EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine kısa notlar

 

Daha önce hakkında kısa bilgiler verilmiş olan düalist Zoroastrianizm, eski Grek felsefesini, özellikle Plato’yu (Eflatun, İ. Ö. 427-347) derinden etkilemiştir. Yine daha önce belirtildiği gibi Zoroastrianizm, değişik  teologlar tarafından ustaca İslam’a taşınmıştır ve Şia inancı bu şekilde üretilmiştir. Ve şüphesiz Zoroastrianizm’in güçlü etkilerini sadece Şia içinde değil, tüm Sufi inançlarda ve Anadolu Alevi inancı içinde açıkça görebilmek olasıdır. Sözkonusu etkileşim, sadece doğrudan Zoroastrianizm kaynağından değil, yine bu kaynaktan beslenmiş Platonizm aracılığıyla da gerçekleşmiştir. Eski Grek felsefesi, Aristo ve Eflatun (Plato), islamiyet içindeki önemli rolllerini Sufi inanç biçimleri ile oynamışlardır. Bu satırları yazana göre Platonizm’in özü, Grekleşmiş bir Zoroastrianizm’den başka birşey değildir…Hıristiyanlığı’da derinden etkilemiş olan Plato (İ. Ö. 427-347) felsefesi, Platonizm, asıl olarak İ. Ö. 600’lü yıllar da şekillendiği düşünülen Zorostrianizm’den esinlenmiştir… Başlangıcında Mag rahiplerinin tekelindeki Zoroastrianizm veya Mazdaizm inancı, özellikle Plato aracılığıyla eski Grek düşüncesine girmiştir.

 

Jeolojik yapısı itibariyle Türkiye’de bulunan Van Gölü’nün İran’da bulunan eşi Urmiye Gölü’nün kuzeyine, Azerbeycan’a yerleşmiş olan İrani topluluk Med’ler, Asuri anallerine veya güncelerine göre 800’lü yıllarda devletleşme sürecine girmiş olmakla birlikte, ancak Kimmerler’in baskısından kurtulduktan sonra, 600’lü yıllarda gevşek konfederatif bir devlet yapısı şekillendirebileceklerdir. Aynı yıllarda, Azerbeycan doğumlu Peygamber Zoroaster, Hint- Avrupai Veda dinini İrani aşiretlerin geleneklerine ve kültürlerine uydurarak yeniden üretecektir. Sözkonusu Veda dini yedi aşamalı Hinduizm’in de ilk basamağı olacaktır... Zoroaster’in yaşamış olduğu tarih tartışmalı olmakla birlikte, uzmanların ağırlıklı kanıları burada verilen tarihtir ve ilerideki tarihlerde yeni katkılarla geliştirilecek olan sözkonusu düalist inancının adı da, Zoroastrianizm veya Mazdaizm olacaktır...

 

Mevcut tarih anlatımlarına göre, bir Med aşireti olan Mag’lar Zoroastrianizm inancının tekelini uzun süre ellerinde tutacaklardır. Sözkonusu inanç Mag asıllı rahipler tarafından yayılacaktır ve şüphesiz bu tekel sözkonusu aşirete de birçeşit iktidar sağlayacak, toplumsal güç verecektir. Ve Zorostrianizm’in tekelini ellerinde tutan Mag rahiplerinin adları, Grekler aracılığıyla Batı dillerine Magician (sihirbaz) olarak girecektir.

 

Batı dillerine “magician” (sihirbaz, büyücü) sözcüğü ile, arapçaya ise aynızamanda “ateşe tapan” anlamına da kullanılan “mecusi” sözcüğüyle giren Mag rahiplerinin yaymakta oldukları inanç biçimi, Zoroastrianizm, mistik/ gizli dinsel rituallerle veya tapınma biçimleri ile gerçekleştirilmektedir... Bu tapınma biçimlerinde, “Akıllı Yaratıcıyı/ Lordu” veya “Ahura Mazda”yı sembolize eden “kutsal ateş” çok önemli bir yer tutmaktadır. Ayrıca, sözkonusu inancın tapınaklarında sürekli yanan, yanar vaziyette tutulan bir “kutsal ateş” bulunmaktadır. Bu nedenle Zoroastrian rahiplerin “ateşe tapanlar” olarak adlandırılmalarına ve yine simyagerlikle karışmış tapınma biçimleri nedeniyle sihirbaz gibi algılanmalarına şaşmamak gerekir... İran dilinden gelen, farsca kökenli bir sözcük olan Azerbeycan adı da, zaten doğrudan doğruya “Ahura Mazda”yı sembolize eden bu “kutsal ateş” olayı ile bağlantılıdır.

Bazı kaynaklara göre Azerbeycan adı, başkenti Gazaca (şimdiki, Tebriz) olan küçük Atropatene Kırallığı’nın adından türetilmedir. Bunlara göre, Atropatene sözcüğü süreç içinde Azerbeycan’a dönüşmüştür. Diğer yandan Atropatene, Kuzey Medya’nın veya Azerbeycan’ın eski coğrafi adıdır. İran’ı fetheden, İ. Ö. 330’da Pers İmparatorluğu’na kesinlikle sonveren Makedonyalı İskender tarafından bu toprak parçasının başına lokal hükümdar/ vali olarak oturtulan kişinin adı da Atropan’dır. Sözkonusu Atropatene adının, ödürülen son Pers İmparatoru III. Darius’un generali Atropan’dan geldiğini iddia edenler de vardır... Her ne olursa olsun, Azerbeycan sözcüğünün parçalarından “Azer”, İran dilinde veya farsçada “ateş” anlamına gelmektedir. Aslında İranlılar kendi dillerinde bu ülkeyi Azerbaygan olarak adlandırmakta imişler ama, “g” harfi bulunmadığı söylenen arapçada aynı ad  Azerbeycan olmuş... Sözkonusu adın ikinci bölümü olan “baygan” veya “baycan” ise, yine farsçada “yer” veya belirli bir “toprak” parçası anlamına gelmekte imiş. Sonuçta Azerbeycan adı, “ateş yeri” veya “ateş toprağı” veya “ateş ülkesi” anlamına gelmekteymiş...

Mustafa Nihat Özün tarafından hazırlanmış olan “Büyük Osmanlıca-Türkçe Sözlük”e göre, farsça “Azerbadgân” kelimesinin parçalarından olan “badgân” sözcüğü, “gözetici, bekçi” anlamına gelmektedir. Aynı sözlüğe göre yine farsça kökkenli “baygân” sözcüğüde “bekçi, koruyucu” anlamına gelmektedir. Bu açıklamadan kalkarak, “Azerbaygân”da dense veya “Azerbadgân”da dense, sonuç değişmemektedir. Sonuçta Azerbeycan adlı ülkenin adı, “ateşin bekçisi” veya “ateş ülkesi” anlamına gelmektedir. Ya da “Ateşin Bekçisi’nin Ülkesi”de denebilir ve sanırım bu sonuncusu en doğrusudur. Azerbeycan’ın eski adı olan Atropatene’nin başkenti Tebriz (tab-riz) ise “ısı yaratan akıntı, dalga” anlamına gelmekte imiş ve sonuçta tüm bunlar birbirleri ile bağlantılıdırlar. Ve yine tüm bunların kaynağında, içlerinde sürekli ateş yanan Zoroastrian tapınakları bulunlamktadır. Sonuçta, Zoroastrian tapınakların yoğun olduğu bu coğrafya adını, sözkonusu tapınaklarda sürekli yanan “kutsal ateş”ten ve bu ateşin bekçilerinden almıştır.

Olayın, çok eski zamanlardan beri tanınan doğal gaz ve petrol ile, daha ozaman doğada sürekli yanan doğal gaz ve petrol sızıntıları ile ve bunların ilahi bir gücün işaretleri olarak kabuledilmeleriyle de bağı olduğu bellidir... Diğer yandan, en önemli, en büyük Zoroastrian tapınakları Atropatene’de veya Azerbeycan’da inşa edilmişlerdir. Aynı Zoroastrian tapınaklarında, rahiplerin bekçiliğini yaptıkları “kutsal ateşler” sürekli, hiç söndürülmeden asırlar boyunca yakılmışlardır. Sonuçta açıkça gözüktüğü gibi, “Ateş ülkesi” veya “Ateşin Bekçisi’nin Ülkesi” adı, doğrudan doğruya Zoroastrian tapınakları ile bağlı olduğu kadar, aynı ateş bağlantılı kültür, tüm Sufi inançları, ve bu arada Şia ve Anadolu Alevi inancını derinden etkilemiştir.

Türkçe ve tüm akraba dilleri konuşan halkların da eski dini olan Şamanizm’in taşıyıcısı, inancın rahibi konumundaki Şamanlar’da birçeşit sihirbaz ve sihir yardımıyla hekimlik yapan, hastalıkları iyileştiren doğa üstü güçlere sahip kişiler görünümündedirler... Şamanizm inancında da ateş, “ruhların taşıyıcısı kutsal” bir varlık konumundadır ve ibadetin ayrılmaz bir parçasıdır... Gizli bilgilerle, sihir ve büyü gibi işlerle ve aynızamanda bunların yardımlarıyla hastalıkları tedavi işleriyle ilgilenen Şamanlar’da bir anlama “sihirbaz” (“magician”) rolündediler. “Ateş”e verilen önemle birlikte bu da, Sufizm’in bazı kollarını, ve Anadolu Türk Alevi inancını etkileyen kültürlerden olan Şamanizm’in Zoroastirianizm ile benzer yanlarından sadece birisidir...

 

Diğer yandan, Sibirya ve Orta Asya’dan Çin ve Hindiçini’ye, Afrika’ya ve Amerika kıtasına dek farklı biçimleri olan zengin bir kültürün sahibi Şamanizim’in felsefesinde de Zorostrianizm’de olduğu gibi düalizm vardır. Yani, iyiliğin ve kötülüğün, yapıcılığın ve yıkıcılığın kaynakları farklıdır... Düalist Yakut mitolojisinde, “siyah” ve “beyaz” şamanlar mevcuttur. Beyaz kostüm giyen “beyaz” şamanlar (sagani bö), Tanrılarla; mavi elbise giyen “siyah” şamanlar (karain bö) ise ruhlarla (şeytani ruhlarla) ilişki kurarlar…

 

Aynızamanda yukarıdaki bilgileri de vermiş olan konunun uzmanı Mircea Eliade’nin geniş kapsamlı ayrıntılı araştırmasında yansıtıldığına göre, Altaylar’da üç gurup Şaman’a rastlanmaktadır. Bunların bir bölümü veya gurubu göksel Tanrılar/ Yaratıcılar üzerine yoğunlaşmakta, bunlarla “ilişki kurma” konusunda uzmanlaşmaktadırlar. Diğerleri, yeraltının güçleri/ Tanrıları ile ilişkide, yeraltındaki ruhlarla coşkunluğa ulaşmada uzmanlaşmışlardır. Bu yeraltı güçlerinin mutlaka “kötü ruhlar” olmaları şart değildir. Bir üçüncüleri ve şüphesiz en güçlü olanları, bunların her ikisi ile de gizli/ mistik bağlara sahip olan şamanlardır...

 

Yine aynı yazarın araştırmalarına göre, Buryat mitolojisinde bu dualizm açıkça yansır. Burada siyah Kağanlar ve beyaz Kağanlar vardır.  Siyah Kağanlara hizmeti “siyah” şamanlar verir... Buryat halkı, türkçe ile yakın akraba bir dil konuşan Moğol halkındandır ve Baykal Gölü’nün doğusunda ve güneyinde yaşamaktadır... Altay veya Türk dillerine sahip Yakut, Tungus gibi halklarla ilgili bir Sibirya efsanesinde Şaman’ın kökü, çıkışı şöyle açıklanmaktadır:

 

“Başlangıçta sadece batı da tanrılar (Tengri) ve doğu da şeytani ruhlar vardı. Tengri insanı yarattı ve kötü ruhlar dünyaya hastalıkları ve ölümü yayıncaya dek O (insan), mutluluk içinde yaşadı. Tengri, hastalıklara ve ölüme karşı savaşması için insanlara insan görünümünde bir şaman vermeyi kararlaştırdı ve bu amaçla kartalı yolladı. Fakat adam kartalın dilini anlamadı. Bunun yanında insanların sıradan bir kuşa güvenleri olamazdı. Kartal  geri döndü ve Tengri’den kendisine konuşma yeteneği bağışlamasını, aksi taktirde insanlara bir Buryat şaman yollamasını söyledi. Tengri, büyük bir hünerle donattığı kartalı, yeryüzünde karşılaşacağı ilk insanı şamana döndürme yetkisi ve gücüyle geri yolladı. Yeryüzüne dönen kartal, ilk olarak, bir ağacın altında uyur vaziyette gördüğü kadınla cinsel ilişkiye geçti. Birkaç saat sonra kadın kuşa bir oğul doğurdu ve işte O, “ilk şaman oldu.” Aynı efsanenin bir başka versiyonuna göre ise, “kartalla ilişkisinin ardından kadının kendisi şamana dönüştü.” (Buryat, Baykal gölünün güneydoğusunda yaşıyan ve Moğol halkı ile bağlantılı küçük bir boyun adıdır.)       

 

Yukarıdaki efsaneden, Tengri’nin sadece iyi işler yaptığı, “kötü ruhlar”dan tamamen ayrı bir safta durduğu ve karşı yakada olan kötü ruhların ise Tengri’nin iyi işlerini bozduğu olgusu yansımaktadır. Şamanizm ile ilgili bu kozmoloji, inançta varolan düalizmi yansıtmakta ve dolayısıyla -sonsuz aydınlığın içinde varolan yapıcı Ahura Mazda ile sonsuz karanlığın efendisi yıkıcı Ahriman çelişkisi üzerine kurulu- Zoroastrianizm’in evren anlayışını çağrıştırmaktadır... Yine insanın başlangıçta mutlu olduğu veya “cennette” olduğu ama, sözkonusu konumunu “şeytani ruhlar” nedeniyle yitirdiği inancı, hem Zoroastrianizm’de ve hem de diğer monoteist dinlerde bulunmaktadır.

 

Ve yine en önemlisi, Şaman’ın kökü ile ilgili efsane, Şamanist kültürün henüz gerçek anlamıyla ataerkil hale gelmemiş toplumlara özgü olduğunu, değişik Türk lehçelerini konuşan Şamanist boylarda kadının halen bir güç olarak önemini koruduğunu yansıtmaktadır. Çünkü açıkça gözüktüğü gibi Şaman kadından gelmedir veya kadın Şamana dönüşmektedir. Kadın egemen kültür Şaman aracılığıyla toplumsal rolünü oynamayı sürdürmektedir. Hatta, yine Mircea Eliade’nin kaydettiğine göre, Çin’in Han Hanedanı döneminde (İ. Ö. 206- İ. S. 220) Koreli erkek Şamanlar kadın elbiseleri giymekte imişler...

 

Şamanizm inancının henüz ağırlıklı olarak taş aletlerin kullanıldığı bir döneme, proto-Neolithic (Neolitik) ve Neolithic (Neolitik) döneme özgü olduğu, Şamanizmin bu dönemde geliştiği tüm uzmanların ortak kanılarıdır. Sözkonusu dönem, aynızamanda sınıflı toplumun henüz gelişmediği bir tarihi süreçtir. Bu dönem erkek egemen toplumun sahneye çıkmadığı yıllara rastlamaktadır. Kısacası Şamanizm, toplumun bireyleri arasında eşitliğin henüz bozulmadığı ve kadınların geri plana itilmedikleri bir döneme özgü inanç biçimi olmaktadır. Sözkonusu toplumlarda da bir hiyerarşi vardır ama, bu mülkiyet temeli üzerinde şekillenen katı bir hiyerarşi olmayıp, kişilerin yeteneklerine ve topluma verebildiklerine göre biçimlenen eşit kardeşlik temelinde ve birçeşit demokratik seçimle oluşan bir hiyerarşidir.

 

Şüphesiz sınıflı topluma geçildikten sonra da, -insan bilincinde derin izler bırakmış tüm üstyapı kurumlarına özgü bir kaçınılmazlıkla- Şamanizm sosyal rolünü bazı değişikliklerle sürdürecektir. Hatta, sınıflı toplumun daha ileri aşamalarında da Şamanizm, etkilerini yeni inançlara aktararak, yeni biçimler alarak varlığını bir ölçüde koruyacaktır. Sınıflı topluma yeterince geçememiş göçebe ve yarı göçebe toplulukların İslam inançları içinde, özellikle Anadolu Alevi inancında Şamanizmin etkileri derin biçimde yansıyacaktır... Hatta bu yansıma Alevi inancının adına dek uzanacaktır. 

 

Yine aynı Şamanizm inancında ateş, gizemli güçlerin sembolüdür. Zoroastrianizm inancında olduğu gibi rituallerin/ tapınmaların ve festivallerin ikircimsiz önderi olan “ateşin ustası” Şaman, ateş sayesinde ölüm sonrası Göksel/ Tanrısal kaderi garanti altına alır. Şaman, ruhun Tengri’ye (Tanrı’ya) ulaşmasını, ışık vererek göğe yükselen alevler sayesinde sağlar... Ateş, ölümden sonra kişiye gökseliği garanti eder; ateşin ışığı dokunan ruhlar rahatça göğe uçarlar. Ateşin içinde insan “ruha” dönüşür ve bu durum da şamanların ateş ile yakınlıkları, neden “ateşin efendisi/ ustası” olduklarını açıklamaya yeter.

 

Ateş, Şaman’ın “kutsal ruhlarla”, Tengri ile ilişki kurma aracıdır; ateş, insanı “ruha” dönüştürerek Tengri’ye ulaştıran yoldur... Diğer yandan ateş kültürünün Hinduizm içinde ve Hinduizm’den İslamiyet’e geçmiş Hintli Müslümanlar arasında benzer önemi vardır. Sumatra’dan güney Sudan’a ve Güney Afrika’nın Zulu yerlilerine ve yine kuzey Amerika yerlilerine dek yaygın olan değişik Şamanizm inançlarının hepsi içinde ateşin önemli benzer rolleri bulunmaktadır... Ve yine tekrarlamak gerekitse, Zoroastrianizm inancında da kutsal olan ateş, Ahura Mazda’yı (Akıllı Lord/ Yaratıcı) simgelemektedir. Ve yine aynı inançta ateş, dini seromonilerin ayrılmaz parçası olduğu kadar, Zoroastrian tapınaklarda da sürekli yanmaktadır... 

 

Tekrarlamak gerekirse, Mag aşiretine bağlı rahip kastının sözcülüğünü yaptığı Zoroastrianizm ve şüphesiz bundan esinlenmiş Platonizm ve Zoroastrian kültürle ortaklıkları olan Şamanizm, İslamiyet içinde Şia, Sufi, Alevi inanç biçimlerinde kendilerini göstereceklerdir. Şüphesiz bunlardan Şamanizm, asıl olarak Türk kökenli Sufi guruplar ve özellikle Şia’yı İran’da egemen güç haline getiren Türk Safavi Hanedanı’nın Şia inancından başlangıçta farklı olmayan Anadolu Alevi inancı içinde etkili olacaktır. Bu nedenle, hem Zoroastrianizm inancında ve hem de Altay Şamanizmi’nde benzer rolleri olan ateşin, şekilden şekle giren ışıklı bir dil olarak göklere yükselen “ruhların taşıyıcısı” alevin, sözkonusu kültürlerden derin biçimde etkilenmiş Alevi inancının adına kaynaklık etmesi şaşırtıcı değildir. Diğer yandan, aynı inanca “Kızılbaş” adının takılmasına neden olan Safavi ordusunun kızıl başlıklı süvarilerinin başlarındaki kızıl renkli başlıklarda, şüphesiz “kutsal ateşin” sembolleridirler. Ve bu yedi Türkmen aşiretinin kızıl başlıklar taşıyan süvarileri, öncelikle, “Ateşin Bekçileri’nin Ülkesi”ne veya Azerbeycan’a egemen olacaklardır.

 

Hatta Şah İsmail’i desteklediği söylenen aşiretlerin sayılarının kayıtlara yedi olarak geçmesi bile, -ortada 12 Aşiret olmadığı halde- 12 Yahudi aşireti denmesi gibi inançla bağlı bir kurgu olabilir... Bu “yedi aşiret” anlatımı, Güneş ve ay dahil ozaman bilinen gözle görülebilir beş planetle (Saturn, Venus, Jupiter, Mercury, Mars) birlikte yedi gök cismini, makrokozmosu, evreni simgeleyen “kutsal” yedi sayısı ile bağlantılı bir kurgu olabilir. Çünkü, başlangıçta Alevi inancı ile aynı olan Safavi Şia’sı üzerinde etkisi olan Şamanizm’de de, Mithra kültüründe de, Zoroastrianizm’de aynı gökcisimleri ve dolayısıyla yedi sayısı önem taşımaktadır...

 

Bu satırları yazana göre, Anadolu’nun kuzeydoğusunda veya Güney Kafkasya’da varolan Sufi inançlara sahip Türk aşiretleri arasında üretilmiş olan ve bu aşiretlerin serüvenlerini anlatan “Dede Korkut Öyküleri” bile doğrudan doğruya yedi ve oniki sayılarının “kutsallıkları”, bu sayıların bir çemberi tamamlama özellikleri, bütünselliği/ evreni simgeleme özellikleri ile bağlantılı olarak formüle edilmişlerdir. Çünkü, bulunan yedi ve oniki öykü mevcuttur. Araştırma ve özellikle düşünme alışkanlığından yoksun sözde birtakım “uzmanların”, sözkonusu yedi ve oniki öykünün “bir destanın bulunan parçaları” olabileceği üzerine spekülasyonları tamamen gerçekdışıdır. Çünkü, her öykü kendi içinde sual işareti bırakmayacak, gerisi varmı?, diye düşündürtmeyecek bir bütünlüğe sahiptir. Her öykü bir kahramanın, insani mikrokozmosu simgeleyen bir karakterin bağımsız serüvenidir. Bunlardan yedi veya oniki tanesi biraraya getirildikleri zaman, ortaya -inanca tamamen uygun- bir makrokozmos çıkmaktadır. Ve bu işin formülü kesinlikle böyledir!  

 

Baykal Gölü’nün doğusunda ve güneyinde yaşıyan ve türkçe ile yakın akraba bir dil konuşan Moğol halkından Buryat topluluğunda, bağımsız bir varlık olarak Şamanlığa ilk adımı atabilmek için özel bir seremoni gerekmekte imiş. Cf. Holmberg (Harva) kaynağına dayanarak Mircea Eliade’nin yazdığına göre, daha 1940’lı yılların sonuna dek sözkonusu toplumda Şaman adayı beline dek soyunmakta, ve keçi kanı ile yıkanmakta imiş. Bazı zamanlarda keçi, adayın kafasının üzerinde kurban edilmekte ve Şaman adayı aynızamanda kurbanın kanını da içmekte imiş. Sözkonusu seromoni, Mithra kültüründe olan Boğa kurbanı merasimini çağrıştırmakta imiş. Aynı gizemli işte, her basamağı farklı renklerde olan farklı metallerden yedi basamaklı bir el merdiveni kullanılmaktaymış...

 

Şamanlığa giriş seromonisi ile ilgili merdivenin ilk basamağı, “cennet”i sembolize eden Saturn gezegi anlamında kurşundan; ikinci basamağı, Venus gezegenini sembolize eden kalaydan; üçüncü basamağı, Jüpiter gezegenin sembolü olan Bronzdan; dördüncü basamak, Mercury gezegenini temsilen demirden; beşinci basamak Mars gezegenini temsilen para alaşımdan; altıncı basamak, ay uydusunu temsilen gümüşten; ve yedinci basamak güneşi simgeleyen altından üretilme imişler. Ve bu merasim basamağının tepesine dek tırmanan Şaman adayı “yedi cennet”ten de sembolik olarak geçmiş kabuledilmekte imiş... Aslında, Mithra ve hatta Buryat Şaman kültüründe olan bu yedi basamaklı merdivenle “Tanrısal Yedi Cennete” ulaşma eylemi, İslam inancında farklı biçimde “Muhammed’in Allah’ı ziyareti” ile ilgili Mirac anlatımında da yankısını bulmaktadır. İslam inancında da “gökler yedi katlı yaratılmışlardır” ve Muhammed bu “yedi göğü” aşarak Allah’a ulaşmaktadır. Muhammed’in bu yolculuğuna adını veren Mirac sözcüğü ise arapaça da merdiven anlamına gelmektedir.

 

Diğer yandan, Zoroastrianizm ve Şamanizm gibi düalist evren anlayışına sahibolan Sufi İslam, Şia ve türevleri, Alevi inancı, aynızamanda gizli/ mistik bilgilerle ilgilenmekte ve Kuran’ı yazılanların dışında yorumlamaktadırlar. Sonuçta, bu inançların tümü de, Sünni İslam tarafından, “aşikar olmayan, gizli olan şeyler” anlamında “BATINİ” olarak adlandırılmaktadırlar. Ve bunlar Sünni İslam tarafından geçerli yasal İslam inancı içinde sayılmamaktadırlar... “BATINİ” suçlaması ile savunulmaya çalışılanın “Kuran” olduğu veya “İslam inancı” olduğu iddia edilse de, asıl savunulan, birtakım İslami toplulukların önderlerinin mutlak politik iktidarları ve ekonomik yararları olmaktadır sonuçta. Çünkü, inanç tutkalı, toplumsal birliğin sağlanmasında, toplumların güdülmelerinde, politik ve ekonomik iktidarın garanti altına alınmasında başlıca rolü oynamaktadır…

 

Bireye sadece görevleri ve sorumlulukları olan bir varlık olarak yaklaşan, yönetenle yönetilenler arasına derin mesafeler koyan otoriter rejimlerin yönetim felsefeleri ile değişik ölçülerde uyumlu olan Sünni İslam’ın kollarının başta Alevilik olmak üzere Sufi inançların çoğunu “gizli işlerle uğraşan” anlamında Batıni ilanetmesine şaşmamak gerekir. Çin Taoist düşüncesine benzer biçimde bireyi önplana çıkartan ve yine aynen Taoizm gibi “Yaratıcı” güç ile insan dahil tüm nesneleri parçalanamaz bir bütünsellik içinde gören Sufi inançların, Sufizm’in bir biçimi olan Aleviliğin, devletle bütünleşmiş resmi egemen inanç tarafından yasadışı ilanedilmeleri anlaşılabilir bir olaydır. Çünkü, bireyin yüceltilmesi, bireysel özgürlüklerin önplana çıkartılması ve “Yaratıcı” güç ile birey arasındaki mesafeyi yokeden bütünsellik anlayışı, “Yaratıcı”yı insan dahil tüm nesnelerde görme anlayışı, doğrudan doğruya merkezi otoriteye yönelik bir başkaldırı olmaktadır. Böyle bir düşünce tarzı, çok uzak “cennetler”de biryerde herşeyi görebilen ve herşeye kadir olan “Yaratıcı” düşüncesi ile ve yine gücünü bu yaratıcıdan alan yığınların çok üzerinde ve uzağında tartışılamaz bir politik otorite anlayışı ile yüzde yüz çelişki içinde olmaktadır. Ve asıl olarak bu nedenle sözkonusu tartışılamaz otorite tarafından Sufi inançların birkısmı ve Alevilik yasadışı, “gizli işlerle uğraşan” anlamında “BATINİ” ilanedilmektedir. 

 

Sufi- Bektaşi şiirinin engüzel örneklerinin çoğunda, dörtlemelerin sonu sürekli, “Allah bir Muhammed Ali aşkına” dizelerinin tekrarıyla tamamlanır. Hatta, Pîr Sultan’ın beş adet dörtlükten oluşan “Allah bir Muhammed Ali” başlıklı bir şiiri de vardır. Ve aynı şiir, “Pir Sultan’ım bu bir sırdır/ Sırrım saklayan erdir/ Ayda sırdır, gün de sırdır/ Allah bir Muhammed Ali”, dizeleriyle sonbulur... Bu dizelerde “Allah-Muhammed-Ali” tek varlık olarak algılanmaktadır... Hıristiyanlığın İsa’nın tanımı için kullandığı “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi gibi, Muhammed’i, Ali’yi ve Allah’ı tek varlık olarak gösteren, özdeşleştiren dizelerin farklı biçimlerine Sufi şiirinden bol bol rastlamak olasıdır ve örnekler uzar gider.

 

Aynı yorum bazı Sufi düşünürlerde daha da ileri gider ve Allah insanla, hatta tüm doğa varlıkları ile özdeşleşir... “Enel Hak” (“ben Tanrıyım”) dediği için 26 Mart 922 yılında Bağdat’ta derisi yüzülerek çarmıha gerilip korkunç işkencelerle öldürüldüğü anlatılan Hallac-ı Mansur bunun tipik örneğidir. Zoroastrianizm inancından İslamiyet’e geçmiş bir babanın oğlu olarak yaklaşık 858 yılında İran’ın Tur kentinde doğan ve yaşamı 26 Mart 922 günü Bağdat’ta acılı biçimde noktalan sözkonusu tanınmış Sufi yazar, eğitmen ve teoloğun adının tamamı, Abu al- Muhittin al- Hüsyin ibn- Masur al- Hallac olmaktadır. Aynı izden yürüyen İranlı mistik Fadl Allah’da, 1401/ 02 yılında derisi yüzülerek idam edilecektir. Ardından, Fadl Allah’ın Türk öğrencisi büyük şair Nesimi ise yaklaşık 1418 yılında Halep’te yine derisi yüzülerek işkence ile öldürülecektir. Türkçe, farsça (persçe) ve arapça yazan Nesimi’nin türkçe divanında 250- 300 şiir olduğu kaydedilmektedir.

 

Hallac-ı Mansur ve ardından “Mülk ile malik benim/ Muhyi vü halik (can veren ve yaratıcı) benim...”, diyen Nesimi, derileri yüzülerek işkence ile öldürüleceklerdir ama, Sufi- Alevi düşüncesinde, şiirinde yaşamlarını sürdüreceklerdir. Büyük insancıl düşünür ve şair Yunus Emre (Anadolu, yaklaşık 1238- Anadolu, yaklaşık 1320), aynı felsefeyi -sözkonusu karakterlere de sahip çıkarak- şu dizelerinde yaşama kavuşturacaktır: “Asa ile Musa ile kaçtım çıktım Tur Dağı’na/ İbrahim ile Kabe’de büryan birakanda idim/ Mirac gecesi Ahmed’in arşta nalini döndürdüm/ Üveys ile urdum tacı, Mansur’la urganda idim/ Yunus Emre/ Daim Enelhak söylersem/ haktan cü Mansur olmuşam/ kimdir bendi berdar eden/ bu şehre meşhur olmuşam...” İlginçtir, insanın “Yaratıcı”nın bir biçimi, parçası olduğu ve meditasyon, bir konuya odaklanma, yoğun emek ile “Yaratıcı”ya erişebileceği, “Yaratıcı” ile aynılaşacağı düşüncesi Çin felsefesinde, Taoizm’de de vardır...  

 

Savaşan Devletler döneminde (İ. Ö. 481- 221), bu bitmeyen çatışmalar içinde ezilip giden sıradan bireyin sorunlarını ve özgürlüğünü önplana çıkartan felsefi bir akım olarak doğan Taoizm’in temelinde duran Tao (Dao) sözcüğü, Yol anlamına gelmektedir. “Evrensel Yol” anlamında Tao’nun (Dao’nun) herşey içindeki gizemini ve gücünü derin hissedişle (insanın tüm duyularının ve aklının, zekasının ortak konsantre olmasıyla, meditasyon durumuyla) ortaya çıkartmasının, anlamasının olanaklı olduğu tezini savunan Taoizm’in iki ünlü düşünürü, Lao-tzu (Lao-zi, yaşam tarihi kesinlikle belli olmamakla birlikte yaklaşık İ. Ö. 100’de Ssu-ma Ch’ien tarafından kaleme alınan “Tarihi Kayıtlar”da veya çincesi ile “shih- chi”de adı geçtiğine göre, daha önce yaşamış olmalı) ve Chuang Tzu (Zhuang-zi, İ. Ö. 369- 286) sözkonusu düşüncenin çekirdeğini şu şiirsel dizelerle ortaya koymaktadırlar: “Gökten ve yerden önce varolan, henüz bir bütün olan, parçalarına, türlerine ayrılmamış birşey vardı./ Sessiz ve şekilsiz, değişmeyen ve tamamen bağımsız birşey./ Tüm tehlikelerden arınmış olarak heryerde kendisini gösteren birşey./ Belki O, evrenin anası olarak tanımlanabilir./ O’nun adını bilmiyorum; ve O’nu Yol (Tao/ Dao) olarak adlandırıyorum...”

 

Hemen yukarıdaki dizelerde ifadesini bulan Taois felsefeyle, evreni tüm nesneleri ile bütünsellik içinde yorumlayan ve “Yaratıcı güç” ile insan dahil tüm varlıklar arasındaki bütenselliği vurgulayan Sufizm arasındaki ortaklık açıkça yansımaktadır. Sufi dünya görüşünün ayrılmaz parçası olan Anadolu Alevi inancının büyük şairi ve inancı uğruna 1560 yılında kellesini yitiren Pir Sultan Abdal’da, “…Dağda, derya da, ovada/ Allah bir Muhammed, Ali…” dizeleriyle aynı bütünselliği vurgulamaktadır. Ve yine, “Mülk yaratıp dünya dünya/ Ol bahçevan heman benem/ Halk içinde dirlik düzen/ Dört kitabı doğru yazan/ Ağ üstünde kara düzen/ Ol yazılan Kuran benem/ Kafirdürür inanmayan/ Evvel ahir heman benem...”, diyen Yunus Emre’de aynı bütünselliği ifade etmekte, geçmiş-gelecek-şimdi herşeyin insanda olduğuna vurgu yapmaktadır.  

 

İnsanı bu ölçüde yücelten, “Yaratıcı” güçle özdeşleştiren, “Yaratıcıyı” doğadaki tüm nesnelerde arayan düşünce tarzının köklerinin bir ucu, bireyin sosyal anlamda çok daha özgür olduğu, toplumsal hiyararşinin henüz baskıcı biçimler alarak şekillenmediği, insanın doğa ile çok daha içiçe olduğu göçebe yaşam tarzına ve öncesine uzanmaktadır anlaşıldığı kadarıyla. Sınıflı toplumun ilerlemesiyle birlikte o kaybedilen “cennet”, bir yanda Taoist, diğer yanda Sufi düşünce tarzının esin kaynakları arasında yeralmaktadır...

 

Çin’in dokuz Masal/ Efsane imparatoru arasında üçüncü sırada yelanan Xian Yuan, Huang Ti (Huang Di, “Sarı İmparator”, İ. Ö. 2700), akıllı yönetici ve büyük savaşçı olarak saygı gördüğü, Tahtadan (ahşap) evleri, botları (gemileri), atlarla çekilen iki tekerlekli savaş arabalarını, yayı- oku ve yazıyı keşfeden ve “barbarları” kovan olarak kabul gördüğü kadar, Taoizm inancının da en büyük azizi olmaktadır. Taoist düşünceye göre O, insanların doğa ile harmoni/ uyum içinde yaşadıkları bir ülke düşlemiştir. Görülmüş olacağı gibi, efsanevi “Sarı İmparator”un aziz mertebesine yükseltilmesinin temelinde yatan neden, biryandan yaşamı kolaylaştıran buluşları olduğu kadar, kaybedilen cennetin, veya göçebe yaşamın, “barbarlık” günlerinin insan ve doğa harmonisini, doğa ve insan uyumunu, daha ileri teknolojiler üzerinde yükselen yeni sosyal düzen içinde de gerçekleştirmeye çalışmış olmasıdır. Şüphesiz aynı harmoni insan ile insan arasında varolan bir uyumu da içermektedir ve insanı yüceltip koruyan bu yanıyla sözkonusu felsefe mutlak otoritelerin yönetim anlayışlarıyla açıkça çelişmektedir.

 

Sözkonusu harmoni anlayışı ve özlemi, bir kucağında arslan diğer kucağında geyik ile tasviredilen Hacı Bektaş Veli portrelerinde de yansıdığı kadar, 1761 ölümlü Bektaşi dedesi ve şairi ŞİRİ’ye ait uzun şiirin hem bütününde ve hem de buraya secilen dizelerinde yansımaktadır: “(...) İsmail göründüm birzaman, ey can/ İshak, Yakup, Yusuf oldum birzaman/ Eyup geldim, çok çağırdım el’aman/ Kurt yedi vücudum, kan yaş idim ben/ (...) Şimdi hamdülillah ŞİRİ dediler/ Geldim, gittim zâtım hiç bilmediler/ Sırrımı kimseler fehmetmediler/ Hep mahluk kuluna kardaş idim ben”. Ve yine aynı bütünsellik, kardeşlik, harmoni arayışı, en güzel ifadelerinden birini Hacı Bektaş Veli’nin şu dizelerinde bulmaktadır: “...Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde/ Hak’ın yarattığı herşey yerli yerinde/ Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok/ Noksanlıkla eksiklik senin görüşlerinde/ (...) Sevgi muhabbet kaynar yanan ocağımızda/ Bülbüller şevke gelir gül açar bağımızda/ Hırslar kinler yokolur aşkla meydanımızda/ Arslanlarla ceylanlar dosttur kucağımızda...” Diğer yandan “Yaratıcı”yı diğer varlıklarla ve inasanla özdeşleştiren, insanı doğada varolan tüm canlıların bir parçası biçiminde yorumlayan, hem inanç dünyasında ve hem de sosyal yaşamda varolan tüm hiyerarşileri inkareden, doğadaki tüm varlıklarla birlikte insanı bu ölçüde yücelten bir düşünce tarzının mutlak politik otorite ile çelişeceği ortadadır. Kişiyi ve nesneleri, “Yaratıcı” veya “Allah” ile özdeşleştiren yorumların, “Yaratıcıyı insanda ve diğer varlıklarda arama” düşüncesinin, insanı “Yaratıcı” gücün “kulu”, “kölesi” olarak gören feodal baskıcı yorumlarla ne ölçüde çeliştiği açıkça ortadadır.

 

Biryanda yeryüzünde iktidarı “eş koşulamıyacak Allah”tan devraldığını iddia eden monarşik politik bir güç merkezi, diğer yanda “Allah’ın insanların kendi içlerinde olduğunu” iddia eden düşünce tarzı... Bir yanda doğrudan “peygamberin temsilcisi” olma ve hatta daha da ileri giderek “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” olma iddiasındaki Sünni Halifelik kurumu, diğer yanda ise, “...Adam vardır cismi semiz/ Abdest alır olmaz temiz/ Halkı dahleylemek bizim nemiz/ Bilcümle vabal bizdedir// Arı vardır uçup gezer/ Teni tenden seçüp gezer/ Cânan bizden kaçup gezer/ Arı biziz, bal bizdedir// Kimi sofu, kimi hacı/ Cümlemiz Hakk’a duacı/ Resul-i Ekrem’in tacı/ Aba, hırka, şal bizdedir” diyebilen Hasan Dede’ye ve benzerlerine özgü düşünce tarzı... Ya da, “Ka’be ve put iman benim/ Çark uruban dönen benim/ bulut olup göğe ağan/ Yağmur olup yağan benim/ (...) Bir nice verdim emir/ Devlet bile sürdü ömür/ Kızan deniz, yanan kömür/ Örse çekiç salan benim/ Kar yağdıran yer donduran/ Hayvanların rızkını veren/ Şöyle bilin yol gösteren/ Ol rahim ü rahman benim...”, diyen bir Yunus Emre.

 

Kaderciliğe ve dolayısıyla otoriteye açıkça karşı duran yukarıdaki dizelerin, “Arı biziz, bal bizdedir”  ve “Aba, hırka, şal bizdedir” veya “Ol rahim ü rahman benim” deyişleriyle insanın edilgenliğine başkaldıran ve herşeyin insanda olduğunu iddia eden düşüncelerin, gücünü “Allah”tan alma iddiasında olan ve hükmettiği coğrafyanın halklarını “kulu” olarak gören politik iktidarla, mutlak monarşilerle çelişeceği, o iktidarın sahiplerini ürküteceği açıkça bellidir… Kendisini idam sehpasına götüren Hızır Paşa’ya, “Ben Musa’yım sen Firavun/ İkrarsız şeytan-ı lâin/ Üçüncü ölmen bu hâin/ Pir sultan ölür dirilir”, diyen, ya da idam sehpasına giderken O’nun adına yoldaşları tarafından söylenen bu dizeler, eşitlikçi göçebe Türkmen kültürünü yaşatanların mutlak otorite ile uyuşmayacaklarının açık ilanıdır. “... Üçüncü ölmen bu hâin/ Pir sultan ölür dirilir”, dizeleri, haksızlığa, baskıya, mutlak otoriteye başkaldırının sürekliliğini, durmayacağını ilandan başka birşey değildir...

 

Pir Sultan Abdal gibi büyük bir halk şairinin ve düşünürünün 1560 yılında kellesini celladın palasına veya yağlı urganına kaptırmasının ve yine 1500’lü yılların başından 1600’lü yılların başına dek İstanbul Sarayı’na kesilmiş onbinlerce isyancı Alevi- Türkmen başının yollanmış olmasının sırrı işte bu çelişkide gizlidir. Yine de Sufizm’in daha pasifist biçimleri, aristokratik Mevlevilik ve Mevleviliğe göre çok daha fazla Türkleşmiş olan Bektaşilik, Osmanlı İmparatorluğu içinde varlıklarını rahatça sürdürebilmişlerdir. Hatta anılan ikincisi, doğrudan Sultana bağlı hassa ordusu, Yeniçeri Ocağı içinde köksalıp gelişmiştir ama, Ocağın 1826 yılında yediği büyük darbe ile birlikte kurum ve sözkonusu zengin kültür hakkındaki birçok bilgi ve belge de kaybolmuştur...   

 

Sufi inançlar üzerinde Zoroastrianizm’in evren anlayışının ve bunun Grekleşmiş biçimi olan Platonizm’in etkileri olduğu kadar, Türk Sufizm’i üzerinde Altaylar ve Sibirya kaynaklı Türk Şamanizmi’nin de etkileri olduğunu daha önce belirtmiştim. Anadolu Türk Aleviliği’ni ve özellikle bunun önemli bir kolu olan Bektaşi düşüncesini etkileyen en önemli karakterin Orta Asya’dan Sufi düşünür ve şair Ahmet Yesevi olduğu değişik kaynaklarda belirtilmektedir.

 

Nourìîuêhammedov’un anlatımıyla, Mahmud ve İftihar’dan olma İbrahim’in ve Karaşaş-ana’nın oğlu olarak 1103 yılında Chimkent yakınındaki Sairam’da doğan Ahmed Yesevi, 1166/ 67 yılında büyük bir onurla ölmüştür. İleride Timurlenk tarafından dönemin en büyük mimarlarına yenisi ve büyüğü yaptırılacak olan küçük anıt- mezarı Müslüman kitlelerin hac yeri, ziyaret ve tapınma merkezi haline gelmiştir... Kişisel yaşamı hakkında çok az şey bilinen ve Divan-ı HikmetAklın Kitabı”) adlı bir de mistik/ gizemci şiir kitabı olan bu düşünürün Orta Asya Türk göçebe kültürünü Sufizm’in içine taşımış olduğu belirtilmektedir. Sözkonusu kültürün belkemiğini ise şüphesiz Şamanizm inancı oluşturmaktadır... Kazakhstan Halkı’nın Artisti ünvanını taşıyan N. B. Nourìîuêhammedov’un anlatımıyla Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmet adlı kitabını döneminin geleneğine uygun olarak arapça veya farsça değil, Oğuz- Kıpçak göçebe Türk lehçesi ile Çağatay dilinde kaleme almıştır...

 

Aynı yazarın ifadesi ile Divan-ı Hikmet, Sufi öğretinin temellerini yorumlamakta, günlük yaşamla ilgili öğütler vermekte, zenginliğin geçiciliğini tartışmakta ve adaleti savunmaktadır... N. B. Nourìîuêhammedov’un Ahmet Yesevi’den aktardığı dizelerden, bu Sufi düşünürün çağından şikayetçi olduğunu, ve yine O’nun Orta Asya’nın Siriderya havzasında önemli toplumsal değişikliklerin sahnelendiği bir dönemde yaşadığını anlıyoruz...

 

N. B. Nourìîuêhammedov’un sözkonusu yazısında yeralan alıntıda, Yesevi, “Halkımın eski cömertliği kayboldu.../ Irulh’un şah ve vezirlerinden iz kalmadı.../ Dervişler kendilerini Tanrı’ya adamaz oldu.../ Benim garip halkım, korkunç talihsizlikler çağındayız!/ Vaktiyle usta olan okumuş kişiler,/ şimdi saldırgan, teşhirci ve ahmak oldular./ Gerçeği seven dervişler şimdi düşman kesildiler./ Benim garip halkım, gör bak: Bu dünya yokolmaktadır!/ Dünyanın sonu çok uzaktamıdır? Hayır/ Köleniz Ahmed bu konuda size yalanmı söyledi? Hayır/ Bu öğüdü için herhangi bir kazançmı sağladı? Asla, hayır./ O, giderayak halkına öğüt vermek istedi, ah benim halkım”, demektedir. Bu dizelerden Yesevi’nin yokolan göçebe kültürü ve ahlakı için yakınmakta olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu dizeleri yazmış olan Yesevi’nin, göçebe Orta Asya kültürünü, şamanizmi Sufi İslam’a taşımış olmasından daha doğal birşey olamaz.

 

Yesevi’nin kullandığı göçebe Oğuz- Kıpçak türkçesinden ingilizceye, ingilizceden de bu satırları yazan tarafından becerilebildiği ölçüde türkçeye çevrilmiş olan yukarıdaki dizeler, belki anlamlarından birşeyler yitirmiş olabilirler. Fakat yine de aynı ifadelerdeki huzursuzluk, eski göçebe yaşamın kardeşlik yüklü inançlı günlerine, dostluğuna ve cömertliğine duyulan özlem açıkça yansımaktadır. Ve yine aynı dizeler, Yesevi’nin göçebe Türk kültürünü Sufi düşüncesinin içine taşımış olduğu hakkındaki anlatımları inanılır hale getirmektedirler. Sözkonusu büyük sosyal değişim döneminde sıradan insanların neden Yesevi’ye derin bir sevgi duyduklarına da açıklık getirmektedir aynı dizeler. Çünkü O, “orta barbarlığın”, bir başka anlatımla “askeri demokrasi” döneminin, “ilkel komünizm”in yaşam bulduğu göçebelik döneminin adaletinine ve kardeşliğine özlem duyan yığınların duygularına tercüman olmuştur. (Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.)

 

“Sufi Orders and Their Shayks” (www.uga.edu/islam/sufismorders.html#Yasawi ) başlıklı uzun aydınlatıcı metinde Ahmet Yesevi’ye ait olduğu kaydedilen şu sözler, O’nun ne ölçüde derin bir Sufi düşünür olduğunun en somut kanıtıdır: “Şu öğüdümü al: Yeryüzünü içinde sadece Alah’ın ve senin olduğun yeşil bir kubbe olarak düşünürsen, kaderin tecellisi derin acılarını yenmene Allah’ın yardımcı olduğunu ve seni senden kurtardığını farzedersen, geriye Allah’tan başka birşey kalmaz.” (Al-Khani,Hada'iq al-wardiya, p. 109). Bu ifade de açıkça yansıyan gerçek, kendi benliğini, insani zaaflarını yenerek bilgeleşebilen kişinin Allah ile, “Yaratıcı” ile özdeşleşeceği düşüncesidir. Eski Çin felsefesinde de bulunan bu düşünce biçimine göre, insanın bilgeleşerek kendi kendisinden kurtulması, bilgeleşerek ileriye doğru gelişmesi, “Yaratıcı” güçle özdeşleşip rahatlamasını sağlayacaktır. Bu şamaya erişebilen kişi de artık eski insan, kendisi yok olacaktır ve geriye sadece “Yaratıcı” güç kalacaktır. Ahmet Yesevi’nin tam bir netlikle ifade ettiği de budur... Yesevi’nin aynı cümlesinde, Allah’ın insanların içinde olduğu ama, O’na acılarla dolu emek isteyen zor bir yolda kendini aşarak ulaşılabileceği fikri vardır. Ya da yaratıcılık, gerçekleri ağır zihinsel emekle daha fazla kavrayan ve bu kavrayış sürecinde kişinin kendi eski sorunlu edilgen varlığını yokeden çabasıyla olanaklıdır... Anlayabilenler için, insana, bilgiye, bilime, bilge kişiye derin bir saygı içermektedir bu düşünce tarzı...

 

Yesevi’nin deyişinde yeryüzünün “yeşil bir kubbe” olarak farzedilmesi, kişisel kanıma göre göçebe kültürünün kubbeyi çağrıştıran çadırlarından esinlenmedir... Mircea Eliade’nin Şamanizm kültürüyle ilgili açıklamalarına göre, Türk- Tatar Şamanizmi’nin kozmolojisinde/ evren bilgisinde, gökyüzü bir çadır, samanyolu bu çadırın dikişyeri, yıldızlar ise çadırdan içeriye ışık sızdıran delikler, birçeşit çadır pencereleri olarak kabuledilmektedirler. Ve Yakut mitolojisinde yıldızlar dünyanın pencereleridirler... Sözkonusu Orta Asya göçebe çadırlarının, gözle görülen biçimiyle gök kubbeyi çağrıştırdığı ortadadır. Kısacası, yeryüzünü yeşil bir kubbeye benzeten Ahmet Yesevi’nin halen göçebe kültürünün frekansları ile, Şamanizmin etkileri ile düşündüğü ortadadır. Zaten Şamanist kültürü Türk Sufi inançlarına O’nun taşımış olduğu ifade edilmektedir... 

 

Anadolu Türk Sufi inancının ve Aleviliğin Bektaşi kolunun azizlerinden olan Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi’den etkilenmiş olduğu, O’nun felsefesini Anadolu’da yeniden ürettiği yazılıp söylenmektedir. “Benim kıblem insandır”, diyebilen Hacı Bektaş Veli’nin, Ahmet Yesevi’nin yukarıda Allah’ı İnsan ile bütünleştiren ifadesine ne ölçüde yakın olduğu ortadadır... Okuduğum bazı kaynaklar Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihini 1248? Ve ölüm tarihini de 1337 olarak göstermektedirler. Buna karşın O’nun, 1209 yılında veya 1200’ün ilk on yılı içinde Horasan’da doğduğunu ve Ahmet Yesevi’nin halifelerinden/ temsilcilerinden Lokman Perende’nin yanında tasavvuf dersleri aldıktan sonra Anadolu’ya geçtiğini ve sonunda Nevşehir’e bağlı Sulucakarahöyük’e (günümüzdeki adıyla Hacıbektaş) yerleştiğini belirten kaynaklarda vardır. Ve sanırım bu ikinciler gerçeğe daha uygundurlar... 

 

Dr. İsmail Kaygusuz adlı bir yazar, “Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai’siydi” başlıklı makalesinde, özet olarak, Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi ile bir bağı olamayacağını, çünkü O’nun ölümünden en az kırk yıl sonra doğduğunu, Nizari İsmailiyesi’nin kamplarında, hatta Hassan-e Sabbah’ın ünlü suikastçilerini (fedayileri veya fidaileri) yetiştirdiği Nizari İsmailiyesi’nin merkez karargahı Alamut Kalesi’nde en az 15 yıl eğitim gördüğünü anlatmaktadır... Şüphesiz bir kişinin herhangi bir düşünürle bağının olabilmesi için ille de o düşünürle aynı zaman dilimi içinde yaşamış ve hatta sözkonusu düşünürle tanışmış olması gerekmemektedir. Sadece bu yanıyla bile sözkonusu iddia saçmadır ama, bir devamedelim... Aynı yazar, “Türk milliyetçileri”nin iddia ettikleri gibi “Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi’den el alarak Anadolu’yu Türkleştirmek amacıyla yola çıkmadığını ama, Alamut İmamı Alaaddin Muhammed III’ün (1221- 1255) onayı ile 1230’lu yıllarda İsmaili Dai’si olarak yola çıkıp muhtemelen önce Hindistan’a gittikten ve daha başka birçok yerde dolaştıktan sonra Anadolu’ya geldiğini” iddia etmektedir. Aynen, “...Hacı Bektaş’ın Yeniçerilerin Piri yapılması ya da gösterilmesi, Osmanlının tarihsel bir siyaset kurnazlığıdır.”, diyerek sözlerini bağlamaktadır. (bak: www.alevibektasi.org/kaygusuz.htm)

 

Bu satırları yazana göre, “Türk milliyetçisi” olarak tanımlanan kişilerin anlatımlarının Ahmed Yesevi ve Hacı Bektaş Veli ilişkileri hakkında gerçeği yansıtmadığını farzetsek bile, Dr. İsmail Kaygusuz’un daldan dala atlayarak kanıtlamaya çalıştığı iddiası da inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Ve şüphesiz ya “Türk milliyetçileri” ya da “Kaygusuz’un iddiaları” gibi saçma bir ikilemin çok ötesinde gerçekleri görebilmek olasıdır... Zaten hem entellektüel yaşamda ve hem de politik yaşamda insanların karşısına çıkartılan bu tip ikilemler, sıradan bilinen bir gözboyacılığının, entrikanın dışa vurumundan başka birşey değillerdir. Bu tip ikilemlerin, yaratılan yapay kördöğüşünün gerisinde asıl gerçekler kaybedilmekte, insanların sorgulayıcı analitik bakış açıları, gerçeği arama çabaları kösteklenmektedir.

 

Geleneklere uygun olarak halk arasında Ahmed Yesevi’nin ve Hacı Bektaş Veli’nin yaşam öyküleri ve işleri idealize edilip efsaneleştirilmiş olabilir şüphesiz. Kendisini “bilgili” göstererek halkın saygısını kazanmak ve belki de bu yöntemle yaşamını sürdürmek isteyen birçok anlatıcı konu hakkında yeni masallar uydurmuş olabilirler. Sonuçta, efsanelerden oluşan bir sis perdesi ile gerçeklerin kaplanıp görülmelerinin zorlaşmış olduğu rahatça kabuledilebilir. “Milliyetçi çevrelerden” kişiler, değişik konularda olduğu gibi, kendilerine göre iyi niyetle ve birçoğuda ortama uyup kolay kariyer yapmak hesabıyla Hacı Bektaş Veli’nin “Türkçülüğü” konusunda bazı gerçekleri çarpıtmış olabilirler. Tüm bu tip olasılıklara karşın, Dr. İsmail Kaygusuz’un anlatımında, Hacı Bektaş Veli’nin bir Nizari Daisi olmasını gerektirecek yeterli kanıt ve mantıki neden bulunmadığı gibi, Osmanlı yönetiminin de Hacı Bektaş Veli’yi “Yeniçeri piri gibi tanıtma kurnazlığına” gerekçe gösterilmemektedir...

 

Hacı Bektaş Veli’nin öğretisi, bu öğretinin Yeniçeri Ocağı içindeki yaygınlığı, Balkanlar, Arnavutluk üzerindeki etkileri, herşey ortadadır. Böyle etkiler kurnazlıkla, yapay olarak yaratılamazlar. Eğer böyle derin toplumsal etkiler yapay yöntemlerle yaratılabilecek olsalar, egemen güçler için tüm toplumsal yapı çoktan güllük gülistanlık olurdu... Değişik kaynaklara göre günümüzde Arnavutluk halkının yüzde 20 kadarı kimliğini Bektaşi olarak açıklamaktadır. Tüm Müslümanlar ise ülke nüfusunun yüzde 65 kadarını, hatta biraz daha fazlasını oluşturmaktadırlar... (Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.)

 

Hacı Bektaş Veli’nin “Nizari Dai’si olduğu” hakkında gerçekçi gözükmeyen iddianın içinde kullanılan bazı sözcüklerin anlamlarına kısaca açıklık getirmek gerekmektedir... Çünkü, konuya yabancı olan okuyucu bu kelimelerin içerdiği anlamları doğal olarak bilmiyor olabilir ve herkes tarafından kolay anlaşılamayan sözcükler yazarına halk arasında yapay bir “derinlik” kazandırabilir... Sözkonusu makale de Hacı Bektaş Veli için -küçültücü bir anlam yüklü olarak- kullanılan “Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai’siydi” başlığı, Bektaşi inancının “batıni” olmasına karşın diğer Sufi inaçların ve Yesevi düşüncesinin “batıni” olmadığı anlamını da içermektedir...

 

Dada önce de belirtilmiş olduğu gibi, “batıni” sözcüğü, -kendisine yakın Nakşibendilik ve Kadirilik gibi bazı Sufi inançlar dışında- Sünni İslam’ın tüm Sufi inançlara, Şia’nın değişik türlerine, Suriye Alavi ve Anadolu Alevi inançlarına ve bunların kollarına yönelik olarak kullandığı bir dışlama ifadesidir. Batıni sözcüğü, Sünni İslam inancında olanlar tarafından, “İslam inancına özgü olmayan gizli işlerle uğraşanlar” anlamında, “İslam inancının dışında kalanlar”  anlamında kullanılan bir deyimdir. Ve şüphesiz, “Yeryüzünü içinde sadece Alah’ın ve senin olduğun yeşil bir kubbe olarak düşünürsen, Allah’ın kaderin tecellisi derin acılarını yenmene yardımcı olduğunu ve seni senden kurtardığını farzedersen, geriye Allah’tan başka birşey kalmaz.”, diyebilen Yesevi düşüncesi de Sünni İslam için aynı ölçüde “batıni” katagorisine dahil olmaktadır. Ve yine bilindiği gibi, Yesevi’ye derin saygı beslediği için O’na mükemmel bir anıt- mezar yaptırmış olan Timurlenk, Sünni İslam inancına bağlı çevrelerde zerre kadar sevilmemektedir, hatta bu çevrelerin önderi konumunda olanlar Timurlek’ten nefret etmektedirler...

 

“Batıni Dai’si” ifadesi sonderece anlamsız bir tanımlamadır. Çünkü, yukarıda sıralanan inançların hepsi de Sünni İslam’ın gözünde batıni olmaktadır... Ayrıca, Dai sözcüğü, İsmailiye veya 7 İmam Şiası ve bunun aşırı bir biçimi olan Nizari İsmailiyesi terminolojisinde kullanılmaktadır genellikle. Çin, Vietnam inançlarında da farklı anlamlar yüklü olarak rastlanan “Dai” sözcüğü, İsmailiye terminolojisinde, inancın propogandisti, misyoneri, görevlisi anlamına gelmektedir. Dai olarak adlandırılan propogandistlerin kendi içlerinde bir hiyerarşileri vardır şüphesiz ve Nizari İsmailiyesi inancında bu yedi basamaktan oluşmaktadır... Fidai (fedayi) sözcüğü ise, feda edilen, canını feda eden Dai anlamına gelmektedir... “Batıni Dai’si” diye bir ifade, bu kişinin hangi inancın propogandisti olduğu gerçeği havada bırakmaktadır. Anlatım içinde Hacı Bektaş Veli’nin “İsmaliye bağı” kanıtlanmaya çalışılan bir iddia olarak ileri sürülmektedir ama, herhangi birşey kanıtlanamadığı gibi, karmakarışık bir anlatım içinde birsürü gerçek kaybolmaktadır...      

 

Tüm bunların ötesinde, Nizari İsmailiyesi inancının önderi ve Alamut Kalesi’nin efendisi Hassan-e Sabbah elde kılıç ile resmedilirken, Hacı Bektaş Veli’nin portreleri tüm doğaya ve insana sevgi yüklü olarak bir kolunda arslan, diğerinde ise geyik ile çizilmektedir. Burda dikkat edilmesi gereken çok önemli sembolik bir anlatın daha vardır. Hacı Bektaş Veli’nin kolundaki arslan aynızamanda Ali’nin sembolüdür. Muhammed ile ilgili Miraç öyküsünde yeralan arslan da Ali’den başkası değildir ve geleceğiz... Geyik ise, Altaylar ve Güney Sibirya Türk Şamanizmi’nin en güçlü totemi, en güçlü Şamanların yardımcı ruhu olmaktadır. Bu iki sembolle bile Hacı Bektaş Veli bir koluyla Ali geleneğine bağlanırken, diğeriyle Orta Asya Şaman kültürüne bağlı olduğunu ilanetmektedir. Türk egemenlerden özel olarak nefret eden Nizari İsmailiyesi yandaşlarının ise Orta Asya Türk Şaman kültürü ile uzaktan yakından bağları yoktur...

 

Hacı Bektaş Veli’nin kimliği ve yaşamı hakkında yeterli bilgiler ve doyurucu araştırmalar olmasa bile, Bektaşi şiirinin derin bir insancıllıkla, doğaya ve insana sevgiyle, hertürlü fanatizme yönelik eleştiriyle ve barışçı duygularla yüklü olduğu açıkça ortadadır. Ayrıca ileride gelineceği gibi, Bektaşi- Alevi tapınması olan Cem ayinlerinin Şamanizm ile, Şaman ayinleri ile bağı açıkça hissedilmektedir... Orta Asya ve Altaylar Şamanizmi ile İran dini Zoroastrianizm arasında birçok kültürel yakınlıklar olmakla birlikte, Şamanizmi çağrıştıran Bektaşi- Alevi ayinlerinin tamamen İran etkili Nizari İsmailiyesi ile ve dolayısıyla Hacı Bektaş Veli’nin Hassan-e Sabbah’ın liderliğini yaptığı örgütlenme ile ne bağı olabilirki?

 

Diğer yandan, daha önce de ifade edildiği gibi, İsmailiye inancının fanatik bir biçimi olan Nizari İsmailiyesi’nin merkez karargahı Alamut Kalesi (1090- 1256) Moğol hükümdarı Hulagu tarafından 1256 yılında zaptedip yıkmış ve kitaplığı ile birlikte eğer varsa tüm arşivleri de yokedilmiş olduğu için, ortada bir bilgi boşluğu bulunmakla birlikte, yine de Nizari İsmailiyesi’nin ve önderi Hassan-e Sabbah’ın felsefesi ve politik çizgisi hakkında yeterli bilgiler mevcuttur. Şiddeti, politik cinayetleri kendisine temel mücadele yöntemi olarak benimseyen, gerçekleştirdiği suikastlerle Sünni İslam dünyasının yöneticileri arasında korku salan, Selçuklu yönetiminden ve özel olarak Türklerden nefreti gizli olmayan, dil olarak farsçayı kullanan Hassan-e Sabbah’ın önderliğini yaptığı Nizari İsmailiyesi ile, Hacı Bektaş Veli’nin arı türkçeden başka dil kullanmayan Bektaşi edebiyatı ve inancı arasında nasıl bir bağ olabilir? En önemlisi, yaşamı değil ölümü, umudu değil umutsuzluğu öne çıkartan ve “Unutma hiçbirşey gerçektir; herşey meşrudur.”, diyebilen veya daha açıkcası “Gerçek olan herhangi birşey yoktur ve herhangi bir yöntemi geçersiz kılacak ahlaki bir kural da yoktur” diyebilen Hassan-e Sabbah ile, insan ve doğa sevgisini herşeyin üzerinde tutan umut yüklü, derin ahlaki anlayış yüklü Alevi- Bektaşi düşüncesi ve Hacı Bektaş Veli arasında kimler hangi niyetlerle ilişki kurmaya kalkışabilirler?

 

Şüphesiz kültürel kökleri değişik ölçülerde Zoroastrianizm’e, Platonizm’e, Ali ve yandaşlarının tarih içindeki serüvenlerine uzanan değişik Sufi inançlara, Şia ve türevlerine ve yine bunlardan Türk olanların Şamanizm ile olan bağlarına bakarak, 7 İmam Şiası veya İsmailiye, ve diğer yandan 12 İmam Şiası, Suriye Alavi ve Anadolu Alevi inançları ve yine Yesevi düşüncesi ile Bektaşi inancı ve diğer Sufi inançlar arasında birsürü benzerlik, kültürel bağlar bulabiliriz. Şüphesiz böyle bağlar bulunmaktadır da ama, buradan kalkarak Hacı Bektaş Veli’nin Yesevilik ile değil de, Nizari İsmailiyesi ile ilintili olduğunu iddia etmek, olanaksız olmanın ötesinde moral dışı olarakta yansımaktadır. Kaldıki iddia sahibi kişi, Bektaşilik ile Nizari İsmailiyesi arasında ciddi kültürel parelellikler veya Bektaşilik inancının Nizari İsmailiyesi’nin “uzantısı olduğunu” kanıtlayacak ölçüde derin kültürel bağlar ortaya koymamaktadır veya koyamamaktadır ve zaten koyamazda...

 

Bu satırları yazanın Yesevilik ve Hacı Bektaş Veli konularında okuyabildiği metinler arasında en inandırıcı gözükenlerden biri, Yard. Doç. Dr. Ali Yaman’ın “Yasevilik Araştırmalarının Sorunları Üzerine Bir Deneme” başlıklı uzun bilimsel makalesidir. (bak: www.alevibektasi.org/ali_yaman14.htm)

 

Yard. Doç. Dr. Ali Yaman, “...Bugün Türk topluluklara yönelik tarihi, sosyolojik, antropolojik ve disiplinlerarası araştırmalar yapılmaksızın Yaseviliğin Anadolu’da ve diğer coğrafyalardaki etkisi anlaşılamaz.”, dedikten ve şimdiye dek konuya gereken önemin verilmediğini vurguladıktan sonra, bilinebilenler üzerine bazı bilgiler vermektedir. Aynı yazar, konu hakkında ilk araştırmaları yaptığını belirttiği Prof. Fuad Köprülü’den şu alıntıyı yapmaktadır: “...Hoca Ahmed Yesevi kuvvetli şahsiyetiyle, Türkler arasında asırlarca yaşıyan büyük bir tarikat kurduki, bu bir Türk tarafından ve Türkler arasında kurulmuş olan ilk tarikattir...” (Köprülü, 1993a: 114) Ve yine A. Yaman, sözkonusu Yasevi inancının Anadolu’ya giren farklı Türk gurupları arasında birleştirici bir rol oynamış olduğunu Köprülü’nün araştırmalarına dayanarak belirtmektedir... Aynı yazar, Türklük bilincinin, Arap ve Fars etkilerine sonuna dek açık olan üst sınıflar, türkçeden farklı özel bir zümre dili (jargon) kullanan saray çevreleri tarafından değil, insan sevgisine dayanan ve bu yanıyla evrensel olan Yasevi inancının halk örgütlenmeleri sayesinde nesilden nesile aktarılabildiğini ve Hacı Bektaş Veli ile Bektaşiliğin’de bu inancın, kültürün önemli halkalarından olduğunu belirtmektedir. Şüphesiz bu Türklük bilinci, Türk dilinin ve göçebe Türk kültürünün ve ahlakının en özlü, insancıl yanlarının korunabilmesi olayından farklı görülemez. Bu bir “kan bağı” ilişkisi değil, Alevi- Bektaşi inançları ile nesilden nesile aktarılan bir kültür olayıdır.

 

Yard. Doç. Dr. Ali Yaman, Ahmet Yesevi’nin Türk topluluklar arasında güçlü bir çekim merkezi oluşturduğunun Gordlevsky gibi Sovyet alimleri tarafından da altının çizildiğini, yine Sovyet bilgini M. E. Masson’un 1930 yılında Taşkent’te yayınlanan makalesinde Ahmet Yesevi’nin türbesi (anıt- mezarı) hakkında geniş bilgi verdiğini aktarmaktadır. Diğer yandan, günümüz Kazakhstan’ında, giderek güçlenen, öğrenci sayısı 20 bine yaklaşan ve konu hakkında uzmanlar yetiştiren bir Ahmed Yesevi Uluslararası Türk- Kazakh Ünüversitesi ve bu üniversite içinde de bir Türkoloji Enstitüsü kurulmuştur. Kısacası, Ahmed Yesevi ve etkileri hakkında ciddi araştırmalar yeni başlamıştır...

 

Yine Yard. Doç. Dr. Ali Yaman’ın anlatımıyla ve özet olarak, ünlü tarihçi Köprülü, başlangıçta büyük ölçüde Nakşibendi kaynaklarına dayanarak Hacı Bektaş Veli ve Ahmet Yesevi hakkında yanlış sonuçlara ulaştığını, Bektaşi menakıbnamelerine ve Vilayetname’ye fazla itibar etmemesi nedeniyle Bektaşilik ile Yesevilik arasında bağ olmadığını düşündüğünü ama, giderek Hacı Bektaş Veli’nin kişiliği üzerindeki sis perdesinin aralanmaya başladığını, ve artık eskisi gibi düşünmediğini belirtmekte imiş. Köprülü, rivayetlerin ve Vilayetname’nin tarihi gerçeklere daha yakın olduğunu ve sonuçta Yesevilik ile Bektaşilik arasında bağ olduğunu ifade etmekte imiş... Aynı yazısında Dr. Ali Yaman, Melikoff ve Gordlevsky gibi Sovyet- Rus araştırmacıların da “Bektaşiliğin, Yeseviliğin Anadolu’daki mirasçısı olduğunu belirttiklerini” aktarmaktadır. (Melikof, 1993: 157; Gordlevsky, 1998: 322)

 

Daha önce, Şia ile ilgili bölümde, Safavi Hanedanı ile ilgili kısa bilgiler verirken, Safavi Hanedanı’nın ve bu hanedanı İran’da iktidara taşıyan “yedi” Türkmen aşiretinin bağlı oldukları Şia inancı ile Anadolu Alevi inancı arasında fark olmadığını ama, süreç içinde Safavi Hanedanı İran’da merkezi bir yönetime evrimleşirken, Anadolu’da bulunan yandaşlarının illegaliteye (yeraltına, yasadışılığa) itilmeleri sonucu yollarının ayrıldığını belirtmiştim. Birisi egemen düzen inancı haline gelirken, diğeri, Anadolu Aleviliği, göçebe geleneklerini, halkçı yanını ve başkaldırı ruhunu önemli ölçüde koruyacaktır...

 

Sonuçta, Şia inancında varolan ve daha önce adları sıralanan 12 İmam’ın tümü de aynen Alevi yandaşları tarafından da tanınıp kabuledilmektedirler. Şüphesiz aynı gerçek Alevi inancının bir biçimi olan Bektaşilik için de geçerlidir ve genel kanıya göre -aralarında bazı nüans farkları bulunsa da- Alevilik ile Bektaşilik et ile tırnak gibi ayrılamaz bir bütünsellik içindedirler. Kısacası, Şia’da ve Alevilik’te bulunan birçok temel inanç aynen Bektaşilik’te de bulunmaktadır. Ve zaten “Alevilik Bilgileri” (www.cemevi-gooi.nl/) adlı bir kaynağa göre, “babagan ve dedegan kollarına bağlı Aleviler kendilerini Bektaşi olarak tanımlarlar...”

 

Şia’da varolan 14 lekesiz saf, masum “kutsal” varlığa bağlılık, yani Muhammed’e, kızı Fatma Zehra’ya, damadı Ali’ye ve Ali dahil 12 İmam’a sevgi ve sadakat aynı biçimiyle Alevilik’te de bulunmaktadır... Şia’nın dokuzuncu farzı veya şartı olan, “Muhammed-Ali-Fatma-Hasan-Hüseyin evi” anlamında Ehl- Beyt’i sevme veya adları sıralanan “azizleri”, “saf varlıkları” sevme ve yine bunların izleyicilerini sevme anlamında Tavalla aynı biçimiyle Alevi inancında da vardır. Şia’nın onuncu ve sonuncu farzı, Ehl- Beyt’in düşmanlarına “bela okuma”, “lanet yağdırma” anlamında Tabarra’da yine bu biçimiyle Alevilik’te bulunmaktadır. Alevi inancında olanlar da Hüseyin ve yoldaşlarının Kerbela’da öldürülmesinin anısına Muharrem ayında 12 gün oruç tutmakta ve yine Aşure gününde sembolik yemekler yemektedirler. Aleviler ayrıca Pers/ İran yeni yılı Nevruz’u (21 Mart) ve Hızır- İlyas anısına 6 Mayıs gününü Hıdırellez adıyla kutlamaktadırlar.

 

“Yahweh/ Yahve benim Tanrımdır/ Yaratıcımdır” anlamına gelen İlyas/ Elias veya Elia adının İbranice söylenişi Eliyyahu olmakta imiş. Genel kanıya göre, “Herhangi Varolanı Varoluşa Taşıyan” anlamında Yahweh veya Yahve ise, Musa’dan çok önce bilinen bir “Yaratıcı” adı imiş. Sözkonusu Yahweh, Eski Ahit’e (Tevrat) yine “Yaratıcı” anlamıyla yüklenmiş. Bir başka ifade ile Yahudi inancının “Alah”ı olmaktadır Yahve veya Yahweh. Monoteizm’i veya tek “Yaratıcı”ya inancı savunan İlyas, Yahve’den başka gerçek olmadığı, “Yaratıcı” olmadığı düşüncesinin arkasında durmuş. Anısı 20 Temmuz günü Hıristiyanlar tarafından da kutlanan İlyas, İslam inancı tarafından da peygamber olarak tanınmaktadır...

 

İlyas tarafından savunulan tek “Yaratıcı” düşüncesi toplumsal anlamda insanların eşitliği fikri ile örtüşmekte ve sözde meşrulaştırılan tüm haksızlıkların ve cinayetlerin karşısına dikilmektedir. Çünkü, monoteizm de herkes aynı “Yaratıcı”nın nesnesi kabuledilmektedir ve bu bakımdan “Yaratıcı”, “yaratmış oldukları” arasında fark gözetemez. Ve zaten öyküye göre İlyas, monoteist inancına dayanarak kötülükleri ve cinayetleri nedeniyle Kıral Ahab’ı suçlamış, O’na karşı direnmiştir. “Bu hakseverliği ve cesareti nedeniyle Yahve, O’nu bir hortum ile veya hızla dönerek yükselen bir rüzgarla cennetine almıştır...”

 

Diğer yandan, arapça aslında “Yeşil Teklik” anlamına geldiği söylenen al-Khadir veya türkçesi ile Hızır, İslam inancına ve özellikle Sufi İslam inancına göre ölümsüzlüğü, ölümsüz yaşamı elinde tutan aziz varlık olmaktadır. Kuran’ın 18nci Sûrei olan el-Kehf’in 60ncı ayetinde, “Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: ‘Durup dinleneceğim; tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim.’ ”, diye yazılıdır. Aynı ayette adı verilmeyen ve bilinemeyen iki denizden biri, bu alemin, zahir/ görünen alemin denizi Musa olarak, diğeri ise bâtın/ gizli veya görülemeyen alemin denizi anlamında Hızır olarak yorumlanmaktadır. Yine aynı Sûre’nin 82nci ayeti de Hızır ile bağlantılı olarak yorumlanmaktadır... Diğer yandan, Suriye- Filistin ve Kapadokya bağlantılı olan ve “denizcilerin koruyucusu” kabuledilen Hıristiyan azizi George, Suriye Müslümanları, özellikle Alavi inancında olanlar arasında Hızır ile ilintilendirilmekte imiş. Yine “Yeşil Peygamber” veya “Yeşil Adam” olarak ta anılan Hızır’ın, bazı İran kökenli Sufi inançların yandaşları tarafından 23 Nisan günü keyif verici maddelerle birlikte anıldığı, O’nun adına festival düzenlendiği yazılmaktadır...

 

Anlaşılan, herhangi zor bir durumda, haksızlık karşısında Hızır ve İlyas’ı yardıma çağırma ve onların imdada yetişeceğine inanma geleneğinin kökleri, yukarıda özetlenen inançlara uzanmaktadır. Tek “Yaratıcı” inancının savunucusu İlyas, Kıral Ahab’ın suçlarının, cinayetlerinin karşısına dikilmiş ve bir hortumla “Yaratıcı”nın katına “taşınmıştır”. Bu konumuyla O’nun hertürlü haksızlığa yönelik imdat çağrısına “yetişebileceğine” inanılmaktadır. Diğer yandan, “ölümsüzlüğün” sembolü “yeşil peygamber” Hızır, “gizli denizin” simgesi olarak özellikle tüm denizcilerin imdatlarına yetişmeye hazırdır. Ve bu kökleri İslamiyet ve hatta Eski Ahit öncesine giden inançlar, Anadolu Aleviği arasında da kendilerine yer bulabilmişlerdir.

 

Alevi inancına göre, Muhammed’den sonra Müslümanlar 73 fırkaya/ partiye/ guruba ayrılmışlardır. Ehl- Beyt’in ve daha önce sıralanmış olan 12 İmam’ın izinden gidenler, Fırkayı Naciye veya Güruh-u Naci olarak cennete gideceklerdir. Arapça Necat sözcüğünden türetilmiş olan Naci ve Naciye sözcükleri, Musa Nihat Özün’ün Osmanlıca-Türkçe Sözlüğü’ne göre, kurtulmuş, selamete ermiş veya cehennemden kurtulmuş, cennetlik anlamına gelmektedir. Kısacası ve türkçesi, “cennetlik partisine veya topluluğuna dahil olanlar cennete, geriye kalan 72 gurup ise cehenneme gidecektir...”

 

Göçebe kültürünü önemli ölçüde yaşatmakta olan Alevilerin Cami’ye gitme gibi bir gelenekleri yoktur. İllegaliteye/ yeraltına itilmiş, asırlarca ağır maddi ve psikolojik baskılara karşı direnmek zorunda kalmış böyle bir gurubun kendilerine karşı kışkırtılmış Sünni cemaatın bulunduğu camilere gitmelerini beklemekte akıldışıdır. Bunun yerine Cemevi adı verilen yerlerde -Cami toplantılarına ve ibadetine hiç benzemeyen biçimde- kadınlı erkekli Cem ibadetleri vardır. Aynızamanda “halk namazı” veya “halk ibadeti” olarakta anılan Cem, farsça da içerdiği değişik anlamları yanında, usul, özel bir ayin anlamına gelmektedir. Arapçada da ise yine aynı sözcük, değişik anlamlarının yanında toplama, biryere getirme anlamıyla yüklüdür. Sonuçta, Cemevi, ibadet evi veya toplanma evi olarak anlaşılabilir. Derleyen, toplayan, içine alan anlamında Cami ve yine asıl olarak bir inanç topluluğu, dini topluluk anlamında cemaat sözcüklerinin de yine aynı kökten türediği anlaşılmaktadır. Bir halk ibadet yeri olarak Cemevi, Cami gibi teşkilatlı, minareli, minberli bir yapı değildir. Bu iş için mobilyasız bir oda yeterli olmaktadır ve ibadet işi de Cami’de yapılana hiç benzememektedir...

 

Şüphesiz Cem’in kuralları olmakla birlikte, Alevi- Bektaşi inancında en büyük ibadet insana sevgi, saygı ve dürüstlük olmaktadır. Biçimsel ibadetten önce gelen ve şühesiz biçimsel ibadetin çok üzerinde olan bu ahlaki anlayış, “eline, beline, diline sahibolma” özdeyişinde ifadesini bulmaktadır. Sözkonusu özdeyiş, defalarca açılabilecek zengin anlamlar yüklüdür... Eline sahibolmak, özet olarak,  insanın harcamalarını denetim altına alması, kumar oynamaması, toplumun zararına yasadışı işlere elatmaması, çalıp çırpmaması anlamına gelmektedir. Beline sahibolmak, cinselliğin denetim altına alınması, “harama” uçkur çözülmemesi, başkalarını ve karşı cinsi kıracak ilişkiler içine girilmemesi anlamınadır. Diline sahibolmak ise, ağızdan çıkanın önceden düşünülerek söylenmesi, insanı gereksiz yükümlülüklere ve çatışmalara itecek sözlerin edilmemesi, insanlar için haksız yere kötü söz söylemekten kaçınılması, insanları üzecek ve birbirine düşürecek yersiz dedikodular yapılmaması, insanları aşağılayıcı ifadeler kullanılmaması, arkadan konuşulmaması, sırların verilmemesi olarak anlaşılabilir.

 

Sözkonusu ahlaki kurallara uymayanlar, bunlara uymadıkları inanılır biçimde ortaya çıkanlar Cem’den ihraç cezası alabilirler ki, bu durum Alevi topluluğunun yazılı olmayan iç yasalarına, geleneklerine göre çok ağır bir cezadır ve tecrit edilmek anlamına gelmektedir. Bu insancıl, bireyin ve dolayısıyla toplumun yararını temel alan birinci derecede önemli ahlaki ibadet tarzı, en mükemmel ifadesini, “benim kıblem insandır” diyen Hacı Bektaş Veli’nin şu dizelerinde bulmaktadır: “Hararet nârdadır, sacda değildir/ Keramet baştadır, taçda değildir/ Her ne arar isen kendinde ara/ Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.”

 

Nedenselliklere inen bu sorgulayıcı ve derin bakışıyla Hacı Bektaş Veli, insanlara, gerçeğin dış görünüşte değil, bunun gerisinde gizlenen asıl kaynaklarda olduğunu; ısının sobanın veya ekmek pişirilen sacın demirinden değil, o demiri ısıtan kordan, ateşten kaynaklandığını; insanın değerinin başı süsleyen taçdan, mevkiinden, kariyerinden değil ama, kafasının içindeki bilgisinden ve aklından kaynaklandığını; tüm değerlerin insanın kendisinde bulunabileceğini; Küdüs’e, Mekke’ye, Hacca gitmenin insana yeni değerler katmayacağını açıkça ifade etmektedir. Hangi inançtan olursa olsun, isterse “devrimci” veya “sosyalist” sıfatlarını taşısın, insanlara gerçek değerlerini dışa yansıttıkları görünümlerinin, kariyerlerinin değil, beyinlerinin içinde olan bilgilerinin, akıllarının, emeklerinin ve dürüstlüklerinin kazandıracağını ifade eden bu derin ahlaki ve tamamen gerçekçi dünya görüşünün biçimsel ibadete önem vermiyeceği gün gibi ortadadır.

 

Anlaşıldığı kadarıyla, “halk namazı” olarakta adlandırılan kadınlı- erkekli Cem ibadeti asıl olarak, baskılar ve gizlilik nedeniyle Alevi kültürü içinde ağırlık kazanmış olan sözlü edebiyat yoluyla kültürü, gelenekleri, inancı topluma yeniden ve yeniden aktarıp koruyabilmek amacına yöneliktir. Cem, asıl olarak toplumsal bağları canlı tutmak, toplumsal dayanışmayı ve morali yükseltmek amaçlarıyla yapılmaktadır. Cem, özü itibariyle “öbür dünya”ya değil, bu dünyaya yönelik bir ibadettir... Aslında ve özünde hangi inançtan ve türden olurlarsa olsunlar tüm ibadet biçimleri içerdikleri toplumsal ve bireysel anlamlarla, yerine getirdikleri sosyal görevlerle, mevcut toplumsal birliğe ve örgütlenme biçimine katkılarıyla, bireyin zihinsel ve ruhsal boşluklarına verdikleri spekülatif yanıtlarla bu dünyaya yöneliktirler ama, Cem ayinleri çok daha net biçimde dünyevi özlerini sergilemektedirler. 

 

Değişik kaynaklardaki anlatımları olabildiğince analitik bir yaklaşımla birleştirip özetleyecek olursak, Aleviler arasında inancın aşamaları veya “yaratıcıya yaklaşmanın” aşamaları anlamında, inanca önderlik anlamında bir dini hiyerarşi bulunmakla birlikte, Cem ibadetinde kadın- erkek, zengin- fakir, rütbeli- rütbesiz, diplomalı- diplomasız herkes eşittir. Ocak adlı örgütlenmelere sahip Bektaşi- Alevi inancında, Ocak önderlerinin en saf 12 İmam soyundan geldiklerine inanılmaktadır ve bunlar Çelebi ünvanıyla anılmaktadırlar. Çelebi’nin altında, öğretmen, aydınlatıcı anlamında Mürşit bulunmaktadır. Daha sonra Dede, ondan sonra Pir ve Pir’den sonra da Rehber gelmektedir... Ve Aleviler arasında anlatılan efsaneye göre, Cem ibadetinin kökleri “Kırklar Meclisi”ne gitmektedir... 

 

Daha önce, Sünni İslam ile ilgili bilgiler verirken şunları yazmıştım: “Recep ayının 27nci gecesi olan Miraç Gecesi’nin önemi ise şu şekilde açıklanmaktadır... Hicret’ten birbuçuk yıl önce, Recep ayının 27nci gecesi, ‘Alah’ın daveti üzerine, Peygamber Muhammed, önce Mekke’de bulunan Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya uçurulmuş ve buradan da Cebrail’in eşliğinde yedi cenneti aşarak Allah’ın huzuruna yükseltilmiştir.’ Kısacası, arapça kökenli ve kelime anlamı merdiven olan Mirac sözcüğü burada, “Peygamber’in Allah’ın huzuruna çıkması” anlamına kullanılmaktadır. Hatırlanacak olursa, “yedi kapılı” Mithra kültürünün boğa kurbanı merasimlerinde kullanılan yedi basamaklı merdiven, Tunguz Şamanist ibadetinde, Şamanlığa atılan ilk adımda, yedi gök cismini/ yedi cenneti temsilen yedi farklı metalden yedi basamağı olan bir merdiven olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve yine Peygamber Muhammed’de, Mirac’da veya türkçesi ile Merdiven’de, “yedi göğü/ cenneti aşarak Allah’ın katına çıkmaktadır.”

 

Daha sonra kaynaklarda adresleri verilecek değişik Alevi sitelerinde, Mirac anlatımı ile bağlantılı “Kırklar Meclisi” efsanesi nüans farkları ile söyle yansıtılmaktadır... “Mirac’da Alah ile görüşmesinin ardından Muhammed, içinde Ali’nin de olduğu ‘Kırklar Meclisi’ adlı topluluğun kapısını çalar. Kimliğini Muhammed ve ardından peygamber olarak açıklamasına karşın, kapı açılmaz. Nezamanki O, ‘yoksul bir yetim’ olduğunu söyler, kapı ardına dek açılır. (Daha önce de yazıldığı gibi, Muhammed’in babası Abdullah, O daha ana rahmindeyken ölmüştür.) ‘Kırklar Meclisi’ne giren Muhammed, kim olduklarını, kimin büyük, kimin küçük olduğunu?, sorar. Bunun üzerine, ‘Bize Kırklar derler, küçüğümüz büyüğümüzden uludur’, yanıtını alır. Muhammed bakıp görürki, 39 kişiler ve yeniden ‘Biriniz nerede?’ diye sorar. ‘O dışarıdadır, görevdedir’ yanıtı alan Muhammed, kanıt ister. Bunun üzerine Ali kolunu bıçakla çizer ve bir damla kanı yere düşer. Ali’nin kanının akmasıyla birlikte, odada bulunan diğer kişilerin aynı yerlerinden ve aynızamanda birer damla kan düşer. Bu olayla birlikte dışarıdan, pencereden içeriye bir damla kan daha sıçrar. İçeride bulunmayan kırkıncı yoldaşın kanıdır pencereden gelen... Ali’nin kolu sarılır, kanın akması kesilir, ve bu kez diğerlerinin de yaraları iyileşir, kanları akmaz olur... Ortaya tek bir üzüm tanesi gelir ve Muhammed’in bunu kırk kişiye paylaştırması istenir. Muhammed zor durumda kalınca, Hak’tan yardım gelir. Ve üzüm tanesi ezilip ‘şerbet’ yapılır ve şerbeti paylaşan kırk kişi mest olup semaha kalkar.”

 

Yukarıda anlatılan Cem ile ilgili Alevi efsanesi -anlaşılmış olacağı gibi- çok derin bir etik/ ahlaki ders içermektedir. “Kırklar Meclisi”nin ve anısına örgütlenen Cem’in kapısı, mevkiye/ rütbeye, kariyere, zengine değil, yoksula, yardıma muhtaç olana, yetime, dürüst insana açıktır. Kimliğini önce peygamber olarak bildiren Muhammed’e açılmayan kapı, ancak O’nun kendisini “yoksul bir yetim” olarak tanıtmasından sonra açılacaktır... Ali’nin kolu kesilince, diğerlerinde de kan akmaya başlaması ve yine Ali’nin yarası iyileşince diğerlerinin kanlarının da durması, tüm bunlar, Cem ibadetinde ve Alevi topluluğu içinde kişilerin cinsiyetine, yaşına, rütbesine, mevkiine bağlı olmayan bir kardeşliği, dayanışmayı simgelemektedir... Zaten, Cemevi’nde, Cem ibadetinde bir çember yapılarak oturulmakta ve dans/ semah eylemi de yine eşitliği ve aynızamanda makrokozmosu/ evreni, 12 sayısını (Makrokozmos’un, Zodiak’ın sembolü 12 İmam’ı) simgeleyen biçimde çember yapılarak kadınlı erkekli sürdürülmektedir.

 

Yine anlaşılan, “Kırklar Meclisi”nde ezilen tek üzüm tanesinden “şerbet” adıyla üretilen, şaraptan başka birşey değildir. Ve Cem’de içilen bu şaraptan sonra mest olunarak Semah’a kalkılmaktadır. Bu, sıradan bir mest olma veya sorhoşluk olarak algılanmayıp, semah ile birlikte “Yaratıcı” varlığa, “Allah- Muhammed- Ali” üçlemesine ulaşmanın tekniğidir veya birçeşit meditasyon tekniğidir bu... Taoist felsefe ve dinde de Tao (Dao)/ Yol olarak adlandırılan “Yaratıcı” güçle bütünleşebilme amacıyla meditasyon teknikleri kullanıldığı gibi, en güçlü totem konumundaki değişik hayvan figürlerine bürünerek danseden Şaman’ın bu dansdan beklediği de, ruhlarla, Tengri ile ilişkiye geçmekten başka birşey değildir. Ve Şamanlar’da sözkonusu yoğun ve coşkulu konsantrasyon durumları için, şarabın rolünü oynayabilecek birtakım etkileyici maddeler kullanmaktadırlar...

 

Ve Muhammed’in kapısını çalıp “yoksul bir yetim” olarak katılabildiği “Kırklar Meclisi” ile ilgili Alevi efsanesi şu şekilde sürmektedir: “Diğerleriyle semaha kalkmış danseden Muhammed’in başındaki sarık yere düşer ve kırk parçaya ayrılır. Ve kırkların herbiri bu parçalardan birisini bellerine bağlarlar. Bunun üzerine Muhammed pirlerini/ ustalarını/ önderlerini sorar. ‘Pirimiz Ali, rehberimiz Cebrail!’, yanıtını alır. Ve Muhammed, Allah’ın katına çıkarken, yoluna devamedebilmek için karşısına çıkan Arslan’ın ağzına verdiği yüzüğünü Ali’nin parmağında görür.”

 

Anlaşılmış olacağı ve yaklaşık tüm Alevi- Bektaşi şiirinde yansımakta olan “Allah- Muhammed- Ali” üçlemesinde gözüktüğü gibi, kırklarla ilgili anlatımda da Ali’ye, Muhammed ve Allah ile birlikte yer verilmektedir... “Muhammed’in yüzüğünü alarak O’na geçit veren Arslan” görünümündeki Ali, Alevi inancına özgü şekle sokulmuş Miraç öyküsünde de “Muhammed-Allah” birliğine dahil edilmektedir. Miraç ziyareti öyküsünde Allah ve Muhammed’in yanında üçüncü kişi olarak Ali’de yerini almakta ve böylece “Allah- Muhammed- Ali” üçlemesi burada da gerçekleşmektedir... Allah’ın katına çıkarken Muhammed’e kılavuzluk eden Cebrail’de Ali ve kırklar topluluğu ile, Alevi topluluğu ile birlikte gösterilmektedir. Biraz ironik bir üslupla, Ali’nin izni olmadan, O’nun gücü olmadan Muhammed’in “Allah katına yükselemeyeceği” hatırlatılmaktadır...

 

Şüphesiz bu bir efsane olsa bile, önemli bazı tarihi gerçekleri içinde gizlemektedir. Ya da tarihi gerçekler masal yoğunluklu bir anlatımın içine karışmış olarak yansıtılmaktadır... Muhammed bir yanıyla çağının yarattığı koşulların etkisiyle, tüm sosyal ilişkilerinden ve en yakın çevresinden aldığı kültürü güçlü aklının süzgecinden geçirip bunları yeniden farklı bir düzeyde soyutlayıp yansıtabilme yeteneği ile peygamberliğe yükselmiş olsa bile, Ali gibi korkusuz sadık savaşçılara ve sonderece fedakar ve dayanışmacı yoldaşlara sahibolmasa idi, -ileri de Muhammed’in soyunun yaklaşık tümünü kılıçtan geçirecek olan- Mekke’nin acımasız zenginleri tarafından kolayca yokedilebilirdi. Böyle bir olasılık yok değildi ve ozaman sadece Arap Yarımadası’nın ve daha birçok coğrafyadaki değişik halkların tarihleri farklı bir yol izleyebileceği gibi, Allah’da yüz kadar Semitik “Yaratıcı” ve “Yıkıcı” arasından sivrilerek “rakipsiz”, “eş koşulamaz” ve “sorgulanamaz” en büyük güç olamayacaktı... Muhammed’in Allah’a giden yolu üzerinde duran ve yüzüğünü, ya da yüzüğün simgelediği makrokozmosu, evreni, egemenliği alan arslan, sözkonus tarihi gerçeğin sembolik bir anlatımı olmaktadır. “O arslan veya arslanlar olmadan Allah’ın katına yükselmek olanaksızdır.”, denilmektedir.

 

Cem ibadeti ile ilgili sözkonusu Alevi efsanesinin, “Kırklar Meclisi” anısına düzenlenen Alevi Cemi ile ilgili anlatımın tümünün vermeye çalıştığı öğüt, sözkonusu “Kırklar Meclisi” efsanesinin nesilden nesile aktarmak istediği temel ders, güçlü toplumsal dayanışma anlayışı, eşitlik temelinde bir birlik duygusundan başka birşey değildir. Rütbeye, yaşa, cinsiyete bakılmadan güçlü bir toplumsal dayanışma, birlik ve adaletli paylaşım dersidir bu anlatım. Muhammed’in başındaki sarık, ya da vezirin veya sultanın kafasındaki kavuk, yoksulun belindeki kuşak olmaktadır sonuçta. Ve şüphesiz yine aynı sembolik anlatımla, Muhammed ve “Kırklar Meclisi” ve Cem arasında bir bağ kurulmaktadır ve bu bağlantı bellere dolanan Muhammed’in sarığı ile gerçekleşmektedir. Ve tek bir üzüm tanesi şerbet olup paylaşılmaktadır anlatımında da, şerbet yerine içilen şarap, yine sözkonusu birliğin sembolü olmaktadır. Cem’de içilen şarap, sadece Muhammed’i ve Ali’yi değil, onlarla tüm Alevi topluluğunu da kaynaştıran bir içki olmaktadır... Ve sonuçta, birinin kanı akarken, hepsi aynı acıyı duymaktadırlar. Sanırım bundan daha büyük bir toplumsal sorumluluk dersi olamaz. (Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...)

 

Alevi Cemi’nin öyküsü, Dostoyevski’nin söylemiş olduğu “Herkes herşeyden sorumludur!” sözünü asırlarca önce en mükemmel biçimiyle ifade etmiştir. Ve aslında tüm modern eşitlikçi ve ahlaki düşünce sistemlerinin, toplumsal adaleti gerçekleştirmeye çalışan ideolojilerin insanlara vermeye çalıştığı da, bu gerçek insani sorumluluk duygusundan, toplumsal ahlaktan başka birşey değildir. Bu ahlakın veya eşitlik temelinde güçlü toplumsal dayanışma duygusunun kökleri ise, insanların “kaybettikleri cennette” uzanmaktadır. “Kaybedilen cennet”, ilkel komünist/ komünal topluluklar olan dayanışmacı göçebe yaşam tarzından, kültüründen başka birşey değildir. Kısacası, Cem ibadetinin özünü oluşturan eşitlik ve dayanışma anlayışı, Aleviliği derinden etkilemiş olan Orta Asya göçebe kültüründe bulunmaktadır.

 

Kadınların da henüz eşit insan oldukları, sözlerinin dinlendiği, hiyerarşinin sadece yeteneğe göre şekillendiği ama, herkesin biri, birinin de herkes için olduğu böyle toplumsal birliklere duyulan özlem, Ahmed Yesevi’nin -daha önce de ifade edilmiş olan- şu dizelerinde dile gelmektedir: “Halkımın eski cömertliği kayboldu.../ Irulh’un şah ve vezirlerinden iz kalmadı.../ Dervişler kendilerini Tanrı’ya adamaz oldu.../ Benim garip halkım, korkunç talihsizlikler çağındayız!/ Vaktiyle usta olan okumuş kişiler,/ şimdi saldırgan, teşhirci ve ahmak oldular./ Gerçeği seven dervişler şimdi düşman kesildiler./ Benim garip halkım, gör bak: Bu dünya yokolmaktadır!...”

 

Burada “yokolan dünya”, sözkonusu önemli toplumsal değişiklikler çağında dağılan, eriyen eski göçebe yaşamı, eşitlikçi göçebe kültürüdür. İşte Alevi Cemi’nde yaşatılmaya çalışılan, nesilden nesile aktarılmaya çalışılan da bu kültürden başkası değildir. Ve malesef, Yesevi’de ifadesini bulan, “Vaktiyle usta olan okumuş kişiler,/ şimdi saldırgan, teşhirci ve ahmak oldular” deyişi, günün “solcu” veya “sağcı” veya “liberal” veya “İslamcı” etiketli “aydın” tiplerinin birkısmına bakıldığı zaman da önemli ölçüde geçerlilik taşımaktadır... Başta insan aklı ve eti olmak üzere herşeyin olağanüstü reklam kampanyaları ile pazara çıktığı böyle bir dünya da, Dolar- Euro gemleri, dizginleri ve gözlükleri ile güdülen bazı “aydınların”, sayıları giderek artan yoksullardan, açlardan, ezilenlerden hızla uzaklaştıkları ve mali merkezlerin güdümleri ile uyumlu olarak sahte bir “demokrasi”nin ve “insan hakları”nın savunucuları kesildikleri rahatca gözlemlenebilmektedir. Ve zaten W. Bush takımı da aynı gerekçelerle, “demokrasi” ve “insan hakları” savunucusu rolünde istediği ülkeye saldırabilmektedir... Şüphesiz diğer yandan demokrasiyi, insan haklarını ve doğayı gerçekten savunmaya çalışan kişiler ve kurumlar da vardır.

 

İşte Alevi inancında anısına Cem ibadeti düzenlenen “Kırklar Meclisi”, yukarıda anlatılan toplantı sayılmaktadır ama, aslında “üçler”, “beşler”, “yediler” ve “Kırklar” ile ilgili anlatımların kökleri, bu sayıların “kutsallıkları” ile ilgili inançlar, İslamiyet öncesine, diğer monoteist ve paganist inançlara, en doğudan en batıya dek değişik mitolojilere uzanmaktadır. İslamiyet öncesi paganist ve hatta diğer monoteist inançlarda bulunan, en doğudan en batıya dek değişik mitolojilerde “kutsal” sayılar olarak yeralan ve İslam inancının farklı koları içinde de değişik biçimlerde önem taşıyan üç, beş, yedi ve kırk sayıları, Alevi inancında “üçler”, “beşler”, “yediler” ve “Kırklar” olarak karşımıza çıkmaktadır...

 

Üç sayısı, eski Semitik/ Arap mitolojisinde üç “kusal” bakireyi, Allat, Manat ve Al- Uzza adlarında üç tanrıçayı simgelemektedir. Bunlar dimdik duran taş sütunlar veya kazıklarla sembolize edilmekteydiler. Hıristiyanlıkta İsa, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi ile tanımlanmaktadır. Yaratan ve yaratılanların bütünselliği felsefesi olan Sufi inançlarda ve asıl olarak Şia ve türevlerinde, Anadolu Alevi inancında, İsa üçlemesine benzer biçimde “Allah- Muhammed- Ali” üçlemesi bulunmaktadır. Ve bu üçleme de tekliği, sıralanan adların birliğini göstermektedir. Değişik mitolojilerde, inançlarda üç sayısı, “Yaratıcı” güç ile bütünselleşmekte, gelişmeyi, ileriye hareketi, bir üçgenin bütünselliğini sembolize etmektedir...

 

Beş sayısı, insani mikrokozmosu/ insan evrenini veya insan bütünlüğünü simgelemektedir. Çünkü, bu bütünlüğe inanan düşünceye göre, “insan beş köşelidir”; kollar iki, ayaklar iki ve gövde ile kafa ise beşinci köşe olmaktadır. Şia ve türevlerine göre 14 “kutsal” varlığın ilk beşi (Muhammed, Fatma Zehra, Ali, Hasan ve Hüseyin veya Ehl- Beyt), en saf varlıklar olan 12 İmam arasında daha da temiz ve saf olanlardır...

 

Yukarıda açıklanan üç ve “bütünselliği, toptanlığı simgeleyen dört” sayılarının birleşiminden oluşan yedi sayısının özelliğini ve “kutsallığı”nı -nedenleri ile- daha önce yeterince açıklamıştım. Yine de özetleyerek tekrarlayacak olursak, bu inancın temelinde asıl olarak ozaman bilinebilen ve gözle görülebilir yedi gök cismi durmaktadır. Makrokozmosu, bütünselliği, ışık yayan cennetleri sümgeleyen bu gök cisimleri, güneş, ay ve Saturn, Venus, Jüpiter, Mercury, Mars gezegenleri olmaktadır. Aynı gök cisimlerinin İslamiyet öncesi değişik inançlarda, mitolojilerde tanrılaştırıldıklarını, göksel cennetlerle özdeşleştirildiklerini anımsamakta yarar vardır...

 

Harran’ın Sabian (Yediciler) kültüründe tek bir “Yaratıcı’nın yedi farklı görünümü” olan aynı gök cisimleri, Hac ziyaretinde Kabe’in etrafında yedi kez dönülerek “Allah’ın varlığının yedi işaretini tanıma” anlamına girmektedirler. Eski Babil’de “Marduk’un yere, insanların arasına inmesine yardımcı” olan yedi katlı Babil Kulesi olmaktadırlar... Ahura Mazda önce yedi varlık yaratmıştır... İslam inancının en önemli kültürel kaynağı olan Yahudi inancında yedi önemli gün ve yedi kollu şamdan bulunduğu gibi, Eski Ahit’te (Tevrat), Musa’nın Birinci Kitabı’nda (Tekvin/ Yaratma), Bab 1’de “yaradılış” öküsü gün gün anlatıldıktan sonra, Bab 2’nin başlangıcında aynen şunlar yazılıdır: “Ve gökler ve yer ve onların bütün orduları (varlıkları) itmam olundu (tamamlandı). 2 Ve Rab yaptığı işi yedinci günde bitirdi. Ve yaptığı bütün işten sonra yedinci gün istirahat etti. 3 Ve Rab yedinci günü mubarek kıldı, ve onu takdis etti...”

 

Kuran’ın yaradılış öyküsü de yukarıda anlatılandan pek farklı değildir... Kısacası, hemen hemen tüm mitolojilerde yedi sayısı evreni, makrokozmosu, bütünselliği simgelemektedir. Bu bütünsellik en mükemmel ve somut biçimiyle Ahriman tarafından yedi parçaya bölünmüş olan Mazdaizm’in çember biçiminde resmedilen evreninde yansıtılmaktadır. Altı eşit parçaya ayrılabilen çemberin tam ortasında varolan bir diğer küçük çemberle yedi sayısının bütünselliği resmedilmektedir. Böylece bozulmadan yedi parçalı olarak yansıtılabilen bir evrenin merkezinde varolan çemberde, Ari/ Aryan/ İranlı halkın yaşadığına inanılmaktadır... Değişik mitolojilerde aynı sayı, yedi akıllı adam, yedi uyuyan, yedi peygamber, yedi iklim, yedi deniz, Sinbad’ın yedi serüveni, gök kuşağının yedi rengi, haftanın yedi günü olmakta ve yedi ile ilgili sıralama uzayıp gitmektedir.

 

Daha önce de açıklanmış olduğu gibi, Yahudilikte 12 Aşiret, Hristiyanlıkta -Yahudi asıllı- İsa’nın 12 Havarisi, Şia ve türevlerinde 12 İmam olan 12 sayısı, makrokozmosu/ evreni, 12 burçlu Zodiak’ı, bütünselliği simgelemektedir. Bunun ötesinde Grek mitolojisinin kahramanı Herakles’in “oniki büyük görevi” vardır ve oniki sayısının değişik mitolojilerdeki konumuyla ilgili anlatımlar uzar gider... Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi 12 sayısı bir çemberi tamamlamaktadır ve bu sayıda bütünsellik anlamına gelmektedir.

 

Cem’in anısına düzenlendiği “Kırklar Meclisi” ile ilgili olarak kırk sayısının değişik mitolojilerdeki anlamına gelince... Değişik mitolojilerle ilgili olarak kaynaklarda adları ve adresleri verilecek metinlerin ve farklı kitapların açıklamalarında kırk sayısı ile ilgili birçok anlatım vardır. Babil yazılarına göre, yoğun yağmur, kötü hava, sel baskınları, tehlikeli koşullar “kırk gün” sürdükten sonra Pleiades (Zodiak’ın Boğa Burcu’nda bulunan bir demet parlak yıldız) gözükmekte ve artık bahar gerçek anlamıyla başlamaktadır. Nisan ayının 20nci günü başlayan bu yeni mutluluk zamanı, “kötü ruhların” anısına kırk sazdan oluşan bir demetin yakılması ile, şölenlerle kutlanmakta imiş. Eski Roma’da limanlara gelen gemiler kırk gün karantinaya alınmakta imişler. Şüphesiz bunun temelinde de muhtemel kötülüklerin kırk gün içinde kaybolacağı inancı yatmaktadır... İlginçtir, Muhammed’e Peygamberliği kırk yaşında bildirilmiştir veya peygamberlik ilanı yaşı da “kutsal” kırk sayısı ile eşleştirilerek yansıtılmaktadır. Diğer yandan, birçok yanı efsaneleşmiş İslam tarihi ile ilgili anlatımlara göre, Muhammed’in Peygamberliği’nin üçüncü yılında sadece kırk yandaşı vardı ve şüphesiz -amca oğlu- Ali bunlardan en başta geleniydi. İsa’nın çölde kırk gün kalması ve bunun anısına tutulan oruçla; Hüseyin ve 72 yoldaşının Kerbela’da öldürülmelerinin anısına Şia inancında olanlarca gerçekleştirilen Aşure yasından kırk gün sonra dini tatil başlaması gibi daha birçok olayla kırk sayısının serüveni uzayıp gitmektedir... 

 

Diğer yandan ilk bilindiği yıllar İ. Ö. 2900’lere uzanan ve Mısır’ın en önemli Tanrılarından olan yaşam ve ölümle ilgili Osiris (Usiri) ile kırk sayısının dolaylı bağlantısı bulunmaktadır... Önce doğurganlığın, tarımın, üretkenliğin Tanrısı olan ve göğün, çölün, fırtınaların kötü havanın tanrısı Seth tarafından öldürülüp parçaları Nil’e atıldıktan ve çöle dağıtıldıktan sonra Isis’in ve Neftys’in çabalarıyla bulunup birleştirilerek diriltildiğine inanılan Osiris, artık yeraltı dünyasının, ölüler dünyasının hükümdarı ve yargıcı olacaktır. Küllahı çağrıştıran tacının üzerinde yükselen iktidar sembolü kobra (çok zehirli bir yılan) ve sağ elinde çengel, diğerinde ise kamçı benzeri bir harman döveni ile görüntülenen Osiris, karmaşık bir role sahibolmakta ve zengin bir kültürü temsiletmektedir... Osiris ile bağlantılı kırk sayısı ise, Yusuf’un babası Yakub’un mumyalanması ile ilgilidir... Osiris’in uzun bir merasimle ruhları diğer dünyaya alması ve ölünün orada yaşamını sürdürmesi için, entellektüel yeteneklerin ve günahların bulunduğuna inanılan kalp dışında vücudun tüm organlarının yetmiş günlük bir süreçte temizlenip gövdenin mumyalanması gerekmektedir...

 

Eski Ahit’in ilk kitabının (Tekvin/ Yaradılış) “tanıklığına” göre, Mısır mahkemesinde yüksek görevli olan Yusuf’un babası Yakub, -sözkonusu 70 gün inancına karşın- “kırk gün içinde mumyalanmış” ve yası ise yetmiş gün tutulmuştur. İsteğine uygun olarak ölüsü Kenan ülkesine (Filistin) taşınıp önceden hazırlattığı mezarına gömülmüştür. Eski Ahit’in (Tevrat) Tekvin/ Yaratma kitabında veya Musa’nın Birinci Kitabı Bab 50’de, “2 Ve Yusuf babasını mumya etmelerini hekim kullarına emretti; ve hekimler İsraili (Yakub) mumya ettiler. 3 Ve O’nun için kırk gün doldu...”, diye yazılmaktadır... Muhtemelen Azrail’in Osiris kültürü ile bir bağı vardır ve daha önce de belirtildiği gibi O’da ruhu kırk gün içinde gövdeden ayırmaktadır. Peygamber’in doğum günü ile ilgili olmakla birlikte Mevlud, kişinin ölümünün kırkıncı günü dolduktan sonra da okutulmaktadır. Yani artık ruhun gövdeden ayrılıp “yargı yerine” ulaştığına inanıldığı için ona yardımcı olunmaya çalışılmaktadır...

 

Cem sırasında oniki farklı görevi üstlenen oniki kişi bulunur. Burada bir çemberi, bütünlüğü tamamlayan 12 sayısının sembolik önemini sanırım yeniden açıklamaya gerek yoktur... Görevlilerden birincisi, Pir veya Dede, Cem’i yönetir. Görevlilerden ikincisi, Rehber; üçüncüsü, Zakir; dördüncüsü, Delilci; beşincisi, Gözcü; altıncısı, Kapıcı; yedincisi, Sakacı; sekizincisi, Süpürgeci; dokuzuncusu, Peyik; onuncusu, Tezekar (İbrikçi); onbirincisi, Kurbancı; onikincisi, Lokmacı (Niyazcı) görevlerini yerine getirirler. Lokma, evde hazırlanıp getirilen yemekler, adak kurbanlarının pişirilmiş etleridir ve Cem’in son aşamasında lokmacı tarafından eşit paylaştırılarak birlikte yenir. Cem ibadeti üç ana bölümden oluşur...

 

Semah’a, “Mühürleme ve İkrar Tazeleme” adı verilen beşinci görevin Miraçlama adlı beşinci aşamasında kalkılır. Semaha isteyen gönüllü kalkar ve kadınlı erkekli bir çember çizilerek dansedilir, “pervane olup dönülür” ve bu meditasyon tekniği ile kendinden kurtulup “Yaratıcı ile bütünleşme sağlanmaya” çalışılır. York Üniversitesi’nden araştırmacı Irene Markoff’un anlatımıyla (http://fp.arizona.edu/mesassoc/Bulletin/markoff.htm), birçok bölgesel farklı tarzları olan Semah’ın en önemlileri “Kırklar Semahı” ve “Turnalar Semahı” adını alanlardır. Bunlar doğrudan doğruya Şamanizm ile, bir kuşa dönüşüp uçmaya çalışan, uçma hareketleri yapan Şaman’ın dansı ile bağlantılıdırlar. Birbaşka ifadeyle, sözkonusu Alevi- Bektaşi Semahında, kuşa dönüşüp uçmaya kalkan Şaman’ın dansı açığa çıkmaktadır.

 

Aslında burada hemen belirtmekte yarar vardır sanıyorum... Konunun tanınmış uzmanı Mircea Eliade’nin Princeton Üniversitesi Yayınları tarafından basılan “Shamanizm, Archaic Techniques of Ecstasy” adlı çok ayrıntılı ve açıklayıcı araştırmasından ilgili bilgileri özetleyecek olursak, Şamanizm inancında koruyucu ruhlar hayvanların biçimiyle gözüküp insanlara yardımcı olurlar. Bu nedenle her ailenin ve şüphesiz Şaman’ın bir koruyucu ruhu, yardımcısı vardır. Herçeşit hayvan olabilen bu koruyucu ruhun veya koruyucu totemin, Sibirya’da ve Altaylar’da en öndegelenleri, ayı, birçeşit iri güçlü erkek geyik, herçeşit kuş ve özellikle kaz, kartal, baykuş ve karga olmaktadır. Ayrıca yine iri güçlü kurt, köpek de koruyucu totem olabilir ama, bunlar güçlü olmayan, daha düşük kalitede şamanlar içindir... Şaman bu hayvanların görünümüne bürünür ve bunların hareketlerini taklit ederek danseder... Ve sonuçta Alevi Semahı’nda da Şaman’ın aynı dans tekniğinin yansıdığı konunun araştırmacıları tarafından ifade edilmektedir.

 

Alevi inancının farzları dört kapı ve kırk makam olarak özetlenebilir. İnanca açılan dört kapı, Şeriat Kapısı; Tarikat Kapısı; Marifet Kapısı; Sırr-ı Hakikat Kapısı olmaktadır. Şeriat Kapısı’nın makamları on tanedir ve bunlar iman sahibi olmak, ilim edinmek, ibadetin kurallarına uymak, haram yememek, nikahlı olmak, sade giyinip kararında yemek, şevkatli olmak, zararlı işler yapmamak diye uzayıp gitmektedir. Kişinin eğitildiği okul konumunda olan Tarikat Kapısı’nın sekiz tane makamı bulunmaktadır. Bunlar da, tövbe etmek, mürid olmak, nefis mücadelesi vermek, hizmet etmek, insanları kırmaktan korkmak, umutlu olmak, sadelik, dünyevi hırslardan kurtulma olarak uzayıp gitmektedirler. Doğruları daha derinden keşfetmenin basamağı olarak gözüken Marifet Kapısı’nın dokuz başlık altında toplanan makamları ise, ahlakın, korkunun, perhizin, sabrın, utanma duygusunun, cömertliğin, ilmin anlamının, gösterişsiz yaşamanın içeriklerini daha doğru kavrama çabası olmaktadır. Tanrı dostluğuna kavuşma, deryaya erişme, orda eriyip yokolma, insanlığa hizmete hazır hale gelme aşaması olarak tarifedilen son basamak, Hakikat Kapısı, onüç makamı içinde barındırmaktadır. Bunlar, alçakgönüllü olmayı, insanlar arasında ayrım yapmamayı, onları hor görmemeyi, fedekarlıkla yardımcı olma çabasını, rıza göstermeyi, kısacası insanın kendinden kurtulmasına yardımcı olacak tüm erdemleri içermektedir... Diğer inançlara göre dünyevi yüzünü çok daha açık biçimde gösteren Alevilik, barışçı ve uyumlu bir toplumsal düzen için ahlaki öğütler veren, insanın toplum içinde yaşamını uyumlu sürdürmesine yardımcı olacak kişisel disiplini edinmesine yardımcı olan, kendini bilmeyi en büyük erdem olarak gören bir düşünce sistemi olarak karşımıza çıkmaktadır.  

 

Kürt ve Zaza (Dimili) Aleviliğinin Zoroastrian kültürle bağlarının daha sıkı olduğu üzerine metinler vardır. Bu sonderece doğaldır ve zaten ayrıca bunların yörelere göre kendi aralarında da nüans farkları olması anlaşılabilir bir gerçektir. Diğer yandan, Türk, Kürt ve Zaza Aleviliği’nin birbirlerini etkilemiş oldukları, bunların ayrılıklarından çok birliklerinin ön planda olduğu ve sözkonusu guruplar arasında milliyet bilincinden ziyade Alevilik bilincinin önplana çıktığı da bir başka gerçektir. Sonuçta bunların hepsi de aynı birlik felsefesini bazı nüans farkları ile savunmaktadırlar. Bu birlik, “Yaratıcı” gücü insanda, tüm doğada görme felsefesi içinde ortaya çıkmaktadır...

 

Harab olmuş, yıkılmış anlamında Harabi takma adlı İstanbullu Sufi şaire ait olan ve aslında herşeyin “Allahlaşmış” insan tarafından yaratıldığını ifade eden veya Sufizm’in “Vahdet-i Vücut” (“Yaratıcı” gücün insanda ortaya çıkması) görüşünü yansıtan çok uzun bir şiireden bazı dizeler aktaralım: “Daha Allah ile cihan yoğ iken/ Biz anı var edip ilan eyledik/ Hakk’a hiçbir layık mekan yoğ iken/ Hanemize aldık, mihman eyledik// Kendisinin henüz ismi yok idi/ İsmi şöyle dursun, cismi yok idi/ Hiç bir kıyafeti, resmi yok idi/ Şekil verip tıpkı insan eyledik// Allah ile işte burda birleştik/ Nokta-i âmaya girdik, yerleştik/ Sırr-ı küntü kenzi orda söyleştik/ İsm-i şerifini Rahman eyledik// (...) Bir cehennem kazdık gayretle derin/ Laf ateşi ile eyledik tezyin/ Kıldan gayet ince, kılıçtan keski/ Üstüne bir köprü mizan eyledik//… Yukarıdaki dizeler yoruma gerek olmayacak bir açıklıkla Alevi- Bektaşi Sufi inancının bir bütünlük felsefesi, Allah ile kişiyi aynılaştıran bir düşünce tarzı olduğunu açıkça ifade ettiği kadar, Allah’ın merhametliliği, cehennem vs. gibi kavramların, kitaplarda varolan öykülerin insan tarafından üretildiğini de söylemektedir.    

 

Başta Ali olmak üzere 12 İmam, başlarını bir ışık demetiyle çevrili olarak, ışık kaynağı olarak resmedilmektedirler. İsa tasvirlerine, Hıristiyan azizlerinin tasvirlerine ve Hinduizm’in yaratıcı tasvirlerine benzeyen bu cisimleşmiş, kişileşmiş “Tanrısal varlık” görünümleri, Sünni İslam inancına, bu inancın Allah’a eş koşulamaz ilkesine ve yine Allah’ın herhangi şekle sığmayacağı ilkesine tamamen aykırıdır. Hinduizm inancının “Yaratıcı” tasvirlerini çağrıştıran Sufi resminde “Tanrılaşan insan” veya “Tanrının yansıması olan insan”, tüm doğa ile bir harmoni, bütünsellik içinde gözükmektedir. Bir Sufi özdeyişi, “İnsan evren varlığının levhasıdır, Tanrı erdemi insan yüzüne yazılmıştır.”, demektedir. Bir diğer Sufi şiirinde şu dizelere rastlanır: “Tuttum aynayı yüzüme/ Ali göründü gözüme/ Nazar eyledim özüme/ Ali göründü gözüme…”. İlk anılan Sufi özdeyişinde ve ardından sıralanan Sufi dizelerinde, insan ile Tanrı aynılaşmakta, Tanrı insanın yüzünde yansımakta veya insan Tanrı’nın yansıması olmaktadır… Sözkonusu dizelerde Ali, “Yaratıcı” ile, “Tanrı” veya “Allah” ile özdeşleşmiştir. Ve zaten aynı şiirin devamındaki başka dizelerde açıkça, “…İsa-yı Ruhullah oldur (Tanrı ruhu İsa O’dur)/ İki alem de Şah oldur (hem bu yansımalar dünyasında ve hem de diğer gerçekler dünyasında Hükümdar O’dur)/ Mümünlere Penah oldur (İnananlara sığınak O’dur)/ Ali göründü gözüme…” denilerek, Ali’nin İsa/ “Kutsal Ruh” veya “Yaratıcı Güç” ile aynılığı ifade edilmektedir…

 

Aynaya bakınca kendisinde Ali’yi gören kişi, aslında kendi yüzünde “Yaratıcıyı” veya “Tanrıyı” görmektedir. “Aynaya bakan insan”, bir başka ifadeyle, Zoroastrianizm’in yaratıcı ışık kaynağının tüm doğa ile birlikte bir yansımasını görmektedir kendi yüzünde... Aktarılan iki örnekten de benzer anlamlar çıkar. Tekrarlayacak olursak, insanın “Işık Kaynağının” veya “Tanrının” veya “Mutlak Ruhun” bir yansıması olduğu biçimindeki Sufi yorumun, “Vahdet-i Vucut” doktrininin kültürel kökleri, Yeni Platonizm’e, ve bunun da öncesi olarak Zoroastrianizm’e uzanmaktadır.

 

Zoroastrianizm, Yeni Platonizm ve Manicheism felsefelerinin İslam düşüncesine taşınmaları olan Sufizm, evreni “ruhsal” ve “dünyasal” olmak üzere ikiye ayırır… Yukarıda, Sufi- Bektaşi şiirinden yapılmış alıntıda geçen “İki alem de Şah oldur” dizesi, evrenin “ruhsal” ve “dünyasal” olarak ayrılmış olduğunun ifadesinden başka birşey değildir. Bu düşünce tarzında “ruhsal evren” asıl olandır, “dünyasal” ise bunun yansımasıdır sadece. Aynaya bakan kişi dünyasaldır ama, aynada Ali olarak yansıyan görüntüsü ruhsaldır ve O’nun aslı olmaktadır. Sözkonusu felsefe de Ali/ Allah herşeydedir ve bu düşünce tarzı Zoroastrianizm’in ve oradan da Platonizm’in İslamlaşmış biçiminden başka birşey değildir. Bu düşünce tarzı ayrıca, mutlak monarşilerin ideolojileri konumunda olan ve bireyi tamamen edilgenleştiren, kullaştıran ideolojilere karşı da bireyi yücelten bir başkaldırıdır…

 

Zoroastrianizm’in kutsak kitabı Zend Avesta’nın Yasna’larını (şarkılarını) çevirip açıklayan S. A. Nigosian’ın aktarmasına göre, “Tüm güzel şeylerin babası ve yaratıcısı Ahura Mazda iki kırallık varetmiştir. Görülemeyen ruhsal (’menog’) olanı ve tahribata açık görülebilir fiziki (’getig’) olanı. Ve sonra sırasıyla göğü, suyu, dünyayı, bitkileri, hayvanları (hayvanları temsilen Boğa’yı), insanı (ilk insan olan ’Gayomard’ı) ve Zodiak’ı (burçları) yaratmıştır” (Yasna, 19.2, 19.4). H. S. Nyberg’e göre, sözkonusu ruhsal, “göksel” (“menog” veya “menok”) ile tahribata açık “dünyasal” (“getig” veya “getik”) arasında bizlerin düşünüp çevirebileceği gibi bir ruhsal ve maddesel karşıtlık yoktur. Yani bunlar, “göksel” ve “yersel” olanlar birbirleri ile çelişkili, zıtlık içinde olan olgular, varlıklar değillerdir… Eski İran düşünce sisteminde bunların her ikisi de maddeseldir, gerçektir. Bunlardan birincisi, “ruhsal” olanı (“menog” veya “menok”), “dünyasal” olandan (“getig” veya “getik”) çok daha güzel, temiz, saf bir maddedir… Sufist düşünce tarzında da “ruhsal” (“göksel”) olanla “dünyasal” (“yersel”) olan arasında bir çelişki yoktur, bunlar “asıl” ve “aslın yansıması” biçiminde tam bir bütünsellik halindedirler.

 

Zoroastrianizm’de, görülebilir, bozulabilir nitelikteki dünyasal olan (“getik”), görülemez, bozulamaz olanın veya cok daha güzel ve saf olanın (“menok”) yansımasıdır sadece. Dünyasal olan gerçeklerden herbiri veya herbir “getik”, kendisine tekabül eden görülemez dünya ötesi kaynak bir resme, kaynak bir gerçek varlığa, veya bir “menok”a sahiptir. Kısacası, “getik” olan, “menok” olanın yansımasıdır sadece. Kaynak resimler, asıllar veya “menok” olanlar, dünyadaki kötü işler, acı veren gerçekler için de sözkonusudur. Bu son anılan kötülük kaynağı “menok”lar, ahmak/ akılsız şeytanın, Ahriman’ın “karanlıklar evreni”nde bulunmaktadırlar. Evren’in (universum) “cennete” veya “aydınlığa” veya “ışık kaynağına” tekabül eden parçasının karşı kutbunda, karanlıkların evreninde, veya Ahriman’ın kırallığında yeryüzündeki tüm kötülüklerin görülemez kaynağı bulunmaktadır. 

 

Basitleştirerek tekrarlayacak olursa, Zoroastrianizm kozmolojisine/ evren açıklamasına göre, yeryüzünde varolan her kişinin, nesnenin, iyiliğin ve kötülüğün, başka çok daha mükemmel bir evrende asılları bulunmaktadır. Bu dünyadaki herşey, iyilikler ve kötülükler sözkonusu mükemmel evrende varolan asılların yansımalarıdır sadece. İyilikler, “Akılı Lord” veya “Akıllı Yaratıcı” anlamında Ahura Mazda’ya özgü sonsuz aydınlığın dünyasında varolan gerçek şeylerin yansımaları olmaktadırlar. Kötülükler ise, ahmak/ yıkıcı Ahriman’ın sonsuz karanlıklar dünyasında varolan gerçek kötülüklerin yansımalarıdırlar…

 

Zoroastrianizm’in kozmolojisinde veya evren açıklamasında üç temel aşama vardır. Önce dünyanın, evrenin yaratılması (Bundhishn), sonra birbirinin karşıtı iki ruhun açığa çıkması (Gumezishn), ve son biçimlenme, ayrışma (Wizarishn) olarak gözükür bu süreç… Yani, önce karanlık ve aydınlık oluyor. Ardından, aydınlık evreninde Ahura Maza (Akıllı Lord) iyi ruh olarak doğuyor. Karanlık evreninde ise bunun karşıtı kötü ruh Ahriman (ahmak/ yıkıcı şeytan) şekilleniyor. Ve üçüncü son aşama da, Ahura Mazda iyilik kaynağı meleklerini, yeryüzündeki diğer tüm varlıkları yaratıyor ve Ahriman’da tüm bunları bozan karşıtlarını varediyor…

 

Sufi düşüncenin, Şia ve türevlerinin, ve yine Aleviliğin içinde varolan “Vahdet-i Vücut” felsefesinin temelinde duran Zoroastrianizm inancının yaradılış öyküsünü özetleyecek olusak… Başlangıçta sonsuz bir aydınlık ve sonsuz bir karanlık vardı. “Herşeyi bilen akıllı iyi ruh” Ahura Mazda sonsuz aydınlığın kırallığında varlığını sürdürmekteydi. “Akılsız yıkıcı şeytani ruh” Ahriman ise sonsuz karanlığın krallığıda varolmaktaydı. Ve ilk olarak Ahura Mazda kedisine yardımcı altı “ölümsüz ruh” veya Amesha Spenta yarattı. Arkasından Ahriman, bunların karşılığı olan şeytanları varetti hemen. Bu kez Ahura Mazda -daha önce sıralanan- göğü, suyu, yeri, bitkileri, hayvanları, insanı, Zodiak’ı (12 burcu) yarattı. Ahriman geldi bu bütünseliği bozan işler yaptı, evreni yedi zona/ parçaya böldü (bir çemberi tamamlayan altı parça ve bir de merkezde toplam yedi parça). Ve yine O, insana kötülükleri öğretti, onun ölümsüzlüğünü yoketti vs.

 

Ahura Mazda’nın aydınlıklar evrenindeki nesnelerin yansımaları olarak yaratılan ilk yeryüzü canlısı (hayvanı) boğa ve ilk insan Gayomard, işleri bozan, evreni parçalayan Ahriman nedeniyle sonsuzluktan kovularak yeryüzünde yansımalar biçiminde ürediler... Sonuçta, “İnsan evren varlığının levhasıdır, Tanrı erdemi insan yüzüne yazılmıştır.” özdeyişi, Zoroastrianizm’in yukarıda açıklanan yaradılış felsefesinin İslamlaşmış biçimi olmaktadır. Sufi inançların Anadolu Aleviliği ile, Bektaşi koluyla ilintili olarak “doğa ve evren Tanrı’nın bariz bir suretidir; yeryüzünün Tanrısı insanın kendisidir; Tanrı kendisini olağan dışı insanda, entellektüel olarak gelişmiş anlamda kamil insanda gösterir.” düşünceleri, yukarıda özetlenen Mazdaizm’de özgü yaradılış öyküsünün farklı ifadeleri olmaktadırlar. Bunlar, “yeryüzündeki herşeyin başka bir evrende asılları olduğu” ile ilgili inancın İslamlaşmış biçimleridirler sadece. Sufizm’de bulunan “Vahdet-i Vücut” doktrinin kökü, aslı, Mazdaizm’in yaradılış öyküsünde yeralmaktadır.

 

Diğer yandan, Sufi inançlarda, Şia ve türevlerinde varolan Ali’nin ve diğer İmamların ışık kaynağı, nur kaynağı olmaları inancı, anlaşılmış olacağı gibi yine Ahura Mazda’nın sonsuz aydınlıklar evreni ile, Akıllı Yaratıcı’nın aynızamanda bir ışık kaynağı olmasıyla, bu evreni oluşturan ışık kaynağı gök cisimleri ile bağlantılıdır. Bir anlama Şia ve türevlerinde Muhammed, Fatma, Ali ve Ali’nin ardından gelen onbir İmam, toplam ondört kutsal varlık, Ahura Mazda’nın sonsuz aydınlıklar evrenindeki ışık kaynağı varlıkların yeryüzünde cisimleşmiş biçimleri olmaktadırlar. Örneğin, Bosnavi’ye ait Sufi şiirinin güzel örneklerinden birinde yeralan dizeler de Muhammed’in ve Ali’nin “ışık kaynağı” olduklarına inanç şu şekilde ifade edilmektedir: “…Muhammed, Ali’nin nuru dünyada/ Yer gök durmuş hep inkiyada (yer gök boyun eğmiş, secdeye kapanmış)/ Kıblemdir Muhammed, secdemdir Ali).

 

Sonuçta, tüm varlıklar ve insanlar, ya aydınlıklar kırallığının yaratıcı, yapıcı pozitif veya iyi gücü Ahura Mazda’nın safını tutarak, aydınlıklar dünyasındaki gerçekleri kendilerine malederek, ya da karanlıklar kırallığının gücü Ahriman’ın işlerini edinerek kaderlerini belirleyeceklerdir… Yani, insanların yaptıkları işlerin başka bir evrende asılları bulunsa da, sonuçta onlar kendileri özgür iradeleri ile iyi olanı veya kötüyü seçerek geleceklerini belirlemektedirler… Örneğin şimdi aktaracağım Sufi şiirinde insanın kaderini elinde tuttuğunu açıkça ifade eden şu dizeler yeralmaktadır: “Sana derim sana, divane aşık/ Sen kıble ararsın, kıble sendedir/ Mevla cemalin (yüzünü) yaratmış nurdan/ Din iman ararsan, iman sendedir//  (...) Melekler Adem’e hep secde etti/ Sen secde ararsın, mihrap sendedir”. Alevilikte insanın kendi kaderinin efendisi olduğuna duyulan inanç nedeniyle zaten kendini eğitme, nefsini denetim altına alarak daha iyi insan olabilmek için çaba sarfetme düşüncesi mevcuttur. Yukarıda özetlenmiş olan “Dört Kapı” ve “Kırk Makam” farzı tamamen bu eğitime yöneliktir. Eğer güçlü bir “kadercilik” olsa idi, herşey oluruna bırakılabilirdi.

 

Ahura Mazda (Akıllı Yaratıcı), aynı zamanda gerçeklik, egemenlik, gizli (mistik) güçler, ışık ve güneş ile aynılaştırılmıştır, bütünleştirilmiştir. S. A. Nigosian’ın Avesta’dan çevirip açıkladığına göre, Ahura Mazda’nın doğası en iyi biçimde ateş kültürü ile ifade edilmektedir. Tapınma/ ibadet eyleminin (ritualin) “kutsal” ateş ile bağlantılı olması gerçeği Peygamber Zarathustra’dan (Zoroaster, Zerdüşt) önce de vardı ama, O bunu gerçeğin dışa vuran görünümü olarak -dinine- adapte etmiştir (Yasna 43.4, 9)... Bu satırları yazanın düşüncesine göre, gecenin karanlığını aydınlatması, ısı kaynağı olması, yakarak herşeyi temizlemesi nedenleriyle ateş, aynızamanda ışık, güneş, gerçeklik, saflık, temizlik ile özdeşleşen Ahura Mazda’nın dışa yansıyışının simgesi olalabilmiştir…

 

Bu anılan son özellik, İslamiyet ile temasa geçen göçebe Türklerin neden asıl olarak Zoroastrianizm’in İslamlaşmış biçimi olan Şia’nın değişik türevlerini benimsediklerine, Sufi tarikatları seçtiklerine de sınırlı bir açıklık getirmektedir… İslamiyet öncesi Asyalı Türk toplulukların dinleri olan ve daha önce de özetlendiği gibi değişik nüansları bulunan Şamanizm kültüründe de gizli güçleri simgeleyen ateşin özel bir yeri vardır. Şamanizm’de de ateş “kutsaldır” ve ritualler/ tapınma ateş eşliğinde gerçekleşmektedir... Diğer yandan, -daha önce de belirtildiği gibi- Zoroastrianizm’e benzer bir düalizm Şamanizm’de de mevcuttur…

 

Tüm bu özetlenen nedenlerle gizli güçleri olan ve gizemli işlerle uğraşan Şamanların yine gizemli hünerleri olan Sufi dervişlerin rollerini benimsemeleri hiçte zor olmamıştır anlaşılan. Diğer yandan, Türk kökenli Sufi düşünürlerin önemli kısmının eski Grek edebiyatından ve felsefesinden, Aristo’dan ve Plato’dan haberdar olmaları da mümkündür. Örneğin, 1200’lü yıllarda söylendikleri, ama 1400’lü yıllarda yazılı hale getirildikleri iddia edilen Dede Korkut öyküleri, daha o yıllarda Türk aydınlarının eski Grek edebiyatını, Homeros’u  tanıdıklarını kanıtlamaktadır. Çünkü, bu öykülerden ikisi -yer ve kişi adları dışında- Oysseus’un serüvenlerinden ikisine tıpatıp uydukları gibi, diğerleri de aynı destanın izlerini taşımaktadırlar…

 

Aynı yüzyıllarda Türk asıllı Sufi teologların Plato’yu ve Grek felsefesini tanımamaları için de bir neden yoktur. Çünkü, 800- 900’lü yıllarda tüm Grek klasikleri, Aristo ve Plato arapçaya çevrilmişlerdir… Türk Sufi şiirini ve özellikle Bektaşi düşüncesini derinden etkilediği daha önce de kısaca ifade edilmiş olan Ahmet Yesevi’nin farsça ve arapça bildiği söylenmektedir… Ahmet Yesevi’nin kaleme aldığı Divan-ı HikmetAklın Kitabı”) adlı şiir yapıtının adı, daha önce sözedilmiş olan ünlü Abbasi Halifesi al-Mamun’un (yönetimi, 813-833) kurdurttuğu ve Grek klasiklerinin çevirilerini gerçekleştiren “Aklın Evi” (“Bayt al-Hikmah”) adlı akademinin adını çağrıştırmaktadır… Diğer yandan şüphesiz, katı tartışılamaz dogmalardan oluşan kurulu dinlere uymadıkları anlamında heterodox inançlar olarakta anılan Sufi inançların, “gerçeği” bulmakta aklı, aklın yolunu kullanmaya çalışmaları ve akıl sözcüğünü terminolojilerinde sık kullanmaları nedeniyle Yesevi’nin kitabının adı ile sözkonusu akademinin adı arasından bir benzerlikte doğmuş olabilir. Çünkü, “Aklın Evi”ni kuran al- Mamun’da heterodox bir inanç olan Hariciliği resmi doktrin haline getirmiş bir Halifedir. Yesevi felsefesi de yine aynı heterodox katagorisi içindedir…

 

Daha önce de vurgulanmış olduğu gibi Ahmet Yesevi, eski Türk-Moğol kültürünün, Şamanist kültürün Sufi düşünceye taşıyıcılığını yapmıştır. Kısacası, Türk Sufi okullarının ve özellikle Bektaşi inancının kaynakları arasında Zoroastrianizm kültürü ve Plato olduğu kadar, eski Türk kültürünün ve özellikle Şamanizm’in etkilerinin de olduğu gerçeğini tekrarlamakta yarar vardır…

 

Balkanlar’da ve Özellikle Arnavutluk’ta da yayılan Bektaşi inancı, Şia gibi 12 İmamı tanımaktadır. Hıristiyanlığın “Baba- Oğul- Kutsal Ruh” üçlemesi, Bektaşi inancında da “Allah- Muhammed- Ali” birliği biçiminde tekrarlanmaktadır. Yine Hıristiyanların kutladıkları “kutsal” ekmek- şarap yortusunu (bayramını) Bektaşiler’de ekmek- şarap- peynir ile kutlamaktadırlar. Burada yenen ekmek İsa’nın etini, içilen şarap ise kanını sembolize etmektedir... İstanbullu Bektaşi Şeyhi Mehmet Ali Hilmi Dede (1842- 1907) bir şiirinde Ali’yi tarif ederken, “...İsa-yı Ruhullah oldur/ İki alemde Şah oldur...” diyebilmektedir. Kısacası, “Ali, Tanrının ruhu İsa’dır” ve “bu dünyanın da diğer asıl dünyanın da hükümdarı Ali’dir”, demektedir aynı şair. Zaten bu nedenlerle, Bektaşilik ve diğer Sufi inançlar Balkanlar’da, özellikle Makedonya, Bosna- Hersek ve Arnavutluk’ta yoğun olan Bogomiller arasında hızla yayılmışlardır...

 

Daha önce hakkında bilgi verilmiş olan Bogomilizm, düalist Manicheism’in Balkanlar’da almış olduğu biçimdir. Alevi- Bektaşi inancının kültürel kökleri de bir yanıyla Zoroastrianizm’e ve bunun yakın benzeri Manicheism’e uzandığı için, Sufi inançlara sahip Türkler ile Bogomil inancına bağlı Balkan halklarının rezonansa gelmeleri zor olmamıştır. Zaten resmi otoriteler ve Kilise tarafından dışlanan Bogomiller, düşünsel olarak uyuşabildikleri Sufi Türklerin inançlarını kolayca kabuledip yeni egemenlerin safında yerlerini almışlardır. Bogomil inanca sahip Güney Slavları ve Arnavutlar, Bektaşilik dahil İslamiyet’in Sufi kollarına herhangi bir baskı olmadan geçmişlerdir. Bu yeni konumları Osmanlı yönetimi altında onalara da birçeşit egemenlik sağlamıştır...     

 

Zoroastrianizm’deki görülebilir fiziki ve aynızamanda bozulabilir olanın, veya diğer adıyla “getik”in, dünya ötesi bir görülemez, bozulamaz asıl kaynağı, asıl resmi, veya “menok”u olduğu düşüncesi, Eflatun’da (Plato’da) yeniden kendisini göstermektedir... Plato’ya göre, “doğadaki herşey, mutlak (değiştirilemez) idelerin yansımaları, gölgeleridir” sadece.

 

Adı “Cumhuriyet” veya “Devlet” olarak çevrilebilecek yapıtında Plato şunları yazmaktadır: “…hiçbir yaratıcının (canvericinin) başaramayacağı büyük hayret verici işi, dönen ve dönen bir ayna çabucak ve kolayca yapabilir -sen, olabilecek en kısa sürede güneşi ve göğü, ve dünyayı ve kendini ve diğer hayvanları, bitkileri ve şu anda sözünü ettiğimiz diğer tüm şeyleri aynanın içinde varettin, yarattın.” Bu cümlede “kendini” sözcüğünün “Yaratıcı” yerine kullanıldığı açıkça belli olduğu gibi; “aynanın içinde kendini varetme” ifadesininde, “bir yansıma olarak insanı varetme” olduğu, veya “Yaratıcının aynada kendi yansıması olarak insanı varetmesi” olduğu rahtça anlaşılmaktadır... 

 

Plato’un yukarıda türkçeleştirilen ifadesinde, dünyadaki tüm nesnelerin, insanın, mutlak bir ruhun aynadaki yansımaları olarak yaratıldıkları anlatılmaktadır. Aynen Zoroastrianizm’de olduğu gibi Plato’ya göre de, yeryüzündeki herşey başka bir evrende “zaten varolan bir aslın” yansımaları olarak yaratılmışlardır. “Dönen ayna sayesinde çabucak ve kolayca varadilenlerin” asıl bir varlığın gölgeleri/ yansımaları oldukları ve bu yaratılış düşüncesin Zoroastrianizm’in evren açıklaması/ kozmolojisi ile bağlı olduğu açıkca gözükmektedir. Plato’ya özgü sözkonusu evren açıklamasında herşey bir bütünlük içindedir, “yaratılan” varlıklar “yaratanın” bir parçasıdır veya yansımasıdır. Plato’nun yaradılış ile ilgili açıklamaları, Sufi inançların “Vahdet-i Vucut” düşüncesinin köklerinin nerelere uzandığı açıkça ortaya koymaktadır...

 

Değişik kaynaklara göre Türkiye nüfusunun yüzde yirmi kadarını, hatta bazılarına göre bunu da aşan oranda bir nüfusu, Alevi- Bektaşi inancına sahibolanlar oluşturmaktadır. Öyküden şiire dek Türk halk edebiyatının, halk kültürünün en insancıl, en güzel, en mükemmel örnekleri tarih boyunca aynı çevreler içinde üretilmiştir. Türk dilini, Orta Asya göçebe köklerini koruyan Türk kültürünü, bu anlamda Türklük bilincini nesilden nesile taşıyanlar aynı dışlanan Sufi inançlara sahip insanlar, Alevi- Bektaşi inancındaki Türkler olmuşlardır. Laikliğin en kararlı savunucuları arasında olan Aleviler halen bir ayrımcılığa uğrasalarda, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilemeseler de, hızlı sosyal değişiklikler, artan kentleşme sonucu seslerini eskisine göre çok daha fazla duyurabilmektedirler. Aleviler giderek daha fazla legalize olmaktadırlar ve aynızamanda toplumdaki keskin sınıfsal ayrışmaya koşut olarak aralarında da bölünmektedirler...

 

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

 

Güney Kazakhstan’da bulunan ve eski adı Yasi, yeni adı ise Hazret-i Türkistan (Hazrat-e Turkestan) olan kente, Timurlenk (1336- 1405) tarafından 1389 yılında Ahmet Yesevi için 39 metre yüksekliğinde ve dikdörtgen biçiminde mükemmel bir anıt- mezar yaptırılmıştır. Aslında bu iş, eski küçük mezarın yerine gerçek bir yeni anıt- mezar yapılması biçiminde olmuştur... Mezar için İran’dan en iyi mimarlar getirtilmiştir. Büyüğünün çapı 18,2 metre ve yüksekliği ise 28 metre olan iki kubbenin ikiside yeşil ve altın çinilerle dekore edilmişlerdir... Küçük göçebe bir gurubun önderliğinden gelip -Attila (ölümü, 453) ve Cengiz (Temuçin, 1155?- 1227) ile birlikte- yeryüzünün geçmişte tanık olduğu en büyük üç imparatotluktan birini kuran; yaşamı boyunca hiç yenilmemiş ordulara komuta eden; Rusya içlerine, Kiev’e, Moskova’ya dek giripte muzaffer olarak dönen tek komutan olan Timurlenk’in Sufi inançlara bağlı bir Müslüman olduğu belirtilmekle birlikte, gerçekte Timurlenk’in Şamanist inaçlardan kopmadığı hissedilmektedir. Ve yine Timurlenk, anlaşıldığı kadarıyla Ahmet Yesevi’ye derin bir saygı ve sevgi beslemiştir... 

 

 

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

 

Tüm bunların ötesinde, Osmanlı’nın modernleşme çabaları sırasında, 1826 yılında, ölçüsü kaçmış bir saldırganlıkla ve geçmişi toptan inkareden köksüz korkularla katliama uğrayan Yeniçeri Ocağı ile birlikte Bektaşi tekkeleri de ağır bir darbe yemişlerdir. Yine Bektaşi tekkeleri, “milliyetçi güçler” tarafından 1925 yılında kapatılıp hertürlü aktiviteleri yasaklanmıştır. Hatta halen bu devletin kurumları, Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı, Alevi- Bektaşi inancında olanları dışlamaktadır. Aynı inancın yandaşları Türkiye nüfusunun yüzde yirmi kadarını ve bazı iddialara göre çok daha fazlasını oluşturdukları halde Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmemekte, sözkonusu kurumun birçok bakanlıktan çok daha yüklü olan bütçesinden en ufacık bir pay alamamaktadırlar. Orta öğrenimde laiklil ilkesine de aykırı olarak sadece Sünni İslam ile ilgili bir din dersi verilmektedir. Bu da -anlaşıldığı kadarıyla- gerçek doğru bir din bilgisi vermenin tamamen dışında yalan yanlış bir Sünni İslam propogandası biçiminde olmaktadır...

 

Yerli- yersiz bol bol Ahmet Yesevi edebiyatı yaparak “Türkçü” gözükmeye, bu tip demagojilerle politik prim yapmaya çalışanlar, sözkonusu tiplerin başında gelen birtakım karanlık namlı eski politikacılar, Alevi- Bektaşi inançları, kültürü ve bunun korunması ile ilgili olarak iktidar yıllarında tek adım atmamış oldukları gibi, günümüzdede bunların sözlerinin ciddiye alınabilecek bir yanı bulunmamaktadır. Bu Ahmet Yesevi edebiyatı yapan eski kara ünlü politikacılar, sözkonusu kültürün ciddi araştırmalarla ortaya çıkartılması konularında mevcut inkarcı politikanın bir adım ilerisine gitmemektedirle. Bunların “Yesevici” geçinmeleri de ikiyüzlülükten başka birşey değildir. Ve zaten hem kendilerinin ve hem de en yakınlarının kimlikleri hertürlü karanlık işle, hortumculuk olaylarıyla, mafya ile, ağır politik baskılarla özdeşleşmiş olan bu tiplerin Yesevi adını ciklet çiğner gibi ikide birde ağızlarına alıyor olmaları, yapagelmekte oldukları inanç ticaretinin yeni tipik örneklerinden birisidir...

 

Yüreğinde adalet ve başkaldırı duyguları taşımadan, diğer insanların acılarını hissetme yeteneğine sahibolmadan, sadece kendilerini daha “aydın” ve “akıllı” sandıkları için “solcu olan” veya daha doğrusu “solcu” olduklarını iddia eden tipler politik arenada cirit attıkça, her türden haydut Türk halk kültürünü rahatça çarpıtabilecektir. Haydutlar bunları rahatça politik ticaret nesnesi haline getirebilecektir... Haksızlıklara başkaldırı duygusundan yoksunlukları ve inançsızlıkları ile “solcu” tiyatrosu oynayan, “sosyalizmi”de maddi ve manevi kazanç aracı, küçük kariyerlerin manivelası haline getiren birtakım “aydınlar” köşebaşlarını tuttukları sürece, halkın olumlu kültür mirası, her türden haydut tarafından rahatça çarpıtılarak kullanılabilecektir. Halkın geçmişteki tüm olumlu, eşitlikçi kültür mirasına önem vermeyen “aydın” tipleri varoldukça, mafya örgütlenmeleri ile iç içe geçmiş politikacılar, Yesevi’den Hacı bektaş Veli’ye ve diğerlerine dek halkın kendisinden yana tüm önderlerini özünden kopartıp saptırarak sahipleneceklerdir. Bunları çıkarları uğruna ticaret nesnesi haline getireceklerdir...     

 

 

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

 

Aslında “Kırklar Meclisi” ve Cem ile ilgili anlatım, birinin kolu kanarken hepsinin kolunun kanadığı ile ilgili öykü; bir üzüm tanesinin şerbet yapılıp bölüşüldüğü ile ilgili anlatım; veya toplumsal birlik duygusu, dayanışma duygusu ile ilgili sembolik ahlaki anlatım, dünyamızın bir köşesinde yoksul insanlar ve öncelikle Müslüman halklar emperyalist güçler tarafından boğazlanıp soyulurlarken, diğer yanda “Paranın dini imanı olmaz!”, diyerek -yüreğinde acı duymadan- aynı emperyalist güçlere yaranmaya çalışan sözde Müslüman politikacılara bir dersdir. Aynı anlatım, biryandan sıkmabaşlı gösterilerle, kameralar önünde çocuk sevgisi gösterileriyle ve cami ziyaretleriyle koyu Müslümanlık taslarken, diğer yandan aynı ülkede yasadışı yöntemlerle köle gibi çalıştırılan okuma çağındaki milyonlarca çocuğu görmeyenlere; Irak’ta sayıları en az bir milyonu bulan beş yaşın altında çocuğun ölümüne neden olan emperyalist ambargolarına, silahlı saldırılarına alkış tutanlara bir dersdir. Bir yandan İslamiyet’ten en az dört bin yıl önce de varolan sıkmabaşı, kadının köleliğinin simgesi olan bu modayı “özgürlükler” adına savunarak “Müslümanlık” gösterileri yaparken, diğer yandan faşist Haçlı ordularının Irak’a müdahalesi için sınırlarını açmaya, hava alanlarını vermeye çalışanlara en büyük derstir “Kırklar Meclisi” ile ilgili anlatım. Fakat şüphesiz böyle bir dersi alabilmek için, İslamiyet adına “sıkmabaşı” savunduğunu iddia ederken, aynı “sıkmabaşın” üniversitelerde ve devlet kurumlarında yaşanır hale gelmesi için Batı’nın Hıristiyan ideolojili emperyalist ve merkezlerine başvurmayacak kadar onurlu ve dürüst olmak gerekir. Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

 

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/