Yazının devamı: “NE  MUTLU  TÜRKÜM  DİYENE!”

İŞKENCE VE İKİYÜZLÜLÜK

 

Rahmi Yıldırım Rahmi Yıldırım

 

İmam okulu gürültüsü, Emine Erdoğan’ın Yunan Başbakanı’nca  öpülüp öpülmediği tartışması bastırmış gözükse de, Irak’ta işgalci  işkencesinin vicdanlarda açtığı yara kapanacak görünmüyor.  Türkiye’deki uygulamalar hatırlandıkça işkence yarası daha da derinleşiyor.

 

Devir 12 Eylül devri. Diyarbakır cezaevinde zulmün haddi hesabı yok. Bir baba cezaevindeki çocuğunu ziyarete gidiyor. Otobüste yanındaki koltukta düzgün giyimli başka bir yolcu. Sohbete başlıyorlar. Düzgün giyimli adam, yol arkadaşının cezaevi ziyaretine gittiğini öğrenince soruyor:

- Cezaevinde durumlar nasıl?

Acılı baba, düzgün giyimli adamın devlet adamı olmasından kuşkulanarak yanıtlıyor soruyu:

- Çok eyidir beyim. Allah devlete millete zeval vermesin.

Düzgün giyimli adam avukat olduğunu, cezaevindeki müvekkilini ziyarete gittiğini söyler. Acılı baba bu kez başlar feryat etmeye:

- Beyim cezaevinde çok  büyük zulüm vardır.

Avukat şaşırır, “Az önce öyle söylemiyordun ama!” diye çıkışır. Acılı babadan yanıt:

- Beyim az önceki resmi görüşümdür.

 

Acılı babanın yanıtı asla ikiyüzlülük değildi. Binlerce yılın deneyim imbiğinden süzülmüş bir kendini koruma refleksiydi. Bunun da ötesinde, 12 Eylül faşistlerinin “İşkence resmi politikamız değildir. Bunlar münferit hadiselerdir” söylemindeki ikiyüzlülüğün farkında olduğunun işaretiydi.

 

Irak’ın Ebu Garip hapishanesindeki işkenceye dair böyle bir anektod var mı, bilemiyorum. Ama, “Bunlar üç beş sapığın işi, bütün Amerika’ya mal edilemez” ikiyüzlülüğü elbirliğiyle pompalanmakta.

 

İkiyüzlülük de en rafinesinden bir psikolojik işkence yöntemi olsa gerek.

 

Kimler ikiyüzlü değil ki!

 

Emperyalizmin yedeğinde Kızılelma’ya at koşturan milliyetçi, Irak’taki işkenceyi “nefretle tel’in ediyor”; ama, kendi ülkesindeki işkenceciyi omuzlarda taşıyor, “vatansever” diye alkışlıyor…

Teksaslı kovboyun terkisinde Washington’u tavaf eden  İslamcı, Ebu Garip’te işkence gören müslüman için gözyaşı döküyor;  işkencecilere lanetler yağdırıyor. Buna karşın, Türkiye’de işbaşındaki İslamcı hükümetin Ebu Garip’teki  günaha ortak olmaya çalıştığını bilmek istemiyor. İslamcı hükümet döneminde Türkiye’nin Ebu Garipleri’nde süregiden işkenceye  tek laf etmiyor…

 

Avrupa ve Amerika’nın ihtiyaç duyduğu kadar solcu, demokrat ve liberal olanlar da, “Irak’ta olan bitenler uygar Avrupa değerleriyle, özgürlükçü Amerikan ruhuyla nasıl bağdaşır?!” ın şaşkınlığını sergiliyorlar. Irak’taki işkenceden ancak Avrupa ve Amerikan ruhunun çizdiği sınırlar içinde duyulan ıstırap gösterisi içindeler. Türkiye’deki işkencenin son birbuçuk yılının siyasi faili İslamcı hükümete hoşgörü gösteriyorlar…

 

Bu sonuncuların en yüzsüzlerinde ise, “Türkiye’de olsa bu fotoğraflar yayımlanır mıydı?” diye, Amerika ve Avrupa’yı temize çıkarma gayreti gözüküyor. Irak halkına yönelik sistemli, ırkçı işkencede suçüstü yakalanmayı bile “demokrasinin gücü” diye pazarlamaya çalışıyorlar. Sahte demokrasi  şovunda pazarlama şirretliğinin en çirkinini sergiliyorlar.

 

Örneğin, Sabah gazetesinin manşetinde “DEMOKRASİNİN  GÜCܔ diye başlık yeralıyor. Ve altında Amerikan Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın Kongre’de ifade vermelerini Türkiye’ye örnek gösteriyorlar. (Sabah, 9 Mayıs 2004)

 

Kurulan bağlantı ve mantık ilk bakışta doğru gibi gözükmesine karşın, Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın Kongre’de ifade vermelerinin gösterdiği gerçek şey,  Amerika’daki “demokrasi”nin gücü değil, ikiyüzlülüğüdür; olayın yığınlar nezdinde etkisini hafifletip yönetimi kurtarma çabasıdır. Çünkü, sadece Amerika’da değil, dünyanın neresinde olursa olsun, işkence gizli kalmıyor;  ortaya çıktıktan sonra sorumlularının bir şekilde ifadesi alınıyor. “DEMOKRASİNİN  GÜCܔ diye başlık atan gazeteci ise, demokratik bir devletin başka bir ülkeyi işgal etmeyeceğini aklına getirmiyor;  hamamın namusunu temizlemek için birkaç işkenceciyi feda etmeye hazırlanan küresel faşizmin manipülasyonuna bilerek ya da bilmeyerek alet oluyor.

 

Daha  beteri de var.

Amerika’nın Irak’ı istilasına “demokrasi gelecek” palavrasıyla destek verdiğini hatırlayıp, şimdi gûya özeleştiri yapanlara gelince... 

 

Aslında özeleştiri filan yapmıyorlar. Özeleştiri diye yazdıkları, Amerika’yı beceriksizlikle suçlamaktan ibaret.

Örneğin, Hürriyet gazetesinden Cüneyt Ülsever. “Özeleştiri yapmam gereken nokta bu seviyede başarısız olacaklarını öngörememiş olmaktır. ” diye yazmış. (Hürriyet, 5 Mayıs 2004)

Sonra da eklemiş:

“Bu savaşta aktif rol almamız gerektiğini hálá düşünüyorum. (…)TSK bu savaşın seyrini değiştirebilirdi!” (Hürriyet, 6 Mayıs 2004)

Oysa, aynı Cüneyt Ülsever, geçen yıl Süleymaniye’de Türk askerinin başına Amerikan çuvalı geçirildiğinde Türk ordusunu  “Ne işiniz var orada?” diye azarlamıştı.

 

İşgalcilerin  işkencede suçüstü yakalanmasından derin üzüntü duyan yalnızca Ülsever değil. Cengiz Çandar da iki gözü iki çeşme. Cengiz’in yazdığına göre, Iraklılar tam da işgalcileri “İyi ki geldiniz” diye kucaklamaya hazırlanırlarken, işkence fotoğrafları akıllarını yeniden karıştırmış. Cengiz’in işkenceye getirdiği açıklama  gerçekten tarihe geçecek nitelikte:

 “Amerikalı oldukları için yapmadılar. Ama, Amerikalı olmaları bunu yapmalarını önlemedi.” (Tercüman, 6 Mayıs 2004)

“İşkence, özgün bir 'Amerikan karakteri' değil.” (Tercüman, 7 Mayıs 2004)

Cengiz’in mantığı kendi içinde tutarlı. İşkence özgün Amerikan karakteri olmadığına göre, Amerikan birliklerinin Irak’tan çekilmesi  gerekmiyor:

 “Çünkü, hiç kimse, 'nasıl bir Irak?' konusunda söyleyecek bir şeye, somut, geçerli ve anlamlı bir 'gelecek projesi'ne sahip değil.” (Tercüman, 7 Mayıs 2004)

 

Sabah gazetesinden Ergun Babahan da Amerika için ah vah edenlerden. Bush yönetiminin  Amerika'yı en nefret edilen ülke yapmayı başardığını yazdıktan sonra eklemiş:

“Amerika’nın Irak’ta yenilgiye uğraması bölgeyi büyük bir kaosa sürükleyeceği için bizim açımızdan büyük önem taşıyor.” (Sabah, 7 Mayıs 2004)

 

Milliyet gazetesinden Taha Akyol da aynı şekilde Amerika’nın Irak’tan çekilmemesi gerektiğine fetva bulma çabasında:

“ABD’nin işgali bir bela, bırakıp gitmesi başka bir bela! Irak’ın da komşularının da işi zor!” (Milliyet, 6 Mayıs 2004)

 

Daha nice örnek verilebilir. Cümlesinin söylediği özetle şu: Irak’taki işkence Amerikan ruhuna ters düşer; üç beş sapığın zulmü bütün Amerika’ya mal edilemez. Amerika Irak’tan çekilirse işler daha çok karışır.

 

Yüzsüzler ve ikiyüzlüler Amerika’yı işkence lekesinden arındırmaya çalışıyorlar; ama yol yordam akıl edip, öneremiyorlar.  Oysa Türkiye’nin profesyonel işkencecilerinden alıp Amerika’ya tavsiye edecekleri çok dersler var.

 

Örneğin Türk Emniyet Teşkilatı Disiplin Tüzüğü’ne göre:

İzinli gününde resmi elbiseyle geneleve giden polis, meslekten atılır.

Görev başında içki içen polis, meslekten atılır.

Amirine hakaret eden, tokat atan polis, meslekten atılır.

Ancak bir polis memuru vatandaşa işkence yaparsa meslekten atılmaz.      

Nitekim, sendikacı Süleyman Yeter’i işkenceyle öldüren polisler 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldılar. Sonra da, bu suçu bir daha işlemeyecekleri(!) kanaatiyle cezaları ertelendi.

 

İkiyüzlüler Amerika’ya akıl verme telaşındalar; ama,  aslında işkence konusunda Amerika’nın Türkiye’den alacağı akıl yok. Çünkü Türkiye’de işkence, salt dayağı hoş gören dinsel ataerkil kültürün eseri değil. Türkiye’deki işkencenin dış kaynağı Amerika’nın ta kendisi.

Amerika,1985 yılında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkelere işkence aleti ihracını serbest bıraktı.  “1985 yılında ABD Ticaret Bakanlığı, işkence aletlerinin dışsatımına olanak sağlayan bir yönetmelik hazırladı. Newsekk’e göre, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu NATO ülkelerine özel işkence aletleri satılması yasal hale getirildi.” (Erbil Tuşalp, Bin İnsan, s:142)

 

Amerika işkence aleti satmakla kalmadı, nasıl işkence yapılacağını da öğretti. Türk emniyet müdürlüklerinin Terörle Mücadele birimlerindeki tim şeflerinin  ABD’de eğitildikleri, TBMM İnsan Hakları Komisyonu raporlarına geçti. 

 

Toparlamak gerekirse. Irak’tan gelen fotoğraflar birkaç sapığın askerlik hatırası değil, emperyalist işgalin fotoğrafıdır. İşgal ve haksız savaş sözkonusu olduğunda hiçbir ulus diğerlerinden daha erdemli ya da masum değildir. Irak’taki emperyalist işgali Saddam’ın işkenceleriyle ya da Türkiye’de panzerle sürüklenen ceset fotoğrafıyla perdelemeye çalışmak, işkence suçuna ortak olmaktır. Benzer biçimde birkaç sorumlunun ifadeye çağrılmasını “demokrasinin gücü” diye zihinlere şırınga etmeye çalıimak, sepetteki birkaç çürük elma metaforu ile işkencenin bütün Amerika’ya mal edilemeyeceğini savunmak, aynı şekilde işkence suçuna ortak olmaktır. Emperyalist işgalde ‘çürük elma’ yoktur; işgal, sepetteki bütün elmaları  çürütür. Soyut savaş karşıtlığı ve insan hakları söylemiyle  işgalin ve işkencenin kaynağını gizlemeden, işgale ve işkenceye topyekûn karşı çıkmak, vicdan sahibi herkesin insanlık görevidir. İşgale destek verenlerin ise, vicdanları tümüyle kurumadıysa, yapacakları tek şey var: Özür dileyip kalemlerini bırakmaktır.

 

14. 05. 2004

Rahmi Yıldırım

 http://www.sinbad.nu/  

TURKICHE  REDACTION(NPS) –  21 Mayıs 2004 - Rahmi  Yıldırım

 

“NE  MUTLU  TÜRKÜM  DİYENE!”

Kıbrıs’ta referandum, Irak’ta işkence derken, Türkiye’nin yoksulluk ve mutluluk haritasına bakmaya ancak fırsat bulabildik.

Geçen yıl söyleşip dertleşirken, eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright'ın yönettiği bir Amerikan kuruluşunun 44 ülkeyi kapsayan araştırmasından söz etmiştik.

Araştırmacılar, 2002 yılında aralarında Türkiye’nin de olduğu 44 ülkede 38 bin kişiyle görüşmüşler. Kişilerin ekonomik durumlarını, kişisel hayat standartlarını, dünyanın gidişatına ilişkin görüşlerini sormuşlar. Sonuçta, dünyanın en mutsuz halkı Türkler çıkmış. Yüzde 93 gibi ezici bir çoğunlukla “Türküm, doğruyum, çalışkanım ve mutsuzum” diye ağlamışız elin araştırmacılarına.

BBC televizyonu araştırmayı aktarırken, “ekonomik kriz nedeniyle bu sonuç  şaşırtıcı olmamalı” diye ahkâm kesmişti. Ben ise her zamanki kuşkuculuğumla,  “Türkler ekonomik krizdeler, o yüzden mutsuzlar” fikrinin doğru olmadığını daha o zaman söylemiştim. Angola’da bile halkın yüzde 86’sı çok zaman evine götürmek için yiyecek bulamadığını, ama gene de mutlu olduğunu söylemiş. Açlık tokluk bakımından biz Angola’dan çok çok ilerde olduğumuza göre, ekonomik kriz yüzünden dünyanın en mutsuz halkı ilan edilmemize aklım yatmamıştı.

Dediğim gibi de çıktı. Bizim Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) yaptığı araştırma, Amerikan şirketinin araştırmasının tam tersini ortaya çıkardı.

Amerikan şirketi gibi DİE de 2002 yılında yapmış araştırmasını. Çıkan sonuç geçen Nisan ayında  açıklandı. Anlaşıldı ki, Türkiye’de yaşayanlar hayli yoksul.

Dünya Bankası, kişi başına günlük 1 dolar kazancı “yoksulluk sınırı” olarak kabul ediyor.  Dünya Sağlık Örgütü'nün 2002 Sağlık Raporuna göre dünyada yaşayan her 5 kişiden 1’inin günlük geliri 1 dolardan az; dünya nüfusunun yarıya yakını ise günde 2 dolardan daha az kazanabiliyor.

Bize gelince. Çok şükür, dünyanın sefalet bölgelerindeki  kadar yoksul değiliz; ama,  devletin resmen tespit ettiği yoksulluk da bize yeter.

Devletin tespit ettiğine göre 2002 yılında Türkiye’de  136 bin kişinin günlük kazancı 1 doların altında kaldı; 2 milyon kişi günde 2 dolar ancak kazanabildi; 21 milyona yakın kişi ise, günlük 4 dolar gelirle geçinmek zorunda kaldı.

Her türlü ihtiyacını günde 4 dolar gelir ve harcamayla karşılamak zorunda kalmak, az buz bir felaket değil. Örneğin, SSK’den verilen emekli aylığı 270 dolar. Hâlen okuyan iki çocuk. Hadi bu durumda “emekliyim” deyip çalışmasın, emekliler kıraathanesinde vakit öldürsün, yapabiliyorsa! Olmuyor tabii. Vatandaş çalışmaya devam etmese, eşi de çalışmasa, geçinsin nasıl geçinecekse.

Gerçi memleketin başbakanı da 4 bin dolar aylıkla geçinemediğini söylüyor. Ama onun şirketleri var; çocuklarına da Remzi amcaları her yıl 100 bin dolar harçlık veriyor, Amerika’da sefil olmasınlar diye. Yani, bana öyle geliyor ki, Başbakan “geçinemiyorum” derken, alıştığı üzere takiyye yapıyor.

Tekrar memleketin yoksulluk haritasına dönersek. Devlet 2002 yılı için  dört kişilik ailenin resmi yoksulluk sınırını aylık  310 milyon lira, resmi açlık sınırını (yani sadece karın doyurma sınırını da) aylık 103 milyon lira olarak hesaplamış. 

Buna göre, 2002 yılında Türkiye’de 1 milyon kişi  açlık sınırının altında kaldı, yani karnını doyuracak bir kazancı olmadı. Nüfusun yüzde 27’sini oluşturan 18.4 milyon kişi ise yoksulluk sınırının altında kaldı; yani karnını doyurduysa da öteki ihtiyaçlarını karşılayamadı.

Bu noktada belirtmek gerekir ki, devletin  ilan ettiği açlık-yoksulluk sınırı ile sendikaların hesapladığı açlık-yoksulluk sınırı arasında uçurumlar var. Örneğin, 2002 yılında devletin aylık 310 milyon lira dediği yoksulluk sınırı, TÜRK-İŞ’in hesabına göre 1 milyar 155 milyon lira idi.

Resmi rakam ile sivil rakam arasındaki dengesizliğe karşın devlet de kabul etti ki, Türkiye’de halkın en az yüzde 27’si, yani 18 milyonu aşkın kişi aç ve yoksuldur.

Peki, gırtlağa kadar değilse de diz boyu açlık ve  yoksulluk varken mutluluktan ne haber?

Amerikan şirketi 2002 yılında bizim “yandık bittik mahvolduk” havasında karalar bağladığımız sonucuna varmıştı. Devletin araştırmasına göre ise hiç de mutsuz değilmişiz!

Devlet sormuş, “hayatından memnun musun?” diye. Vatandaşın yüzde 48’i “mutluyum” demiş. Yüzde 33’ü “orta derecede mutlu” olduğunu, yüzde 12’si  “çok mutlu” olduğunu söylemiş. Yüzde 5.6’sı “mutsuz”, yüzde 1.7’si de “çok mutsuz” olduğunu söylemiş ki, müzeye kaldırıp saklasan yeridir. Ya eşinden sevgilisinden ayrıldığı ya da köpeğini yitirdiği için mutsuz olsa gerek!

Mutluluk anketindeki bir sonuç da son derece dikkat çekici. Halkın yüzde  yüzde 41’i belirgin bir neden yokken kendisini yorgun ve bitkin hissediyor. Sürekli endişeli ve sinirli olanların oranı yüzde 30’larda. Yüzde 17’sinin aklına ise tekrar tekrar korkutucu düşünceler üşüşüyor.

Düşünüyorum da, yüzde 90’ı hem sinirli endişeli ve yorgun hem de mutlu. Aynı anda ikisini birden nasıl başarıyor, anlamayadım doğrusu. Sadece yüzde 7’si paraya önem verdiğine göre, aynı anda sinirli endişeli ve  mutlu olabilmek için Türk halkı özel bir yetenek geliştirmiş olsa gerek.

Kadınların da yüzde 66’sı hayatından memnun. Sosyal psikologlar, bundan, “dayak ve şiddetin kadın biyokimyasında serotonin miktarını düzenleyici etki yaptığı” gibi bir sonuç çıkarmazlar inşallah. İnşallah diyorum. Çünkü, burası Türkiye. Başka ülkelerde, dayağı yiyince “Kocamdır, sever de döver de” diye tevekkül duygusu geliştiren kadınlar var mıdır, bilemiyorum. Ya da, “mutluluk, ağladıktan sonraki ilk gülümsemedir” tanımı yapanlar?

Aklımı kurcalayan bir nokta da, aynı içerikte iki araştırmadan nasıl olup da birbirine yüzde yüz ters sonuçlar çıktığı.

Amerikan şirketinin araştırmasında Türk halkının yüzde 93’ü mutsuzluktan iki gözü iki çeşme. Türk devletinin araştırmasında ise yüzde 93, mutluluktan uçuyor. Bu durumda Amerikan şirketi mi yalan söylüyor, Türk devleti mi sonuçları manipüle ediyor, yoksa halkımız ikisinden birini kandırdı da mı sonuçlar farklı çıktı, anlayamadım doğrusu.

Türk halkı mutlu mu değil mi, artık tartışmalı. Ancak, kim araştırırsa araştırsan, vatan sevgisi konusunda  aynı sonuca ulaşacağı kuşkusuzdur: Türk halkı kesinlikle vatanını sever.

Vatanını sevmenin mutluluğuna katkıda bulunup bulunmadığı ise, bilinmiyor.

Burası Türkiye!

 

Dilerseniz bir fıkrayla vedalaşalım.

Komutan, askerlerin vatanseverliğini sınamak ister, sorar:

-  Söyle bakalım Mehmet, vatanını sever misin?

Mehmet bağırarak yanıtlar:

- Vatanımı çok severim komutanım!

- Neden?

- Çünkü, vatan anamdır komutanım.

 

Komutan aldığı yanıttan memnun, bu kez Ahmet’e sorar:

- Sen söyle Ahmet, vatan nedir?

Ahmet de bağırarak yanıtlar:

- Vatan Mehmet’in anasıdır komutanım!

Rahmi Yıldırım <rahmiyil@ttnet.net.tr>

  http://www.sinbad.nu/