EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

12- Sözü bağlarken

 

Doğrusu, bu göreceli uzun anlatıma başlarken metnin 12 bölümden oluşacağını düşünmemiş ve planlamamıştım. Şüphesiz buradaki 12 bölümün, ne “12 Yahudi aşireti” ile, ne “İsa’nın 12 Havarisi” ile, ne de “Şia’nın 12 İmam’ı” ile bir bağı vardır. Sonuçta 12 sayısı makrokozmosu/ evreni, bütünselliği simgelese de ve bir çemberi tamamlıyor olsa da, buradaki 12 bölüm metne herhangi bir “kutsallık”, tartışılmazlık, itiraz edilemezlik kazandırmamaktadır. Zaten tüm “kutsallaşan” şeyler gerçeklikle bağlarını kopartırlar. Diğer yandan, yeryüzünde kalıcı ve “kutsal” olan birşey yoktur. Ve zaten yeryüzünün kendisi de kalıcı değildir; günümüzdeki bilimsel verilere göre en çok 4,5 milyar yıl daha yaşayabilecektir...

 

Bu göreceli uzun anlatım, gerçeği görmeye ve aktarmaya çalışmıştır sadece ama, şüphesiz gerçek metinde yeralanlarla sınırlı değildir. Burada anlatılmaya çalışılanlar, zaman içinde sürekli değişip zenginleşerek varlığını sürdüren gerçeğin inançlarla ilgili bölümlerinin bazı sonderece sınırlı fotoğraflarıdır. İslam inancının belli başlı ana kolları ve bunların kültürel kökleri hakkında genel bir fikir verilmeye çalışılmıştır sadece. Ve sanırım bukadarı bile, İslam inancının değişik kollarının ne ölçüde farlı zengin kültürlerle beslenmiş olduğunu bir ölçüde görebilmeye yardımcı olacaktır.

 

Yine burada yazılanlarla büyük monoteist dinlerin derin ortaklıklarını sınırlı ölçüde sergilenirken, biten soğuk savaşın yerine “kültürler arası savaş” yalanını oturtarak dünya egemenliğine soyunanların maskelerini de bir ölçüde indirilebilmektedir herhalde. Değişik kültürlerin, en doğudan en batıya farklı mitolojilerin, büyük monoteist dinlerin ne ölçüde derin ortaklıklar taşıdıkları sınırlı olarak gösterilmeye çalışılırken, kolay kazanç peşindeki bazı demagog politikacıların dillerinden düşürmedikleri “kültürler arası köprü olma” edebiyatının nekadar komik ve temelsiz yalanlarlar olduğu da açığa çıkmaktadır. Çünkü zaten kültürler, din tüccarı politikacıların anlamsız sözlerine gerek duymayacak kadar derin ortaklıklara sahiptirler. Farklı kültürler, büyük dinler, aralarında herhangi sahte bir köprüye gerek olmayacak kadar iç içe geçmişlerdir. Önemli olan, emekle, araştırma ile bu ortaklıkları görebilmektir.

 

Kısacası, “minarelerimiz mızrak” gösterilerinden rahatça “paranın dini imanı olmaz” tüccarlığına ve hatta Müslüman halkları boğazlayan W. Bush Haçlı ortaklığına atlayıveren bukalemunların; “demokrasi araçtır” derken en keskin “demokrat AB’ci” rollerine geçebilen belkemiksiz politikacıların değişik maskeleri için herhangi bir kültüre gereksinimleri olmadığı gibi, birliklerini kanıtlamak için kültürlerin de bu tip politikacılara hiç ama hiç gereksinimleri yoktur. Ve zaten sözkonusu bukalemun politikacılar, tanımadıkları kültürleri birleştirmek biryana, “paranın dini imanı olmaz” şiarına uygun olarak değişik inançlardan insanların ayrılıklarını önplana çıkartıp kışkırtmakta ustadırlar ve Türkiye toplumunun en azından son üç yıllık politik yaşamı bu gerçeğin zengin örnekleri ile doludur. Çünkü, aynı politikacılar ancak yaratılmış çatışmalardan kazanç sağlayarak zenginliklerini ve kariyerlerini sürdürebilmektedirler. Bölge ve Türkiye toplumunun günlük yaşam pratiği bu gerçeğin gözle görülür örnekleriyle doludur. Aslında fazla söze de gerek yoktur; “kültürler arasında köprü olma” iddiasındaki bir başbakanın kendi ülkesindeki Alevi topluluğuna yaklaşımı gözler önündedir...

 

Önemli olan, kültürlerin zaten varolan derin ortaklıklarını görebilmek için halktan yana aydınların emek harcamalarıdır. Önemli ve gerekli olan, din tüccarı politikacının ellerinde kültürleri çarpıtılmaktan kurtarılıp, birleştirici insancıl amaçlara dayanak yapılabilmeleridir. Önemli ve halktan yana doğru olan, sözkonusu kültürlerin insancıl, barışçı, haksever, eşitlikçi yanlarının önplana çıkartılabilmeleri, emperyalist talancı güçlerin ve bunların kuklalarının yalanlarının teşhir edilebilmeleridir.

 

Şüphesiz tüm dogmaların insan beynini körelten, uyuşturan özellikleri vardır. Çünkü dogma, tartışılamaz “gerçek” olmaktadır ve tartışmanın, sorgulamanın durduğu yerde beyinlerin gelişmesi, bilimlerin ve tekniğin ilerlemesi olanaksızdır. Bu yanlarıyla büyük dinlerin birer “afyon” olduklarını iddia etmek hatalı olmasa da, bu sözü edip milyarlarca insanı etkisi altına almış -üstyapı kurumları olarak- dinleri bir kenara atmakla sorun çözülememektedir. Çünkü gerçek, dışarıdan ilk bakışta görülebildiğinden herzaman daha zengindir ve bu zenginliği kökleri ve nedensellikleri ile görüp kavrayamadan ve yansıtamadan, bilimsel doğru alternatifler üretebilmek, en geniş yığınları sözkonusu zenginliğin ticaretini yapan hertürden yalancının ellerinden kurtarabilmek olanaksızdır.

 

Diğer yandan, değişik minarallerin doğada alaşımlar halinde bulunmaları gibi dinsel dogmalar da bazı gerçekliklerle karışık olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Dogmalar içlerinde bazı gerçekleri de barındırabilme özellikleri ile insanların beyinlerini tutsak edebilme güçleri artmaktadır. İçinde gerçeklerden bazı kırıntılar barındırmayan yalanların etkileme güçleri de yokolur... Tüm bunları doğru görüp gerçeği yalandan, insancıl ve yapıcı yanları gerici ve zararlı yanlardan ayıklama yeteneğine kavuşamadan dogmaların toplumsal güçlerini kırabilmek olanaksızlaşmaktadır.

 

Öbür yandan, benzer dogmalardan oluşan dinlerin farklı kolları, belirli tarihi süreçlerde egemen güçlerin yığınları manüpülasyon aygıtları haline geldikleri kadar, haksızlıklara başkaldıran toplumsal sınıfların, güçlerin de bayrağı olabilmektedirler. Çünkü insanlar, ekonomik- toplumsal örgütlenmelerine, geçmişten devraldıkları kültürel mirasa uyumlu olarak dinleri kendilerine benzetebilmekte; değişik dogmalardan oluşan inançları, kendi görebildikleri yarar hesaplarına, ekonomik- toplumsal yapılarına, geçmiş kültürlerine uydurarak yeniden ve yeniden üretmektedirler. Bu metnin önceki bölümlerinde özetlenen Alevi inancı ile Sünni İslam’ın farklı kolları ve yine diğer İslami kolların birbirlerinden farkları bu gerçeğin en somut örnekleridirler. Dinleri bu yanları ile de görüp anlayamadan halkın yararına toplumsal değişiklikleri başarılı biçimde hedefine ulaştırabilmek, hangi devrimci kültür mirasının üzerine basılabileceğini ve bunun doğru olarak nasıl yapılabileceğini anlamak olası değildir.

 

Bir yanlarıyla tüm dini dogmalar, bilinmezliklerden kaynaklanan derin insani korkulara göreceli “çareler” bulsalar da, değişik soru işaretleriyle dolu zihinsel ve ruhsal bir boşluğu sınırlı ölçüde doldursalar da, diğer yanlarıyla toplumsal tutkal rolü oynamaktadırlar. Ortak inançlar, belli gurupların ve hatta çok daha geniş kitlelerin bireylerinin ilişkilerini düzene sokabilmekte, bireyler arasında göreceli toplumsal dengeli bağların kurulmasına aracı olabilmektedirler. Dinler, toplumlar içindeki bireylerin birbirleriyle kolayca rezenonsa gelmelerini sağlayan birçeşit toplumsal tutkal rolünü oynayabilmektedirler. Ve bu son ifade edilen sosyal yanıyla inançlar, dinler, sözkonusu inanca sahip kitleyi güdenlerin, en önemli güdebilme aygıtları, toplumun dizginleri olabilmektedirler...

 

Şüphesiz dini dogmalar bu toplumsal rollerini tekbaşlarına oynamamaktadırlar. Dini dogmalar gem ve dizgin rolünde iseler eğer, devletlerin silahlı güçleri de sopa görevini yerine getirmektedirler. Bu ikisi yanyana güdücü gücün, üst sınıfların ellerinde uyumlu olarak kullanılabildikleri ölçüde, onlar açısından işe yarar yönetim aygıtları olabilmektedir. Sonuçta, değişik inançların, dini dogmaların oynadıkları bu önemli toplumsal rol nedeniyle, belli inanca sahip bir kitlenin güdücüleri, kendi inançlarını zayıflatabilecek ve dolayısıyla ellerindeki gütme aygıtını işlemez hale getirebilecek rakip inancı ve bu rakip inancın güdücülerini “yasadışı” ilanetmektedirler... Bu önemli toplumsal fonksiyonları nedeniyle de dinleri “afyondur” diyerek birkenara atmanın özünde devrimci bir tavır olmadığı ortadadır ve sonuçta “zararlı” veya “yararlı” kabuledilen birşeyin özü, özellikleri anlaşılamadan o şeyi etkisizleştirmek veya yararlı biçimde kullanabilmek olanaksızdır. 

 

Diğer yandan sadece dinler değil, bilimsel ideolojiler/ düşünce sistemleri de dini frekanslarla düşünebilen beyinler tarafından kolayca “bilimsellik” adına değişik dogmalara dönüştürebilirler. Sözkonusu bilimsel ideolojilerin içlerine de aynı karakterler tarafından tabular/ dokunulamazlar konabilir ve bu ideolojiler adına kişi kültleri veya birçeşit “kutsal” varlıklar yaratılabilir. Ve böylece özlerinden, bilimselliklerinden soyutlanmış olan “bilimsel” ideolojilerde, aynen değişik dinler gibi birsüre için yığınları manupule etmekte kullanılabilirler. Sonuçta, bilimsel olmaktan çıkmış “bilimsel” ideolojilerin sözde savunucuları da dinleri kullanan üst sınıfların yönetici karakterlerinden ayırdedilemez hale gelirler. Ve bir sınır aşıldıktan sonra insanlar, emekçi yığınlar, “bilimsellik, toplumsal eşitlik, adalet adına yola düzüldüklerini” iddia edenlere güvenlerini yitirirler...

 

Yakın tarih yukarıda ifade edilen gerçeğin örnekleri ile doludur... İçlerinde haksızlıklara başkaldırı duygusu taşımadan, sadece kendilerini diğer insanlardan daha “akıllı” ve “aydın” sandıkları için belirli klişelerle kolay “solculuk” yapanlar, her olaya kolay bir yanıt bulurken “din afyondur” diyerek bu işi de atlattıklarını sananlar, “bilimsellik” adına dini dogmatizmin yolunda yürümeye hazır olanlardır. Diğer yandan, iktidar olan bir gücün ideolojisi, hangi ideoloji olursa olsun, herzaman yeni koşullara uydurulma zorunluluğu ile karşılaşır. İktidar organlarının aygıtlarına, mevcut egemenliğin sağlanmasına araç olmuş ideolojiye/ düşünce sistemine yürekten bağlı ve halka sadık karakterlerin yanında, iktidarın nimetlerinden yararlanmak isteyenler de katılırlar. Bu yeni durum sözkonusu ideolojinin giderek yığınların yararlarından ve bilimsellikten daha fazla kopmasına katkı yapar. Kimlerin iktidarın nimetlerinden yararlanmak amacıyla egemen ideolojiden yana gözüktüğünü ayırd edebilecek ve iktidarın kötüye kullanılmasını engelleyebilecek demokratik mekanizmalar yaratılamadığı sürece, çöküş kaçınılmaz hale gelir...

 

Günümüzde, Dolar olarak trililyonları, katrilyonları denetleyen Kilise’nin acılar içinde Çarmıhta canveren İsa’nın Hıristiyanlık anlayışından, ideolojisinden ne ölçüde uzaklaşmış olduğunu kaba bir bakışla bile görebilmek olasıdır. Benzer gerçek, Mekkeli Tüccarlar’ın egemenlikleri ile birlikte farklı bir düzeyde İslamiyet’in başına da gelecektir ve süreç içinde yollar daha da karmaşık biçimde ayrılacaktır... Ve malesef yine benzer olaylar sosyalizmin kısa egemenlik süreci içinde de yaşanmıştır. Ve sadece iktidar olanlar değil, olmayan onlarca ve onlarca gurupçuk dahi bu bilimsel ideolojiyi bilincinde olmadan geçmişin frekansları ile yeniden üretirken, özünden kopartarak değişik dogmalara dönüştürmüşlerdir... Gerçek görüldüğünden ve burada olduğu gibi zorunlu şematikleştirilip basitleştirilerek anlatılmaya çalışıldığından çok daha karmaşıktır. Ve değişkenliği nedeniyle yaşam, yaşamın akışını, bu akış içinde değişik biçimler alarak sürüp giden ulusal ve uluslararası plandaki sınıf kavgalarını doğru görmeye çalışanlara kesintisiz araştırmayı, öğrenmeyi bir zorunluluk olarak dayatmaktadır. Bu araştırmaya, farklı toplulukların düşünce yapılarını, dogmalarını doğru anlama çabası da dahildir...   

 

Özetlersek inançlar, değişik dogmalar, dogmalara dönüştürülen bazı bilimsel ideolojiler, ya da gerçekten bilimsel ideolojiler, kitleleri belli koşullarda ve sınırlar içinde ve bir düzen çerçevesinde birarada tutan toplumsal bir göreve sahibolmaktadırlar. Şüphesiz tüm bu düzenlerin belli limitleri, çokyönlü etkilerle bağımlı azami uzayabilme sınırları olmaktadır. O sınır aşıldığı zaman ne mevcut ideolojinin/ inancın/ dogmanın ve ne de diğer bağlaçların etkileri fayda etmemektedir... Toplumların değişimleri, bazı durumlarda ahmakça direnişleri parçalayan acılı bir şiddetle, belli birtakım kaosların içinden geçilerek gerçekleşmektedir. Belli toplumsal yapılarda ve tarihi koşullarda ise, değişimler akıllıca güdülebilmektedirler ama, bu son durum daha önce de ifade edilen doğru tanıma olayını zorunlu kılmaktadır...

 

Ekonomik pazar birliği, sınır birliği, dil birliği gibi birliklerin yanında, kitleleri birleştiren ortak kültürün en önemli parçası inançlar, dogmalar, ideolojiler veya diğer adıyla ortak düşünce sistemleri olmaktadır. Bu bağlamada, değişik dinler ve bu dinlerin farklı alt kolları da birçeşit politik parti görevi yerine getirmektedirler. Belirli inanç sistemlerini, dogmaları, ideolojileri kullanarak kitleleri denetim altında tutanlar, konumlarını ve yararlarını koruyabilmek ve varlıklarını güçlendirebilmek için, dışlarında kalan birliklerin ideolojilerini, inançlarını, dogmalarını “yasadışı” veya “batıni” olarak suçlayabilmektedirler. Şüphesiz tüm bu karşılıklı suçlamalar ve yasaklar mevcut yarar ilişkilerine ve çelişkilerine göre, egemen politik konjonktüre/ dalgaya göre farklılıklar kazanabilmektedir. Sözkonusu önemli toplumsal görevleri nedeniyle de değişik inançların, dini dogmaların, ideolojilerin doğru olarak anlaşılabilmeleri, ulusal ve uluslararası plandaki sınıf kavgasında büyük önem taşımaktadır.

 

Şüphesiz daha söylenecek çok söz olmakla birlikte, eğer bu anlatıma bir yerde nokta koymak gerekiyorsa... Emperyalist odaklar ve onların gizli açık, dolaylı dolaysız, bilinçli bilinçsiz uzantıları tarafından aşağılanan, ağır psikolojik bir saldırı ile karşı karşıya bırakılan, aşağılanmanın da ötesinde kanlı askeri saldırıların hedefi olan Müslüman halklar, aslında onur duyabilecekleri büyük ve zengin bir tarihe sahiptirler. Aynı halklar, kendilerini aşabilecek, eski yüksek uygarlıklarını çok daha üst düzeyde yeniden yakalayabilecek insani potansiyele sahiptirler. Onların inançları, ne diğerlerinden daha aşağı ve anti- demokratiktir ve ne de aynen diğerleri gibi bütünüyle sadece olumluluklarla veya olumsuzluklarla yüklüdür...

 

Tüm insan soyunun ortak kültür mirasının değişik renklerini inançlarının değişik kolları içinde farklı biçimlerde ve yine nüans farkları ile taşıyan İslam inancının değişik kollarına bağlı emekçi halklar, kültürlerinin en insancıl yanlarına, en akılcı ve ilerici yanlarına sahip çıkabildikleri; ve bunları analitik aklın süzgecinde bir üst düzeyde yeniden üretmesini becerebildikleri; tek ayaklarının değil, kadınlarıyla birlikte iki ayaklarının üzerinde durabildikleri ve iki kollarını da ustaca kullanmasını öğrenerek güçlerini birleştirebildikleri ölçüde emperyalist odakların aşağılamalarını ve aynı odakların omuzlarına vurmaya çalıştığı boyunduruğu parça parça etmesini bileceklerdir. Ve artık ne onlar aynı insanlar olarak kalacaklardır ve ne de eski inaçları ayaklarına dolanacaktır...

 

İnançların, kişileri sorgulamaya, araştırmaya, keşfetmeye yöneltenlerinin gerekli oldukları ve kaderlerinin kadınlı- erkekli özgür ellerinde olduğunu görebildikleri ölçüde Müslüman kökenli yoksul halklar da ileriye sıçrayabileceklerdir. Bir başka ifadeyle onlar, insana çalışma, araştırma, öğrenme ve dünyayı sürekli çok daha mükemmel biçimde yeniden kurma azmi aşılayan bir inançla, emeğin üreticiliğine duyulan inançla, insan aklının yeteneklerine ve bilime duyulan inançla, yeni bilinmezliklerin derinliklerine doğru özgür insanlar olarak yelken açabileceklerdir. Ve şüphesiz yine onların, böyle bir yola girebilmelerine yardımcı olacak aydınlara gereksinimleri vardır... Öğrenmeyi, araştırmayı, sorgulamayı, sürekli analiz yapmayı motive etmeyen tüm inançların; bir başka ifadeyle, gözleri ahmakça bir iyimserlikle mühürleyen Voltaire’nin Kandid’ine özgü kaderci inançların, hem kişilere ve hem de toplumsal mücadeleye zarar vermekten başka işe yaramadığını kendi deneyleri ile görüp anladıkları zaman, onları herhangi bir güç durduramayacaktır.

 

Yusuf Küpeli

 

Ekim 2005

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

 

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/