EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

10- Şia inancından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Suriye’de yeşerip yerleşen ve ayrıca Türkiye’nin Suriye sınırındaki Hatay (Antakya) ve İskenderun gibi bölgelerde yaygın olan Alavi inancı ile Anadolu Türkmen Aleviliği ve bu ikinciye yakın olan Kürt ve Zaza Aleviliği arasında birtakın önemli benzerlikler, yakınlıklar olmakla birlikte, her iki inancın çıkış biçimleri ve tarih içindeki gelişim süreçleri tamamen farklıdır. Bir kez Suriye Arap Aleviliğinin söylenişi bile arapçanın fonetiğine uygun olarak Alavi biçimindedir ve bu ad doğrudan doğruya Ali’nin adından türetilmiştir... Tamamen farklı tarihi bir süreç izleyerek Anadolu’ya yerleşen Alevilik ise, türkçenin fonetiğine uygun olarak Alevi sözcüğüyle ifade edilmektedir ve etimolojik olarak kelimenin kökünde alev sözcüğünün durduğu iddia edilmektedir. Şamanizm ve Zoroastrianizm inançlarında önemli yeri olan “kutsal” ateş ile ilgili bilgiler bu iddiayı doğrular yöndedir. Fakat sonuçta Suriye Alaviliği de, Anadolu Aleviliği de Şia’nın farklı türevlerinden başka birşey değillerdir ama, yine de adlarının kökenleri ve içerdiği anlamlar, gelişme süreçleri, kültürel köklerindeki bazı farklılıklar ve özellikle kadınlara yaklaşımları bakımında aralarında epeyce derin mesafeler olan iki ayrı inanç biçimidirler. Ve sonuçta bunların ayrı katagoriler olarak ele alınıp incelenmeleri doğru bir tavır olacaktır...

 

Arapça Alavi (çoğulu Alaviya/ Alaviyah) olarak anılan inancın ilk teoloğu Muhammed ibn Nusayr an-Namiri adlı birisidir. Ve aslında aynı inanç bu teoloğun adına izafeten Nusayri, Namiri veya Ansari olarak ta adlandırılmaktadır. Fakat inancın sahipleri başlangıçta kendilerini Nusayri olarak adlandırsalar da, artık günümüzde asıl olarak Alavi adını kullanmaktadırlar...

 

Sözkonusu inancın ilk yayıldığı coğrafya, Suriye’de bulunan Halep ve civarı ile Suriye’nin Akdeniz limanı Lazkiye olmuştur… Suriye’de özellikle 1920’den, Fransız işgalinden sonra kendisini daha rahat ifade edebilen inanç sahipleri, özellikle bu yıldan itibaren -Ali’ye izafeten- Alavi adını rahatça kullanmaya başlamışlardır…

 

Alavi inancını başlatan Muhammed ibn Nusayr an-Namiri, 12 İmam Şiası inancında 10ncu İmam olan Ali al-Hadi’nin (ölümü, 868) çağdaşıdır ve 857’de O’nun temsilciliğini üstlenmiştir… Özünde, Alavi teolojisi 12 İmam Şiası’nın bir dalıdır; Şia ana gövdesinden ayrılarak şekillenmiştir. Yine de Alavi inancı yandaşları 12 İmamın tümünü birden aynen Şia inancında olduğu gibi tanımaktadır… Aslında, 12 İmam Şiası’nın yaklaşık 500 yıllık şekilleniş tarihi boyunca ana gövdeden kopan guruplar sadece Zaydiyya veya 5 İmam Şiası; İsmailiye veya 7 İmam Şiası; ve ayrıca Nusayri (Alavi) inancı değillerdir. Yalnız, Şia inancı ile bağlantılı olarak 12 İmam Şiası dışında günümüzde halen politik bir güç olabilecek düzeyde üyesi bulunan örgütlenmeler, hesaba katılması gerekenler alt inanç biçimleri, İsmailiye veya 7 İmam Şiası’nın bir kolu olarak Ağa Han tarafından temsiledilen Nizari İsmailiyesi; Nusayri veya Alavi inancı; Durzi (Druze) inancı; ve şüphesiz bir de Anadolu’da yaşamakta olan Alevi inancı olmaktadır.

 

İslam içinde çok küçük bir azınlığı temsiletmesine karşın -üç ana kol arasında- ilk temel hat olarak doğan Harici kopmasını biryana bırakacak olursak, Ali (ölümü, 661) çizgisinde olupta daha Ali’den itibaren ayrı bir yol tutturanların ilki, “Ali’yi Allah kabuleden”, ayrıca sihir ve büyü işleriyle de uğraşan Saba’iyya adlı parti olmuştur. İkinci İmam kabuledilen Hasan’ın (ölümü, 669) safından Kaysaniyya ve bununla bağlantılı altı gurup daha şekillenmiştir. Dördüncü İmam sayılan Ali Zeynel Abidin’in (ölümü, 712/ 713) safından Zayd’ı Beşinci İmam kabuleden Zaydiyya (5 İmam Şiası) adlı gurup ayrılmıştır. Zaydiyya’dan da üç gurup daha türemiştir. Beşinci İmam Muhammed al-Bekir’in (ölümü, 743) safından tam beş gurup doğmuştur. Bunlardan dördüncüsü olan Hattabiyya gurubunun kurucusu Abdul al-Hattap, kendisini İmam ve dolayısıyla Peygamber ilanetmiştir. Hattabiyya’dan ise ayrıca beş gurup daha doğmuştur ve bunların beşincisi olan Ghurabiyya gurubu hiyerarşi de Ali’yi Muhammed’in üzerine oturtmuştur.

 

Altıncı İmam kabuledilen Cafer al-Sadık’ın (ölümü, 765) safından Cafer’in “ölmediğine” inanan Caferiyya adlı bir guruptan başka üç gurup daha doğmuştur. Bunların en güçlü ve ünlü olanı İsmailiye veya 7 İmam Şiası olarak anılanıdır. İsmailiye hakkında daha önce kısaca bilgi verilmiştir... İsmailiye’den ise, Mubarakiyya ve Fatımi İsmailiyesi olarak anılan iki ana kol ayrılmıştır ve asıl önemli olan Fatımi İsmailiyesi hakkın önceden bilgi verilmiştir... Ve yine daha önce sözedildiği gibi, Fatımi İsmailiyesi adlı Şia inancından Mustalia İsmailiyesi ve Nizari İsmailiyesi (Haşhaşçılar) ve Durzi gurubu çıkmışlardır... Yedinci İmam kabuledilen Musa al-Kazım’dan (ölümü, 799), İmam Musa’nın “ölmediğine” inanan Musaviyya adlı bir guruptan başka iki gurup daha doğmuştur. Sekizinci İmam Ali al-Rida’nın (ölümü, 818) safından üç ayrı gurup şekillenmiştir.

 

Onuncu İmam kabuledilen Ali al-Hadi’nin (ölümü, 868) safından ise, Alavi gurubu ve ayrıca kendilerini Muhammadiyya ve Cafariyya olarak adlandıran iki gurup daha doğmuştur. Alavi gurubunu 11nci İmam Hasan al-Askari (ölümü, 873) ile bağlantılı gösteren kaynaklarda bulunmaktadır. Çünkü, Alavi tarihi aslında tartışmalıdır. Tarihçilerin birkısmı -başlangıçta özetlediğimiz gibi- Nusayr an-Namiri’nin 10ncu İmam Ali al-Hadi’nin sözcülüğünü üstlenerek 12 İmam Şiası’ndan koptuğunu iddia etseler de, diğerleri aynı teoloğun 11nci İmam Hasan al-Askari’nin öğrencisi olduğunu ve kendisini O’nun temsilcisi olarak takdim ettiğini söylemektedirler… Aslında sözkonusu inancın şekillenmesi onuncu ve onbirinci imamların dönemlerine rastlamaktadır…    

 

Alavi inancı, 10ncu İmam Ali al-Hadi’nin çağdaşı olan Basralı teolog Muhammed ibn Nusayr an-Namiri’nin öğretisi doğrultusunda şekillendirilmiş olsa da, sözkonusu inancı asıl olarak örgütleyip yerleştiren kişi, Hüseyin ibn Hamdan al-Khasibi (ölümü, 957 veya 968/ 969) olmuştur... Son anılan kişi, al-Khasibi, Irak’ın kuzeyine ve Suriye’ye egemen Hamdanid Hanedanı (905- 1004) döneminde yaşamıştır ve bu hanedanın egemenlik alanı içindeki Halep ve civarında Alavi inancı hızla örgütlenip yayılmıştır. Al-Khasibi’nin torunu al-Tabarani, inanca taraftar kazanıp örgütleme işini daha da enerjik biçimde sürdürmüştür. Akdeniz kıyısındaki Suriye kenti Lazkiye’ye yerleşen al-Tabarani, burada öğrencileri ile birlikte Nusayr inancını iyice rafine etmiş ve bölge halkından birçok kişiyi saflarına kazanmıştır. Lazkiye, Alavi inancının merkezi, başkenti konumuna yükselmiştir…

 

Hama, Humus, Antakya gibi merkezler Alavi inancın en çok yayıldığı alanlar içindedir… Hamadid Hanedanı’nın yıkılması ile Halep’ten sürülen Alaviler, üst üste gelen Haçlı dalgalarından, Memluklu ve Osmanlı istilalarından ve aralarında çıkan iç çatışmalardan ciddi zararlar görmüşlerdir. Bir dönem Haçlı orduları ile ittifak kurdukları, veya daha doğrusu Haçlılar tarafından kullanıldıkları da olmuştur. Aslında, 1096’da başlıyan ilk Haçlı Seferi sırasında, Alavi inancında olanlar, diğer Müslümanlarla birlikte, dışarıdan bekledikleri yardımı alamadan, Antakya kentini çok uzun süre, eşi zor bulunur bir azimle, kendilerinden defalarca güçlü Haçlı ordusuna karşı kahramanca korumuşlardır. Kahire merkezli İsmailiye inancında olanlara karşı Haçlı güçleri ile işbirliğine gitmeleri daha ilerideki dönemlere aittir. Kahire’de egemen İsmailiye Şiası önderlerinin de Haçlı seferleri sırasında zaman zaman ikili tavırlar içinde oldukları, Haçlı güçleri ile el altından anlaştıkları üzerine tarihi anlatımlar vardır... Alavi ve İsmailiye Şiası inancında olanların diğer Müslümanlarla olan çelişkilerinin farkedilmesi, böyle bir entrikanın kapılarının Haçlı güçlerince açılmasına yardımcı olmuştur…

 

Sonuçta Alavi inancı, günümüzde İran’a egemen 12 İmam Şiasının biraz aşırı bir biçimi olarak yansımaktadır... Alavi inancında olanlar da Şia ve diğer Sufi inançların çoğunun üyeleri gibi, Hıristiyanlık’ta İsa için öngörülen “Baba- Oğul- Kutsal Ruh” üçlemesini kendilerine göre yeniden üretmişlerdir. Hıristiyanlıkta bulunan sözkonusu üçlemeyi, “Ali- Muhammed- Salman Farisi” üçlemesi olarak Alavi kozmolojisine/ evren bilgisine aktarmışlardır...

 

İranlı olan, Isfahan yakınlarından gelen ve günümüzde İran’ın ulusal kahramanları arasında yeralan ilk Müslümanlardan Salman Farisi, Muhammed’i tanıyanlardan, Sahabe (=Sahip olan) sayılanların en üst düzeyinde bulunanlardandır. O, Muhammed ile omuz omuza mücadele edenlerdendir... Salman Farisi, daha çocukken Hıristiyan olup inanç arayışı içinde evini terketmiş; önce Suriye’ye ve oradan da duyduğu Muhammed’in yanına ulaşmak için merkezi Arabistan’a doğru yola çıkmıştır. Yolu üzerinde yakalanıp köle olarak Medine’de satılmıştır. Orada Muhammed’e rastlamış ve Muhammed’in yardımı ile kölelikten kurtulmuştur. Hendek savaşında (627) çok önemli rol oynamıştır... 

 

Diğer Sufi inançlarda olana benzer biçimde Alavi inancında da tam bir bütünsellik mevcuttur. Bir başka deyişle Alavi kozmolojisinde, “Yaratıcı” kabuledilen güçle başta insan olmak üzere tüm canlıların ve diğer varlıkların bütünselliği, aynılaşması sözkonusudur. Alavi inancına göre, “Allah yedi kez insan olarak gözükmüştür” ve bunun sonuncusu, Alah’ın, Ali, Muhammed ve Salman Farisi olarak gözükmesidir...

 

Sözkonusu üçlemenin ilk ismi olan “Ali, Allah’ın içsel özünün manası, anlamı” olmaktadır. “İnsan ruhunun özündeki Allah varlığının asıl anlamı, manası” olmaktadır Ali. O, herşeyin anlamı, özü, kaynağı, temelidir... Sıralamada Ali’den sonra ikinci kişi konumunda olan Muhammed, “Allah’ın yüzünü örten tül, Allah’ın dışa yansıyan, gözüken biçimi” olarak kabuledilmektedir. Sıralamanın üçüncü kişisi olan Salman Farisi ise, “Allah’a giden yolun kapısı” sayılmaktadır. İnananlara göre O, “Ali’nin özünde, ruhunda açığa çıkan Allah’ın sırlarına ulaşmanın kapısı, girişi” olmaktadır. Muhammed’in emaneti olan Salman, inancın anlamına açılan yolun yegane kapısı olmaktadır. Ayrıca O, Peygamber Muhammed’e Kuran’ı gösteren Cebrail adlı melekten başkası değildir. Alavi inancına özgü üçlemede Salman Farisi, “Kutsal Melek” ve “Evrensel Ruh” olarak adlandırılmaktadır...

 

Üçlemenin sözkonusu son iki karakteri, Muhammed ve Salman Farisi, Alevi teolojisinin hiyerarşisinde Ali’den daha alt sıralarda yeralmaktadırlar. Muhammed ve Salman Farisi, Allah’ın tüm özelliklerine sahibolduğu varsayılan, ve hatta doğrudan Allah gibi tapınılan Ali’nin yaydığı ışığın zerreleri, gazı olarak kabuledilmektedirler. Suriye Alavi inancında Muhammed, Ali’nin ışığını yansıtan varlıktır; Ali’de insan olarak açığa çıkan Allah’ın dış görünümüdür, O’nu örten tüldür. Aynı inançta Muhammed, Ali’de cisimleşen Allah ile insan arasında aracı olan bir varlık şeklinde kabuledilmektedir. Ve İslam dinininde Müslümanlığa ilk adımı atmak için söylenen Kelime-i Şahadet veya tanıklık cümlesi, Alavi inancında, “Allahtan başka Allah olmadığına ama, Ali ibn Abu- Talip’in tek tapınılan olduğuna; cennetlik Lord/ Efendi Muhammed’den başka örtü/ dışa vurum olmadığına; ve aşkın/ ilahi sevginin objesi/ nesnesi Lord/ efendi Salman al-Farisi’den başka kapı olmadığına tanıklık ederim.”, biçimini almaktadır. Aynı cümleye Şia tarafından Ali’nin adının eklendiğini ve tanıklığın “Allah’tan başka Allah olmadığına, Muhammed’in O’nun habercisi (Peygamberi) ve Ali ibn Abu Talib’in de O’nun katında olduğuna tanıklık ederim!”, biçimini aldığını daha önce ifade etmiştim... Alavi inancında, tapınmasında merkezi bir rol oynayan sözkonusu üçleme, yani Ali-Muhammed-Salman üçlemesi, kısaltılarak AMS (arapça, Ain-Mim-Sin) rumuzu ile ifade edilmektedir...

 

İsa için Hıristiyan inancında kabuledilen “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesinde olduğu gibi, Suriye Alavi üçlemesinde anılan kişiler de tek bir varlık, birbirlerinden kopartılamaz bütünsellik olarak algılanmaktadırlar. Diğer yandan, Kuran’da sadece 25 peygamber adı verildiği halde, Suriye Alavi inancında, 124 bin peygamber ve Havari (dinin öncüsü, azizi) olduğu hesaplanmaktadır. Ve bu sıralamanın, hiyerarşinin başında ise, “Yaratıcı”nın kişileşmiş biçimi olan Ali durmaktadır...

 

Aynen Zoroastrianizm’de olduğu gibi ve yine başta Ali olmak üzere 12 İmam’ı bir “nur/ ışık topu” olarak gören -Zoroastrianizm bağlantılı- Şia inancında olduğu gibi, Alavi inancında da ışığın, aydınlığın merkezi bir rolü, “Yaratıcı” güçle bağlantılı bir rolü bulunmaktadır. Bu bağlamda, Güneş ve Ay, Ali’nin, Muhammed’in ve Salman al-Farisi’nin evi, mekanı olarak kabuledilmektedir. Bu inancın köklerinin, Ahura Mazda’yı “sonsuz aydınlığın kıralı/ efendisi” kabuleden monoteist veya tek “Yaratıcı”lı Zoroastrianisim ile ilintisi açıkça gözüktüğü kadar, bazı çok “Yaratıcı”lı inançlarla da veya paganizm de yeralan Güneş ve Ay ile bağlantılı kültürlerle de bağı olduğu anlaşılmaktadır...

 

Örneğin, eski İran’dan Roma İmparatorluğu’na dek tüm bölgeyi etkisi altına almış olan, ve eski İran dini Zoroastrianizm üzerindeki etkileri de açıkça gözüken Mithra kültürüne göre, ya da Güneşi “Tanrı”laştıran inanç biçimine göre, en büyük “Yaratıcı” güç Mithra’nın, “sabahı müjdeleyen güneş ışınları ile birlikte, bu ışınların üzerinde, müthiş hızlı süt beyazı bir atın sırtında yeryüzüne inmekte olduğu” düşünülmektedir... Semitik Mezepotamya (Nehirler Arası, Dicle- Fırat Arası) inançlarında, Akad kültüründe Sin, Sümer’de ise Nanna olan “Yaratıcı” güçler, Ay’dan başkası değillerdir. Bunlar, geceleri dolunay da denizleri yükselten Ay’ı sembolize eden tanrılardır. Ve aynı inançta Sin (Ay) , Güneş’i sembolize eden “Yaratıcı” güç Smash’ın (Güneş) babası olmaktadır. Ve bu son anılan ikisi, Sin (Ay), Smash (Güneş), ve ayrıca Venus gezegenini sembolize eden “Yaratıcı” güç Ishtar (Sümer’de, Inanna) ile birlikte göksel veya yıldızsal “kutsallığın”, Tanrısallığın üçlemesi olmaktadırlar.

 

Mezepotamya mitolojilerinde dünyanın uydusu Ay’ı sembolize eden Nanna, Bay ve Bayan Gökyüzü konumundaki “Yaratıcı” güçler olan Enlil’in ve Ninlil’in doğan ilk oğulları olmaktadır. Kısacası, Hint- Avrupai kültürün önemli bir parçası olan Mithra kültürü veya ışık/ aydınlık/ Güneş kültürü, Hıristiyan inancının gelişmesi üzerinde derin etki yaparken, aynızamanda Suriye’de yaygınlaşan Alavi kültürünü de derinden etkilemişlerdir. Yine diğer yandan Mezepotamya’ya özgü Ay (Sin ya da Nanna) kültürü de aynışekilde Alavi inancını derinden etkilemiştir. Zaten, Alavi kozmolojisinin temelinde duran bu iki kültürün, Hint- Avrupai Mithra (Güneş) kültürü ile Mezopotamya’nın semitik Ay (Sin ya da Nanna) kültürünün birbirleri ile ortal birçok yanları bulunmaktadır. Mezepotamya’nın göksel/ yıldızsal “kutsal” üçlemesi olan Sin (Ay)- Smash (Güneş)- Ishtar (Venus) üçlemesi, Alavi kültüründe Ali- Muhammed- Salman üçlemesine dönüşürken, aynızamanda aydınlığın/ nurun sigesi bu “kutsal bütünlüğün” veya Ali- Muhammed- Salman bütünlüğünün evi de Ay ve Güneş olmuş.

 

Arapça da güneş, Shams (Şems) olmaktadır ve bu sözcüğün köken olarak yukarıda ifade edilen güneşin simgesi “Yaratıcı” güç Smash’dan türediği bellidir. Ve Alavi inancının kendi içindeki bölünmelerin parçalarından biri olan ve adları Şems (Güneş) kelimesinden türeme Shamsiya veya türkçesi ile Güneşciler olan klik, Ali’nin kimliğini Güneş ile özdeşleştirirken, O’nu Güneş ile açıklarken, Salman al-Farisi’nin kimliğini de Ay ile özdeşleştirmekte, O’nu Ay olarak açıklamaktadır. Adları arapça da Ay anlamına gelen Qamar’dan (Kamer) türeme Qamariyah/ Kamerciler veya türkçesi ile Aycılar olan klikte, Ali’yi Ay ile özdeşleştirmekte, açıklamaktadır. Aynı klik Salman al-Farisi’yi ise Güneş ile açıklamaktadır. Burada Ay’ın önplana çıkartılması olayının nedeni, yukarıda açıklanmış olan eski mezepotamya mitolojisine göre Ay’ı sembolize eden “Yaratıcı” güc Sin’in, Güneş’i sembolize eden “Yaratıcı” güç Smash’ın babası olmasında gizlidir anlaşılan. Sözkonusu mitolojideki hiyararşide de Ay daha üsttedir. Aslında, temel prensiblerde birleşmekle birlikte Alavi inancında olanlar beş farklı kola ayrılmaktadırlar. Yukarıda sayılan ikisinin dışında, yine Kamer/ Ay tarikatı ile bağlantılı olmasına, aynı inancı savunmasına karşın, kendisini Mehdi/ Mesias ilanederek farklı bir akım yaratan ve altı Alavi aşireti üzerinde etkili olan Sliman (Süleyman) Murşid’in Murşidciler gurubu, Murşid Tarikatı bulunmaktadır. Diğer yandan, Haydariyya (Haydari Tarikatı); ve Ghaybahiyya/ Kaybiyya (Kayıp İmam Tarikatı) adlı iki kol daha vardır... İleride gelineceği gibi, Sliman (Süleyman) Muşid’in sonu bir “Mehdi”ye uygun biçimde noktalanmayacak, Fransız sömürge yönetimi ile yapmış olduğu yakın işbirliğinin bedelini 1946 yılında canı ile ödeyecektir... 

 

Ali, Muhammed ve Salman al-Farisi bütünselliği ile özdeşleştirilerek Alavi inancının kutsal, tapınılan varlıkları haline getirilen Güneş ve Ay ve ışık yayan diğer göksel varlıklar, aslında, Mithra kültüründen Zoroastrianizm’e dek ve daha diğer bir çok kültüre benzer kimlikleri ile girmişlerdir. Hatta bunlar, aralarında Güneş ve Ay’ın da olduğu yedi gök cismi, Sünni İslam’da birçeşit “kutsallıkla”, Tanrısal varlıklarla, göksel cennetlerle özdeşleştirilmişlerdir... İslamiyet bölgeye gerçek anlamıyla yerleşinceye dek Yukarı Mezepotamya’ya, Harran bölgesine egemen olan, kuzey ve kuzeybatı semitik toplumların dili Aramaic bir lehçe kullanan Sabean veya Sabian toplumu da, başta Ay ve Güneş olmak üzere o dönemde bilinen diğer beş planete, yani toplam yedi gök cismine tapınmaktaydı. Araplar gibi semitik olan Sabian toplumuna göre sözkonusu yedi gök cismi, Ay, Güneş dahil görülebilen ve dolayısıyla ozaman bilinebilen planetleri (Saturn, Jupiter, Mars, Venus, Mercury) kapsamaktadır. İnanca göre tüm bu yedi gök cismi, “Yaratıcı” gücün değişik parçaları, farklı görünümleri idiler... Anlaşıldığı kadarıyla arapça yedi kelimesinden türemiş olan Sabian sözcüğü de Yediciler anlamına gelmektedir.

 

Harran gibi Sabian kültürünün etkisi altında olan Suriye’de son biçimini alan Alavi inancının, sözkonusu Sabian kültüründen etkilenmiş olduğu açıkça görülmektedir. Bunun ötesinde, ayrıca, tamamen aynı gök cisimleri -Anadolu Alevi inancını derinden etkilemiş olan- Orta Asya ve Altaylar Şamanizmi’nde de de “kutsal” bir role sahiptirler... Diğer yandan, ışık yayan aynı yedi gök cismi, başta Mithra inancı ve Zoroastrianizm olmak üzere bölgedeki tüm kültürlerde mevcutturlar. Daha önce de belirtmiş olduğum gibi Zoroastrian inancın tek yaratıcısı Ahura Mazda’nın (Akıllı Lord/ Efendi) başlangıçta bir bütün olan evreni, “ahmak” Ahriman tarafından parçalanıp yedi parçaya/ zona bölünmüştür. Yani bu son ifade edilen düşünce sisteminde de, “başlangıçta bir bütün olan evren”, Ahriman tarafından yedi parçaya, sözkonusu yedi gök cismine bölünmüştür ve sonuçta bunlar bir bütünselliğin farklı görünümleri olmaktadırlar sadece. Mithra kültüründe “yedi kapı” mevcuttur... Ve yine zaten daha önce de ifade etmiş olduğum gibi yedi sayısı hemen hemen tüm mitolojilerde bütünselliği, makrokozmosu, evreni simgelemektedir...

 

Güney Mezepotamya’daki Ur kentinden kovulup önce Harran’a gelen ve oradan da tekrar güneybatıya, Kenan ülkesine inen aşiretlerin reisi İbrahim’in inşa ettiğine ve oğlu İsmail’in onardığına inanılan Kabe’nin doğuya bakan duvarına yerleştirilmiş “cennetten gelme” (yani, “gökten gelme”) Hacarülesved taşının (arapçası, Al-Hacar Al-Asvad, birçeşit meteor/ göktaşı) önünden başlayarak yedi kez Kabe’nin etrafında dönülerek gerçekleştirilen Hac görevinin, Hac tapınmasının, sözkonusu eski kültürlerle, öncelikle Harran’ın Sabian inancıyla bağı olduğu açıkça ortadadır. Kısacası sadece Alavi inancı değil, Sünni İslam dahil değişik biröok inanç biçimi aynı kültürün etkisi altında kalmışlardır. Bu özetlenen son gerçek, Sufi inançlarla Sünni İslam arasındaki bağlardan biri daha olmaktadır.

 

Yukarıda anılan etkinin ötesinde sözkonusu “yedi gök cismi” veya “yedi cennet”, daha öncede belirtildiği gibi “göğün yedi katı” olarak İslam inancının “kutsal” kitabı Kuran’a, Bakara Suresi’nin 29 numaralı ayetiyle; Isrâ Sûresi’nin 44 numaralı ayetiyle; Mü’minûn Sûresi’nin 17 ve 86 numaralı numaralı ayetleriyle; Fussilet Sûresi’nin 12 numaralı ayetiyle; Talâk Sûresi’nin 12 numaralı ayetiyle; Mülk Sûresi’nin 3 numaralı ayetiyle; Nuh Sûresi’nin 15 numaralı ayetiyle; Nebe’ Sûresi’nin tek cümlelik 12 numaralı ayetiyle girmiştir.

 

Sünni İslam’da varolan beş şartın sembolik anlamlarını açıklayan Alaviler, bunların uygulanmalarını gereksiz bulmaktadırlar… Aslında Alavi inancının beş değil, yedi şartı vardır. Sünni İslam’da varolanla aynı olan ilk beş Alavi şartı uygulanmazken, kendileri (Alavi inancı) için önem taşıyan diğer iki şart, “insanın kendi nefsine ve dış düşmana karşı kutsal savaşı” anlamında Cihad; ve “Ali’ye bağlılık, Ali’nin düşmanları ile mücadele” anlamında Valiya, dikkatle yaşama geçirilmeye çalışılmaktadır. Aslında bu “yedi şartın” da yukarıda açıklanan “kutsal yedi” ile, yediciler anlamına gelen Sabian inancında tapınılan tek bir “Yaratıcı’nın yedi farklı görünümü olan yedi gök cismi” ile, Güneş, Ay ve bilinen beş planet dahil yedi gök cismi ile, evrenin “bütünselliği” ile sembolik bağı olduğu açıktır. Yani Alavi inancındaki yedi şart, Sabian (Yediciler) kültürüne özgü “Alah’ın yedi biçimde kendisini dışa vurması, göstermesi” inancının yansımasından başka bşrşey değildir. Sözkonusu yedi gök cismi, Sabian kültüründe varolan tek bir “Yaratıcı” gücün “yedi farklı biçimde kendisini dışa vurması” inancı, Alavi kültüründe “inancın yedi şartı” olurken, Sünni İslam’da da “Allah’ın varlığının yedi işareti” olarak kabul görmektedir.

 

Yine Alavi inancında olanlar, birbirlerini izleyerek bir çemberi, bütünselliği tamamlayan “yedi peygamberi” tek bir varlık olarak, tek Allah’ın yedi farlı görünümü veya dışa vurumu olarak kabullenmektedirler. Kısacası, Alavi bütünselliği olan veya “Allah’ın birliğini tamamlayan” bu yedi farklı görünüm, “yedi peygamber” olarak dışa vurum, Sabian (Yediciler) inancında yedi gök cisminin tek bir “Yaratıcı’nın farklı görünümleri olarak kabuledilmesi” inancının İslam’a aktarılmış biçimi olmaktadır. Allah’ın yedi farlı görünümü olan yedi peygamber sırasıyla, Adam (Adem), Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed ve Muhammed at-Tamm olmaktadırlar. Bilindiği gibi Muhammed at-Tamm, birgün geridönüp dünyayı düzelteceğine inanılan “Kayıp İmam”dan başkası değildir.

 

Bu sıralanan peygamber adlarının sonuncusu, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, bir dönem Pasifik’ten Kızıldeniz’e dek tüm Kuzey Afrika’ya ve Suriye’ye egemen olmuş Fatimi Devleti’nin resmi ideolojisi olan İsmailiye’nin (7 İmam Şiası) “Kayıp İmam”ına aittir. İsmailiye inancına göre Muhammed at-Tamm, İsmailiye veya 7 İmam Şiası yandaşlarınca -12 İmam Şiası’nın Musa al-Kazım’ı yerine- 7nci İmam kabuledilen İsmail’in kaybolan ve birgün Muhammad al-Mahdi olarak (Mehdi/ Mesias olarak) dönüp dünyadaki tüm haksızlıkları düzelteceğine inanılan oğludur. Kısacası, Alavi inancında olanlar, 12 İmam Şiası inancının 10ncu ve 11nci İmamları dönemlerinde filiz vermiş olmakla ve bu ana kolun 12 İmamını’da kabullenmekle birlikte, ideolojik olarak ağırlıklı biçimde İsmailiye inancına veya 7 İmam Şiası’na yakındırlar... Daha önce Harici ana koluna bağlı olanların Sünni İslam’ın beş şartına altıncı bir şart olarak Cihad’ı eklemiş olduklarını yazmıştım ve şüphesiz Hariciler ile Şia ve Alavi inançları arasında daha birçok yakınlık bulunmaktadır. Buna karşın, Alavi inancı asıl olarak 7 İmam Şiası’na veya İsmailiye denen inanca yakındır.

 

Alavi inancında olanların birçok dinsel seremonileri gizli olduğu gibi, bazı Müslüman bayramlarının yanında Hıristiyanlığa özgü birtakım önemli günleri de karışık biçimde kutlamaktadırlar… Örneğin, oruç tutmamalarına karşın Ramazan veya Şeker Bayramı’nı (Id al-Fitr veya al-Id as-Saghir, Küçük Bayram) ve yine Kurban Bayramı’nı (Id al-Adha veya al-Id al-Kabir, Büyük Bayram) kutlamaktadırlar. Şia anlatılırken sözedilmiş olan Hüseyin ve yanındakilerin Hicri takvimim ilk ayı olan Muharrem’in 10ncu günü Kerbela’da öldürülmeleri ile bağlantılı Aşure (Ashure, onuncu) gününü Alavi inancında olanlar da Şia yandaşları gibi kutlamaktadırlar. Diğer yandan eski İran dini Zoroastrianizm’in yeni yıl kutlaması olan Nevruz veya Noruz (Yeni Gün), Miladi takvimle 21 Mart günü, İran, Irak, Hindistan ve Afganistan gibi ülkelerde olduğu gibi Alavi inancında olanlar tarafından da kutlanmaktadır. Yine Zoroastrianizm’in ileri dönemlerinde, Orta İran dönemi olarak anılan Part ve ardından Sasani İmparatorluğu yıllarında önem kazanan Mihragan bayramı vardır. Noruz (Yeni Gün) festivalinde olduğu gibi “kutsal” ateşler yakılarak 7nci ayın 16ncı günü kutlanan Mihragan bayramı, Alavi inancında Mihracan adıyla kutlanmaktadır...

 

Diğer yandan Alavi inancında olanlar bazı Hıristiyan bayramlarını da kutlamaktadırlar. Örneğin, Christmas ve Epiphany günlerini kutlamaktadırlar. Bilindiği gibi Christmas (Kırismıs), İsa’nın (Jesus Christ) doğum günü olarak kabuledilmekte ve 25 Aralık’ta kutlanmaktadır. Grekçe de “gösteri” anlamına gelen epiphaneia sözcüğünden türemiş olan Epiphany ise, 6 Ocak günü kutlanmaktadır. Epiphany, Easter ve Christmas ile birlikte Kilise’nin üç asıl gününden ve en eski bayramlarından biri olmaktadır. Epiphany Günü, İsa’nın Şeria’da (Ürdün Nehri) Aziz John The Babtist tarafından babtis edildiği gündür (vücudu suyla kaplanıp Hıristiyanlığa ilk adımı attığı gündür anlamında). Aynı gün, İsa’nın ilk kez “Tanrısallığını” gösterdiği, “kutsallığını” açıkça kanıtladığı, ilk “mucizesini” sergilediği gün olarak kabuledilmektedir...

 

Biraz önce anılmış olan Easter ise, yine Kilise’nin temel bir bayramı olmaktadır ve inanca göre Easter’de veya “çarmıhtaki üçüncü gününde İsa yeniden doğmuştur...” İsa’yı Şeria’nın suyunda babtist etmiş olan ve O’nun “Tanrı’nın Kuzusu olduğuna” tanıklık eden Aziz John The Babtist, -diğer Havariler ve İsa gibi- Yahudi asıllıdır. Aynı kişi Hıristiyan inancında Peygamber veya Havari (Hıristiyan dininin öncüsü) kabuledilmektedir. Aziz John The Babtist’e adanan 24 Haziran günü; Batı’da 13 Eylül, Doğu’da ise 13 Ekim tarihinde kutlanan Kilise’nin en erken Babaları’ndan Aziz John Chrysostom günü; “bakire” olan Hıristiyan azizi Barbara anısına tutulan 4 Aralık günü orucu; Aziz Mary Magdalene (Mary of Magdala, Magdala’dan Mary) anısına 22 Temmuz günü tutulan oruç, bunların hepsi Alavi inancında olanlar için de önem taşımaktadırlar...

 

Jesus Christ’in (İsa) çarmıha gerilişine (14 veya 15 Nisan) tanıklık eden Mary Magdalene, sislerle dolu efsaneleşmiş Hıristiyan tarihinin en tartışmalı karakterlerinden biridir aslında. Havarilere göre İsa bu kadına aşıktı... Kimilerine göre sıradan bir fahişe olan sözkonusu kadın, diğerlerine göre çok akıllı ve bakire idi. Bazı anlatımlarda, -ilk inananlar ve dine öncülük edenler anlamında- erkek havarilere göre “Mary Magdalene, İsa’ya daha yakındı. Bu duruma karşın, Mary Magdalene kadın olduğu için hakkında laf çıkartılıp geriye itilmiştir...”, denilmektedir. Hatta bazı tarih anlatımcılarına göre İsa, gerçekte çarmıhta bile ölmedi. Mary Magdalene ile evlenip çoluk çocuğa karıştı... Her ne olursa olsun Mary Magdalene, İsa’yı “bakire” iken doğuran annesi “Bakire” Mary (Meryem) ile birlikte İsa’nın yaşamındaki en önemli kadın olarak Hıristiyan tarihine geçmiş durumdadır. Mary Magdalene, Hıristiyanlık ile yakın bağları olan Alavi inancı içinde de önem taşımaktadır...

 

Burada hemen belirtmekte yarar vardır... Alavi inancı ile ilgili metinlerden anlaşıldığına göre, Suriye Alavi toplumu sonderece ataerkil/ pederşahi düşünce yapısına sahiptir ve şüphesiz kültürel kökleri oldukça farklı olan Anadolu Aleviliği kesinlikle böyle değildir. Bunda da şaşacak birşey yoktur; çünkü, adını “Ali”den alan Suriye Alavi kültürü, Basra ve Suriye gibi binlerce yıldır medenileşmiş sınıflı toplumların içinde, alabildiğine köklü ataerkil kültürlerin egemen olduğu alanlarda gelişmiştir. Adını “alev”den alan Anadolu Alevi kültürü ise, henüz Orta Asya göçebe ve yarı- göçebe geleneklerinden sıyrılamamış, Şamanizm’in etkilerini üzerinden atamamış, ve yine henüz ataerkil kültüre güçlü biçimde geçememiş halklar arasında yeşermiştir... Zaten ileride parça parça görüleceği gibi, Suriye Alavi yandaşlarının dini seremonilerinin birçoğunda kadınların hiç yerleri yoktur ve onlar kadının ruhu olmadığına, kadının şeytanın malzemesinden yapıldığına inanmaktadırlar. Yine aynı inançla ilgili olarak ileride kısa kısa değinilecek olan ölüm sonrası ile ilgili inançların, anlatımların tümü de sadece erkeklere aittirler... Alavi inancı ile ilgili olarak gördüğüm tüm metinlerde verilen bilgiler bu yöndedirler.

 

Bu ölçüde pederşahi/ ataerkil bir kültürün içinde Mary Magdalene ile “Bakire” Mary/ Meryem adlı kadınların nasıl önem kazanabildikleri?, sorusu akla gelebilir. Aslında bu olay sonderece doğaldır. Aynı ataerkil kültürde, erkeklerin gözünde öncelikle analar, eşler, ve bir ölçüde evli kadınlar birçeşit dokunulmazlık, “kutsallık” halesi ile çevrelenip aşırı saygılara layık görülebilirler. Diğer yandan bu katagorilerin dışında kalan kadınlara ise rahatça “fahişe” gözüyle bakılabilir. Ve sonuçta halen sürmekte olan “namus” cinayetlerinin gerisinde yatan da aynı düşünce yapısı da aslıda aynı yücelten ve aşağılayan bakış açısıdır...

 

Burada kadın, özgür kişi olarak değil, erkeğe göre, “erkeğe ait” bir varlık olarak “değer” kazanmaktadır. Eğer kadın o erkeği doğurmuşsa, sözkonusu erkek tarafından ona rahatca “bakire” Meryem “kutsallığı” bahşedilebilmektedir. Yine evlenilirken aynı “bakire” Meryem aranmaktadır. Tersinin gerçekleştiğine inanılan durumlar ise kanla temizlenmektedir. Kısacası, kadın “bakire Meryem” olarak kutsansa da, bir “fahişe” olarak kanı akıtılsa da, her iki durumda da korunan sadece erkektir, erkeğin egemenliğidir. Korunan, erkeğin ataerkil toplumdaki tartışılamaz “hakları” ve “onuru” olmaktadır sadece. Ve zaten Meryem, tüm Hıristiyanların “Baba- Tanrısı” konumundaki İsa’yı doğurmuş olduğu için, “herkesin anası” gibi gözükmekte ve aynı nedenle “bakire” kabuledilip kutsanabilmektedir. İsa’nın “peygamberliği” geçerlilik kazanıncaya dek, muhtemelen Meryem’de, çevrenin erkeklerinin gözünde Romalı lejyonerlerle kırıştıran hafif bir kadın olarak gözükmüştür...

 

Yine sözkonusu ataerkil kültürün en tipik göstergelerinden biri olarak, “İsa’nın aşık olduğu” iddia edilen, ve yine İsa’nın yaşamındaki üç kadından biri olan Mary Magdelen (Magdelen’den Meryem), bazıları tarafından “azizlik”, “kutsallık” rütbesi ile onurlandırılırken; diğerleri tarafında İsa’nın acıdığı sıradan bir “fahişe” olarak gösterilmektedir. Ve sonuçta İsa’ya bukadar yakın olan biri, Kilise tarafından tamamen geri plana itilerek O’nun yaşamından tümüyle silinebilmektedir... Kısacası, ataerkil kültür de, gerçek anlamıyla, cinsiyetiyle insan olarak kadın yoktur. Sadece, “kutsal” bir varlık olarak veya “fahişe” olarak erkeğe ait bir nesne vardır... Sonuçta Alavi inancında olanlar da, insan olarak normal bir kadına değil, kadınlığından çıkartılmış, kafasının üzerine “kutsallığı”nın simgesi haleler oturtulmuş “bakire” varlıklara, İsa’nın yaşamındaki iki Meryem’e sahip çıkmaktadırlar sadece.    

 

Suriye’de bulunan Halep, Lazkiye gibi kentlerde ve aynı coğrafyanın akdenize yakın dağlık bölgelerde ve yine Türkiye’nin Hatay (Antakya) ve İskenderun gibi kentlerinde egemen olan Alavi inancının Hıristiyan dini ile yakınlıkları yukarıda özetlenmiş olanlarla sınırlı değildir. Bilindiği gibi Hıristiyan inancında ve kutlamalarında ekmek ve şarap özel bir yere sahiptirler. Havarilerin naklettiklerine göre İsa, “ekmeğin kendi gövdesi olduğunu” ve yine “şarabın kendi kanı olduğunu” ifade etmiştir. Alavi yandaşları da şaraba özel bir saygı göstermektedirler. Batı Kilisesi tarafından 28 Ekim, Doğu Kilisesi tarafından ise 19 Haziran ve 21 Ağustos günleri İsa’nın gövdesi anlamında ekmek ve yine İsa’nın kanı anlamında şarap ikramedilerek kutlanan Aziz Judas (Jude, Thaddaeus, Lebbaeus) günü, erkeklerden oluşan kapalı bir Alavi topluluğu tarafından aynı yöntemlerle kutlanmaktadır. Sözkonusu merasimde toplantıya katılanlara ekmek ve şarap ikramının gerisinde yatan düşünce, anlaşılmış olacağı gibi, kitleleri İsa ile bütünleştirmektir; bir başka ifadeyle, katılımcıları “Yaratıcı” güce yaklaştırmaktır...

 

Şarabı rahtlıkla içebilen Alavi yandaşlarına -Sünni İslam’da olduğu gibi- domuz eti yasaklıdır. Fakat bu yasak konusunda pek dikkatli oldukları söylenemez. Kısacası, yasağa karşın gerekirse domuz eti yiyebilirler ama, tavşan etini kesinlikle yememektedirler. Aslında tavşan eti Yahidilik’te de yasaklıdır... Anadolu Alevi inancına bağlı olanlar da tavşan yememektedirler ve bunun gerkçesini, değişik türleri olan bu hayvanın dişilerinin adet görüyor olmasına ve etinin çok kanlılığına ve deri tipine bağlamaktadırlar... Olayın mutlaka mitoljik bir kökeni, açıklama tarzı olması gerekir ama, tüm aramalarıma karşın böyle bir kaynağa henüz rastlayamadım...  

 

Hıristiyan inancındaki “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” kimliği ile “Tanrı”laştırılmış olan İsa’ya benzer bir biçimde Ali’nin Alavi inancın da “Alah”laştırılmış olduğunu daha önce ifade etmiştim... Alavi veya Nusayri inancının gizli kitaplarına göre de Ali, “Işığın Hizmetkarı/ Taşıyıcısı” (“Abd al-Nur”) olmaktadır ve yine anlatıldığına göre aynı kitaplarda şaraba büyük bir saygı gösterilmektedir. Alavi inancında Ali ile (Allah’la) özdeşleştirilerek ikram edilen şarap, bunu içenlerin Ali ile “bütünleşmelerinin” aracı olmaktadır... Sözkonusu “kutsal”/ dinsel ve gizli Alavi kitapları, Husayn ibn Hamdan al-Khasibi (ölümü, 957 veya 968) tarafından derlenen ve 16 sureden oluşan “Kitab al-Macmu” (“Derlenmiş Kitap”); Alavi şeyhlerinin elyazmalarından oluşan “Kitab al-Mashyakha” (mashyakhah= şehlik); özel kutlamaların, şölen veya festival günlerinin kitabı olarak “Kitab Macmu al-Ayad” ve “Kitab Ta’lim al-Diyanah al-Nusayriyyah” (“Nusayri Dinini Öğretme/ Belletme Kitabı”) bulunmaktadır. Bunlar, soru- yanıt biçiminde düzenlenmiş öğretici metinlerden oluşmaktadırlar.

 

Yine Alevi inancına göre insan ruhu, ölümle birlikte beden değiştirir. Sözkonusu Alavi inancına göre, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi her kim olursa olsun inançsız kişilerin, yani Alavi inancı dışında olan kişilerin ruhları ölümleriyle birlikte varlıklarını bir hayvanın gövdesinde sürdürürler. Şüphesiz böyle bir aşağılamaya, inançsız ve günahkar Alavilerin ruhları da dahildir... İnançlı bir Alevi olarak ölenlerin ruhları ise diğer Aleviler de ve yine bazılarına göre de diğer Hıristiyanlar da varlıklarını sürdüreceklerdir. Ve sonuçta bu ruhlar, “gökte ışık saçan yıldızlara dönüşeceklerdir...” Aslında, aynı Alavi inancına göre, “insanlar başlangıçta da yıldız idiler ama, kabahatları nedeniyle yeryüzüne atılmışlardır. Ve yine insanlar günahsız ölürlerse eğer, yedi yıldızda (bilinen yedi gök cisminde) birden ifadesini bulan yıldızların prensi Ali’nin,  ışık kaynağı olan Ali’nin yanına yıldız olarak geri döneceklerdir...”

 

Ve yine Şia inancına bağlı olanlarda olduğu gibi Alevi inancı içinde de Takiye kurumu mevcuttur. İsmailiye Şiası’ndan koparak şekillenmiş Durzi (Druze) inancında da Takiye kurumu ayı özellikleriyle yeralmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi Takiye, yaşam tehlikesi karşısında ve ağır baskılar altında gerçek inancı ve düşünceleri gizlemeye izin vermektedir... Alavilere özgü bir diğer gelenekte, inançlarını ve ibadetlerini politik yaşama egemen daha büyük inanç guruplarına, diğer dinlere karşı gizli tutmalarıdır. Bu şekilde üyelerinin yaşamlarını, varlıklarını garanti altına alıp sürdürmeye çalışmaktadırlar. Alavi olmayanlara yönelik bu gizlilik, belki onların varlıklarını bir ölçüde garanti altına almaktadır ama, diğer yandan sayıları sonderece sınırlı bir topluluğun dini olarak kalmalarına da neden olmaktadır. Ağır baskıcı, monarşik toplumsal yapılar içinde güçlü ve egemen dini inançlardan tamamen farklı bir inanç biçimi olarak şekillenmiş olmaları onları sözkonusu gizliliğe zorlamıştır anlaşılan. 

 

Suriye’de yaşayan Alavi nüfusu hakkındaki veriler değişik kaynaklarda biraz oynamakla birlikte, bazı kaynaklarda bu sayı 2 milyon olarak gösterilmektedir. CIA Gerçek Kitabı’na göre, 2004 yılı nüfusu 18 milyonu biraz aşan Suriye toplumunun yüzde 11 kadarı Alavi inancındandır. Birleşmiş Milletler’in 2005 yılı verisine göre ise, Suriye nüfusu 18.6 milyondur. Yine CIA Gerçek Kitabı’na göre, Suriye nüfusunun yüzde 75 kadarı Sünni Müslüman, yüzde 10 kadarı Hıristiyan ve yüzde 3 kadarı ise Durzi (Druze) inancındandır. Suriye’de bulunan Alavi sayısını 3.5 ile 4 milyon arasında yansıtan ve Alavi inancında olanların Suriye nüfusunun yüzde 25’ini oluşturduğunu ifade eden kaynaklar da bulunmaktadır. Yine bazı verilere göre, Lübnan’da yaşıyan 50 bin Alavi vardır...  

 

Azınlıkta olmalarına karşın Alavi inancında olanlar Suriye devletinin kilit noktalarını ellerinde tutmaktadırlar. Nüfusun yüzde 11 kadarını veya yüzde 25’ini oluşturan bir azınlığın sadece bu azınlık gücüne dayanarak yönetici konumda olabilmesi şüphesiz olanaksızdır. Suriye devletinin laik yapısı ve yönetici konumdaki Baas partisi içinde köken olarak diğer inançlardan da kişilerin bulunmaları, Alavi inancından gelenlerin iktidarda kalabilmelerinin en büyük dayanağı olmaktadır. Yani, Alavi kökenliler iktidarda egemen konumdadırlar ama, bu egemenlikleri sözkonusu iktidarı diğer inançlardan gelenlerle, Hıristiyan ve Sünni toplulukları üzerinde etkili olan kişilerle paylaşmadıkları anlamına gelmemektedir...

 

Suriye devletinin laik yapısı, idari mekanizma da devlet işleri ile dini inaçların karıştırılıyor olmaması, yönetimim ağırlıklı olarak Alavi azınlıktan geliyor olmasına karşın egemen konumunu koruyabilmesine yardımcı olmaktadır. Alavi azınlığın egemenliği ile ilgili etkenlere, Alavi kökenlilerin asırlar boyunca birlik oluşturma ve illegal örgütlenme geleneklerini ve yine Fransız yönetimi sırasında elde etmiş oldukları avantajları da eklemek gerekir herhalde... I. Dünya Savaşı sonundan II. Dünya Savaşı sonuna dek süren Fransız yönetimi yıllarında, Suriye’de uygulanan politikalar, Alavi kökenlilerin bağımsız güç olabilmelerine, askeri ve sivil bürokrasi içinde de güç kazanmalarına, entellektüel gelişmelerini güçlendirmelerine yardımcı olmuştur. Bu dönemde Alavi inancında olanlara birçeşit otonomi tanındığı gibi, askeri bürokrasi içinde yeralmaları da kolaylaşmıştır. (Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.)

 

Aslında Fransız sömürgeciliğinin Suriye’ye gözdikişi, özellikle Suriye Alavi nüfusuna yönelik ilgisi, 1800’lü yılların ikinci yarısında yoğun biçimde başlamıştır. Herzaman olduğu gibi, bu sömürgeci ilginin keşif kolu Hıristiyan misyonerler olmuşlardır. Adet olduğu üzere Hıristiyan misyonerleri, tüccarlar ve sömürgeci ülkenin yararlarını koruyacak işgalci güçler izleyecektir... Suriye’ye yönelik bu misyoner ilgisinin temelinde yatan gerçek, gözdikilen yeni pazar hakkında ekonomik, toplumsal ve kültürel bilgileri toplamak olduğu kadar, aynı toplumu Hıristiyan sömürgecileri kabullenecek “olgunluga” ulaştırmak, toplumsal yapıyı Fransız sömürge yönetimi için hazır hale getirmek olarak özetlenebilir... Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimindeki Suriye’nin Alavi bölgelerine üşüşen misyonerler, Alavi nüfusunu “kayıp Hıristiyanlar” olarak görmüşlerdir. Hıristiyan inancı ile Alavi inancı arasındaki -daha önce sözü edilen- teolojik ortaklıklar, misyonerleri bayağı heyecanlandırmıştır. Aslında bu süreç içinde ve ileri dönemlerde birçok Alavi Hıristiyan dinine geçecektir ama, toplumsal baskı nedeniyle bunların önemli kısmı yeniden kendi eski inançlarına geri döneceklerdir.

 

Bu Fransız misyoner akını karşısında Osmanlı yönetimi, Alavi nüfusunu kendi egemen ideolojisi konumundaki Sünni- Hanefi inancına yaklaştıracak bazı reformlar yapmaya çalışmıştır. Osmanlı yönetimine yakın bazı Alavi şeyhlerinin yardımları ile inanç içinde gerçekleştirilmeye çalışılan reform yeterli başarıyı kazanamamıştır... Suriye’yi eskidenberi kendi etki alanları içinde gören Fransız emperyalizmi, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ile, daha önce anlatılan biçimde bu ülkeye yerleşmiştir. Fransız sömürge yönetimi, Alavi nüfusun asırlar boyunca sürmüş ezilmişliğini ve ayrı duruşunu kendi hesabına kullanmaya çalışmıştır.

 

Fransız mandası konumundaki Suriye’de, Halep, Lazkiye ve Akdeniz boyunca uzanan dağlık bölgede yoğunlaşmış olan Alavi nüfusuna 1922- 1936 yılları boyunca idari otonomi tanınmıştır. Osmanlı idaresi altında geçerli olan Sünni- Hanefi yasalarının veya Şeriatın yerine, Fransız manda yönetimi, 1922 yılından itibaren Alavi inancında olanlara, “mahakim sharr’iyya alawiyya” (“Alavi Şeriat Mahkemesi”) adıyla kendi dini yasalarına uygun yargılama hakkı tanımıştır. Hatta, sözkonusu Alavi “devleti”, Fransız renklerinden oluşan ve ortasında Alavi inancına özgü güneş sembolü bulunan birde bayrak sahibi olmuştur. Sonuçta, günümüzde Anglo- Amerikan emperyalizminin Irak’ta sahnelemekte olduğu etnik ve dini çelişkileri kullanma entrikasını çağrıştırır biçimde, Fransız sömürge yönetimi, Alavi inancında olanları Suriye nüfusunun çoğunluğunu oluşturan milliyetçi Sünni direnişine karşı kullanabilmek için elinden gelen her çabayı göstermiştir...

 

Fransız sömürge yönetiminin anaforuna kapılarak ulusal direnişin ve özellikle Sünni direnişin karşısında saf tutan, direnişçilere karşı Fransız ordusu ile ortak davranan Alavi inancının Kamer (Ay) tarikatının başı konumundaki kişi olmuştur... Ali’yi Ay ile özdeşleştiren kliğin önderi konumundaki Sliman (Süleyman) Murşad, Suriye’nin bağımsızlığına kavuşmasının ardından, 1946 yılında yargılanıp idam edilecektir. Sözkonusu kişi kendisini aynızamanda “Mehdi/ Mesias” ilanetmiştir ama, değil insanlığı kurtarmak, kendi canını bile kurtaramamıştır.

 

Fransız yönetiminin tüm bölme çabalarına karşın, otonom Alavi bölgesinde bile Alavi nüfusun Sünni nufusa göre gerçek bir politik ve ekonomik üstünlüğü sağlanamamıştır. Sonuçta, -zaten dil ve daha birçok kültürel kopartılamaz ortaklıkları olan aynı halktan- bu iki nüfus, kendilerini birbirlerine mecbur hissetmişlerdir. Alavi şeylerinin önemli kısmı Sünni direnişinin safında yeralmışlar ve Alavi inancının Hıristiyan inancından ziyade İslam inancının bir kolu olduğu üzerine açık yargı belirtmişlerdir. Alavi direnişçiler 1920’li yılların ilk yarısında birçok misyoneri öldürmüşlerdir ve buna karşılık Fransız ordusu da az sayılamyacak oranda Alavi öldürmüştür... Daha önce ifade edildiği gibi, 1936 yılında Suriye’nin bağımsızlığının gündeme gelmesi ile, Sünni din adamları, Alavi inancının İslam inancının bir parçası olduğu ve Alavi halkın inançlarına saygı gösterilmesi gerektiği yönünde kendi cemaatlerini etkilemeye başlamışlardır. Sünni liderler sömürge yönetimi tarafından yaratılmaya çalışılan ayrılığı kırabilmek için yoğun çaba sarfetmişlerdir.

 

Aynı günlerde, etkili Filistinli Sünni şeyh Hac Amin al-Huseyni, açık bir görüş belirterek veya fatva vererek, Sünni inanca sahip olanların İslam kardeşliği ruhuyla davranıp Alavi inancında olanları kendilerinden ayırmamaları ve onlarla iş yapmaları gerektiği telkininde bulunmuştur. Aynı şeyh, Alavi inancında olanlarında Müslüman olduklarını açıkça belirtmiştir. Sözkonusu fatvayı veren şeyh Hac Amin al-Huseyni’nin, Suriye’de anti- emperyalist mücadeleye önderlik eden pan-Arap direnişine yakın olduğu da iddia edilmektedir... İşin gerçeği, halkları bölüp parçalayarak yönetmeye ve böyle yöntemlerle ekonomik sömürüsünü sürdürmeye çalışan Fransız emperyalizmi, aslında, elinde olmayan nedenlerle, tarihin herhangi bir döneminde olmadığı kadar Suriye halkını birbirine yaklaştırmış, kendisine karşı birleştirmiştir.

 

Kısaltarak ve kafa karıştırmamak için birsürü adı atlayarak yazacak olursak, aynı dönemde, 12 İmam Şiası inancında olanlar için “kutsal” olan iki Irak kentinden biri konumundaki Nacaf’ta (diğeri, Karbala) bulunun tanınmış Şia ayetullahları da, Suriye ve Bekaa Vadisi’nde bulunan Alavi yandaşları ile ilgilenmeye, onların şeyhlerini Nacaf’a eğitim seminerlerine davet etmeye başlamışlardır. Sonuçta, 12 İmam Şiası önderleri ile Alavi önderleri arasındaki ilişkiler 1940’lı ve 1950’li yıllarda da kesintisiz sürmüştür. Alavi kitapları Nacaf’ta yayınlanmışlar ve 1966 yılına dek artan sayılarda Alavi öğrenci Nacaf’a gidip eğitim görmüştür...

 

Diğer yandan, Baas iktidarı ile birlikte 1950’li yılların ikinci yarısında başlıyan Suriye- Mısır yakınlaşmasının bir yan ürünü olarak Alavi öğrenciler, Şia Fatımi Halifeliği döneminde bir İsmailiye eğitim merkezi olarak kurulan, dünyanın en eski üniversitelerinden olan, Eyyubi devleti döneminden beri ise bir Sünni eğitim merkezi olarak çalışan Kahire’deki  Al-Azhar’da eğitime başlamışlardır. Sonuçta, Alavi şeyhleri kendi aralarında, Nacaf  kentindemi yoksa Kahire’de bulunan Al-Azhar üniversitesindemi eğitim verileceği konusunda bölünmüşlerdir...

 

Kısacası, Suriye Alavi yandaşlarının hem Sünni Müslümanlarla ve hem de 12 İmam Şiası inancında olanlarla yakın bağları vardır. Bunun ötesinde, Alavi kökenli ilk Suriye cumhurbaşkanı olan Hafız al-Asad, CIA ve MOSSAD destekli İran Şahı Rıza Pehlevi’ye karşı Şia liderlerinin önderliğinde gelişen halk muhalefeti sırasında, sözkonusu rejim muhalifi Şia önderlerine 1973 yılından itibaren destek vermiştir. Ve günümüzde de sürmekte olan güçlü İran- Suriye bağlarının ilk ilmikleri bu desteklerle atılmaya başlanmıştır...

 

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

Savaşın galibi emperyalist Büyük Britanya ve Fransa, gizli Sykes-Picot anlaşmasında öngörmüş oldukları üzere, -Musul’un İngilizlere bırakılması gibi bazı küçük değişikliklerle- Ortadoğu’yu paylaşmışlardır. Bu paylaşımda Fransa’nın payına, Lübnan ve Suriye’nin yanında, şimdi Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olan Adana, Akdeniz’in güneydoğu kıyılarını da içine alan Kilikya bölgesi, ve daha doğuda Urfa, Mardin, Maraş gibi iller düşmüştür... Ulusal Kurtuluş Savaşı içinde Ankara Büyük Millet Meclisi ile Fransız hükümeti arasında 10 Ekim 1921 günü imzalanan Ankara Anlaşması sonucu, Fransız askeri birlikleri Kilikya’dan ve Türkiye içindeki diğer bölgelerden çekilmişlerdir. Yalnız, Türkiye- Suriye sınırındaki Antakya (Hatay) ilinde özel bir idari yönetim oluşturulmuştur. Adı, kurucusu Makedonyalı İskender’e izafeten Aleksandria olan şimdiki İskenderun’u da içine alan ve yoğun Alavi nüfusu barındıran Antakya (Antioch), 1939 yılında Türkiye Cumhuriyeti sınırları içine katılmış ve Hatay adını almıştır.

 

Fransızlar, Nisan 1920’de toplanan San Remo konferansının ardından Haziran 1920’de Damaskus’a (Şam) gireceklerdir ve ülkenin bağımsızlığın kazanıldığı 1946 yılına dek Fransız askerleri Suriye’de olan varlıklarını serüvenli biçimde sürdüreceklerdir... Aslında Fransız yönetimi 1936 yılında Suriye’nin bağımsızlığını, Fransanın ekonomik ve askeri egemenliğinin kabulü şartıyla prensip olarak tanıyacaktır. Aynızamanda bir Alavi ve Durzi (Druze) devleti olarak -kukla- Suriye Cumhuriyeti ilanedilecektir. Coğrafi, ekonomik ve toplumsal yapı olarak Suriye’nin uzantısı konumundaki Lübnan ise, 1923’den 1945 yılına dek Fransız işgali altından kalacaktır. Milletler Cemiyeti/ Birliği, Suriye’de ve Lübnan’da varolan Fransız manda yönetimini resmen tanıyıp garanti altına alacaktır...

 

II. Dünya Savaşı’nın patlaması ile Suriye, Nazi Almanyası’nın işbirlikçisi Fransız Vichy yönetiminin istilasına uğrayacaktır. Fransa’nın 1940 yılında Nazi Almanyası karşısında çöküşü ile, aynı yıl kukla Fransız yönetiminin ve Nazi Almanyası’nın birleşik güçleri Suriye’ye işgalci olarak gireceklerdir. Ardından, 1941 yılında özgür Fransız birlikleri ve İngiliz güçleri Suriye’yi işgaledeceklerdir. Aynı yıl De Gaulle, Fransız mandasına sonverileceği sözünü Suriye’ye verecektir. Çünkü, halen savaş sürmektedir ve De Gaulle, özgürlüğüne susamış olan Suriye halkını ve ulusal güçleri safına kazanmak istemektedir... Gelişen bağımsızlık bilincinin etkisiyle, 1945 yılında patlayan büyük gösterilerin baskısının ardından, son Fransız askerinin de 1946 yılında bu ülkeyi terketmesiyle Suriye, 16 Nisan 1946’da hukuken bağımsız bir ülke statüsünü kazanacaktır...

 

Michel Aflak ve Salahaddin al-Bitar 1947 yılında Arap Sosyalist Baas Partisi’ni kuracaklardır... Suriye hükümeti, kansız bir askeri darbe ile 1949 yılında devrilecektir. Darbe lideri Çiçekli, 1952 yılında tüm partileri kapatacaktır. Bunun üzerine Subaylar Çiçekli’yi 1954’de devirecekler ve yönetimi sivillere devredeceklerdir. Suriye Komünist Partisi başkanı Halid Bektaş, komünist bir partinin önderi olarak Arap dünyasında ilk kez Suriye’de başbakan olacaktır. Komünist Partisi ve Milliyetçi- sosyalist Baas (Bath veya Baath) Partisi birlikte iktidarı denetleyeceklerdir. Ertesi yıl, 1955’de milliyetçi Şükrü al-Kuvvetli başbakan olacaktır ve sonuçta Suriye milliyetçi Nasır’ın Mısır’ına yaklaşmaya başlayacaktır. Arap devletlerini güçlendirmek ve bağımsızlığı, özgürlüğü garanti altına alabilmek amacıyla 1 Şubat 1958 günü Baas’ın öncülüğündeki Suriye ile Nasır’ın Mısır’ı arasında Birleşik Arap Cumhuriyeti adıyla birlik kurulacaktır. Fakat sözkonusu birlik, Suriye’de gerçekleşen askeri darbenin ardından, Suriye yönetiminin birlikten çekilmesi ile 28 Eylül 1961 günü yıkılacaktır...  

 

Daha I. Dünya Savaşı sürerken, 9 Mayıs 1916’da Büyük Biritanya ve Fransa hükümetleri arasında gizlice imzalanan ve sonradan Çarlık Rusyası’nın da onayıp dahil olduğu Sykes-Picot Anlaşması’na göre, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde olan Suriye, Irak, Lübnan ve Filistin imzacı devletlerden Büyük Biritanya ve Fransa tarafından paylaşılmıştır... Yine daha savaş sürerken, 1917 Ekim Devrimi ile Rusya’da iktidara gelen Bolşevik Partisi, sözkonusu gizli anlaşmayı açıklayıp yırtacaktır. Bolşevikler tarafından açıklanan bu gizli emperyalist plan, politik bir skandal olarak tarihe geçecektir...

 

Sözkonusu anlaşmayı yırtan Bolşevik Partisi, aynı anlaşmaya göre Rusya’ya ayrılan Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis ve daha diğer bazı toprak parçaları üzerinde bir hak iddia etmezken, tam tersine Türkiye halkının anti- emperyalist ulusal kurtuluş savaşına destek verecektir...

 

Diğer yandan, adı ister Milletler Cemiyeti olsun veya isterse II. Dünya Savaşı içinde ilk adımları atılıp savaşın bitimiyle birlikte şekillenen Birleşmiş Milletler olsun, tüm bu uluslararası kuruluşlar sözde “eşit” değerde ve “eşit” oya sahip milletlerin “demokratik” birliklerinden oluşmuş gibi gözükseler de, büyük emperyalist iktidar merkezlerinin hegemonyasından kurtulamamaktadırlar. Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler, gerçek anlamıyla bağımsız demokratik birlikler gibi davranıp kararlar alamamaktadırlar. Büyük güçler, Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumları kendi emperyalit politikalarını meşrulaştırmaya yarayan, bu politikaları onaylayan örgütlenmeler haline rahatça dönüştürebilmektedirler...

 

Ekonomik ve politik olarak bu ölçüde dengesiz bir sosyal yapıya sahip dünyamızda başka türlüsünü ummakta olanaksız gözükmektedir. Bu açıdan bakılınca, Suriye ve Lübnan gibi ülkelerdeki zora dayalı Fransız manda yönetiminin Milletler Cemiyeti adlı kurumca onaylamasına şaşacak bir durum yoktur. Ve günümüzde sözkonusu haksızlığın çok daha korkuncu, halen en ağır kanlı baskıların ve yıkımın yaşanmakta olduğu Irak işgali karşısında Birleşmiş Milletler adlı kurumun takınmış olduğu tamamen hukuk ve moral dışı tavırda yansımaktadır... 

 

Büyük emperyalist güçler, kendi kararlarını uluslararası kurumların “adaletli” kararlarıymış gibi yutturmayı ustaca becermektedirler. Aslında sadece kendi mali- sermaye çevrelerinin yararlarına olan kararları uluslararası kurumlara onaylatarak, bunları sözde meşrulaştırmaktadırlar. Bu entrikaları başarabilmek için, Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin temsilcilerine yönelik bilinen satınalma yöntemlerinden, sıradan rüşvetlerden, ekonomik ve poltik baskılara dek, hatta militarist baskılara dek hertürlü yasadışı karanlık metodu rahatça kullanmaktadırlar. Phyllis Bennis’in somut belgelere dayanan “En Kuvad Världsdemokrati, Hur Washington Dominerar Dagens FN” (“Bastırılmış Bir Dünya Demokrasisi, Washington Günümüz Birleşmiş Milletleri’ni Nasıl Yönlendiriyor”) başlıklı kapsamlı araştırma kitabı bu konuda yeterince aydınlatıcıdır... Sonuçta, günümüzde ABD yönetiminin yapmakta olduğu gibi, büyük emperyalist güçler, kendi dar çerçeveli yararları yönündeki politik kararlarını dünyaya, Milletler Cemiyeti’nin veya Birleşmiş Milletler’in kararları gibi sunabilmektedirler...

 

Aslında, sınıf savaşımı uluslararası bir düzeyde de sürmektedir ve şimdiye dek yaşanmış olan uluslararası politik deneyler, ezilen ulusların aralarındaki bazı inanç ve etnik farklılıkları önplana çıkartmadan birleşmelerinin, birlik olarak haklarını savunmalarının zorunluluğunu defalarca kanıtlamıştır. Emperyalist güçlerden medet ummak, bu güçlere yalanarak, taşeronluk yaparak kazanç elde etmeye çalışmak, kendi halkına ve diğer halklara ihanetle atbaşı gelişen bir tavır olmaktadır. Fakat malesef, emperyalist güçler, bir ulusun, bir halkın içindeki üst sınıfların bazı politikacılarını, etnik ve dini kurumların bazı temsilcilerini, mali- sermaye ile bütünleşmiş medya organlarını rahatça satınalıp güdebilmektedirler... Sadece bu olgu bile ulusal planda verilen sınıf kavgasının uluslararası plandaki sınıf kavgası ile ne ölçüde içiçe geçmiş olduğunun somut bir göstergesi olmaktadır. Görebilmek biraz zor olsada, anti- emperyalist mücadelede ulusal ve uluslararası arena da birleşmesi gereken güçler bu tabloda açıkça yansımaktadır.

 

Ba’th/ Ba’ath veya türkçe söylenişiyle Baas sözcüğü, rönesans/ yeniden doğuş anlamına gelmektedir. Bu bağlam da, Suriye’de 1954 yılında iktidar olan Ba’th veya Ba’ath veya türkçe söylenişiyle Baas Partisi’nin komple adı, Arap Sosyalist Rönesans Partisi/ Arap Yeniden Doğuş Partisi olmaktadır. Arapça buna, Hizb Al-Ba’th Al-Arabi Al-İştiraki denilmektedir... Baas Partisi, Arap milliyetçiliği ile sosyalizmi, sosyal adalet anlayışını birleştirmeye çalışan bir partidir ama, sözkonusu partiyi Almanya’da I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Nazi Partisi ile veya Nasyonal/ Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi ile karıştırmamak gerekir. Bu son anılan parti, Nazi Partisi, en güçlü mali- sermaye çevrelerinin desteğini alan ve yine endüstri-banka-ticaret sermayesinin birleşip bütünleşmeleri ile şekillenmiş olan aynı mali- sermaye çevrelerinin, uluslarüstü tekellerin tüm çalışanlar ve aynızamanda diğer sınıflar ve tekelleşememiş sermaye çevreleri üzerinde diktatörlüğünü savunan ve bu diktatörlüğü Almanya’ya yerleştiren, bir dönem için tüm Avrupa’ya yayan faşist bir partidir.

 

Taktıkları “liberal” ve “demokrat” maskeleri ile emperyalist politikaların üstü kapalı pazarlayıcılığını yapan birtakım “aydınlar”, Batılı bazı sözde ilerici yorumcular, yine bazı Batılı emekli diplomatlar vs., sözkonusu Baas Partisi’ni sanki faşist bir kurummuş, Nazi Partisi’nin benzeriymiş gibi tanıtmaya çaba sarfetmektedirler. Bu dezinformasyon/ yanıltıcı bilgi veya kuyruklu yalan, W. Bush’un dev enerji tekelleri hesabına Müslüman halkların yaşamakta oldukları coğrafyaya yönelik olarak başlatmış olduğu talan seferini, “Haçlı Seferi”ni kamufle edebilmek amacıyla söylenmektedir. Sözkonusu yalan, emperyalist güçlerin Arap halklarına saldırılarını, emperyalist orduların Müslüman halklara karşı işledikleri cinayetlerini, katliamlarını meşrulaştırabilmek amacıyla söylenmektedir. Baas’ı Nazi Partisi ile aynılaştırmaya çalışan yalanlar, emperyalist güçlerin kendi imalatları bir günah keçisini, “İslami terörizmi” hayaletini taşlamasına benzemektedir...

 

Faşizm, Nazizm gibi ideolojiler veya düşünce sistemleri ve bu ideolojilerle yaratılan kanlı baskıcı otoriter örgütlenmeler, mali- sermaye dayanaklı kurumlardır. Faşist veya Nazist partiler, güçlü tekelci sermayeye dayanan ve bunların yararlarını savunan emperyalist sisteme özgü tarihi ve toplumsal katagorilerdir. Her baskı uygulayan aynı katagori içine girmez... Bundan sadece 65- 70 yıl önce dünyayı kana boğmuş olan Alman Nazizmine üstünkörü bir bakış bile bu gerçeği görmeye yeter... Baas ise, emperyalist güçlerin sözcülerine ve bazı halk kesimlerine karşı baskıcı olmakla birlikte, özünde Arap halklarının yeraltı ve yerüstü zenginliklerini emperyalist yağmaya karşı korumaya çalışan, ulusal ve küçük burjuvazinin yararlarını gözeten, çalışan ve üreten sınıflarlarla ulusal burjuva güçler arasında bir denge oluşturmaya çalışan, politik anlamda laikliği savunan bir örgütlenmedir.

 

Hitler’i iktidara taşıyan tekeller arasında, Alman tekellerinden başka en güçlü ABD tekelleri de bulunmaktadır. Bunlar, Hitlerin önderliğindeki Nazi Partisi’nin Nazi Almanyası’ndaki iktidarı boyunca, sözkonusu partinin sürmekte olan katliamları boyunca, Alman mali- sermaye çevreleri ve Nazi iktidarı ile ilişkilerini kesintisiz sürdürmüşlerdir. ABD tekelleri de Nazi ölüm kamplarında bulunan yatırımlarından büyük kârlar sağlamışlardır. (Daha ayrıntılı bilgi için bak: Sinbad, http://www.sinbad.nu/ , “Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar ”, http://www.sinbad.nu/nazialmanpol.htm başlıklı kitapçığın, “b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı” http://www.sinbad.nu/hitleriktidar.htm başlıklı ikinci bölümü) 

 

Yukarıda ifade edilen gerçeğe karşın, Baas Partisi, ulusal güçleri, küçük mülk sahiplerini temsileden milliyetçi bir partidir. Baas Partisi, mali- sermaye güçlerini temsileden bir parti olarak doğmadığı gibi, tam tersine bu güçlerin baskısı altındaki bir ulusu kurtarmayı hedef olarak önüne koymuş bir partidir. Burjuva anlamda demokratik bir örgütlenme sayılmamakla ve otoriter bir karaktere sahip olmakla birlikte, sınıfsal temelleri itibariyle ve eylemleriye, faşist bir örgütlenme ile uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Baas, emeperyalist güçlerin, uluslarüstü tekellerin baskısı altıda olan, sömürülen Arap halklarını, farklı Arap uluslarını birleştirerek ayağa kaldırmaya, ulusun yararlarını savunmaya çalışan bir örgütlenmedir. Zaten bu politik çizgisi nedeniyle emperyalist güçlerin beslemesi “liberal” maskeli aydınlar veya doğrudan emperyalist merkezlerin “demokrat” maskeli görevlileri tarafından karalanmaya, “faşist” bir örgütlenme gibi tanıtılmaya çalışılmıştır ve çalışılmaktadır...

 

“Demokratik” olup olmama gerçeği de aslında alabildiğine görecelidir. Sınıflı toplumlarda salt demokratik tek bir kurum bile yoktur... Eğer ortada süregiden bir sınıf kavgası varsa, ve bu kavga dıştan gelen emperyalist baskılar ve sömürü biçiminde, içte ise emperyalist güçlerle bütünleşmiş sermaya çevrelerinin ve politik örgütlenmelerin baskıları biçiminde sürüyorsa, sözkonusu mali- sermaye güçlerine dayanan rejimlerin demokratik olmaları da olanaksızdır. Bunların rejimleri “demokrasi” olarak adlandırılsalar bile, kesinlikle gerçek anlamda demokratik olamazlar. Bunun günümüzdeki en somut örneği, işgal altındaki Irak’ta varolan “demokrasi”dir veya Irak’ı işgaledip içinde bulunduğu yıkıma sürükleyen Batı’nın sözkonusu “demokratikliği”dir. Sonuçta, Irak’ı içinde bulunduğu duruma sürükleyen güçlerin iktidarda oldukları ABD ve İngiltere gibi ülkelerin demokratik olduklarını da ancak ahmaklar veya yalancılar iddia edebilirler. Bir yerde katil ve talancı, diğer yerde ise demokrat ve adil olunamaz.

 

Yeryüzünün şimdiye dek tanık olduğu en büyük savaş makinesi Pentagon tarafından taşınan Irak “demokrasisi”nin ne menem birşey olduğunu tarih ileride çok daha iyi yazacaktır. Irak’ta yaşanmakta olan baskılar, şiddet, katliam, tüm bu felaketlerin gerisinde duran sınıf güçlerinin, mali- sermaye çevrelerinin, enerji tekellerinin, silah tekellerinin ve bunların temsilcisi ABD yönetiminin “demokrasi”den ne anladıklarını veya kendi sınıf diktatörlükleri olan faşizmi “demokrasi” diye nasıl yutturduklarını açıkça göstermektedir. Böyle bir demokrasiye, Irak’ta yaşanana benzer bir “demokrasi”ye direnenlerin demokrasisi de, birdaha aynı yıkımlara, sömürü ve katliamlara izin vermeyecek bir ezilen sınıf baskısına cevaz tanır. Bu baskı, emperyalist güçlere karşı, emperyalist işbirlikçilerine karşı uygulanacak haklı bir baskıdır ve amacı çalışan geniş halk yığınlarının yararlarını ve özgürlüklerini korumaktan başka birşey değildir... Bu baskı, ulusun, emekçi halkın kendisini savunma ve halka daha güzel bir gelecek hazırlama refleksinden başka birşey değildir. Yalnız aynı baskı rayından çıkarak emekçi sınıflara da yöneldiği ölçüde haklılığını yitirmeye ve dolayısıyla kitle desteğini de yitirmeye başlar. İşte bu son ifade edilen gerçeğe uyan birçok milliyetçi partiye tarihte rastlamak olasıdır. Ve zaten bu satırları yazan kişi de özel olarak Baas savunucusu değil, sadece gerçeğin savunucusu olmaya çalışan birisidir.

 

Baas (Ba’th veya Ba’ath) Partisi 1943 yılında Şam’da (Damaskus) Michel Aflak (1910- 1989) ve Salahaddin al-Bitar tarafından kurulmuştur. Paris’de üniversite eğitimi gören ve Marksizm’den bir ölçüde etkilenen Arap milliyetçisi Michel Aflak’ın idealleri, Arap halkları arasında birlik; özgürlük ve emperyalizmden bağımsızlık; ve sosyalizm veya sosyal adalet olarak özetlenebilir. Aslında aynı idealler, nüans farkları ile anti- emperyalist ulusal başkaldırıların tümünde bulunmaktadırlar... O, Michel Aflak, tüm Arap devletlerini Baas Partisi tutkalıyla, bu partinin ideolojisi etrafında birleştirmeyi düşlemiş ve aynı uğurda mücadele etmiştir. Michel Aflak, daha önce de sözedildiği gibi Suriye Komünist Partisi ile taktik bir birleşmeye gitmiştir. Ve bu birlik, Baas’ın etkisinin hızla arttırmasına, iktidarın kapısını aralamasına yardımcı olmuştur...

 

Baas’ın etkisi sonucu Suriye ve Mısır 1 şubat 1958’de Birleşik Arap Cumhuriyeti adıyla birleşmişlerdir. Sözkonusu cumhuriyet 28 Eylül 1961 gününe dek yaşamıştır. Suriye’de gerçekleşen askeri darbenin ardından bu ülke birlikten kopmuştur... Suriye Baas örgütlenmesinde Alavi kökenlilerin etkileri olmakla birlikte, Irak Baas örgütlenmesi içinde Şia kökenlilerin benzer bir ağırlıkları olamamıştır. Sözkonusu iki parti de Arap milliyetçisi ve birçeşit sosyalist dünya görüşüne sahibolmalarına karşın, farklı yapılardadırlar...  

 

Askeri darbelerin birbirini izlediği Suriye’de 8 Mart 1963 günü yeni bir darbe gerçekleşecek ve Baas ağırlıklı bir hükümet kurulacaktır. Salah Cedid önderliğinde Şubat 1966’da gerçekleşen darbe ile Baas üyesi cumhurbaşkanı Amin al-Hafız devrilecek ve Baas’in öndegelen iki önderi ve ideoloğu konumundaki Michel Aflak ve Salahaddin al-Bitar tutuklanacaklardır. Aynı darbe ile Alavi asıllı havacı subay Hafız al-Asad savunma bakanlığı koltuğuna oturacaktır. Aslında bu darbe Hafız al-Asad’ın ölümüne dek sürecek iktidarına kapıyı aralamıştır...

 

Haziran 1967’de -Akdeniz’de bulunan ABD 6. Filosu’nun da desteğini almış olan- İsrail hava kuvvetlerinin, baskın yöntemiyle Mısır uçaklarını daha yerdeyken tahrip etmeleri sonucu, güçlü hava desteğine sahip İsrail ordusunun aynı destekten yoksun Mısır güçlerine karşı Sina’da zafer kazanması zor olmamıştır. Altı- Gün Şavaşı adını alacak olan bu İsrail saldırısı sırasında en güçlü Arap devleti Mısır’a karşı kazanılan kolay zaferin ardından, Suriye’nin stratejik önem taşıyan Golan Tepeleri’de İsrail’in işgaline uğrayacaktır... Bu yenilgide, asıl vurucu birlikleri darbe korkusuyla Damaskus’da (Şam) tutan Suriye yönetiminin hatalı olduğunu yazan kaynaklar vardır... Sonuçta, Suriye ve diğer Arap devletlerinin yenilgisini Hafız al-Asad’ın Kasım 1970’de gerçekleştirdiği darbe izleyecektir. Ve Mart 1971’de gerçekleşen plebisit ile Asad yedi yıl için Suriye cumhurbaşkanı seçilecektir... Yoksul bir Alavi köylü ailesinden gelen Hafız al-Asad (1930- 2000), Suriye’nin ilk Alavi asıllı cumhurbaşkanı olacaktır.  

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

 

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/