EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

İslam inancının doğum sancıları çektiği Mekke’nin Arap dünyasında ağır ataerkil/ pederşahi baskıcı ve vahşi düzenin yansımaları görülmekteydi. Hatta İslamiyet öncesi Arap toplumu içinde yeni doğmuş kız çocukları diri diri dahi gömülmekteydiler. Kadınlar miras hakkından kesinlikle yoksundular. Muhammed, Kuran’ın deşik sûrelende, farklı ayetlerde tekrar tekrar kullandığı ifadelerle bu geleneği yasaklayacaktı... Örneğin, Kuran’ın 6ncı Sûresi olan En’âm Sûresi’nin 139ncu ve 140ncı ayetlerinde şunlar yazılıdır: “139. Dediler ki: ‘şu hayvanların karınlarında olanlar sadece erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise haram kılınmıştır. Şayet (yavru) ölü doğarsa, o zaman (kadın erkek) hepsi onda ortaktır.’ Allah bu değerlendirmelerin cezasını verecektir. Şüphesiz ki O hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.” Devamla, “140. Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocukları öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.” Kısacası, değişik nedenlerle kız çocuklarının diri diri torağa gömülmeleri olayı 140ncı surede mahkum edildiği gibi, 139ncu surede de kız çocuklarının hakları savunulmaktadır.

 

Yine 16ncı Sûre olan Nahl Sûresi’nin 57nci, 58nci ve 59ncu ayetlerinde kız cocuklarından memnun olmayanlar ve bunları diri diri gömenler açıkça mahkum edilmektedirler: “57. Onlar, kızların Allah’a ait olduğunu iddia ediyorlar. Hâşâ! Allah bundan münezzehtir. Beğendikleri de (erkek çocuklar) kendilerinin oluyor.” Yani, kızları öldürerek “Allah’a iade ettiklerini” ama, Allah’ın böyle bir istemi olmadığını açıklıyor Muhammed. Ve Kuran çevirisini hazırlayan kurul parantez içinde ayete açıklık getiriyor: (“Huzâa ve Kinâne kabileleri: ’Melekler Allah’ın kızlarıdır’ diyorlardı. Halbuki kendileri kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Aşağıdaki ayetler onların kız çocuklarına karşı takındıkları tavrı tasvir etmektedir.”)

 

“58. Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir.; 59. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanındamı tutsun, yoksa toprağamı gömsün! Bakın ki verdikleri hüküm nekadar kötüdür!” Kısacası Muhammed, “...Bakın ki verdikleri hüküm nekadar kötüdür!”, derken, kız çocuklarının gömülmelerini açıkça mahkum etmektedir. Ve devamla Kuran’ın 43ncü Sûresi olan Zuhruf Sûresi’nin 16ncı ve 17nci ayetlerinde aynı konuda suçlayıcı ifadeler kullanmaktadır: “16. Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?!”; ve yine suçlayıcı bir ifadeyle, “17. Onlardan biri, Rahmân’a isnat ettiği kız çocuğuyla müjdelenince, hiddetten yüzü simsiyah kesilir.”, demekte ve kız çocuklarının gömülmesi eylemine açıkça karşı çıkmaktadır. Yine benzer ifadeler Kuran’ın 52nci Sûresi olan Tûr Sûresi’nin 39ncu ayetinde ve ardından gelen Necm Sûresi’nin 21nci ve 22nci ayetlerinde bulunmaktadır: Tûr, “39. Yoksa kızlar O’nun, oğullar da sizinmi?”; Necm, “21. Demek erkek size, dişi O’na öylemi?” ve “22. Ozaman bu, insafsızca bir taksim.”

 

Yine Muhammed, Kuran’ın birçok suresinin değişik ayetlerinde kadınların toplumsal haklarını inkar edilemez biçimde yasal kurallara bağlamaktadır. Arap toplumunun geçmişine göre kadınların aile içindeki, evlenip boşanmalardaki, mal paylaşımındaki, miras hakkındaki konumlarını düzeltmekte, onları korumaktadır. İslamiyet öncesi Arap toplumunda bulunmadığı söylenen kadının miras hakkı, peygamber tarafından garanti altına alınanların en önemlilerinden birisidir. Kuran’ın 4ncü Sûresi olan Nisâ Sûresi’nin 7nci ayetinde, “7. Ana- babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana- babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır.”, demektedir Muhammed. Aynı konuyla ilgili daha değişik ayetler bulunmaktadır ve aslında çoğu durumda erkeğin payı daha yüksek gösterilmektedir... Diğer zayıfların, özellikle yetimlerin hakları da Muhammed tarafından korunmaktadır. Yukarıda yeralan ayetin devamı olan ayetlerde şunlar yazılıdır: “8. (Mirastan payı olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunurlarsa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.; 9. Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde (halleri ne olur) diye korkacak olanlar (yetimlere haksızlık etmekten) korkup titresinler; Allah’tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.; 10. Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”  

 

Kısacası, günümüzde İslamiyet ile ilintilendirilmeye çalışılan ve özellikle kadınlar üzerinde baskı kurmaya yarayan birçok gelenek İslamiyet öncesinden gelmektedir. Bunlar doğrudan dinle değil, baskıcı ve militarist ataerkil/ pederşahi düzenle bağlantılıdırlar. Ve İslamiyet aynızamanda bu ataerkil baskıcı kurumların birçoğuna karşı birçeşit başkaldırı olarak gelişmiştir. Fakat İslam inancı da diğer dinler gibi süreç içinde, farklı toplumlarda, o toplumların sosyal yapılarıyla ve önceki kültürleriyle uyumlu hale getirilmiştir. Bu süreç içinde islamiyet, toplumsal yapılarda çok önceden beri egemen olan ataerkil kültürün etkisi altında kalmaktan da kurtulamamıştır. Bu etki, İslam inancının girdiği toplumların ataerkil kültürlerinin derinliğine bağlı olarak değişiklikler göstermiştir... Diğer yandan, Kuran’ı bütünüyle ataerkil/ pederşahi kültürün etkilerinden arınmış ve kadınlara erkeklerle tamamen eşit haklar tanıyan bir kitap olarak düşünmemek gerekir. Kuran’da çağının koşulları ile uyumlu olarak ataerkil/ pederşahi bir metindir ve birçok ayette “erkeğin kadından üstünlüğünün” altı özellikle çizilmektedir. Fakat burada ifade edilmek istenen, geçmişe göre kadının ve kız çocuklarının haklarının bazı Kuran ayetleri ile savunulduğudur. İfade edilmeye çalışılan, katı ataerkil Arap toplumu içinde kadınlara ve kız çocuklarına geçmişte tanınmamış olan birtakım hakların yasa niteliğindeki Kuran ayetleri ile garanti altına alındığıdır. Aslında, kadının haklarının Kuran sureleri ve ayetleri ile yazılı kurallara bağlanmış olması bile başlıbaşına devrim niteliğinde bir olaydır. 

 

Hint Okyanusu’ndan Basra’ya ve Kızıldeniz’e uzanan ticaret yollarını denetlemesi, doğu- batı ticaretinin rantı ile zenginleşmesi sonucu aile bağlarının, aşiret bağlarının hızla çözüldüğü Mekke’de, kaybedenlerin, eski kanbağı dayanışmasından artık yararlanamayanların en büyük sığınak yerleri küçük İslam topluluğu olmuştur. Sadece kız çocuklarının diri diri gömülmelerine dek uzanan sınırsız bir ataerkilliğe değil, aynızamanda toplumsal- ekonomik eşitsizliğe başkaldırması, insanlar arasında sosyal eşitliği savunması, kölelik düzenine karşı çıkması, İslam inancını -doğmuş olduğu toplumsal düzen içinde-  ihtilalci bir akım haline getirmiş. Bu ihtilalci özelliği ile İslam, kaybeden, alta düşmüş olan geniş yığınların dini haline gelebilmiştir. İslam, renk, dil, “ırk” ayrımı yapmaması, ve diğer “tek Yaratıcılı” veya monoteist dinlere ve onların peygamberlerine de sahip çıkması nedenleriyle, değişik inançlardan geniş yığınlarla kolayca iletişim kurabilmiştir. Farklı inançlardan insanları barışçı yöntemlerle saflarına kazanabilmiştir. Ve zaten yandaşlarının başlangıçtaki bu eşitlikçi söylemleri, köleliğe karşı çıkmaları nedeniyle İslamiyet, Mekke’nin zengin tüccarlarının, kentin gerçek egemenlerinin hedefi haline gelmiştir...

 

Aslında, “tek Yaratıcı” inancı bile, tüm insanları eşit görmeyi gerekli kıldığı için, Mekkeli egemenlerin, tüccarların itirazları ile karşılaşmıştır. Herkes aynı “tek Yaratıcı”nın “eseri” olunca, insanlar arasındaki farklar silinmekte, insanlara karşı işlenen suçların yaptırımları da -suçu işleyenin toplumsal konumuna bakılmadan- aynı ağırlıkta olmaktadır. Bu ise, Mekke’nin egemenlerinin, zengin tüccarlarının kabuledemeyecekleri yepyeni bir durumdur; onların iktidarlarına açık bir saldırıdır... İlk Müslümanların birçoğu aynı nedenle işkencelere hedef olmuşlar, öldürülmüşlerdir...

 

Yahudi tapınağındaki tefeciliğe, sömürüye, toplumsal haksızlıklara başkaldıran İsa, -sadece bu nedenle gerildiği- çarmıhta nasıl acılı bir ölüme mahkum edilmişse, Muhammed’de Mekke’nin zenginleri tarafından öldürülmek istenmiştir. Fakat ancak ustaca saklanarak ve sorunlarını çözmesi için kendisini davet eden Medine’ye göçederek kurtulabilmiştir. Yer değiştirmesine karşın Mekke’nin egemenlerinin, zengin tüccarların intikam ateşi Medine’de de O’nun peşini bırakmayacaktır ve sonunda İslam inancının yandaşları da silaha sarılmak zorunda kalacaklardır... Tüm devrimci/ ihtilalci hareketlerde olduğu gibi İslam inancının ilk yandaşlarının çoğunluğu da 30 yaşın altındaki gençlerdir...

 

Yalnız burada hemen hatırlatmakta yarar vardır... İsa ne ölçüde eşitlikçi ve insanlar arasında ayırım gözetmeyen bir karakter olsa da, İsa’yı “Tanrılaştıran” ve süreç içinde egemen güç haline gelen Hıristiyan toplumları, veya daha doğrusu bu ideolojiyi kendisine göre yeniden biçimleyip kullanan devletler, baskının, şiddetin ve köle ticaretinin her biçimine bulaşmışlardır. Yine benzer süreçler İslam toplumları içinde de gelişmiştir. İlk Müslümanların hertürlü eşitsizliğe, köleleliğe karşı çıkmalarına ve aralarına Bilal-i Habeşi gibi ünlü kölelerin katmalarına karşın ve yine Müslümanların daha başka köleleri de özgürleştirmiş olmalarına karşın, İslam devletleri içinde de kölelik meşru bir kurum olarak yaşamıştır. Aslında, Kuran’ın değişik surelerinde de kölelerle ilgili ayetler bulunmaktadır. Sözkonusu ayetlerde, kölelere ve cariyelere iyi davranılması gerektiği yazılıdır. Yani, Kuran ayetlerinde kölelik kurumunun meşruiyeti kabuledilmekte ama, bu insanlara iyi davranılması gerektiği salık verilmektedir. İslam inancının doğuş günlerinde yaşanan gerçeklerle çelişkili bu durum, Kuran’ın üçüncü Halife Osman (Halifeliği, 644- 56) döneminde yeniden yazıldığı gözönüne alınırsa, belki biraz anlaşılabilir.  Halife Osman dönemin Kuran sureleri en ünlü şairlere yeniden yazdırtılıp derletilmiştir. Aynı nedenle Halife Osman politik bir süikatın kurbanı olmuştur, geleceğiz... Halife Osman Mekke’nin üst sınıflarından, Muhammed karşıtı varlıklı Mekke aristokrasisinden gelmektedir... Kısacası, dinin doğuş günlerindeki devrimciliğinin süreç içinde hızla törpülendiğini, mevcut düzenle bir uzlaşmaya gidildiğini ve bu uzlaşmanın Kuran surelerine ve ayetlerine dahi yansıdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Doğuş yıllarının İslamiyeti, yürürlükteki ağır ataerkil/ pederşahi düzene karşı göreceli ilerici ve ihtilalci bir din de olsa, yaşanan çağın etkileriyle İslamiyet yandaşları, pederşahi bir kültürü tümüyle reddedememişlerdir ve zaten böyle bir kültürü günümüzün ölçüleriyle reddedebilecek bir düşünce yapısına sahibolabilmeleri de olanaksızdır. Değişik İslam toplulukları -önceki ataerkil kültürlerinin biçimleri ile de bağlantılı olarak- ataerkilliğin etkilerini içlerinde değişik ölçülerde barındırmışlardır. Sadece kadın erkek ilişkileri ile ilgili olmanın ötesinde bu durum, “herşeyi bilen, herşeye kadir olan, aynızamanda cezalandırıcı ve bağışlayıcı olan” bir “Yaratıcı” imajında da açığa çıkan ataerkilliktir. Özellikle Sünni İslam’da “Yaratıcı”nın bir şekli, biçimi, herhangi bir tarife konu olabilecek bir görünümü olmamakla birlikte, sözkonusu “varlığın” sınırsız egemenliği ve cezalandırıcılığı kadar bağışlayıcılığı ve ödüllendiriciliği de güçlü ataerkil bir toplumsal yapıyla ve denetimsiz monarşik yönetimlerin hükmetme felsefeleriyle tam anlamıyla uyuşmaktadır. Aynı “Yaratıcı” veya “Allah” tarifi, ailenin, evin mutlak egemeni “baba”ya tıpa tıp uyduğu kadar, ülkenin mutlak egemenine, gücü sınırlanmamış hükümdarlara da iyi biçilmiş bir elbise gibi uymaktadır. Şüphesiz diğer yandan böyle bir mutlak egemen konumundaki “Yaratıcı” güç, sürekli didişen, birbirleri ile boğuşan küçük gurupları, aşiretleri, aşiret federasyonlarını veya konfederasyonlarını birleştirici bir karaktere de sahiptir. “Herşeye kadir” böyle rakipsiz “Yaratıcı” bir güç imajı, göreceli küçük tüm gurupları tek bir otorite altında toplayarak toplumsal barışı sağlayıcı yeteneğe sahiptir. O, farklı aşiretlerin inandıkları diğer tüm “Tanrılar”dan daha üstün ve “herşeye kadir” bir güç olarak değişik guruplar arasında iç barışı sağlayarak bunların birleşik enerjilerini dışlarındaki daha büyük güçlere yönlendirici bir özelliğe sahip olabilmektedir.

 

Yukarıda özetlenen özelliğine karşın Muhammed’in yapmış olduğu “Allah” tarifi, tüm değişik çok “Yaratıcılı” inançların “yıkıcı” ve “yapıcı” güçlerinin veya paganist dinlerin değişik şekillerde tarif ve tasviredilmiş “Tanrıları”nın, totemlerinin düşüncelerdeki biçimlerinin tamamen dışında kaldığı için, farklı inançlara sahip aşiretler, aşiret birlikleri ve daha geniş topluluklar arasında herhangi bir kıskançlık duygusu yaratmadan, çelişkiler üretmeden, kanlı kavgalara neden olmadan kabuledilebilecek ortak bir “Yaratıcı” olabilmiştir. Kısacası, “Yaratıcı” gücün bu belirsizliği ve “sınırsız üstünlüğü”, aynızamanda onun farklı inançlardan gelen topluluklar tarafından kabuledilebilir birleştirici yanını oluşturmaktadır. Eğer bu “güç” veya Muhammed’in tarifettiği “Allah”, Arap Yarımadası’ndaki ve hatta tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki herhangi bir topluluğun önceki “Yaratıcı” gücüne benzemiş olsaydı eğer, diğerlerinin “Allah”ın safına katılmaları olanaksız olabilirdi...

 

Sadece sözkonusu “Yaratıcı” tarif bile Muhammed’in politik ve örgütleyici dehasını sergilemeye yetmektedir. Öbür önemli peygamberlerin gösterdikleri “mucizelere” veya daha doğrusu mucize masallarına gereksinim duymadan ve böyle mucizeler göstermeden, sıradan bir insan olarak Muhammed, en büyük birleştiriciliği aklı sayesinde yaratabilmiştir. O, sıradan bir insan olmanın ötesinde birşey olmadığını israrla tekrarlarken, sadece bir “haberci” olduğunu bildirirken, insan olarak kendi bireysel zaaflarından doğabilecek tüm inançsızlıkların önüne sed çekmiştir. Sadece bir insan olduğunu vurgulaması, kendisinde görülebilecek zayıflıkların inancı sarsmamasına yönelik bir tedbirdir aynızamanda. Böylece O, bir anlama “siz bana bakmayın, asıl önemli olan Allah’tır” derken, yüz kadar Semitik “Yaratıcı”dan ve “Yıkıcı”dan sadece birinin adını taşımasına karşın bunlardan hiçbirine benzemeyen “sınırsız güçteki” Alah’ın insanların bilinçlerindeki ve ruhlarındaki yolunu sonuna dek açmıştır.

 

Ataerkillik/ pederşahilik sadece İslam inancına özgü değildir... İsa’da, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” değilmidir? Yani, ataerkil bir dünya görüşünün “Yaratıcı” ile özdeşleşmiş erkek varlığı değilmidir İsa sonuçta? Ve bu yanıyla İsa, herhangi “cinsiyeti” olmayan Allah karşısında “kutsal bir baba ve oğul olarak” çok daha güçlü ataerkil bir düşünce yapısını temsil etmemektemidir? Şüphesiz öyledir ama, gümüzde “İslam inancının kadınlara ne ölçüde karşı olduğu” üzerine vaazlar vererek kendilerini ve Hıristiyanlığı “demokratik” göstermeye çabalamaktadırlar. Ve bu yalanlarla W. Bush- Blair yönetimlerinin Müslüman ülkelere yönelik kanlı saldırılarını haklı çıkartmaya çalışmaktadırlar. Hıristiyanlığın daha “demokratik olduğu” propogandasını yapmaya çalışmaktadırlar ama, dünyanın en büyük militarist saldırgan gücünü temsileden W. Bush, Hıristiyan inancının “kutsal” kitabı İncil üzerine yemin etmektedir. Bu nasıl bir demokratik Kilise örgütlenmeleridir ki, yeryüzünün en saldırgan militarist gücüne maddi ve manevi desteğini rahatça verebilmektedir? Sahibolduğu askeri- endüstri komplekslerin hisse senetlerinden enerji tekellerinin kanlı hisse senetlerine dek tüm uluslarüstü tekellerin ortağı konumuna yükselmiş bir Kilise’den sözkonusu “demokrasi” ikiyüzlülüğünün dışında başka türlü bir tavır beklemekte olası değildir şüphesiz...

 

Hemen belirtmekte yarar vardır... Toplumsal haksızlıklara ve sömürüye başkaldırmış iyi yürekli bir insan olarak İsa, ne “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” olarak ilanedilmekten, ne Haçlı Seferleri sırasında yaşanan kanlı katliamlardan ve yine ne de İncil üzerine yemin edip Başkan olduktan sonra rüyasında “İsa ile görüşüp” Afganistan’a ve Irak’a saldırdığını iddia eden W. Bush’un ve takımının kanlı katliamlarından sorumludur. Tüm kötülüklerin asıl sorumlusu, İsa’yı çarmıha yollayan zengin tefeci Yahudi Tapınağı’nın mirasını üstlenmiş Kilise’den başkası değildir. İsa’yı gerili olduğu çarmıhına sonuna dek mahkum edip eline alan Kilise, O’nun acılarının ticaretini yaparak, İsa’yı pazarlayarak, tüm kendi talancı günahlarını İsa’nın zayıf omuzlarına yüklemeye çalışarak işlerini götürmektedir... Şüphesiz Muhammedden sonra İslamiyet içinde yaşanan kötülüklerden de Muhammed değil ama, O’nun ticaretini yapanlar sorumludurlar.      

 

Aslında, İslam öncesinin inançları olan Yahudilik, Zoroastrianizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Hıristiyanlık, Hinduizm, Budizm gibi bazı büyük dinlerin tümü de değişik ölçülerde ataerkil düşünce yapılarına sahiptirler. Çünkü, bunların hepsi de ataerkil toplumsal yapılar içinde şekillenmişlerdir. Hatta, İslam’ın ve Hıristiyan dininin üzerinde yükseldikleri asıl kültür olan monoteist Yahudilik’te ve ayrıca kast sistemine dayalı Hinduizm’de varolan pederşahilik veya daha türkçesi ile ataerkillik, İslam’da varolanı kat kat aşmaktadır. Örneğin, İslamiyet tarafından yıkılan Zoroastrian Sasani İmparatorluğu’nda (İran’da), varlıklı olanlar, üst sınıfların erkekleri, istedikleri kadar kadın alabiliyorlardı... Ölen Pers İmparatorlarının mezarlarına değerli eşyalarından, atlarından başka yaşayan eşlerinin birkısmı da gömülüyordu.

 

Tüm ataerkilliğine karşın İslam, döneminde kadın- erkek ilişkilerini Kuran aracılığıyla kuralara bağlayarak ataerkil düzene sınırlamalar getirmiştir. Ve en çok dört resmi eşe izin vermiştir. Buna karşın, düzenin ataerkil yapısına uygun olarak, varlıklı kişiler dört sayısını aşkın kadını “cariye” adıyla alabileceklerdir... Yine Kuran’da kölelere iyi davranılması ile ilgili birçok ayet bulunmakla birlikte, köleliğe ve harb esiri cariye kadınların nikahsız eş olarak kullanılıp istismar edilmelerine engel olunmayacaktır. Bu yanıyla sözkonusu dinin mevcut toplumsal yapı ile uzlaşma içinde olduğu, köklü bir devrimciliğe gitmediği veya gidemediği rahatlıkla söylenebilir. Diğer yandan, tekrarlamak gerekirse, üçüncü Halife Osman (halifeliği, 644- 56) döneminde Kuran surelerinin dönemin en ünlü şairleri tarafından yeniden derlenip kitap haline getirildiği ve Osman’ın aynı nedenle (Kuran’ın yeniden yazılışı nedeniyle) politik bir cinayete kurban gittiğini unutmamak gerekir. Vaktiyle ilk Müslümanlara acımasızca saldırmış olan Mekke aristokrasisinden, Umayya (Emevi) ailesi içinden gelen Osman döneminde yeniden yazılmış olan Kuran’ın devrimci ayetlerin törpülenmiş veya toptan yokedilmiş olmaları rahatlıkla düşünülebilir...

 

Kuran’ın 4ncü Sûresi olan Nisâ Sûresi’nin 3ncü ayetinde şunlar yazılıdır: “3. Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin hakkına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut ta sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.”

 

Şüphesiz böyle bir “adalet” anlayışı güçlü erkek toplumlarına, ataerkil toplumlara özgüdür ve “adaletin” böylesi günümüzün modern toplumlarında büyük karşı gösterilere, protestolara yolaçmaktan kurtulamaz. Fakat diğer yandan günümüzde kadınlara, çocuklara ve diğer zayıflara karşı çok daha korkunç adaletsizliklerin sergilendiği de bir başka gerçektir. Modern kitle kırım silahlarıyla yürütülen acımasız savaşların en büyük kurbanları kadınlar ve çocuklar olmaktadır. Toplumsal- ekonomik adaletsizliklerden kaynaklanan derin yoksulluğun, açlığın, hastalıkların en büyük kurbanları da kadınlar ve çocuklardır. Aynı nedenle kadın ve çocuk köleliği, kadın ve çocuk fuhuşu, yoksullardan ve özellikle çocuk kurbanlardan yasadığı yollarla ve çoğu kez karanlık cinayetlerle elde edilen organların ticareti günümüzün en acı gerçekleri arasındadır. Geçmişin ataerkil düzeninin baskılarına göre bu çok daha ağır adaletsizliklerin kaynağında duran ise, emperyalist güçlerin politikalarıdır. Aynı emperyalist güçler, henüz yeterince modernleşmemiş Müslüman topluluklar içinde süregitmekte olan ataerkil geleneklere dikkatleri yoğunlaştırarak kendi saldırganlıklarını, ataerkil toplumlarda yaşananlarla karşılaştırılamaz ölçüde çok daha ağır adaletsizliklerini gizlemeye çalışmaktadırlar. Yine onlar, girdikleri ülkelerde, sömürü düzenlerini sürdürebülmek amacıyla varolan hertürlü çaşdığı gerici korumaktadırlar. Emperyalist güçler ataerkil kültürü beslemekte, bu kültürün temelinde duran feodal güçlerle ittifaklar kurmaktadırlar...

 

Emperyalist güçlerin kötülükleri, Müslüman topluluklara özgü ataerkil ahlaktan kaynaklanan haksızlıkları meşrulaştıramaz şüphesiz. Bu gerçeğe karşın, emperyalizmin suçlarının çok daha ağır olduğunu ve emperyalist güçlerle ataerkil kültürün kaynağı çağdışı feodal güçler arasında yakın bir işbirliği bulunduğunu bilmek te ayrıca gerekmektedir. Aynı nedenle, bu ataerkil kültür varlığını korudukça, feodal ahlak sürdükçe, kadınlar toplumun gerçek anlamıyla özgür eşit bireyleri olamadıkça, sözkonusu İslam ülkelerinin emperyalist saldırılar karşısındaki dirençlerinin zayıflayacağı da bir gerçektir. Çünkü toplumlar, gerçek mücadele yeteneklerini, ileriye atılımlarını sağlayacak enerjilerini, özgür bireylerinden, güçlerini bağımsız iradeleriyle birleştirebilmiş kadın- erkek vatandaşlarından alabilirler...   

 

Aynı konuda veya kadın konusunda Kuran’da daha başka değişik ayetler de bulunmaktadır. Kuran’ın 2nci Sûresi olan Bakara Sûresi’nin 221nci ayetinde “...Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir cariye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin...”, denmektedir. Bu ayetle, farklı inançlardan kişilerin evliliklerinin hatalı olacağına dikkatler çekilmektedir. Farklı inançlardan kişiler arasındaki evlilikleri engelleme amacıyla aynı ayetin devamında bir “cehennem” korkusu da yaratılmaktadır.

 

Bu yasağın aile düzeninin dengesi düşünülerek konduğu bellidir. Eşlerin düşünce yapısı olarak uzlaşabilmeleri, aile düzeninin en az krizle yürüyebilmesi için önem taşımaktadır. Diğer yandan aynı yasak, daha başlagıcında olan İslami örgütlenmenin güvenliği ile de ilgilidir... Günümüzde de farklı inançlara, düşünce yapılarına sahip kişilerin beraberliklerinin sallantı içinde olacağı bir gerçek olduğu gibi, eğer bu kişiler politik anlamda bir güvenlik sorunu ile karşı karşıya iseler, herhangi bir politik örgütsel yapı içinde iseler, beraberliklerinin düşünsel bir birliğe dayanıyor olması çok daha büyük önem kazanmaktadır. Aynı olay, herhangi bir devletin hassas birimlerinde görev yapan kişiler için de özellikle geçerlidir. Sözkonusu yasağı “Allah” adına getiren Muhammed’in olaya bu yanıyla yaklaştığı da anlaşılmaktadır.     

 

Yukarıda ifade edildiği gibi, Muhammed’in “Yaratıcı” tarifi sınırsız pederşahi bir yapıya cuk oturmaktadır. Bu gerçeğe karşın, İslam toplulukları, bazı istisnalar dışında hiçbirzaman ağır baskıcı düzenler olmamışlardır; çağlarına göre İslam devletleri ağır baskılar uygulayan politik düzenler getirmemişlerdir. Örneğin İslam imparatorlukları, bir Asuri İmparatorluğu’nda gözüktüğü gibi kişiyi boğan ağır ataerkil/ pederşahi baskıcı düzenler yaratmamışlardır; veya Katolik- Cizvit (Jesuit) rahiplerin kanlı yönetimlerine benzer sistemler şekillendirmemişlerdir... Gücünü iyiliğin ve kötülüğün kaynağı “Yaratıcı”dan alan mutlak bir egemenin varlığına karşın, Peygamber’in ve hatta bazı yorumlarla doğrudan “Allah”ın temsilcisi bir Halife’nin yönetimin tepesinde olmasına karşın, İslam toplumlarında ağır baskıları engelleyen bazı dengeler oluşmuştur. Birtakım istisnalar dışında İslam İmparatorlukları çoğu zaman sonderece hoşgörülü, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi diğer monoteist inançlara da geniş özgürlükler tanıyan düzenler oluşturmuşlardır.

 

Örneğin, Sünni İslam’da din adamları veya İmamlar, Hıristiyan dünyasında bağımsız örgütlenmiş ruhban sınıfı gibi, Kilise gibi, veya Sasani İmparatorluğu’nun güçlü Zoroastrian rahipler kastı gibi halk üzerinde sömürücü ve baskıcı bir güç olarak ortaya çıkmamışlardır. Şüphesiz her dönemde din ve bu arada İslam inancı da birtakım kişilerin ellerinde istismar aracı, ekonomik sömürü ve hatta dolandırıcılık aracı haline gelmiştir ama, en genel anlamıyla İmamlar, sözkonusu diğer dinlerin Rahipleri gibi ayrı bir kast oluşturmamışlardır. Zaten aynı nedenle İslam, kısa sürede ve hızla Zoroastrian Sasani İmparatorluğu coğrafyasına ve Ortodoks Doğu Roma İmparatorluğu’nun egemenlik alanının önemli kısmına yerleşebilecektir. Hernekadar bu iki imparatorluk savaşlarla birbirlerini zayıflatmış olsalarda, yine de çölden gelen aşiret birliklerine, henüz profesyonel bir orduya bile sahibolamayan zayıf Müslüman güçlere kolayca yenilmeyecek kadar mükemmel örgütlü, techizatlı ve bilgi sahibi devletlerdi bunlar. Sonuçta, Müslüman ordularının bu kolay zaferleri, halkın önemli kısmının yeni gelenlerin safında yeralmaları ile gerçekleşebilmiştir. Halk, Müslüman ordularına karşı direnmemiş, onların saflarına katılmıştır.

 

İslam devletleri, topraklarına girdikleri sözkonusu eski medeniyetlerin yetişmiş kişilerini kendileri için kullanmışlardır. Fethedilen yeni topraklarda herhangi bir katliam ve ayrımcılık yapılmamıştır. Ve özellikle İspanya’da çok sınırlı bir güçle Müslüman egemenliğinin sağlanmış olması, kurulan yeni düzenin derin hoşgörüsüyle ve İspanya’da yaşamakta olan değişik halk guruplarının hızla Müslümanların safında yeralmalarıyla bağlantılıdır... İşte tüm bu olgular, gerilerinde acımasız kanlı katliamların izlerini bırakan geçmişin Haçlı orduları ile İslam güçlerinin farkını açıkça sergilemektedirler. Zaten aynı fark nedeniyle, İslam ordularının girmiş oldukları coğrafyalar, bir-iki istisna dışında halen İslam inancına bağlı halklarla doludurlar. Buna karşın, Haçlı seferlerinin kazandığı başarılar kalıcı olamamışlardır. Haçlılar girmiş oldukları topraklardan sökülüp atılırlarken, gerilerinde kanlı izler ve alabildiğine acı anılar bırakmışlardır sadece. Örneğin, 1980’li yıllarda Stockholm’de tesadüfen karşılaşmış olduğum biri İspanyol, diğeri İngiliz iki genç Katolik rahibe Haçlı seferleri üzerine düşüncelerini sormuştum. Büyük bir telaşla savunmaya geçerek, “olanlardan İsa’nın sorumlu tutulamayacağını, O’nun bu işte bir suçu olmadığını, tüm kabahatin dönemin Kilisesi’nde olduğunu”, söylemişlerdi. Şüphesiz tarihi bir gerçeği gençliklerinin tüm saflığı ile ifade ederlerken, bilincinde olmadan “Baba- Oğul- Kutsal Ruh” İsa’nın (Tanrılaştırılmış İsa’nın) iktidarsızlığını, iyiliğin de kötülüğün de aslında insanlardan kaynaklandığını itiraf ediyorlardı. İsa’yı savunmaya çalışırlarken, farkında olmadan, bağlı oldukları inançları ile derin bir çelişkiye düşüyorlardı. Ayrıca onlar, bu sözleriyle diğer benzer tüm inançların boşluğunu da gösteriyorlardı.

 

Günümüzde en modern silahlarla Müslüman halkların yaşadığı ülkeleri yıkanlar ve aynızamanda İslam inancını “anti- demokratik” ilanedenler, geçmişin Haçlı düşüncesi ile davrananlardan başkaları değillerdir. Aslında tüm bunlar, İslam inancında olan halkları suçlamaya çalışanların “demokrasi” anlayışlarının ne menem birşey olduğunu da açıkça göstermektedir. Böyle bir anlayış zenginlere, dünyanın egemenlerine “demokrasi”yi layık görürken, emperyalist baskılar ve sömürü altındaki milyarlara, dünyanın sömürülen yoksullarına ise en ağır kanlı diktatörlüğü vadetmektedir sadece. Sözkonusu olan sıradan bir diktatörlükte değildir. Bu, Washington- londra merkezli postmodern faşist bir diktatörlüktür.

 

Sonuçta, gelişen bilimlere ve teknolojilere koşut olarak değişen çağdaş toplumsal üretimin ve bununla uyumlu olmak zorundaki sosyal düzenin içinde, İslam inancının doğuş günlerinin ve hatta günümüzden bir yüzyıl öncesinin yasaları geçerli olamazlar. İslam yasaları veya Şeriat, artık dinin ilk doğduğu günlerde olduğu gibi ileriyi, adaleti, haksızlıklara başkaldırıyı temsiledemez. Hatta Şeriat bile, -değişen zamana ve toplumsal yapıya koşut olarak- kendi içinde sürekli tartışılmış, değişikliklere uğramıştır... Aynı gerçek, Hıristiyanlık ve diğer inançların kuralları için de geçerlidir... Gelişen bilimlerle birlikte doğan yeni üretim teknikleri kadını tüm yönleriyle en ileri üretim sürecinin içine çeker, toplumsal yaşamda kadın- erken farklarının maddi temelleri yıkarken, kadına ve diğer bireylere halen Şeriat yasaları ile, geçmişin güçlü pederşahi toplumlarının İslami değerleri ile yaklaşmaya çalışmak, toplumların gelişmelerini frenleyen sonderece tutucu, reaksiyoner bir davranış biçimi olmaktadır.

 

Kısacası, İslam dininin başlangıç yıllarındaki sosyal kurallar, yasalar (Şeriat) artık geçerliliklerini tamamen yitirmişlerdir. Çağdaş toplumlar herhangi bir dinin inançlarına, kurallarına göre yönetilip yönlendirilemezler. Çünkü o kurallar, bundan binlerce yıl önce varolan ekonomik altyapılar üzerinde yükselen sosyal düzenlere göre şekillendirilmişlerdir. Eğer günümüzün el ve kafa emeğini piyasada alınıp satılabilir bir mal haline getiren ve kadını erkekle aynı düzeyde üretimin içine çeken ileri teknolojilere dayalı toplumsal yapılarında geçmişin köleci- feodal yapılarına özgü kuralları uygulamaya kalkışırsak, bu büyük yanlış, böyle derin bir uyumsuzluk, halkın ezici çoğunluğu için acı verici sonuçlara yolaçar. Ve çağdaş toplumsal yapıları ortaçağın baskıcı hukuki kalıpları içine sokmaya çalışan bu tip ahmakça serüvenlerin sonu, kanlı kıyımlarla, toplumsal kaos ve yıkımlarla sonuçlanabilir...

 

Diğer yandan, emperyalist saldırının yönelmiş olduğu hedefler nedeniyle günümüzün koşullarında İslam inancı anti- emperyalist başkaldırı ile “özdeşleşmiş” gözükse de, şeriata bağlı kalarak veya kadınları geri plana iterek ciddi bir anti- emperyalist mücadele verebilmek olanaksızdır. Bir insan nasıl iki bacağı üzerinde dengeli ve sağlam durabiliyorsa ve yine insan nasıl iki kolu ve iki eli ile daha üretici olabiliyorsa, toplumlarda ancak eşit haklara sahip özgür kadın ve erkek üyelerine dayanarak daha güçlü biçimde yükselebilirler, ilerileye atılabilirler. İki kollu ve iki bacaklı insanlar kendilerini çok daha iyi savunabilirler, çok daha fazla üretebilirler ve çok daha güçlü hamlelerle ileriye sıçrayabilirler!

 

Şüphesiz bu bağlamda, veya kadın- erkek ilişkileri ve kadınların toplumdaki yerleri bağlamında İslamiyeti Hıristiyanlığa karşı, veya Hıristiyanlığı bir başka dine karşı, ya da bir başka dini bunlara karşı savunmanın herhangi ahlaki ve mantıki nedeni olamaz. Çünkü sonuçta ataerkil toplumsal yapılar içinde şekillenmiş bu dinlerin hepsi de değişik ölçülerde ataerkil/ pederşahi kültürlerdir. Bu metinde, emperyalist merkezlerde üretilen kuyruklu yalanlar ve ikiyüzlülükler karşısında İslam toplumları haklı olarak savunulmaya çalışılmaktadır. Emperyalist art niyetlerle İslam inancını aşağılamaya çalışanların derin moralsizlikleri ve ikiyüzlülükleri sergilenmektir. Yoksa, anlaşılmış olacağı gibi, bizzat herhangi bir din yüceltilmeye, özel olarak savunulmaya, ya da diğeri aşağılanmaya çalışılmamaktadır. Savunulmaya çalışılanlar, sadece ve sadece ezilen, baskı altında olan insanlardır...

 

Ve yine Müslüman halkları baskı altına almış olan aynı güçler saldırganlıklarını meşrulaştırma amacıyla biryandan İslam inancını karalamaya çalışırlarken, diğer yandan halkı Müslüman olan ülkelerdeki din tüccarı moralsiz politikacıların yardımlarıyla, satınalınmış “Müslüman önderler” eliyle İslam toplumlarını geçmişin İslami rejimlerine doğru itmeye çalışmaktadırlar. Emperyalist merkezler, değişik İslami inançlara sahip toplumları bundan bin küsur yıl öncesine özgü ayetler ve hadisler üzerinde yükselen ve geçerliliğini çoktan yitirmiş olan Şeriat yasalarına mahkum etmeye çalışmaktadırlar. Böyle bir yöntemle onlar, halkı Müslüman olan toplumlardaki sosyal uyanışı, bilimsel teknolojik ilerlemeleri, anti- emperyalist başkaldırıyı engelleyebileceklerini sanmaktadırlar. Bu gerçeğin en son ve somut örneği, ABD- İngiliz ordularının işgali altındaki Irak’ta yürürlüğe sokulan İslamcı anayasadır. Bunun yine en Somut bir diğer örneği, Afganistan’da kurulu laik düzene karşı Washington tarafından kışkırtılıp beslenen ve iktidara taşınan İslami rejimdir. Veya bunun bir diğer elle tutulur örneği, Türkiye’de iktidarda olan “arpa boyu bıyıklılar” ile yanlarındaki “sıkmabaşların” Batı’nın emperyalist merkezlerindeki popülariteleridir. Ve aynı merkezlerde Türkiye için üretilip pazarlanmaya çalışılan “ılımlı İslam” kapanlarıdır...  

 

Değişik yollarıyla birlikte kültürel kökleri İbrani (Yahudi) kültürüne veya Eski Ahit (Tevrat) ve İncil gibi kitaplara; eski Mezopotamya kültürlerine, Babil-Asuri kültürlerine, eski Sami kültürlere, Kenan (şimdiki Suriye- Filistin toprakları) mitolojilerine; ve hatta eski Hint- Avrupai kültürlere, Zoroastrianizme ve bazı tarikatları ile Manicheism’e uzanan İslamiyet birçok yönden Hıristiyanlığın serüvenine, bölünmelerine benzer olaylar yaşamıştır ve yaşamaya da devametmektedir... Ve zaten İslamiyet kültürel köklerinin birkısmına kendisi de açıkça sahip çıkmaktadır. İslam inancı, Eski Ahit’i (Tevrat) “kutsal” kitap olarak tanıdığı gibi, başta Musa olmak üzere sözkonusu kitabın tüm “kutsal” karakterlerini aynı kimlikleriyle kabullenmektedir.  Özellikle, Kabe’yi inşa ettiğine inanılan İbrahim ve oğlu İsmail, İslam inancı tarafından peygamber olarak kabuledildikleri gibi, Kabe’de aynı inancın hac yeri olmaktadır... Diğer yandan İslam, Yeni Ahit’i (İncil) “kutsal” kitap olarak tanımakta, Eski Ahit’in ve Yeni Ahit’in yaratılış öyküsüne, ve yine aynı kitapların diğer tüm öykülerine kendi kutsal kitabında yervermektedir. İslam, İsa’yı Peygamber olarak tanımakta, O’na saygı göstermektedir. Dinin doğuşundan beri bu böyledir. Fakat Muhammed’e ve İslamiyet’e yönelik olarak aynı saygının başlıca Hıristiyan önderlerde bulunduğu asla söylenemez.

 

Dindeki derin ataerkil/ pederşahi moral (ahlak) asıl olarak eski Sami, Arap kültüründen kaynaklanmaktadır... İsveçli tarihçi Carl Grimberg’nin 14 ciltlik kültür ağırlıklı “Dünya Tarihi”nin ilk cildinin “Asurlular ve Babilliler” başlıklı bölümünde, 376ncı sayfasında, “Evli kadınlar dışarıya çıkarlarken türbanla örtünmek zorunda idiler. Bu, onların üzerinde bir erkeğin tüm haklara sahip olduğunun işareti idi gerçekte...”, diye yazmaktadır. Kadınların gözleri dışında heryanlarını örten türban geleneğinin, hatta peçe geleneğini İslamiyet’ten çok öncelere, en az 3000- 3500 yıl önceki medeniyetlere, bölgenin en militarist ve en ataerkil imparatorluğu olan Asuriler’e (İ. Ö. 2300- 614/ 612) uzandığını ve hatta onlardan önce de bu geleneğin yaşadığını biliyoruz. Yine Carl Grimberg’in anlatımıyla, evli kadınlar örtünerek, günümüzün “sıkmabaşına” benzer bir kılıkla sokağa çıkmak zorunda iken, İshtar Tapınağı’nın fahişeleri için aynı kılık büyük bir suç sayılmaktadır. Eğer İshtar Tapınağı’nın fahişeleri sözkonusu “aile kadınlar” gibi gezerlerken yakalanacak olurlarsa, kafaları asvaltlanacak, ve elli kez kırbaçlanacaklardır. Aynı anlatıma göre, bunları bilipte ihbar etmeyenlere de benzer ağır cezalara çarptırılabilmektedir. Ve yine İsveçli tarihçi Carl Grimberg’e göre, aynı toplumda, basit hırsızlıklar, eşleri aldatmalar gibi suçların karşılığı olarak göz çıkarmak, kulak-burun kesmek, tüm yüzü bozmak, parmakları ve elleri kesmek sıradan cezalardır. Kısacası, Halen ABD yönetiminin, Bush iktidarının ve bunların gerisinde duran dev enerji tekellerinin en yakın ortakları konumundaki Suudi Arabistan Kırallığı’nda sürmekte olan el- kol kesme cezalarının kökleri, özünde İslamiyet’e değil, bu inancın en az 3500 yıl öncesine uzanmaktadır. Kadınlara yönelik baskıların, kadının belirli bir erkeğe ait olduğunu belgeleyen türban benzeri örtünme geleneklerinin, el- kol kesmek gibi insanlık dışı ağır cezaların kökleri, İslamiyet öncesi Mezopotamyası’nda ve Arap yarımadasında varolan koyu ataerkil kültürlerdedir... 

 

Asur- Babil mitolojileri, Mezopotamya’nın yaratılış efsaneleri ile düalist Zoroastrianizm’in evren açıklaması ve yaradılış öyküsü birbirlerinden önemli ölçüde ayrılmaktadırlar. Buna karşın yine de yedi sayısı ile ilgili bazı paralellikler vardır... Zoroastrianizm’in yaradılış öyküsünde, “Akıllı Yaratıcı/ Lord” anlamında Ahura Mazda, önce sırasıyla “yedi varlık yaratmıştır”. O, “ilk olarak göğü; sonra, suyu; üçüncü olarak, toprağı veya dünyayı; dördüncü olarak, bitkileri; beşinci olarak, hayvanları veya aslında hayvanları temsilen Boğa’yı; altıncı olarak, Gayomard adı verilen ilk insanı; ve son olarak ta Zodiak’ı, burçları yaratmıştır.” Diğer bazı anlatımlarda ise Ahura Mazda, “son olarak ateşi varetmiştir...” Birlikte anılan “tüm hayvanların atası Boğa ve ilk insan Gayomard, başlangıçta, -cennetten kovulacak olan Adem ile Havva gibi- tertemiz, saf ve ölümsüz idiler. Tüm kötülüklerin sahibi bozucu, yıkıcı Ahmak Ahriman (ahmak, akılsız şeytan) onları kirletti ve ölümlü yaptı. Fakat onların dünyaya yayılan tohumlarından diğer ölümlü insanlar ve hayvanlar üremişlerdir...”

 

Mazdaizm’in yukarıda özetlenen yaradılış öyküsündeki yedi gün olgusu ve yaradılışla ilgili sıralama, hem Eski Ahit’in (Tevrat) ve hem de Kuran’ın yaradılış öyküsü ile inkar edilemez benzerlikler taşımaktadır. Eski Ahit’te ve asıl olarak bu kültür üzerinde yükselen Kuran’da yeralan yaradılış olgusu, Mazdaizm’de olduğu gibi yedi günde tamamlanmaktadır. Kısacası, Semitik Yahudiliğin, İrani Mazdaizm’in, her iki kaynaktan da değişik ölçülerde beslenen Hıristiyanlığın ve ayrıca İslamiyetin yaradılış öykülerinin zaman süreleri ve sıralamaları tamamen ortaktır. Tüm bu ve daha başka birtakım ortak yanlara karşın, Hint- Avrupai kaynaklı İrani bir mitoloji olan Mazdaizm ile Semitik Eski Ahit’in ve Kuran’ın temel felsefi bakış açıları tamamen farklıdır. Bu temel farklılık, Hint- İrani mitolojilerde iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarının farklı olmasında, Mezopotamya mitolojilerinde, Semitik mitolojilerde ise en büyük “Yaratıcı” güçlerin iyiliği de kötülüğü de kendi ellerinde topluyor olmalarında ortaya çıkmaktadır. Daha doğru ve tam bir ifadeyle, Mezopotamya mitolojileri ve Batı Semitik veya Kenan Ülkesi mitolojileri ile Hint- Avrupai ve Hint- İrani mitolojilerin temel felsefi bakış açıları tamamen farklı olmakla birlikte, yine de bunlar arasında ortak veya benzer yanları bulunmaktadır...

 

Ataerkilleşmiş/ pederşahileşmiş tarım toplumunun ürünü olduğu anlaşılan, ve üretim sürecinde boğuştuğu doğa güçleriyle ve toplumdaki cinslerin (kadın- erkek) üstünlük mücadeleleriyle birlikte şekillenen Mezopotamya mitolojilerinin yaratılış efsanenelerinde, doğa güçleri, su ve toprak “yaradılış” sürecine çok daha fazla karışmaktadırlar. Hint- İrani Zoroastrianizm’in yaradılış öyküsünde suyun ve toprağın yeri bu ölçüde bulunmamaktadır... Burada, Mezopotamya mitolojilerinde, öndegelen tanrılar iyiliği ve kötülüğü; yıkıcılığı ve yapıcılığı; sevgiyi ve nefreti kendi benliklerinde toplamaktadırlar. Başka bir deyişle, Zoroastrianizm’de olduğu gibi bir yanda sadece iyi ve yapıcı olan güçler, diğer yanda ise sadece kötü ve yıkıcı olan karşıt güçler yoktur... Semitik mitolojilerin en güçlü Tanrıları, hem yapıcı ve hem de yıkıcıdırlar. Yaydığı enerji ile güneşin hem ısıtıp tohumları büyütmesi ve hem de yakıp kavurması gibi. Rüzgarın hem yelkenleri şişirmesi, hem tohumları yayması, hem bereket kaynağı yağmuru getiren bulutları taşıması ve hem de şiddetini arttırarak herşeyi yıkıp yoketmesi gibi. Yağmurun hem bereket kaynağı ve hem de yokedici sellerin nedeni olabilmesi gibi...

 

Eski Babil kozmolojisine/ evren bilgisine göre, başlangıçta göğün ve yerin adı yoktu. Yeraltının tatlı sularını simgeleyen erkek element Apsu ve okyanusların tuzlu suyunu simgeleyen dişi element Tiamat vardı. Sürekli çatışma, zıtlık içinde olan bu güçlerin birbirlerine karışması sonucu -değişik doğa güçlerini simgeleyen ve tek tek sıralanmaları alabildiğine uzun olan- yeni, güçlü, akıllı  bir seri “Tanrı” doğacaktır... Apsu’dan (Abzu) veya erkek elementten doğan en önemli “Tanrı” Ea (Enki) adını taşıyacaktır. O’da aynızamanda tatlı suyu, erkekliği simgeleyecektir… Tuzlu suyun simgesi dişi element Tiamat’ın yaratmış olduğu bir gurup keskin dişli, acımasız, korkunç canavar görünümlü “Tanrı”, yine Tiamat eliyle Kingu’nun önderliğinde örgütlenecekler ve erkek element Apsu’nun güçlerine karşı saldırıya geçeceklerdir...

 

Apsu tarafından yaratılan “Tanrıların” en büyüğü, dünyanın Lordu/ Efendisi/ Yaratıcısı Ea (Enki), aynen Apsu gibi tatlı suyu sembolize etmektedir ve erkek elementtir... Dişi ve erkek elementler arasında sürmekte olan bu acımasız savaşta, sonuçta tatlı suyun simgesi erkek element Ea (Enki), tuzlu suyun simgesi dişi elemen Tiamat’ın kocası ve ordusunun başkomutanı Kingu’yu öldürecektir. Ve Kingu’nun kanından ilk “Adamı” yaratacaktır... Bu yaratılan ilk “insanlar” Tanrıların kölesi olmaları için yaratılmışlardır...

 

Sözkonusu yaradılış öyküsüne, iki öldürülmüş “Tanrı”nın kanlarını daha karıştıran versiyonların bulunduğundan da sözedilmektedir… Aynı işi, dişi element Tiamat’ın savaşta yenilmesi ve başkomutanı Kingu’nun öldürülmesi olayını, Enki’ni oğlu Marduk’a bağlayan anlatımlarda bulunmaktadır... Babil’in en büyük tanrısı Marduk, makrokozmosun/ evrenin simgesi olan yedi katlı Babil Kulesi’nden “yeryüzüne insanların arasına inme” adetindeki Marduk, hatta kulenin en tepsine kurulu odasında “yatması için” yatağı dahi hazır tutulan Marduk, dişiliğin simgesi Tiamat’ın kocası ve Tiamat’ın “vahşi, keskin dişli Tanrılar ordusu”nun başkomutanı Kingu’yu öldürerek zaferini taçlandırmıştır. Ve O, Kingu’nun kanından ilk insanı yaratmıştır... İnsanın kavgacılığı, savaşcılığı, “Kingu’nun kanından yaratılmış olmalarıyla” bağlantılıdır belki de(!)

 

Sonuçta, Apsu ve Tiamat zıtlığı (cinsler arası zıtlık) geçmişten günümüze ilelebet sürse de; tuzlu su ile, okyanuslarla sembolize edilen dişi element Tiamat’ın gücü ezilmiş, ordusu yenilmiş, başkomutanı Kingu katledilmiştir. Artık daha ozaman erkek egemen bir toplumsal yapı, veya ataerkil sosyal yaşam tarzı köklerini derinlere doğru salmaktadır. Bu pederşahilik İslam inancının doğuşundan asırlar önece, binlerce yıl önce başlamıştır... Ve hernekadar erkekler laf olsun kabilinden kadınlara “tatlım” gibi sözler sarfetselerde, asıl olarak “tatlı” olan, ya da tatlı suyu simgeleyen erkek olmaktadır(!)

 

Tatlı su ile erkekliğin özdeşleştirilmesi olgusu, birincisinin (tatlı suyun) toprağı döllediğine inanılması ve ikincisinin de (erkeğin) kadını döllemesiyle bağlantılı olmalıdır. Çünkü erkekten de -henüz yapısını bilemedikleri- bir “su” rahme akmaktadır ve çocuk bundan sonra doğmaktadır... Tarıma dayalı bu kültürlerde tatlı su ve tatlı suyu simgeleyen dölleyici erkek, üremenin, yaşamın sürekliliğinin asıl kaynakları biçiminde gözükmüşlerdir anlaşılan. Hatta, “Kadınların erkeklerin tarlaları olduğu” benzetmeleri Kuran’a dek girmiştir...

 

Kadının binlerce yıldır baskı altında kalmasından, gerçek duygularını denetim altında tutup gizlemek zorunda olmasından kaynaklanan “anlaşılmazlığını” ve yine aynı ağır baskıların ürünü aşırı duyarlılıklarla “davranışlarının hızla değişebilirliğini” ifade etmek amacıyla günümüzde de söylenmekte olan “kadın deniz gibidir” benzetmesinin kökleri dahi Tiamat’a, tuzlu okyanusları sembolize eden dişi Babil Tanrıçasına, elementine uzanmaktadır.

 

Mezapotamya yaratılış efsanesinde, toprak, çamur malzemesi açıkca gözükür... Sümer metinlerinde, “insan, birkaç çeşit otun ve yemeklere tat veren şifalı bitkinin içinde topraktan yetişmiştir.”, denilmektedir... Mezapotamya’ya özgü bir yaratılış efsanesine göre, fırtına ve rüzgarın efendisi olan havanın tanrısı Enlil (Ea, Enki), “tohumlara bir depo, oda yapmak için önce cennete (göğe) cıkmış ve sonra da toprağı kazmaya yarayan çapayı yaratmıştır. Ve O, Nippur’daki Inanna tapınağında, et, vücut yetiştiricisi Uzumua’nın sert kabuğunu çapa ile kırmıştır. Ve Enlil’in çapasının (kazmasının) açtığı delikten insan çabucak yetişmiştir...” Bir Asur anlatımına göre insan, kil (toprak) ve ”Tanrı” karışımıdır. Fakat insanın bir parçası olan bu ”Tanrı” güçsüzdür, ölü bir “Tanrı”dır. Yani, İnsan “Tanrı”nın bir parçasına sahiptir ama, O’nun güçlerine sahip değildir...

 

Eski Ahit (Tevrat) dogmaları ve öyküleri, ve bu kitaplardaki “yaradılış” öyküleri, Doğu Hıristiyan Kilisesi'nin bazı görüşleri, İncil’in birçok öyküleri, “Allah'ın vahyleri” (“Allah'ın fikir ve buyrukları”) olarak Kuran’a girmişlerdir... “Musa’nın Birinci Kitabı” Bab 2’de,“...7. Ve Yahweh yerin toprağından Adam’ı yaptı ve O’nun burnuna hayat nefesini üfledi. Ve Adam canlandı... 21. Ve Yahweh Adam’ın üzerine derin bir uyku getirdi, ve O uyudu. Ve O’nun kaburga kemiklerinden birini aldı, yerini etle kapladı. 22. Ve Yahweh Aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı ve O’nu Adam’a getirdi...”, diye yazılıdır. Yeni Ahit (İncil) ve Kuran, taşıdıkları yaradılış öyküsünü buradan ödünç almış olmakla birlikte, “topraktan yaratılma” işinin kökleri, yukarıda özetlendiği gibi eski Mezopotamya mitolojilerine, çok daha eskilere uzanmaktadır... (Kadınların, kocalarının kaburga kemiklerinin fazladan eksilip eksilmediğini kontrol etme alışkanlıkları da, bu yaradılış öyküsünde anlatılan “gerçeklerde” gizlidir(!)- Y. K.)

 

Monoteist veya tek “Yaratıcılı” inanç kültürü ise Musa’dan, Eski Ahit’in (Tevrat) öykülerinden çok daha eskilere gitmektedir. Bilinen en eski Monoteizm, Mısır Firavunlarından Akhenaton (İ. Ö. 1353- 1335) dönemine aittir. Adı, “Athon için faydalı” anlamında 18. Sülale’den (İ. Ö. 1539- 1292) Akhenaton, güneşi simgeleyen Aton’u tek yaratıcı güç konumuna yükselterek, monoteist Aton kültürünü şekillendirmiştir. Diğer yandan Musa’nın bir Mısır prensi olduğuna dair çok güçlü iddialar vardır. Öyle olmasa bile Musa’nın bu kültürü ve sonuçta Aton’u yakında tanıyan eğitimli bir karakter olduğu bellidir... Bu satırları yazana göre, Musa’nın yaradılış öyküsündeki “...O’nun burnuna hayat nefesini üfledi” anlatımı bile, Mısır mumya tekniği ile bağlantılı olmalıdır. Çünkü, kafatasını bozmadan beyne en kolay burun kanallarından ulaşılabilmekte ve tüm beyin buradan boşaltılmaktadır... 

 

Tevrat’ın, İncil’in ve Kuran’ın insanı da topraktan yapılmıştır ve bu insan aynen Mezopotamya mitolojilerindeki insan gibi zayıf, itaatkar, günahkar, edilgen bir yaratıktır. Ve yine şüphesiz Mezopotamya mitolojilerinin esin kaynağı sadece toprak ve su değildir... Hint-İraniler, Latin Amerika yerlileri ve diğer halklar gibi onların (Mezopotamya ve Kenan ülkesi toplumlarının) gözleri de herzaman gökyüzünde olmuştur. Onlar da, güneşin, ayın ve çıplak gözle görülebilir beş gezegenin, tesbit edip tanımlayabildikleri diğer gök cisimlerinin, yıldızların üzerine düşünmüşlerdir. Mezopotamya ve Kenan ülkesi toplumları da sözkonusu gök cisimlerini “Yaratıcı” güçlerle özdeşleştirmişlerdir. Tanrısal güçlerle, cennetlerle özdeşleştirdikleri bu ışık kaynağı cisimlerin hareketlerini dikkatle gözleyip yorumlamışlardır...

 

Örneğin, Maya mitolojisinde de çok önemli bir yeri olan Venüs gezegeni, Mezopotamya’da, aşkın, doğurganlığın ve aynızamanda savaşın tanrıçası İshtar ile özdeşleşir. Aynı gezegen, veya Ishtar, bazı değişikliklerle eski Grek mitolojisinde Afrodit, Roma’da Venüs olacaktır. Ishtar’ın davranışları, savaşları ve aşkları, Venüs gezegeninin güneşe ve diğer gezegenlere göre hareketliliği, aldığı durumlarla ilgilidir... Babil’in en büyük gücü Marduk, Jüpiter gezegenini simgelemektedir. Marduk, Babil’in kültürel mirası üzerinde yükselecek olan militarist tüccar Asuri İmparatorluğu döneminde bazı nüans farkları ile Assur adını alacaktır... Marduk’un yükselişi, Babil’in ilk döneminin en ünlü Hükümdarı I. Nebukadnezar (Nebuchadnezzar, yönetimi, İ. Ö. 1119- 1098) ile birlikte olmuştur... İslam’ın tek “Yaratıcısı” Allah’ta, İshtar ve diğer güçlü Mezopotamya “Yaratıcıları” gibi iyiliği ve kötülüğü kendi ellerinde toplayacaktır...

 

Sami inançlarının, Mezopotamya mitolojilerinin en büyük “Yaratıcı” güçleri hem iyiliği hem de kötülüğü kendi benliklerinde barındırmışlardır. Onlar, şiddeti, yıkımı, acımasızlığı ellerinde tuttukları gibi, bu özelliklerin karşıtı olan sevgiyi ve üreticiliği de kendi ellerinde toplamışlardır... Militarist türccar Asuri medeniyetinin en üstün Tanrısal gücü Assur’un rolünü devraldığı Akad ve Sümer Tanrısı Enlil (An, Enlil, Ea/ Enki), “göklerin, cennetin efendisi” rolündedir. O, “yaratıcı yağmuru ve suyu getiren rüzgarın ve üretici tarımın tanrısı” olduğu kadar, “yıkıcı fırtınanın da kaynağıdır”, aynızamanda. Yine Assur’un yerini aldığı Babil’in politik iktidarının simgesi Marduk (Enlil’in veya Ea’nın veya Enki’nin oğlu Marduk), hem aklın, zekanın ve hem de aynı zamanda sıkıntıların, rahatsızlıkların tanrısıdır. Biryandan sulamadan ve bitkilerin büyümelerinden sorumludur, bereketin tanrısıdır; diğer yandan, tüm bu işleriyle çelişkili olarak koruyucu, savaşcı rolü vardır vs. Cenneti, göğü, evreni simgeleyen yedi katlı “kutsal” Babil Kulesi (Tapınak kule, Ziggurat), 50 adı olan Marduk’un gökten insanların arasına kolayca inebilmesi için kurulmuştur ve en üst katında O’nun için bir de yatak vardır...

 

Yukarıda özetlenenlerin mirası üzerinde yükselen Assur, savaşcı, yıkıcı bir Tanrı olduğu kadar, bereketin kaynağı yaratıcı bir tanrıdır aynızamanda... Hem Sümer tanrısı Tammuz’un (=Temmuz, Akad’da Dumuzi), hem Marduk'un ve hem de Assur'un karısı rolünü üstlenmiş olan Ishtar, aşkı ve doğurganlığı temsilettiği kadar savaşın da temsilcisidir. Akad ve Sümer’de Inanna, Batı Samiler’de (Canaan veya Ken’an ülkesinde, Filistin ve Suriye topraklarında yaşıyanlar.) Astarte adını alan Venüs gezegeninin sembolü Ishtar’ın cezaları alabildiğine acımasızdır. Şüphesiz daha başka bu ölçüde ayrıntılı rolleri olmayan birsürü Sami “Yaratıcısı” ve “Yıkıcısı” vardır ama, bunların öndegelenlerin tümü de “yapıcı” ve “yıkıcı” rolleri, “iyiliği” ve “kötülüğü” benliklerinde birleştirmişlerdir... Ve tüm bu özetlenmiş örneklerden Muhammed’in Allah’ının doğasının, kültürel köklerinin nerelere uzandığı açıkça anlaşılmaktadır. “Eş koşulamayan, tariflere sığmayan Allah’ta herşeye kadirdir; iyilikte, kötülükte ondandır...” Kısacası, değişik Semitik lehçeler konuşan Mezepotamyalı toplumların belli başlı Tanrıları gibi Muhammed’in Allah’ı da hem “yapıcılığı” ve hem de “yıkıcılığı” kendi ellerinde tutmaktadır...

 

İslamiyet’in Allah’ında varolan “İyiliklerin ve kötülüklerin tek kaynağı olma” özelliği, hem Zorostrianizm’in düalizmine ve hem de Hıristiyanlığın düalizmine yüzde yüz aykırıdır. Zorostrianizm’in tek yaratıcı gücü olan Ahura Mazda (Akıllı Efendi veya Akıllı Lord veya Akıllı Yaratıcı) sadece iyiliklerin kaynağıdır. O’nun karşısında, kötülüklerin, yıkıcılıkların kaynağı olarak ahmak Ahriman (akılsız, ahmak şeytan) vardır... Hıristiyan felsefesinde de İsa/ Jesusus, sadece iyiliklerin kaynağıdır. Sünni İslam’ın tersine Şia’da ise, Muhammed’e, damadı Ali’ye ve diğer imamlara, İsa’ya, Hıristiyan azizlerine veya Ahura Mazda’nın iyilik kaynağı tertemiz saf meleklerine benzer bir kimlik verilmiştir. Muhammed’in kızı Fatma Zehra ise yine en saflar arasında sayılıp kutsanarak birçeşit Bakire Meryem (Maria) kimliğine sokulmuştur. Şia inancında, Muhammed’e aynen İsa veya Ahura Mazda gibi lekesiz saflığın ve iyiliğin sembolü bir kimlik verilirlen, kızı Fatma Zehra’ya, ve damadı Ali ile birlikte 12 İmam’ın tümü de yine lekesiz bir saflığı, iyiliği sembolize eden kimlikler verilmiştir. Bunlar aynen Ahura Mazda ve İsa gibi sadece aydınlık ve iyilik kaynağıdırlar. Bunların ilk beşi daha da derin bir saflığın ve temizliğin sembolleridirler ve Peygamber Muhammed’in evinin halkı anlamında “Ehl-Beyt” olarak adlandırılmaktadırlar... Sonuçta Şia kozmolojisi, Sünni inancın tersine Zoroastrianizm veya Hıristiyanlık gibi düalisttir... Diğer yandan Eski Ahit’in (Tevrat) tek “Yaratıcı” gücü Yahweh (Yahve) veya Rab ise, Kuran’ın Alah’ı gibi tüm gücü, “iyiliği” de “kötülüğü” de kendi ellerinde toplamıştır.

 

Kuran’ın tanıdığı peygamberler arasında Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim Lut, Ismail, İshak, Yakub, Yusuf, Eyüb, Şuayib, Musa ve ayrıca İsa ve son olarak Muhammed’in de aralarında bulunduğu 11 karakter daha vardır... Diğer yandan, Nesturi Kilisesi’nin biçimlenmesinde önemli rol oynamış olan ve içinde Zoroastrianizm’i, Budizm'i ve Hristiyanlığı birleştiren Manicheism’in, Maniciliğin, veya Mani’nin (216-274) kurduğu dinin dünya görüşü, Nesturi Kilisesi aracılığıyla ve başka kanallardan İslamiyet’in değişik kolarına sızacaktır. Ayrıca bu doğu Kilisesi’nin İsa’yı tarifi de tek doğalılık esasına dayalıdır...

 

Sözkonusu Hint- Avrupai kültürler, Zoroastrianizm ve çok yamama bir inanç olan düalist Manicheism, Sünni İslam tarafında din dışında sayılan, gizli işlerle uğraşan anlamında Batıni olarak kabuledilen Şia ana kolunda, ve bunun değişik türevlerinde, Sufi tarikatlar içinde gelişmiştir daha çok. Tabii burada bir çelişki vardır... Sünni İslam tarafından “Hak dini” sayılan Hıristiyan inancı da, Şia ve türevleri gibi, Sufi inanç biçimleri gibi Zoroastrian ve Manicheist kültürlerin etkisindedir. Hıristiyan incı ile Sufi inançların, Şia ve türevlerinin kültürel köklerinin ortaklığına ve bunları felsefi düalizimlerine karşın, Sünni İslam tarafından sadece Hıristiyanlığın “Hak dini” kabuledilmesi önemli bir çelişkidir. Anlaşılan, Hıristiyanlık İslamiyet’in dışında görüldüğü veya onlar kendilerini tamamen farklı olarak tanımladıkları için, Sünni İslam, Hıristiyan inancına karşı daha hoşgörülü olabilmektedir. Buna karşın Sünni İslam’ın Sufi inanç biçimlerine, Şia ve türevlerine yönelik öfkesinin gerisinde duran asıl neden, bunların İslam üst kimliği altında varolmaları gerçeğinde gizlidir. Şia ve türevlerinin İslam üst kimliği altında düalist bir felsefi bakış açısıyla dini şekillendirmeleri, Hıristiyanlığa benzer “Allah” yorumları ve azizleri, bunların Sünni İslam tarafından gizli işlerle uğraşanlar anlamına “batıni” olarak tanımlanmalarına neden olmaktadır. Kısacası, Hıristiyanlık ile İslamiyet arasındaki çizgilerin daha belirgin olması, buna karşın Şia ve türevlerinin İslam üst kimliği ile varlıklarını sürdürmeleri, bu ikincileri Sünni İslam'a karşı daha güçlü ve tehlikeli rakipler konumuna getirmektedir. Ve taraflar arasında varolan nefretin kaynağında yatan nedenlerin başlıcası da bu durum olmalıdır...

 

Dinin sonradan almış olduğu biçimlere karşın, doğuş yıllarında İslamiyet veya sadece Sünni İslam, dönemine göre sosyal anlamda ilerici ve ihtilalci olan bir inançlar sistemiydi... Sünni İslam’ın ilk üç büyük kolu (Maliki, Hanefi, Şafi), dönemlerinde ilerici akımlar olarak sekillenmişlerdi. Bu üç akım veya Sünni İslam’ın üç ana kolu, “büyük fitne” olarak anılan Emevi İmparatorluğu’nun (661-750) haksızlıklarına karşı gelişen entellektüel tartışma ortamında doğmuşlardı. Buna karşın, günümüzde emperyalist güçlerin ve bunların yerli gerici ortaklarının en yakın müttefiki konumundaki puritan/ safcı Vahabi (Muvahhidun) tarikatı ise, İslam’ın kültürel zenginliğine, rasyonel yanına, İslam içindeki olumlu herşeye karşı çağdıdışı bir taşra tepkisi olarak doğmuş olan dördüncü ana kolun, -ileride daha ayrıntılı açıklanacak olan- Hanbeli doktrininin çok daha sekter ve tutucu bir türevi olarak şekillenecekti...

 

İslamiyet aynızamanda toplumsal düzen kurucusu, insanlar ve özellikle en altta kalanlar için daha elverişli yasal bir düzen getiricisi rolü de oynamıştır. Çünkü, aşiret birliğinden, bu birlik içinde geçerli olan kan yasalarından, ataerkil kurallardan çok daha ileri bir dünyayı, bazı yanlarıyla herkes için göreceli daha adaletli bir birliği simgeleyen birçeşit devlet yaratılmıştır İslamiyet. Kısacası İslamiyet, Hıristiyanlık’tan farklı olarak aynızamanda devlet kurucusu olmuştur... Medeniyet sözcüğünün kaynağı olan Medine’de temelleri atılan devlet kurumu ile, bu son ifade edilen devlet kurucusu yanıyla İslamiyet’in doğuşu, Hıristiyanlığın doğuşundan köklü biçimde ayrılmaktadır. Muhammed sadece bir din kurucusu değil, aynızamanda devlet kurucusudur...

 

Aslında, Müslüman göçünü almadan önce Medine kentinin adı, Yathrib idi. Yathrib, Muhammed ve ilk Müslümanlar tarafından, “Tanrı’nın/ Yaratıcı’nın Habercisi’nin Kenti” anlamında Madinat Rasul Allah olarak değiştirilmiştir. Ya da “En Şanlı Kent” anlamında al-Madinah al-Muhawwarah denilmiştir. Ve deniz seviyesinden 625 metre yükseklikte olan Medine, Mekke’nin 401 kilometre kadar kuzeyindedir. Batısındaki Kızıldeniz’e uzaklığı ise 136 kilometre kadardır. Mekke ise Kızıldeniz’e çok daha yakındır ve hemen batısındaki Cidde limanına Hint Okyanusu üzerinden gelen malları Arap Yarımadası’nın kuzeyine ulaştırma olanaklarına sahibolduğu için hızla zenginleşebilmiştir.

 

Kuruluş sürecinin özelliği nedeniyle İslamiyet içinde devletten ayrı örgütlenmiş bir cami, devletten bağımsız ruhban sınıfı (imamlar) olmayacaktır ama, bu durumun bazı istisnaları vardır şüphesiz. Ve sözkonusu istisnanın tipik örneği Şia inancına sahip İran devletidir... Çünkü Şia, Sünni İslam’a muhalif bir akım olarak gelişmiştir ve devlet sahibi olmasına kadar geçecek olan süreç içinde devletten bağımsız bir dini örgütlenme gerçekleştirmiştir.

 

Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemde, büyük köle ayaklanmasının lideri Spartaküs’ün yenilmesinden 73 yıl kadar sonra doğduğu ve ilk Hıristiyanlar yeraltında çalışmak zorunda kaldıkları için, bu inanç biçimi içinde devletten apayrı bir kilise örgütlenmesi ve ruhban sınıfı biçimlenmiştir... Ayrıca onların (ilk Hıristiyanların) Muhammed gibi ellerine kılıç alacak güçleri ve olanakları da yoktu. Böyle bir işe kalkışmaları, intehar etmeleri ile eş anlamlıydı. Karşılarında zamanın dünyasının en mükemmel örgütlenmiş ve en güçlü devleti olan Roma İmparatorluğu vardı. Ayrıca bu imparatorluk, Hıristiyanlığın doğuş yıllarında gücünün zirvesindeydi... Muhammed’in ise Mekkeli aşiret reislerinden, zengin Umayya ailesinden oluşan ve Roma’nın gücü ile asla kıyaslanamayacak düzeyde bir güce sahibolan göreceli zayıf düşmanları vardı. Bu nedenle O, rahatça kılıcı eline alabilirdi. Varlığını korumak, yandaşlarını çoğaltabilmek için de kılıcı eline almak zorundaydı, veya zorunda bırakılmıştı...

 

İleride güçlenecek olan Hıristiyan kilisesi de kılıcı eline alacaktı ve barışçı İsa’nın adını yağma saldırılarına, Haçlı Seferleri’ne alet edecekti. Sonunda devlet dini haline getirilen Hıristiyanlığın bu silahlanışı, Muhammed’inki gibi meşru müdafaya değil, tamamen yağmacı saldırgan amaçlara yönelik olacak ve İsa’nın barışçılığı kolayca unutulabilecekti. Fkat yine de şüphesiz madalyonun diğer yüzü de vardı; haklı köylü ayaklanmaları, anti- feodal başkaldırılar da kendilerine göre yorumladıkları Hıristiyanlığı, İsa’nın eşitlikçiliğini bayrak yapmaktan geri durmayacaklardı... Yukarıda ifade edilen son gerçeğe, Hıristiyanlık ile İslamiyet’in kuruluş süreçlerindeki farklılaşmaya karşın, yine de Müslümanlığa ilk geçenler aynen Hıristiyanlıkta olduğu gibi -çoğunlukla- toplumda en altta kalmış kesimlerdir; en yoksul ve dayanışmaya en çok gereksinim duyan kişilerdir. Muhammed ile birlikte 622’de Medine’ye (al-Madina) göçetmek zorunda kalan 70 kişinin ezici çoğunluğu 30 yaşın altındadır...

 

Arap yarımadası, resmi dili grekçe olan Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) ve resmi dili Pahlavi (Orta İran dili) olan Sasani imparatorluğu ile çevriliydi. Bu devletler aynızamanda iki eski büyük kültürün temsilcileriydiler. Güneyde yine eski bir kültürün izlerini taşıyan Yemen ve Kızıldeniz’in karşı kıyısında en eski medeniyetlerden birisinin mirasçısı Habeşistan (Ethiopia) bulunmaktaydı. Habeşistan, 300’lü yıllardan beri Ortodoks Hıristiyanlığın merkezleri arasındaydı. Yine en eski dev bir kültürün mirasçısı olan Mısır’da -İsa’nın tek doğalı olduğu doktrinine bağlı- Koptik (Coptic) Ortodoks Kilisesi bulunmaktaydı...

 

Önce amcası Abu Talib’in ve ardından kendisinden yaşlı ve zengin ilk karısı Hatice’nin kervanları ile sözkonusu coğrafyada dolaşan Muhammed’in komşu kültürlerden haberdar olmaması olanaksızdı... Mekke’de Sami İlahlarının bulunduğu Kabe ise zaten Yahudi dininin en “kutsal” kişiliklerinden ve Yahudi önderlerinden İbrahim ve oğlu İsmail tarafından İ. Ö. 2000’li yıllarda yaptırılmıştı. Daha doğrusu Araplar, küp biçimindeki bu tapınağın İbrahim tarafından yapıldığına ve oğlu İsmail tarafından da restore edildiğine inanmaktaydılar. Ve yine Araplar, Kabe’nin tarihini “ilk insan” Adem’e dek uzatmaktadırlar. Adem’in arından aynı yapıyı İbrahim ve İsmail ile ilintilendirmektedirler. Ve inanca göre, “Hacarülesved taşı Adem ile cennetten gelmiştir...” İslamiyet öncesi bir tapınak olan Kabe’ye hac için gitmek, İslam inancının olmassa olmaz beş şartından beşincisi olmaktadır...

 

Hacı olabilmek için en önemli kural, arapça “dört köşe yapı” anlamına gelen küp biçimindeki Kabe’nin etrafında yedi kez dönmektir... İslamiyet öncesinin inançlarında evreni, makrokozmosu simgeleyen “kutsal” sayı yedi, burada da karşımıza “Allah’ın varlığının yedi işareti” olarak çıkmaktadır. Aslında bunlar, güneş ve ay dahil o dönemde bilinen beş planetten, bu gök cisimleriyle simgelenen yedi “cennet”ten başka birşey değillerdir... Ur kentinden kovulan Yahudi aşiretlerinin reisi İbrahim ve oğlu İsmail tarafından yaptırıldığına inanılan Kabe adlı tapınağın doğuya bakan duvarına yerleştirilmiş olan Hacarülesved taşının (arapçası, Al-Hacar Al-Asvad, birçeşit meteor/ göktaşı) yanından başlıyarak yedi kez dönülmektedir...

 

Saf gümüşten bir bağla birbirlerine bağlanmış ve bir taş çemberiyle çevrilerek blok haline getirilmiş olan sözkonusu siyah “kutsal” taşın “cennetin bahçesinden düştüğüne” inanılmaktadır. Daha doğrusu, inanca göre, “Adem cennetten kovulduğu zaman, bu taş O’na verilmiştir ve birlikte yeryüzüne gelmişlerdir.” Aynı taşın, “cennetten çıktığı zaman, başlangıçta tamamen beyaz olduğuna” ama, “kendisini öpen Müslümanların günahlarını emerek böyle karardığına” inanılmaktadır. İslamiyet öncesi inançlardan İslamiyet’e miras kaldığı anlaşılan Hac ile ilgili eylemler burada anlatılanla sınırlı değildir ve geleceğiz...

 

Araplar gibi Semitik olan Yahudi aşiretleri, İ. Ö. 2000 yılında Mezopotamya’nın en güneyindeki tarihi Ur kentinden bilinmeyen nedenlerle kovulmuşlardır. Dicle- Fırat’ın oluşturduğu Şattül Arap’ın (Shatt al Arab) taşıdığı alivyonlar tarafından deniz doldurulmadan önce kıyıda olan Ur, İ. Ö. 4000 yılında kurulmuştur ve dönemin büyük kültür merkezlerindendir... Kendilerine ait “kutsal kitapların” anlatımlarına göre ise onlar (Yahudiler), “Yahweh’in veya Yahve’nin veya Yehova’nın (onların Allah’ı) yeni bir millet oluşturma çağrısına” uyarak, ilk peygamberleri İbrahim’in önderliğinde Ur kentini terketmişlerdir(!) Aslında Ur kentini terkediş nedenleri belli değildir ama, en inandırıcı gelen spekülasyonlardan biri, bu aşiretlerin oradan kovuldukları üzerinedir... “Kutsal” kitaplarında “Yaratıcı”nın sadece kendilerini koruyup sevdiğini iddia eden, kendi dışlarında evliliği kesinlikle yasaklayan, ve yine “kutsal” kitaplarında başta II. Nebukadnezar (Nebuchadnezzar II, İ. Ö. 604- 562) olmak üzere kızdıkları kişiler ve topluluklar hakkında yalan olduğu açıkça belli anlatımlara yerveren böyle fanatik düşünceli bir topluluğun yerleştiği yerlerde komşuları ile, diğer insanlarla problemler üreteceği sonderece anlaşılabilir bir gerçektir.

 

Eski Ahit’in bölümlerinden Çıkış’ta, Bab 34’de, “16 ve onların kızlarından oğullarına almayasın...” diyebilen ve yine aynı Bab’da “23 Bütün erkeklerin senede üç kere İsrail’in Allahı Rab Yehova’nın önünde görünecekler. 24 Çünkü senin önünden milletleri kovacağım, ve senin hudutlarını genişleteceğim...”, diyebilen veya sadece İsrail’e ait gösterdiği “Rab Yehova”ya bu sözleri söyleten bir düşünce yapısının açık ırkçılığa uzanan bir ayrımcılıkla yüklü olduğu hemen anlaşılmaktadır. Örneğin yine aynı kitap, Yeremya Bab 51’de Babil için yeralan şu cümleler hangi insancıl inanca ait olabilir? ve bu fanatik saldırılara kim inanır? “7 Babil RABBİN elinde, bütün dünyayı sarhoş eden bir altın kase oldu; milletler onun şarabından içtiler; milletler bundan dolayı çıldırdılar. 8 Babil ansızın düşüp kırıldı; onun için uluyun; sancısı için merhem alın; belki şifa bulur.” Ve yine aynı kitabın Daniel Bab 4’de büyük bir general olan ve dünyanın yedi harikası arasında sayılan Babil Asma Bahçelerini yaptıran II. Nebukadnezar için şunlar yazılmaktadır: “33 Ve bu söz Nebuchadnezzar üzerinde hemen o saat yerine geldi; ve insanlar arasından kovuldu, ve saçı kartal tüyleri gibi ve tırnakları kuşlarınki gibi uzayıncaya kadar öküzler gibi ot yedi, ve bedeni göklerin çiği ile ıslandı.” Küçük cocukları korkutmaya yarayabilecek yukarıdaki anlatımın zerre kadar insancıllık içermediği biryana, tarihi gerçeklere uymadığı da ortadadır. Böyle düşünce yapısına sahip aşiretlerin Ur’dan ve yerleştikleri diğer yerlerden kovulmuş olabileceklerine inanmak oldukça kolaydır.

 

Yahudiler, İbrahim’in peşinde önce Yukarı Mezopotamya’ya, Urfa yörelerine, oradan da şimdiki Filistin- Suriye yörelerine, Kenan ülkesine geleceklerdir. Rivayete göre bunlar “12 aşiret”ten oluşmaktaydırlar ama, aşiretlerden biri kayıptır. Kayıptır, çünkü, anlaşıldığı kadarıyla “12 aşiret” anlatımı, belirli bir iktidar odağı çevresinde birliklerini korumaya yönelik kocaman bir yalandır. Bu satırları yazana göre, onların (Yahudilerin) diğer birçok tarihi anlatımları gibi bu da (“12 aşiret” öyküsü de) muhtemelen kendileri tarafından uydurulmuştur. Sözkonusu “12 aşiret” yalanları ile kendilerini evrenle, makrokozmos ile özdeşleştirmeye çalışmaktadırlar. Böylece varlıklarına bir “kutsallık” halesi eklemektedirler. Çünkü, 12 sayısı makrokozmosu, evreni, bütünselliği ifade eden çemberi, “kutsallığı” simgelemektedir...

 

Sonuçta, daha İslamiyet öncesi Arap toplumunun Kabe aracılığıyla ve daha başka bazı bağların yardımıyla İbrani kültürüne derin bir yakınlığı vardı. Ve daha önce de belirtilmiş olduğu gibi Allah’ın özellikleri, “iyiliği” ve “kötülüğü” kendi elinde toplamış olması, Semitik Mezopotamya “Yaratıcı” güçlerinin özellikleri ile uyuştuğu kadar, Eski Ahit’in Yahweh/ Yahve/ Yehova adlı tek Tanrısı ile de uyuşmaktadır.

 

Kısacası, İslamiyet’in kültürel kökleri biryanıyla ve özellikle “yedi günde yaratılma” öyküsü ve “yedi gök cismi” ile hem Hint- İrani mitolojilere, ve hem de Eski Ahit’e, İbrani mitolojisine uzanmaktadır. Diğer yanıyla yine İslamiyet’in kültürel kökleri, daha önce de özetlendiği gibi, tek “Yaratıcı” gücü olan Allah’ın yapıcılığı ve yıkıcılığı; iyiliği ve kötülüğü kendi ellerinde toplama özelliği ile Mezopotamya mitolojilerine, semitik mitolojilere, Canaan/ Kenan ülkesi mitolojilerine, Eski Ahit’e ve Eski Ahit’i besleyen kültürler arasında olduğu anlaşılan bazı eski Mısır mitolojilerine dek uzanmaktadır...

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/