EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

Günümüzde değişik Batılı TV kanalları aracılığıyla, diğer yayın organları ile İslam dininin nekadar “anti- demokratik” olduğu üzerine sürekli bir propoganda kampanyası yürütülmektedir. Aynı kampanyanın bir parçası olarak, Batı’nın Hıristiyan veya ataist kamuoyunda yapılmış İslam dinine yönelik duygu ve düşünce araştırmalarının sonuçları yayınlanmaktadır. Kişinin yanıtlarını manupule eden bu anketlerin sonuçları, Batı’da İslami inanca sahip kişilere, İslam dinine ve bu ülkelerden gelen insanlara yönelik tepkilerin, nefretin hangi yüksek boyutlara ulaştığını yansıtmaktadırlar hep. Ve şüphesiz İslam inancından kişilerle ilgili tüm bu negatif yargıları, Batı’ya göçü engellemeye yönelik olarak bilinçli biçimde önü açılan ırkçı ideolojilerden de soyutlamamak gerekir..

 

Örneğin, İsveç’te devlet televizyonunda yayınlanan böyle bir anket sonucuna göre, İsveç toplumunun yüzde 60’ından fazlası ülkelerinde Müslümanları istememekte, bu dinden nefret etmekte veya korkmaktadırlar vs. Şüphesiz aynı anketler ve bunlarla birlikte geliştirilen propoganda, Hıristiyanlığın nekadar “üstün” ve “demokratik” olduğu fikrini de beyinlere dolaylı biçimde yerleştirmektedir. Ve tüm bunların ardından Vatikan, dilenciye sadaka verir havasında, Batı’nın tüm emperyalist saldırganlığını perdelemeye yönelik hileli bir üslupla “dinler arası diyalog” çağrıları yapmaktadır. Sonuçta, “Kamçı ve havuç politikası” tam bir ikiyüzlülükle sahnelenmeye çalışılmaktadır. Yalnız şüphesiz bu politikanın havuç yanı hep Batılı ağızlarda kalırken, kamçısı en acı biçimiyle Müslüman halkların sırtlarında sürekli şaklamaktadır.

 

Batı toplumlarında ve bu satırların kaleme alındığı İsveç’te İslam’dan ne ölçüde rahatsız olunduğunu, korkulduğunu yansıtan “anketlerin” hemen ardından, İsveç İslam cemaatının “önderi” olarak tanıtılan bir garip “İmam” ortaya çıkıp sansasyonel biçimde “köktendinci Müslümanlar” tarafından “tehdit edildiğini” söyleyivermiştir. Yalan oldukları hissedilen bu ve benzeri zamanlamalı çıkışlarla, İslam inancına karşı yayılmaya çalışılan korku ve nefretin katlanarak büyümesine yardımcı olunmaktadır. Ortada bir “tehdit” hayaleti dolaştırılmaktadır ama, bu hiç tanınmamış “İmam” sıfatlı kişiyi kimlerin neden ve nasıl tehdit ettikleri belli olmamaktadır. Ortada gerçekten politik içerikli bir tehdidin varolup olmadığı, “tehdit edildiğini” iddia eden kişinin miğdesinden hangi merkezlere bağlı olduğu bilinememektedir. Aynı kişinin nasıl bir İslam inancına bağlı olduğu, “inancına” miğdesiylemi yoksa ruhuylamı bağlı olduğu kocaman bir soru işareti olarak ortada kalmaktadır. “Tehdit” haberleri yayılmaktadır ama, bu iddiayı ortaya atan kişinin kimliği kocaman bir soru işareti olarak kalmaktadir...

 

Herşey belirsiz ve saçma olsa da, medya tarafından yayılan aslı şüpheli sözler toplum içinde etkisini göstermektedir. İyi niyetli Hıristiyan veya ateist halk arasında İslam inancına yönelik korku artar, ciddi bir “terör” tehdidinin varolduğu fikri yaratılırken, Müslümanlar arasında -muhtemelen- bazı karakterler yayılan korkunun yardımıyla daha kolay satın alınabilmektedir. Aynı korku, yabancı kökenlileri sindirme ve göçü engelleme amacıyla da kullanılmaktadır

 

Aynı Batılı merkezlerde “Müslüman” etiketli birtakım göçmenler “yazar” ünvanıyla kolayca ünlendirilebilmekte, bunların ağızlarından ve kalemlerinden İslam inancına ve Müslüman halklara yönelik yanlış bilgiler yayılmaktadır. Batı’nın sağcı ve ırkçı çevrelerinin ekmeğine yağ süren bu bilimsellikten tamamen uzak karalamalar, genellikle İslam inancının kadını nekadar ezdiği, nekadar korkutucu bir ideoloji olduğu üzerine yoğunlaşmaktadır... Örneğin bunlardan bir kadın “yazar” ile İsveç TV sütüdyolarında ahmakca uzun söyleşiler örgütlenmiştir ve malesef kendisine Müslüman diyenlerden, hatta ekmeğini imam olarak yiyenlerden herhangi bir yanıt gelmemiştir...

 

Şüphesiz herhangi bir dinin, dogmanın demokratik olduğunu iddia etmek olanak dışı olsa da, çarpıtılmış bilim dışı ve yarım yamalak bilgilerle üretilen “İslam’ın anti- demokratik olduğu” üzerine tezlerinin tamamen güncel emperyalist propogandanın parçaları oldukları hemen anlaşılmaktadır. Sözkonusu sahte tezlerin, propogandaların -ABD kökenli uluslarüstü tekeller hesabına- son Haçlı Seferi’ni başlatmış olan W. Bush’un ve takımının politikalarından bağımsız olmadıkları bellidir. İslam’ın “anti- demokratik olduğu” fikri bilinçlere yerleştikçe, Irak halkına ve benzeri toplumlara karşı yürütülen talan amaçlı katliamlar “haklılık” kazanmakta, Hıristiyan dogmalarının “demokratik” oldukları gibi tamamen yanlış bir düşünce dolaylı olarak beyinlere işlenmektedir.

 

Henüz ABD gibi keskin dişleri olmaması nedeniyle -enerji musluklarını elinde tutan- Amerikan militarizminin peşine takılmış Avrupa üst sınıflarının önemli bir bölümü de, “Müslümanları korku kaynağı” olarak yansıtan propogandalara ortak olmaktadırlar. Daha çok Avrupa’nın sağcı güçlerini temsileden bu politikacılar, W. Bush ekibinin izinde yürümektedir. ABD kökenli tekellerle bütünleşmiş bazı faşist karakterli Batı Avrupa mali- sermayesi, ABD yönetiminin başlatmış olduğu Haçlı Seferi’nde üzerine düşeni yapmaya çalışmaktadır. Sözkonusu iş ortaklığının en önemli yanlarından biri de, bir “İslam hayaleti” yaratma, İslam inancına sahip halklara yönelik korkuları büyütme eyleminde ortaya çıkmaktadır... Şüphesiz diğer yandan ortaçağ kalıntısı bazı “İslami” çevreler gerçekten de korkutucu bir resim vermektedirler. Korku kaynağı resim, bu görünümü verenlerin derin feodal ataerkil kültürleriyle bağlantılı olsada, sonuçta tüm İslam inancı ile özdeşleştirilerek yansıtılmaktadır. Aynı politik entrikanın paradoksal yanı, veya aykırı düşünceler yansıtan yanı, sözkonusu korkutucu resmi verenlerin aslında “İslam korkusu” yaymaya çalışan emperyalist odakların en yakın bağlaşıkları olmalarıyla ilgilidir.

 

Son tahlilde olan İslam inancına değil, o dine inanan sıradan insanlara, halktan kişilere olmaktadır. Ve zaten saldırının hedefine oturtulan da özünde din değil, o inancın etkisine girmiş sıradan insanlardır, o insanların ruhları ve beyinleridir. Hedefte olan, Müslüman halkların anayurtlarında varolan enerji kaynaklarıdır, diğer zenginlikleridir. İslam inancına yönelik demagojik, yalana dayalı saldırılarla Müslüman halklar, önce mental olarak, ruhsal olarak çökertilip teslim alınmaya çalışılmaktadırlar. Bunların kendilerine olan güvenleri ve inançları çökertilmeye çalışılmaktadır. Çökenin yerine daha ilerisi ve bilimseli değil ama, mali- sermaya ile bütünleşmiş, emperyalist politikaların emrine girmiş birçeşit ehlileşmiş “İslam”, veya Hıristiyan inancının emperyalist politikalara uyarlanmış biçimleri getirilecektir. Şiddet politikaları ile birlikte geliştirilen psikolojik savaş yöntemleri ile Müslüman halkların tüm dirençleri kırılmak ve ruhları teslim alınmak istenmektedir. Böylece köleleştirme sürecinin tamamlanması planlanmaktadır. Ve şüphesiz aynı politikanın diğer yüzünde de, Batı’nın korkutulmuş Hıristiyan yığınlarını emperyalist politikaların peşine takabilme hesabı yatmaktadır.

 

Psikolojik teslim alma operasyonu başarıldığı ölçüde Müslüman halkların zenginliklerine alabildiğine düşük maliyetlerle elkonulabilecek, onları sömürmek kolaylaşacaktır. Zaten asırlardır yapılmakta olan da bunun değişik biçimlerinden başka birşey değildir... Şüphesiz aynı propogandanın diğer yüzü de, öncelikle Müslüman topluluklara yönelik bir ırkçılığı Batı’da ayakta tutup geliştirmeye yöneliktir. İslam inancına ve Müslüman halklara yönelik aşağılamalar, başlatılan son Haçlı Seferi’ni Batılı halkların beyinlerinde meşrulaştırmaya yöneliktir... Sözkonusu emperyalist kampanyanın yan amaçlarından biri de, asırlardır sömürülmüş, bilinçli olarak geri bıraktırılmış, Batı’nın işbirlikçisi halk düşmanı rüşvetçi sahtekar yöneticilerinin ellerinde tüm toplumsal- ekonomik dengeleri bozulmuş Asya ve Afrika ülkelerinden gelen göçü engellemeye yöneliktir. Bu kampanyaların bir amacı da, özellikle sömürülen güneyden gelen zorunlu göçü durdurmaya yöneliktir. Müslüman kökenli “kara kafalara” yönelik saldırgan Batı ırkçılığı da aynı propogandalarla beslenmektedir. Ve böylece faşist içerikli yasal düzenlemeler daha kolay yapılabilmektedir. 

 

Çok renkli değişik kültürlerle beslenmiş farklı kolları bulunan İslam inancının basitleştirilip tek bir kalıba dökülerek aşağılanmasına, Müslüman halkların beyinlerine ve ruhlarına yönelik ağır psikolojik saldırıya, aynı halkların din tüccarı yöneticilerinden ciddi bir tepki gelmemektedir. Saldırı altındaki Müslüman halkların sözde İslamcı veya en azından görünüşte dinlerine sadık yöneticileri, saldırıların kaynaklandığı emperyalist merkezlere gerekli yanıtları verememektedirler. İslam ticareti yaparak iktidar koltuğuna oturmuş bakanlar ve başbakanlar, halklarının inançlarına, onurlarına ve özellikle doğal kaynaklarına yönelik saldırıları yanıtsız bırakmaktadırlar. Çünkü onlar, bulundukları yere aynı emperyalist merkezlerin destekleri ile yükselebilmişlerdir. Onlar,  ülkelerinin kaynaklarını emperyalist merkezlere ucuza pazarlayarak konumlarını korumaya çalışmaktadırlar. Ve onlar, emperyalist merkezlerin yöneticileri ile aynı yatağa girmeye çalışmaktadırlar. Bunların bilinen bazıları, W. Bush ve Blair gibi en saldırgan emperyalist politikacılarla ortaklıklarını derinleştirmeyi, halklarının yararlarını üç kuruşa pazarlamayı asıl görevleri kabuletmektedirler. Aynı tiplerden biri, vaktiyle Afganistan’ın CIA beslemesi faşist karakterli Hizbi İslami lideri “bukalemun” lakaplı Gulbeddin Hikmetyar’ın dizinin dibinde fotoğraf çektirmiş biri, W. Bush’un Irak saldırısına destek olabilmek için elinden geleni yapmıştır. İslam öncesi “sıkma baş” sahte ipleriyle sözde İslam inancına bağlı bu işini bilir kişi, Müslüman Irak halkına yönelik kanlı talan saldırısına sonuna dek destek verebilmektedir. Kimliği çok iyi bilinen aynı başbakan, W. Bush’un en yakın ortağı Blair ile İslam inancını “ehlileştirme” planları yapabilmektedir. Ve Müslüman halklar boğazlanırken O, kendisine ezberletilen klişelerle, “dinler arası diyalog” nutukları atabilmektedir...

 

Aynı politik karakterler üç kelimeyi geçmeyen İslami bilgileriyle “İslamcı” politikacı veya “İmam” rolünde halkı dolandırırlarken, diğer yandan yine onlar aynı halkın tüm zenginliklerini talan eden emperyalist merkezlerin komisyonculuğunu üstlenmektedirler... Dillerinde “İslamiyet”, banka hesaplarında yüklü ABD Dolarları, bir arpa boyu kesilmiş bıyıkları ve sıkmabaşlarıyla hem bu dünyanın cennetini ve hem de “öbür dünyanın cennetini” garanti altına almaya çalışmaktadırlar. Onlar, bireysel olarak, aile çevresi olarak, politik yarar bağları ve Dolar tutkalı ile kenetlenmiş parti- çete olarak her iki “cennetlerini”de garanti altına alırlarken, Haçlı güçleri Müslüman toplulukların zenginliklerini en kanlı yöntemlerle talan edebilmektedirler. Emperyalist merkezlerin komisyoncusu “İslamcı” liderlerin kasaları dolarken, Müslüman halklar için yaşam gerçek bir cehenneme dönüşmektedir. Kısacası, bu arpa boyu bıyıklı “İslamcı” politikacıların “cennetleri”, Müslüman halkların gerçek cehennemleri olmaktadır...

 

Güçlü emperyalist odakların yardımlarıyla su başlarını tutmuş arpa boyu bıyıklı “Müslümanlar” biryandan “paranın dini imanı olmaz” derlerken, diğer yandan Anglo- Amerikan mali- sermayesinin ortaklığında “helal hisse senetleri” pazarlayabilmektedirler. Anglo-Amerikan mali-sermayesinin Müslüman halkların kaynakları ve emekleri üzerinden elde ettiği kâr üstü kârları Filistin halkının, Irak halkının ve diğer ezilen halkların kafalarına bomba olarak geri dönerken, düşen her bomba askeri-endüstri komplekslerin kasalarını daha fazla doldururken, sözkonusu “İslamcı” politikacılarda kanlı kazançlardan komisyonlarını almaktadırlar. Afganistan’da, Irak’ta, Türkiye’de ve diğer bazı ülkelerde örnekleri görüldüğü gibi, sözkonusu “İslamcı” politikacılar, aynı tekellerin eli kanlı maşaları olarak tüm köşeleri dönmektedirler. Müslüman halkların katledilmeleri pahasına gaspedilmiş zenginliklerinden paylarına düşeni alarak, ve “inanmış Müslüman” maskelerinin gerisine gizlenerek bu “fani dünya”da bolluk içinde yaşamaktadırlar. Hatta sırası gelince bir adım daha ileriye gidip, “asıl görevlerinin ülkelerini pazarlamak olduğunu” rahatça açıklayabilmektedirler. Bir elleriyle Müslüman halkları emperyalist merkezlere pazarlayıp komisyonlarını alırlarken, diğer ellerini de yine aynı halkın cebine ustaca atarak keselerini daha fazla doldurmayı sürdürebilmektedirler...

 

Aynı politikacılar, duruma göre, ya “ellerinde minareleri” ile “Allah’ın şaşmaz şovalyesi” rolünde sahneye çıkmakta, ya “ılımlı Müslüman” olarak Batı’nın emperyalist merkezlerinin komisyonculuğunu üstlenmekte, ya da “muhafazakar demokrat” maskesi ile ülkenin laik güçlerine cilve yapmaktadırlar. Bir yandan “ahrete inanan dini bütün Müslüman” rolünde şaşırtılmış halkı dolandırıp dünyalıklarını düzerlerken, öbür yandan emperyalist politikaların cıvatası görevini ustaca yerine getirmektedirler...

 

Aynı arpa boyu bıyıklı din tüccarı yöneticiler, çokbilmiş ve ruhlarını çoktan “şeytana” satmış danışmanlarından duydukları klişelerle geviş getirir gibi “kültürler arası barış”, ya da “dinler arası diyalog” sözlerini tekrarlayarak büyük “düşünür” ve “devlet adamı” görünümü vermeye çalışmaktadırlar. Diğer yandan, Afganistan’da ve Irak’ta sürekli boğazlanan Müslüman halkları rahatça görmezliğe gelebilmektedirler. Bir yandan Afganistan’da, Irak’ta ve daha başka coğrafyada Müslümanları katlederken, diğer yandan Müslüman halklara “İslamiyet” dersi vermeye, “nasıl Müslüman olmaları gerektiğini” öğretmeye kalkışan W. Bush- Blair ikilisinin kampanyalarına, “Müslüman devlet adamı” rollerinde katılmaktadırlar...

 

Biryandan İslam inancını tehlikeli bir ideoloji gibi göstermeye çalışmak, diğer yandan “dinler arası diyalog”, veya “kültürler arası barış” gibisinden demagojiler yapmak, emperyalist soygun, talan ve yıkım politikalarını kamufle etme çabalarından başka birşey değildir. İşin gerçeği, herhangi birilerinin özel diyalog ve yakınlaştırma çabalarına gerek olmadan kültürler, dinler arasında tarihin derinliklerinden gelen gerçek bağlar, yakınlıklar mevcuttur zaten...

 

“Soğuk Savaş”ın bitimi ile birlikte, ABD dışpolitikalarını yönlendiren mali- sermaye çevrelerinin örgütü CFR’in (Council on Foreign Relations) yayın organı Foreign Affairs dergisinde 1993 yılında yayınlanan “Kültürler arası savaş” tezi ne ölçüde yeni emperyalist talan politikalarına kılıf hazırlama çabası olmuşsa, “dinler arası diyalog” veya “kültürler arası barış” gibisinden demagojilerin hedefi de yine o ölçüde mevcut vahşi emperyalist saldırganlığı kamufle etme çabasıdır. Bunlar, yaşanmakta olan kanlı gerçeği, emperyalist saldırı, yıkım ve talan politikalarını gizlemeye yönelik adi manevralardır.

 

Kanlı emperyalist saldırı ve savaş gerçeği ortada çırılçıplak dururken, emperyalist yıkım ve talan olgusu kör gözün içine girerken, “arpa boyu bıyıklı” bir “Tuzsuz Bekir” karikatürünün Karagöz perdesinden düşmüş gibi ortaya atlayıp, Avrupa Birliği’ni kastederek, “beni birliğe alırsanız kültürler arası barış, almazsanız savaş olur”, biçiminde diller dökmesi, aslında komik bile olmamaktadır. Gerçekte çoktan emperyalist saldırganların safında yeralmış bu sıkmabaş yedekli sahte “Tuzsuz Bekir”in ağzından dökülenler, tüm şiddetiyle sürmekte olan emperyalist saldırı ve talan politikalarını kamufle etmeye çalışmanın bir diğer biçimidir...

 

İşin gerçeği, ister din adamı, ister politikacı, ister başbakan, işter devlet başkanı sıfatını taşıyor olsun, herhangi bir kimsenin yaşanmakta olan koşullar altında “dinler arası diyalog” veya “kültürler arası barış” gibisinden temelsiz sözlerle kanlı gerçeği örtebilmesine olanak yoktur. Ve akıtılan kanın asıl nedeni de, kültür arasında varolduğu iddia edilen “çelişkiler” değildir... Yoksul Müslüman halkların kentlerinin kafalarına yıkılmasının asıl nedeni, belli mali- sermaye güçlerinin ve bunların güdümündeki emperyalist politik merkezlerin durdurulamaz büyüme ve azami kazanç hırslarıdır. Gerçekte ise, herhangi “barış” ve “diyalog” çağrılarına gerek duyulmayacak kadar dinler ve kültürler arasında derin bir yakınlık zaten bulunmaktadır. İslam inancının kitabı olan Kuran, ağırlıklı olarak Tevrat ve İncil dogmalarına dayanmaktadır. Kuran’ın en büyük kültürel kaynakları Eski Ahit (Tevrat) ve Yeni Ahit (İncil) adlı kitaplardır.

 

Kuran’ın en güçlü kültürel kökleri arasında Tevrat ve İncil olduğuna göre, “İslam’a sadık devlet adamı” rollerinde sahneye çıkıp “dinler ve kültürler arası yakınlaşmadan” dem vuranlar, eğer İslam dini “anti- demokratik” ise, bu dinin kültürel kökleri olan Yahudilik ve Hıristiyanlık nasıl “demokratik” olabilir?, diye neden sormamaktadırlar? Anlaşılan, “paranın dini imanı olmadığı için” ve aynı “İslamcı önderler” miğdeden “Müslüman” oldukları için, böyle bir soruyu dillendirememektedirler. Bu tip “İslamcı” politikacıların asıl görevleri “ülkelerini pazarlamak olduğu” için olmalı, kapalı kapılar ardında pazarladıkları ülke değerlerini ucuza kapatmaya çalışan emperyalist alıcıları ürkütecek “tehlikeli” sorulardan özellikle uzak durmaktadır. Anlaşılan onlar için “Müslümanlık”, emperyalist merkezlerin yararları doğrultusunda toplumun mevcut laik hukuk sistemini çökertme eyleminde manivela olarak kullanılan “sıkmabaş” ticareti ile eş anlamlıdır sadece...

 

Emperyalist merkezlerden yayılan propogandaya uygun olarak “İslam dini anti- demokratik” ise eğer, bu dinin kültürel kaynakları olan Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın kat kat anti- demokratik dinler olmaları gerekir. Peki ozaman bu emperyalist merkezlerin “Hıristiyan” etiketli önderlerinin, yorumcularının, birtakın aydınlarının ve din adamlarının İslamiyet karşısındaki afur- tafurlarının, yukarıdan konuşma çabalarının gerisinde yatan gerçek nedir? Derin cehaletleri ile sözü “bizim kültürümüz İslam kültüründen daha üstündür” palavralarına dek uzatıp kantarın ayarını kaçıranların bu aşağılayıcı üsluplarının gerisinde yatan, talancı sömürgeci geleneklerinden ve beyinlerini zehirleyen bilimdışı ırkçı fantazilerinden soyutlanamaz. Ve aslında aynı karakterler sadece İslam toplumlarının mazlum emekçi halklarının değil, aynızamanda kendi halklarının da düşmanlarıdırlar...

 

Tüm bu gerçeklerin ötesinde, tartışılamayacak “doğrular” ve “yanlışlardan” oluşan dinlerin, itiraz edilemeyecek olan dogmaların birkısmının “demokratik” olduklarını, diğerinin ise anti- demokratik olduklarını kim iddia edebilir? Ancak ahmaklar veya sahtekarlar bu tip iddiaları ortaya atabilirler. Doğrulukları ve yanlışlıkları tartışılamayacak olan dogmalar nasıl “demokratik” olabilirler?, veya bunların bazıları diğerine göre nasıl daha “demokratik” olabilirler?

 

Kısacası, “tartışılamaz” ve “değişemez” gerçekleri ifade eden farklı dogmalar, görünüşteki tüm “değişemezliklerine” karşın, şekillendikleri ilk günlerdeki gibi kalamazlar. Bunlar yine dogma olarak kalsalarda, doğuş günlerindeki dogmalar olarak kalamazlar. Çünkü, yaşamda gerçek anlamda “kalıcı kutsal” herhangi birşey yoktur. Değişemez bir katılık, donmuşluk yaşamın gerçek doğasına kesinlikle aykırıdır. Değişen zamana, zamanla birlikte değişen toplumsal yapılara, o toplumsal yapılar içindeki farklı sosyal sınıfların düşünce yapılarına ve beklentilerine uyumlu olarak ve yeni farlı kültürlerin etkileri altında kalarak dinler de sürekli değişikliklere uğrayıp yepyeni biçimler alırlar, farklı dallara ayrılırlar. Dinlerdeki değişiklikler sadece temasa geldikleri farklı kültürlerin etkileriyle değil, aynızamanda toplumsal ekonomik yapıdaki önemli değişikliklerle, devrim niteliğindeki değişikliklerler de oluşurlar. Bilimsel teknolojik devrimlerle, değişen ekonomik alt yapılarla birlikte doğan yeni yaşam tarzları ve bunların yarattığı farklı toplumsal gereksinimler dinlerdeki değişiklikleri belirlerler. Farklı toplumsal sınıfların gereksinimleri de dinlerdeki değişiklikleri belirlerler. Üst sınıflarla alt sınıfların inançları arasında birtakım alışverişler olsa bile, bunlar birbirlerinin tamamen aynısı olamazlar. Sonuçta insanlar dinleri kendi ekonomik toplumsal yapıları ile uyumlu hale getirirler, kendilerine benzetirler...

 

Artık günümüzde ne Hıristiyanlık İsa’nın çarmıha gerildiği günlerdeki inanç biçimidir ve ne de Vatikan’ın çatısı altında yüzmilyarlarca, hatta trililyonlarca Dolar değerinde servetleri denetleyenler, Yahudi tapınağındaki tefeciliğe başkaldıran eşitlikçi yoksul İsa’ya ve O’nun yoksul havarilerine benzemektedirler... Yine aynışekilde günümüzde İslamiyet, Mekke’den Medine’ye hicretin/ göçün gerçekleştiği din değildir. Günümüzün “İslamcı” rolü oynayan politikacıları, yaklaşık 1400 yıl önceki o inanmış Müslüman karakterlerden çok ama çok uzaklardadırlar... Yine günümüzde İslamiyet, artık 800’lü ve 900’lü yılların bilim ve teknolojide en ileri ve en zengin gelişmiş ülkelerinin dini olmaktan çıkmıştır. Artık İslamiyet, çoğunlukla yoksul ve baskı altındaki halkların dini haline gelmiştir...

 

Modern sosyalist ideolojilerin farklı nedenlerle yemiş oldukları ağır darbeler, hertürlü baskıya, sömürüye başkaldıran halkların ellerine silah olarak geleneksel inanç biçimlerini bırakmıştır şimdilik. Bu yeni geçici süreç içinde İslamiyet, yoksul ve ezilen halkların dini, birçeşit “başkaldırı” ideolojisi haline gelmiştir. Günümüzde İslamiyet, emperyalist sömürünün pençesindeki yoksul ve ezilen halkların inanç biçimi ve başkaldırı ideolojileri olarak öne çıkmaktadır. Yalnız şüphesiz İslam inancının tüm kollarının aynı başkaldırı içinde yeralabildiklerini ve böyle “bütünsel” bir ideoloji ile yürütülen “başkaldırı”nın gerçek anlamıyla geleceğe dönük olduğunu söylemek olanak dışıdır... Asıl olarak emperyalist baskı ve sömürü politikalarından kaynaklanan bir başkaldırı vardır ama, başkaldıranların sahip oldukları ideoloji nedeniyle bunun bir yüzü geçmişe yöneliktir.   

 

Sayıları 50’yi aşan halkı Müslüman devletlerin yöneticilerinin çoğunluğu emperyalist merkezlerinin kuklaları olsalar bile, yönetmekte oldukları ülkelerin halkları başta ABD olmak üzere aynı emperyalist merkezlere karşı derin nefret ve başkaldırı duyguları taşımaktadırlar. Çoğu eğitimsiz veya yeterince eğitilmemiş olan bu topluluklar, anti- emperyalist tepkilerini geleneksel inanç biçimlerine sarılarak yansıtmaya çalışmaktadırlar. Aslında Müslüman oldukları için değil, toplum olarak aşağılandıkları ve zenginlikleri talan edildiği için başkaldırmaktadırlar ama, bu başkaldırılarını ancak İslami kalıplarla ifade edebilmektedirler. Çünkü henüz başka toplumsal ilişki biçimlerine ve düşünce tarzlarına sahip değillerdir... Başkaldırının bu biçiminin toplumları ileriye götürecek uzun vadeli başarılara açık olmadığı anlaşılıyor olsa bile, hatta aynı kalkışmanın bazı dalları Müslüman toplulukları geriye çekiyor olsalar bile, İslam inancını günümüzde bir “başkaldırı” ideolojisi gibi algılanmaktadır...

 

Aynı süreç nedeniyle W. Bush- Blair ekibi, veya emperyalist merkezler, denetimleri altında ehlileştirilmiş İslami akımlar yaratma çabası içine girmişlerdir. Burunlarına halka takıp oynatabilecekleri “Müslümanlar” arayan emperyalist merkezlerin -şimdilik- asıl patronu rolündeki W. Bush, aynı amaca yönelik olarak miğdeden “Müslümanlara” iftar yemekleri vermektedir. Ve TV kameraları karşısında yine W. Bush, Beyaz Saray’ın kütüphanesine ilk kez kendi döneminde bir Kuran konulduğunu itiraf etmektedir... Aslında W. Bush, bu ahmakça övünme gösterisiyle “Mert kıpti şecaatini arzederken sirkatini söylermiş!” özdeyişini akla getirmektedir. Yani, “çingenenin merdi övünürken suçlarını sıralarmış.” Ve ABD Başkanı’da övünürken, yaklaşık 1,5 milyar insanın dini olan İslam inancının kutsal kitabının günümüze dek Koskoca Beyaz Saray kitaplığına girmediğini itiraf etmektedir.  

 

Dünya egemenliği peşindeki Mr. President W. Bush, “Kuran”ın Beyaz Saray kütüphanesine daha yeni girdiğini açıklarken, ABD yönetimlerinin Müslüman halklara verdiği gerçek değeri de gözler önüne sermektedir... Bir yandan Kuran’ın 2005 yılına dek Beyaz Saray kitaplığında bulunmadığı W. Bush tarafından itiraf edilirken, diğer yandan aynı Beyaz Saray patronları “İslam” üzerine büyük bir rahatlıkla konuşabilmekte, Türkiye gibi ülkelere “ılımlı İslami rejimleri” salık verebilmektedirler. Böylece, en ufacık bir merak ve saygı duymadıkları bu inanç biçimi üzerine konuşmalarının, iftar yemekleri vermelerinin amaçları da rahatça anlaşılabilmektedir. Aslında, sözkonusu inanca sahip yaklaşık 1,5 milyar insana yönelik bu duyarsızlıklarına karşın, aynı insanlara nasıl inanmaları gerektiği üzerine baskılar yapmaya çalışmaları, doğrudan doğruya emperyalist talan hesaplarıyla ilgilidir. Yaklaşık 1,5 milyarlık Müslüman kitlenin yaşam tarzına, inançlarına en ufacık insani bir ilgi bile duymazken, onlara nasıl “Müslüman” olmaları gerektiğini öğretmeye kalkmanın tek amacı, emperyalist talan hesapları ile uyumlu hale getirilmiş “İslam” etiketli yeni bir ideolojiyi sözkonusu müslüman halkların burunlarına esaret halkası olarak takma çabasından başka birşey değildir.

 

W. Bush’un bu sözleri ettiği “iftar” sofrasında “helal kesilip kesilmediği” şüpheli kuzu etlerini yutan “Müslüman önderler”den biri çıkıpta, “Saygıdeğer babanız Mr. Presiden George Bush vaktiyle Kuzey Irak’ta Hacı olmuştu. Ve ‘Hacı Bush’ olarak tarihe geçmişti. Acaba O’da bir Kuran alıp Beyaz Saray kütüphanesine koymayı ve eski bir Kuzey Irak ‘Hacısı’ olarak kitabın sayfalarını arada karıştırmayı düşünemedimi?”, diye soramamıştır... Hatta anlaşılan, Bush ailesi ile Laden ailesi arasındaki iş ortaklıkları ve yine Beyaz Saray ile puritan Vahabi tarikatının öncüsü konumundaki Suudi Kırallık ailesi arasındaki geleneksel yakınlık bile Kuran’a Beyaz Saray’ın kapılarını açamamıştır. Trililyonlarca Suudi Petro-Doları’nın ABD’ye yatırılmış olması dahi, Kuran’ın daha önce Beyaz Saray’a girebilmesine yardımcı olamamıştır. Yine anlaşılan ABD yönetiminin en tepesindekiler, onyıllardır boğazladıkları, petrol zenginliklerini talan ettikleri Müslüman halkların, sayıları 1,5 milyara yakın insanın “kutsal” kitabında neler yazdığını bile merak etmemişlerdir...

 

Aslında Beyaz Saray patronlarının, bu konuları, İslam inancını ve kollarını araştırmış danışmanları vardır. ABD’de, halkı Müslüman topluluklar üzerine politikalar çizilmesine yardımcı olan mükemmel yetişmiş uzmanlar vardır. İslamiyet üzerine en mükemmel bilimsel araştırmaları zengin olanaklara sahip Amerikan üniversitelerinde bulabilmek olasıdır. Bu gerçeğe karşın, Beyaz Saray’a yerleşmiş politik önderler -ırkçı düşünce yapıları ile uyumlu olarak- sömürdükleri yoksul halkların inancı İslamiyet’e çok yukarılardan aşağılayıcı gözle bakmışlardır ve bakmaktadırlar... Sonuçta, ırkçı düşünce yapısının tüm ahmaklığı ile “şecaat arzederken Beyaz Saray’ın sirkatini açıklayan” Bush, emperyalist bakış açısını bir kez daha açıkça sergilemiştir. O, bulunduğu makamdakilerin Müslüman halklara yönelik derin ırkçı küçümsemelerini, “Beyaz Saray kitaplığına yeni giren Kuran” örneği ile açık etmiştir...

 

Afganistan ve Irak’ta Müslümanları boğazlamayı sürdüren, İran’a ve Suriye’ye saldırmak için fırsat kollayan W. Bush, biryandan Beyaz Saray kitaplığına daha yeni göstermelik bir Kuran yerleştirildiğini küçültücü ifadesiyle itiraf ederken, diğer yandan İslamiyeti çok iyi tanıyan biri rolünde, “İmam” pozlarında, “iyi Müslüman” ve “kötü Müslüman” ayırımı yapmaya çalışmakta, anti-emperyalist başkaldırıyı bölmek için aklınca taktikler uygulamaktadır. Müslümanlara nasıl iyi “Müslüman” olunabileceğini öğretmeye çalışmaktadır.

 

Günümüzde İslamiyet göreceli de olsa bir “başkaldırı” ideolojisi olarak algılanmaya başlanmıştır. Herkesin değişik ölçülerde görebildiği gibi, Kuzey Amerika’nın en çok ezilenleri, Afrika kökenli siyahlar İslamiyetin farklı biçimlerini yeni bir din olarak seçmektedirler. Yine Orta ve Latin Amerika’nın en alttakileri, Amerikan yerlileri İslamiyeti seçmektedirler. Bu seçimleri onların mevcut düzene olan tepkilerinden soyutlanamaz... Sonuçta, Batı’nın emperyalist merkezlerinde İslam inancının basitleştirilip tek bir kalıba dökülerek aşağılanmasının, Müslüman halkların beyinlerine ve ruhlarına yönelik ağır psikolojik bir saldırı başlatılmasının temel nedeni, kaynakları sömürülen halkların çoğunluğunun Müslüman olmalarında gizlidir.

 

İslam inancının kaynakları sömürülen yoksul halklara ait olması, bu dinin göreceli bir başkaldırı ideolojisi haline dönüşmesine de açıklık getirmektedir. Batı’nın, emperyalist merkezlerin bir ölçüde ideolojik aygıtı konumundaki Kiliseler, günümüzde Vatikan’ın öncülüğünde, bu yoksul Müslüman halkın elinde bulunan tek başkaldırı silahını, İslam inancının haksızlıklara karşı olan yüzünü yoketmeye çalışmaktadırlar. İslam inancına istedikleri biçimi vererek, Müslümanların ruhlarını iğdiş ederek, onları itaatkar çağdaş köleler haline getirmeyi amaçlamaktadırlar. Bir yandan kanlı emperyalist askeri saldırılar sürerken, diğer yandan aynı askeri köleleştirme operasyonunun ideolojik uzantısı olarak Vatikan tarafından “dinler arası diyalog” ve “dinlerin bütünleştirilmeleri” önerileri öne çıkartılmaktadır. Tüm bu ortak askeri ve ideolojik saldırı kampanyası, anti- emperyalist başkaldırıyı askeri güçle kesip parçalarken, üretilen yeni dini ideoloji ile de uyuşturarak hareketsiz kılma planından başka birşey değildir. Bunlar, “kamçı ve afyonlu havuç politikalarının” farklı iki yüzüdürler sadece. Yalnız, Müslüman halkların sırtlarında şaklamakta olan kamçı bütünüyle gerçek olmakla birlikte, “dinler arası diyalog” ve “dinlerin bütünleştirilmeleri” adıyla sunulan, “havuç” biçimine sokulmuş uyuşturucu bir afyondan başka birşey değildir...

 

Nasıl İslamiyet başlangıcından günümüze birtakım değişikliklere uğramış, farklı kollara ayrılmışsa, Hıristiyan dini de değişik kültürlerin etkileriyle ve değişip kapitalistleşen dünyanın farklı yarar hesaplarına dayalı yorumlarla süreç içinde değişikliklere uğramış, kollara ayrılmıştır. Süreç içinde üç temel farklı kola (Ortodoks, Katolik, Protestan) ayrılmış olan Hıristiyan kiliseleri, süreç içinde politikanın doğrudan aygıtları haline getirilmişler ve artık günümüzde mali- sermaye gurupları ile tamamen bütünleşmişlerdir... Günümüzde, Hıristiyanlık adına konuşan Kilise önderleri ile vaktiyle Yahudi tapınağındaki tefeciliğe karşı çıktığı için çarmıhta canveren dürüst ve eşitlikçi İsa’yı aynı terazi de tartmak olanaksızdır. İsa ne ölçüde hümanist, barış yanlısı, tefeciliğe karşı eşitlikçi bir karakter ise, Vatikan’ın ve diğer büyük Kilise kurumlarının önderleri de o ölçüde emperyalist mali- sermaye güçlerinin emrindedirler. Bunlar, barışçı ve eşitlikçi İsa karakterinin tam tersine, saldırgan militarist politikaların merkezleriyle ortaklıklar içerisinde olan acımasız tiplerdir. Bunlar, İsa’nın başkaldırmış olduğu zengin Yahudi tapınağının tefeci rahiplerinden çok daha tehlikeli kişiliklerdir...  Tüm bu gerçeklerin ışığında, Vatikan’ın veya mali- sermaye güçleri ile bütünleşmiş benzer diğer merkezlerin “diyalog” çağrıları, İslam dini ile aralarında “ortaklık arama” çabaları, gerçek niyetlerini ifade etmemektedir ve zaten lafın ötesinde böyle ciddi bir ortaklık arayışları da gözükmemektedir...

 

Kültürel ortaklıklar sözkonusu dinlerin temellerinde, kültürel kaynaklarında zaten vardır. Eski Ahit (Tevrat), Yeni Ahit (İncil) ve Kuran çok büyük kültürel ortaklıklara sahiptirler. Fakat bu kültürel ortaklık, vahşi birer yağma seferi olmaktan öteye geçemeyen ve İslam dünyasını geriliğe, kaosa sürükleyen Haçlı Seferleri’ni engellemeye yetmemiştir. Ve günümüzde de aynı coğrafyaya yönelik çok daha kanlı yağma saldırılarını engellemeye yetmemektedir... Tüm ortak dogmaların ötesinde felsefi olarak Sünni İslam ile doğu Kilisesi arasında bir yakınlıktan, ve yine düalist Şia kozmolojisi/ evren bilgisi ile düalist Hıristiyanlık arasında bir ortaklıktan sözedilebilir şüphesiz. Yine de bu tip kültürel derin ortaklıklar mali- sermaye çevrelerinin Müslüman halklara yönelik sömürü politikalarını engellememektedir. Hatta herkesin bildiği gibi, Katolik Orta Amerika ve Latin Amerika’da aynı güçler tarafından en az ikiyüz yıldır sömürülmektedir, talan edilmektedir. Kısacası, talan amaçlı kanlı saldırıların gerisinde “kültürel- dini” ayrılıklar olduğunu iddiaya kalkışmak ne ölçüde büyük bir yalan olmaktaysa, “kültürel- dini” ortaklıkların kanlı talan saldırılarını engellemediği de o ölçüde büyük bir gerçek olmaktadır...

 

Irkçı Evangelist bir puritan/ safcı Protestan Hıristiyanlığı kendisine kalkan yapan W. Bush, halkının ezici çoğunluğu Hıristiyanlık benzeri düalist Şia inancına bağlı Irak halkına karşı kanlı bir Haçlı Seferi’ni, yağma savaşını rahatça başlatabilmiştir. Şüphesiz aynı güçler yaklaşık iki asırdır Hıristiyan Orta ve Latin Amerika halklarının zenginliklerini de talan etmektedirler. Mayıs 1866 Tennessee doğumlu ırkçı puritan Protestan Ku Klux Klan örgütlenmesinin hedefleri ve kurbanları arasında sadece Afrika kökenli siyahlar değil, aynızamanda Katolik kökenli halklar da vardır. Sözde saflıklarını, inançlar anlamına “bakireliklerini” simgeleyen beyaz kukuletalarının ve beyaz tüniklerinin içine gizlenen bu korkak katiller sürüsü, gece karanlığında yanan çağmıhların altında sadece masum yoksul siyahları değil, aynızamanda katolikleri de katletmişlerdir. Ve katoliklerin Ku Klux Klan tarafından bu şekilde hedef alınmış olması, 1800’lü yılların başlangıcından itibaren ABD sermayesinin sömürü alanı haline sokulmaya başlanmış olan Orta ve Latin Amerika halklarının Katolik olma gerçeğinden soyutlanarak ele alınamaz. Diğer yandan, sadece Luther Kilisesi, Protestanlık değil, Katolik Kilisesi, Vatikan’da, bir mali-sermaye diktatörlüğü olan Hitler rejiminin, Nazizm’in emrine girebilmiştir. Ve puritan Protestan inancının hedefleri arasında Katolisizm’in de yeralıyor olmasına karşın Vatikan günümüzde, W. Bush politikalarını büyük bir rahatlıkla destekleyebilmektedir. Bu ifade edilen son gerçekte, Vatikan’ın mali-sermaye çevreleriyle bütünleşmiş olmasından, W. Bush politikalarını yönlendiren uluslarüstü tekellerin hisse senetlerine sahibolmasından soyutlanarak ele alınamaz.

 

Yaşanan gerçekler göstermektedirki, başta Vatikan olmak üzere emperyalist politikaları destekleyen Hıristiyan Kiliseleri’nin “diyalog” söylemleri içi boş ifadeler olmanın ötesinde, emperyalist “kamçı politikası” ile uyumlu bir “havuç gösterme” tuzağından başka birşey değildir. Müslüman halklara, bu halkların haklarına, hukuklarına, inançlarına saygı duyanlar, anlamsız “diyalog” çağrıları ile tuzaklar hazırlamak yerine, zaten dinlerin temellerinde bulunan kültürel ortaklıklara saygı göstererek, İsa’nın humanizmine gerçekten sahip çıkarak, en başta Irak ve Afganistan’da yürütülmekte olan emperyalist saldırılara açıkça ve kararlı biçimde karşı çıkarlar. İran’a ve Suriye’ye yönelik saldırı tehditlerine karşı çıkarlar. Eğer başta Vatikan olmak üzere Ortodoks ve Protestan Kiliseleri böyle gerçek bir savaş karşıtı tavır segileyecek olurlarsa, onmilyonlarca, sadece yüzmilyonlarca masum Müslüman insanı acımasız yıkımlardan korumakla kalmayacaklar, aynızamanda dünyamızı da sürüklenmekte olduğu kanlı kaostan da bir ölçüde kurtarabileceklerdir. Emperyalist saldırı ve yıkım politikalarına karşı böyle somut bir tavrın ardından onlar, Kiliseler, herhangi bir “diyalog” çağrısına gerek kalmadan Müslüman halkların saygılarını ve sevgilerini kazanacaklardır...

 

Yalnız malesef ne Vatikan’da ve ne de diğer büyük Kilise kurumlarında ABD yönetimlerinin saldırgan politikalarına karşı en ufacık bir kıpırtı dahi gözükmemektedir. Yaklaşık iki asırdır talan edilen Katolik Orta ve Latin Amerika halklarına sahip çıkmayan Vatikan’ın, İsa’nın gerçek düşünceleri yönünde Irak halkına ve diğer Müslüman halklara sahip çıkmasını beklemek, anlaşılan ham hayalden öteye geçemez. Bunun ötesinde, sözkonusu Kilise örgütlenmelerinin yağmacı emperyalist saldırıları desteledikleri de gün gibi ortadadır...

 

Peki ozaman “dinler arası diyalog” çağrısı yapan Vatikan’ın ve bu yalana ağızlarını köpürterek katılan “sıkmabaş” yedekli “Müslüman” politikacıların peşinde koştukları amaç nedir? Bu, “papelciliğin”, “bul karoyu al parayı”, veya “bul doğru fincanı al parayı” dolandırıcılığının, şık politikacı kostümleri ve papaz cübbeleri altındaki yeniden ustaca tezgahlanmasından başka birşey değildir... Gerçek küçük dolandırıcılar olan “papelciler”, ekip halinde çalışırlar. “Papeli” açan asıl ustaları oyunu götürürken, genellikle yedi kişiden oluşan ekibin diğer üyeleri de, ya “kumarbaz” rolünde oyuna katılıp müşteri kızıştırırlar, ya da gözcü olarak köşe başlarında beklerler. Vaktiyle, 1960’lı yıllarda bunların terminolojilerinde bekçinin adı “beş kuruş”, polisin adı ise “on kuruş” idi... İşe ortak olan sahte oyuncular müşteri kızıştırmak için sürekli kazanırlar ama, aldatılarak oyuna dahil edilen ahmak kumarbazlar sürekli soyulurlar... “Dinler arası diyalog” ve “kültürler arası uzlaşma” “papelciliği” de ekip halinde sahneye konmaktadır. Zengin süslü tütsülü papazlar ve gülyağı kokulu arpa boyu bıyıklı “İslamcı” politikacılar tarafından açılan modern “papelci” tezgahında da dolandırılanlar sıradan Müslüman ve Hıristiyan halklar olurlarken, sürekli kazananlar ise, tezgahı açanlar ve aynı tezgahın gerisinde duran uluslarüstü tekeller olmaktadır. Enerji ve silah sektöründe yatırımları olan dev uluslarüstü tekeller, aynı tekellerin yüklü hisse senetlerine sahibolan Vatikan patronları ve yine sözkonusu tekellerin Müslüman coğrafyasında komisyonculuğunu yapan sıkmabaş yedekli “İslamcı” politikacılar sürekli kazananlar olmaktadırlar.

 

Eğer Vatikan diyalog isteminde gerçekten samimi ise, Müslüman halklar arasında saygınlık kazanma isteminde ciddiyse, herşeyden önce Irak’ta, Afganistan’da, ve dünyanın başka köşelerinde gerçekleşen Pentagon saldırılarının karşısına aktif biçimde çıkabilmelidir. Karanlık amaçlarla Madrid’de, Londra’da veya bir başka Batılı merkezde patlatılan bombalamaların kurbanları için saygı duruşları yapılırken, Afganistan’da, Irak’ta veya bir başka doğulu ve güneyli ülkede Pentagon ve ortaklarının bombalarıyla ölen kadın-çocuk onbinlerce ve onbinlerce masum insan için kılını bile kıpırdatmayan Vatikan’ın ve Batılı politikacıların diyalog çağrılarında samimi olabileceklerine kim inanır? Çifte standartlı, Batı toplumlarına dönük yüzleriyle demokrat ve terör karşıtı, doğunun ve güneyin yoksul halklarına dönük yüzleriyle ise saldırgan ve yıkıcı olan Batılı politik önderler Vatikan ve diğer Kiliseler tarafından uyarılsalar; Vatikan ve diğer Kiliseler, ABD- İngiliz bombardımanlarının kurbanı masum Müslüman halklar için de saygı duruşları yapsalar, emperyalist güçlerin katliamlarına karşı çıksalar, herhangi bir “diyalog” çağrısına gerek kalmadan Müslüman halkların gönüllerini rahatça kazanabilirler. Haksızlıklara, ikiyüzlülüklere yönelik bu ölçüde bir tepki bile Müslüman halkların kalplerinin kazanılabilmesi için yeterli olur...

 

Yukarıda ifade edilen basit gerçeğe karşın, Vatikan’ın süslü tütsülü “erkek oğlan erkek” (veya sadece cinsel “bakire”) efendileri de en az Batılı politikacılar kadar, hatta onlarınkini de aşan ölçüde bir ikiyüzlülükle emperyalist saldırılara ortak olmaktadırlar. Emperyalist saldırganlıklar, katliamlar karşısında Vatikan’ın ve diğer Kiliselerin onay verici suskunlukları, sözkonusu talanın kaymağını yiyen tekellerin Kiliselere ait hisse senetlerinden ayrı düşünülemez. Kısacası, Vatikan ve diğerleri, ellerindeki yüklü hisse senetleri oranında sürmekte olan emperyalist talandan paylarını alırlarken, Müslüman halklara yönelik katliamlar karşısında susmayı tercih etmektedirler. Diğer yandan aynı Kiliseler, zenginlikleri talan edilip katledilen halkların dini önderlerine sahte “diyalog” çağrıları yapmaktadırlar. Ve bu “diyalog” çağrıları, Bush- Blair ikilisinin “kötü Müslüman”lara karşı, burunlarına emperyalist merkezlerin kölelik halkaları geçirilmiş “iyi Müslüman”lar üretme taktiklerinin bir parçası olarak saldırgan politikaları tamamlamaktadırlar...

 

Vatikan ve diğer zengin Kiliseler eğer gerçekten iyi yürekli haksever İsa’nın izinde iseler, lafı bırakıp iki milyarı aşkın insanın günde iki ABD Doları ve daha azı ile yaşamak zorunda olduğu bu dünyada adaletli bir dağıtımın sağlanabilmesi için çaba sarfetmelidirler... İlk Hıristiyan toplulukları eşitlikçi komünlerdi. Bunlar, yoksulların sığınak yerleriydi ve o nedenle Hıristiyanların sayıları hızla artacaktı... Halbuki Vatikan ve diğerleri, silah endüstrisinden seks endüstrisine ve dünyayı kirleten fosil enerji endüstrisinden otomativ endüstrisine dek dev mali- sermaye guruplarının hisse senetlerine sahiptirler. Kiliseler, bankacılıktan silah ve petrol bağlantılı tüm alanlara dek yatırımları olan değişik güçlü mali- sermaye guruplarına ait yüklü hisse senetleri ile sürekli zenginleşmektedirler...

 

Vatikan bankası Banko Ambrosiano’nun kara para aklamakla ünlendiğini ve 18 Haziran 1982 günü Londra’daki Blackfrias Brige’in (Blackfrias Köprüsü’nün) bacaklarından birine -gövdesinin yarısı suyun içinde- asılı vaziyette bulunan cesedin Banko Ambrosiano’nun başındaki Roberto Calvi’ye ait olduğunu ve Başkan Reagan’ın Londra ziyareti sırasında cesedi bulunan Calvi’nin Polonya’ya akan kara Dolarlar nedeniyle verilen banka açıklarından kendisini kurtarması için Polonya asıllı Papa II. John Paul’a santaj yapmaya çalışırken öldürüldüğünü bilmeyen yoktur. Ve şüphesiz Calvi’yi İsviçre üzerinden sahte bir pasaportla Londra’daki oteline dek götüren de yine İtalyan mafyası içindeki tanıdıklarından birisidir. Calvi’yi satan kişi de, bu parayla tutulmuş mafya adamıdır muhtemelen... Özellikle Vatikan’ın Nazilerle ve ardından CIA ile işbirliğini sıralamak için ayrıca bir kitap yazmak gerekir...

 

Mafya örgütlenmelerinin kara paralarını yıkamakta uzmanlaşanların, barışçı İsa’nın adına kanlı emperyalist saldırıları ve yıkımları kutsayanların, bir başka inancı aşağılamaya, İslamiyet’i “anti- demokratik” olarak gösterip küçük düşürmeye hakları olabilirmi? Yahudi tapınağındaki tefeciliğe başkaldırması nedeniyle başında dikenlerden bir taçla çarmıhta acılar içinde yaşamı noktalanan İsa’nın tüm adalet ve barış ideallerine defalarca ihanet edenlerin, Müslüman topluluklara sahte “diyalog” çağrılarına kim inanır? Bunlar, tüm ikiyüzlülükleri ile Müslüman topluluklara çağrılar yaparlarken, asıl amaçları, Müslüman halkların ruhlarını da talancı mali- sermaye gurupları adına teslim alabilmektir. Mali- sermayenin sömürü ve pazar hesaplarına uyumlu biçimde İslamiyet’in ehlileştirilmesi, doğal kaynakları vahşice sömürülen Müslüman toplulukların Batı’nın emperyalist merkezlerinin uysal köleleri haline getirilmesi amacıyla “dinler arası diyalog” projeleri üretmektedirler. Kısacası Vatikan ve diğerleri, Bush- Blair ikilisinin planlarına uygun olarak yeni tamamen iğdiş edilmiş bir İslam yaratma peşindedirler.

 

Irkçı Puritan Protestaniz’min merkezleri, Washington ve Londra aynı projeyi, Vatikan’ın “dinler arası diyalog” projesini açıkça desteklemektedirler... Yaklaşık iki yüzyıldır Orta ve Latin Amerika’nın yoksul Katolik halklarını sömüren, Orta ve Latin Amerika’da kanlı darbeler örgütleyen ABD yönetimine dur demiyen Vatikan’ın, Müslüman halklara nasıl bir yararı dokunabilirki? ABD merkezli uluslarüstü tekellerin, dev mali- sermaye güçlerinin yüklü hisse senetlerine sahip Vatikan’ın, Orta Amerikalı ve Latin Amerikalı Katoliklere yardımcı olmamasının nedenleri gün gibi ortadadır... Pentagon’un ve başta ITT tekeli olmak üzere bazı ABD merkezli mali- sermaye güçlerinin iktidara taşımış olduğu Augusto Pinochet’e ve benzeri diktatörlere sahip çıkan Vatikan’dan Müslüman halklara nasıl bir hayır gelebilir?.. Ellerinden gelse tüm Müslümanların burunlarına birer halka takıp zincirlerin ucunu da Vatikan’da oturan Papa’nın ellerine vereceklerdir ve “diyalog” dedikleri şeyden umdukları da bundan başka birşey değildir.

 

Müslüman halkların yaşamakta oldukları ülkelerde halen ağırlıklı biçimde yaşanmakta olan ve bu ülkelerdeki geriliklerin temel nedeni olan ataerkil/ pederşahi baskıcılık, farklı biçimlerde Hıristiyan toplulukları içinde de uzun yüzyıllar etkilerini göstermiştir. Hatta bundan 300 yıl önceye dek Batı’nın Hıristiyan dünyasında kadınların “cadı” ithamı ile öldürüldükleri, hatta diri diri yakıldıkları bir sır değildir. ABD’de, daha bundan yaklaşık 300 yıl önce, Salem Massachusetts’de, Mayıs- Ekim 1692’de 19 kadın “cadı” oldukları iddiası ile yargılanıp idam edilmişlerdir. Köle olan bu kadınların “cadılık” suçlaması dışında haklarında başka herhangi bir “suçla” ilgili iddia yoktur. Ve örnekler uzatılabilir... Günümüzde de aynı merkezler, yakıcı napalm bombaları ile, fosfor bombaları ile ve milyarlarca yıl radyasyon yaymayı sürdürecek seyreltilmiş uranyumlu mermilerle onbinlerce ve onbinlerce kadını ve çocuğu acılı ölümlere mahkum etmektedirler. Aynı güçler kullandıkları bu modern saldırı araçları ile anormal doğumların, çeşitli kanser türlerinin nedeni olmaktadırlar. Sadece mevcut nesillerin değil, gelecek nesillerin yaşamlarını da ağır riskler altına sokmaktadırlar.

 

Batı’da çok daha erken olarak ve daha ileri düzeyde gelişen kapitalizm, halen Müslüman toplumlarda ve güneyin diğer halkları üzerinde egemenliğini sürdüren ataerkil/ pederşahi kültürün ürünü toplumsal baskıları önemli ölçüde silmiş, ve dini kendisine uydurmuştur. Kapitalizmin gelişmesine koşut olarak göreceli değişen Batı’nın Hıristiyan toplumları, geri ekonomilere sahip İslam toplumlarına göre daha önce ve daha ileri düzeyde bazı hakları kadınlara sağlamışlardır. Sözkonusu Hıristiyan toplumlardaki tüm olumlu değişikliklere karşın, ataerkil kültürün bu coğrafyalarda da tümüyle yokolduğunu iddia edebilmek olanaksızdır. Kadın hakları konusunda en ileri olan Batı toplumları bile sonuçta halen erkek toplumlarıdırlar. Aynı toplumlarda, ilk bakışta görülen “demokratik” peçenin gerisinde duran asıl politik yönverici güçler hiç te öyle demokratik değillerdir. Batı demokrasilerinin çekirdeğinde gizlenen elitist masonik örgütlenmeler katı ataerkil yapılara sahiptirler. Batı’da gözüken “demokrasi”, buzdağının su düzeyinin üstünde görülebilen kısmı gibidir. Aynı buzdağının su altında kalan asıl büyük bölümünde mali- sermaye dayanaklı CFR, Bilderberger ve benzeri masonik mali-sermaye örgütlenmeleri durmaktadır. Sözkonusu elitist masonik örgütlenmelerin içinde tek bir kadına bile rastlamak olası değildir. Cinsler arası eşitlik ve hertürlü toplumsal eşitlik onların doğasına, yönetme felsefelerine yüzde yüz aykırıdır... Diğer yandan, İslam ülkelerinde kadın başkanlara rastlanmıştır ama, “demokratik” ABD’de şimdiye dek ne tek bir siyah ve ne de tek bir kadın başkana rastlama olasılığı olmuştur. Tek Katolik kökenli başkan olan John F. Kennedy (yönetimi, 1961- 63) ise 22 Kasım 1963 günü Dalas’da karanlık bir süikastin kurbanı olmuştur. Bu yakıcı gerçeklere karşın Batı’nın patronları, kendi dinlerini ve kültürlerini “üstün” göstermeye ve Hıristiyan inancı ile derin kültürel bağlara sahip İslam inancını ise aşağılamaya çalışmaktadırlar...

 

Kapitalizmin yeterli ölçüde güçlenemediği güneyin yoksul ve sömürülen Hıristiyan toplulukları ise, değişik ölçülerde Müslüman topluluklar kadar ataerkil/ pederşahi toplumsal yapılara sahiptirler... Halkının çoğunluğu Müslüman olan değişik ülkelerde kadınların içlerine düştükleri onaylanamaz sosyal konumları, doğrudan dinle ilgili olmanın ötesinse, sözkonusu ülkelerin toplumsal gelişmişlik düzeyleri ile ilgilidir. Ve zaten din de, -diğer üstyapı kurumları gibi geçmişi koruma konusunda ne ölüçüde direnirse dirensin- sonunda toplumsal gelişmeye ayak uydurmak zorunda kalmaktadır... Kadının ezildiği Müslüman topluluklar endüstrileştikleri, laik toplumsal hukuki yapılara kavuştukları ölçülerde, bu ülkelerin halkları İslam inancını farklı biçimlerde yorumlamaya başlanacak ve kadınlar giderek toplumun eşit bireyleri haline geleceklerdir...

 

İslamiyet’i aşağılamaya çalışan emperyalist merkezler, halkı Müslüman ülkelerin endüstrileşmelerini, bilime ve ileri teknolojilere sahip olmalarını tüm güçleriyle engellemeye çalışmaktadırlar. Bir yandan kökten- dinci İslami akımları el altından ekonomik olarak beslerlerken, diğer yandan da Müslüman halklara yönelik baskı ve şiddet politikaları ile bu toplumlar içinde kökten- dinciliğin güç kazanmasına yardımcı olmaktadırlar. Biryandan bu ülkelere yüksek faizli krediler vermenin, sözkonusu ülkeleri içinden çıkamayacakları borç batağına sürükleyerek iliklerine dek soymanın ötesinde ekonomik ilişki biçimleri geliştirmezken, ileri teknolojilerin sözkonusu ülkelere girmelerini hertürlü yöntemle engelleyerek geri toplumlsal ataerkil yapıların varlıklarını sürdürmelerine yardımcı olurlarken, diğer yandan da aynı ülkelerde kadın haklarının ve insan haklarının çiğnendiği yaygarasını kopartmaktadırlar. Bu gürültünün yardımıyla hertürlü gerilik ve baskıdaki temel sorumluluklarını, sömürü mekanizmalarını gizlemeye çalışmaktadırlar...

 

Aynı madalyonun bir diğer yüzü daha vardır... Kadın hakları sorununu öne çıkartarak İslamiyet’i aşağılamaya çalışan Batılı toplumların yöneticileri, iki milyar insanın değişik ölçülerde açlığı paylaştığı bu dünya da memeleri kurumuş analarının kucaklarında açlıktan ölmek üzere olan hastalıklı çocukların durumlarından birinci derecede sorumludurlar. Ve aynı politikacılar TV ekranlarına yansıyan sözkonusu hastalıklı aç anaların ve çocukların görüntülerine bakarak, “İslam dünyasındaki kadın hakları” üzerine ahkam kesiyorlarsa eğer, olabilecek ikiyüzlüklerin en derinini sergiliyorlar demektir. Yoksul ülkelerdeki kadınları ve çocukları o içler acısı durumlara sürükleyen politikaları üretenlerin ve yine kadını insan yerine koymayan en çağdışı monarşileri ve Vahabilik gibi kadın düşmanı köktendinci akımları destekleyenlerin kendileri olduklarını yine en iyi onlar bilmektedirler. Yoksul Müslüman topluluklar içinde “kadın haklarının yokluğu” üzerine kocaman laflar eden, veya ikinci elden ettirten politikacılar, başta kadınları ve çocukları vuran yoksulluğun, açlığın ve hastalıkların o korkunç gürüntülerini emperyalist politikaları ile yaratan kişilerdir. Diğer yandan, aynı Batılı “kadın hakları” savunucusu politikacıların İslam dünyasındaki en yakın dostları, kadınların toplumda kişi bile olamadıkları Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi ülkelerin kırallarıdır, emirleridir...

 

Biryandan anaların sefaletlerine ve çocukların ölümlerine yolaçarlarken, kadınları yok sayan monarşilerle alabildiğine sıkı bağlar kurarlarken, diğer yandan “kadın haklarını” savunur rollerde “demokratlık” taslamaları ve Müslüman halkları aşağılamaya çalışmaları, ikiyüzlülüğünde ötesinde alçaklıkların en derinidir. Bir yandan Irak’a, Afganistan’a ve benzerlerine kanlı saldırıları sürdürürlerken; kadın- çocuk demeden toplumdaki en zayıfları vahşice katlederken; kadınları ve çocukları derin bir yoksulluğa ve fuhuşa sürüklerlerken, “demokratlık” taslamak ve “kadın hakları” savunuculuğuna soyunmak, insan soyuna ihanetin en ikiyüzlüsü ve derinidir. Bir yandan kadınların hilkat garibeleri doğurmalarına yolaçan ve etkileri 4,5 milyar yıl sürecek olan tüketilmiş uranyumlu (DU) mermileri kullanmak ve diğer yandan ise demokrat rolünde “kadın hakları” savunuculuğuna soyunmak, “İslam ülkelerinde kadınların nasıl ezildikleri” üzerine nutuklar atmak, ikiyüzlülüğünde ötesinde alçaklığın en derinidir.

 

Şüphesiz İslam ülkelerinde varolan kadınlara yönelik baskılardan, anti- demokratik uygulamalardan öncelikle o ülkelerin yöneticileri sorumludurlar. Sözkonusu baskıların gerisinde yatan asıl neden ise, dinin kendisi olmanın ötesinde, bu ülkelerin ekonomik- toplumsal gelişmişliklerindeki çarpıklıklardır. Ve yine kadına yönelik baskılar herhangi bir biçimde haklı gösterilemezler ama, kadına baskıların gözle görülür biçimde yaşandığı halkı Müslüman ülkelerin yöneticilerinin bir- ikisi hariç tümü, emperyalist Batılı merkezlerin, ABD’nin en yakın ortaklarıdırlar...

 

ABD yönetimlerinin önderliğinde örgütlenmiş olan maskeli balonun “eli minareli İslam yiğidi” giysili ve arpa boyu bıyıklı bir bukalemun politikacısı, “sıkmabaşı ile kızını üniversiteye yollayamadığı için ABD’de okuttuğu” mavalını okuyarak başbakanlık yaptığı “ülkesini”nin laik hukuki yapısını anti- demokratik uygulamaların “kaynağı” gibi göstermeye çalışmaktadır. İslam inacını aşağılayan emperyalist merkezlere “ülkesi”nin laik kurumlarını jurnallerken, “paranın dini imanı olmaz” sözlerine sadık biri olarak aynı emperyalist güçlerlerin Müslüman halklara saldırı politikalarına dört ayağıyla katılmaktadır. Anlaşılan, maskeli balonun “eli minareli İslam yiğidi”, Suudi Arabistan, veya Kuveyt, veya benzeri rejimlerde yaşamak istemektedir. ABD yönetimlerinin düşleri de tüm İslam ülkelerini bu tip rejimlere doğru iterek teslim almaktan başka birşey değildir. Kısacası, emperyalist merkezlerin “kadın hakları” ve demokrasi savunuculukları koskocaman bir yalan olduğu kadar, Müslüman ülkelerde destek verdikleri politikacılar da ülkesinin laik hukuki yapısını yıkmaya çalışan “eli minareli İslam yiğidi”ne benzer politikacılardır...

 

Emperyalist merkezlerde bir yandan İslam ülkeleri içinde kadının durumu önplana çıkartılarak İslamiyet aşağılanmaya çalışılırken, diğer yandan Cumhuriyet rejimi ile birlikte toplumsal yaşamda laikliği egemen kılmış Türkiye gibi ülkelere, -kadının yeniden daha fazla tutsak edileceği- çağdışı İslamcı rejimler ihraç edilmeye çalışılmaktadır. “Demokratikleştirme” adına emperyalist ABD’nin saldırısına uğrayıp işgaledilmiş laik Irak’ta, yeniden İslamcı bir rejime dönülmektedir...

 

Böyle bir dünya da, veya emperyalist sistemin ulusal sınırları önemli ölçüde yokederek “globalleşme” adıyla egemenliğini yaydığı dünyamızda, Washington’da “demokrasi”den ve “kadın hakları”dan, Riyad ve Bağdat’ta ise “kadınlara baskıdan” ve İslam’ın nekadar “anti- demokratik” olduğundan sözetmek, ikiyüzlülüğün en derinidir... W. Bush ekibini, bunların gerisinde duran enerji tekellerini, askeri- endüstri kompleksleri, tüm bunların politik yaşam üzerindeki etkilerini ABD içinde denetleyip sınırlandırabilecek bazı güçler bulunabilirler ama, ABD işgali altındaki Irak’ta, Afganistan’da ve diğer yoksul ülkelerde bulunabilecek benzer anti- militarist ve laik güçler işgalciler tarafından tamamen yokedilmişlerdir. Lafın kısası, W. Bush ekibi, ABD’de olduğundan çok daha fazla Irak’ta, Afganistan’da, Kuveyt’te ve halkı Müslüman diğer başka küçüklü büyüklü ülkelerde asıl egemen konumundadır. Ve kadına yönelik en ağır baskıların yaşanmakta olduğu yerler de bu coğrafyalardır. Çünkü ABD yönetimleri egemen olduğu bu ülkelerde egemenliğini sürdürebilmek için en çağdışı feodal ataerkil unsarlara dayanmaktadır ve bunları desteklemektedir.

 

Kısacası, ABD yönetimleri biryandan “demokrasi” havarisi ve “kadın hakları” savunucusu maskeleri takmaya çalışırlarken, diğer yandan tüm bunların asıl düşmanları ile derin işbirliği içinde çalışmaktadırlar. Sonuçta, kadınların ve çocukların en çok ezildikleri, demokratik hakların en kaba biçimde çiğnendikleri yerler, açık- gizli ABD işgalinin olduğu topraklarıdır. W. Bush ekibinin ellerinin çok daha fazla serbest olduğu aynı ülkelerde ne demokrasi ve ne de kadın hakları mevcuttur. Sözkonusu ülkelerde demokrasi olsa, “demokrasi” ve “kadın hakları” kahramanı W. Bush ve benzeri politikacılar aynı ülkelerde varlıklarını sürdüremezler. Kısacası, anti- demokratik olmakla suçlamaya çalıştıkları coğrafyalarda egemen olan kendileridir; sözkonusu anti- demokratik rejimleri besleyip kullananlar, darbelerle bu rejimleri iktidara taşıyanlar kendileridir; ve sonuçta aynaya bakıp görüntülerinin nekadar anti- demokratik olduğunu haykırmaktadırlar sadece...

 

Kadınlara yönelik baskılarda dinin payı olmakla birlikte, olayın özü doğrudan dinle ilgili değildir. Olay, asıl olarak toplumların gelişmişlik düzeyleriyle ve emperyalist politikalarla ilintilidir... Katolik dünyasının daha geri kalmış bölgelerinde kadının konumu, geri bıraktırılmış İslam ülkelerindeki kadının konumundan pek farklı değildir. Ortodoks Hıristiyanlığın en eski merkezlerinden olan Habeşistan’da (Ethiopia) ve diğer Hıristiyan Afrika ülkelerinde kadın, halkı Müslüman geri bıraktırılmış ülkelerde olandan farklı bir konumda değildir. Hinduizm içindeki ve diğer yeterince kapitalistleşememiş başka toplumlardaki kadın görüntüleri de, geri bıraktırılmış İslam ülkelerinde olandan daha iyi değil, tersine daha da kötüdür. Kast sistemine dayanan Hinduizm içinde kadına yönelik baskılar en köktendinci İslami yollar içinde olandan dahi daha ağırdır. Buna karşın Hinduizm, İslam inancına yönelik propogandalara benzer bir propogandanın hedefi olmamaktadır. Çünkü, Hinduizm’in yaşam bulduğu coğrafya ile ilgili olarak ABD’nin benzer hesapları olmadığı gibi, Hindistan’ı bir bütün olarak karşısına almaya kalkması da akıllıca bir politika değildir. Tam tersine, Hindu- Müslüman çelişkisini besleyip bundan yararlanmaya çalışmaktadırlar...

 

Şüphesiz herhangi bir başka toplumsal yapı içinde yaşanmakta olan kötülükler, kadınlara yönelik baskılar, diğer toplumsal baskılar, Müslüman halklar içinde varolan değişik türden sosyal baskıları, kadına yönelik baskıları haklı çıkartamaz. Buna karşın emperyalist Batı, yukarıda özetlenmeye çalışılan gerçekleri ve tüm bu eğriliklerin yaratılıp sürdürülmesindeki derin sorumluluğunu, sömürgeci suçlarını görmemezlikten gelmeye, gizlemeye çalışırken, sahte ahlak nutukları atmakta, “demokrasi” havarisi rolü oynamaya çalışmaktadır. Halkı çoğunlukla Müslüman geri bıraktırılmış toplumların aydınları, tüm bu gerçekleri ve halklarının düşünce yapılarını, bu düşünce yapıları üzerine inşa edilen aldatmacaları doğru tanımak zorundadırlar. Halkları ve kendileri için özgürlüğe ve demokrasiye giden yolları ancak bu şekilde görebilirler.

 

İslam’ın değişik kollarının farklı ölçülerde hoşgörüye veya hoşgörüsüzlüğe sahibolduğu iddia edilebilir ama, Mali- sermaye ile bütünleşmiş Vatikan’ın, Ortodoks ve Protestan kiliselerinin de demokratik oldukları kesinlikle iddia edilemez. Bunların kanlı din savaşları ile dolu tarihlerinin herhangi bir döneminde de demokratik oldukları iddia edilemez... Hitler’in emrine giren, ve Nazi savaş suçlularının sahte pasaportlarla Latin Amerika’ya kaçmalarına yardımcı olan Vatikan nasıl “demokratik” olabilir?  Hırvatistan’daki Katolik manastırlarında, Nazi toplama ve izalasyon kamplarındaki kurbanların değerli eşyalarının, altın dişlerinin ve takılarının bulunduğu bilinirken, Vatikan’ın “demokrasi” için çaba sarfettiğini ve gerçekten “kültürler arası barış” istediğini düşünmek olasımıdır? Vatikan bankası Banko Ambrosiano’nun günümüzde mafyanın kara paralarını akladığı, karanlık cinayetlere ortak olduğu bilinirken, Kilise’nin demokratikliğinden kim sözedebilir?

 

Vatikan hiyerarşisinin en tepesinde oturan Papa (Baba) ünvanlı o kişinin, kafasında taca benzeyen paha biçilmez maddi değerde küllahı ve “incili” kaftanıyla imparator görünümünde tahtında oturan erkekliksiz erkeğin, ya da “erkek oğlan erkeğin”, sırtında derin kamçı izleriyle ve kafasında dikenlerden bir taçla gerileceği çarmıhı sırtında sürükleyerek acılı ölümüne giden yoksulların dostu İsa ile ne gibi bir benzerliği olabilir? Bunlar okadar demokratsalar eğer, neden Papa tüm katolikler tarafından seçilmemekte, sade sınırlı aristokratik bir meclis tarafından tayinedilmektedir? Neden Papalık koltuğuna tarihin herhangi bir döneminde kadın oturtulmamıştır ve oturtulmamaktadır?.. Adı Madonna olsa bile bir kadının Papa olmayı düşlemesini biryana bırakın, kürtaj olması bile yasaktır aynı sistem içinde... Unutmadan hemen belirtmekte yarar vardır; “PAPA” sözcüğünün türkçe karşılığı basbayağı bildiğimiz “BABA” olmaktadır. Aslında, uzun söze hiç gerek kalmadan sözkonusu dinin anti- demokratik ataerkil/ pederşahi karakterini, Vatikan’ın tepesinde oturan kişinin ünvanı bile açıklamaktadır. Vatikan’da oturan süslü “erkek oğlan erkek”, hernekadar gerçek bir baba olmasada, tüm Hıristiyanların “babası” olmaktadır. Pederşahi/ ataerkil kültürün egemen olduğu ülkeklerin “baba” lakaplı yöneticileri, yada tamamen ataerkil bir hiyerarşi içinde örgütlenmiş yasadışı mafya kuruluşlarının “baba” lakaplı başları gibi...

 

Birinci Körfez Saldırısı’nda (1991) ve Balkan halklarına yönelik 78 gün süren ağır bombardıman sırasında (1999) etkileri 4,5 milyar yıl sürecek olan DU’lu (Tüketilmiş Uranyumlu) mermileri kullananlar, İncil üzerine yemin etmiş olan ABD başkanlarıydılar. Aynı başkanlar, sözkonusu DU’lu (Tüketilmiş Uranyumlu) mermileri Afganistan’a ve son olarak yeniden Irak halkına yönelik saldırılarda da kullanmışlardır... İnsalcıl öğütlerle dolu İncil üzerine yemin eden ABD başkanlarının emirleri ile, mayın niteliğindeki oyuncak görünümlü daha küçük bombaları çevresine yayan misket bombaları Yugoslavya’da, Irak’ta ve daha başka coğrafyalarda kullanılmışlardır. Ve tamamen insanlık dışı olan bu bombalarla asıl olarak çocuklar vurulmuşlar, öldürmüşler, sakat bırakılmışlardır... Sözkonusu coğrafyalardaki sivil halkları kana boğan Pentagon’un ve Amerikan başkanlarını destekleyen Protestan Kilisesi’nin ve bütünüyle bu sistemin demokratik olduğu düşünülebilirmi? Demokratik geçinen Hıristiyan dünyasındaki ikiyüzlülüklerle, yalanlarla, baskı ve şiddet politikaları ile ilgili gerçekleri sıralamak uzar gider... Irkçı puritan Protestan göçmenlerin yerli Amerikalı halkı yokettikleri bilinirken, siyahları ve katolikleri hedef alan Ku Klux Klan gibi puritan Protestan ideolojili saldırgan ırkçı örgütler günümüzde de varlıklarını sürdürürlerken, Protestan Kilisesi’nin demokratikliğinden sözedilebilirmi?

 

ABD servisi CIA’nın iktidara taşımış olduğu Taleban’ı ve yine Bush ailesinin iş ortağı ve CIA yetiştirmesi Laden’i bahane ederek Afgan halkının kafasına aynı uranyumlu mermileri yağdıran Pentagon’u ve W. Bush iktidarını hararetle destekleyen Avengelist Protestan Kilisesi’nin demokratik olduğunu kim iddia edebir? Halen sürmekte olan Irak halkına yönelik kanlı talan saldırısında en korkunç yeni bombalarını Pazar yerlerindeki ve evlerindeki sivil halka karşı kullanıp deneyen; başta elektrik, su, kanalizasyon gibi halkın tüm altyapı hizmetlerini yokeden; Felluce ve Telafer gibi kentleri ve daha nicelerini baştan sona yıkıp hayalet kentlere dönüştüren; aynı halka karşı 1991 yılından beri radyasyon yayan DU’lu (Tüketilmiş Uranyumlu) mermileri acımasızca kullanan Pentagon’u ve W. Bush ekibini sonuna dek destekleyen Protestan Avengelist Kilisesi’nin demokratik olduğu söylenebilirmi?..

 

Değişik dogmalardan oluşan dinlerin “demokratik” olup olmadıklarını tartışmak bile başlıbaşına ayrı bir saçmalıktır şüphesiz. Dogmalar ile demokrasinin uyuşmayacağı bellidir ama, İslam’ın “anti- demokratik olduğu” iddiasını ortaya atan, veya ikinci elden bu iddiayı attırtan Batı’nın emperyalist merkezlerinin asıl amaçları, sözkonusu saçmalıklarla kafaları doldurarak, halkları Müslüman olan ülkelere yönelik yağma saldırılarını, buralardaki cinayetlerini, aynı halkların enerji kaynaklarının gasbedilmesini meşrulaştırmaya çalışmaktan başka birşey değildir... Şüphesiz diğer yandan aynı yalan kampanyası ile kendi kiliselerini ve sistemlerini “sureti haktan” göstermeye çalışmaktadırlar.

 

Herşeyden önce demokrasi sınıfsal temelleri olan toplumsal politik bir sistemdir ve pederşahi kültürün ağırlıklı olduğu, monarşilerin kol gezdiği Hıristiyan Avrupa’da da demokrasi olmamıştır. Günümüzde de küçük bir azınlık dünyamızın çoğunluğunun varlığını yağmalar ve en modern silahları ile istediği ülkeyi yıkabilir, kana boğabilirse eğer, böyle bir dünya da domokrasiden sözetmek olanaksızdır. Hem “globalizm” diyerek istediğin yeri yağmalayıp yıkacaksın ve hem de şurada “demokrasi” var burada “yok”; şu din “demokratiktir” bu din “değildir” diye yalanlar söyleyeceksin. Buna kimler inanır bilemiyorum ama, bazıları işlerine geldiği için inanır gözükebilirler sadece...

 

Eğer değişik İslami inançlarının egemen olduğu toplumlar bazı Batılı toplumlara göre kendi içlerinde daha fazla anti- demokratik yapılara sahipseler, bu durum doğrudan o toplumların inançları ile bağlantılı değildir. Demokratik veya daha anti-demokratik yapılar, sözkonusu toplumun bilimsel teknolojik gelişmişlik düzeyiyle, ekonomik-toplumsal gelişmenin hangi basamağında olduğuyla ilgilidir. Ve şüphesiz aynızamanda bu durum, toplumların sosyal yaşamlarına yönelik emperyalist müdahalelerle de ilgilidir... “Demokratik” olma iddiasındaki Batılı emperyalist merkezler, emperyalist yararlarını koruyabilmek için, Müslüman halkların yaşadıkları ülkelerde hertürlü çağdışı gerilikleri desteklemekte, demokrasilerin en büyük düşmanları olan şiddet politikalarını buralara ihraç etmektedirler. Diğer yandan bu toplumların bilimsel ve teknolojik alanda ilerlemelerini engellemeye çalışmaktadırlar.

 

Yukarıda ifade edilen gerçeğin en somut kanıtı, ABD’nin 1970’li yılarda yaşama geçirmeye başladığı “Yeşil Kuşak” politikasıdır... Sözkonusu gerçeğin en somut örneklerinden biri, Washington’un ve Washinton güdümündeki Batılı merkezlerin Afganistan’da varlığını sürdüren feodal unsurlara, kadın düşmanı savaş lordlarına, eroin tüccarlarına vermiş olduğu büyük destektir. CIA’nın yardımları ile Afganistan’ı yıkıma ve yüzlerce yıl geriye sürükleyen ortaçağ kalıntılarının, uyuşturucu tüccarlarının, köktendinci kadın düşmanı savaş lordlarının Batı’nın güçlü propoganda aygıtları tarafından “özgürlük savaşçıları” olarak dünyaya tanıtılıp silahlandırılmış olmaları, sözkonusu ikiyüzlülüğün, Batılı yönetimlerin kadın ve insan hakları savunuculuğunun ne ölçüde sahte olduğunun en somut kanıtıdır...

 

Şüphesiz yeşil kuşak politikasının öncesi de vardır. Mısır yönetiminin 1956 yılında Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi ile birlikte, ABD ve İngiltere yönetimleri, Ortadoğu’da hertürlü İslami köktenciliğe destek vermeye başlamışlardır. İlk kez 1977 yılında adıyla anılacak olan “Yeşil Kuşak” politikasının ön bçimleri ilk kez Ortadoğu coğrafyasında ulusal ve sosyalist hareketlere, örgütlenmelere karşı politika sahnesine sürülmüştür. Otadoğuda gelişmekte olan sosyalist örgütleri ve ulusal kurtuluş mücadelerini hedef alan ve petro- Dolarlarla beslenen birtakın “İslami” örgütlenmeler emperyalist merkezler tarafından desteklemeye başlamışlardır. Batı’nın emperyalist servislerinin destekleri ile tüm Ortadoğu coğrafyasında bu tip tamamen anti- demokratik köktendinci örgütlenmeler çiçek açmaya başlamışlardır... Bununla da yetinilmemiş, İngiliz, Fransız ve İsrail askeri güçleri 29 Ekim 1956 günü, Süveyş kanalını millileştiren Abdul Nasır’ın Mısır’ına saldırmışlardır. Bu saldırıdan tam üç yıl önce, 1953’de, İran petrollerini ulusallaştırmış olan Musaddık’a karşı ortak CIA- MI6 darbesi gerçekleştirilmiştir... O yıllardaki emperyalist askeri müdahalelerin günümüzde Irak’ta ve Afganistan’da olduğu gibi gerçekleşmesini engelleyen, güçlü bir sosyalist sistemin varlığından ve Arap ülkeleri arasındaki göreceli güçlü dayanışmadan başka birşey olmamıştır.

 

Örneğin, Tüpraş’ı da satın alan Shell gibi dev petrol tekellerinin de içinde yeraldığı “Yedi Kızkardeşler Kulübü” adlı birliği denetleyen Rockefeller gurubuna ait Chase Manhattan Bank aracılığıyla profosyonel propogandistlerinin maaşları transfer edilen Hizb-üt Tahrir (İslam Kurtuluş Partisi) örgütlenmesi tam yukarıda ifade edilen süreç içinde, 1953 yılında Kudüs’te doğmuştur. “İslami yaşamı yeniden canlandırmak” ve “İslam davasını aleme yaymak” gibi mavallarla sahneye çıkan bu besleme örgüt, mücadele programının başına “sosyalist ve ulusal hareketlerle savaş” ilkesini oturtmuştur.

 

En lüks Amerikan sigaraları içen ve yüklü maaşları Chase Manhattan Bank aracılığıyla yollanan Hizb-üt Tahrir propogandistleri, biryandan ulusal yönetimler yerine, cumhuriyet yönetimleri yerine Şeriat düzenini savunurlarken, diğer yandan Süveyş Kanalı’nı millileştirmiş olan ulusal önder Abdul Nasır’ın “İngiliz ajanı olduğunu” yaymaya başlamışlardır. Aynı örgütün propogandistleri, Batı emperyalizmi destekli İsrail ırkçılığına ve militarizmine karşı halkının haklarını savunmaya çalışan Yaser Arafat’ın “İngiliz ajanı olduğunu” yaymaya başlamışlardır. İngiliz emperyalizmine ilk ağır darbeyi vurmuş olan Türk halkının ulusal önderi Mustafa Kemal’in “İngiliz ajanı olduğunu” Müslüman halklar arasında yaymaya başlamışlardır... Çünkü, bu yanıltıcı propogandanın hedefi seçilen Müslüman halklar İngiliz emperyalizmini tanımakta, ve Anglo- Amerikan emperyalizminden nefret etmektedirler. Aynı nedenle Anglo- Amerikan emperyalist servislerin beslemekte olduğu Hizb-üt Tahrir propogandistleri, anti- emperyalis mücadelelerin önderlerini, Müslüman halkların nefret ettiği emperyalizmin “ajanları” olarak tanıtma çabası içine girmişlerdir... Herhalde herhangi bir yoruma gerek yoktur ve günümüzde (2005- 2006) Blair’in koynundan çıkmayan Hizb-üt Tahrir örgütün İstanbul’un ortasında nasıl olupta özgürce Şeriat gösterisi yapabilmiş olmasının sırrı da mevcut siyasi iktidarın uluslararası bağlarında gizlidir...

 

Şüphesiz tüm bunların da öncesi vardır ve örnekler uzar gider... İngiliz emperyalizmi daha 1800’lü yılların ilk günlerinden itibaren Suudi Arabistan’daki bir numaralı kadın düşmanı Vahabi gericiliğiyle ve Kuveyt’i yöneten Sabah ailesi ile derin bir işbirliği içine girmişlerdir. İngiliz donanması, Arap yarımadasını kana boğan Suudi ailesi önderliğindeki Vahabi güçleri, 1809 yılında, Osmanlı- Mısır güçlerine karşı desteklemiştir. Hindistan’ın arka kapısı konumundaki Basra Körfezi’ne egemen küçük Kuveyt’in egemeni Sabah ailesini aynı yıllarda satın almışlardır... Ve bu yaşanmış olanların da öncesi vardır şüphesiz... İngilizler Hindistan’da Hindu- Müslüman çelişkisini mükemmel biçimde kullanmışlar, çoğu kez Müslümanlara karşı Hinduları desteklemişlerdir ama, kendilerinden yana İslami bir akım yaratan Ağa Han’a da tüm kapıları açmışlardı. Bu ailenin günümüze dek uzanan dini egemenliği ve ekonomik imparatorluğu İngiliz emperyalizmi sayesinde şekillenebilmiştir ve benzer örnekleri Türkiye ve diğer ülkelerde yaratmaya çalışmamaları için neden yoktur...

 

Bush- Blair ikilisinin “Demokratikleştirdikleri” Irak’ta yaşanmakta olan trajedi gözler önündedir. Ve herşeyden öte, İslam tarihi içinde Engzisyon benzeri bir kuruma rastlamak olanaksız olduğu gibi, yine Hıristiyan tarihi boyunca sürekli yaşanmış olan Yahudi soykırımlarına veya diğer adıyla Yahudi pogromlarına İslam tarihi içinde rastlamak olanaksızdır... Ve İslam, Hicri takvimin başlangıç yılı olan 622’den 700 yılına dek, yani 80 yıldan daha kısa bir süre içinde üç Kıta’da Roma İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemde denetleyebildiği alandan çok daha fazlasına hızla egemen alabilmişse eğer, bu kılıç gücü ile değil, doğmuş olduğu döneme göre İslam inancının ve yandaşlarının sahiboldukları derin hoşgörüyle ilgilidir. Zaten bukadar büyük bir alanı sadece kılıç gücü ile denetim altına alıp, bu denetimi kalıcılaştırmak olanaksızdır. Kısa sürede gerçekleşen bu büyük egemenlik, kitlelerin önemli kısmının gönüllü olaral İslam inancını seçmelerine ve İslam toplumu içinde kendilerini daha güvenlikli hissetmelerine bağlıdır... Ve yine Haçlı Seferlerinin başladığı yıllarda kültürün her alanında Batı’dan ileri olan, Batı’da henüz bulunmayan yasal bir sisteme sahibolan İslam dünyası, Haçlı saldırılarıyla ağır yaralar alır ve bir çeşit kaosa sürüklenirken, edebiyattan ileri tarım tekniklerine, matamatikten astronomiye ve kimyaya dek her alanda Batı dünyasının hamle yapmasına, yeniden doğuş anlamında Rönesans’ın başlamasına asıl katkıyı yapmıştır.        

 

Tüm sözkonusu ataerkil/ pederşahi baskıcılık günümüzde derin bir ikiyüzlülükle birlikte İslam ile özdeşleştirilerek yansıtılmaya çalışılmaktadır. İslam ile özdeşleştirilerek yansıtılan baskıcı ataerkil uygulamalar, aslında Batı’nın emperyalist güçleri tarafından desteklenmekte, Batı bunlar aracılığıyla müslüman ülkelerdeki toplumsal gelişmeyi durdurmaya, yığınların haklı talepleri bastırmaya, ilerici toplumsal akımları ezmeye ve emperyalist sömürü düzenini sürdürmeye çalışılmaktadır...

 

Binlerce örneği biryana koyarak sadece 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’de izlenen politikalara, “Atatürkçü” geçinen General Evren takımının yaptıklarına bir bakacak olursanız, sözkonusu gerçekleri açıkça görebilirsiniz... “Bizim Oğlanlar” biçiminde adlandırılanların darbeleri Beyaz Saray’da sevinçle karşılanırken, aynı darbenin önderi “Atatürkçü” Evren, izlediği politikalarla Türkiye’yi “ılımlı bir İslami rejimin gerekliliği” üzerine tartışmaların başlatıldığı günlere dek sürüklemiştir. Kısacası Evren rejimi, “Yeşil Kuşak” politikasının Türkiye’de yürürlüğe sokulması olmuştur bir anlama... Gerçekliğinden kopartılıp çarpıtılmış din dersleri aynı dönemde zorunlu hale getirilirlerken, Nurculuğun emperyalist politikalara uyarlanmış bir biçimi olan Fethullahcılık başta olmak üzere emperyalist güçlerle bağlantılı hertürlü köktendinci akımın yolları açılmıştır. Suudi petro-Dolarları ile beslenen en kökten dinci Vahabilikle bağlantılı tarikatlar Anadolu’nun her köşesinde çiçek açmaya başlamışlardır. Mahkemelerce verilmiş tutuklama kararına karşın Fethullah Gülen gibi birisinin sözde kaçak yaşamasına gözyumulurken, Gülen’in ve benzerlerinin destekleri sayesinde 12 Eylül anayasası alabildiğine büyük halk oyuyla kabuledilmiştir. “Atatürkçülük” yalanının gerisine saklanmış “Beyaz Saray oğlanları” tarafından toplumun tüm kapıları ve pencereleri  Ortaçağ karanlığının en koyusuna açılırken, “asmayıp ta besleyecekmiyiz” söylemleriyle yaşı bile tam tutmayan çocuklar ipe yollanmışlardır...

 

Emperyalist merkezlerle bağlantılı tarikatların, ve sonuçta günümüzdeki sahte İslamcı politik iktidarın yolu, Amerikancı 12 Eylül darbesi ile açılmıştır. Petro- Dolarlarla beslenen puritan Vahabilik ve diğer tüm en çağdışı akımlar Türkiye sınırları içinde alabildiğine özgürleşerek büyük hamleler yapmışlardır. Aynı politikaların sonucu olarak Irak’ta beslenip desteklenmiş olan feodal güçlerin yardımlarıyla bölgeye yerleşen ABD ordusu, sonuçta işi türk askerlerinin kafalarına çuval geçirmeye dek vardırmıştır. Aslında o çuval Amerikancı- Natocu güçlerin bugüne dek sürdürdükleri tüm politkaların kafasına geçmiştir. Ve yine aynı politikaların bir ürünü olarak iktidar koltuğuna yükselmiş olan “arpa boyu bıyıklı” ve sözde “İslamcı” politikacılar, Türk askerlerinin kafasına geçen çuval karşısında gerekli diplomatik tepkiyi vermezlerken, anlaşılan için için sevinmişlerdir. Laik ulusal güçleri yoketmeye çalışan ABD politikalarının hertürlü çağdışı İslamcı akımı desteklediğini bilenlerin, ülke çapındaki etkinliklerini bölgedeki Amerikan politikalarının kalıcılığına bağlayanların, sıkmabaşlı iktidara giden yolun bölgedeki güçlü ABD varlığından geçtiğini görenlerin başka türlü bir duyarlılığa sahibolmaları olanaksızdır... Kısacası, çuvalcı ABD yönetimine tepki vermemeleri sonderece anlaşılabilir bir tavırdır. 

 

Toplumsal gelişmeyi frenlemek ve toplumları boyunduruk altında tutarak yağmalarını rahatça sürdürebilmek isteyen emperyalist merkezler, denetimleri altındaki dini ideolojileri sömürge alanlarında egemen kılmaya, ekonomilerini talan ettikleri toplumları denetimleri altındaki dini rejimlerle yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Biryandan bu yöntemleri kullanırlarken, işleri sarpa saldığı zamanlarda da en modern silahları ile Müslüman halklara vahşice saldırmaktadırlar. Bu saldırıları sırasında da İslam dininin “anti- demokratik” olduğunu yaymaya çalışmaktadırlar...

 

Müslüman halkların kafalarına onbinlerce ton bomba yağdıran, aynı halklara karşı kimyasal- nükleer silah özelliklerini birlikte taşıyan ve etkisi 4,5 milyar yıl sürecek olan radyasyonlu mermiler kullanan puritan Protestan Avengelist W. Bush’un, “Tanrı” ile “konuştuğunu” ve “Tanrı’dan Afganistan’ı, Irak’ı ve benzeri ülkeleri düzeltme emri aldığını” açıklayan ifadelerinin benzerlerini İslam ülkelerinden herhangi birinin bir yöneticisi ABD’ye veya Batı Avrupa’ya yönelik olarak söyleseydi eğer, herhalde yer yerinden oynardı. W. Bush ve kurmaylarının büyük bir sevinçle karşılayacakları bu ifadeler, haftalarca, aylarca, hatta yıllarca Batı’nın güçlü Medya organlarında baş yeri almaktan kurtulamazlardı. Sözkonusu ifadeler Bush’un değil de bir Müslüman ülke yöneticisinin ağzından çıksa idi, bunlar, “İslam inancının ne ölçüde anti- demokratik olduğunun” ve “sözleri sarfeden” Müslüman yöneticinin nasıl bir “çılgın” olduğunun kanıtı olarak sürekli tekrarlanırlardı. Aynı sözleri etmiş olanın Müslüman yöneticinin ülkesiyle birlikte yokedilebilmesi için kamuoyu yaratılırdı. Bu sözleri eden Müslüman yönetici “terörist” damgasını yemekten kurtulamazdı...

 

Yukarıda özetlenen yakıcı gerçeğe karşın, “Tanrı” ile “konuştuğunu” ve “Tanrı’dan Afganistan’ı, Irak’ı ve benzeri ülkeleri düzeltme emri aldığını” ilaneden W. Bush, sözkonusu “düzeltme eylemi” için en yıkıcı silahlarını acımasızca kullanırken, hiç te yeterli tepkileri almamaktadır. Aynı kişinin ileride aynı sözleri halkı Müslüman başka ülkelere yönelik olarak kullanmayacağının bir garantisi olmadığı gibi, “Tanrı”nın “demokrasiyi Türkiye’ye de yerleştirmesi amacıyla” Bush’un veya bir başka benzerinin rüyalarına girip girmeyeceği de hiç belli değildir. Ve ileride “Tanrı’dan gelecek olan” yeni emirlere uygun olarak “demokrasinin yerleştirilmesi amacıyla” Ankara ve İstanbul gibi kentlerin bombalanıp bombalanmayacaklarının kesin garantileri yoktur...

 

Herhalde Hristiyanlığın İslam inancına göre daha “demokratik olduğu gerçeğinin” bir yüzü, “W. Bush’un Tanrı ile ilişkilerinde” açığa çıkmaktadır(!) “Tanrı ile gece rüyalarda yapılan demokratik bir görüş alışverişinin” ardından, Müslüman halkların yaşamakta olduğu coğrafyalara yönelik olarak “gerekli” ağır kanlı bombardımanlar, askeri operasyonlar başlatılabilmektedir anlaşılan(!) “Anti-demokratik ülkelere karşı Tanrı gazabını, demokratik ilişkiler içinde olduğu W. Bush’un eliyle yansıtmaktadır” görüldüğü kadarıyla(!) Fakat bu “Tanrı”nı barışcı ve sadece iyilik kaynağı olan “Baba- Oğul- Kutsal Ruh” İsa olmadığı bellidir. Belki de “yıkıcı şeytan W. Bush’un rüyalarına “Tanrı” kılığında girmektedir. Haçlı seferlerinden beri yıkıcı şeytan, Hıristiyan halkların önderliğine soyunmuş olanların ve pahalı Papa kaftanları içinde caka satanların rüyalarına “Tanrı kılığında” çok girmiştir...

 

Halkı ister Hıristiyan, ister Müslüman veya isterse başka bir dinden olsun, herhangi bir ülkede, herhangi birisi, değişik kişileri boğazlayıp kurbanlarının değerli varlıklarına elkoymuşsa eğer, bu kişinin yaptığı iş en ağır suç olan “varlık edinme amacıyla planlı cinayet” katagorisi içine girer. Soyguncu katil, eylemiyle ilgili olarak “Tanrı”dan emir aldığını iddia ederse eğer, yetkili bir akıl hastahanesinde kontroldan geçirilir. Aynı kişi için tehlikeli deli/ psikopat teşhisi konulamazsa, mevcut en ağır cezaya çarptırılır. Yok eğer gerçekten tehlikeli bir deli olduğu anlaşılırsa, ömür boyu tımarhade gözetim altında kapalı tutulması gerekir...

 

Hıristiyan inancının bir kolunu arkasına alarak ve “inanmış bir Hıristiyan” rolü oynayarak iktidara gelebilen; Darvin’in türlerin evrimi ile ilgili bilimsel teorisinin yerine Ortaçağ Engzisyon anlayışının “ayrı ayrı yaratılma” spekülasyonunu oturtmaya çalışan W. Bush’un, demokrasinin yayılmasını sağlıyacağına, saldırdığı ülkelere demokrasi ihraç edebileceğine kimler inanırlar acaba? Afganistan’ı ve Irak’ı yerlebir etmek için “Tanrı”dan emir aldığını söyleyen W. Bush gibi birisi, dünya da “demokrasiyi temsilettiğini” iddia edilebilirmi gerçekten. “Allah’tan emir alarak” yüzbinlece insanı kadın- çocuk ayırımı yapmadan katleden, evlerini kafalarına yıkan, petrollerine ve diğer zenginliklerine elkoyan birisi, rahatça “demokrasi havarisi” rolü oynayabiliyorsa eğer, bu günümüz dünyasında yalanın kazandığı olağanüstü güçle bağlantılıdır. Aynı kişinin ve temsilettiği rejimin “demokratlığı”, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü söyleyen Galile’yi de mahkum etmiş olan Engzisyon’un “demokratlığından” daha ileri değildir... Ve aynı yalan makineleri W. Bush’u ve ortaklarını “demokrasinin” temsilcileri gibi yansıtırlarken, emperyalist saldırıların kurbanı konumundaki Müslüman toplulukları da dünyanın en “anti- demokratik” güçleri olarak göstermektedirler. Müslüman toplumların çoğunun demokratik toplumsal yapılara sahip olmadıkları bellidir ama, “yeni liberal” maskesinin gerisine gizlenmeye çalışan W. Bush ve ortaklarının rejimleri de Müslüman toplumlarda varolan sistemlerden defalarca daha anti- demokratik postmodern bir faşizmdir...

 

Eğer gerçekler bu şekilde ters- yüz edileceklerse, yüzyılarca yürütülmüş olan tüm kanlı Haçlı Seferleri’nin de “demokratik” operasyonlar olduklarını iddia etmek olasıdır. Sözkonusu seferleri kışkırtan Vatikan’ın, en çok Müslüman katledenlerden bazılarını “aziz” mertebesine yükseltmiş olduğu bir sır değildir. Sonuçta, W. Bush rejiminin “demokratik” olduğunu ilaneden yalan makineleri ile, Vatikan ve benzeri kurumların yeryüzünün en “demokratik” örgütlenmeleri olduklarını iddia etmek olasıdır. Eğer gerçekler bu şekilde ters- yüz edileceklerse, Papa küllahının altındaki kadın düşmanı “kadınsız erkeklerin”, yeryüzünün en büyük “demokratları” olduklarını rahatça iddia etmek mümkündür... Hıristiyan kurumlarının bu eşsiz “demokratlıkları” nedeniyle olmalı, eski Nazi yeni Papa konumundaki kişi, büyük Fransız Devrimi’nin Batı dünyasına bir armağanı olan Laikliği yoketmek için tüm gücüyle cepheden saldırıya geçmiştir. Protestan ve Ortodoks Kiliselerinin önderleri gibi Papa’da, “Tanrı’dan aldığı emir sonucu Afganistan’a ve Irak’a saldırdığını” iddia eden W. Bush’un bu sözleri karşısında suskunluğunu korumaktadır... Bu gidişle ileri de Vatikan’ın Protestan W. Bush’u son Hıristiyan azizi ilanetmesi hiçte şaşırtıcı olmayacaktır. Ve anlaşılan bu tavır, Hıristiyanlığın “demokratikliğinin” yeni bir göstergesi olacaktır.

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/