki, Şii ideolojili “Dava Partisi” içindeki aktif rolü nedeniyle 1980 yılında Saddam Hüseyin iktidarı tarafında ölüm cezasına çarptırılmıştı. O, önce İran’a, ardından da -Şia inancının bir türevi olan Suriye Alavi veya Nusayri inancının iktidarda olduğu- Suriye’ye sığınacaktı. Göçmenlik yıllarında O, partisini, Suriye’de bulunan bürosundan yönetmişti... Caferi ile başlamış olan yakın İran ilişkileri, Maliki ile artarak sürecekti...

 

Sonuçta Maliki’de Irak’ta yaşanmakta olan durumdan, başında olduğu politik erkin erksizliğinden, ve ülkenin idari yapısından memnuniyetsizliğini gizleyemeyecekti. Hatta El Maliki, Washinton’a şantaj yaparcasına, “görevi bırakma” sözleri sarfedecekti. Diğer yandan Beyaz Saray’da, tüm alternatifsizliğine karşın, el-Maliki’ye yönelik rahatsızlığını saklayamayacaktı. Fakat günün koşullarında W. Bush’un, ABD açısından Irak’ta daha iyi bir yönetim alternatifi bulma olasılığı hemeh hemen hiç yoktu. Sonuçta Beyaz Saray El Maliki’ye razı olmak zorundaydı.

 

Irak yeni bir sürece girerken, Irak’ın yeni anayasa taslağı henüz hazırlık aşamasında iken, 5 Nisan 2005 günü, Başkan W. Bush, Grek asıllı John Negroponte yerine, Afganistan elçisi Zalmay Khalilzad’ı yeni Irak temsilcisi olarak belirleyecekti. Afganistan işgalinin gerisinde duran Unocal’ın danışmanları arasında yeraldığı ve Bush’un Afganistan’da sağ kolu olduğu daha önce de belirtilmiş olan 1951 Afganistan- Mezarı Şerif doğumlu ABD vatandaşı Zalmay Khalilzad, W. Bush’un Özel Ulusal Güvenlik Asistanı (yardımcısı) olarak ta görev yapmıştı. “Başkan’ın Afganistan için Özel Elçisi” olarak’ta adlandırılan, içinden geldiği ve çok iyi tanıdığı halka ihaneti nedeniyle Başkan’a çok yakın olan becerikli Colombia Üniversitesi politik bilimler asistanı Zalmay Khalilzad’ın Irak’a tayini, Washington’un Irak’a verdiği önemin göstergesi olduğu kadar, işlerin ABD açısından Irak’ta pek iyi gitmediğinin de kanıtı olacaktı...

 

Carter’in ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski ile de birlikte çalışmış olan Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunu ve Colombia Üniversitesi görevlisi Zalmay Khalilzad, Afganistan’ı destabilize edebilmek için çağdışı feodal unsurlara başlatılmış olan ilk yardım işlerinde Brzezinski’nin asistanları arasında yeralmıştı. CIA ile yakın bağı bilinen RAND Corporation’un politik analisti ve ayrıca yazar konumundaki Cherley Benard ile evliliği bile, Khalilzad’ın hangi çevreler tarafından elde edilmiş olduğunun göstergelerinden birisiydi. CIA bağlantılı bu hanımla birlikte Alexander ve Maximilian adlarında iki oğlan çocuğuna sahip Sünni İslam kökenli Zalmay Khalilzad’ın içinden geldiği çevreye ne ölçüde yabancılaşmış olduğunu anlamak zor değildir herhalde. Bu tip ailelerde, biri Müslüman diğeri Hiristiyan kültüründen gelen bireylerin oluşturduğu ailelerde, genellikle çocuklardan birisine ana, diğerine ise baba kökeninden adalar verilir...

 

Irak anayasası taslağı tamamlanmadan tam iki ay önce, 21 Haziran 2005 günü Bağdat’ta göreve başlayan Zalmay Khalilzad, anayasanın hazırlanmasında rol aldığı kadar, bu anayasanın değişik guruplar tarafından kabulünde, uzlaşma amacıyla gurupların biraraya getirimelerinde, ve sonuçta anayasanın Ekim 2005’de kabulünde önemli rol oynayacaktı... Fakat sonuçta, Khalilzad’ın varlığı dahi Irak’ta politik stabilitenin sağlanmasına yetmeyecekti. Ve O, gelişmekte olan sekter ideolojili şiddet ve içsavaş konusunda Beyaz Saray’ı uyaracaktı. Fakat şüphesiz, Irak’ta sonderece aktif olan Mossad ve CIA gibi örgütlerin sözkonusu sivil halka yönelik olarak yükselen şiddet sürecinde ne gibi roller oynadıkları, gelişmekte olan şiddetin gerisinde nasıl durdukları konusundaki gizli bilgiler basına yansımayacaktı. Khalilzad’ın gizli raporlarını, yazdıklarının ayrıntılarını bilebilmek olası değildi ama, basına yansıdığı kadarıyla, kullanmış olduğu ifadeler, O’nun Irak’ın parçalanmasına karşı olduğunu göstermekteydi. Khalilzad tarafından yazılmış olanlar, muhtemel bir parçalanmanın ABD dışpolitikası ve petrol tekellerinin yararları açısından hayırlı sonuçlar doğurmayacağını hissettirmekteydi... Diğer yandan, Şia olsun, Sünni olsun sivil halkı vuran şiddetin, bir limite kadar büyük ölçüde işgal güçlerinin işine yaradığı bir gerçekti ama, bu limit aşıldığı an güvensizlik Batılı tekellerin Irak yatırımlarını da vuracaktı...

 

Sıradan bir Ortadoğu esnafı görünümlü “iş bitirici” Zalmay Khalilzad, büyükelçilik, veya daha doğrusu sömürge valiliği görevini, 26 Mart 2007 günü tamamlayacaktı. Yerine, Suriye’de, Kuveyt’te, Lübnan’da büyükelçilikler yapmış olan, ve İsrail’in Lübnan’ı işgaletmiş olduğu 1982 yılında ve yine elçilikle birlikte Amerikan Deniz Piyadeleri’nin barakalarının havaya uçurulduğu 1983 yılında Lübnan’da görevli olarak bulunmuş olan, ve son olarak ABD’nin Pakistan büyükelçisi (Ekim 2004- Mart 2007) olan 1949 doğumlu çekirdekten diplomat Ryan Croker, 7 Mart 2007 günü Irak’a tayinedilecekti. ABD hava kuvvetlerinde görevli birisinin oğlu olarak öğrencilik yıllarının bir bölümü Fas ve Türkiye gibi ülkelerde geçen ve Ulusal Savaş Koleji’nin Dış İlişkiler Danışmanı olarak ta görev yapmış olan tipik Kuzey Avrupa kökenli bir Amerikalı görünümündeki Ryan Croker, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Yakındoğu Masası’nda da yardımcı görevli olarak çalışmıştı...

 

Her yeni ABD elçisinin göreve başlayışı Irak’ta farklı bir dönemin veya politikanın başlangıcının işareti olduğu gibi, Irak’a tayinedilenlerin kişilikleri, daha önce Afganistan’da ve diğer Ortadoğu ülkelerinde bulunmuş olmaları, Washington’un Irak’a vermekte olduğu olağanüstü önemi gösterdiği kadar, Irak ile Afganistan işgalleri arasındaki bağlantıyı da göstermekteydi. Militarist çevrelerce, Pentagon tarafından güvenilir biri olduğu hissedilen ve aynızamanda Ortadoğu uzmanı olduğu anlaşılan zor işlerin adamı Ryan Croker’in Irak’a adım atışı da, yeni bir dönemin başlangıcı ile, Baker-Hamilton başkanlığında hazırlanmış olan Irak raporunun yayınlanışı ile çakışacaktı... Baker-Hamilton Raporu 6 Aralık 2006 günü yayınlanacak, Ryan Croker ise bundan tam üç ay sonra Irak’a tayinedilecekti. Sözkonusu tayinden birkaç ay sonra da -eski başbakan- Iyad Allavi’nin Irak’ta işlerin daha da kötüleşeceği üzerine uyarısı gelecekti...

 

Öncesi de olmakla birlikte, uzun yüzyıllar, 1535’den itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası olarak; 1918 yılından itibaren İngiliz işgali altında kalarak; Nisan 1920’de gerçekleşen San Remo Barış Konferansı ile İngiliz manda yönetimine bağlanarak; 1932’den itibaren biçimsel olarak bağımsız ama, İngiliz kuklası bir monarşinin tutsağı olarak; ve 1958 yılından itibaren cumhuriyet rejimi ile yönetilerek işgal günlerine gelen Irak’ta, nüfusun yüzde 20 kadarını oluşturan azınlıktaki Sünni Araplar ağırlıklı olarak hep başta olmuşlardı... Kurulur kurulmaz Kürtlere en önemli haklarını tanımış olan cumhuriyet laik bir yönetimdi, Tarık Aziz gibi Hiristiyan kökenliler bile bu yönetimde en yukarılara dek çıkabiliyorlardı ama, yine de iktidar daha çok Sünni Araplara dayanmaktaydı. Baas içinde Şii kökenli Iyad Allavi gibiler dahi iktidarı paylaşanlar arasında yeralıyorlardı ama, yine de Sünni Araplar hep bir biçimde ön planda olmuşlardı... Fakat artık, ABD işgali ile birlikte Sünni Araplar yönetimden çok büyük ölçüde uzaklaştırılmışlardı. Ve ABD işgaline karşı direnişin içinde Şii halk ta yeralmakla birlikte, -daha çok- Sünni Araplar ön plana çıkmaktaydılar. Ezilip yerlebir edilen Felluce, Ramadi gibi kentler, ağırlıklı olarak Sünni yerleşim merkezleri idi. Kısacası, İşgalle birlikte yüzlerce yıllık tarihi gelenek çiğnenmiş, Şii çoğunluk iktidara yönelirken, Sünni azınlık muhalefetin merkezine oturmuştu...

 

Kürtler zaten 1991 Körfez saldırısından beri özel koruma altındaydılar ve işgal güçleri ile tam bir işbirliği sergilemekteydiler. En olaysız bölge, Kürt halkının yaşadığı kuzey Irak idi. Şii çoğunluğun içinde Sadr’ın “Mehdi Ordusu” gibi isyancı guruplar bulunmakla birlikte, bunlar da Sünnilere göre daha uyumlu bir fotoğraf vermekteydiler ve hissedildiği kadarıyla Şii çoğunluk tarafından daha çok bir politik şantaj aracı olarak kullanılmaktaydılar. Kukla yönetim de daha çok bu iki guruba, Şii çoğunluk ile Kürt azınlığa dayandırılmaktaydı. Ayrıca, bir Kürt-Şii ittifakının oluşması özellikle desteklenmişti ama, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Şii çoğunluğun en önemli temsilcisi Sistani ve O’nun etkisindeki en büyük örgütlenme “Birleşik Irak Koalisyonu”, ve “Dava Partisi”nin Caferi ve Maliki gibi önderleri, tüm ılımlı yaklaşımlarına karşın, Irak’ın bütünlüğünden taviz vermemeye kararlı gözükmekteydiler. Bunlar, süreç içinde Irak’ı bağımsızlaştırma eğilimleri taşıdıklarını sergilemekteydiler. Sonuçta, bağımsızlık peşinde olan Kürt guruplarla, Irak'ın bütünlüğünden yana Şii çoğunluk arasındaki ittifakının pek yürümediği anlaşılacaktı. İşgal süreci içinde örgütlenip güçlenen Şii çoğunluğun ABD’den uzaklaşma eğilimi taşıdığı da ayrıca hissedilmekteydi. Sonuçta, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, hem Şii çoğunlukla ve hem de Kürtlerle ayrı ayrı tarihi bağları olan İran’ın bölgedeki etkisinin artmakta olduğu farkediliyordu...

 

Beyaz Saray’da yapılan işgal hesabı Irak gerçeğine uymayınca, W. Bush ve ekibi için işler sarpa sarınca, ve silahların gölgesinde yapılmış gayrimeşru hileli seçimle kurulan hükümet dahi yaşanan krizin çözülmesi için yeterli olmayınca, İşgale katılmış olan ülkeler arasında çatlaklar başgösterecekt. Asker sayıları sembolik te olsa, ABD’yi desteklemek için Irak’a askeri birlikler yollamış olan birtakım Avrupa ülkeleri, ve diğer bazı ülkeler, yavaş yavaş Irak’tan çekilmeye başlayacaklardı... Başlangıçta, yaklaşık 250 bin tanesi Amerikan askeri olmak üzere Irak’ta, Pentagon’un komutasında toplam 300 bin kadar yabancı işgalci asker vardı. Bunların 50 bin kadarı 38 yardımcı ülkeden gelmiş olan askeri personel ve hizmet personeli idi. Birsüre sonra, işgal ikinci yılını doldururken, 2005 yılı başında, yardımcı ülkelerin sayısı 24’e inecekti. Yabancı birliklerin sayısı da, -özel ordular hariç- 150 bin kadarı Amerikan personeli olmak üzere toplam 170 bin civarına inecekti. Ve bu iniş sürecekti...

 

Kısa süre içinde Irak’tan asker çeken ilk 10 ülkenin başında İspanya gelecekti. Şubat 2005’de Portekiz ve Moldova az sayıdaki askerlerini çekeceklerdi. İtalya, Mart 2005’de birliklerini çekmeyi planladığını açıklayacak ve daha sonra da çekecekti. Petrolden payını alabilmek için Irak yönetimine milyarlarca dolar ekonomik yardım yapan Japonya, 2004 yılı başında ülkenin güneyine yerleştirmiş olduğu savaşcı olmayan 600 kişilik birliğini çekme kararı alacak ve çekecekti. Slovakya, Litvanya, Hollanda, Tayland, Honduras, Dominik, Macaristan, Nicaragua, Norveç, Yeni Zellanda, Filipinler, ve Izlanda gibi ülkeler de sayıca küçük birliklerini Irak’tan çekeceklerdi. Sözkonusu çekilmelerin askeri etkinlik açısından okadar pek bir önemi olmasa da, politik açıdan önemi vardı. Bu durum, ABD’nin Irak politikasının hükümetler düzeyinde de bir izolasyona, yalnızlaşmaya doğru gitmekte olduğunun göstergesi idi...

 

ABD’nin en yakın ortağı İngiltere’de rahatsızlık ve çekilme belirtileri göstermeye başlayacaktı. Blair, Şubat 2007’de 1.600 asker çekeceğini bildirecekti. Polonya’da 2008 içinde Irak’tan çekileceğini açıklayacaktı. Moskova, 9 Şubat 2007 (RIA Novosti) kaynaklı habere göre, Rusya Federasyonu dışişleri bakanı Lavrov, Yabancı birliklerin Irak’tan çekilmeleri ile ilgili zaman cetvelinin açıklanmasını talep edecekti. Daha sonra Rusya bu talebini yineliyecekti... Irak’ta işlerin ABD için bir çıkmaza sürüklenmekte olduğunu herkes görmekteydi...

 

Sahte de olsa seçim sonucu Irak’ta kurulmuş olan ilk kukla hükümetin Londra bağlantılı başbakanı Iyad Allavi, 2005 yılı sonbaharında, İngiliz Observer gazetesine, “Irak’ta durumun Saddam Hüseyin döneminden daha kötü olduğunu, o yıllarda yaşanmış olanlardan daha berbat işkenceler yapıldığını”, söyleyecekti... Aynı yılın Kasım ayının son haftasında Allavi’ye yanıt, Irak’ın kukla devlet başkanı Celal Talabani’den gelecekti. BBC’ye açıklama yapan Talabani, “Bu sözlerin Dr. Allavi tarafından söylendiğini hayal edemediğini...” vs., belirtecekti. Gerçekten de bu sözlerin geçici başbakan konumundaki Allavi tarafından söylenmiş olması oldukça garip karşılanabilirdi ama, sözkonusu gariplik gerçeği değiştiremezdi...

 

Egemen güçlerin kendilerine yönelik eleştiriler karşısında kiralık kalemlerini, veya kuklalarını öne sürmeleri, kendilerini savunmaları, ve hatta övmeleri için bunları kullanmaları, bilinen çok eski yöntemlerden biriydi. Allavi’de yanıtını, Washinton veya Londra’dan değil, cumhurbaşkanlığı konseyinin başında olan Talabani’den alacaktı... Diğer yandan Allavi için de, istediği iktidar gücünü elde edememiş olması ve iktidarın ayağının altından kaydığını hissetmesi nedeniyle, ve ayrıca durumdan rahatsız Londra’nın örtülü sözcüsü olarak gerçekleri bir ölçüde ifade ettiği düşünülebilirdi... Sonuçta, vaktiyle Saddam Hüseyin rejimine karşı örgütlenen darbeler içinde CIA ve MI6 ile ortak çalışmış, CIA tezgahından geçmiş Iyad Allavi’nin başı, ABD yönetimi ile bir ölçüde derde girecekti. Allaviyi yanıtlayan Talabani ise, Saddam Hüseyin ile defalarca işbirliği yapmıştı. Saddam Hüseyin ile el sıkışırken çekilmiş birçok samimi fotoğrafı vardı...

 

Allavi, ileride de benzer iddialarını sürdürecekti. O, 16 Temmuz 2007 tarihli günlük basına göre, Irak’ın giderek daha büyük bir felakete sürüklenmekte olduğunu dillendirecekti... Artık tekrar Londra’da yaşamaya başlayan Allavi, günde yüzlerce kişinin öldüğü bu koşulların ileri de daha da kötüleşeceğini ifade edecekti. Direnişin gelecekte daha da güçleneceğini kaydedecek olan Allavi, Irak’ta Birleşmiş Milletler’e daha geniş yetkiler vermenin tek çıkış yolu olduğunu belirtecekti. “Tehlike” olarak adlandırdığı direnişin, Lübnan, Filistin, Fas, Cezayir, Somali ve başka bölge ülkelerinin rejimlerini, buradaki batı yararlarını etkileyeceğini belirtecekti... Aslında, Baker-Hamilton Raporu olarak anılan rapor da, Irak’ta Birleşmiş Milletler’in rolünün arttırılmasını önermekteydi... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Iyad Allavi’nin işgal güçlerini ilk kez eleştirdiği Kasım 2005’in hemen ardından, 15 Aralık 2005 günü ikinci göstermelik seçimler gerçekleşecekti ama, bu da Irak’ın kanamasını durdurmaya yetmeyecekti...

 

Askeri egemenlik, güç kullanımı, politikanın yolunu açmaya yetmemişti, veya politikanın güç kullanımı biçiminde ortaya çıkışında hata vardı. Bu nedenle ABD yönetimi, gelecek yıllarda işin içine Birleşmiş Milletler’i daha fazla sokma eğilimi gösterecekti. Zaten hem Baker-Hamilton raporu ve hem de İyad Allavi, bu yönde öneriler getirmekteydiler...

 

Sonunda Pentagon generalleri de eleştiri korosuna katılacaklardı. Onlar, Irak’ta yaşanan başarısızlıktan, başlarında olan savunma bakanı Rumsfeld’i sorumlu tutacaklar ve Rumsfeld’in istifasını isteyeceklerdi. Nisan 2006’da, aralarında eski NATO Avrupa Kuvvetleri Başkomutanı emekli general Wesley Clark’ın ve Irak kuvvetlerini eğitmekten sorumlu iken emekliye ayrılmış olan general Eaton’un da bulunduğu bir gurup emekli general, Rumsfeld’in istifa etmesi gerektiği görüşünü dillendirecekti... ABD’de, halk arasında rüzgarın Irak savaşına karşı esmeye başladığını gören Rumsfeld, bir yandan Irak ile ilgili “terslik”lerden İran’ı sorumlu tutmaya, dikkatleri İran üzerinde yoğunlaştırmaya çalışırken, diğer yandan da kariyerini korumak için bu istifa taleplerini “küçümseme” numaraları yapmaya başlayacaktı... Yine aynı yılın Ekim ayı başında İngiliz Daily Mirror gazetesine konuşan İngiz ordu komutanı Sir Richard Dannat, “Irak’a davet edilerek gitmediklerini, Irak’ta bulunmalarının başka yerlerde, ve İngiltere’de güvenlik sorunları yarattığını” ileri sürecek, ve “İngiliz birliklerinin Irak’tan çekilmeleri gerektiğini” dillendirecekti...

 

Irak’ta Bush yönetimi açısından yaşanan başarısızlıkların ve artan savaş aleytarlığının da etkisi ile, 7 Kasım 2006 tarihinde gerçekleşen Senato ve Temsilciler Meclisi seçimleri Cumhuriyetçi Parti için iyi gitmeyince, Rumsfel, kurban olmaktan kurtulamayacaktı (Senato’da 100 sandalye vardır ve her federe devlet 2 üye ile buradaki yerini alır. Temsilciler Meclisi’nde ise iki yılda bir doğrudan halk oyu ile seçilen 435 vekil bulunmaktadır. Bu iki farklı meclisin birliği Kongre’yi oluşturur.). Böylece, 1983 yılı sonunda Başkan R. Reagan’ın özel temsilcisi olarak Bağdat’a gelip Saddam Hüseyin ile el sıkışan, O’nu İran’a karşı silahlandıran, Saddam Hüseyin’in kimyasal ve biyolojik silahlar edinmesinde başrolü oynayan, ve yine 20 Mart 2003’te başlatılan Irak’a yönelik işgal operasyonunun baş mimarları arasında yeralan, Abu Garip hapishanesinde yaşanmış olan korkunç işkencelerden birinci derece de sorumlu olan Donald Rumsfeld, Irak başarısızlığının ilk yüksek ünvanlı kurbanı olarak tüm kariyerini yitirmekten, ve tarihin çöp tenekesine atılmaktan kurtulamayacaktı...

 

Temmuz 2007’de Demokrat senatörlerden Sens. Carl Levin ve Jack Reed, Irak’ta bulunan Amerikan birliklerinin 120 gün içinde geri çekilmeleri ve bu çekilişin 30 Nisan 2008 günü tamamlanmasını Başkan’a buyuran bir yasa teklifi ile Senato’ya geleceklerdi. Üç Cumhuriyetçi senatör de bu teklifi desteklerken, diğerleri topluca karşı çıkacaklar ve öneriyi bloke edeceklerdi... Fakat daha sonra, seçim kampanyası sırasında, Nisan 2008’de, Demokrat Parti’nin aday adaylarından Barak Obama, 2010’a kadar Irak’tan 60 ile 80 bin kadar askerin çekilmesi görüşünde olduğunu açıklayacaktı. Hilary Clinton’da buna yakın ifadeler kullanacaktı. Şüphesiz bu, Senato’da yapılmış olan hamleden geriye atılmış bir adım dı ama, yine de Amerikan halkının eğiliminin Irak’tan çıkmaktan yana olduğunun göstergesi idi. Kampanya sırasında, halktan puan toplayabilmek için, yumuşatılmış bir geri çekilme sözü verilmekteydi...

 

Generallerin Rumsfeld’in istifasını istediği günlerde, 2006’nın sonbaharında, beşi Cumhuriyetçi Parti’den, beşi ise Demokrat Parti’den oluşan on seçkin kişi, George Bush döneminin (1989- 93) dışişleri bakanı (1989- 92) James Baker ve eski Indiana senatörü Lee H. Hamilton başkanlığında bir Irak raporu hazırlayacaklardı. Lee H. Hamilton, aynızamanda 11 Eylül Komisyonu içinde de görev yapmıştı... Irak’ta durumun işgalci ABD yönetimi açısından iyiye gidebilmesi için 79 tavsiye içeren ve 6 Aralık 2006 günü yayınlanan bu ayrıntılı rapor, Yahudi veya İsrail lobisinin kışkırtmalarının tam tersine, İran ve Suriye ile iyi ilişkiler kurulmasını, sorunun çözümü için başta bu iki ülke olmak üzere diğer komşu ülkelerle teması tavsiye etmekteydi. Çünkü zaten İran’ın ve Suriye’nin Irak üzerindeki etkileri artmaktaydı... İlginç olan, ve konu üzerine Türkiye’de konuşan kişilerin dikkatinden kaçan, 7 Nisan 2006 günü, yani Baker-Hamilton raporundan tam sekiz ay önce Sinbad’a yerleştirmiş olduğum 23 Mart 2006 tarihli ve John Mearsheimer ve Stephen Walt imzalı imzalı rapordu.

 

“The Israel Lobby” başlıklı ayrıntılı rapor da, İsrail lobisinin ABD dışpolitikası için nasıl bir tehdit oluşturduğu ayrıntılı biçimde anlatılmaktaydı... Baker-Hamilton raporunun bu etkilerden uzak hazırlandığı söylenemezdi. “The Israel Lobby” başlıklı raporu hazırlayan sözkonusu tanınmış iki profösörün bağımsız bireyler oldukları da düşünülemezdi... Bir özeti ve yorumu sosyal demokrat Kilise gazetesi Broderskap’ta Nasrin Hoseini imzası ile yayınlanmış olan raporun bu özetinin tarafımdan yapılan çevirisini ve sözkonusu rapor hakkındaki kendi yorumumu, 7 Nisan 2006 günü, -raporun kendisiyle birlikte- Sinbad’a yerleştirmiştim. Daha Baker-Hamilton raporundan epey zaman önce, ABD’nin Irak politikalarında değişiklik aradığını, “ İsrail lobisi üzerine rapor hakkında ve ABD’nin Ortadoğu’da yeni politika arayışlarının işaretleri üzerine ” başlıklı yazımda belirtmiştim. Hatta bu son ifade edilen yazıdan 11 gün önce, yani 27 Mart 2006 günü Sinbad’a yerleştirmiş olduğum, “ABD yönetiminin İran politikaları ve İsrail devletinin rolü üzerine kısa not ” başlıklı yazımda, İran’a yönelik askeri tehditlerin, pazarlıkta fiat düşürmek için sürekli gündemde tutulduğunu; aslında ABD’nin kendi güdümüne çekerek İran ile anlaşmaya çalıştığını, bölge de yatırımları olan petrol devlerinin de sonu belli olmayan yıkıcı bir savaş yerine, birtakım tavizlerle sağlanabilecek anlaşmayı tercih edeceklerini belirtmiştim...

 

Hemen değişik cephelerden gelecek saldırıların hedefi olacak Baker-Hamilton raporunun ilginç tavsiyelerinden biri de, Irak petrollerinin merkezi denetim altına alınması üzerineydi. Bu öneri, o güne dek Irak’ı parçalamaya çalışmış olan ABD politikalarına karşı olduğu kadar, -Washington’un himayesinde- büyük bir iştahla Kerkük petrollerini elegeçirmeye ve merkezi denetimden uzak petrol ticareti ile daha da güçlenmeye çalışan lokal Kürt önderlerinin hesapları ile de uyuşmamaktaydı. Zaten rapordaki tavsiyelerden ikincisi, Irak’ın birliğinin ve bölgesel bağımsızlığının korunması üzerineydi... Aynı öneriye parelel olarak, Saddam Hüseyin dönemi Baas bürokrasisinin yeniden yönetim kademelerinde yeralmalarını tavsiye etmekteydi sözkonusu rapor. Irak’ı birarda tutmayı başarmış bu bürokrasinin -ABD himayesinde- tekrar iktidar koltuğuna oturtulması önerisi, şüphesiz, o güne dek sürdürülmüş olan Kürtleri ve Şii çoğunluğu koruma politikalarıyla, ve şekillendirilen Kürt-Şii ittifakı politikalarıyla çelişmekteydi. Zaten Kürt azınlığın bağımsız petrol politikası izleme çabaları da, bu Kürt-Şii ittifakını torpillemekteydi...

 

Raporu hazırlayanlar, parçalanma yolundaki Irak’ın bu durumunun özellikle İran’ın bölgedeki etkisini arttıracağını görmekteydiler. Biryandan İran ve Suriye ile anlaşmanın yolunu bularak ve Filistin sorununu bir biçimde uyuşturarak, ve bu çabaların bir uzantısı olarak Lübnan’daki Hizbullah’ı gemleyerek, bölge de zayıflama eğilimi gösteren kontrollarını tekrar sağlarlarken, yeniden güçlendirilecek olan -silahlı direnişin dışındaki- Sünni azınlıkla birlikte sağlanacak Irak’ın birliği ile de İran yayılmasının önüne set çekmeyi hesaplamaktaydılar. Bir anlama bu başa dönüş politikasının gerisinde, Suudi Arabistan’ın etkilerinin olduğu da farkedilmekteydi. Aynızamanda önemli Şii nufusuna sahibolan Suudi Arabistan, -İran’ın yayılmasına yolaçan- mevcut ABD politikalarından rahatsızdı ve ABD’yi İran’a karşı kışkırtmaktaydı... Sonuçta, Washington’u bölge de yeniden egemen kılabilecek olan Şii çoğunluğu dengeleme politikası, şüphesiz, İsrail’in derin korkulardan kaynaklanan hastalıklı saldırgan militarist politikaları ile, Kürt önderlerin ölçüsüz egemenlik düşleriyle, ve ABD’deki güçlü Yahudi lobisinin kışkırtmaları ile uyuşmamaktaydı...

 

ABD yönetimleri, Pentagon, bölge de kullanmakta olduğu İsrail’i kollamayı, ve her yıl yaklaşık 3.5- 4 milyar doları bulan ve sonu gelmeyen ekonomik yardımlarla bu ırkçı devleti beslemeyi şimdilik düşünmekteydi ama, ırkçılığı ve saldırganlığı nedeniyle paranoya krizleri geçirdiği anlaşılan İsrail yönetimi, görüldüğü kadarıyla, sadece ABD himayesinde varolmayı güvenliği açısından yeterli bulmamaktaydı. İsrail yönetimi, düşman gördüğü tüm güçlerin bir kül yığınına dönüştürüldüğünü görmek istemekteydi... Yahudi düşmanlığının egemen olduğu Hiristiyan Batı’nın iktidar alanı içinde geçmiş olan iki bin yıllık pogromlarla (soykırımlarla) dolu bir tarihin şuur altında bırakmış olduğu derin korkularla beslenen İsrail paranoyası, sionist ırkçı İsrail yönetiminin hastalıklı halusinasyonları ile çizilen saldırgan politikalar, ABD’nin egemenlik hesapları ve ABD dışpolitikalarını manupule eden uluslar üstü tekelleri azami kâr tutkularıyla uyuşmamaktaydı...  (hallucination=halusinasyon: Genellile uyuşturucu kullananlarda rastlanan bir rahatsızlık. Uyuşturucunun etkisiyle kişinin gerçekte varolmayan şeyleri görmesi ve olmayan sesleri duyması vs. Şizofreni hastalarında da rastlanır vs.)

 

Hem ABD’yi, hem İsrail’i ve hem de el altından İran’ı kullandıklarını sanan, veya esen rüzgara göre tüm bunlarla işlerini götürmeye çalışan Kürt önderler de, Baker-Hamilton raporundan memnun olamazlardı ve olmayacaklardı. ABD’nin Irak’tan çekilme tekliflerine en ateşli biçimde karşı çıkanlar da yine onlar, Kürt önderler olacaklardı... ABD yönetimleri, bölge ve dünya egemenli peşinde büyük hesaplar yapmaya çalışırken, -kendilerini Washington’un müttefiki sanan- bölgedeki ABD piyonları da, kendilerine özgü boylarını aşan bağımsız büyük düşler peşindeydiler... Irak’ın cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulmuş olan KYB önderi Celal Talabani ile, Irak’ın Kürt bölgesi başkanı konumundaki KDP önderi Mesut Barzani, sözkonusu Baker-Hamilton raporuna saldırmakta gecikmeyeceklerdi... 

 

Baker-Hamilton raporunu kastederek konuşan Celal Talabani, “Biz, Baker’ın pozisyonunun kokusunu alıyoruz.”, diyecekti. Ve O’nu, “1991 Körfez savaşının ardından Saddam’a gücünü tekrar iade eden kişi” olmakla suçlayacaktı. Yine Talabani, binlerce Baas Parti bürokratının yeniden eski göreve iadeleri önerisine şiddetle karşı çıkacaktı. “Baker-Hamilton Raporu’nun insaflı olduğuna, kesinlikle böyle olduğuna inanmıyorum” diyen Talabani, “Rapor, Irak’ın güvenliğinin ve anayasasının altına mayın döşeyen çok tehlikeli pasajlar içermektedir”, diyerek sözlerini sürdürecekti...

 

Uluslararası yasalar ayaklar altına alınıp tüm ekonomik altyapısı ile Irak yerlebir edilirken, kadın-çoluk-çocuk onbinlerce masum insan katledilerek ülke işgaledilirken, işgal edilen ülkenin tüm kurumları ve tarihi yağmalanıp yokedilirken susmuş ve hatta bu hainane saldırıyı desteklemiş olan Celal Talabani’nin, ve benzerlerinin, zaten işgalci güçlerin denetimleri altında ve onların direktifleri yönünde hazırlanmış bir “anayasanın” savunucusu rolüne girmesi, ve yine zaten işgal nedeniyle günde 100’ü aşkın masum sivilin katledildiği dünyanın en güvenliksiz ülkesinde Baker-Hamilton raporu ile “güvensizlik doğacağından” sözetmesi, komik bile değildi. Sadece miğde bulandırıcıydı...

 

“Irak Çalışma Grubu Raporu”ndan ürküntüye kapılmış olan Mesut Barzani’nin The Washington Post’ta yayınlanan ve 21 Aralık 2006 tarihli “Radikal”de çevirisi yeralan “Kürtleri yine satmayın, sözünüzü tutun” başlıklı makalesinde, bir yandan ABD ile Kürt önderler arasında yapılmış olan anlaşmalar itiraf edilirken, diğer yandan da ABD’ye duyulan güvensizlik açık edilmekteydi (www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=207934&tarih=21/12/2006). Babası Molla Mustafa Barzani’nin kullanıldıktan sonra -bu metnin önceki bölümlerinde anılmış olan- 6 Mart 1975 Cezayir Anlaşması ile nasıl satılmış olduğunu çok iyi bilen ve aynı nedenle gençliği ABD’de geçmiş olan Mesut Barzani, korkularında haksız sayılmazdı...

 

Sözkonusu Baker-Hamilton raporu bütünüyle yaşama geçirilemeyecek olsa da, rapordaki önerilerin ciddiye alındıkları, ve Kürt önderlerin korkularında haksız olmadıkları süreç içinde daha iyi anlaşılacaktı... Sözkonusu raporun yayınlanmasından bir ay kadar sonra, 11 Ocak 2007 günü başlarken, sabaha karşı 03:00 sıralarında ABD birlikleri, Erbil’de bulunan İran temsilciliğini basacak, evraklara elkoyacaklardı. Ve işgalci askerler beş İranlı görevliyi tutuklayacaklardı... Erbil, KDP’nin, Barzani’nin egemenlik alanı içindeydi. ABD operasyonu ilk bakışta İran’a yönelik gibi gözükse de, ve olay bir yanıyla öyle olsa da, bu saldırı aynızamanda ve asıl olarak Mesut Barzani’nin egemenliğine yönelikti. Barzani’nin egemenlik alanında gerçekleşmiş olan saldırı, Kürtlere duyulan güvensizliğin somut göstergesiydi aynızamanda...

 

Olay, İran açısından daha çok bir ilişki yoklaması gibiydi... Sözde diplomatik ilişki bulunmamasına karşın, ya da ilişkilerin İsviçre aracılığıyla sürüyor olmasına karşın, ABD ile İran arasında zaten geçmişten beri gizli ilişkiler, pazarlıklar sürüp gitmekteydi. Örneğin, daha sonra açığa çıktığı için herkes tarafından bilindiği gibi, 1985 yılında, Kongre’den gizli olarak, -Başkan’ı, Genelkurmay Başkanı’nı, CIA Başkanı’nı vs. içine- alan National Security Council (Milli Güvenlik Konseyi) adlı kurumun bilgisi dahilinde ABD, İran’a gizlice silah satmıştı. İlişkiler, bundan sonra da baskılar, izolasyon çabaları ve tehditler arasında sürüp gitmişti ve görüldüğü kadarıyla da sürüp gitmekteydi... Taleban asıl olarak İran rejimine karşı desteklenmişti ama, işlerin Washington’un istendiği gibi gitmemesi sonucu ABD’nin Afganistan’a, Taleban iktidarına saldırması, sonuçta İran’a yaramış ve İran’ı rahatlatmıştı. Haberlere göre, İran’da yakaladığı El Kaide üyelerini ve yöneticilerini gizlice ABD’ye vermeye başlamıştı... ABD’nin Taleban egemenliğini tasviye çabası, İran’ın yararına idi...

 

İran’ın ABD’ye, ABD’nin İran’a yönelik sözlü saldırıları, belirli bir tehditle yüklü olmakla birlikte, daha çok içpolitikaya yönelik propoganda malzemeleriydi anlaşıldığı kadarıyla. Bunlar, aynızamanda iki ülke arasında sürmekte olan pazarlığın karşılıklı fiat kırma hamleleriydi. Sonuçta, Erbil’de (Hewlér) bulunan İran temsilciliğine yönelik baskın olayı, bir yandan Kürt bölgesinin egemenliğine bir darbe iken, diğer yandan İran-ABD gizli ilişkilerini biraz daha sıklaştıracaktı herhalde. Fakat yine de iki ülke arasındaki gerilimi biraz daha yükseltmiş olan bu baskın, İran tarafında, haklı olarak, Irak nezdinde protesto edilecekti. İran-ABD ilişkilerinde aracı konumundaki İsviçre’nin elçisi İran dışişleri bakanlığına çağrılarak, olay bu elçi nezdinde kınanacaktı. Ve iki ay kadar sonra, 23 Mart 2007 günü, Şatt ül-Arap’ta 15 İngiliz komandosunu tutuklayan ve bunların ifadelerini alan İran, Erbil’de (Hewlér) gerçekleşmiş olan baskının rövanşını da alacaktı. Bu çıkışı ile İran, baskılardan korkmadığını açıkça gösterecekti. Ve ayrıca İran, İngiliz esirler olayını bir pazarlık kozu olarak ta kullanacaktı....

 

Washington’un, W. Bush yönetiminin İran’ı bahane ederek diriltmeye çalıştığı Ronald Reagan döneminden (1981- 89) kalma “Füze Savunma Sistemi” (“Uzay Savaşları Projesi”) ve bu proje çerçevesinde 2012 yılına dek Polonya’ya yerleştirilmesi planlanan 10 adet füze önleyici füze sistemi ve Çek Cumhuriyeti’ne kurulacak radar istasyonu, İran’dan önce Rusya’nın tepkisi ile karşılaşacaktı. Çünkü İran sadece bir bahaneydi ve asıl hedef yeniden hızla toparlanmakta olan ve ayrıca Çin ile Şanghay İşbirliği Örgütü içinde öncülük eden Rusya idi...

 

İran ile ABD arasında, kopartılan gürültünün, kaldırılan toz bulutunun çapına uygun bir karşıtlığın şekillenebilmiş olması olanaksızdı... Sözkonusu “Füze Savunma Sistemi” yalanı çerçevesinde, yine İran bahane edilerek aynı füzelerin Türkiye’ye de yerleştirilmesi istemi, Tamamen Rusya’ya yönelik Soğuk Savaş politikasının yeniden bir biçimde diriltilme çabasından başka birşey değildir. Ve şüphesiz böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde Türkiye Cumhuriyeti, tektaraflı olarak ABD’nin bölgesel ve dünya politikalarına çok daha sıkı olarak bağlanacak, bağımsız manevra olanaklarını ve seçeneklerini yitirecektir... Sözkonusu çabaları ile ABD, Ortadoğu ve Kafkaslar da korkuyu körükleyerek egemenliğini arttırma peşindedir... Zaten ABD’ye yönelik asıl tepkiler de, 2008 başında, “nükleer silah kullanma” tehdidi biçiminde Rusya genekurmay başkanından ve Rusya dışişleri bakanlığından gelmiştir. Ve uzun zamandır tören alanlarında gözükmeyen Rus füzeleri, Nazizme karşı kazanılmış olan zaferin yıldönümünde ortaya çıkartılmışlardır...

 

Hem Rusya ile tırmandırılan gerilim ve hem de İran’ın Irak’ta kazanmakta olduğu güç, ABD’nin bölge politikaları açısından Türkiye’nin önemini arttırmıştır... Sıkıştırılan İran, “İslam devrimi” öncesi yıllarda olana yakın biçimde Türkiye ile aynı safa çekilmeye çalışılırken, özellikle Irak’ın kuzeyi ile ilgili olarak birşeyler vadedilen Türkiye’de, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi politikasında ABD’nin safında daha aktif rol almaya zorlanmaktadır. Zaten Türkiye, F-16 uçakları, içinde olduğu daha gelişmiş F-35 savaş uçağı projesi, ve diğer ileri silah teknolojileri, ve IMF gibi kurumların ekonomik ipleriyle bağlanacağı kadar bağlanmıştır...

 

Türkiye için en önemli ödeme fiatı, Kuzey Irak’ta şekillenmekte olan Kürt devletinin geriletilmesi, özellikle Kerkük planından caydırılması, ve bu yapının bir ölçüde Türkiye’nin güdümüne sokulabilmesi idi... Her yatırımın bir alternatif maliyeti vardı, ve Türkiye yönetimini ABD planına çekebilmenin yolu, öncelikle Kuzey Irak ve Kerkük konularında bu ülkeyi bir ölçüde rahatlatmaktan geçiyordu. Ayrıca, bir yıl kadar önce, 22 Haziran 2007 günü Sinbad’a yerleştirmiş olduğum “Bazı tarihi süreçlerde kazanmak, ölüme yaklaşmaktır!” başlıklı yazımın sonunda kısaca dokunmuş olduğum gibi, “Irak’ın kuzeyine yönelik operasyon gürültüleri de, Pentagon’a egemen gücün İstemlerinden bağımsız değildi...”. Ve yine, “(...) bu işte ABD yönetimi ile Türkiye’yi yöneten asıl güç arasında bir çelişki yoktu.” Yani, Türkiye’nin başlatacağını ifade ettiği Kuzey Irak operasyonların bağımsız bir insiyatifin ürünü değil, anlaşmalı olacağını önceden yazmıştım... Sinbad’da kısaca belirtmiş olduğum gibi, İran’ın Şii bölgesinde artan etkisi, ancak Türkiye’nin Kürt bölgesindeki etkisini arttırarak bir ölçüde degelenebilir gözükmekteydi. Ve tabii ABD, bu arada, Irak’ta kalıcılığını süresizleştirecek bir anlaşma için de Irak hükümetini zorlamaktaydı...

 

Ayrıca Kürt yönetiminin İran ile fazla içli dışlı olmaya başladığının anlaşılması, ABD açısından Türkiye’nin devreye sokulması adeta zorunlu hale getirmişti. Fakat yine de bu kontrollu bir süreç olacaktı... Söylentilere göre, Erbil (Hewlér) baskını sırasında İran temsilciliğinde bu konuda, bölgesel Kürt yönetimi ile İran arasındaki gizli ilişkiler konusunda bazı belgeler bulunmuştu... Yine anlaşıldığı kadarıyla Suudi Arabistan’da bu yeni Irak planının, Türkiye’nin sınırlı olarak devreye sokulması politikasının gerisinde durmaktaydı. Irak’ta iktidarın devredilmiş olduğu Şii partilerin denetim altına alınmalarının, ve gizli stratejik anlaşmaya Irak hükümetini zorlamasının gerisinde Suudi Arabistan’da durmaktaydı. İran’ın etkisini azaltacak biçimde Ortadoğu’ya verilmeye çalışılan yeni biçimin tezgahlayıcıları arasında Suudi Arabistan’da vardı... Suudi Kıralı’nın Ankara ziyareti, W. Bush’un üst üste, 2008 yılı Ocak ve Mayıs aylarında yapmış olduğu iki Ortadoğu gezisi vs., görüldüğü kadarıyla geliştirilmeye çalışılan bu yeni bölgesel Sünni Arap-Türkiye ortaklığının, ve İran’ın bölgedeki etkisinin azaltıması çabasının diplomasisi ile ilintiliydi.

 

Bu arada Irak’ta, Sünni Arap güçlerin önleri bir ölçüde açılırken, Kürtler geriletiliyorlar, tekrar Irak bayrağını asmaya ve Irak’ın bütünlüğünden sözetmeye başlıyorlardı. Kerkük’te tüm halk guruplarının yüzde 33 temsillerini sağlayan bir dengenin yeniden oluşturulması gündeme geliyordu. Ve sonunda, bu metin tamamlanırken, 3 Haziran 2008 tarihli basın haberlerine göre, bölgesel Kürt yönetimi başbakanı Neçirvan Barzani, “Kerkük’te iktidarı paylaşmaya hazır oldukları” mesajını verecekti. Ve hemen ardından gelen haberlere göre, Irak Anayasası’nın Kerkük’te durumu belirleyecek 140ncı maddesi ile ilgili olarak Birleşmiş Milletler’in hazırlamış olduğu rapor, Kürtleri rahatsız edecekti... Washington, yönetimdeki Şii ağırlığı kontrol altına alınmaya ve bölgesel Kürt yönetimi geriletilmeye çalışılırken, silahlı mücadelenin içinde olmayan Sünni azınlık üzerindeki baskılar da bir ölçüde hafifletiliyordu. Sonuçta, bu ülke de büyüyen İran etkisi azaltılmak isteniyordu...

 

Suriye ile İsrail arasında barış sağlanması çabası dahi aynı planın bir parçasıydı. İran, mümkün olduğu kadar yalnızlaştırmaya çalışılarak, yeniden ABD ittifakına doğru çekilmek isteniyordu... İran ile en uygun biçimde anlaşabilmenin yolu, İran’ı mümkün olduğu kadar baskı altına alabilmekten geçiyordu ama, Washington bu konuda nekadar başarılı olabilecekti? Fakat yine de olan, 7 Nisan 2006 günü, yani bundan iki yılı aşkın bir süre önce Sinbad’a yerleştirmiş olduğum “İsrail lobisi üzerine rapor hakkında ve ABD’nin Ortadoğu’da yeni politika arayışlarının işaretleri üzerine” başlıklı yazımda ifade etmeye çalışmış olduğum gibi, ABD yönetiminin ve petrol tekellerinin İran ile yaşanacak bir savaştan yararları olamadığını gösteren yönde adımlar mevcuttu... O metinde aynen şünları yazmıştım:

 

“(...) İsrail lobisinin istemleri yönünde İran’a ve Suriye’ye saldırı, mevcut istikrarsızlığı daha da derinleştirecek ve öncelikli olarak sözkonusu enerji tekellerinin bölgedeki yararlarını çok daha büyük bir tehdit altına sokacaktır. İran’da ve Suriye’de patlayacak kanlı bir savaş, Kafkaslar’a da sıçrayarak enerji akışını belki de bütünüyle sakatlayacaktır. Halbuki İran ile kurulabilecek mantıklı bir barış, aynı akışı daha da kolaylaştırıp ucuzlatacaktır. Enerji yolları açısından İran, istikrarın sağlanamadığı Afganistan’ın yerini rahatça alabilecektir. Bu nedenle anlaşılan artık ABD’deki belirli birtakım ekonomik güç odakları, İsrail lobiciliğinden ve İsrail devletinin saldırgan politikalarından ciddi olarak rahatsızlık duymaya başlamışlardır. İsrail lobisinin İran’a ve Suriye’ye yönelik kışkırtmaları onları ciddi olarak rahatsız etmektedir...” Ve bu satırlardan 11 gün önce, 27 Mart 2006 günü Sinbad’a yerleştirdiğim “ABD yönetiminin İran politikaları ve İsrail devletinin rolü üzerine kısa not ” başlıklı yazımda, “ABD’nin enerji kaynakları ve yollarıyla ilgili egemenlik planları içinde en önemli pürüzlerden birini halen İran oluşturmaktadır ama, bu durum onların İran’a karşı kaçınılamaz mutlak bir saldırı gerçekleştirecekleri anlamına gelmemektedir... Aslında İran ile anlaşabilmeleri, sınırlı tavizlerle İran’ı kendi saflarına çekebilmeleri, ABD’nin yararınadır ve İran’a yönelik kesintisiz askeri tehditler bu pazarlıkta fiyat düşürmek için de gündem de tutulmaktadır...”, diye yazmıştım.

 

Daha önce de defalarca çıkartılmış olan, “Bush görevini terkederken, 2008 Ağustos ayında İran’ı bombalayacak” vs. gibi haberler, akla pek uygun gelmemektedirler. Böyle birşeyin olması için, ABD yönetiminin aklını tamamen yitirmiş olması gerekir. Çünkü, yaralı İran, sadece Irak’ta değil, tüm bölge de ABD varlığı için büyük bir istikrarsızlık kaynağı olabilir. Fakat yine de, “olmaz olmaz” özdeyişinin ve kısa vadeli akıldışı yıkıcı W. Bush politikalarının ışığında, Kasım 2008’de gerçekleşecek ABD başkanlık seçimlerinden önce, İran’a yönelik bir ABD hava saldırısının gerçekleşmiyeceğinin yüzde yüz garantisi yoktu.

 

Irak yönetimine dayatılmış olan gizli stratejik anlaşma zorlaması, tüm bölgesel gerilimi bir anda defalarca yükseltecek olan böyle bir saldırı olasılığını akla daha fazla getirmektedir...  Ve zaten Irak’ın önceki başbakanı ve iktidardaki “Dava Partisi”nin önderi konumundaki İbrahim Caferi’nin 2007 yılı Ocak ayı ortasında -Şii halk açısından kutsal kent Necef’te- en büyük Ayetullah Sistani ile yapmış olduğu görüşmenin ardından etmiş olduğu sözler, böyle bir saldırının olmaması yönünde ABD’ye bir uyarı niteliğindeydi. Caferi, “Irak, komşularını tehdit amacıyla bir fırlatma rampası olarak kullanılamaz...” derken, İran’a yönelik bir saldırı karşısında Irak’ın Şii çoğunluğunun “elinin armut toplama”yacağını açıklamış oluyordu. Eğer ABD Irak’ta yararları yönünde politik stabilite istiyorsa, İran’a saldırmamalı demeye getiriyordu Caferi. 

 

ABD’nin Baker-Hamilton raporu yönünde İran ile bir biçimde uzlaşmaya çalışması ve Caferi’nin uyarısı yönünde İran’a saldırmaya kalkmaması, Irak’a yatırımlar yapmış olan petrol tekellerinin de işine gelecek bir politikaydı. Petrol akışını durduracak veya büyük ölçüde sekteye uğratacak yeni bir savaş, bölgeden olağanüstü kazançlar sağlayan enerji tekellerinin de işlerine gelmeyeceği gibi, 2008 yılı Mayıs ayının son haftasında Stockholm’de gerçekleşmiş olan Irak’ı Batı Avrupa’ya pazarlama konferansının da tüm anlamını yitirmesine yolaçardı... Fakat yine de, İran ile olacak yıkıcı bir savaş bölge de yatırımları olan tekellerin işlerine gelmeyecek olsa dahi, ekonomik alt yapıdan göreceli olarak soyutlanmış bir kurumun, devletin gücünü eline geçirmiş çılgınlar olarak W. Bush ve ekibinin yeni ahmaklıklar yapmayacaklarının garantisi yoktur. Hitler’i iktidara taşımış olan da Alman mali-sermayesi, Alman tekelleri idi ama, kısa sürede O, eline geçirmiş olduğu mekanizmayla birlikte bunlar üzerinde de bir baskı aracı oluşturacak, ve bir sınırın ardından Hitler politikaları sözkonusu tekellerin dahi zararlarına işlemeye başlayacaktı...  

 

Daha önce de defalarca yazmış olduğum gibi, çıkartılan tüm bu tip söylentiler ve tehditler, yürütülmekte olan pazarlıkta fiat kırma operasyonunun parçalarıydılar genellikle ve umarım halen öyledirler... Baker-Hamilton raporunun da tavsiye etmiş olduğu gibi, Irak’ta istikrarı sağlamanın yolu, Washington’un Tahran ile bir biçimde anlaşmasından geçmektedir. Bu anlaşmanın mümkün olduğu kadar ABD yararına olabilmesi için de, İran’ın ekonomik baskılar altına alınarak sıkıştırılabilmesi, -birtakım taahhütlerle İsrail sakinleştirilirken- bölge de İran karşıtı Sünni bir bloğun şekillendirilebilmesi, ve Türkiye’nin Kuzey Irak’ta yolu açılarak Irak’ta varolan İran etkisinin bir ölçüde dengelenmesi gerekmektedir, veya Washington asıl olarak bu yönde düşünmekte ve davranmaktadır... Fakat İran’ın Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerle, Orta Asya cumhuriyetleri ile iyi ilişkileri sürdükçe, ve Türkiye ile İran birbirlerine gereksinim duydukça, İran’a yönelik ambargolar ve izolasyon çabaları boşa gitmektedir ve gidecektir. Bu durum, İran’ı izole etme çabalarının sonuç vermemesi, ömrü azalmakta olan W. Bush yönetiminin bir çılgınlık yapma olasılığını daha çok akla getirmektedir...

 

Irak bayrağını bile kullanmayan, ve merkezi hükümete sormadan petrol anlaşmaları yapan, ve bağımsız bir devlet gibi davranmaya başlamış olan Kürt yönetimi, kendi açısından haklı olarak, Erbil baskınından büyük rahatsızlık duyduğunu belli etmiştir. Baskın, Kürtlerin Washington’a duymuş oldukları aşırı umuda vurulan bir darbe olmuştur aynızamanda. Irak’ın Kürt asıllı dışişleri bakanı Hoşyar Zebari, bu baskından duydukları rahatsızlığı dillendirmiştir... Zebari, basılan büronun on yıldır faaliyet gösterdiğini ifade etmiştir. Ve baskının, devlet başkanı Celal Talabani’nin İran gezisinin hemen ardından olması, Kürtlerin rahatsızlıklarını daha da arttıran bir etken olmuştur... Kısacası, bu olayla ABD, asıl olarak Kürt yönetimini ve bir ölçüde de Irak’ı uyarmıştır... Kürt bölgesinde bulunan İran temsilciliğinin basılması, bölgesel Kürt yönetiminin egemenliği açısından, Süleymaniye’de bulunan Türk Özel Harekat Dairesi’ne 4 Temmuz 2003 günü yapılan “çuval baskını” olayından bile ağırdır...

 

Başlangıçta Irak’ı üçe bölecek bir politika izlemiş olan ABD yönetimi, böyle bir bölünme durumunda İran’ın etkisinin sadece Şii bölgesinde değil, aynızamanda Kürt bölgesinde de artacağını görmüştür... ABD, -uygulamakta olduğu baskılarla birlikte- İran ile anlaşmaya çalışırken, İran’ın elinin Irak’tan ve tüm Arap Yarımadası’dan mümkün olduğu kadar uzak tutulması gerektiğini düşünmektedir. Böyle bir engelleme, görülebildiği kadarıyla, Irak’ın üçe bölünmesi ile sağlanamaz... Bu gerçeğin görülmesinin ardından olaylar daha farklı bir rota da gelişmeye başlamışlardır. Fakat önce, tam kurban bayramına girilirken, 30 Aralık 2006 günü, Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin, henüz tüm davaları tamamlanmadan, ve -uzman hukukçuların ifadeleriyle- tüm uluslararası yasalara ve mevcut usul yasalarına aykırı olarak, “yangından mal kaçırılırcasına” alel acele idam edilmiştir.

 

İdamdan önce, 7 Kasım 2006 Kongre (Senato ve Temsilciler Meclisi) seçimlerinden bir ay sonra, 4 Aralık 2006 günü, Irak’ın güney-kuzey-orta her bölgesinden 167 Iraklı aşiret lideri, Saddam Hüseyin’in idamının durdurulmasını talep eden bir mektubu, Demokrat Parti’nin Kongre üyelerine yollamışlardı. “Güney, kuzey, orta, Irak’ın her köşesindeki aşiret liderlerinden mektup” başlıklı iletilerinde onlar, idam olursa savaşı yükselteceklerine dair tehditler yağdırmaktaydılar ama, tüm bu talep ve tehditlere karşın idam, ve hem de kurallara aykırı vahşice bir idam gerçekleşecekti. Anlaşılan Washinton, sadece Irak halkı arasında değil ama, tüm Arap halkları arasında Saddam kadar ünlenmiş, sırdan insanların gözünde kahraman olmuş, ve artık -mevcut durum karşısında- heykelini yıkmış olanların gözlerinde bile aranır hale gelmiş birisinin sağ kalmasının istemezdi. Sağ bir Saddam Hüseyin, bir pazarlık kozu olarak kullanılmaktan daha fazla, ABD’nin bölge politikalarında problemler doğuracak bir varlığa dönüşebilirdi. Anlaşılan Washington, istediği politik manevraları Saddam olmadan daha iyi yapabileceğine inanmıştı. Ayrıca, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, Saddam Hüseyin, ABD’nin ve Batılı ortaklarının bölge halklarına yönelik tüm suçlarının canlı tanığı idi. Kısacası, Saddam Hüseyin’i bir an önce ortadan kaldırma düşüncelerinde haksız da sayılmazlardı...

 

Diğer yandan, hissedildiği kadarıyla, Ortadoğu’da ABD ile işbirliği içinde olan Suudi Arabistan, Mısır vs. gibi göreceli büyük devletlerin önderleri başta olmak üzere, Kuveyt ve diğer Körfez emirlikleri, Saddam Hüseyin’in sağ kalmasını iktidarları açısından tehlikeli bulmuşlardı... Tüm bunların ötesinde Saddam Hüseyin’in idamı, yeni politikaların arifesinde Irak’ın Şii çoğunluğuna ve Kürt azınlığına verilen bir “elma şekeri” idi. Zaten bunlar, idam ile birlikte -içine düşürülmüş oldukları çukurun bilincinde olmayan kişilere özgü tavırlarıyla- bayram yapacaklardı...

 

Saddam Hüseyin, sonuçta, asıl olarak Washinton’un değil ama, bölgedeki Arap yöneticilerin kurbanı olmuştu. Açıkça anlaşıldığı gibi, bölgedeki Arap liderler Saddam Hüseyin’in ölmesini istemişlerdi... Yukarıda anılmış olan 167 Sünni aşiret reisinin, “(...) Ve bizler size garanti veririzki, eğer tüm bu barış istemlerimizi ciddiye almazsanız, ABD güçlerine karşı Irak direnişine katılacağız. Bu durum, ABD’nin ve dünyanın geleceği açısından hertürlü tehlikeye öncülük edecektir. Bizler, tarafların aradığı barışa yönelik olarak, ABD Yönetimi’nin sürmekte olan yalanlarını ve onun Irak halkına yönelik günlük korkuç suçlarını durdurması için çağrı yapıyoruz.”, gibisinde tehdit ve tepkilerle dolu mektupta yansıyan tansiyon, ABD’nin -silahlı mücadele dışındaki- Sünni azınlığı öne çıkartmaya başlayan yeni politikası, ve Sünni guruplara Suudi Arabistan’dan gelen yardımlarla, zaman içinde yatıştırılabilecek gibiydi. Efsaneleştirilip mezarı bir yatır haline getirilecek olan Saddam Hüseyin’in ise, -tüm efsaneleştirilip kullanılan gerçekdışı varlıklar gibi- Irak’taki ABD yararlarına artık bir zarar veremezdi...

 

Barak Obama’nın aday adayları kampanyasında söylemiş olduğu, “2010’a kadar Irak’tan 60 ile 80 bin kadar askerin çekilmesi görüşü”, ilişkide olduğu CFR’in odalarında tartışılmış planlardan bağımsız olamazdı. Kuruluşu 1922 yılı olan ve özellikle 1940’lı yılların ikinci yarısından beri ABD dışpolitikasını neredeyse bütünüyle manupule eden bu elitist örgütlenme de ağırlığı elde tutanlar, fosil enerji ve buna dayalı endüstrilerin, bağlantılı finans kuruluşlarının, askeri-endüstri komplekslerin patronları idi. Kısacası, zamanı ve çekilecek asker sayısı koşullara göre ufak-tefek değişiklikler gösterecek olsa da, Pentagon’a bağlı askeri güçlerin çok önemli bir kısmının yakın zaman içinde Irak’tan çekilmesi, anlaşılan, politikanın asıl tayinedicileri tarafından planlanmaktaydı. Bu gerçek, adayların seçim nutuklarına ve kişiliklerine bağlı olarak ta değişemezdi. Yalnız tabii Beyaz Saray açısından çözülmesi gereken sorun, özelleştirilmiş olan tüm ekonomik kuruluşların ve petrol alanlarının şirketler açısından güvenliğinin sağlanabilmesi, ve Irak’ın tüm bölgenin ve Kafkaslar’ın denetimi açısından bir üs olarak kullanılmasının sürdürülmesi olanağı idi.

 

Bölge devletleri tarafından da büyük ölçüde desteklendiği gözlemlenen Baker-Hamilton raporu yönünde birtakım tedbirler alan, ve Irak’tan önemli ölçüde asker çekme belirtileri gösteren Washington, Şii ağırlıklı Irak yönetimini, 2008 yılı baharında ABD ile Irak makamları arasında askeri, ekonomik ve siyasi konuları kapsayan bir anlaşmaya zorlayacaktı. Önerdiği anlaşmaya göre ABD, göreceli çekilmiş olduğu Japonya’da veya Güney Kore’de olduğu gibi, Irak’ta da kalıcı askeri üslere sahibolmak, Kürt bölgesinde ve Basra civarında olan askeri üslerini korumak istiyordu... İran ile yakınlaşması belirgin olan Irak yönetimi ise, ABD’nin ülkesinde askeri üs bulundurmasına karşıydı. Irak tarafına göre anlaşma, bu şartla (ABD üssü olmaması şartıyla) ve bir yıl önceden bildirilerek anlaşmanın feshedilme hakkının elde tutulması koşuluyla imzalanabilirdi. Irak tarafının imza için istedikleri arasında, ABD’nin Irak topraklarını başka devletlere saldırı amacıyla kullanmaması, ve Irak hükümetinin başka ülkelerle güvenlik anlaşmaları yapma hakkının saklı tutulması koşulları ayrıca bulunmaktaydı. Açıkçası, ABD Irak’ı dominyonu haline getirerek bu ülkeden asker çekmeyi planlarken, Şii ağırlıklı Irak hükümeti ise bağımsız egemen bir devlet olma yönündeki istemini açıkça ortaya koymaktaydı. Irak ne ölçüde yıkılmış olursa olsun, rüzgar Irak yönetiminden yana esmekteydi...

 

Irakhaber.com’un 30 Nisan tarihli ve “Irak’ın egemenliğini çiğnetmeyiz” başlıklı haberine göre, “Irak İslami Yüksek Konseyi Lideri Abdulaziz el-Hekim, ABD ile yapılması düşünülen uzun vadeli stratejik anlaşmanın birçok maddesinin Irak’ın ulusal egemenliğini ihlal ettiğini” söyleyecekti... Irak’ta yabancı askerlerin -uluslararası hukuka göre- bulunmalarını sağlayan Birleşmiş Milletler kararının süresi, 31 Aralık 2008’de dolacaktı. Bu tarihten sonra da -askeri gücü nedeniyle- ABD’nin Irak’ta olan yasadışı işgalini pratikte engelleyebilmek olanaklı olamazdı ama, işgalci askeri varlık en azından uluslararası hukuk açısından meşruiyetini yitirmiş duruma düşecekti. Bu nedenle Beyaz saray, şimdiden Irak yönetimi ile uzun vadeli bir strateji anlaşma imzalayarak bu ülkedeki askeri varlığını -“hukuki bir temel” üzerinde- kalıcı kılmaya çalışmaktaydı. Fakat, başta en büyük Ayetullah Sistani olmak üzere diğer dini merciler ve -anlaşılan Kürtler dışındaki- tüm siyasi guruplar böyle bir anlaşmaya karşı çıkmaktaydılar.

 

Irakhaber.com’un 30 Mayıs 2008 tarihli haberlerine göre... Etkisinden emin olmalı ki, Irak nüfusunun yüzde 63 kadarını oluşturan Şii Arapların en büyük Ayetullahı konumundaki Sistani, ABD askeri üslerinin kalıcılığını sağlayacak, ve ülkenin güvenlik sorunlarından ekonomik ve politik seçimlerine dek tüm geleceğini ipotek altına sokacak olan sözkonusu anlaşma konusunda, referanduma gidilmesini isteyecekti. Sistani, ABD tarafından zorlanan bu stratejik anlaşmanın halkoyuna sunulmasını istemekteydi. Irak’ın üst düzey yetkililerine dayanarak olayı (Sistani’nin referandum talebini) duyuran İran’ın resmi haber ajansı Mehr’in haberine göre, Ayetullah Sistani, ABD ile anlaşma imzalanmadan önce, anlaşma metnini halk oyuna sunulmasını istemişti. Sistani bu talebini, başbakan Nuri el-Maliki’ye bildirmişti...

 

Sözkonusu anlaşmanın halk oyuna sunulması demek, reddedilmesi anlamına gelmekteydi. Sistani’nin istemediği bir anlaşmanın Şii çoğunluğun ve ayrıca Sünni muhalefetin oyları ile reddedileceği belliydi. Böylece, yönetimin elinde, “Ne yapalım, halk istemiyor, o nedenle imzalayamıyoruz!”, gibisinden bir koz olacaktı... Bu arada, daha alt düzeyde bir dini lider konumunda olan ve “Mehdi Ordusu” gibi silahlı bir güce sahibolan Mukteda el-Sadr’da, yandaşlarına, sözkonusu anlaşmaya karşı harekete geçmeleri emrini vermişti. Kısacası, Amerika’nın Irak’ta işleri giderek zorlaşmaktaydı.

 

Yine yukarıdaki ile aynı tarihli habere göre, İran cumhurbaşkanı Ahmedinejad ile meclis başkanı Ali laricani, ABD’nin Irak’ta yenilmiş olduğunu bildireceklerdi... Şüphesiz ABD’nin Irak’ta istediği hedeflere bütünüyle ulaşabilmiş olduğu söylenemezdi. Bunun ötesinde Irak ABD’ye çok pahalıya malolmuştu ve halklar nezdinde zaten zayıf olan prestijinin iyice dibe vurmasına neden olmuştu. Fakat yine de, ortada elle tutulur kalıcı bir Pentagon zaferi olmamakla birlikte, ABD’nin Irak’ta -aynen Vietnam’da olduğu gibi- bütünüyle yenilgiye uğradığını söylemek için vakit biraz erkendi. Çünkü ABD, sonuçta Irak’ın tüm ulusal ekonomisinin yıkılmamış unsurlarına ve ülkenin petrollerine elkoyabilmişti ve bunları haraç mezat satışa çıkartmıştı. Bu durum, Bush yönetimi açısından, ya da yıkımın ve kötülüklerin cephesi açısından şimdilik bir başarı kabuledilebilirdi...

 

Tanınmış İngiliz gazetesi The Guardian’ın 3 Haziran 2008 tarihli nüshasında yayınlamış olan “Secret US plan for military future in Iraq” (Irak’ta askeri gelecek için gizli ABD planı), ve yine tanınmış İngiliz gazetesi The Independent’in 5 Haziran 2008 tarihli sayısında yayınlamış olan “Secret plan to keep Iraq under US control” (Irak’ı ABD’nin kontrolunda tutabilmek için gizli plan) başlıklı haberlere göre, 2007 yılı içinde sayıları 30 bin arttırılarak 151 bine ulaşmış olan ABD askeri gücüne Irak’ın 50’yi aşkın üssünde kalıcılık ve eylemlerinde hukuki sorumsuzluk getirecek bir stratejik anlaşma, mevcut Şii ağırlıklı Irak hükümetine dayatılmaktaydı- gelecek aydan itibaren sözkonusu askeri güçte bir miktar indirime gidileceği de haberin bir parçasıydı. Bu anlaşma çerçevesinde Irak’taki üslerine -zaman sınırı olmadan- yerleşecek olan ABD askeri birlikleri, Irak yasalarına karşı dokunulmazlık kazanmış olarak ülke içinde operasyonlar yapabileceklerdi. Diğer yandan ABD, aynı anlaşma çerçevesinde ve “teröre karşı savaş” ile uyumlu olarak, Irak’ın tüm hava sahasını, -29 bin feet (yaklaşık 9 bin metre) yüksekliğin altında- kontrol etmek, ve yetkili makamlara danışmadan operasyonlar yaparak istediği kişileri tutuklama hakkını kazanmak istemekteydi... Kısacası bu son haber, yukarı da özetlenmiş olan diğer stratejik anlaşma habelerini doğrulamakta ve tamamlamaktaydı...

 

Halihazırda ABD işgal güçlerinin kuzeyde, Musul’un doğusunda iki büyük askeri üsleri, yine Kürt bölgesinde ve biraz daha güneydoğu da, Erbil yakınlarında iki büyük üsleri daha vardı. Daha güneyde bir üs, ve Bağdat civarında da altı adet ABD üssü bulunmaktaydı. Basra’da, hem İran ve hem de Kuveyt sınırlarına yakın Nasiriya’da bir önemli ABD üssü daha bulunmaktaydı.

 

Gerçekleşmesi durumunda sözkonusu anlaşma, ABD’ye Irak içinde -istediği zaman- etnik ve dini çatışmaları rahatça kışkırtma olanağı vererekti. Böyle bir anlaşma sayesinde ABD, hem Irak içinde ve hem de bölge düzeyinde politik destabilizasyonlar yaratma gücüne sahibolacaktı. Ayrıca ABD’nin elde edeceği kalıcı üsler, tüm Ortadoğu düzeyinde ve hatta Kafkaslar çapında gerçekleşecek saldırılar, operasyonlar için de kullanılabilirlerdi... The Independent’in 5 Haziran 2008 tarihli haberine göre, hükümetin başı konumundaki Nuri el-Maliki, kişisel olarak böyle bir anlaşmaya karşı olmakla birlikte, ABD desteği olmadan Maliki’nin başında olduğu koalisyon hükümeti ayakta kalamazdı (Anlaşılan makale, “Washinton istese, Kürtleri koalisyondan çeker ve ülke de destabilizasyonu başlatır”, demeye getiriyordu.)... Gerisinde ABD’nin iç politik hesapları kadar, özellikle Washington’un İran korkusu ve diğer bölgesel egemenlik korkuları yatan bu anlaşma zorlaması, işgali hukuken kalıcılaştırma ve Irak’ı ABD dominyonu haline getirme hedefine yönelikti... Bu, Irak’ı özellikle İran’ın etkilerinden koruma çabasının bir ürünüydü. Ayrıca anlaşılan, sözkonusu stratejik anlaşma, Suudi Arabistan devleti ve Kuveyt gibi ABD kuklası Körfez emirlikleri tarafından da kışkırtılmaktaydı... The Independent’a göre, görüşmeleri Bağdat’ta gizlice süren ve birdahaki ayın sonuna (Temmuz 2008 sonuna) dek imzalanması zorlanan stratejik anlaşma, Irak’ta kimin daha etkin olacağı konusu üzerinde İran ile ABD arasındaki gerilimi yükseltmekte, savaş olasılığını arttırmakta idi....

 

The Guardian’a göre, İran ile ABD arasındaki tansiyonu yükseltmiş olan sözkonusu anlaşma dayatması, Irak'ta yönetimde olan Şii partilerini harekete geçirmişti. Metupla görüşlerini açıklayan Şii partiler, daha önce de kısaca ifade edilmiş olduğu gibi, “ABD, Irak egemenlik alanını diğer devletlere karşı bir saldırı platformu olarak kullanamaz.”, demekteydiler. Anlaşılmış olacağı gibi bu ifade, açıkça, Irak’tan İran’a yönelik bir saldırıya izin veremeyiz, anlamına gelmekteydi... Kısa süre sonra, Haziran 2008’in ikinci haftasına girilirken, Irak’ın Şii asıllı başbakanı Nuri el-Maliki, “Irak’ın İran’a ve diğer komşu ülkelere zarar veren bir ülke haline gelmesine müsade etmeyeceklerini”, açıklayacaktı. Maliki, 2008 yılı içinde İran’a yapmış olduğu ikinci gezi sırasında, İran cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a, Washington ile imzalanması planlanan güvenlik anlaşmasının İran’ın zararına olmayacağı konusunda garanti verecekti...

 

Diğer yandan W. Bush, 2008 yılı Temmuz ayı sonuna dek sözkonusu anlaşmanın imzalanmasını sağlayarak Irak’ta “askeri zaferini” ve 2003 işgalinin “istenen sonuca ulaştığını” ilanetmeyi ummaktaydı. Böylece O, Kasım 2008’de olacak ABD başkanlık seçimlerinde partisine prestij kazandırmayı ve seçimi kazandığı taktir de Irak’tan önemli miktarda asker çekeceğini açıklamış olan Obama’nın şimdiden önünü kesmeyi hesaplamaktaydı. Sözkonusu anlaşma gerçekleşirse eğer, bu anlaşma, başkan adaylığı kampanyası sırasında, mayıs ayı ortasında, 2013’e dek Irak’ta zafer vadetmiş olan Cumhuriyetçi aday John McCain için de bir seçim desteği olacaktı...

 

Bu satırları yazana göre, Irak’ı işgaletmek kadar hainane ve yıkıcı bir Bush planı olan sözkonusu stratejik anlaşma çabası ile Washington, bilinçli olarak İran ile olan gerilimi ve tüm bölge çapında gerilimi yüksek tutmaya çalışmaktaydı. Kontrollu bir yüksek gerilim, “yeni tutucular” denen faşist çetenin ABD içpolitikasında, Batı Avrupa’da ve Ortadoğu’da kontrolunu sürdürmesine yardımcı olacaktı. Böyle bir durum, sözkonusu çetenin geleceğe yönelik faşist örgütlenmesinin hız kazanmasına da yardımcı olacaktır aynızamanda... Bu sonderece kışkırtıcı ve tehlikeli oyun, tüm bölgeye ve hatta dünyaya vereceği zararlar kadar, bir bumerang gibi gerisin geriye dönerek Washington’u da vuracaktır aslında ama, kısa vadeli hesaplar uzun erimli düşünceleri bastırmaktadır...    

 

Eğer sözkonusu stratejik anlaşmanın imzalanması engellenebilir, ve ilerleyen zaman içinde Irak halkı kendi değerlerini yeniden geri alabilirlerse, ABD’nin Irak’ta gerçekten yenilmiş olduğunu söylemek mümkün olabilir... Yalnız, inkar edilemeyecek bir gerçek vardır; o da, “yeni tutucular” olarak adlandırılan faşit gurubun tezgajladığı “Büyük Ortadoğu Projesi” denen şeyin artık birdaha dirilmemek üzere iflas ettiğidir. W. Bush ekibinin Irak serüveni, “Büyük Ortadoğu Projesi” denen egemenlik planının suya düşmesini sağlamıştır ama, ABD, bu son stratejik anlaşma çabasıyla Irak’ki varlığını bir fesat odağı olarak kalıcılaştırmaya çalışmaktadır... Bu metin tamamlandığı sırada, 3 Haziran 2008 tarihli basın organlarına yansıyan habere göre, siyahi başkan adayı senatör Barack Obama’nın danışmanı, Ulusal Güvenlik Konseyi Avrupa Masası eski şefi Philip Gordon, Brooking Enstitüsü’nde Türkiye ile ilgili olarak konuşurken, Amerika’da “Ortadoğu’ya ‘demokrasi’ yayma görevinin” ve “BOP heyecanının kalmadığını” itiraf etmiştir... Ayrıca, Afganistan serüveninin de ABD’nin Orta Asya planlarının sonu olacağı şimdiden gözükmektedir.   

 

Şii önderler, ABD’nin zorladığı, stratejik anlaşmayı halk oyuna sunarak engellemeyi planlarlarken, 2008 yılının Mayıs ayının son günlerinde, İsveç’in başkenti Stockholm’ün kuzeyinde, olağanüstü güvenlik tedbirleri altında ve Birleşmiş Milletler’in desteği ile Uluslararası Irak Konferansı toplanmaktaydı. Irak başbakanı Nuri el-Maliki’nin başkanlığında yapılan toplantıya, insan haklarını savunan örgütlerin ve ilerici örgütlerin protestoları ile karşılanacak olan ABD dışişleri bakanı Condoliza Rice’da katılacaktı...

 

İsveç’in sosyal demokrat eğilimli en büyük akşam gazetesi Aftonbladet’in 28 Mayıs 2008 tarihli sayısındaki “Irak till försäljning” (“Satışa çıkarılan Irak”, veya “Pazarlanan Irak”) başlıklı yaklaşık yarım sayfalık habere göre, sözde Irak’ın geleceği ile ilgili bu “konferansın ana dökümanında, yüzbinlerce insanın yaşamına malolan, dört milyonu aşkın kişinin göçüne, etnik ve dini fraksiyon çatışmaları içinde ülkenin baştan sona yıkılıp harabeye dönmesine yolaçan gelişmelere dokunan eleştirel tek bir söz bile yoktu.” Konferans’ın amacı, Irak’ın yıkılmış olan altyapısının yeniden inşaatı için Batı sermayesi davet etmek, petrol endüstrisi başta olamak üzere ülkenin herşeyini Batı’nın özel yatırımcılarına pazarlanmaktı...

 

Gazetenin birinci sayfasında OS imzası ile yeralan metnin sonu aynen şu cümlelerle bitmekteydi: “(...) Başkanına geri dönecek olan Condoliza Rice, dünya, askeri birliklerin Irak’ı nezaman terkedecekleri sorusu yöneltmeden, ABD’nin savaş masraflarını ödemeyi kabuletti, diye rapor verecek. Keza O, ABD’nin gizli savaşının sadık dostları olan Fredrik Reinfeldt’in ve Carl Bildt’in selamlarını da iletir.” (Anılan son iki addan birincisi, İsveç’te iktidarda olan sağcı Moderat Parti’nin başkanına, diğeri de dışişleri bakanına aittir.). Irak’ı pazarlayan, özelleştirmeler için ülkenin tüm sektörlerini Batı merkezli şirketlere açan konferanstan W. Bush yönetiminin beklentisi, elde edilecek gelirle savaş masraflarını kapatmaktır.

 

Evet, Irak satıştaydı ve bu satışla birlikte -sözkonusu konferans sırasında da sözedilip geçilmiş olan- stratejik anlaşma Irak hükümetine dayatılmaktaydı. Fakat yine de Irak’ın satışı, en modern silahlarla uygulanan olağanüstü bir zor kullanımı ile, büyük kan bahasına gerçekleşebilmişti ve halen kan akmaktaydı... Bu satırları yazanın içinden çıktığı ülke, Türkiye ise, yöneticileri tarafından gönüllü pazarlanmaktaydı. “Demokrat” maskeleri takmış “paranın dini imanı olmaz tarikatı seçilmişlerinin” hükümeti, “Cumhuriyet”in dışişleri bakanı, başbakanı vs rollerindeki kişiler. -dünya da eşi enderi görülemez biçimde- Batılı kurumlara kendi ülkelerini şikayet ederlerken, “vatan, millet, sakarya, din, iman, türban” korosunun eşliğinde, yiyip bitirdikleri ülkenin kalanını da neredeyse bedavadan haraç mezat satmaktaydılar...

 

Dışarıda Türkiye kurumlarını şikayet edenler, ezilen, yoksulluğa ve açlığa sürüklenen on milyonlardan birileri olsa, veya işkence görmüş, hapishanelerde haksız yere ağır baskılara uğramış kişiler olsa, uluslararası insancıl dayanışma arayan kişiler olsa, olayın mantığı ve ahlaki yönü vardı ama, şikayet edenler, su başlarını tutmuş olanlar, yaşanan kötülüklerden birinci derece de sorumlu olanlar idi... Beyaz Saray’ın tüm dünyaya örnek gösterdiği böyle eşi enderi zor bulunur kimlikleri karışık kişilerin kim olduklarından ziyade, bunları iktidara taşımış olan sistemin ve bunlara oy veren toplumsal yapının şekillenişini, ve bunlara karşı duramayan değişik katagorilerde “kemalist” ve ayrıca “sol” etiketli hamasi lak lakcılar takımının nasıl ve hangi tip manipülasyonlarla ortaya çıkmış olduğunu anlamak, sözkonusu süreçleri bilimsel araştırmanın asıl konusu yapmak gerekmekteydi anlaşılan.

 

Kendisini yeniden bir üst düzeyde üretemeyecek biçimde toplumsal yapıyı ölüme sürükleyen sözkonusu habis ur, AKP adlı ur, büyüdükçe büyümüş, ve başın yerini almıştı, ve “baş” sanılmaya başlanmıştı. Sözkonusu uru yaratan içsel ve çevresel nedenleri bulup yokedemeden, ve uru kaynaklarıyla birden köklerinden kazıyamadan, sağlıklı, kendisini yeniden üst düzeyde üretme kapasitesine sahibolan bir toplumsal yapı üretebilmek olanaksızdı...

 

Uluslararası süreçlerin ulusal süreçleri çok daha fazla ve giderek artan ölçülerde derinden etkilemeye başlamış olduğu dünyamızda, Afganistan’da, Irak’ta, tüm bölge de ve dünya da gelişmekte olan kanlı süreçleri, yaşananları, nedensellikleri ile birlikte anlamaya çalışmak, kendi sosyal bünyende gelişen uru yokedebilmenin yollarını bulmak için de büyük önem taşımaktaydı... devamı, dokuzuncu bölüm

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

3) Kısaca 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

 

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

 

9) İşgal yalanları, “insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

 

KAYNAKLAR:

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/