Toplam 556.195 karakterden oluşan aşağıdaki kitabın düzeltmeleri 2 Temmuz 2008 akşamı tamamlanmıştır.  Görülebilen imla hataları, bozuk cümleler düzeltildikleri gibi, metne yeni bazı cümleler de eklenmiştir.  Bazı paragraflar yeniden şekillendirilmiştir. Sözkonusu düzeltmelerin ardından kitap, 12 punto ile 149 A-4 dosya sayfası olmuştur. Kaynaklar ise 10 punto ile yaklaşık 15 A-4 dosya sayfası tutmaktadır. Halen görülememiş birtakım imla hataları bulunabilecek olsa da, dokuz bölümden oluşan bu kitabı, 02/ 07/ 2008 geceyarısından sonraki biçimiyle okumak daha doğru olur… İyi okumalar dileğiyle- Yusuf Küpeli

Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

(...) Böyle bir dünya da, görsel-işitsel- yazılı basın, doğru haber verme ve gerçeği arayıp bulma motivasyonundan hızla uzaklaşmaktadır. Medya, kendisine egemen sermayenin asıl motivasyonu olan azami kâr motivasyonu ile işleyen yalan makinalarına dönüşmektedir. Medya organları, kendi üzerlerinde egemenlik kurmuş olan mali-sermaye gurubunun hesaplarına uygun çarpıtılmış haberler yaymaktadır... birinci bölümün tamamı için tıkla

 

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

(...) Bülov’un anlatımıyla, İngiliz hava kuvvetleri, uçakları uzaktan yönetim tekniğini 1950’li yıllardan itibaren geliştirmişlerdir. Daha sonra bu teknik, 1970’li yıllarda, bir Pentagon organı olan Defense Advanced Research Projets Agency (DARPA) tarafından daha da geliştirilmiş ve uçak korsanlarına karşı bir savunma sistemi olarak büyük yolcu uçaklarına da monte edilmiştir. Sözkonusu teknik sayesinde, kaçırılan yolcu uçaklarının yerden yönlendirilerek alanlara kolayca indirilebilmeleri sağlanmaktadır. Ve şüphesiz, kaçırılmamış uçakları da birer güdümlü füze gibi belirli hedeflere yönlendirebilmek olasıdır... Yine aynı teknik, kaçırılan uçakların pilot kabinelerindeki tüm konuşmaları dinleme olanağı vermektedir. Pilotun, veya korsanın uçağı yönetmesini de engelleyebilmektedir. Yani, 11 Eylül olayında korsanların rol oynadığını kabuletsek bile, sözkonusu teknikle bunları engellemek olsıdır... İşin uzmanı eski bakan Bülov’un açıklık getirdiği teknikle, uçağı dışarıdan yönlendirmek, radyo dalgaları ile yönlendirilen bir model uçağı yönetmekten daha zor değildir. Ve bu teknikle aynızamanda dört uçak birden yönlendirilebilmektedir. Zaten 11 Eylül günü de dört uçak kaçırılmıştır veya dört uçağın kaçırıldığı haberi verilmiştir...

(...) Ve Evet, 11 Eylül 2001 terör eyleminin “kurbanlarından” Barbara K. Olson, bindiği uçak “Pentagon’a çarpmadan önce, durumu kocasına kahramanca rapor etmişti”... Barbara Olson’un “kahramanlığı”ndan iki ay kadar sonra, 16 Kasım 2001 günü, “terör şehidi kahraman” eşine Federalist Sosyete’de övgüler yağdıracak olan Ted Olson, aradan üç yıl geçtikten sonra eşinin ortaya çıkışına sevinmişmiydi, bilinemez ama... ikinci bölümün tamamı için tıkla

 

3) Kısaca, 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

(...) Ahmed Şah Mesud, Sovyet birliklerine karşı savaşmış, önemli başarılar kazanmıştı, ve en önemli saldırıları CIA tarafından finanse edilmişti ama... Bu savaş sırasında CIA’nın Pakistan’da istasyon şefi olan Milton Bearden’e göre Mesud, Rus güçleriyle savaşmaktan ziyade, Sovyet sonrası başlayacak olan içsavaşa hazırlanmaktaydı. Yani, O’nun hakkındaki ikircimli raporlar CIA’nın arşivlerinde durmaktaydı...

(...) ABD yetkililerinin Şah Mesud hakkında verebilecekleri tüm negatif notların bir bileşkesi olarak, Washington açısından onunla ilgili dördüncü olumsuzluk, Mesud’un kafa yapısının, gerçek anlamıyla ABD kuklası bir yönetimin başı olmaya uygun olmamasıydı. Uygun olmamanın ötesinde, ABD açısından işleri bozacak özellikler taşıyan bir düşünce yapısına sahipti Mesud... Herşeyden önce Mesud, eski Afgan bürokrasisi içinden gelen, tüm eğitimini Afganistan’da görmüş gerçek bir Afganistanlı ve Asyalı idi. Hatta O, ABD için, Pashtun asıllı Taleban önderlerinden daha tehlikeliydi. Çünkü Taleban önderleri, hiç te ahmak olmamalarına ve hesaplarını bilmelerine karşın, katı dini dogmaların etkisinde kalmaktaydılar. Bu zaafları onların manevra olanaklarını kısıtlamaktaydı...

Sonuçta, mevcut kafa yapısıyla Şah Mesud, birtakım petrol şirketlerinin yararları yerine, Afganistan’ın ve Afgan toplumunun yararlarını ön plana almaya kalkışabilirdi... İktidarı elegeçirmesinin ardından, toplum içindeki ünü nedeniyle, “gerektiğinde” Şah Mesud’u alaşağı etmek iyice zorlaşabilirdi... üçüncü bölümün tamamı için

 

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

“US planed war in Afghanistan long before September 11” başlıklı araştırmaya dayalı uzun makalesinde Patrick Martin ve ayrıca konuyla ilgili daha birçok araştırmacı yazar, Afganistan’da yönelik Pentagon saldırısının çok önceden büyük bir dikkatle planlanmış olduğunu inanılır kanıtlarıyla birlikte anlatmaktadır... Patrick Martin’in anlatımıyla, ABD yönetimi, 1991 Körfez Savaşı günlerinden beri Orta Asya’da bir savaşa hazırlanmaktaydı ve “Çöl Fırtınası” operasyonu benzeri operasyonların planlarını yapmaktaydı. ABD Özel Kuvvetleri, 1997 yılında Kazakistan’da ve ardından özellikle Özbekistan’ın ve Kırgızistan’ın dağlık güney bölgelerinde birtakım operasyonlara katılmaya, tatbikatlar yapmaya başlamışlardı.

(...) W. Bush (1946), 20 Ocak 2001 günü başkanlık koltuğuna oturmasından hemen sonra, kural tanımaz “iş bitirici” aile geleneğine uygun olarak, 2001 yılı Şubat ayında Taleban ile görüşmeleri başlamıştı. Aynı yılın Mart ayı içinden özel bir Taleban temsilcisi, yanında çok değerli bir Afgan halısı armağanla Washington’a gelecek, ve W. Bush yönetiminin şef uygulamacısı ile sözkonusu petrol işi üzerine pazarlığa başlayacaktı. Kalpten olmayan görüşmeler sırasında, Beyaz Saray temsilcisi Brisard, Taleban temsilcisine, “Ya bizim altın bir halı olan teklifimizi kabuledersiniz, ya da biz sizi halı bombardımanının altına taşırız!”, diyecekti.

(...) Anlaşılmış olacağı gibi, Unocal uluslararası ilişkiler ikinci başkanı Maresca, Afganistan’ın kuzeyinde bir “Kuzey İttifakı” ve Kabil’de Taleban hükümeti varken, bu iş olamaz, diyordu... CIA tarafından desteklenip denenmiş olan Mucahidin koalisyonu, ardından Taleban rejimi, petrol devlerinin aradıkları istikrarı, güveni sağlayamamışlardı. Bu koşullarda, ya Taleban “ehlileştirilerek” Afganistan’ın gerçek anlamıyla egemen tek hükümeti haline getirilecek ve

ardından Batı’nın şartlarına uygun boru hatları anlaşması yapılacak, ya da şimdiye dek denenmiş olanların dışında bir alternatif bulunacaktı. Bu alternatiflerin her ikisinde de “Kuzey İttifakı” gibi bir güce gerek yoktu. “Kuzey İttifakı” denen gücün kolayca bitirilebilmesi ve kalanlarının yeni yapıya entegre edilmeleri olayı, ittifakın askeri kanadının önderi Şah Mesud’un yokedilmesinden geçmekteydi...

(...) Taleban temsilcileri ile yapılan görüşmelerin 2 Ağustos 2001 günü kesilmesinin üzerinden bir ay kadar bir zaman geçtikten sonra, Dünya Ticaret Merkezi’nin “İkiz Kuleleri”ne yönelik provokasyon gerçekleşecek, ve olayın “sorumluluğu”, Bush ailesi ile petrol işinde olan Usame bin Laden’e yüklenecekti. Taleban’dan Laden’i teslim etmesi istenecek, Pakistan tehdit edilecekti. Ardından, 11 Eylül olayının üzerinden daha bir ay bile geçmeden, 7 Ekim 2001 günü Afganistan, “halı bombardımanının altına” taşınacaktı. Halı bombardımanı ile birlikte ülkenin işgali de başlatılacaktı. Zaten kesintisiz emperyalist kışkırtmaların ve çatışmaların içinde alabildiğine yoksullaştırılmış ve ekonomisinin yüzde 50’si Opium üretimine bağımlı kılınmış Afgan halkı, işgalin daha ilk yılında ezici çoğunluğu masum sivil halktan 20 bin can verecekti. Unocal’ın ve bağlantılı şirketlerin tatlı kazançları için vurulan Taleban değil, tüm Afgan halkı ve tüm bölge idi aslında... dördüncü bölümün tamamı için tıkla

 

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

(...) Irak halkının halen sürmekte olan bu en korkunç trajedisinin ilk perdesi, 1900’lü yılların başında petrolün enerji kaynağı olarak öneminin ortaya çıkmasıyla ve Irak’ta petrol olduğunun anlaşılması ile birlikte açılmıştır... Daha I. Dünya Savaşı sürerken, 9 Mayıs 1916 günü, Çarlık Rusyasını’da yanlarına alan İngiltere ve Fransa, gizli Sykes-Picot Anlaşması ile Osmanlı’nın doğusundaki ve Arap yarımadasındaki topraklarını paylaşmışlardır...

(...) Irak yönetimi, 9 Nisan 1972 günü Sovyetler Birliği ile Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalayacaktı. Anlaşma, politik, ekonomik ve askeri konularda işbirliğini öngörüyordu. Ayrıca Sovyetler Birliği, Irak’ı silahlandıracaktı... Bu anlaşmanın hemen ardından, Nisan ayı içinde Irak, tüm petrol sahalarını ve endüstrisini bütünüyle millileştirecekti. Irak devletinin bu tutumu, o güne dek al-Bakr yönetimine karşı açık düşmanca bir tavır almamış olan ABD’yi, Irak ile karşı karşıya getireekti. Amerikan ve İngiliz paraşütçüleri ve deniz piyadeleri, Irak’a müdahale için, Ürdün’e ve Lübnan’a yığınak yapacaklardı. Fakat henüz güçlü bir Sovyetler Birliği’nin varlığı, Çin-Sovyet bölünmesinin tam açığa çıkmamış olması, ve Çin’in gücü, Arap ülkeleri arasındaki dayanışma, ABD-İngiliz ortak müdahalesinin, 1990’lü ve 2000’li yıllara dek ertelenmesine yolaçacaktı...

(...) Saddam’ın kesin iktidarı ile birlikte, Baas Partisi içinde sol kanadı temsiledenlere yönelik güçlü bir temizlik operasyonu başlatılmış ve kısa sürede yüzlerce parti yöneticisi ve üyesi öldürülmüştür. Benzer ve daha etkili saldırılar Irak Komünist Partisi’ne ve sendika önderlerine yönelmiştir. Komünist Partisi’nin kurtulabilen önderleri Irak’ı terketmek zorunda kalmışlardır... Bazı kaynaklara göre, iktidara bütünüyle egemen olmasından iki ay sonra çok geniş katılımlı bir Baas toplantısı örgütleyen Saddam Hüseyin, hemen burada 200 kişiyi infaz edecekti. Birsüre sonra öldürülenlerin sayıları 500’ü bulacaktı... Saddam’ın tüm bu operasyonları, “demokrasi havarisi” rolü oynayan ve ileride “demokrasi getirmek için” Irak’a saldıracak olan Batılı önderler

tarafından hararetle desteklenecek ve Saddam Hüseyin iktidarının gereksinim duyduğu tüm yardımlar Irak’a akmaya, ticari ilişkiler gelişmeye başlayacaktı. Beyaz Saray’ın hazırladığı “terörizmi destekleyen devletler” listesinde yeralmasına ve ABD’nin Irak ile olan diplomatik ilişkilerin büyük ölçüde askıya alınmış olmasına karşın, Saddam Hüseyin desteklenmeye başlanmıştı...

(...) Eylül 1980’de Irak ordularının İran topraklarına girmesi ile savaşın başlamasının ardından, Reagan yönetimi, Şubat 1982’de, Irak’ı “terörist devletler” listesinden çıkartacaktı. Ve aynı yıl Irak, ABD’den enformasyon ve silah yardımı almaya başlayacaktı. İleride, W. Bush iktidarının ilk döneminde ABD savunma bakanı rolünü postu ile politika sahnesinde gözükerek Afganistan’a ve Irak’a yönelik saldırılan birinci derecede sorumluları arasında yeralacak olan Donald Rumsfeld, 1983 yılında, başkan Ronald Reagan’ın özel elçisi olarak Irak’ı ziyaret edecekti. Rumsfeld ile Saddam Hüseyin’in dostca el sıkışırken çekilmiş fotoğrafları gazetelerin birinci sayfalarını süsleyecekti. Ve bu ziyaretin ardından, 1984 yılında, Irak ile ABD arasında tam diplomatik ilişkiler yeniden kurulacaktı...

(...) Eski CFR başkanlarından, Beyaz Saray’ın ulusal güvenlik danışmanlarından, Nixon ve Ford dönemleri Dışişleri Bakanı Kissinger, 1969- 76 yıllarında ABD dışpolitikasının baş mimarı olan bu kişi, İran-Irak savaşı için, “Umarım birbirlerini yokederler!”, demekten çekinmeyecekti... beşinci bölümün tamamı için tıkla

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

(...) Bağdat’ta bulunan ABD büyükelçisi April Glaspie’nin igvasına (yol şaşırtmasına, baştan çıkartmasına) uymaya psikolojik olarak zaten hazır olan Saddam Hüseyin’in, petrol fiyatlarının düşmesine neden olma ve sınırından petrol çalma gerekçeleri ile 2 Ağustos 1990 günü Kuveyt’i işgaletmesinin ardından, Washington ve sadık destekçisi Londra, Irak’ın tüm petrollerini millileştirmiş olduğu 1972 yılında ve yine1973 İsrail-Mısır savaşı ile birlikte başlamış olan petrol krizi sırasında gerçekleştirememiş oldukları askeri müdahale için en uygun fırsatın en uygun zamanda doğmuş olduğuna inanarak harekete geçmişlerdir...

(...) Kuveyt’in işgali ile Arap ülkeleri arasında, özellikle Körfez Emirlikleri’nde ve Suudi Arabistan’da Irak’a yönelik korkular yayılmıştı. Kuveyt’in işgali ile, zaten tam bir birlik oluşturamayan Arap devletlerinin arasına iyice kama sokulmuştu. Irak ordusunun işgali başlatmasından bir gün sonra, 3 Ağustos 1990 günü Saddam Hüseyin birlikleri Kuveyt’in Suudi Arabistan sınırına dayandığı zaman, Arap Birliği, Irak’ suçlayacaktı...

(...) Birleşmiş Milletler, aldığı 29 Kasım 1990 tarihli ve 678 numaralı kararı ile, Irak’ın Kuveyt’ten çıkartılması dahil önceki birleşmiş milletler kararlarının yaşama geçirilebilmesi için, 15 Ocak 1991 gününden sonra “ne gerekiyorsa onun yapılması”nı bildirecekti. Çin’in kuvvet kullanılmasına yönelik vetosuna karşın karar geçecekti. Bu işten üç gün sonra, en yoksul Arap ülkesi Yemen’de, Irak’a karşı kuvvet kullanılması kararını protesto edecekti. Diğerleri sessizdi... New York’ta Birleşmiş Milletler’e aldırtılan bu kararların gerisinde Washington’un, Beyaz Saray’ın durduğu, Beyaz Saray’da alınan kararların “Birleşmiş Milletler kararları” haline getirildiği açıkça anlaşılmaktaydı...

(...) Pentagon’un -çok önceden planlandığı anlaşılan- hainane Körfez seferinden iki yıl kadar sonra, 1993 yazında, CFR (Dış İlişkiler Meclisi) organı Foreing Affairs adlı ünlü dergi de, Samuel Huntington imzası ile “kültürler arası savaştan” sözeden uzun bir makale yayınlanacaktı. Ismarlama olduğu açıkça belli olan sözkonusu makale, daha sonra kitap haline getirilecekti...

(...) Washington’un rakipsiz egemenliğine giden yolun taşları sırasına göre doğru biçimde döşenmeli idi... Parçalanan Balkanlar müdahaleye hazır hale getirilirken, Saddam Hüseyin’de,

büyütülecek olan İslam korkusunun en önemli aygıtı olarak kullanılabilir, sürekli baskılarla zayıflatılacak Irak’ın parçalanmasının temelleri hazırlanabilirdi. İleride gerçekleşecek işgalin ardından, parçalanmış bir Irak’ı -kontrol altında gelişen bir terör ortamı içinde- denetlemek daha kolay olabilirdi... Fakat yine de “evdeki hesabın çarşıya nekadar uyacağı” tam belli değildi. Ve anlaşıldığı kadarıyla, Rusya ve İran’ın kendilerini bukadar çabuk toparlayabilecekleri, ve yine Çin ile Hindistan’ı dahi yanyana getirebilen Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (Shanghai Cooperation Organization) bir denge unsuru olarak doğup gelişebileceği hesaba katılmamıştı...

(...) Savaşın ardından, Amerikan ve İngiliz askerlerinde "Körfez sendromu" olarak anılan rahatsızlıklar ortaya çıkmıştı. Olay kapatılmaya çalışılmıştı ama, sonunda -hem nükleer ve hem de kimyasal silah katagorisi içine giren- Tüketilmiş Uranyum yüklü mermilerin kullanıldığı daha fazla saklanılamayacaktı... Gábor Tiroler’in verdiği bilgilere göre, 1991 Körfez saldırısına katılmış olan

ABD- İngiliz askerinin ve diğer milletlerden askerlerin yaklaşık üçte biri, toplam 200 bin kadar eski asker, bu mermilerden yayılan radyasyon nedeniyle hastalanmışlardı. Hastalananların azımsnamayacak kısmı öldüğü gibi, diğerleri de ömür boyu değişik sakatlıklara mahkum olmuşlardı. ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’in aynı konuyla ilgili zengin bilgilendirmesi, yaşanan trajedinin boyutlarının büyüklüğünü çok daha iyi açıklamaktaydı... altıncı bölümün tamamı için tıkla

 

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

“Yeni tutucular” olarak adlandırılan enerji ve askeri-endüstri kompleksleri çetesi, Kuzey Afrika’yı ve Kafkaslar’ı içine katarak “genişletmiş” oldukları Ortadoğu’yu ve Avrasya’nın kalbi Orta Asya’yı tam anlamıyla denetim altına alma amacındaki çokyönlü büyük saldırılarına başlatabilmek için, önce, iktidarlarını sağlamlaştırmak zorunda idiler. “İslamcı” Laden ile El Kaide’nin omuzlarına yükledikleri kendi eserleri 11 Eylül provokasyonu ile bir iç darbe gerçekleştirdiler. Ardından, yine kendi tezgahladıkları 11 Eylül provokasyonunu bahane yaparak, önce Afganistan’a, ve sonra Irak’a yönelik saldırıyı başlattılar. Sözkonusu 11 Eylül provokasyonunun yarattığı “İslam terörizmi” korkusunu kullanarak saldırılarını haklı gösterme, meşrulaştırma yoluna gittiler. Kısacası, 11 Eylül olayını hem iç ve hem de dış darbe için bahane olarak kullandılar...

(...) İşgal, biryanıyla endüstrileşmiş ülkelerin petrol musluklarının denetim altına alınmasını hedeflemekteydi. Böylelikle Washington, başta Çin olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin bu süreçlerini denetleyebileceğini, petrol fiyatlarını daha kolay manupule ederek bu ülkeleri zora sokacağını ve rakipsizliğini sürdüreceğini hesaplamıştı. Diğer yandan, hem özellikle ABD’nin ve ayrıca diğer gelişmiş Batı’nın fosil enerjilere yaşamsal gereksinimleri vardı. Ağırlıklı olarak petrole ve türevlerine dayalı endüstrilerin ve günlük yaşamın sürdürülebilmesi için petrole olağanüstü ihtiyaçları vardı ve bu alanda kendi kaynakları hemen hemen tükenmişti. ABD’nin mevcut yaşam

 

düzeyi ancak petrol ile korunabilir durumdaydı, ve ülkelerinde petrol yok denecek düzeye düşmüştü. Dev petrol şirketlerinin ve askeri-endüstri komplekslerin kazançlarını arttırmak, militarize olmuş ABD ekonomisini canlandırmak, başlatılan savaşın bir diğer hedefiydi. Tüm bunların yanında Irak işgali, Basra Körfezi’nin, Ortadoğu’nun, Kafkaslar’ın ve Orta Asya’ya açılan yolların denetimi için gerekli görülmüştü. Irak’a ve Afganistan’a elkonulması, Başkan Bush, başkan yardımcısı Cheney gibi petrol işinde olan ABD yöneticileri için de kişisel anlamda kazançlı bir işti... İşgal ile birlikte, petrol holdingi, şirketler topluluğu Halliburton’un 90 milyar Kronluk (9 milyar Dolar’ı aşkın) anlaşması hemen gerçekleşecekti. Sözkonusu şirketin eski yöneticisi ve ABD başkan yardımcısı Dick Cheney’in, halen 150 milyon Kron (yaklaşık 20 milyon Dolar) değerinde şirket hissesine sahipti. Ve bu konuda örnekler uzayıp gitmekteydi...

(...) Giuliana Sgrena adlı italyan kadın gazeteci, 2004 yılı başında “bilinmeyen” kişilerce kaçırılmıştı... Kurtulduktan sonra O, şunları söyleyecekti: “Irak’ta fosfor ve napalm bombalarının kullanıldıklarını kanıtlayan bilgileri Falluca’dan kaçan bazı mültecilerden topladım. Bu bilgileri dünyaya duyurmak istedim ama, beni rehin tutanlar buna izin vermediler.” Kısacası, Giuliana Sgrena’nın verdiği bilgiler de, Felluce direnişcilerinin 22 Kasım 2004 tarihli bildirilerindeki anlatımı doğrulamaktaydı... Beyaz fosfor ve napalm kullanımı Birleşmiş Milletler anlaşmaları ile yasaklanmıştır. Ve ayrıca ABD yönetimi, 1977 yılında Kimyasal Silahlar Anlaşması’nı imzalamıştır. Yani, bu tip silahlar kullanmayacağı garantisini resmen vermiştir...

(...) Adı itibariyle doğum yeri olan Vietnam’da çok daha korkuncunun yaşanmış olması gibi, Irak’ta sessizce yaşanmakta olan Feniks operasyonu ile de, ulusun birliğini sağlayan kültürel

 

köklerin toptan yokedilmesinin amaçlandığı ortadadır. Petrol dışında geçmişle ilgili tüm arşivlerin yağmalanıp yokedilmeleri, müzelerin yağmalanmaları ve tarihi eserlerin yıkılmaları dikkate alındığında, Iraklı aydınların seçilerek ve sessizce katledilmeleri olayının tüm bu ilk sıralanan yağmalama ve yıkım olaylarıyla bir bütünlük gösterdiği hemen farkedilecektir. Yani amaç, Irak’ın bir ulus olarak yeniden doğuşunu engellemektir... Yeni Şafak gazetesinde 10 Mayıs 2006 günü yayınlanmış olan bir habere göre, sadece MOSSAD, Irak’ta 530 akademisyen, bilim insanı öldürmüştür. Bunların 200 tanesi üniversite profösörüydü. Öldürülenler, işgal güçleri ile ortak çalışmayı reddeden bilim insanlarıdırlar ve bu konuda daha birçok kaynak, haber vardır... Acı ve tiksinti verici cinayetlerle ilgili haberlerin sınırı yoktur. Aslında seçilerek ve planlı olarak öldürülen aydınların sayıları 530’u çok aşmaktadır...

(...) Onlar’ın Irak’a kazandırmış oldukları en büyük “ilerleme”, Irak’ı gazeteci cinayetlerinde dünya birincisi yapmak olmuştu. Halen yaşanmakta olan Irak trajedisinin baş kurbanları arasında basın emekçileri, gazeteciler yeralmaktadırlar... İşgalin başlamasından önce, veya daha doğrusu 1997 yılından (bu yıl dahil) 20 Mart 2003 tarihine dek gazeteci cinayetlerinin hiç yaşanmadığı Irak, bu tarihten sonra dünya da en çok gazetecinin öldürüldüğü ülke haline gelecekti. Ve Irak bu konumunu işgalin beş yılı boyunca sürekli koruyacaktı...

(...) Anlaşılmış olacağı gibi, Amerikalı komandoların direniş birimlerinin içine sızmaları olanaksızdır ama, bölge insanı olan ve birkısmı anadili gibi arapça ve yine diğerleri ana dili gibi farsça konuşabilen Kürtlerin Irak direniş birimlerinin ve hatta İran kurumlarının içine sızmaları okadar zor değildir.... Sözkonusu “İçine sızmak, bilgi toplamak, ve ardından Şii ve Sünni direnişin liderlerini öldürmek” gibi kirli işler Kürtlerin omuzlarına yüklenirken, Kürt halkının önderi konumunda olanlar nasıl bir pisliğe bulaştırılmakta olduklarının bilincinde değillerdir anlaşılan. Bu pisliğin, vaktiyle Vietnam’da yaşanmış olan Feniks operasyonunun Irak’ta yeniden diriltimiş biçimi olduğu açıktır, ve böyle pisliklere bulaşanlar zaman içinde dünya kamuoyunda tüm sempatilerini ve desteklerini yitirirler. Aynen Vietnamlı işbirlikçiler, veya II. Dünya Savaşı sonrası popüler olan İsrail’in günümüzde sempati açısından dibe vurmuş olması gibi... yedinci bölümün tamamı için tıkla

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

(...) “Terörist casuslar” ve CIA ile çalışmış olan -Katolik kökenli- Paul Bremer’in böyle bir göreve tayini, insan hakları örgütleri tarafından protesto edilecekti ama, sadece bu protestolar bile Bremer’in işine tam uygun biri olduğunun kanıtı idi... Raporlarını doğrudan Pentagon’a (Savunma Bakanlığı’na) veren ve emirleri doğrudan Savunma bakanından alan Bremer’in ilk işi, vaktiyle Saddam Hüseyin’e muhalefet etmiş, ve özellikle gizlice CIA ve MI6 gibi emperyalist servislerle işbirliği yapmış kişilerden, değişik dini ve etnik guruplardan, özellikle Şii çoğunluktan bir “Geçici Yönetim (Otorite) Birliği” (Coalition Provisional Authority, CPA) oluşturmak olacaktı. Yine Bremer, Şii çoğunluğu elinde tutabilmek amacıyla, Irak’ta en büyük Ayetullah konumundaki Ali al-Sistani ile bir ölçüde anlaşacaktı. Fakat ileride, Ali al-Sistani ile yapılan uzlaşmanın bile Şii çoğunluğu denetim altına almaya yetmediği anlaşılacaktı ve zaten Ali al-Sistani’de sırtın ustaca ABD’ye dönecekti...

(...) Bremer’in en önemli işlerinden biri ve belki de birincisi, vahşice zoraki bir özelleştirmeyi başlatmak olacaktı. Bremer’in başkanlığındaki Geçici Yönetim Birliği’nin (CPA) 20 Eylül 2003 tarihli emri ile, ulusal kaynaklarla ilgili sektörlerin yüzde yüzü yabancıların eline geçecekti. Elektrik üretimi, telekominikasyon ve ilaç endüstrisi dahil, 200’ü aşkın devlet kuruluşu haraç-mezat özelleştirilecekti. Yabancı kişi ve kuruluşlara, kârlarını vergisiz transfer etme hakkı ile birlikte elde ettikleri şirketleri kırk yıl kullanma lisansları verilecekti. Şüphesiz tüm bunlar yasadışı işlerdi, Irak anayasasının ihlali anlamına geliyorlardı ama, Irak’ın işgaledilmesinin temel amaçlarından biri de buydu. Zaten ülkenin işgali de tamamen uluslararası yasaların çiğnenmesi, Birleşmiş Milletler denen hastalıklı kurumun devre dışı bırakılması ile gerçekleşmişti. Şimdi de Irak’ın görünüşte halen yürürlükte olan mevcut yasalarını çiğnemekteydiler... Amaç, ülkenin zenginliklerinin yağmalanmasıydı ve talan Bremer yönetimi ile başlayacaktı...

(...) Paul Bremer’in başında olduğu -ABD güdümlü- CPA’nın 13 Temmuz 2003 tarihli kararı ile, Irak Yönetimi Meclisi kurulacaktı. Irak Yönetimi Meclisi’nin üyeleri de, CPA, daha doğrusu Bremer tarafından tayinedilecekti... Yönetim meclisinin 25 üyesinin13 tanesi Şii Arap, beş tanesi Sünni Arap, beş tanesi Kürt (Sünni), bir üyesi Türkmen, ve bir üyesi de Asuri kökenli idi. Üyelerden üç tanesi kadın idi. Üyeler arasında, günümüzde Irak cumhurbaşkanı olan Celal Talabani, yine günümüzde Kürt bölgesel yönetiminin başkanı konumundaki Mesut Barzani, ve Irak’ın ilk geçici başbakanı olacak olan Iyad Allavi gibi adlar vardı. Celal Talabani, bu meclisin ve Irak’ın ilk cumhurbaşkanı rolündeydi. Gazi Maşal Acil el-Yaver, ileride -birsüre için- birinci adam olacaktı...

(...) Hemen değişik cephelerden gelecek saldırıların hedefi olacak Baker-Hamilton raporunun ilginç tavsiyelerinden biri de, Irak petrollerinin merkezi denetim altına alınması üzerineydi. Bu öneri, o güne dek Irak’ı parçalamaya çalışmış olan ABD politikalarına karşı olduğu kadar, -Washington’un himayesinde- büyük bir iştahla Kerkük petrollerini elegeçirmeye ve merkezi denetimden uzak petrol ticareti ile daha da güçlenmeye çalışan lokal Kürt önderlerinin hesapları ile de uyuşmamaktaydı. Zaten rapordaki tavsiyelerden ikincisi, Irak’ın birliğinin ve bölgesel bağımsızlığının korunması üzerineydi... Aynı öneriye parelel olarak, Saddam Hüseyin dönemi Baas bürokrasisinin yeniden yönetim kademelerinde yeralmalarını tavsiye etmekteydi sözkonusu rapor. Irak’ı birarda tutmayı başarmış bu bürokrasinin...

(...) İbrahim Caferi’nin 2007 yılı Ocak ayı ortasında -Şii halk açısından kutsal kent Necef’te- en büyük Ayetullah Sistani ile yapmış olduğu görüşmenin ardından etmiş olduğu sözler, böyle bir saldırının olmaması yönünde ABD’ye bir uyarı niteliğindeydi. Caferi, “Irak, komşularını tehdit amacıyla bir fırlatma rampası olarak kullanılamaz...” derken, İran’a yönelik bir saldırı karşısında Irak’ın Şii çoğunluğunun “elinin armut toplama”yacağını açıklamış oluyordu. Eğer ABD Irak’ta yararları yönünde politik stabilite istiyorsa, İran’a saldırmamalı demeye getiriyordu Caferi...

(...) Tanınmış İngiliz gazetesi The Guardian’ın 3 Haziran 2008 tarihli nüshasında yayınlamış olan “Secret US plan for military future in Iraq” (Irak’ta askeri gelecek için gizli ABD planı), ve yine tanınmış İngiliz gazetesi The Independent’in 5 Haziran 2008 tarihli sayısında yayınlamış olan “Secret plan to keep Iraq under US control” (Irak’ı ABD’nin kontrolunda tutabilmek için gizli plan) başlıklı haberlere göre, 2007 yılı içinde sayıları 30 bin arttırılarak 151 bine ulaşmış olan ABD askeri gücüne Irak’ın 50’yi aşkın üssünde kalıcılık ve eylemlerinde hukuki sorumsuzluk getirecek bir stratejik anlaşma, mevcut Şii ağırlıklı Irak hükümetine dayatılmaktaydı... sekizinci bölümün tamamı için tıkla

 

9) İşgal yalanları,“insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

(...) Irak’ta savaşın beşinci yılı dolarken, 20 Mart 2008 Perşembe günü, İngiliz gazetesi The Guardian’a konuşan -Birleşmiş Milletler silah müfettişleri eski şefi- İsveçli diplomat Hans Blix, “Irak’ın 2003 yılında işgaledilmiş olması, Irak için, ABD için, Birleşmiş Milletler için, gerçekler için ve insan onuru için bir trajedidir.”, diyecekti...

(...) Zaten üç yıl önceden, hatta W. Bush seçilmeden, daha 1999 yılında alınmış olan işgal kararından habersiz durumdaki silah denetçilerinin başı Hans Blix’in, “Beni dinlemediler!”, çığlıkları boşunaydı. “Fazla konuşan” Dr. Kelly’nin öldürülmesi; planlardan habersiz olarak işgale itiraz edip kabineden istifa eden İngiliz bakan Robin Cook’un “kalp krizi” sonucu ölmesi, sürecin içyüzünü bilenler için şaşırılacak olaylar değillerdi...

İşler, devletlere özgü ulusal ve uluslararası yasalar çerçevesinde değil, sınırlı sayıda uluslarüstü tekelle bağlantılı biçimde iktidarı gasbetmiş olan bir kliğin mafya yöntemleri ile yürütülmekteydi. Bütçeleri çoğu devletin bütçesini aşan uluslarüstü tekelleri erişmiş oldukları güç, devletlerin eski yasal işleyiş süreçlerinin hasır altı edilmelerine ve örtülü bir postmodern faşlizmin mafya yöntemleriyle, “demokrasi” maskesi gerisindeki gizli darbelerle işleri bitirmesine yolaçmaktaydı. Fakat yine de eski sistem henüz kökten değiştirilememiş olduğu ve şimdilik buna gerek te duyulmadığı için, birtakım gerçekler birsüre sonra açığa çıkabilmekteydi... Henüz Irak’ın işgali başlamadan, Aralık 2002’de istifaya zorlanmış olan ve sonunda istifa etmek zorunda kalan Hazine Bakanı Paul O’Neil’in, 9 Ocak 2004 günü CBS televizyonu “60 dakika” programında söyledikleri, sözkonusu işleyişe açıklık getirmekteydi...

(...) O’Neil, Bush’un metodik bir yolla, yani analitik bir düşünce sistematiği içinde mantıklı kararlar veremediğini, toplantılarda düşüncelerin özgürce akışına ve açık tartışmaya izin verilmediğini, anlatmaktaydı. W. Bush ile olan toplantılarını tarif ederken, kabine toplantıları sırasında başkan, “cesetlerle dolu bir odadaki kör adam gibiydi”, diyen O’Neil, kendilerinin bu resmi toplantılara sözde katılmış olduklarını, aslında kararların başka yerlerde zaten verilmiş olduğunu ustaca ifade etmekteydi... “Two Years Before 9/11, Candidate Bush was Already Talking Privately About Attacking Iraq, According to His Former Ghost Writer” (“O’nun önceki hayalet yazarına göre, özel konuşmalarında aday Bush, 11 Eylül’den iki yıl önce, Irak’a saldırıdan sözediyordu”) başlıklı ve 28 Ekim 2004 tarihli habere göre, yazar ve gazeteci Mickey Herskowitz, daha 1999 yılında W. Bush’ın Irak’ı işgali düşündüğünü ve işgalden sözettiğini anlatmaktaydı. Teksas valisi olduğu yıllarda, W. Bush’un biyografisini hazırlama gerekçesiyle Herskowitz, Bush ile defalarca görüşmüştü. Özet olarak W. Bush, “Irak’ı Kuveyt’ten çıkartmış olan babasının süreci tamamlamayarak emekleri boşa harcadığını, işi kendisinin tamamlayacağını, ve başarılı bir başkan olacağını”, iddia etmekteydi...

(...) ABD, dünyanın en geniş hapishanesine ve nüfusuna oranla dünya da en çok tutuklu ve mahkum sayısına sahip ülkedir. EFE haber ajansının ABD Adalet Bakanlığı istatistiklerine dayanarak verdiği habere göre, son otuz yıl içinde ABD hapishanelerindeki mahkum sayısı yüzde 500 oranında artmıştır. Vatandaşlık hakları ihlal edilenlerin oranları 2001 yılından 2007 yılına dek yüzde 25 artmıştır. Geçtiğimiz 2006 yılı sonu verilerine göre ABD hapishanelerinde 2.26 milyon kişi vardır ve bu sayı 2005 yılına göre yüzde 2.8 oranında daha fazladır. US Program of Human Rights Watch direktörü David Fathi’nin aynı yılla ilgili olarak ABD hapishanelerinde olanlarla ilgili sayısı da Çin raporu ile birebir çakışmaktadır. Aynı kişiye göre, her 100 bin Amerikalıdan 751’i hapishanededir. Bu, dünyadaki en büyük oran veya sayıdır... Son otuz yıl içinde hapse girenlerin yüzde 500 arttığını, US Program of Human Rights Watch direktörü David Fathi’de belirtmektedir. Aynı kişi, ABD’nin kendisini sorgulaması gerektiği gerçeğinin altını çizmektedir...

(...) Kısacası, Amerikan toplumunda bir şiddet kültürü, ırkçı ayrımcılık egemendir. Dışa dönük ABD saldırganlığının gerisinde duran askeri-endüstri kompleksler ve fosil enerji tekelleri, bu şiddet kültürünü besleyerek kullanılmaktadırlar... Kökleri ABD’nin şekilleniş yıllarına dek uzanan şiddet kültüründen rahatsız olan ünlü Amerikalı yazar Jack London (1876- 1916), sözkonusu gerçekten kalkarak, ABD’nin gelecekte sonderece kanlı bir içsavaş, devrim ve karşı-devrim sürecinden geçeceğini düşlemiş ve bunu muhtemel olayı konu alan tek bilim kurgu romanı “Demir Ökçe”yi (1907) yazmıştır...

(...) İçinde olduğumuz 2008 yılının baharındaki basın haberlerine göre, nüfusu 8 milyon civarında olan New York kentinde, 1.3 milyon kişi, yaşamını sürdürebilmek için yemek yardımına muhtaç durumdadır... Cin’in ABD ile ilgili olarak hazırladığı 2008 insan hakları raporunda aktarıldığına göre, ABD Nüfus Sayımı Bürosu’nun Ağustos 2007 istatistikleri, 2006 yılının resmi yoksulluk oranı yüzde 12.3 olduğunu göstermektedir. Bu oran, 36.5 milyon kişinin, veya 7.7 milyon ailenin yoksulluk içinde yaşadığı anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle, sekiz Amerikalıdan biri yoksulluk içindedir. Yoksulluk oranları, bölgeden bölgeye de değişmektedir. USA Today’in 29 Ağustos 2007 tarihli yayınına göre, Missisipi’de yoksulluk, yüzde 21.1’e dek yükselmektedir. En büyük Amerikan kentlerinde yoksulluk oranları yüzde 16.1 civarındadır. Büyük kentlerin civarlarında, varoşlarda yoksulluk yüzde 15.2, ve güney de ise yüzde 13.8 oranındadır. DC FiscalPolicy Institute’in 24 Ekim 2007 tarihli raporuna göre, Washington D.C.’de yoksulluk yüzde 19.8 oranındadır. Bu, orada yaşayan beş amerikalıdan birinin yoksulluk içinde olduğu anlamına gelmektedir...

(...) Düşünün, hiçkimse sizden haberdar değil ve Oktanusun ortasında biryerde, hastalıklı faşist karakterlerin elinde, işkence altında sorgulanıyorsunuz. Belki de üzerinizde birtakım deneyler yapılıyor, kobay olarak kullanılıyorsunuz... Bu olayın, II. Dünya Savaşı arifesinde ve yıllarında Nazi yönetiminin denetimindeki toplama ve tecrit kamplarında yaşanmış olanlardan bile ürkütücü olduğu ortadadır. Sözkonusu Nazi kamplarında da korkunç çinayetler işlenmekte, gaz odaları bulunmakta, bunların en büyüğü olan Auschwitz- Birkenau kompleksi içinde Dr. Josef Mengele gibiler insan denekler üzerinde değişik zehirleri ve kimyasalları denemekteydiler ama, hiçolmazsa tüm bunların yerleri belli idi. Herşey düzenli Nazi bürokrasisinin denetimi altında kayıtlı kuyutlu idi. Ancak sonradan, işler sarpa sarınca bu kayıtların önemli kısmı yokedilebileceklerdi...

(...) Bu satırları yazan tarafından karşı olunulan, emperyalist saldırganlık, hertürlü haksızlık, zulüm ve işkencedir. Özlenen, sağlıklı ve dengeli paylaşım temelinde şekillenmiş özgürlükçü ve barışçı bir dünyadır... İnsancıl eleştiri oklarının asıl hedeflerinin ABD yönetimleri olmasının nedeni, hertürlü felaketten ve kötülükten sözedilirken konunun merkezine ABD’nin yerleşiyor olmasının nedeni, kendi ürettiği değerlerin tutsağı olarak özüne yabancılaşan ve kendi kendisi ile ahmakça kanlı bir boğazlaşmaya sürüklenmiş olan insan soyunun bu yabancılaşmasının merkez üssünün günümüzde ABD olmasıdır. Aksi taktirde, bir başka ülke bu ve diğer benzer anlatımların mekezine otururdu... dokuzuncu bölümün tamamı için tıkla

 

KAYNAKLAR:

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/