EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

3- Muhammed ve İslamiyet’in doğuşu üzerine kısa notlar

 

Arap Yarımadası’nın kuzeybatısındaki Anadolu merkezli Ortodoks Hıristiyan Doğu Roma İmparatorluğu (395- 1453) ile aynı yarımadanın kuzeydoğusundaki İran merkezli Zoroastrian Sasani İmparatorluğu (224- 651) arasında 527’den beri, yüz yılı aşkın süredir kesintisiz yıkıcı bir savaş sürmekteydi. Irak ve Suriye bu iki güç arasında sürekli sahip değiştirmekteydiler. Sasani İmparatorluğu bir dönem Antakya’ya dek egemenlik kurmuştu. Arap Yarımadası’nın kuzeyindeki bu iki büyük gücün birbirleri ile sürekli savaşmaları, savaşan tarafların hem zayıflamalarına ve hem de savaş alanı olan bölgede otorite boşluğu doğmasına neden olmuştu. Sözkonusu didişme, Kızıldeniz ticaret yolları üzerinde bulunan Mekke’nin aşiret reislerinin zenginleşmelerini sağlayacaktı. Kızıldeniz ticareti, dolayısıyla doğu-batı ticaretinin önemli bir bölümü Kureyşan aşiretinin öndegelenlerinin ellerine geçecekti...

 

Arap Yarımadası’nda, Mekke’de ortaya çıkan ticarete bağlı zenginleşmeyle birlikte geleneksel aşiret ilişkileri çözülmeye başlamıştı. Büyük Kureyşan aşiretinin bazı üyeleri zengileşirlerken, diğerleri yoksullaşmaya başlamıştı. Değişip yıkılmaya başlayan eski aşiret yapısıyla birlikte aşiret içi dayanışma darbe yemişti. Anlaşılan artık eski İlahları onları korumuyordu(!) ve sonuçta yeni inanç arayışları başlamıştı... Savaş içindeki Roma İmparatorluğu Arap yarımadasında doğan yeni inanç boşluğunu Hıristiyanlık ile doldurabilecek güçte değildi. Zaten bu din Arap geleneklerine de pek uymamaktaydı... Düalist Zoroastrianizm ise geleneksel Mezopotamya mitolojileri ile, Semitik mitolojilerle hiç uyuşmuyordu...  

 

Tanınmış İslam uzmanlarından Maxime Rodinson’un ifadesiyle, o yıllarda bir peygamber beklentisi yaygındı... Bu boşluğu dolduracak olan Muhammed, Zarathustra, ya da İsa gibi “babasız” doğmamıştı ama, Kureyşan aşiretinin Haşimi ailesinden babası Abd Allah (Abdullah= Allah’ı tanıyan, O’na hizmet eden anlamında), henüz O annesinin rahmindeyken ölecekti. Zühre (Zuhra) aşiretinden annesi Emine (Amina) Muhammed’i 570 yılında doğurduktan altı yıl sonra, 576’da ölecekti. Daha doğumundan itibaren baba tarafından dedesi Abdulmuttalib’in (Abd al- Muttalip) koruması altına girecekti ama, sekiz yaşına geldiğinde O’da ölecekti... Aslında tüm Araplarda olduğu gibi soyu sopu da tanımlayan “Abu al-Kasım Muhammad ibn Abdullah ibn Abdulmuttalib ibn Haşim” biçiminde uzun bir ada sahipti Muhammed. Abdulmuttalib’in oğlu (olan) Abdullah’ın oğlu (ve) al-Kasım’ın Babası Muhammed, demek oluyordu bu uzun ad. Burada anılan al-Kasım, onun iki yaşında iken ölen ilk oğlunun adıydı. Abu, birinin babası; ibni ise, birinin oğlu anlamına gelmektedir...

 

Muhammed’in Sami ilahlarından (“yaratıcılarından”) biri olan Allah ile yakınlığı anlaşılan aileden, özellikle babadan gelmekteydi. Dil uzmanlarının açıklamalarına göre Allah sözcüğü, etimolojik veya kelime kökeni olarak türkçede Tanrı (Tengri) sözcüğünün ifade ettiği anlamı içeren al-Ilah kelimesinden türemeydi. Sözcüğün kökleri muhtemelen en eski Semitik metinlerde bulunan Il veya El adlı “tanrılara” uzanmaktaydı. Kelime gerçek anlamıyla Arap kökenli olduğu için, Hıristiyan Araplar dahi kendi terminolojilerinde “Yaratıcıyı” ifade ederlerken aynı sözcüğü kullanıyorlarmış... Ve sonuçta akıllı Muhammed, monoteist dinini yaratırken, bu dinin tek “Yaratıcısı”nı tüm Arapların rahatca kabuledebilecekleri, zaten onların eski kültürlerinde varolan bir “güçten”, eski Semitik mitolojilerin yüz kadar “Yaratıcısı” ve “Yıkıcısı” arasında seçecekti. Onlar arasında popüler bir ad olan Allah’ı rakipsizleştirip yücelterek “tek egemen güç, tüm iyiliklerin ve kötülüklerin kaynağı” haline getirecekti.

 

İslamiyet öncesi üst düzeyde bir Sami “Yaratıcısı” olan Allah, Muhammed’in daha eski monoteist (tek yaratıcılı) kültürlerden edindiği bilgilerle, edebi yeteneğiyle ve kılıç gücüyle, Alilat, Allat, Arsay, Baal, Baltis, Bel, Jabrn, Napir, Sahar, Terah, Yamm vs. gibi sayıları yüzü aşan diğer Sami “Yaratıcıları” ve “Yıkıcıları” (Demonları, Şeytanları) karşısında zafer kazanacak, göklerin ve yerlerin tek “egemeni” haline gelecekti. Allah, Muhammed’in eşsiz yardımlarıyla İslamiyet adlı moneteist dinin tek “Yaratıcısı” ve “Yıkıcısı”, iyiliklerin ve kötülüklerin tek “kaynağı” konumuna yükselecektir. Tekrarlamak gerekirse, Hint- Avrupai inançların düalizminden köklü biçimde ayrılan bu hem “iyiliğin” ve hem de “kötülüğün”  kaynağı olma özelliği, daha eski Mezopotamya’nın öndegelen “Yaratıcıları”na da özgüdür aynızamanda...

 

Ve “Peygamber’in sözleri” anlamına gelen Hadis adlı yazımlardan birine göre Muhammed, “Alah’ın en güzel 99 adı olduğunu” söylemişti. Yine anlaşıldığı kadarıyla bu sözleriyle Muhammed, eski ilahlarından (yaratıcı ve yıkıcı güçlerinden) kolayca kopamayanları yatıştırmaktaydı. İslamiyet öncesi Sami mitolojisinin yüz kadar “Yaratıcı” ve “Yıkıcı” güçlerinden kolayca kopamayanları, “iyiliğin ve kötülüğün tek kaynağı olduğu” öğretisine doğan itirazları, “Alah’ın en güzel 99 adı olduğu”  anlatımıyla yatıştırmaktaydı anlaşılan. Tüm diğer “Yaratıcı” ve “Yıkıcı” güçlerin adlarını Allah’ın farklı adları gibi sunarak, tüm bunları yeni monoteist dinin tek “Yaratıcısı”nın adı içinde eriterek geçmişten kopamayanları sakinleştirmekteydi Muhammed... Allah’ın 99ncu adı, süresizlik, dayanıklılık anlamında Al-Sabur veya türkçeleşmişi ile Sabır olmaktaydı. Muhammed söylememişti ama, bazı hadislere göre bir de “kayıp” 100ncü ad vardı. Bu “numaralanmamış olanı bulan cennete gidecekti”. Kuran’ı olduğu gibi değil, kendilerine göre satır aralarını okuyarak değerlendiren, Kuran’da ve diğer herşeyde gizli bilgiler arayan Sufi inaçlar için önem kazanmaktaydı sözkonusu kayıp 100ncü ad. Zaten onların birkısmı Kuran’ın tahrif edilerek kaleme alındığı, önemli bölümlerinin de kaybolduğu kanısındaydılar aynızamanda. 

 

Sağlıklı büyüyebilmesi için Muhammed’i çölde göçebe bir bedevi aşiretinin yanına vereceklerdi. Onların yanında zor bir yaşamı paylaşacak ve muhtemelen aynı nedenle savaşçı bir ruha sahibolarak yetişecekti. Babasını hiç tanımayan, anasını altı yaşında, koruyucusu olan dedesini ise sekiz yaşında yitiren bir çocuk, diğerlerinden daha farklı, daha dikkatli, daha düşünceli, daha akıllı ve daha güçlü olmak zorundaydı herhalde. Şüphesiz böyle bir çocuğun diğerlerinden daha farklı ruhsal sorunları da olurdu. Ya toplumda ezilip en alta düşmek, ya da tüm zaaflarını güce dönüştürerek diğerlerinden çok daha yukarılara çıkmak ikilemi ile karşı karşıya idi bir anlama. Diğer yandan birçok önemli ünlü kişide rastlanan sara (epilepsie) hastalığının pençesindeydi. Merkezi sinir sisteminde, beyninde elektrik dengeleri bozulmakta, aniden aşırı elektrik boşalmaları ile nöbetler geçirmekteydi. Zaman zaman gelen ve O’nu dış dünyadan kopartarak yere çarpan bu nöbetleri, aynızamanda O’nun üstün yeteneklere sahibolduğu, ilahlarla iletişime geçebildiği biçiminde de yorumlanabilirdi rahatça...

 

Muhammed’i koruyan amcası Abu Talip aynızamanda Haşimi ailesinin de reisi durumundaydı. Umayya ve Haşimi aileleri Kureyşan aşiretinin iki farklı ana kolunu oluşturmaktaydılar... Amcası ile birlikte Muhammed, ticari amaçlarla en az 595 kez Suriye’ye yolculuk yapacaktı. Bu yolculukların birinde Asad ailesinden varlıklı bir tüccar olan Hatice ile tanışıp evlenecekti. Evlendikleri sırada (595) Muhammed’den epeyce yaşlı olan Hatice, Arap anlatımlarıyla 40 yaş civarındaydı.  Muhammed ise tam 25 yaşındaydı. Muhammed’den en az 15 yaş büyük olan Hatice O’na iki oğul ve dört kız çocuğu verecekti.

 

Oğullardan ilki olan Kasım ibn Muhammad iki yaşında iken ölecekti. Abdullah adlı ikinci oğlu da genç yaşta ölecekti. Kızlarından Ruqayya, ileride üçüncü Halife olacak olan Umayya ailesinden Osman ibn Affan ile evlenecektir. Bazı kaynaklar, Muhammed’in diğer kızı Umm Gulsüm’ü de Osman ile evli göstermektedirler ve bu da doğrudur. Kızlar farklı zamanlarda Osman ile evlenmişlerdir. Diğer yandan bazı tarihçiler Hatice’nin dört kızından birkısmının önceki kocalarından olduğu iddiasındadırlar ve konu tartışmalıdır. Aslında Hatice’nin yaşı da tartışmalıdır. Çünkü, kırk yaşından sonra bir kadının altı çocuk doğurabilmesi tıbbi olarak olanaksız gözükmektedir ve sonuçta Hatice’nin Muhammed ile evlendiği zaman daha genç olma olasılığı da mevcuttur. 

 

Aile reisi olan amcası Abu Talip’in ölümünün ardından O’nun yerini alacak olan diğer amca Abu Lahab, Mekke’nin en zengin tüccarlarına yakındı ve bu nedenle Muhammed’in acımasız düşmanı olacaktı... Aslında, damadı Osman’da Muhammed’e düşman Umayya ailesinin en güçlü kesiminden, Mekke aristokrasisinden gelmekteydi. Muhammed’in 615’de inancını yaymaya başlamasından beş yıl sonra O’nun safına yaklaşacaktır Osman. Muhammed ise Osman’ı Mekke aristokrasisi ile bir bağlantı halkası, denge unsuru olarak benimseyip kullanacaktır... Muhammed, Allah’ın kendisine açılmaya başladığı zamanı 610 yılı olarak ifade etmiştir ama, Allah’ı tek egemen güç haline getirme işine daha sonra, 615 yılında başlamıştır. Veya bir başka ifade ile, “Allah’tan gelen sureleri” 615 yılında yaymaya başlamıştır.

 

Amcası Abu Talip’in oğlu Ali ile evlenen en küçük kızı Fatma ileride ünlenecek ve Şia innancının en “temiz”, en “saf” sayılan ondört azizi arasında Muhammed’den sonra ikinci sırada yerini alacaktır. İleride Kuzey Afrika’da, Atlantik’ten Kızıldeniz’e dek egemen olacak olan Yedi İmam Şiası ideolojili Fatimi İmparatorluğu (Fatimi Halifeliği, 909- 1171) ise adını Fatma’dan alacaktır... İlk eşi Hatice 619’da, Muhammed’den çok önce ölecektir. İslam tarihine göre Hatice, Müslüman olan ilk kadındır. Hatice, Yahudi dininden İslamiyet’e geçmiştir.

 

Muhammed'in ilk eşi Hatice, daha önce, ilk kez, Hala al-Tamina adlı bir adamla ve bu kişi öldükten sonra da Otayyik adlı bir başka adamla evlenmişti. Otayyik’in ölümünün ardından Muhammed ile evlenecekti ve bu evlilik Muhammed’in yaşamında dönüm noktası olacaktı... Muhammed ile evlenen Hatice Yahudi dinindendi ve muhtemelen çok bilgili ve akıllı bir kadındı. Muhammed’i her konuda desteklemekle kalmıyacak, peygamberliğini ilanetmesi için O’na cesaret verecekti. Muhtemelen momoteist din kültürünün çok önemli birkısmını Muhammed’e ileten kişi de Hatice idi ama, o yıllarda kadın olarak gölgede, perde arkasında kalmak zorundaydı. Tüm bunların ötesinde Hatice’nin kuzenlerinden biri, Varak (Waraqah) ibn Nawfal rahipti ve Nesturi Hıristiyanlığa (Eski Doğu Kilisesi, İran Kilisesi) geçecekti. Muhammed’in “peygamber kimliğini” ilk keşfeden kişi Varak olacaktı. Anlaşılan o yıllarda böyle güçlü bir beklenti vardır. Ayrıca bu olay, Muhammed’in monoteist din kültürü ile bağlarının sadece Hatice aracılığıyla olmadığını, muhtemelen Varak’tan da çok şey öğrenmiş olabileceğini göstermektedir. Eğer gerçekten okuma- yazması yoksa, çok dikkatli ve güçlü hafızası olan iyi bir dinleyiciydi Muhammed...

 

Hatice’nin 619’da ölümünden sonra Muhammed, ezici çoğunluğu dul olan tam 11 kadınla evlenmiştir. Bunların birkısmı politik evliliklerdir ve bu politik evliliklerin en önemlisi 622’de Ayşe ile gerçekleşen üçüncü evliliğidir. Hakkında dedikodular da çıkartılan Ayşe, Muhammed’in en güçlü destekçilerinden Abu Bakr’ın (Bekir) kızıdır ve sözkonusu evlilik Muhammed- Bekir dayanışmasını daha da güçlendirmiştir. Ayşe, Muhammed ile evlendirildiği sırada 9 ile 17 yaş arasında biryerlerdedir ve bakiredir... Muhammed’in bu tip önemli politik evliliklerinden bir diğeri de, ileride ikinci Halife olacak olan yakınlarında Ömer’in (Ömer ibn al-Hattab) Hafsa adlı dul kızı ile 624’de yapmış olduğu dördüncü evliliktir... Biri hariç, Muhammed’in Hatice’den sonra evlendiği kadınlardan çocuğu olmamıştır. Yaklaşık 628- 29 yılında evlendiği son eşi Habeşistanlı Maria al-Qibtiyya’dan (Meryem Kibtiyya) 630 yılında Ibrahim adlı kısa ömürlü bir oğlu olacaktır. Muhammed 632’de, 62 yaşında öldükten sonra, oğlu Ibrahim’de ölecektir.

 

Daha önce alıntı yapılan Nisâ Sûresi’nin 3ncü ayeti ile Müslüman erkeklere dört kadına dek evlenme izni verildiği, fazlasının yasaklandığı ifade edilmişti. Fakat Muhammed sadece kendisi için bu konuda bir ayrıcalık sağlamış, Kuran’ın 33ncü Sûresi olan Ahzâb Sûresi’nin 50nci ayeti ile -dörten fazla evlilik için-Allah’tan bireysel “özel izin” almış ve sorunu kolayca çözmüştür... Ayetin başında cariyeler, hala, amca, dayı, teyze çocuklarının evlilikleri konusunda bilgi verildikten sonra, “50 (...) Bir de Peygamber kendisi ile evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helal kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lazım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” Anlaşılmış olacağı gibi, burada, “...sana bir zorluk olmasın”, denirken, Muhammed’in kendisi kastedilmektedir ve Allah, bu ayeti “indirerek”, Muhammed’in dörtten fazla kadın almaya özel iznin olduğunu ve diğerlerinin bu konuda itirazları olamayacağını, işini iyi bildiğini duyurmaktadır. Böyle bir izin için, “yeryüzünde Allah’ın egemenliğine yardımcı olmanın armağanı” diyerek konuyu kapatabiliriz.

 

Amcaları Hamza ve Abu Talib O’nu hep korumaya çalışacaklardır... Muhammed’in inancını yaymaya başlayışının altıncı yılında İslamiyet’e katılacak olan usta ve cesur avcı Hamza ibn Abdulmuttalib, kuruluş aşamasındaki İslam ordusunun ilk komutanı olacaktır. O, Hicret’in (622) ikinci yılında İslamiyet’e çok büyük prestij kazandıran Badr (624) zaferinin ardından verilecek olan Uhud Savaşı’nda (625), öldürülecektir. Aynı savaşta Muhammed’de yaralanacaktır...

 

Badr Savaşı’nda (15 Mart 624) önemli kayıplar veren ve moralleri yıkılan Mekkeli tüccarlar bir yıl sonra kendilerini toparlayacaklar, Muhammed’i ve İslamiyet’i yoketmek amacıyla yeniden saldırıya geçeceklerdir. Badr’da yenilen ordularının üç katı büyüklükte olan, 700 tanesi zırhlı askerden oluşan ve süvari birlikleri de bulunan üç bin kişilik bir orduyla Umayya ailesinin reisi Abu Sufyan komutasında Medine üzerine yürüyeceklerdir. Muhammed’in komutanlığındaki yaklaşık bin kişiden oluşan İslam ordusu, 23 Mart 625 günü saldırganları  Medine yakınındaki Uhud tepelerinde karşılayacaktır. Kazananın ve kaybedenin kesinlik kazanmadığı bu savaşta, Abu Sufyan’ın karısı Hind’in kiraladığı Vahşi adlı Habeşistanlı bir köle, İslam ordusunun savaş alanındaki komutanı Hamza’yı mızrakla vurup öldürecektir. Aynı savaşta Muhammed’de yaralanacaktır...

 

Birçok anlatıma göre, Badr savaşında Hamza tarafından öldürülen babası Utba ibn- Rabia ve yine aynı savaşta öldürülmüş olan iki oğlu nedeniyle Hind’in yüreği özellikle Hamza’ya karşı kin ve nefretle doludur. Ve zaten O, baştanberi Muhammed’den nefret etmiştir. Öldürülen babası ve oğulları nedeniyle yüreği kin dolu Hind, savaş alanında cansız yatan Hamza’nın ciğerlerini çiğ çiğ yiyecektir... Başta Hind olmak üzere Mekkeli kadınlar aynı savaşa -geleneklere uygun olarak- trampetleri ve şarkılarıyla katılmışlardır. Karen Armstrong’un Ibn Hisam’ın “The Life of Muhammad” adlı yapıtından aktararak yazdığına göre, aynı savaşta Hind ve diğer kadınlar, erkekleri cesaretlendirmek, kışkırtmak amacıyla, “Eğer öne atılırsanız sizlere sarılıp öpeceğiz/ yumuşak halıların üzerine birlikte uzanacağız/ eğer geride durursanız sizleri terkedeceğiz/ sizleri terkedeceğiz ve sizleri sevmeye sonvereceğiz.”, diye şarkılar söylemişlerdir...

 

Görüldüğü gibi Mekke’nin kadınları eski büyük Grek komedi yazarı Aristophanes’in ünlü Lysistrata (İ. Ö. 411) oyunundaki kadınların tam zıddı rollerdedirler. Sözkonusu komedide savaştan bıkmış olan Grek kadınları barış gerçekleşinceye dek kocalarına cinsel grev yapma, onlarla yatmama kararı almışlardır. Mekkeli kadınlar ise, iyi savaşmaları için eşlerine cinselliklerini vadetmektedirler. Ve bu kanlı oyunda başı çeken Hind, yakın bir gelecekte kocası Abu Sufyan ile birlikte ekonomik yararlarını koruyabilmek için “İslamiyet’e” geçecektir... 

 

Abu Sufyan Mart 627’de yeniden bu kez on bin kişilik bir koalisyon ordusu ile Medine’nin üzerine yürüyecektir. Muhammed taktik değiştirecek, düşman ordusunu cepheden karşılamıyacak, asıl güçlerini Medine çevresinde kazılmış olan ve süvari saldırısını engelleyen hendeklerin arkasında bekletecektir... Mekke güçlerinin içine sızmış Müslüman ajanların çalışmalarının da etkisiyle, Abu Sufyan’ın koalisyon ordusu sonuç alamadan dağılacaktır... “Hendek Savaşı” adını alan bu olayın atlatılması ile birlikte Muhammed, zaten “Hendek Savaşı” günlerinde yoğunlaşmış olan propopganda çalışmalarına hız katacak, değişik aşiretlerle anlaşarak adım adım Mekke’yi çembere alacaktır. Aynızamanda farklı guruplarla uzlaşma yolları arayacaktır... Artık, 629 yılında Mekke kuşatması sonuca yaklaşmak üzeredir. Ve Ocak 630’da Muhammed, ozamana dek görülmüş en büyük ordu ile, peşine taktığı on bin askerle hedefini açıklamadan Medine’yi terkedecektir. Bu tarih, Hicri takvimin dokuzuncu ayı olan Ramazan’ın 10ncu gününe rastlamaktadır... Hedef, Mekke’dir ve kuşatılmış olan Mekke kansız biçimde teslim alınacaktır. Mekke’nin zenginlerinin korkuyla beklemekte oldukları gibi Muhammed herhangi bir intikam eylemine girişmiyecektir... Yalnız, Mekke’de bulunan ve İbrahim tarafında yaptırıldığı iddia edilen Kabe’nin (arapça anlamı, küp) içindeki ve çevresindeki tüm putları, değişik kabilelere özgü totemleri kıracak, yerle bir edecektir.  

 

Değişik kabilelere ait önemli “Yaratıcı” ve “Yıkıcı” güçleri simgeleyen putların, totemlerin kırılıp yokedilmeleri birliğe davettir. Artık kabile yoktur, İslam inancı ve bu dinin tek “Yaratıcısı”nın etrafından birleşmiş çok daha büyük bir birlik vardır. Kabile, renk, dil ayırımı yapmıyan çok daha güçlü ve büyük bir beraberlik vardır. Birey bu büyük birlik içinde çok daha güvenliklidir. Artık küçük küçük birimler, değişik aşiretler kendilerine özgü küçük küçük “Tanrıları”nın, totemlerinin şemsiyesi altında birbirlerini boğazlamaya çalışmayacaklardır. Kabe’de yokedilmiş olan putların hepsinin toplamından dahi hesap edilemeyecek ölçüde “güçlü”, “muktedir” ve herhangi bir tarife sığmayacak olan tek “Yaratıcı” ve “Yıkıcı” güçleri Allah’a inancın etrafında birleşerek, enerjilerini kendi dışlarındaki daha büyük hedeflere yöneltebilecek, yeni büyük imparatorluklar, medeniyetler yaratabileceklerdir...

 

İslamiyet’e düşman Mekkeli tüccarların hepsi, Hamza’nın ciğerlerini çiğ çiğ yediği söylenen Hind dahi, Mekke’nin düşüşü ile “Müslüman” olacaklardır. Bu miğdeden bağlı Müslümanlar, İslamiyet içinde zenginliklerini koruyabilecekler ve güçlerini yeniden toparlayınca, ilk Müslümanlara saldırmaktan ve Muhammed’in yakınlarını acımasızca katletmekten geri durmayacaklardır... Taraflar arasındaki kavga, Muhammed’in ölümünün ardından bu kez İslamiyet içinde sürecektir.

 

“Hendek Savaşı” günlerinde İslamiyet’e geçmiş olan Mekke ordusunun en büyük genarali Halid ibn al-Valid, İslam inancının yayılma sürecinde, Muhammed’in ve Birinci Halife Abu Bakr’ın (Bekir) yenilmez başkomutanı olacaktır... Muhammed’in diğer amcası al-Abbas, bir yüzyıl kadar sonra Bağdat merkezli Abbasi İmparatorluğu’na adını verecektir. Amcası Abu Talib’in oğlu veya kuzeni savaşçı Ali ibn Abu Talib, hem en büyük dayanaklarından biri ve hem de kızı Fatma’nın eşi, damadı ve dördüncü Halife olacaktır. Şia İslam’ın en büyük sembolü olan ve “en saf” 12 İmam arasında Birinci İmam sayılan Ali, Sünni İslam içinde de büyük saygı ile anılacaktır. Muhammed dinini yaymaya başladığı sırada on yaş civarında olan Ali, ilk müslümanlardandır... Şia yandaşları, Muhammed’in ölmeden önce yerine Halife olarak Ali’yi vasiyet ettiğini iddia ederler ve tek gerçek Halife olarak O’nu görürlerken, Sünni İslam’ın yandaşları ise Muhammed’in ölümünden önce herhangi bir vasiyeti olmadığını söyleyeceklerdir.

 

Şam (Damaskus) merkezli Emevi İmparatorluğu’nun (661-750) kurucusu Abu Sufyan, oğlu Muaviye, torunu Yezid, Abu Sufyan’ın babası Harb ve kurdukları imparatorluğa adını veren dedesi Umayya ise yine Kureyşan aşiretinin Emevi (Umayya) ailesindendirler. Kısacası, Muhammed’in bağlı olduğu Haşimi ailesi ve büyük düşmanı olan Mekke’nin en zengin tüccarı Abu Sufyan’ın Umayya ailesi, her ikisi de Kureyşan aşiretinin farklı kollarıdırlar sadece... Umayya ailesi İslamiyet’in ilk günlerinde Muhammed’in ve yandaşlarının en büyük düşmanları iken, mücadelelerinde yenileceklerini anlayınca, 629 yılında Müslümanların Mekke’de Kabe’yi ziyaret ederek haç görevini yerine getirmelerine izin verereceklerdir. Bu kurnaz tüccarlar, ekonomik yararları uğruna sonunda sadece Müslümanlığı kabuletmekle kalmıyacaklar, İslamiyet içinde egemenliği de elegeçirecekler, ve bu dinin tutkalını kullanarak tüccar karakterli Emevi imparatorluğu’nu (661- 750) kuracaklardır...

 

Sonunda İslamiyet’i kabuledip Muhammed’in saflarına katılmış gözüken Umayya ailesi ile ilk Müslümanlar arasındaki kavga, Umayya ailesi ile Haşimi ailesi arasındaki iktidar kavgası, İslamiyet içinde de kanlı biçimde sürecektir. İleride, Umayya (Emevi) ailesinden Abu Sufyan’ın torunu Yezid, Ali’nin oğullarından Hüseyin’i 680 yılında, Kufe yolunda, Kerbela’da öldürecektir. Ve bu cinayet, İslam içindeki temel yollardan Şia’nın başlangıcı olarak tarihe geçecektir. Sözkonusu cinayetin ardından taraflar arasında kızışan ve tam bir uzlaşmazlık zırhına bürünen kavganın sonucu, Emevi (Umayya) ailesinin egemenliğinin yıkılması ile de noktalanamayacaktır. Emevi İmparatorluğu 750 yılında bir halk ayaklanması ile tamamen yıkılacaktır ama, çok büyük eski bir kültürün temsilcisi olarak sürece katılan İran toplumunun katkılarıyla olay, Ali, Hasan, Hüseyin adlarının dekorunda yeni boyutlar kazanarak büyüyecektir...

 

Yıkılan Şam (Demaskus) merkezli Emevi İmparatorluğu’nun yerini, Bağdat merkezli Abbasi İmparatorluğu (749- 1258) alacaktır. Bu imparatorluk Haşimi ailesinin bir bölümünü iktidara taşıyacaktır ama, sürecin denetimi bu ailenin de elinden çıkacaktır. İslam inancı içindeki kavga yeni boyutlar kazanarak gelişecektir. Abbasi İmparatorluğu’nun politikaları sonucu, özellikle yedinci Halife al- Mamun’un politikasının bir eseri olarak 12 İmam Şiası inancının, Sufi inançların yolları açılacaktır. Mevcut yerleşik dinlere aykırı anlamında heterodox bir inanç sayılan ve yine heteredox inançlar katagorisi içinde olan Şia ve diğer Sufi inançlarla yakınlığı bulunan Haricilik, al- Mamun tarafından resmi devlet doktrini haline getirilecektir... Çok zengin bir kültürün mirascısı olan İran toplumunu ve İslamiyet’e katılan Türkler gibi diğer bazı yeni halkları Ali’nin adı çerçevesinde içine çeken iktidar kavgası, özünde farklı toplumsal yapıların ürünü değişik kültürlerin damgasını yiyerek yepyeni renklere bürünecektir...

 

İslam tutkalı etrafında birleşebilmiş Arap fatihlerin 651’de tümüyle elegeçirip köleleştirdikleri İran (Sasani İmparatorluğu), kendi kimliğini koruyabilmek için eski inancı Zoroastrianizm’i adım adım İslama taşıyarak, 500 yıl içinde 12 İmam Şiası’nı şekillendirecektir... Başlangıçta sözkonusu iki aile (Haşimi ve Umayya/ Emevi aileleri) arasında sürmekte olan iktidar kavgasında İran, Haşimi sülalesinin yanında yeralacaktır... İleride İslamiyet içindeki ideolojik farklılaşma sürecinde İran, Muhammed’in damadı, Fatma’nın eşi, “İslam’ın kılıcı” Ali’yi “kutsallaştıracaktır”. İran, Ali’yi, Ali’nin eşi Peygamber kızı Fatma Zehra’yı ve bunların oğulları olan Hasan ve Hüseyin’i kendisine en öndegelen semboller olarak seçecektir. Muhammed ile birlikte Fatma ve Ali’yi alabildiğine yüceltecek, bunları Şia inancının en saf sayılan 14 azizinin ilk üçü arasına yerleştirilecektir. Bu sembollerin gerisini ise, eski Zoroastrianizm inancını “İslamlaştırarak” dolduracaktır. Şia’nın en son biçimi olan 12 İmam Şiası, son haline 500 yıl içinde kavuşacaktır. Ve yine Şia’nın değişik türevleri, Anadolu Alevi inancı ve Suriye Alavi inancı ve diğer birçok Sufi inanç bu uzun bir süreç içinde biçimlenip renkleneceklerdir...

 

Büyük toplumsal haksızlıkların kaynağı olarak görülen ve aynı nedenle “Büyük Fitne” olarak anılan Emevi (Umayya) İmparatorluğu’nu 750 yılında noktalayan ve iktidarı Peygamber’in içinden geldiği Haşimi ailesine devreden ve Bağdat merkezli Abbasi İmparatorluğu’nu başlatan büyük halk ayaklanmasının önderi, İranlı bir köle olan Abu Müslim’den başkası olmayacaktır. Ayaklanmasını 15 Haziran 747’de başlatacak ve 750’de zafere ulaşacak olan Abu Müslim, 741’e dek hapishanede de kalmıştır ve 755 yılında ölmüştür. 

 

Bir de İslam’ın asıl kitlesinden ilk olarak kopan ve -dinin dışındakiler anlamında- “Harici” olarak adlandırılanlar vardır. İslam’ın üç ana kolundan en erkeni olan Haricilik, İslamiyet’i ilk kabuledenler arasından çıkmıştır ve bu kolun doktirini Şia’ya yakındır. Harici, Şia ve Sünni ana kollarının en büyüğü, en yaygını Sünnilik olmaktadır... Sünni sözcüğü, yol ama, birnevi meşakkatli yol anlamında patika veya keçiyolu olmaktadır... İslam sözcüğü ise teslim olmak anlamındadır. Yani, Müslüman olan kişi, bir inanca, o inancın tek ve en büyük “Yaratıcı” gücüne, “iyiliklerin ve kötülüklerin tek kaynağı” olarak gösterilen Allah’a kendisini, ruhunu teslim eden kişi olmaktadır.

 

Ortamın etkisiyle din kuruculuğuna itilen Muhammed, zorunlu olarak Mekke’nin ilerigelen zenginlerini karşısına alacaktır. Çünkü, Muhammed’in yaymaya çalıştığı yeni moneteist inanç doğal olarak paganizme özgü eski “Yaratıcı” ve “Yıkıcı” güçlerin ve dolayısıyla Mekke’nin yöneticilerinin, zenginlerinin otoritesini sarsmaktaydı... Mekkeli tüccarların baskıları sonucu ilk Müslümanlar, ünlü Müezzin ve Ethiopialı köle Bilal-i Habeşi’nin önderliğinde Habeşistan’a (Ethiopia) göçedecekler ve orada legalite sağlayarak inançlarını yayma olanağı bulacaklardır...  Sonunda, 622 yılında Medine’ye göçetmek zorunda kalan ikinci gurup ilkine göre çoğunluğu oluşturmaktaydı.

 

Zengin Umayya ailesinin ve yandaşlarının baskıları ve bu baskıların artık öldürme kararlılığına ulaşmış olması nedeniyle Muhammed ve yandaşları, Mekke'nin 401 kilometre kadar kuzeyindeki Medine’ye göçetmek zorunda kalacaklardır. Daha önce de belirtildiği gibi, göçeden gurup yaklaşık yetmiş kişiden oluşmaktaydı ve bunların çoğunluğu 30 yaşın altındaydı. Daha doğrusu, her yenilikte olduğu gibi İslam dini de başlangıcında bir gençlik ideolojisiydi. Başkaldırıya, öncelikle -geleceğe yönelik yepyeni beklentileri olan- gençler katılmışlardı... Ve 622’de Medine’ye göçetmek zorunda kalanlar ileride din içinde bir akımı temsiledeceklerdir. Medine’de müslüman olanlar bir başka akımı oluşturacaktır. Doğuşu sırasında dine düşmanlık yaptıkları halde sonradan ekonomik yararlarını koruyup büyütmek amacıyla İslamiyet’i kabuletmek zorunda kalan Mekkeli tüccarlar ise yine farklı bir çizgiyi oluşturacaklardır.

 

Maxime Rodinson’a göre, Muhammed'e, “O'nun dininden olurlarsa kazançlarının ne olacağını?”, soran Bedevi aşiret reisleri vardı. Yani, inancın yayılıp büyümesi biryanıyla da ekonomi yarar sağlama veya mevcut yararları koruyup büyütme motivasyonuyla bağlantılıdır. Sonuçta, İslam tutkalı ile Emevi İmparatorluğu’nu şekillendiren Mekkeli tüccarların Müslümanlıkları da bu son anılan gerçekten soyutlanamaz. Onlar, başlangıçta reddettikleri İslam’ı kullanarak tüccar karakterli, asıl ekonomik dayanağı ticaret olan bir İmparatorluk kurmayı başaracaklardı... İslam inancının ilk savunucuları içinde inancın yanında birtakım ekonomik yararlarda sözkonusuydu şüphesiz. Soyulan Mekke kervanlarından ve diğer savaşlarda elde edilen ganimetlerden onlar da hizmetleri ölçüsünde haklarına düşeni alacaklardı. Savaş, zamanın Arap toplumu içinde, özellikle göçebe Bedevi aşiretlerinin kültüründe önemli bir üretim aracı gibi yeralmaktaydı. Bu da, sadece ter değil, aynızamanda kan da dökülen çok ağır bir işti sonuçta... Ve Maxime Rodinson'a göre Muhammed, “savaşın, politikanın zor ile sürdürülmesi” olduğunu Prusyalı savaş teorisyeni ve analizcisi Clausewitz'den (1780- 1831) çok önce anlamıştır...

 

İslam’ın Mekkeli saldırganlara karşı ilk büyük zaferi olan Bedr Savaşı’ndan (624) hemen sonra Peygamber Muhammed, elde edilen ganimetin beşte birinin yetimler ve yoksullar için ayrılması zorunluluğunu getirmişti. Gönüllü yardımlar da bu fona dahildi. Ayrılan sözkonusu fon devlet kasasının embiriyonunu, başlangıcını oluşturacaktır... Sonra sırasıyla diğer devlet kurumları da örgütlenecektir. Feodal anlamda sınıflı topluma geçilme sürecini yaşayan Arap Yarımadası’nda Muhammed, bir yandan dini, diğer yandan doğum sancıları çeken devleti biçimlendiyordu...

 

Muhammed 8 Haziran 632'de öldüğü zaman tüm Arap Yarımadası’na hakimdi ve elinde kılıç olduğu için İsa gibi çarmıhtan “göğe uçmak” zorunda kalmayacaktı. Buna karşın aynen İsa’nın başına gelen gibi O’nun mezarının yeri de tam anlamıyla belli olmayacaktı. Sözkonusu belirsizliğin nedenini, baş danışmanı ve kayınpederi Abu Bekir ile keskin kılıcı ve damadı Ali ibn Abu Talib arasındaki iktidar kavgasına bağlayanlar bulunsada, Ali’nin Abu Bekir’in halifeliğine direnmediği, O’na karşı bayrak açmadığı bilinmektedir. Diğer yandan, Muhammed’in kendisinin mezarına taş dikilmesini istemediğini anlatan kaynaklar da vardır. Yani O, Muhammed’in kendisi, ölüsünün yattığı yerin gizli kalmasını istemiştir... Diğer yandan Şia’ya yakın kaynaklar, Ali’nin Abu Bekir’in Halifeliğini onaylamadığını israrla belirtmektedirler... Bu iki kiş arasındaki sözkonusu çelişki nedeniyle Muhammed’in Mezar yerinin Ali tarafından gizlendiği, Muhammed’i Ali’nin gizlice gömdüğü iddiaları bile vardır. Bu son iddianın sahiplerine göre, Mezar başında yapılacak dualara Abu Bekir’in önderlik edeceğini ve bu durumun O’na güç kazandıracağını düşünen Ali, Muhammed’i gizlice ve alel acele gömmüştür...

 

Muhammed’in ölümünü diğer Müslümanlara bildiren ve cenaze namazını kıldıran kişi Abu Bekir olmuştur... Abu Bekir, “Muhammed’e tapınıyorsanız, O öldü; yok eğer Allah’a tapınıyorsanız, O yaşıyor!”, diyerek yeni durumu özetlemiştir. Bu akıllıca ifade tarzı, “Yaratıcı” ile özdeşleştirilen İsa ile Muhammed arasındaki kimlik farklılığını ortaya koyduğu kadar, yüceltilen Peygamber’in ölümünün izleyicileri arasında yaratabileceği inanç sarsıntısını da ustaca engellemektedir. Çünkü, asıl tapınılan “güç” Alah’tır ve bu “güç” ilelebet yaşayacaktır. Kısacası, “umutsuzluğa kapılacak” bir durum yoktur. 

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/