Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar

 

9) İşgal yalanları, “insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

 

Birleşmiş Milletler silah kontrolörlerinin başı olarak Hans Blix, ABD-İngiliz işgali başlamadan önce, Irak’ta kitle kırım silahları bulunamadığını bildirecek ve daha zaman isteyecekti. Fakat, dünyaya yönelik egemenlik planlarını çoktan yapmış, ve Irak’ı işgale yıllarca önce karar vermiş olan ABD yönetimi, bunların hiçbirini, uluslararası hukukla ilgili hiçbir kuralı dikkate almayacaktı... Birleşmiş Milletler silah kontrolörlerinin, Blix’in raporunu, çağrılarını hiçe sayan ABD ve İngiltere, kendi insiyatifleri ile, ve tamamen sahte gerekçelerle Irak’ın işgalini başlatacaklardı...

 

Irak’ta savaşın beşinci yılı dolarken, 20 Mart 2008 Perşembe günü, İngiliz gazetesi The Guardian’a konuşan -Birleşmiş Milletler silah müfettişleri eski şefi- İsveçli diplomat Hans Blix, “Irak’ın 2003 yılında işgaledilmiş olması, Irak için, ABD için, Birleşmiş Milletler için, gerçekler için ve insan onuru için bir trajedidir.”, diyecekti.

 

Blix bunları söyleyecekti ama, Londra’ya ve Washington’a hesap sorabilecek bir güç merkezi henüz malesef oluşamamıştı... Bırakın ABD’ye devlet olarak hesap sormayı, en azından verdiği zararların ve yıkımın tazminatını ödettirmeye, ve hatta ABD savaş suçlularına kişi olarak hesap sormaya bile henüz olanak yoktu... Tam tersine, bir önceki bölümde özetlenmiş olduğu gibi, 2008 Mayıs ayı sonunda Irak’ı pazarlayan “Uluslararası Irak Konferansı”, Birleşmiş Milletler’in desteği ile gerçekleşiyordu. Birleşmiş Milletler desteğindeki Konferans’ın ana metninde Irak halkının yaşamış ve yaşamakta olduğu trajediden tek kelime ile dahi olsa sözedilmediği gibi, işgal güçlerinin nasıl ve nezaman çekilecekleri üzerine sorular da yöneltilmiyordu...

 

Uluslarüstü tekeller, çoğu devletlerin yönetimlerini, veya bu yönetimlerin kilit noktalarını değişik yöntemlerle denetimleri altına alıp manupule edebiliyorlardı. Ruhlarını şeytana teslim etmiş, değişik yöntemlerle satınalınmış kişilerce temsiledilen milletlerin oluşturduğu bir topluluktan, böyle bir “Birleşmiş Milletler”den, haklıdan, ezilenden, doğru olandan yana insancıl çıkışlar beklenemezdi ama, halkların uyanması için yine de her fırsatta gerçekleri ifade etmek gerekmekteydi...

 

Birleşmiş Milletler’in Temmuz 1998’de Roma’da örgütlediği diplomatik konferansı sırasında alınan kararlar çerçevesinde bağımsız bir kuruluş olarak şekillenmesi sağlanan ve oturum merkezi Hollanda- Haag (The Hague) olmak üzere 2000 yılında süreklilik kazanan  Uluslararası Suçlular Mahkemesi (The International Criminal Court, ICC) adlı kuruluşta, eski Yugoslavya Cumhurbaşkanı Slobodan Milosevic (yönetimi, 1989- 2000) başta olmak üzere bazı Sırp ve Hırvat vatandaşları ve Taylor (Sierra Leone) gibi Batı Afrikalı liderler, savaş suçları gerekçeleriyle yargılanırlarken, bu kişilerden binlerce kez daha fazla savaş suçu işlemiş olduğu bilinen ABD yönetimlerini aynı mahkeme de yargılamaya olanak yoktu. Hiroşima ve Nagazaki kentlerini atom bombaları ile yerlebir etmiş olan; bu atom bombaları gibi kalıcı radyasyon etkileri olan uranyumlu mermileri Körfez’de, Balkanlar’da ve Afganistan’da yoğun biçimde kullanan; demokratik seçimle gelmiş Patrice Lumumba’nın Ocak 1961’de vahşice katledilmesi ve ardından günümüze dek Kongo’da (Zaire) 12 milyonu aşkın insanın öldürülmesi suçlarından birinci derecede sorumlu olan; ve benzer suçları Angola başta olmak üzere daha dünyanın birçok köşesinde işleyen ABD’nin yönetimlerini, ABD’den karakterleri, aynı mahkeme de yargılamaya olanağı yoktu. Yabancı ülkelerde işgal operasyonları düzenleyen, 1950 yılında Nazi yöntemleriyle Kore’de toplu infazlar yaptığı yeni ortaya çıkan; 7 milyon nüfuslu Kamboçya’da 1975- 79 yıllarında iki milyon vatandaşını katletmiş olan Pol Pot yönetimini tanıyıp Tayland sınırında üsler kurmasını sağlamış, desteklemiş ve silahlandırmış olan ABD yönetimlerini, daha başka sayısız savaş suçu işlemiş olan Amerikan hükümetlerini ve askerlerini, diğer ülkelerin suç işlemiş yöneticileri ve askerleri gibi aynı veya bir başka uluslararası mahkeme de yargılamaya olanak yoktu. Dışişleri bakanlığı her yıl “insan hakları” raporları yayınlayan ABD yönetimi, Haag’da kurulu Uluslararası Suçlular Mahkemesi’ni tanımamaktaydı...

 

Milliyetçi Slobodan Miloseviç (1941- 2006) yargılanmış ve hatta yargı süreci boyunca ABD’yi mahkumeden Miloseviç, -kendisinden önce hücresinde ölü bulunan Milan Babic gibi- 5 Mart 2006 günü hücresinde ölü bulunmuştu. İntehar etmediği kesinlikle belli olan ve zaten inteharı olanaksız olan Miloseviç’in ve Yugoslavya halklarının trajedileri istatistiki sayılara dönüşürken, Yugoslavya’yı 78 gün bombalayarak II. Dünya Savaşı sonrası günlerine yeniden geri döndüren ve bombardıman sırasında misket bombaları, uranyumlu mermiler kullanan ABD’li sorumluları -günümüzde- yargılamaya olanak yoktu...

 

Bu metin gözden geçirilirken, 28- 30 Mayıs 2008 günleri, misket bombalarının yasaklandığı haberi gelecekti. Atıldığı zaman araziye kara mayını niteliğinde binlerce küçük bomba yayan ve en çok ta meraklı çocukları kurban seçen misket bombaları, Dublin’de 111 ülkenin temsilcilerinin katılmış olduğu konferansın 10 gün süren tartışmalarının ardından sağlanan uzlaşma ile yasaklanmıştı. ABD yönetimi, diğer bazı büyük ülkelerle birlikte, sürecin dışında kalmayı tercih etmiş olduğu gibi, Oslo’da imzalanacak anlaşma metnine imza da koymayacaktı. Yani ABD yönetimleri, öncelikle sivil halka zararveren, masum çocukları ve kadınları öldüren, insanları kolsuz-bacaksız bırakan bombaları kullanmayı ve aynızamanda “insan haklarını” ve “demokrasiyi” savunmayı sürdüreceklerdi...

 

Dünyayı fethetme peşinde olan Washington yönetimi, suçluluğunun bilincinde olan tüm suçlular gibi, Uluslararası Suçlular Mahkemesi’ne -kendisi açısından- düşmanca yaklaşmıştı ve yaklaşmayı sürdürmektedir. Çünkü, insan soyuna karşı büyük suçlar işlemeden, tüm demokratik ilkeleri ayaklar altına almadan, Hitler’in izinde yürümeye, mali-sermaye güçleri dayanaklı “bin yıllık devlet”i kurmaya, O’nun (Hitler’in) başaramadığını başarabilmeye olanak yoktur. Aslında, Hitler’in veya bir başka halk düşmanı diktatörün izinde nekadar yürünürse yürünsün, böyle bir dünya imparatorluğunu başarmaya olanak yoktur...

 

Günümüzde Irak’ı yerlebir eden ve etmeyi sürdüren ABD, göstermelik kukla bir mahkemenin önüne çıkarttığı Saddam Hüseyin’i -daha davaları bitmeden- alele acele ölüme yollarken de, sadece ve sadece kendi suçlarını örtbas etmeyi, ve bölge ile ilgili olarak planladığı yeni manipülasyonları nasıl daha kolay gerçekleştirebileceğini hesaplamıştır... Askeri gücünü bugünkü ölçüde koruyabildiği, ve dünya milletleri mevcut yöneticilerine sahiboldukları sürece, ABD yönetimlerini yargılamaya malesef olanak yoktur...

 

Judith Miller ve Julia Preston’un 1 Şubat 2003 günü, yani Irak’ın işgali başlamadan bir ay yirmi gün önce rapor ettiklerine göre, Birleşmiş Milletler silah müfettişleri şefi Blix, “ABD benim Irak raporumu dikkate almıyor.”, demiştir. Özet olarak Blix, Irak’ta kitle kırım silahları ile ilgili herhangi bir kanıt bulunamadığı gibi, Irak yönetimi ile El Kaide arasında ilişki bulunduğuna dair de bir belirti olmadığını, açıklamıştır. Yine aynı gazetecilerin haberlerine göre, işgal başlamadan hemen önceki günlerde, Rusya Dışişleri Bakanı Igor Ivanov, “ne Rusya ve ne de herhangi bir başka ülke Irak ile El Kaide arasında ilişki olduğundan haberdardır”, demiştir. İslamcı Kürtler’de Irak rejimi ile El Kaide arasında ilişki olmadığını iddia etmişlerdir. Kısacası, Irak’ın El Kaide ile ve Washinton tarafından “İslam terörizmi” diye ilanedilmiş olan şeylerle bağının olmadığı inanılır birçok kaynak tarafından doğrulanmıştır. Sonunda, işgalin beşinci yılında, Pentagon’da bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır. Fakat yine de, bundan beş yıl önce, Irak’a saldırı gerekçelerinden biri olarak “El Kaide bağı” yalanı kullanılmıştı...

 

İşgalin ilk yılı dolarken, bilgileri The Independent’ten aktaran 5 Mart 2004 tarihli Commondreams’ın haberine göre, Hans Blix,  İngiliz gazetesi The Independent’e, “Irak savaşı yasadışıdır” demişti... Irak’ın heryanını defalarca aramış olan ve Irak’ın hangi silahlara hahibolduğunu en iyi bilen silah müfettişlerinin şefi Blix’in aynı yönde daha birçok ifadesi vardır. O, Irak’ın kitle kırım silahlarına sahibolmadığını, ve Irak’a saldırının tamamen haksız gerekçelerle başlatıldığını ısrarla iddia etmiştir ve etmektedir. 

 

Iddiaları konusunda Blix yalnız değildir. Dr. Kelly’de aynı yönde görüş belirtmişti ama, malesef fazla yaşıyamayacaktı... Aslında Kelly, araştırmaları sırasında bulmuş olduğu anthrax (şarbon) gibi biyolojik silah olarak kullanılabilecek sporların kaynağının ABD olduğunu, Irak ile ilgili silah iddialarının asıl köklerinin Londra’ya ve Washington’a uzandığını en iyi bilenler arasında idi... Oxford üniversitesi diplomalı mikrobiyolojist Dr. David Kelly (17 Mayıs 1944- 17 Temmuz 2003), 1994- 99 yıllarında, Birleşmiş Milletler’in Irak ile ilgili bölümünde, biyolojik savaşla ilgili baş danışman olarak çalışmıştı. Çalıştığı alanda saygın bir kişilik olan David Kelly, 1990’lı yıllar da Irak’ta süren silah araştırmalarının başı konumundaki Büyükelçi Rolf Ekeus tarafından Nobel barış ödülüne aday gösterilmişti. Kelly, araştırmaları yürüten Birleşmiş Milletler Özel Komisyonu’nun (UN Special Commission, Unscom) içindeki anahtar kişi idi... Yine O, 1992 yılında Rusya-İngiltere-ABD arasında yapılan üçlü anlaşmanın ardından Rusya’nın biyolojik silah kapasitesini araştırmış olan kişi idi...

 

Dr. David Kelly, Irak’a saldırının başlamasından bir ay kadar sonra, 22 Mayıs 2003 günü, Londra’da, Charing Cross otel de, BBC gazetecisi Andrew Gilligan ile birkaç saat geçirmiş ve gazetecinin Irak konusundaki sorularını yanıtlamıştı... Dr. David Kelly, Irak’ta kitle kırım silahları bulunmadığı yönünde konuşmuş, ve -kaynağı gizli kalma kaydıyla- 45 dakikalık bir program için gazeteciye yeterli malzeme sağlamıştı... Program 29 Mayıs günü yayına girince, Blair hükümetini savuran bir politik fırtına esmişti. Hükümet, bilgileri vereni öğrenebilmek için, -ulusal güvenlik gerekçelerini de ileri sürerek- BBC’yi sıkıştırmaya başlamıştı... Sonunda Savunma Bakanlığı, 30 Haziran 2003 günü, BBC’ye konuşanın Kelly olduğunu öğrenmişti... Bu arada yine Kelly, bioterörism ile ilgili kitabı için kendisini kaynak olarak kullanan New York Times gazetecisi Judith Miller’e, “birçok karanlık aktör oyunun içinde”, demişti. Kelly’nin Miller’e yolladığı e-postasında herhangi bir karamsarlık, intehara sürüklenme belirtisi yoktu...

 

Birlikte üç kız çocuğu sahibi olduğu eşi Janice Kelly’nin ifadesine göre David Kelly, 17 Temmuz 2003 günü saat 15:00 sularında, adeti olduğu üzere yürümek için dışarıya çıkmış ve evlerinden bir mil ötedeki alana doğru gidip kaybolmuştu. Geceyarısını biraz geçe, eşi, Dr. Kelly’nin kaybolduğunu polise bildirmişti ve ertesi sabah ta Kelly’nin ölüsü bulunmuştu...

 

Olay resmi ağızlardan hernekedar “intehar” diye duyurulmuşsa da, önceden herhangi bir intehar belirtisi göstermeyen böyle bir kişinin “bileklerini” kesmek ve uyuşturucu haplar “almak” için neden çalıların arasını seçtiği ve yine ölü bulunduğu yerde neden pek kana rastlanmadığı doğrusu merak edilecek konulardı... Intehar ile ilgili somut kanıt sunamayan uzman hekimler, ölümün kan kaybından ve Co-Proxamol adlı ağrı kesici uyuşturucunun fazlaca alınmış olmasından kaynaklandığını söylemişlerdi. Kelly’i taşıyan ambulansın ekibi ise, ölünün bulunduğu yerde pek kan olmadığını ifade etmişti. Kelly’nin kullandığı iddia edilen bıçakta, O’nun parmak izleri bulunamamıştı... Kısacası, “halkın bilmemesi gereken” gerçekleri bilen Kelly, Hans Blix kadar şanslı olamamıştı. Birileri, O’nun diğer bilgilerini de anlatmasından çekinmişlerdi muhtemelen... Ve son olarak, bu satırları yazanın 26 Şubat 2007 tarihli Milliyet gazetesinde rastladığı “Dr. Kelly öldürülmüş” başlıklı habere göre, Liberal Demokrat Parti milletvekili Norman Baker, “Kelly’nin kesinlikle intehar etmediği, öldürüldüğü” sonucuna vardığını açıklamaktaydı...

 

Ayrıntılarına girmeden, İskoçya doğumlu Robin Cook’un (28.02.1946- 06.08.2005), İngiltere’nin dışişleri bakanlığını yaptığı 1997- 2001 yılları içinde, Yugoslavya’ya yönelik provokasyon ve saldırı sürecinin tüm kirli işlerine bulaşmış olduğunu söylemek yanlış olmaz. Fakat O, Irak’a yönelik bir işgal operasyonuna karşı çıkacak, ve 17 Mart 2003 günü, saldırının başlamasından üç gün önce kabineden çekilecekti. “Irak’a saldırı kararı ile ilgili kollektif bir sorumluluk altına giremeyeceğini”, bildirecekti. Ayrıca O, “Al Kaida denen şeyin -yanlış hesap sonucu- Batı tarafında üretilmiş olduğunu” açıklayacaktı. Yine O, “Bin Laden, Batı gizli servislerinin anıtsal bir yanlış hesaplarının ürünüdür”, diyen kişiydi. “Afganistan’da binlerce mücahidin’in CIA tarafından eğitildiğini” açıklamış olan Robin Cook, aynızamanda, “Laden, Sovyetler’e yönelik cihat amacıyla CIA ve Suudi Arabistan tarafından 1980’li yıllarda silahlandırılmıştır.”, demekteydi. Şüphesiz bunlar bilinmeyen gerçekler değillerdi ama, İngiltere’nin bir önceki dışişleri bakanı tarafından dillendirildikleri zaman, ayrı bir önem kazanmaktaydılar...

 

Sözkonusu gerçekleri -şimdiye dek olageldiği gibi- herhangi bir gazeteci veya yazar söylese, okadar ilgi uyandırmazdı belki ama, söyleyen -ABD’nin en yakın ortağı ve sırdaşı- Büyük Biritanya gibi bir ülkenin dışişleri bakanlığını yapmış biri olunca, işin rengi değişiyor, sözlerin etkisi artıyordu... Robin Cook, aynızamanda Dış Politika Merkezi’nin de başkanı idi... Bu son ifade edilen sözlerini ettiği yıl O, 6 Ağustos 2005 günü, -eşi ile birlikte gezi için gitiği- İskoçya’da, dağlık arazide yürüyüşte iken, geçirdiği kalp krizi sonucu ölecekti. BBC’nin ve diğer basın organlarının haberlerine göre, krizden ancak 90 dakika sonra hastahaneye yetiştirilebilmişti...

 

Şüphesiz, -yaşasa daha çok konuşacağı anlaşılmış olan- Cook’un “öldürülmüş olduğunu” söylemek okadar kolay değildir. Cook’un öldürülmüş olduğuna dair herhangi bir hekim veya otopsi raporu da yoktur ama, kalp krizini tetikleyen ve iz bırakmayan birtakım kimyasalların varolduğu da bilinen gerçeklerdendir. Sanırım, Cook ile ilgili bu politik cinayet şüphesi birçok insanın kafasında şu veya bu ölçü de hep kalacaktır... Diğer yandan, resmi kayıtlara geçirilmeden, gizlice kaçırılmış tutsaklarla dolu CIA uçaklarının seferleri, ve kimlikleri, ve gizlenen bu kurbanlara yönelik işkenceler konusunda İngiltere’nin ABD ile olan işbirliği üzerine araştırma yapan Galler Bölgesi’nin başarılı polis şefi Tood’un 2006 yılı içinde dağdan düşerek ölmesi de ayrı bir soru işareti içermektedir... Ve sorular, benzer daha başka olaylarla birlikte artarak sürmektedir...

 

İşgale ve yıkıma gerekçe gösterilmiş olan kitle kırım silahları, nükleer, kimyasal, biyolojik silahların hiçbiri, işgalin ne birinci, ne ikinci ve ne de üçüncü yılında bulunabileceklerdi. Sonunda tüm bu gerçekleri, Irak’ta kitle kırım silahları bulunmadığı gerçeğini kabullenmek zorunda kalan Washington, işgalin beşinci yılı dolarken, Saddam Hüseyin yönetiminin El Kaide ve Usame Bin Laden ile herhangi bir bağının olmadığı gerçeğini de resmen açıklamak zorunda kalacaktı. Basındaki haberlere göre, sözkonusu açıklamayı, Saddam Hüseyin yönetiminin El Kaide ve Usame Bin Laden ile herhangi bir bağının olmadığı üzerine açıklamayı, bizzat Pentagon (Savunma Bakanlığı) yapacaktı...

 

Aslında, Saddam Hüseyin’in 11 Eylül olayı ile herhangi bir bağının olmadığı, gazeteciler tarafından sıkıştırılan W. Bush tarafından çok önceden itiraf edilmişti ama, Pentagon’un sözkonusu El Kaide itirafına dek Saddam Hüseyin’i El Kaide ve Usame Bin Laden ile bağlantılı gösterilmesi yalanı sürdürülmüştü. Ve Irak’a yönelik sahte saldırı gerekçelerinden biri de, 11 Eylül olayının gerisinde -kendi yetiştirmeleri ve Bush ailesinin iş ortağı- Usame Bin Laden ile birlikte Saddam Hüseyin’in de olduğu yalanı idi...

 

ABD başkanı ile birlikte içine genelkurmay başkanını, CIA başkanının ve sadece bazı önemli bakanları alan Ulusal Güvenlik Konseyi’nin (NSC) 2001 yılı başında, 11 Eylül 2001 provokasyonundan sekiz ay kadar önce gerçekleşmiş olan toplantısında W. Bush, Irak’ın işgali için, “Gidin ve benim için bu işi yapmanın bir yolunu bulun!”, demişti. Bundan sonra üretilmiş olan “El Kaide”, “Saddam Hüseyi”, “kitle kırım silahları” vs. öyküleri sadece bahane yaratmak içindi... Saldırıyı dünya kamuoyu ve Amerikan halkı nezdinde daha da meşrulaştırmak amacıyla hazırlanan tezgaha Birleşmiş Milletler’i ve bu kurumun silah denetçilerini de alet etmek istemişlerdi ama, işler istedikleri gibi gitmeyince, askerlerinin uranyumlu mermilerden korunmalarını sağlayacak özel giysileri rahatça kullanabilmeleri için, 2003 yılı baharında, daha yaz sıcakları başlamadan, ve kimseye sormadan saldırılarını başlatmışlardı...

 

Zaten üç yıl önceden, hatta W. Bush seçilmeden, daha 1999 yılında alınmış olan işgal kararından habersiz durumdaki silah denetçilerinin başı Hans Blix’in, “Beni dinlemediler!”, çığlıkları boşunaydı. “Fazla konuşan” Dr. Kelly’nin öldürülmesi; planlardan habersiz olarak işgale itiraz edip kabineden istifa eden İngiliz bakan Robin Cook’un “kalp krizi” sonucu ölmesi, sürecin içyüzünü bilenler için şaşırılacak olaylar değillerdi...

 

İşler, devletlere özgü ulusal ve uluslararası yasalar çerçevesinde değil, sınırlı sayıda uluslarüstü tekelle bağlantılı biçimde iktidarı gasbetmiş olan bir kliğin mafya yöntemleri ile yürütülmekteydi. Bütçeleri çoğu devletin bütçesini aşan uluslarüstü tekellerin erişmiş oldukları güç, devletlerin eski yasal işleyiş süreçlerinin hasır altı edilmelerine ve örtülü bir postmodern faşizmin mafya yöntemleriyle, “demokrasi” maskesi gerisindeki gizli darbelerle işleri bitirmesine yolaçmaktaydı. Fakat yine de eski sistem henüz kökten değiştirilememiş olduğu ve şimdilik buna gerek te duyulmadığı için, birtakım gerçekler birsüre sonra açığa çıkabilmekteydi... Henüz Irak’ın işgali başlamadan, Aralık 2002’de istifaya zorlanmış olan ve sonunda istifa etmek zorunda kalan Hazine Bakanı Paul O’Neil’in, 9 Ocak 2004 günü CBS televizyonu “60 dakika” programında söyledikleri, sözkonusu işleyişe açıklık getirmekteydi...

 

Ulusal Güvenlik Konseyi’nin (NSC) daimi üyesi bakanlar arasında yeralmış olan Paul O’Neil, W. Bush kabinesi içindeki deneyimlerini, notlarını ve toplamış olduğu belgelerini, eski Wall Street Journal gazetecisi ve 2002 yılı Pulitzer armağanı sahibi Ron Suskind ile paylaşmıştı. Ron Suskind’in “The Price of Loyalty” (“Sadakatın Fiyatı”) adlı kitabı, önceki Hazine Bakanı Paul O’Neil tarafından toplanmış olan binlerce not ve dökümanla birlikte, bakanın anlattıklarını da içermekteydi... Birçok konuda W. Bush ile anlaşamadığını, Bush’un zayıflayan ekonomi ile ilgili önerilerini dinlemediğini, ve herhangi somut bir gerekçe gösterilmeden daha başlangıçta Saddam Hüseyin’in devrilmesi konusunda kararlılık olduğunu söyleyen O’Neil, 2001 yılı başında gerçekleşmiş olan Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında, hiçkimsenin çıkıp ta, “Irak neden işgaledilmelidir?”, sorusunu Başkan’a yöneltmemesinin kendisi için sürpriz olduğunu anlatmaktaydı. Başkan’ın tonunun, “Gidin ve benim için bu işi yapmanın bir yolunu bulun!”, biçiminde olduğunu söyleyecekti O’Neil. Tüm bunlar çok daha ayrıntılı biçimde “60 dakika” programında da konuşulduğu gibi, hemen ardından CNN televizyonunda, ve başka tanınmış büyük TV kanallarında haber yapılacaktı...

 

O’Neil, Bush’un metodik bir yolla, yani analitik bir düşünce sistematiği içinde mantıklı kararlar veremediğini, ve ayrıca katılmış olduğu toplantılarda düşüncelerin özgürce akışına ve açık tartışmaya izin verilmediğini, anlatmaktaydı. W. Bush ile olan toplantılarını tarif ederken O, kararların zaten önceden başka birtakım merkezlerde alınmış olduklarını yansıtan ağır ifadeler kullanmaktaydı. Kabine toplantıları sırasında başkan, “cesetlerle dolu bir odadaki kör adam gibiydi”, diyen O’Neil, kendilerinin bu resmi toplantılara sözde katılmış olduklarını, aslında kararların başka yerlerde zaten verilmiş olduğunu ustaca ifade etmekteydi...

 

“Two Years Before 9/11, Candidate Bush was Already Talking Privately About Attacking Iraq, According to His Former Ghost Writer” (“O’nun önceki hayalet yazarına göre, özel konuşmalarında aday Bush, 11 Eylül’den iki yıl önce, Irak’a saldırıdan sözediyordu”) başlıklı ve 28 Ekim 2004 tarihli habere göre, yazar ve gazeteci Mickey Herskowitz, daha 1999 yılında W. Bush’ın Irak’ı işgali düşündüğünü ve işgalden sözettiğini anlatmaktaydı. Herskowitz, W. Bush’un biyografisini hazırlama gerekçesiyle, Teksas valisi olduğu yıllarda Bush ile defalarca görüşmüştü. Mickey Herskowitz’in anlatımıyla o yıllarda W. Bush, “Irak’ı Kuveyt’ten çıkartmış olan babasının süreci tamamlamayarak emekleri boşa harcadığını, işi kendisinin tamamlayacağını, ve başarılı bir başkan olacağını”, iddia etmekteydi...

 

Kısacası, başkanlık koltuğuna oturuşu ancak mahkeme kararı ile gerçekleşebilmiş olan W. Bush iktidarı ile ABD’de örtülü bir darbe yaşanmıştı. W. Bush yönetimine ait gözüken kararlar, aslında, resmi kurumların dışındaki birtakım merkezlerde gizlice çoktan alınmışlardı. Hem Afganistan’ın ve hem de Irak’ın işgali için gösterilmiş olan gerekçelerin tümü de kuru gürültüden başka birşey değillerdi...

 

Bu satırları yazana göre, sadece 11 Eylül olayı değil, bizzat 7 Kasım 2000 seçimlerinin kendisi bile sözkonusu gizli merkezin darbesinin bir ürünü ve kanıtı idi. Teksas senatörü Cumhuriyetci aday W. Bush ile Tenesse senatörü Demokrat aday Al Gore arasında hemen hemen hiç oy farkı yoktu. Her ikisi de yüzde 48 oranında oy almışlardı. Tartışmalı seçimi, mahkeme kararı ve sayımı 35 gün gecikmeli Florida seçimlerinden gelen biraz fazla electrol oy ile W. Bush kazanacaktı... Sonuçta, iki lafı biraraya getiremeyen, konuşurken sürekli pot kırıp alay konusu olan W. Bush için, “metodik bir yolla düşünemiyor” demiş olan O’Neil’in sözlerinin gerçeği yansıttığı anlaşılmaktaydı...  

 

Yine bu satırları yazana göre, dedesi Prescot Bush “Hitler’in bankacısı” olarak ünlenen, ve babası George Bush zenginlik ve iktidar yolunda önce CIA ve ardından ABD başkanlığına dek tırmanan W. Bush’un, sevgisiz büyüdüğü anlaşılmaktaydı. Anlaşılan W. Bush, baba tarafından insani ilgisizlik ve psikolojik baskı altında büyütülmüştü. Sonuçta, W. Bush gibi -vaktiyle kurtuluşu alkolde aramış- olan bir insanın, karakterinin şekillendiği çocukluk yıllarında sevgi ve ilgi yoksunluğu nedeniyle ruhsal ve entellektüel olarak sakatlandığı, sevgisizlik nedeniyle ruhsal ve entellektüel kişiliğinin yeterince gelişememiş olduğu hissedilmekteydi. Halen şuur altındaki baba baskısından kurtulmaya çalıştığı hissedilen W. Bush gibi şaşkın birisinin, darbeyi gerçekleştiren asıl merkez için en mükemmel kukla olacağı, böyle birinin güç sahibi olabilmek için herşeyi yapabileceği, ve zamanı gelince rahatça harcanabileceği ortadadır...

 

İsveç’in sosyal demokrat eğilimli en büyük akşam gazetesi Atonbladet’in 10/ 07/ 2006 tarihli nüshasında yayınlanan “Zavallı George, Zavallı Dünya” başlıklı yazısında Tor Wennerberg, Fransız psikoanalisti Justin Frank’ın, W. Bush’un çocukluk yılları ile ilgili belgelere ve o yılların tanıklarına dayanarak hazırlamış olduğu “Bush on the Cuch” (W. Bush hasta muayene yatağında) adlı kitabını tanıtırken, sözkonusu hekimin psikoanalizleri ile ilgili ayrıntılı bilgiler vermemekle birlikte, Bush’un çocukluğunun bir felaket olduğunun altını özellikle çizmektedir... Şüpheli seçim sonuçlarının ardından Al Gore’in sessizce aktif politika sahnesini terketmesinden dört yıl sonra gerçekleşmiş olan 2 Ekim 2004 seçimlerini de W. Bush’un almış olması, Bush ile aynı üniversiteden, Yale’den diploma almış olan, ve öğrencilik yıllarında aynen Bush gibi “Kuru Kafa ve Kemikler” adlı faşist elitist örgütlenmenin üyesi olan John Kerry’nin, sorumluluğu almak istememesi ile açıklanabilir ancak. John Kerry, başkan olmaktan kaçtığını açıkça belli etmiştir...    

 

Irak’ın işgalinin ardından, Batı toplumlarını ürkütmek için bir “Saddam Hüseyin hayaleti” artık kalmamıştı ama, -11 Eylül 2001 olayının hemen ardından olduğu kadar olmasa da- Usame Bin Laden bu “korku hayaleti” olma görevini bir ölçü de sürdürmekteydi. Diğer yandan, 10 Mayıs 2008 tarihli basın haberlerine göre, Laden’in oğlu Ömer bin Laden, “Frankfurter Rundschau” adlı Alman gazetesinde yayınlanan röpörtajında, “(...) Açık söylemek gerekirse babamı yoğun şekilde aradıklarına inanmıyorum.”, deme cesaretini gösterecekti... Bu satırları yazana göre, arada “bandları” yayınlanıyor olsa da, Laden’in yaşayıp yaşamadığı gerçeği şüpheliydi ve yaşıyor olsa bile CIA ve benzeri servislerin O’nu yakalamak istemedikleri açıkça belliydi. Çünkü, böyle bir olayın ardından, “terörizme karşı savaş” yalanı anlamını çok büyük ölçüde yitirecektir. ABD ve İngiliz servisleri, “altın yumurtlayan tavuğu kesmeyecek” kadar akıllıdırlar...

 

Sözkonusu kitle kırım silahlarının Irak’ta zaten olmadıkları, sonunda, işgalci güçler tarafından da resmen kabuledilecekti. Irak’a ne demokrasi gelmişti ve ne de saldırının diğer gerekçeleri arasında olan kitle kırım silahları ülkede mevcuttu ama, artık Irak halkı, dehşet verici en mükemmel korku filmlerinde bile rastlanamayacak korkunçlukta bir yaşamı paylaşmak zorundaydı... Saldırı için asker yollamamış olmakla birlikte halkının önemli bir çoğunluğuyla, basınıyla, resmi tavrıyla Irak’ın işgalini dünya da en çok desteklemiş ülkelerin başında gelen ve Saddam Hüseyin rejimin devrilişini sevinçle karşılamış olan İsveç’te bile, artık, sıradan basın organlarında, Kilise gazetelerinde, günlük basında, ve TV yayınlarında, Saddam Hüseyin rejiminin halk tarafından mumla arandığı üzerine haberler çıkmaya başlamıştı.

 

Örneğin, Irak’a yönelik ABD saldırısı sırasında İsveç’te iktidarda olan ve Irak’ın işgaline asker yollayarak katılmamış olmakla birlikte operasyonu utangaçça destekleyen Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (SAP) Kilise örgütlenmesi Broderskap’ın (Biraderlik) aynı adı taşıyan haftalık yayın organının 24 Ağustos 2007 tarihli sayısının 5nci sayfasında “Irak: Bättre under Saddam Husseins era” başlığıyla yayınlamış olan metinde aynen şunlar yazılıdır: “Irak, Saddam Hüseyin yönetimi altında daha iyi idi. Irak’ın işgaline kararlı biçimde karşı çıkan uluslararası Barış- ve Gelecek Araştırmaları Vakfı, Iraklılar için Irak, Saddam Hüseyin zamanından çok daha kötü koşullara sürüklenmiştir, demektedir... (...) Birleşmiş Milletler önderliğinde savaşın tüm yıkımlarının karşılığı ödenmelidir. Planın tamamı şu adrestedir www.transnational.org (Radio TUFF)” Evet, barış örgütlenmelerini biraz tanıyan biri olarak hemen belirtmemde yarar vardır. Sözkonus Barış- ve Gelecek Araştırmaları Vakfı, komünist veya benzer tipte bir örgütlenme olmadığı gibi, bu yazının yeraldığı Broderskap adlı Kilise yayını da sonderece köklü ve ciddi bir organdır. Broderskap, içinde olduğumuz 2008 yılında 80nci kuruluş yıldönümünü kutlayacaktır...

 

Benzer haberlere Batı’nın diğer basın organlarında ve Türk basınında da rastlamak olasıdır... Örneğin, Londra’da arapça yayınlanan Kuds ül Arabi gazetesinin genel yayın yönetmeni Abdulbari Atwan tarafından kaleme alınıp 9 Nisan 2008 günü aynı gazete de basılmış olan, ve çevirisi “Irak halkı Saddam’ı mumla arıyor” başlığıla13 Nisan tarihli Radikal’de yayınlanan makale de şunlar ifade edilmektedir: “ABD sayesinde Saddam’dan ‘kurtuluşu’nun beşinci yıldönümünde Irak’ta kimse Kutlama yapmıyordu. Bugün sokaklarda cenaze konvoyları, cesetler, oğullarını arayan anneler var. Halkın yarısının arıtılmış su bulamadığı ülkede, 2003’ten beri 1.5 milyondan fazla Iraklı öldürüldü...” Yine aynı makale de, “(...) Şu ana kadar Irak’ın servetinden 90 milyar dolar çalan ve dışarıya kaçan bir gurup hırsız haricindekiler, ‘despotluk’ günlerine ağıt yakar oldu... (...) Beş milyon kişi evinden oldu. Güvenlik yok. Ne elektrik var, ne iş... (...) Mezhepçilik nedir bilinmeyen ülkede, beton duvarlar oluşturularak kışkırtılan mezhep çatışmaları meyvesini verdi...” Evet, sözkonusu makalede bunlardan daha fazlası yazılarak kötülükler sıralanmaktadır. 

 

Irak’ta, Afganistan’da, sınırları dışındaki daha başka topraklar üzerinde -dünyanın diğer ülkeleri ile kıyaslanamayacak düzeyde- büyük şiddet uygulayan bir ülkenin, ABD’nin, kendi toprakları içinde barışçı ve insancıl toplumsal ilişkiler geliştirmiş olması beklenemez şüphesiz. ABD toplumu içindeki silah tutkusunu, bu ülkede yaşanan şiddetin ve saldırganlığı boyutlarını sergilemektedir. ABD’de silahlanmanın ve silahlı şiddetin vardığı olağanüstü boyutlarını en iyi sergileyenlerin başında Michael Moore gelir herhalde... Arkadaşlarını otomatik silahlarla kurşuna dizen iki orta öğrenim öğrencisinin hastalıklı serüvenlerini konu alan “Colombine için bowling” filmi, bu gerçeği yansıtan dökümanterlerin başında gelmektedir. Bilindiği gibi Colombine, sözkonusu katliamın olduğu okulun adıdır ve okullarda gerçekleşen katliamlar konusunda da tek örnek değildir. Bu metnin yukarıdaki paragraflarından birinde de belirtilmiş olduğu gibi, sözkonusu dökümanteri çeken Michael Moore, “Colombine için bowling” filmi ile Akademi’den 2003 yılının en iyi dökümanter Oscar’ını almıştır...

 

Sözkonusu silahlı şiddetle ilgili dökümanteri yapan Michael Moore; Irak savaşına karşı çıkan ve tamamen yasadışı bulduğu Saddam Hüseyin’in duruşmalarını bir sirk gösterisine benzeten eski ABD başkanlarından Jimmy Carter; uranyumlu mermilerle ilgili gerçekleri açığa çıkartan ve Saddam Hüseyin’in mahkemesi dahil Irak’ta insan haklarının ve hertürlü yasanın nasıl çiğnendiğini somut örnekleriyle açıklayan eski ABD başsavcısı Ramsey Clark; ABD’yi eleştiren Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan; Irak’ta kitle kırım silahları olmadığını açıklayan silah denetçilerinin başı Hans Blix; savaşa karşı çıkan dünyaca ünlü müzisyen Hary Belofonte dahil, 52 savaş karşıtı ünlünün adları ve fotoğrafları ile bir iskambil destesi yapan -W. Bush yanlısı- aşırı sağcı News MAX adlı dergi, bu insanları hem aşağılamış ve hem de hedef olarak göstermiştir...

 

ABD yönetimleri tarafından -Irak’a yönelik saldırı dahil- hiçbir önemli uluslararası olay sırasında dikkate alınmamış, ya da değişik yöntemlerle kullanılmış veya aşağılanmış olan Birlemiş Milletler, ve üyesi milletler için, sözkonusu News MAX adlı dergi de ırkçı içerikli sonderece aşağılayıcı “Sansarlar’ın Birleşmiş Milleti” tanımı kullanılırken, karalama ve kışkırtma amaçlı yapılmış olan 52’lik desteye yerleştirilen savaş karşıtı ünlü karakterler için de, “gidin bu vatan haini komünist ajanlarını vurun” anlamına gelecek sonderece aşağılayıcı ifadeler kullanılmıştır. Psikolojik savaş tekniklerine göre hazırlandığı belli olan destenin sıralanışı, hiyerarşisi bile başlıbaşına bir aşağılama içermektedir. Örneğin, ABD’de en yüksek makama dek gelmiş eski başsavcı Ramsey Clark’ın fotoğrafı karo altılısı ile sunulurken, eski başkan Jimmy Carter küçültücü joker takkesinin altında, ve dünyaca ünlü Kalipso şarkıcısı Hary Belofonte ise sinek ikilisi ile takdim edilmişlerdir... (daha geniş bilgi için Sinbad’da bak: Michael Moore, Kofi Annan, Hans Blix, Hary Belofonte, Ramsey Clark, Jimmy Carter ve toplam 52 barış yanlısı ünlü kişi hedefte)

 

Kendi günahlarına bakmayan, ya da kendi günahlarına bakılmasını engellemek amacıyla dikkatleri başka yöneler çekmeye ve “zeytinyağı gibi suyun üzerine çıkmaya” çalışan ABD Dışişleri Bakanlığı, bilindiği gibi, dünyanın değişik ülkeleri ile ilgili olarak her yıl insan hakları raporları yayınlamakta, “insan hakları savunucusu” rolü oynamaya çalışmaktadır. ABD yönetimlerinin bu ikiyüzlülükleri karşısında, sonunda, Çin Halk Cumhuriyeti yönetimi de -ABD kaynaklı somut verilere dayalı olarak- Amerika’da gerçekleşen insan hakları ihlalleri ile ilgili yıllık raporlar yayınlamaya başlamıştır... Şüphesiz dünyanın hemen hemen her köşesinde farklı ölçülerde insan hakları ihlalleri yaşanmakta olduğu gibi, Çin’de bu konu da “sütten çıkmış ak kaşık” değildir ama, kendi pisliklerini halı altına süpürmeye çalışan ABD’nin ikiyizlülüğü, Cin’in karşı saldırısına olanak tanımıştır. Bu durum, gerçeklerin yayılmasına hizmet etmektedir...

 

Çin’in 2008 yılı başında yayınlamış olduğu sözkonusu raporun verileri, ABD’de şiddeti konu alan “Colombine için bowling” filminin anlatımı ile çakışmaktadır... Aynı rapor da aktarıldığına göre, Eylül 2007 tarihli FBI raporu, 2006 yılı içinde ABD’de 1.41 milyon şiddet suçu işlendiğini göstermektedir. Bu miktar, 2005 yılı verilerine göre yüzde 1.9 oranında daha fazladır. Cinayetler de artış, 1.8; soygunlardaki artış ise, yüzde 7.2 oranındadır. Yine FBI raporuna göre, 2006 yılı boyunca, 12 ve bunun üzerinde yaşa sahibolan 25 milyon kişi şiddet suçuna karışmıştır. Raporda belirtilmese de, bu sayının ABD nüfusunun yaklaşık 12’de biri (1/12) olduğunu belirtmekte yarar vardır. Yakın zamanda ABD’nin nüfusu 300 milyonu azıcık aşmıştır...

 

Aynı raporun verileriyle devamedelim... Reuters’in 19 Aralık 2007 raporuna göre, ABD’de her yıl 30 bin kişi ateşli silahlarla gerçekleşen saldırılar sonucu ölmektedir. Yine rapor da belirtilmese de, bu sayının, beş yıllık işgal boyunca Irak’ta ve yedi yıllık işgal boyunca Afganistan’da ölen Amerikalı askerlerin sayısından çok daha fazla olduğunu belirtmeye herhalde gerek yoktur. Sayının büyüklüğünü daha iyi anlayabilmek için, 1955- 75 yılları boyunca süren ABD işgali sırasında Vietnam’da 47 bini aşkın Amerikan askerinin öldüğünü söylemek herhalde yeterlidir. Yani, ABD’de ateşli silahlarla iki yıl içinde öldürülenlerin sayıları, ABD için yirmi yıl sürmüş olan Vietnam savaşı sırasında ölen Amerikalı askerlerin sayılarından daha fazladır. Ve tabii bu arada aynı süre içinde ezici çoğunluğu sivil 3- 5 milyon kadar Vietnamlının öldürüldüğünü anımsamakta da yarar vardır...

 

Aynı Çin raporunda ifade edilen ABD gerçeklerinden biri de, 5 Aralık 2007 tarihli USA Today’de rapor edilen gerçektir. Bu gerçeğe göre, ateşli silahlarla öldürme olaylarında 2002 yılından bu güne dek yüzde 13 artmış olmuştur. AFP’ye göre, 16 Nisan 2007 günü Virgina Tech University (Virginia Teknik Üniversitesi) içinde otomatik silahla gerçekleşen saldırı da 33 kişi öldürülmüş, 30’dan fazlası ağır yaralanmıştır. Bu, benzerleri arasında ABD’de olan en büyük saldırıdır... Associated Press’in raporuna göre, 12 Şubat 2007 günü Salt Lake City ve Philedalphia kentlerinde gerçekleşen iki ayrı saldırı da toplam 8 kişi yaşamını yitirmiştir. ABD Adalet Bakanlığı’nın Aralık 2007 raporuna göre, 2005 yılında, 12 yaşın üzerinde olan bin öğrenciden 57’si, şiddet suçlarının ve mala yönelik suçların kurbanı olmuştur.

 

Yine Associated Press’in yukarıda anılan raporuna göre, ABD’de hukuki kurumlar düzgün işlememekte ve yasaların uygulanmaları kötüye kullanılmaktadır. ABD vatandaşlarının özgürlükleri ve hakları ciddi biçimde ihlal edilmektedir. Aslında bu  gerçek, görevlerini kötüye kullanan polis memurlarının sayılarındaki artıştan ve bunların çok azının cezalandırılıyor olmasından da bellidir. Bu metni daha fazla sayılara boğmamak için sözkonusu rakamlar verilmemektedir...

 

ABD, dünyanın en geniş hapishanesine ve nüfusuna oranla dünya da en çok tutuklu ve mahkum sayısına sahip ülkedir. EFE haber ajansının ABD Adalet Bakanlığı istatistiklerine dayanarak verdiği habere göre, son otuz yıl içinde ABD hapishanelerindeki mahkum sayısı yüzde 500 oranında artmıştır. Vatandaşlık hakları ihlal edilenlerin oranları 2001 yılından 2007 yılına dek yüzde 25 artmıştır. Geçtiğimiz 2006 yılı sonu verilerine göre ABD hapishanelerinde 2.26 milyon kişi vardır ve bu sayı 2005 yılına göre yüzde 2.8 oranında daha fazladır. US Program of Human Rights Watch direktörü David Fathi’nin aynı yılla ilgili olarak ABD hapishanelerinde olanlarla ilgili sayısı da Çin raporu ile birebir çakışmaktadır. Aynı kişiye göre, her 100 bin Amerikalıdan 751’i hapishanededir. Bu, dünyadaki en büyük oran veya sayıdır... Son otuz yıl içinde hapse girenlerin yüzde 500 arttığını, US Program of Human Rights Watch direktörü David Fathi’de belirtmektedir. Aynı kişi, ABD’nin kendisini sorgulaması gerektiği gerçeğinin altını çizmektedir...

 

Sanki bir içsavaş yaşayan ABD toplumunun önemli bir çoğunluğunun, Afganistan’da, Irak’ta ve dünyanın başka köşelerinde işlenen savaş suçlarını, şiddeti neden normal karşıladığını, veya işgal altındaki bu ülkelerde yaşanmakta olan insani trajediler nedeniyle yeterli tepkiyi neden göstermediklerini yukarıdaki sayılar açıklamaktadır herhalde. ABD toplumu, hertürlü şiddete ve kötülüklere zaten alışıktır... Gerçi Irak saldırısı başlarken, ABD’de, 200 bin kişinin katıldığı savaş karşıtı dev gösteriler yapılmıştır. Yukarıda özetlenmiş olduğu gibi, tanınmış birçok aydın Bush politikalarına şiddetle karşı çıkmışlardır ve çıkmaktadırlar ama, nüfusu 300 milyonu bulan bir ülkenin içinde bunların etkileri şimdilik sınırlı kalmaktadır...

 

Kısacası, Amerikan toplumunda bir şiddet kültürü, ırkçı ayrımcılık egemendir. Dışa dönük ABD saldırganlığının gerisinde duran askeri-endüstri kompleksler ve fosil enerji tekelleri, bu şiddet kültürünü besleyerek kullanmaktadırlar... Kökleri ABD’nin şekilleniş yıllarına dek uzanan şiddet kültüründen rahatsız olan ünlü Amerikalı yazar Jack London (1876- 1916), sözkonusu gerçekten kalkarak, ABD’nin gelecekte sonderece kanlı bir içsavaş, devrim ve karşı-devrim sürecinden geçeceğini düşlemiş ve bu muhtemel olayı konu alan tek bilim kurgu romanı “Demir Ökçe”yi (1907) yazmıştır... Günümüzde ABD’de varolan militarizm ve sosyal çelişkiler, Jak London’un yaşamış olduğu yıllarda varolandan çok daha büyük ve tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Bu nedenle, eğer ABD’de bir iççatışma başlayacaksa, sözkonusu çatışmanın boyutları ve yıkımı, Jak London’un düşlerini kat kat aşacaktır...

 

İçinde olduğumuz 2008 yılının baharındaki basın haberlerine göre, nüfusu 8 milyon civarında olan New York kentinde, 1.3 milyon kişi, yaşamını sürdürebilmek için yemek yardımına muhtaç durumdadır... Cin’in ABD ile ilgili olarak hazırladığı 2008 yılı insan hakları raporunda aktarıldığına göre, ABD Nüfus Sayımı Bürosu’nun Ağustos 2007 istatistikleri, 2006 yılının resmi yoksulluk oranını yüzde 12.3 olarak göstermektedir. Bu oran, ABD’de 36.5 milyon kişinin, veya 7.7 milyon ailenin yoksulluk içinde yaşadığı anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle, sekiz Amerikalıdan biri yoksulluk içindedir. Yoksulluk oranları, bölgeden bölgeye de değişmektedir. USA Today’in 29 Ağustos 2007 tarihli yayınına göre, Missisipi’de yoksulluk, yüzde 21.1’e dek yükselmektedir. En büyük Amerikan kentlerinde yoksulluk oranları yüzde 16.1 civarındadır. Büyük kentlerin civarlarında, varoşlarda yoksulluk, yüzde 15.2; ve güney de ise, yüzde 13.8 oranındadır. DC FiscalPolicy Institute’in 24 Ekim 2007 tarihli raporuna göre, Washington D.C.’de yoksulluk yüzde 19.8 oranındadır. Bu, başken te yaşayan beş amerikalıdan birinin yoksulluk içinde olduğu anlamına gelmektedir...

 

Yine tüm dünya da da gözüktüğü gibi, son yıllarda ABD’de zenginlerin zenginlikleri daha da artmıştır. Zengin ile fakir arasındaki uçurum derinleşmiştir. ABD’de yaşayan en zengin yüzde bir, 2005 yılı verileriyle, toplam ulusal gelirin yüzde 21.2’sini elde etmektedir. Halbuki, 2004 yılında aynı yüzde bir, ulusal gelirin sadece yüzde 19’unu elde etmekteydi. Nüfusun en düşük gelire sahip yüzde 50’si, 2004 yılında toplam ulusal gelirin 13.4’ünü elde ederken, bu oran aynı yüzde 50 için 2005 yılında yüzde 12.8’e düşmüştür (Reuters, 12 Ekim 2007). Sözkonusu yoksullaşmaya koşut olarak geliri yılda 5 milyon doları aşan ultra zenginlarin sayıları da 2005 yılından 2006 yılına dek yüzde 23 artmış, 930 bin den 1.14 milyona yükselmiştir (The Mark, CNNmoney.com, 2007). Milyarderlerin sayıları 1985 yılında sadece 13 iken, bu sayı 2006’da 1.000’i aşmıştır (The Observer, 24 Temmuz 2007). Bunlar, sıradan bir işçinin bir yılda kaznabildiğini bir günde kazanmaktadırlar (AFP, 4 Ocak 2008)  

 

ABD kentlerinde aç ve evsizler önemli ölçüde artış göstermişlerdir. ABD Tarım Bakanlığı’nın 14 Ekim 2007 tarihli raporuna göre, 12.63 milyonu çocuk olan 35.5 milyon insan 2006 yılında açlık çekmiştir. Bu sayı 2005 yılına göre 390 bin daha fazladır. Reuters’e göre, ABD’de 11 milyon insan yetersiz gıda almaktadır.

 

Yine ABD’de, sağlık sigortasından yoksun olanların sayıları artmaktadır (20 Eylül 2007 tarihli Reuters raporu). ABD Nüfus Sayımı Bürosu’na göre, ülke de 47 milyon kişi sağlık sigortasından yoksundur. Aynı rapora göre, ABD’de, kökleri derinlere giden güçlü bir ayrımcılık yürürlüktedir. Sözkonusu Nüfus Sayımı Bürosu’nun Ağustos 2007 istatistiklerine göre, 2006 yılında siyah derili (Afrika kökenli) ailelerin ortalama gelirleri 31.969 ABD doları olmuştur. Bu miktar, ispanyolca konuşmayan (Latin Amerika kökenli olmayan) beyazların ortalama gelirlerinin ancak yüzde 61’i kadardır. İspanyolca konuşan (Latin Amerika kökenli olan) beyaz ailelerin ortalama gelirleri 37.781 ABD doları olmuştur. Latin kökenli beyazların kazandıkları miktar, diğer beyazların, Anglo-Sakson veya Germen kökenli beyazların gelirlerinin yüzde 72’si olmaktadır. Kısacası, ekonomik olarak en iyi durumda olanlar, İngiliz veya Alman kökenli olanlardır. Kuzey Avrupa kökenli beyaz aileler ayrıcalıklı konumdadırlar... Siyahlar ve Latin kökenliler arasında yoksulluk ve sağlık sigortası yoksunluğu çok daha yüksektir...

 

İş bulma olayında, iş pazarında ve ayrıca işyerlerinde etnik ayrımcılık güçlü biçimde yansımaktadır. Siyah derili Amerikalılar arasında işsizlik oranı yüzde 8.4 ile en yüksek düzeyde olmaktadır. Bu durum, Latin kökenli olmayan beyazların işsizlik oranından (yüzde 4.2) iki misli daha fazladır. Latin kökenli beyazlar arasındaki işsizlik oranı da, yüzde 5.7’dir. Kısacası, işsizlik oranları, Afrika ve Latin Amerika kökenli Amerikalılar arasında, Anglo-Sakson kökenli Amerikalılara göre çok daha yüksektir.

 

Ayrımcılık, hukuki sistem içinde de kendisini çok güçlü biçimde göstermektedir. Ulusal Kent Birliği’nin (NUL, National Urban League) 2007 yılı yıllık raporuna göre, Afrika kökenli Amerikalılar (özellikle erkekler), benzer olaylar da beyazlara göre daha ağır cezalara çarptırılmaktadırlar. Benzer olaylarda, Afrika kökenli siyahlar yedi kez daha ağır cezalar almaktadırlar... Aynı rapora göre, kadınlar ve çocuklar için koşullar daha da kötüdür. Kadınların sayıca tüm nüfusa oranları yüzde 51’dir ama, Temsilciler Meclisi ve Senato içinde kadınların temsil oranları erkeklere göre çok daha düşüktür. Bu ayrımcılık iş piyasasında ve işyerlerinde de sürmektedir. Kadınlar ve çocuklarla ilgili istatistiki negatif sayılar uzayıp gitmektedir...

 

ABD’de yaşayan kadın nüfusu içinde, 2006 yılı sonu verileriyle, yaşları 18 ve üzerinde olan bekar kadınların yüzde 22.2’si, yani 5.58 milyon kadın, yoksulluk çekmektedir. Kocanın bulunmadığı, aile reisinin kadın olduğu 4.1 milyon aile, veya bu tip ailelerin yüzde 28.3’ü yoksulluk içindedir. Her gün 1.400 kadın, kocaları veya erkek arkadaşları tarafından dövülmektedir. Her yıl sayıları iki milyondan dört milyona ulaşan kadın sürekli dayak yemektedir.

 

Yine 2006 yılı sonu verilerine göre, 18 yaşın altında 12.8 milyon çocuk, ülkedeki çocuk nüfusunun yüzde 17.4’ü yoksulluk içindedir. Aynı yılın (2006) sonundaki verilere göre, 18 yaşın altında 8.7 milyon çocuk tıbbi sigortadan yoksundur, yani bunların parasız tıbbi yardım alma olanakları yoktur. Bu durum, 2005 yılına göre yüzde 11.7’lik bir artış demektir. Kısacası, tüm çocukların yüzde 19.3’ü tıbbi yardım sigortasından yoksundur. Okullardaki 50 milyon kadar çocuk içinden 4.5 milyon kadarı okul çalışanlarından herhangi biri tarafından seksuel olarak istismar edilmektedir. Milyonlarca küçük yaşta kız çocuğu seks kölesi olarak kullanılmaktadır. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, sayıları 100 binden üç milyona dek ulaşan 18 yaşın altında kız çocuğu fuhuş pazarının içindedir. Çocuklar, ABD nüfusunun yüzde 35.2’sini oluşturmaktadırlar.

 

Bu olanlara, Amnesty International’in (Uluslararası Af Örgütü) 2007 yılı raporunda geçen işkence olayları, Guantanamo’da ve diğer tutsak evlerinde, Afganistan’da ve Irak’ta yaşananlar eklenmemiştir. Yalnız, 2006 yılı içinde sadece 56 kişinin idam edildiğini ve bu sayının 1977’de idam edilen 1.057 mahkuma ve 1990’lı yıllardaki diğer sayılara göre çok az olduğunu belirtmekte yarar vardır. İdam olayına karşı verilen mücadele, 2006 yılındaki sayının göreceli az olmasını belirlemiştir. Fakat yine de, ağır akıl hastası olanlar bile ABD’de idam cezalarına çarptırılmakta ve bu kararlar rahatça uygulanmaktadır...

 

Sözkonusu 2006 yılında gerçekleşen idam sayısı diğer yıllara göre azdır ama, bu yıl içinde azıcık vicdanı olan herkesi rahatça isyanettirebilecek olaylar da yaşanmıştır. Örneğin, 17 Ocak 2006 günü, doğum gününden tam bir gün sonra, 76 yaşında yerli bir Amerikalı (“kızılderili”), 23 yıllık hapishane yaşamının ardından idam edilmiştir. İdam edilen kişi, 2005 yılında ağır bir kalp krizi geçirmiş olduğu gibi, yine ağır şeker hastasıdır ve gözleri hemen hemen hiç görmemektedir... Normal insanların çoğunluğunun duymak veya görmek istemeyecekleri üzüntü verici böyle örnekler uzayıp gitmektedir... 

 

Yukarıda özetlenerek verilmiş olan tüm bu kötülüklere, bu satırlar tamamlanırken, bir de CIA’nın tamamen kayıtdışı gizli hapishane ve işkence gemileri haberleri eklenmiştir... Aslında, sözkonusu gemilerle ilgili haberle çok daha önce, 2000’li yılların başlarında da çıkmış olmakla ve hatta bunlardan Sinbat’ta da sözedilmiş olmakla birlikte, olay yeniden ve ABD yönetiminin de açıkça itiraz edemediği biçinde İngiliz The Guardian gazetesi tarafından 2008 Haziran ayının ilk günlerinde duyurulmuştur. Guardian, haberini, insan hakları kuruluşu Reprieve’ye verilmiş ifadelere, eski mahkumların anlatımlarına dayandırmakta imiş (reprieve=tecil, cezayı geciktirme, erteleme)...

 

Sözkonusu hapishane gemileri haberini The Guardiandan aktaran 3 Haziran 2008 tarihli Akşam gazetesine göre, Guantanamo’da yapılmış olan ve yapılan işkenceleri masumane işler gibi yansıtacak kadar korkunç uygulamaların yaşandığı 17 Amerikan savaş gemisinden oluşma gizli hapishaneler, 2001 yılından beri kullanılmakta imişler. Hatta adları ve özellikleri sıralanan bu gemiler arasında, Marmaris’e de uğramış olan USS Bataan ve USS Peleliu savaş gemileri de bulunmaktaymış. Sözkonusu hapishane gemileri, çoğunlukla, Hint Okyanusu’nda bulunan Diego Garcia coral atalunun sularında demirlemekte imişler. Bilindiği gibi, Hindistan alt kıtasının güneybatısında, ekvator çizgisinin hemen yakınındaki 24 km uzunluğunda ve yaklaşık 10 kilometriyi aşkın genişlikte olan 44 kilometrekare yüzölçümündeki Diego Garcia’da, bir İngiliz hava üssü bulunmaktadır. İngiltere ile ABD arasında 1996 yılında yapılmış olan bir anlaşmanın ardından, B-52 ağır bombardıman uçaklarının kalkışları için de elverişli olan bu üs, kiralanarak ABD tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Hatta aynı üs, Afganistan’ın ve Irak’ın bombalanmaları sürecinde ağır bombardıman uçakları için kullanılmıştır...

 

Akşam gazetesi ile aynı tarihli Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde olay hakkında daha geniş bilgiler veren İbrahim Karagül, sözkonusu hapishane ve işkence gemilerinin herhangi bir ülkeye kayıtlı olmayan, bir kaydı-kuydu bulunmayan CIA kontrolundaki sivil yüktaşıma gemilerinden oluştuğunu ve bu yöntemle ABD yönetiminin hukuki sorumluluklarından kurtulmaya çalıştığını iddia etmektedir. Hapishane ve işkence merkezi olarak kullanılan gemilerin, Hint Okyanusu’nun bir uzantısı olan Güney Çin denizinde yaşanan ve sonra birden kesilen korsanlık olayları sırasında kaçırılmış olan ticari gemilermiş... Karagül, tahminlere göre, 11 Eylül 2001’den beri 90 ülkeden 100 bin kadar insanın bu gemilerde sorgulandığını ve 27 bin kişinin yaşamını yitirdiğini, işkenceli çinayetlere kurban gittiğini yazmaktadır. Karagül’e göre, yüzlerce, binlerce insan kayıptır. Yine İbrahim Karagül’ün yazısına göre, hapishane ve işkence gemileri Diego Garcia’nın çevresinde bulunmaktadırlar... (Diego Garcia ile ilgili olarak aynı yazıda, Karagül’ün yazısında yeralan, adanın 600 kilometre uzunluğu olduğu bilgisi, yanlıştır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, “Chagos Archipelago” adlı bir dizi mercan adasının en büyüğü olan Diego Garcia’nın uzunluğu sadece 24 kilometredir.)  

 

Düşünün, hiçkimse sizden haberdar değil ve Oktanusun ortasında biryerde, hastalıklı faşist karakterlerin elinde, işkence altında sorgulanıyorsunuz. Belki de üzerinizde birtakım deneyler yapılıyor, kobay olarak kullanılıyorsunuz... Bu olayın, II. Dünya Savaşı arifesinde ve yıllarında Nazi yönetiminin denetimindeki toplama ve tecrit kamplarında yaşanmış olanlardan bile ürkütücü olduğu ortadadır. Sözkonusu Nazi kamplarında da korkunç çinayetler işlenmekte, gaz odaları bulunmakta, bunların en büyüğü olan Auschwitz- Birkenau kompleksi içinde Dr. Josef Mengele gibiler insan denekler üzerinde değişik zehirleri ve kimyasalları denemekteydiler ama, hiçolmazsa tüm bunların yerleri belli idi. Herşey düzenli Nazi bürokrasisinin denetimi altında kayıtlı kuyutlu idi. Ancak sonradan, işler sarpa sarınca bu kayıtların önemli kısmı yokedilebileceklerdi... Burada ise, kayıtsız kuyutsuz hayalet gemiler, kimliksiz işkenceciler, ve bilinemiyen kurbanlar vardır...

 

Emperyalist yayılma politikaları ile ABD yönetimleri, hem uluslararası düzeyde ve hem de ABD’nin içinde toplumsal uzlaşmazlıkları derinleştirmektedirler. Onlar, yeryüzündeki bireyler ve uluslar arasındaki ekonomik- sosyal uçurumların derinleşmesinde, açlığın ve yoksulluğun artmasında başrolü oynamaktadırlar. Diğer yandan, tüm bu küresel felaketlere neden olan ABD dışpolitikalarının içe yansımasının bir sonucu olarak, Amerikan toplumunda sosyal sınıf çelişkileri, farklı kökenli insanlar arasındaki ırkçı içerikli çelişkiler derinleşmektedir. Ve yine -diğer ileri endüstri ülkelerinin hükümetleri ile birlikte ve onların hepsinden fazla olarak- Amerikan hükümetleri, sadece azami kâra göre işleyen tekellerin emrinde, doğal dengeleri hiçe sayan politikalarıyla, sadece insan soyunun değil, küçük mavi gezegenimizdeki yaşamın tümünün geleceğini ağır bir risk altına sokmaktadır. Biryandan kâr üstü kârlar getiren fosil enerjiler ve bunlara dayalı endüstriler için ülkeler yıkılır, halklar kana boğulurken, diğer yandan yine ağırlıklı olarak aynı fosil enerjilerin atmosfere yaymakta oldukları Carbon ve diğer artıkların “sera gazı” etkileri sonucu sel felaketleri ile çölleşmeler yanyana yaşanmaktadır. Sözkonusu doğal felaketlerin, ve emperyalist politikaların bir sonucu olarak, gıda fiyatları yükseltmekte, zaten varolan açlık görülmemiş boyutlara ulaşmaktadır. Ve bu yıkıcı süreçte de başrolü yine ABD yönetimleri oynamaktadır. Çünkü, nüfuslarına oranla en çok tüketenler onlardır...

 

Bir yandan içinde nefes alabildiğimiz ve bizi güneşin zaralı ışınlarından koruyan atmosfer, diğer yandan yine dünyamızın akciğerleri olan denizler ve ormanlar kirlenip yokolurken, azami kâra dayalı olarak kışkırtılan yaşam için gereksiz tüketim mallarının artıkları ile insan soyu, tüm çevresini bir çöp yığınına dönüştürmektedir. İnsanlar, dost lacivert yunusların neşeyle zıplayarak yüzdükleri yaşam kaynağı tuzlu mavi berrak sularıyla denizleri ve her an yeniden keşfedilmeye hazır canlıları ve eşsiz güzellikte meyvalarıyla karaları, giderek artan ölçülerde bir çöp yığınına döndürerek yoketmektedirler. Fiatını tüketicilerin ödediği hertürlü paketleme artığıyla, eloktronik döküntüyle, plastik nesnelerle, dev kentlerin temizlenemeyen kanalizasyon artıkları ile doğa vahşice yokedilmektedir. İnsanlar, kendi yaratmış oldukları zenginliklerin kör ettiği gözleriyle önlerini göremeden ahmakca birbirlerini gırtlaklar ve büyük bir açgözlülükle tüketirlerken, kendi pisliklerinin, kanalizasyon artıklarının içinde boğulur duruma sürüklenmektedirler. Diğer tüm canlıları da tehdit eden bu korkutucu iğrenç tablonun baş sorumlusu da, azami kâr motivasyonuyla işleyen kapitalist-emperyalist tekeller, ve bunlar tarafından, bunların hükümetleri tarafından yaratılan yaygın dargörüşlülük, kışkırtılan tüketim hırsıdır. Sözkonusu sürecin baş sorumlusu tekellerin en güçlü hükümeti de, ABD yönetiminden başkası değildir...

 

ABD’nin egemen güçlerinin, kendi halkına ve gezegenimiz halklarına yaşatmakta olduğu acılı sürecin -tüm süreçlerde olduğu gibi- elbette bir limiti olacaktır... Bu satırları yazanın özel olarak arzu ettiği birşey olmasa da, yaşanan süreç içinde iç te ve dış ta problemleri katlanarak artacak, sosyal çelişkileri keskinleşecek olan ABD toplumunun -2000 yılında da yazmış olduğum gibi- ileride kanlı bir kaosa sürüklenmeyeceğinin garantisi yoktur... Bir güç ne ölçüde modern aygıtlara ve gelişmiş silahlara sahip olursa olsun, bu modern silahlarla ne ölçüde halklardan kopuk sınırlı sayıda  elit güçten oluşan profösyonel ordular kurarsa kursun, sonuçta silahları kullananlar insanlar olacağı için, insanı yitiren, savaşı da yitirecektir. Bu silahlara sahibolmayanlar da, edinmenin yollarını bulacaklardır. Kısacası, asıl olan insan unsurudur ve en ileri silah teknolojilerine sahibolan ABD yönetimlerinin insan unsurunu yitirmekte olduğu rahatça gözlemlenebilmektedir...

 

Günümüz ABD’sinin endüstrisi, Jack London’un yaşamış ve yazmış olduğu yıllarda olandan onlarca kez daha fazla militarize olmuştur. ABD toplumundaki şiddet kültürü de yine o yıllara göre çok daha fazla derinleşmiştir. Bu koşullarda, Jak London’u mutsuz eden gerçeğin, silah tutkusunun, fanatizmin, militarizmin, ve şiddetin, günümüzde çok daha yaygın ve güçlü olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Gelecek on yıllar içinde ABD toplumunda yaşanabilecek kanlı bir kaosun, -Jack London’un düş dünyasında olandan daha da ağırlaşmış ve tehlikeli bir hal almış biçimde- yaşanabileceğini düşünmek yanlış olmayacaktır. “İsa Kampları” denen ırkçı faşist merkezlerde çocukların çok küçük yaşlardan itibaren İsa’nın insancıllığından tamamen kopartılmış bir Hiristiyan ideolojisi ile karışık yamama ırkçı faşist düşüncelerle eğitildikleri, faşist intehar bombacıları olarak beyinlerinin yıkandığı bir ülke de, ABD’de, geleceğe şüphe ile bakmamak olanaksızdır...

 

ABD toplumunun demografik yapısına, etnik ve dini farklılıklarına, ırkçı örgütlenmelerine kısaca bir gözatmak, ilerideki muhtemel kanlı bir kaos ile ilgili gerçeğin köklerini daha net görmemize yardımcı olacaktır... “CIA-gerçek kitabı”nın 2008 yılı başı verileriyle nüfusu yaklaşık 304 milyon olan ABD’de, Hispanic olarak tanımlanan ve ispanyolca konuşan Latin Amerika kökenliler gibi kendi kültürlerini ve dillerini koruyabilen birçok halk yaşamaktadır. Diğer yandan, Afrika kökenli Amerikalılar gibi dillerini ve kültürlerini koruyamamış olsalar bile, deri renkleri nedeniyle uğramış oldukları ayrımcılığın bir sonucu olarak farklı yerde duran, ve özel bir kültür geliştiren Amerikalıların sayıları da az değildir... Resmi verilere göre, Latin Amerika kökenli ve ispanyolca konuşan (Hispanic) Amerikalıların sayıları yaklaşık 30 milyon olmakla birlikte, artan yoksullaşmanın bir sonucu olarak -elektronik duvarlarla kesilmiş Meksika sınırından- yaşanan gizli göçün etkisiyle, bunların ABD’deki sayılarının 40 milyonu çok aştığı düşünülmektedir. İspanyolca konuşmakta israreden bu gurubun ileride çok daha kalabalıklaşacağı hesaplanmaktadır.

 

Ülkeye köle olarak getirilmiş Afrika kökenli Amerikalılar, köklerini, dillerini, kültürlerini unutmuş olmakla birlikte, daha kölelik yıllarından itibaren -beyinlerinde derin izler bırakmış- Afrika müziğinin de etkisi ile, kendilerine özgü bir folklor, özellikle müzik kültürü geliştirmişlerdir. Irkçı aşağılamalar, onları, farklı bir gurup olarak birleştirmiştir. Bu tip Amerikalıların nüfusları da günümüzde yine 40 milyon civarındadır. Diğer yandan, Anglo-Sakson ve Germen kökenli püritan Protestan göçmenler tarafından aşağılama amacıyla “kızılderili” olarak adlandırılmış, ve soykırıma uğratılmış olan yerli amerikalılar da, sayılarının azlığına karşın ayrı bir yerde durmaktadırlar. Bunun yanında, yine ayrı yerde duran Asya kökenli göçmenler ve farlı halklardan göçmenler vardır...

 

CIA’nın 2008 verileriyle Protestan inancında olanlar, nüfusun yüzde 51.3’ünü; Katolikler, yüzde 23.9’unu oluştururlarken, kalanları da diğer farklı inançlardandır. Bunların arasında Müslümanlar, giderek artan nüfusları ile önemli bir yer tutmaktadırlar... Katolik kökenlileri dahi katleden Ku Kulux Klan gibi püritan Protestan beyaz ırkçı örgütlenmeleri, değişik hastalıklı dini tarikatları, püritan Protestan ırkçı neo-faşistlerin denetimindeki “İsa Kampları” denen kökten dinci ırkçı-faşist merkezlerde çocuk yaşta beyinleri yıkanarak yetiştirilenleri, sayıları giderek artan ve aşağılanan Müslümanları, ve daha başka birçok deliliği hesaba katarsak, ileri de ABD’de nasıl bir toplumsal kaosun yaşanabileceğini daha iyi düşleyebiliriz... “Rüzgar eken fırtına biçer” özdeyişine tam uygun biçimde, dünya egemenliği hesaplarıyla değişik coğrafyalarda etnik ve dini hertürlü çelişkiyi, yıkıcı trajik iç çatışmaları kışkırtan ABD yönetimlerinin, dünyaya ihracetmekte olduğu bu felaketleri çok daha korkunç biçimde kendi içine de taşımayacağının bir garantisi yoktur...

 

İlerideki yıllarda yaşanabilecek kanlı bir iç çatışma, kaos, elbette ABD askeri bürokrasisini ve ülkedeki diğer tüm silahlı bürokrasiyi de -iktidar peşinde- içine çekecektir. Bu tip kanlı mücadeleler, silahlı bürokrasinin parçalanarak olayın değişik safları içinde yeralmasından ayrı düşünülemez. Bürokrasinin değişik kesimlerini, silahlı kuvvetlerin, polisin, ve sayıları günümüzde 16’yı bulan gizli servislerin (haberalma veya casususluk örgütlerinin) farklı unsurlarını, farklı saflarda içine çekecek ve aynı nedenle olağanüstü kanlı bir süreci başlatacaktır... ABD’nin dünya düzeyindeki egemenliğini yitirmeye başlaması, bir zorunluluk olarak kendi içine çekilmeye başlaması, kaosun başlangıcı olacaktır. Washington’un özellikle Orta ve Latin Amerika’da varolan gücünü yitirmesi, kaosun, ABD’de bir iç hesaplaşmanın başlangıcı olacağı kadar, Latin Amerikalı unsurların müdahaleleri ile bu çatışmanın şiddeti de artacaktır. ABD’nin nükleer silahlara sahibolması, sözkonusu kaosun dünya için de büyük bir tehlike oluşturması sonucunu doğuracaktır...

 

Aslında, Sovyetler Birliği dağılırken de benzer bir kaos beklenmiştir ama, ABD’den çok farklı ve ağırlıklı olarak ırkçılıktan uzak bir kültüre, farklı halklar arasında derinleşmiş kültürel alışverişe, ve halklar arası dostluk ilişkileri geleneğine sahibolan, ve ABD’de olana benzer bir ırkçılığın gelişmemiş olduğu Sovyet toplumu, merkezden çevreye doğru ekonomisinin güçlü bağlarla birbirine eklemlenmiş olmasının da etkileriyle, bu tehlikeli süreci önemli yaralar almadan atlatmayı başarmıştır... Hernekadar ırkçılık Rusya Federasyonu içinde bir ölçüde gelişmiş olsa da, bu durum, ABD’de olanla hiçbirzaman eşdeğerde olmamıştır ve olamaz... Ve yine şüphesiz herşeyden önce Sovyetler Birliği, Nazizme karşı verilen büyük savaşın asıl kurbanı ve yine asıl galibidir. Bu savaşta 25 milyonu aşkın can kaybı veren ve Avrupa kıtasındaki tüm yerleşim merkezleri yerlebir olan Sovyet halklarının, daha 60 yıl kadar önce yaşananları, ırkçılık ve faşizm nedeniyle yaşanan acıları, ve ağır bedeller ödenerek kazanılan anti-faşist zaferi unutmaları kolay değildir...

 

Kökleri yerli Amerikalıların yokedilmeleri ve köle ticareti yıllarına dek uzanan ABD ırkçılığı, püritan (safcı) Protestanlık ile bağlantılı ırkçılık, diğer ırkçılıklarla kıyaslanamaz. Örneğin, Orta ve Latin Amerika’ya gelen Katolik Latinler, İspanyollar, korkunç katliamlar, soykırımlar gerçekleştirmişlerdir ama, aynızamanda bunlar, karşılaştıkları yerli Amerikalılarla ilişkiye de geçmişler, evlenmişler, ve melez nesiller üretmişlerdir. Fakat Kuzey Avrupalı püritan Protestan göçmenler, “kızılderili” diyerek aşağıladıkları yerli amerikalılarla evlenmemişlerdir bile. Onları sadece yoketmişlerdir...

 

Köleliğin hukuken kaldırılmasını (sadece hukuken kaldırılmasını) ve birliğini dört yıl süren (1861- 65) kanlı bir iç savaşla, yani bundan yaklaşık 150 yıl kadar önce sağlamış olan ABD için, gelecekte, dünya egemenliğini yitirmeye başladığı yıllarda, barışçı bir geriye çekilme olasılığı olduğunu düşünmek zordur. ABD’yi yönetenler, ve birçok ABD’li aydın da muhtemelen bu gerçeği görmektedir. Fakat, görmek yetmemektedir...

 

Azami kâr motivasyonu ile işleyen alabildiğine militarize olmuş ekonomisi nedeniyle ABD’nin eli, bir iç svaşa mahkum gözükmektedir. ABD ekonomisi, bukadar yememesi gerektiğini bilen obez bir hasta gibi ölümüne doğru sürekli yemeye, yeni pazarları ve hammadde kaynaklarını yutmaya çalışmaktadır. Giderek daha fazla genişlemekte, bu genişlemenin ve genişleme uğruna uyguladığı şiddetin fiatı, süreç içinde ülke ekonomisinin bütününün kaldıramıyacağı boyutlara ulaşmaktadır. Askeri bütçeleri sürekli artan, 2007 yılındaki 547 milyar dolarlık askeri bütçesiyle -dünya da sırasıyla en çok askeri harcama yapmış olan- İngiltere, Çin, Fransa, Japonya, Almanya, Rusya, Suudi Arabistan, İtalya, Hindistan gibi ülkelerin toplam askeri bütçelerinden 168.4 milyar dolar daha fazla bir askeri bütçeye sahip olan ABD, hem kendi halkının ve hem de dünya halklarının yoksullaşmalarında, dünyanın kaynaklarını israf edilmesinde başrolü oynamaktadır.

 

ABD, yakın gelecekte neredeyse yıllık 1 trililyon dolar hacminde bir askeri bütçeye sahibolacaktır. Geriye dönüşü, yeniden bir başka biçimde üretimleri olası olmayan karmaşık yapıda modern silahların en yüksek kazançları getiriyor olması nedeniyle bu militarizm batağından kurtulamayan ABD devleti, sürüklendiği dünya egemenliği serüveninde artan askeri harcamalarıyla, ve dengesiz gelişiminin sonucu olarak, bir yanı çürüyen ekonomisiyle, borçlanmakta, cari açık vermekte, ve sosyal harcamalardan kısmaktadır. Halkın vergileri, askeri-endüstri komplekslerin kasalarına aktarılmaktadır... Sonuçta, birtakım verilerle yukarıda kısaca özetlenmiş olduğu gibi, ABD içinde de yoksullaşma, ve zengin-yoksul farkları derinleşmektedir. Ortaya, biryanı çürüyen, diğer yanı aşırı gelişip anormal biçimde büyümüş dengesiz zayıf bir yapı çıkmaktadır. Öncelikle yakın çevresindeki etki alanlarında toplumsal isyanı kışkırtacak olan hastalıklı sakat bir ekonomik ve sosyal bünye gelişip şekillenmektedir... Gözüken, bu bünyenin, -içiçe geçmiş olan- dış ve iç sorunlarını gelecekte barışçı yöntemlerle çözemeyeceği yönündedir.

 

Amerikan toplumunun dünya edebiyatına, insan soyunun ortak kültür mirasına katkısı olan insancıl Amerikan klasikleri ile, Amerikan edebiyatı ile çok küçük yaşlarda tanışmış birisi olarak, bu satırları yazan kişi, yaşamının hiçbir döneminde Amerikan halkına düşman olmamıştır. Halen de bu halka bir düşmanlığı asla yoktur. Günümüzde yeryüzünde yaşanmakta olan en kanlı yıkımların, toplu cinayetlerin, baskı ve sömürülerin gerisinde ABD yönetimleri olmakla birlikte, -karakterleri ile kişi kişi sıralanması ve tanıtımları ayrı bir kitabın konusu olacak- farklı insancıl bir Amerika’da vardır. Artık bu insancıl Amerika’nın ürünleri Amerikan halk yığınlarına ulaşamıyor olmakla birlikte, hümanist bir kültürün, edebiyatın ve sanatın mirascısı olan Amerika’nın var olduğunu da unutmamak gerekir. Fonlar ağırlıklı olarak askeri yıkım amaçlı araştırmalara harcanmakla birlikte, insanlığa yararlı bilimsel buluşların, uzayın derinliklerinin keşfinin sahibi bir bilim dünyasının Amerikası’da vardır. Kısacası, insan soyuna yararlı bilimsel araştırmalara ayrılan fonlar askeri harcamalarının yanında devede kulak olarak kalsalar bile, bir yanıyla diri kalmaya çalışan bir Amerika’da mevcuttur...

 

Bu satırları yazan tarafından karşı olunan, emperyalist saldırganlık, hertürlü haksızlık, zulüm ve işkencedir. Özlenen, sağlıklı ve dengeli paylaşım temelinde şekillenmiş özgürlükçü ve barışçı bir dünyadır... İnsancıl eleştiri oklarının asıl hedeflerinin ABD yönetimleri olmasının nedeni, hertürlü felaketten ve kötülükten sözedilirken konunun merkezine ABD’nin yerleşiyor olmasının nedeni, kendi ürettiği değerlerin tutsağı olarak özüne yabancılaşan ve kendi kendisi ile ahmakça kanlı bir boğazlaşmaya sürüklenmiş olan insan soyunun bu yabancılaşmasının merkez üssünün günümüzde ABD olmasıdır. Aksi taktirde, bir başka ülke bu ve diğer benzer anlatımların mekezine otururdu...

 

Yabancılaşmanın doruk noktasına ulaştığı, insanların ruhları dahil herşeyin metalaşabildiği günümüz koşullarında, halkın vergileriyle en iyi okullarda yetişme ve birkaç yabancı dil öğrenme olanağına kavuşmuş birtakım aydınlar, yüzlerindeki “insan hakları” maskeleriyle, geçici ışıkların tutsağı olmuş bir gecelik pervaneler gibi, maddi kârlar ve bunun sosyal yaşamdaki uzantıları olan geçici kariyerler için, ABD emperyalizmi karşısında, ABD yönetimlerinin yeryüzünde işlemekte olduğu korkunç cinayetler karşısında suskunluklarını korurlarken, kendi ülkelerinin ikiyüzlü küçük diktatörlerini ve bunların da sadece birkısmını hedef tahtalarına oturtarak popüler olabilmenin yollarını aramaktadırlar.

 

Diğer yandan bir başka cephe, her an saf ve ağız değiştirmeye hazır öndegelen kariyerist karakterleri ile, gerçeklerin bütünsellik içinde görülmesini ve sağlıklı analitik düşünceyi engelleyen milliyetçiliğin dar kalıplarına sığınarak, hızla iktidara yükselme hırslarıyla sürüklenmiş oldukları bu çerçevelerde kariyerlerini arayarak, sadece işlerine gelmeyen olaylarda ABD emperyalizmine ve bu güçle aynı safta gözükenlere asabi bir üslupla saldırmaktadırlar. Aksi taktirde bu tipler, eğer haksızlıklar kendi yararlarına sonuçlara ulaşıyorsa, susmaya ve onaylamaya hazırdırlar. Yani hakzızlığa “karşı” gözüküşleri -tüm milliyetçi ve milliyetçi içerikli “sol” yapılanmalar gibi- ilkeli değil, sadece kendi kazanç hesapları ile bağlantılıdır. Zaten bu nedenle her an saf ve ağız değiştirmeye hazırdırlar... Aşırı milliyetçi ideolojilerle iç içe geçmiş olan eksterem “sol” düşüncelerin temsilcileri, ve hertürlü milliyetçi “solculuk”ta, ürettiği gerçekdışı hamasi edebiyatla bu ikinci katagorinin içinde yerini almaktadır.

 

Bu ikincilerin “at gözlükleri” gerisinden gözüken dünyalarında, “ulusal” yönetimlerin kendi halklarına karşı işlemekte olduğu suçlar ya hiç görülmemekte, ya da tek yanlı çarpıtılarak yansıtılmaktadır. Aynı çarpıtma, yalan ve idealizasyon kampanyaları, sözkonusu eklektik ideolojili “milliyetçi” akımların ve milliyetçi “sol” akımların, ve “sol” etiketli hertürlü akımın tarihleri üzerine de yapılmaktadır... “Sap samana karıştırılarak” birtakım sırtlanlar “arslan” postu içinde pazarlanırlarken, yaptıklarıyla halkın mücadelesine hertürlü zararı vermiş olan bazı kolay kariyerler peşindeki hastalıklı zavallı serüvenci kararkterler alabildiğine idealize edilerek ve kirli karanlık bağlarından soyutlanarak yeni nesillere sunulmaktadırlar. Toplumlara egemen çokyönlü yalanın bir uzantısı olması nedeniyle böyle sunuşlar, ülkelerin egemen güçleri, ve bunlara bağlı medya tarafından da desteklenmektedir. İnsan soyunun bir anlık karmaşık tarihi, ders alınması gereken yanlışlarla dolu bu karmaşık olaylar zinciri, gözleri kamaştıran aldatıcı bir nur topu içinde gerçekliğinden kopartılmış biçimde tekrar pazarlanmaktadır. Böylece, gelecekteki emperyalist tuzaklar için zeminler hazırlanmaktadır...

 

Dünyanın heryerinde elleri kanlı egemenler, egemenliklerini, bu çok yönlü yalan kampanyaları ile sürdürebilmektedirler... Çünkü yanlış bilgi, eğrinin doğru gibi yansıtıldığı bilgi, yığınları sadece ahmaklaştırmakla ve onları yeni tuzaklara hazır hale getirmekle kalmaz, aynızamanda yığınların politik seçimlerinde ve politika belirlemelerinde vahim hatalara yolaçarak tarihin trajikomik biçimde karikatürize edilerek tekrarına neden olur...   

 

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın daha birçok ülkesinde şekillenmekte olan bu tip herhangi yeni bir toplumsal senteze ulaşmayacak saflaşmaların, ve bu saflaşmaların dış çevrelerinde şekillenen guruplaşmaların tek yanlı idealize edilmiş “gerçekleri” ile ahmaklaştırılan insan soyu, elindeki -sosyal aklını aşacak düzeyde- ileri modern silahlarla, adım adım kendi kuyusunu kazmaktadır. Bu sürecin merkezinde, ekonomisi ve sosyal yapısıyla ABD yönetimi durmakla birlikte, tek suçlu onlar değillerdir şüphesiz. Aslında, insan soyunun yaşamakta olduğu yabancılaşmanın bir sonucu olarak üretilmiş olan ortak suça, sınıflı toplumların tarihi boyunca tüm hükümetler, ve sırasıyla gerçeği yakalama fırsatına kavuşmuş olan tüm aydınlar, ve tüm bireyler derece derece dahildirler...

 

Amerikalı büyük yazar Herman Melville (1819- 1891), ABD’de tekelci sermayenin şekillenmeye başladığı yıllarda kaleme almış olduğu Moby Dick (1851), veya diğer adıyla “Beyaz Balina” adlı dev yapıtında, Kaptan Ahap’ın kişiliğinde, yeni yeni şekillenmekte olan mali-sermayenin (endüstri-banka-ticaret sermayesi birliği, tekelci sermaye) ölümcül azami kâr hırsını yansıtır. Sözkonusu romanda Kaptan Ahap, azami kazancı sembolize eden dev “beyaz balina”yı avlama hırsını tayfalarına da ustaca aşılayan bir karakterdir- gerçekte böyle bir beyaz balina tipi yoktur...

 

Balinalar hakkında uzun uzun geniş bilgilerin de verildiği sonderece basit kurgulu romanda, Ahap’ın komutasındaki gemi, içinde olduğumuz dünyayı; tayfalar, insan soyunu; Ahap ise, azami kâr peşindeki mali-sermaye güçlerini sembolize etmektedirler. Yazar romanı kaleme alırken bilinçli olarak böyle düşünmüş olmasa bile, içinde olduğu çağın bir türevi olarak O, yaşamakta olduğu günlerin üzerinde bırakmış olduğu derin etkilerle, sonuçta bu sembolik karakterleri şekillendirmiştir...

 

Vaktiyle uğrunda tek bacağını feda etmiş olduğu azami kazancın simgesi “Beyaz Balina”nın peşinde gemisiyle (dünyasıyla) birlikte insanlarını (tayfalarını) ölüme sürükleyen kaptan Ahap, mali-sermaye güdümlü önderleri simgelemektedir. Ahap’ın yerine bir Mussolini’yi, bir Hitler’i, dünyaya önünde diz çöktürtmek amacıyla Hiroşima’yı ve Nagazaki’yi atom bombaları ile yıkmış olan bir Truman’ı, “Haçlı Seferi”ni daha 1950’li yıllarda ilanetmiş olan David Eisenhower’i veya bir W. Bush’u yerleştirmek hiç te zor değildir... Trajik son kaçınılmazdır; ufukta gözüken dev “Beyaz Balina”yı (azami kazancı) dehşet verici açgözlü bir heyecanla zıpkınlamak için kayıklarla dalgaların kucağına atılanlar, zıpkınlarını hedeflerine ulaştırsalar da, gelecek karşı darbelerden kurtulamıyacaklar, ve gemileriyle birlikte okyanusun dibini boylayacaklardır.

 

Büyük Amerikalı yazar Herman Melville’nin -anlayabilenler için- insan soyuna verdiği mesaj, doğmakta olan mali-sermaye güçlerinin azami kâr hırslarının, azami kâr peşinde girişmekte oldukları vahşice serüvenlerin dünyamızı bir felakete, insan soyunu ise ölüme doğru sürüklemekte olduğudur. İçinde yaşamakta olduğumuz dünyaya Melville’nin gözüyle baktığımız zaman, W. Bush ve benzerleri kaptan Ahap, yüksek kazançlar ve stratejik üstünlük amaçlarıyla zıpkınlanan Afgan halkını, Irak halkını ve diğer halkları ise “Beyaz Balina” gibi görebiliriz. Ve topluca içinde olduğumuz gemi, bu küçük mavi gezegen, azami kazanç tutkusunun motive ettiği Kaptan Ahap gibilerin ellerinde, sadece savaşlarla değil, aynızamanda doğanın yıkımıyla da yokoluşuna doğru yolalmaktadır... Bu ahmakça yokoluş sürecindeki çılgın boğazlaşma, eğer kollektif akıl ile engellenemezse, Jack London’un da tam bir asır önce düşlemiş olduğu gibi, kanlı çatışmalar ABD’nin içine de taşınacaklar, ve işte asıl ozaman insan soyu engellenmesi zor bir nükleer yıkıma doğru yelken açacaktır...

 

Şimdilik tek umut, “Seni taş devrine döndürüz!”, diyerek Pervez Müşerref’i tehdit etmiş olan Washington’un, ve diğer nükleer silahlara sahip büyük devletlerin, dünyayı yeniden taş devrine döndürecek bir girişimden kaçınabilmeleri ve bu süreç içinde ortak bir çıkış yolunun bulunabilmesidir... Umut, “taş devri”ne dönüşü engelleyebilecek uluslararası toplumsal dinamiklerin, durumun bilincindeki hükümetlerin de yardımlarıyla savaşa karşı birleşik halk güçlerinin şekillenebilmesidir... Eğer Ahap, “Nuh’un gemisi” gibi zengin yaşam örnekleriyle uzayda seyreden gemimizin (gezegenimizin) kaptan köşkünden indirilebilir, ve “taş devri”ne yeniden dönüş engellenebilirse, uzaklarda insan soyu ve dünyamızın diğer tüm canlıları için bir umut ışığı gözükmektedir.

 

Günümüzün bilimsel verileriyle 4.5 milyar yıl sonra enerjisi tükenmeye ve genişlemeye başlayacak olan güneş, gezegenimizdeki canlı yaşamı yokedecek olsa da, böyle bir sondan çok çok önce, barışcı bir birlik oluşturabilmiş olan insan soyu, yurt edindiği zengin yaşam örnekleriyle dolu yeni gezegenlerde yepyeni serüvenlere doğru yelken açabilecektir...

 

Yusuf Küpeli

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusuf@comhem.se

devamı, KAYNAKLAR:

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

3) Kısaca 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

 

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

 

9) İşgal yalanları,“insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

 

KAYNAKLAR:

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/