EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

Şia yandaşlarının iddialarına ve daha başka bazı iddialara göre Muhammed, ölmeden önce Mekke’ye yapmış olduğu son “veda haccı” ziyaretinin ardından yerini alacak kişi olarak Ali’yi tayinetmişti. Diğer bazılarına göre ise Abu Bekir’i ardılı olarak göstermiştir. Bir diğerleri ise kimseyi tayin etmediğini iddia etmişlerdir... Muhammed’in yandaşları arasındaki ayrılık daha sürecin ilk adımlarında başlamıştır. Sonuçta, Peygamber’in damadı Ali’nin ilk halife olması beklenirken, baş danışmanı ve çocuk yaşta aldığı Ayşe’nin babası Abu Bakr (Bekir), ileride ikinci Halife olacak olan Ömer ibn al- Hattap’ın da desteğiyle 632- 634 yıllarında ilk Halife olacaktır...

 

“Allah’ın Peygamberi’nin temsilcisi” veya “Allah’ın Peygamberi’nin halefi/ ardılı”, anlamına gelen Haifelik kurumunun birinci kişisi Abu Bekir, ilk Müslümanlardandı. Buna karşın O, konumu itibariyle en son Müslüman olacaklar arasında düşünülmekteydi... Mekke’nin Kureyşan aşiretinin Banu Taim ailesinden Abu Bekir varlıklı bir tüccardı, mükemmel bir rüya tabircisiydi, Müslümanlıktan uzak geleneksel Mekke kültürünün en mükemmel temsilcilerinden birisiydi. Yani O, Muhammed’in ve Peygamberin ilk yandaşlarının başkaldırmış olduğu Mekke aristokrasisinden, Mekke’nin zenginlerinden birisiydi. Medine’ye Hicret sırasında, 622 yılında, Peygamber Muhammed’e refakat eden bu kişiyi Muhammed, bir hayat sigortası gibi görmüştü anlaşılan. Baş danışmanı Abu Bekir, Muhammed’in Mekke aristokrasisi içindeki eli, uzlaşmacı kolu olmaktaydı bir anlama...

 

Abu Bakr (Bekir) ne ölçüde Muhammed’in uzlaşmacı politikalarının mimarlarından ise, savaşçı Ali’de o ölçüde yoksullara, savaşcı göçebe Bedevilere, ilk genç müslümanlara yakındı. Ve sonuçta bunlar kaybedenler olacaklardı ama, Sünni inançlara bağlı Müslümanlar arasında da büyük saygı gören Ali’yi, Arapların köleleştirdikleri İranlılar çok daha fazla yüceltip yaşatacaklardır... Muhammed’in varlığı olmasa, biri damad, diğeri kayınpeder bu iki karakter herhalde birarada, aynı safta olamazlardı. Birarada olabiliyorlardı; çünkü, Peygamberin bir ayağı yoksullarda, yağmacı savaşcı göçebe Bedevilerde, diğer ayağı ise Mekke'nin Kureyşan aşiretinin zengin tüccarlarındaydı...

                  

Halifeliği kısa süren Abu Bekir’in yerini alarak 634- 644 yıllarında ikinci Halife olan Ömer ibn al- Hattap, Sünni ve Şia inancında olanlar arasında farklı değerlendirilecek, tartışmalı bir karakter olacaktır... Sünni İslam için O, gücün, aklın, alçak gönüllülüğün sembollerinden biridir. Sanırım, “Ömer adaleti” sözünü çok kişi duymuştur. Kudüs’ü alan Ömer’in diğer dinlerin mabetlerine, önderlerine ve üyelerine gösterdiği saygı ve adaletli davranışları üzerine anlatımlar vardır... Şia’nın gözünde ise Ömer, iktidarı zorla gasbeden, Muhammed’in politik çizgisini sorgulayan, Ali’ye acı çektiren, Ali’nin eşi Fatma Zehra’nın ölümüne neden olan, yönetimi Kuran’a ve Sünni kurallara uyumsuz birisidir...

 

Dul kızı Hafsa’yı 624 yılında -dördüncü eş olarak- Muhammed’de veren ve Abu Bekir’den sonra Muhammed’in ikinci kayınpederi olan Ömer ibn al- Hattap, en küçük kızını henüz Müslüman olmadan önce paganizm dönemine özgü Arap geleneklerine uygun olarak kendi elleriyle gömüp öldürmüştü. “Kızımı gömeceğim çukuru hazırlarken ve onu taşırken ağladığımı anımsıyorum. O’nu çukura yerleştirdiğim sırada doğrulmuş ve elleriyle sakalımdaki pislikleri almıştı”, diye anlatacaktır Ömer. Mekke doğumlu ve orta sınıf bir aileden gelen Ömer, o yıllarda okuma- yazması olan çok ender kişilerden birisiydi. Aynızamanda çok güçlü olan Ömer, bölgenin güreş şampiyonuydu.

 

Ömer, on yıllık Halifeliği sırasında Sasani İmparatorluğu’nun elindeki Mezopotamya’nın tümünü ve yine aynı imparatorluğun anavatanı olan İran’ın büyük parçasını fethedecektir. Sonuçta Sasani İmparatorluğu tamamen olmasa da, bir güç olarak yokolacaktır. Ömer, Filistin’i, Suriye’yi, Mısır’ı, Kuzey Afrika’nın önemli parçalarını ve ayrıca Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) elindeki Ermenistan’ı fethedecektir... Aralarında Suriye kökenli Arap aşiretlerden askerlerinde bulunduğu 40 bin kişilik Müslüman Arap güçleri, Yarmuk Savaşı’nda, yine önemli bölümü Araplardan, Ermenilerden ve diğer başka bazı kiralık askerlerden oluşan Bizans’ın 120 bin kişilik ordusunu yeneceklerdir. Ürdün Nehri’ni (Şeria) doğusundan besleyen kollardan Yarmuk Irmağı kenarında 636’da gerçekleşen savaşta Arap ordusuna -daha önce anılmış olan ve İslamiyet’i 627 Hendek Savaşı sırasında kabullenen- Halid ibn al-Valid komuta etmekteydi...

 

Ömer, İslam için daha çok çalışanı daha fazla ödüllendiren bir sistem oluşturarak, yani birçeşit rekabet düzeni kurarak merkezi yönetimin konumunu güçlendirecektir. Halen Medine başkent durumundadır ama, devletin sınırları genişledikçe, gücü arttıkça, Medine aristokrasisi iktidarın avucundan kaymakta olduğu, gücün adım adım Damaskus (Şam) merkezli Suriye zenginlerinin ve Bağdat merkezli Irak zenginlerinin eline geçmekte olduğunu farkedecektir... İslam içinde huzursuzluklar, başkaldırılar daha Ömer döneminde başlayacaktır. Ömer, kişisel bir intikam hırsının kurbanı olacak, 644’de Medine’de Al Nabavi Mescidi’nde namaz kıldırırıken Abu-Lu’lu’ah adlı kızgın bir İranlı kölenin saldırısına uğrayacak, aldığı altı hançer darbesinin ardından, iki gün sonra ölecektir...

 

Aynızamanda Firuz, Feroz, Firouz, Abu-Lo’lo’a, Abu Lulu olarak da çağrılan Abu-Lu’lu’ah, Şia inancındaki İranlılar tarafından “Dinin Onurlu Savunucusu, Şehidi” anlamında “Baba Shuja-e-din” olarak ta adlandırılmakta imiş... İran’da doğmuş ve Irak’ta köleleştirilmiş olan Abu-Lu’lu’ah, Irak’ın Müslüman fatihlerinin savaş yağmasından elde etmiş oldukları değerli ganimetleri taşımakla görevlendirilmiş. Bazı tarihçilerin kanılarına göre Zoroastrianizm’e, diğerlerine göre ise Hıristiyanlığa inanmaktaymış Abu Lulu. O, Eğitimli, deneyimli, yetişmiş kalifiye bir işçiymiş. Ve Abu Lulu’nun sahipleri O’nun Medine’de kendi evinde yaşamasına izin vermişler. Abu Lulu evli ve çocuk sahibiymiş. Belirli ayrıcalıkları olan bir köle konumundaki Abu Lulu, bu sınırlı özgürlüğü için sahiplerine günde iki dirhem ödemekteymiş. Marangozluktan elde ettiği kazancın iki dirhemi her gün sahiplerine gitmekteymiş ve bu haraç O’na fazla gelmekteymiş...

 

Değişik anlatımlardan birine göre, sahiplerine ödediği haracı azaltma düşüyle Abu-Lu’lu’ah (Abu Lulu) bir gün Halife Ömer’in karşısına çıkar ve O’na yükünü hafifletmesi için rica da bulunur. Sahibi Müslüman inancına bağlıdır ve bu nedenle Ömer’e daha yakındır... Ömer O’na, kendisi gibi yetişmiş bir işçinin yeterli kazancı sağlayabileceğini ve sözkonusu nedenle haracı azaltması için sahibine baskı yapamayacağını, söyler. Bu yanıt karşısında ayrımcılığa uğradığına inanan Abu-Lu’lu’ah’ın yüreğinde intikam ateşi tutuşur. Başına gelenlerin asıl sorumlusu olarak Halife Ömer’i görmektedir...

 

Namaz öncesi Medine Camisi’ne saklanan Abu-Lu’lu’ah (Abu Lulu), Halife Ömer namazı başlatınca, arkasından saldırıp altı bıçak darbesi vurur ve kaçmaya çalışır. Kaçamayacağını anlayınca bıçağı kendisine saplar ve ölür... Sünni İslam’a bağlı olanlar, Ömer’in adaletli olduğunu, bu anlatımdaki cinayet nedeninin gerçeği yansıtmadığını iddia etmekte imişler. Yani Sünni Müslümanlara göre Ömer Abu Lulu’nun sahibini koruduğu, Abu Lulu’nun şikayetini dikkate almadığı için öldürülmemiştir. Şia inancındakiler ise, Abu-Lu’lu’ah’ı “dinin onurlu şehidi” olarak görmekte, O’nu “Baba Shuja-e-din” olarak adlandırmakta imişler. Yani onlarda sözkonusu cinayetin nedenini farklı yorumlamakta, cinayet için ideolojik bir neden üreterek Abu-Lu’lu’ah’ı Şia inancının şehidi konumuna yükseltmektedirler. İran’ın Kashan kentinde O’nun için bir de anıt-mezar yaptırmışlar...

 

Bu satırları yazan için olay, tüm sözkonusu anlatımların, idealizasyonların ve sözkonusu idealizasyonların ürünü kördöğüşünün ötesinde zamanın toplumsal yapısını anlayabilmek için büyük önem taşımaktadır. Zaten bu nedenle anlatım biraz uzatılmıştır... Haraç karşılığı sınırlı bir özgürlük tanınan köle, kölenin haracını azaltma çabası, ve sonunda sistemin başında gördüğü kişiye umutsuzca saldırısı... Abu-Lu’lu’ah’ın “deli” olduğunu iddia eden olmadığına ve ozaman daha Şia inancı şekillenmediğine göre, sözkonusu cinayette kölelik sistemine, ağır emek sömürüsüne ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına yönelik alabildiğine umutsuzca bireysel bir başkaldırı sözkonusudur... Ömer cinayeti Sünni İslam tarafından bireysel bir kinin ürünü veya Şia tarafından ideolojik nedenler taşıyan bir “kahramanlık” gibi yansıtılsa da, son tahlilde olay derin toplumsal politik içerik taşıyan bireysel bir başkaldırı olarak gözükmektedir.

 

Bazı nüans farklarıyla “Adil, doğru yönetici” anlamında “Rashidun” olarak anılan ilk dört Halife (Muhammed’in vekilleri), Bekir (632-34), Ömer (634-44), Osman (644-56), Ali (656-61) dışındaki Halifeler hep tartışmalı olacaklar ve hiçbirzaman gerçek anlamda tüm müslümanlar üzerinde etkili olamayacaklardır. Daha çok Sünni İslam’ın sözkonusu kuruma bakışını ifade eden yukarıdaki cümleye karşın, aslıda, “Rashidun” olarak anılan ilk dört Halife’nin dahi Müslümanların tümü tarafından gerçek anlamıyla onaylanmadıkları ortadadır. Ömer’den sonra gelen Osman ve Ali’de gerçek birer politik cinayetin kurbanları olacaklardır... Halifelerin temsil ettikleri inanç sistemlerinin içinde dahi tartışmalı olmalarının ötesinde, Kuzey Afrika’da kurulan İsmailiye Şiası (7 İmam Şiası) ideolojili Fatimi İmparatorluğu (909- 1171) döneminde Halifelik kurumu, Kahire merkezli Şia Fatimi Halifeliği ve Abbasi İmparatorluğu’nun (749- 1258) ideolojik çekirdeği konumundaki Sünni Bağdat Halifeliği olarak ikiye ayrılacaktır...

 

Ömer’in öldürülmesinin ardından 644’de Medine’de toplan “İslam Meclisi” tarafından üçüncü Halife seçilen Osman ibn Affan (574- 656), kuruluşu sırasında Muhammed’e ve İslamiyet’e büyük düşmanlık yapmış olan Umayya ailesinden gelmektedir... Altı üyeden oluşan sözkonusu meclisi veya komiteyi, kendi ardılını tayinetmesi amacıyla ölümünden önce ikinci Halife Ömer atamıştır. Aralarında Osman’ın ve Ali’nin de bulunduğu komite üyelerinin Ali yerine Osman’ı seçmelerinin nedeni, Osman’ın Abu Bekir’in ve Ömer’in politikalarını izleyeceği yönünde vermiş olduğu söze bağlanmaktadır. Anlatıma göre Ali, aynı sözü vermemiştir...

 

Muhammed’in doğumundan (570) dört yıl kadar sonra zengin Umayya ailesinin bir ferdi olarak doğan ve ilk Müslümanlardan olan Osman, hem Habeşistan’a ve hem de Medine’ye yönelik göçlere katılmıştır. Aileden gelen zenginliğini İslam inancının yayılması için kullanmış olan Osman, Muhammed’in sekreteri rolünü oynamıştır... Üçüncü Halife Osman ibn Affan’ın 12 yıl süren Halifeliği döneminde (644-56), İran’ın (Sasani İmparatorluğu) kalan kısmı, Kuzey Afrika’nın en büyük bölümü, Kafkaslar ve Kıbrıs İslam İmparatorluğu’na katılacaktır... İran ve Kafkaslar’ın fethi, Müslüman Araplar ile Şamanist ve Budist Türkler arasında giderek yoğunlaşan ilişkilerin başlangıcı olacaktır.

 

Türkler ile Araplar arasındaki ilk ilişkiler herzaman dostca olmayacaktır şüphesiz ama, süreç içinde Türkler kendi eski kültürlerini de İslamiyet’e taşıyarak Müslümanlaşacaklardır. İslamiyet, kentli Türkler arasında daha hızlı yayılacaktır. Göçebeler uzun süre, 1300’lü yıllara dek direneceklerdir ve genellikle düalist Şamanizm ile bazı kültürel ortaklıkları olan -düalist Zoroastrianizm kökenli- Şia inancını ve bu inancın değişik türevlerini, Sufi tarikatları benimseyeceklerdir. Şamanlar kolayca Sufi Derviş rolünü üstlenebileceklerdir... Şüphesiz Türklerin birkısmı da Sünni İslam’ın en ılımlı kolu olan Hanefi mezhebini seçeceklerdir... Yine Halife Osman döneminde Çin ile İslam İmparatorluğu arasındaki ilk ilişkiler başlayacaktır. Osman, Sasani İmparatorluğu’nun kesinlikle sonbulduğu 651 yılında Çin’e temsilciler yollayacaktır ve İslamiyet bu heyetle birlikte Çin’e ilk adımlarını atacaktır...

 

Osman, Halifelik kurumunu merkezileştirecek, sınırları genişleyen imparatorluğun değişik bölgelerine güvendiği akrabalarını vali olarak atayacaktır. Burada hemen Osman’ın akrabalarının Umayya ailesinden olduklarını anımsamakta yarar vardır... Ve Umayya ailesi ile olan akrabalık bağı, Osman’ın öldürülmesine dek uzanacak başkaldırıda önemli bir rol oynayacaktır...       

 

Osman’ın akrabalarının önemli mevkilere atanmaları, Müslümanların çoğunlu tarafından dürüstçe bir davranış olarak kabuledilmeyecektir. Halk, sözkonusu atamaları akrabaların kayrılması olarak değerlendirecektir. Atanan valilerin karıştıkları yolsuzluk olayları, rüşvet ve hatta cinayetler, muhalefetin başkaldırı düzeyine ulaşmasına yolaçacaktır. Osman’ın akrabaları, ilk Halife Abu Bekir’in oğlunun öldürülmesi olayına karışmış oldukları için, Muhammed’den dul Abu Bekir kızı Ayşe, Osman’a yönelen muhalefette önemli rol oynayacaktır... Farklı zamanlarda Muhammed’in Ruqayya ve Umm Gulsüm adlarındaki iki kızı ile de evlenmiş olması nedeniyle Sünni İslam içinde özel saygı gören Osman’ın Halifelik dönemi, “onay ve destek yılları” ile “başkaldırı yılları” olarak iki bölüme ayrılmaktadır.

 

Osman, aynızamanda Kuran’ı -mevcut surelerden- Zayd ibn Thabit başkanlığındaki bir komisyona derletip kitap olarak yazdırtan kişidir... Kuran’ın sonradan bu şekilde kitaplaştırılmış olması işi, İslam içinde ve dışında tartışmalıdır. Sözkonus olay, içinde bazı şüpheleri barındırmaktadır. Dönemin en ünlü şairleri tarafından yeniden yazılarak kitaplaştırılan surelerin birkısmının mevcut egemen gücünün hesabına gelecek biçimde tahrif edildikleri ve hatta yeni eklemeler yapıldığı yönünde söylentiler mevcuttur. Diğer haksızlıklarla birlikte özellikle bu son işi nedeniyle Halife Osman, -daha sonra İslam’ın dışında anlamında- “Harici” olarak anılacak gurup tarafından öldürülecektir...

 

Osman’ı Medine’de kendi evinde öldüren başkaldırmış Müslüman askerler, “Gecikenler; Sonradan Dahil Olanlar” anlamında “Murji’ah” olarak anılan İslam içindeki en erken tarikatlardan birinin üyeleridirler ve aynızamanda ilk Müslüman olanlardandırlar. “Ciddi günahların taşıyıcılarıyla ilgili adaletin geciktiğine” ve “sadece Alah’ın kimin inanç sahibi olup olmadığına karar verebileceğine” inanan bu gurup, daha sonra yakın oldukları Ali’yi de 661’de öldüreceklerdir. Ve sözkonusu tarikat yanlıları, Emevi (Umayya) İmparatorluğu (661- 750) döneminde ikiye bölünecekler, çoğunluk Harici denenleri oluşturacaktır. İdeolojik olarak Şia inancına yakın olan Haricilerin ünlü teologları vardır...

 

“Bir şiirin veya metnin ezberden söylenmesi” veya kısaca “ezber” anlamına gelen “Kuran”, 114 “Sûre”den veya bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler ise numaralanmış “ayetler”den oluşmaktadırlar. En uzun Sûre, 286 ayetten oluşan Bakara Sûresi olmaktadır ve biri hariç Bakara Sûresi içindeki ayetlerin tümünün Medine’de “indirildikleri” iddia edilmektedir... Muhammed’in kendi ifadesiyle Kuran (Ezber), Alah’ın haberci meleği Cebrail tarafından parça parça Muhammed’de indirilmiştir. Sözkonusu “indirme işi” 20- 22 yılık bir süre içinde gerçekleşmiştir. Muhammed’in anlatımıyla, Mekke dışındaki bir mağarada meditasyon halindeyken (yaşamın tüm rahatsız edici sorunlarından beyni arındırıp sakinleştirirken, kendi içinde barışı sağlarken), Allah O’na açılmış ve böylece 610 yılından itibaren Kuran’ın parçaları inmeye başlamıştır. Hissedildiği kadarıyla, çok ağır koşullar altında yetim büyümüş Muhammed, sık sık meditasyona gereksinim duyacak kadar beyni karmaşık sorunlarla dolu bir insandır... Anlatıma göre, başlangıç döneminde, Mekke’de “inen” bölümler (Sûreler) daha kısadırlar...

 

Şia tarafından lekesiz, en saf ilk İmam ve ilk dürüst gerçek Halife kabuledilen Muhammed’in küçük kuzeni ve damadı Ali Abu Talib (598/ 600- 661), Mekke doğumludur ve Muhammed’in küçük biraderi gibi büyümüştür... İslam dininde arkasında namaza durulan ve topluluğa öğütler veren kişiye “önder, örnek kişi” anlamında İmam denilmektedir. Fakat Şia’da Ali ve diğer 11 kişi için kullanılan İmam sıfatı bambaşka bir anlamla yüklüdür. Başta Ali olmak üzere 12 İmam, sıradan önder veya imam olmanın ötesinde, İsa gibi lekesiz bir saflığı, temizliği sembolize etmektedirler ve daha da geniş içerik taşıyan bu sıfata ileride gelinecektir... Ali Muhammed’in küçük kardeşi gibi büyümüştür; çünkü, Ali’nin babası ve Muhammed’in amcası Abu Talib, yetim ve öksüz Muhammed’i evine almıştı...

 

Dördüncü Halife olacak olan ilk Müslümanlardan Ali, Badr Savaşı (624) sırasında Mekke’nin şampiyonu Banu Umayyed’i teke tek dövüşte öldürmüştür ve bu savaştan iki ay sonra Muhammed’in kızı Fatma Zehra ile evlenmiştir... Osman’ın 656 yılında Medine’de evinde öldürülmesinin ardından Ali’ye Halifeliğini ilanetmesi teklifi yapıldığı zaman O, önce bunu reddetmiştir. Osman’ın öldürülüşü -çok kişide olduğu gibi- Ali’de bir dehşet havası, ürküntü doğurmuştur ve bu ölümden kazanç sağlamaya çalışan birisi gibi gözükmek istememiştir. Fakat taraftarlarının baskıları altında fazla direnemeyip, sonuçta Halifeliğini ilanetmek zorunda kalmıştır...

 

Ali’ye ilk saldırı, -Şia’ya göre Ali’nin amansız düşmanı olan- Muhammed’in dul eşi Ayşe’den gelmiştir... Ayşe, Muhammed’in eski yüksek derecede adamları olan Talha ve al- Zubayr adlı iki generalin komutasında bir orduyu Ali’nin üzerine yollamıştır. Bu ordu, Basra veya Deve Savaşı adı verilen savaşla yenilip dağıtılmış ve Ayşe tarafından yönetilen iki general de öldürülmüşlerdir. Ayşe ise yakalanıp gereken saygı gösterilerek Medine’ye getirilmiş ve orada emekli gelirine bağlanarak gözaltına alınmıştır...

 

Öldürülen Osman’ın akrabaları olan Umayya (Emevi) ailesinden bazı valiler Ali’ye ikinci ve daha güçlü tepkiyi yöneltmişlerdir. Halife Ömer tarafından 640 yılında Suriye valiliğine atanmış olan Umayya ailesinin reisi Muaviye, Ali’nin Halifeliğini tanımamıştır. Ticaret yolları üzerindeki Damaskus (Şam) egemenliği ile daha da zenginleşmiş olan kurnaz Muaviye (602- 680), durumdan yararlanarak Ali’yi Osman’ın öldürülmesi olayının asıl sorumlusu olarak göstermiştir...

 

Umayya ailesinin ozamanki reisi Abu Sufyan’ın oğlu olarak İslamiyet’i daha başlangıç yıllarında yoketmek amacıyla savaşmış olan Muaviye, bu kez de eski düşmanlarından Ali’ye karşı İslamiyet içinde bir içsavaşı ateşlemiştir. İslam tarihi içinde “birinci fitne” (=birinci yargı, deneme) olarak anılan bu içsavaş süreci, Osman’ın öldürülmesinden (656) Ali’nin öldürülmesine (661) kadar olan dönemi kapsamaktadır. Ali’nin ve Muaviye’nin güçleri 657 yazında Irak- Suriye sınırında, Fırat kıyısında, Siffin’de karşılaşmışlardır ama, bir anlaşma sağlanmıştır. Bu süre içinde Muaviye gücünü arttırırken, Ali’yi destekleyip Halifeliğe razı etmiş olanların önemli kısmı O’nu terketmişlerdir. Ali, “Harici” denen gurupla da çatışmak, onlara karşı da operasyonlar örgütlemek zorunda kalmıştır. Sonuçta Ali, 660 yılına gelindiğinde Mısır’ı ve Hicaz’ı (Suudi Arabistan’ın batısı) Muaviye’ye yitirmiştir...

 

Vaktiyle Osman’ı öldürenler, Ali’yi destekleyip- terkedenler ve sonuçta ileride “Harici” olarak anılacak olanlar, en önemli üç egemene yönelik eşzamanlı bir suikast planı yapmışlardır. Muaviye’yi, Ali’yi ve Mısır’ı fethetmiş olan Arm ibn al-As’ı aynızamanda öldürmek için karar almışlardır. Bu göreve yollanan üç kişiden sadece Ali’yi öldürecek olan başarılı olabilmiştir... Ali’nin Ocak 661’de Irak’ta Kufa’da sabah namazını kılarken başına vurulan zehirli bir kılıcın darbesi ile öldürülmesi, Muaviye’nin ellerini tamamen serbest bırakmıştır. Bu cinayet Muaviye’ye halifelik yolunu açmıştır. Ali’yi öldüren “Hariciler”, bilincinde olmadan asıl düşmanları olan Umayya ailesinin iktidarının önündeki en büyük engeli yokederlerken, kendi başlarını da yiyecek olan Damaskus (Şam) merkezli tüccar Emevi İmparatorluğu’nun (661- 750) kuruluşunu kolaylaştırmışlardır...

 

Ali’nin öldürülmesinin ardından Muaviye’nin önderliğindeki Umayya ailesi Halifeliğe elkoyacak ve bu kurumu babadan oğula geçer hale getirecektir. Bilindiği gibi, ilk dört Halife - dönemin İslam elitini kapsayan sınırlı bir çevre içinde de olsada- seçimle iktidara gelmişlerdi... Direnmeye çalışmasına karşın artık zayıflamış olan Ali cephesine, veya daha doğrusu Peygamberin içinden geldiği Haşimi ailesine karşı intikam operasyonu sürecektir. Ali’nin Muhammed kızı Fatma Zehra’dan olma iki oğlundan küçüğü, Hüseyin, ufak bir birlikle Kufe’deki yandaşlarının yanına gitmeye çalışırken, Irak’ta, Kerbela denen yerde Muaviye’nin oğlu Yezid komutasındaki 4000 kişilik bir ordu tarafından 680 yılının baharında çevrilecek ve yanındakilerle birlikte öldürülecektir... Yezid (645- 683), babası Muaviye’den sonra, 680- 83 yıllarında ikinci Emevi Halifesi olacaktır. Bundan başka, bir de Muaviye’nin ağabeyi olan bir Yezid daha vardır... Savaşcı bir karaktere sahip olmayan ve savaş sırasında Kerbela’da da bulunmayan Hasan, küçük kardeşi Hüseyin gibi direnmeyecek ve Muaviye tarafından yaşamasına izin verilerek eceliyle öleceği Medine’de bir emekli gelirine bağlanacaktır...

 

Muhammed, Hamza ve Ali karşısında yenilgiye uğrayıp boyun eğen Mekke tüccarları, Umayya ailesi, paranın verdiği güçle ipleri tekrar elegeçirmiştir ve intikam almaktadır... Mekke’nin egemenliğinden genç İslam İmparatorluğu’nun egemenliğine atlamayı başaran ve eskisine göre çok daha büyük bir güç sahibi olan Umayya (Emevi) ailesi, Muhammed’in kızı Fatma’nın ve damadı Ali’nin tehlikeli buldukları tüm yakınlarını yokedeceklerdir. Vaktiyle Muhammed’in yapabilecekken yapmadığı işi onlar yapacaklardır ama, yine de yokoluştan kurtulamayacaklardır. “Büyük fitne” olarak anılan bu dönemin sonu yaklaşık bir yüzyıl sonra yine gelecektir ama, sınıflı toplumlar yaşadıkça “finenin” sonu hiç gelmeyecektir...

 

Yukarıda açıklandığı gibi, İranlılarla birleşen Haşimi ailesi, Ali’nin amca çocukları, İranlı köle Abu Müslim’in başlattığı ayaklanmanın (747- 750) ardından iktidara gelecektir. Ve böylece 1258 Moğol istilasına dek farklı politik iktidar merkezleri ile sürecek olan Bağdat merkezli Abbasi Halifeliği veya Abbasi İmparatorluğu (749- 1258) süreci başlayacaktır... Arap tüccarlarına, Arap egemenliğine karşı kimliklerini korumaya çalışan ve ozaman en az bindörtyüz yıllık eski bir kültürün ve devlet geleneğinin temsilcisi olan İranlılar Ali’yi, “dünya ve Ay dahil bilinen yedi planetin, göksel cennetin semboli bir nur/ ışık topu olarak” diriltecekler, İsa’ya benzer bir kimlik verdikleri Ali’yi en büyük İmamları olarak sahiplenecekler, Zoroastrianizm’in kozmolojisi/ evren açıklaması ve teolojisi/ ilahiyatı ile uyumlu 12 İmam Şiası’nı 500 yıllık uzun bir süreç içinde son haline sokup kendilerine bayrak yapacaklardır.

 

Yalnız, Şam (Damaskus) merkezli Emevi İmparatorluğu noktalanırken, aynı yıllarda İspanya’da, benzer adı taşımasına karşın tamamen farklı özellikler gösteren Endülüs Emevi Halifeliği çiçek açacaktır. Başlangıçta Şam (Damaskus) merkezli Emevi Halifeliği’nin bir emirliği gibi şekillenmiş olsa da ve ilk Halifesi Umayya/ Emevi soyundan gelse de, o yıllarda Atlantik’ten Pencab’a dek uzanan İslam dünyası içinde gerçek bir töleransın, kültürel zenginliğin, bilimsel bilginin ve yüzyıllar sürecek bir politik istikrarın merkezi olacaktır Endülüs Emevi Halifeliği... Çağın en ileri tarım tekniklerinden matamatiğe, astronomiye, tıbba ve kimyaya dek birçok bilgi bu yolla Batı’ya girecek, Batı’nın en erken üniversitesi burada kurulacaktır.   

 

Bu satırları yazanın yargısıyla, ne Batılı, ne Hıristiyan ve ne de İsveçli kimliğiyle şöven olan İsveç’in en verimli, ve dürüst tarihçilerinden Herman Lindqvist’in yazdığı İspanya Tarihi’ne göre, yıkılan Roma İmparatorluğu’nun İspanya’da bıraktığı boşluk, 409’dan itibaren başta Alman soyundan Vandallar olmak üzere üç ayrı topluluk tarafından doldurmuştur. Bilindiği gibi yıkıcılığa, kanlı katliamlara “Vandalizm” olarak adlarını vermiş olan Vandallar, güneye, şindiki Andalusia bölgesine yerleşmişlerdir ve hatta bazı tarihçilere göre Andalusia adı Araplar tarafından Vandalusia’dan türetilmiş. Lindqvist’in anlatımıyla Ispanya topraklarının güney kıyılarına ayakbasan Arap fatihler, tüm bu kara parçasını “Vandallar’ın adası” anlamında “Cezirat al- Andalus” olarak adlandırmışlardır. Yalnız yine Lindqvist’in anlatımıyla İspanyol tarihçileri, sözkonusu adın kökeni üzerinde görüş birliğine sahip değillermiş. Madrid’de yaşayan İspanyol profösör Joaquin Vallvé’nin teorisine göre, al- Andalus adı, antik çağların kayıp ülkesi Atlantis’in Araplar tarafından çarpıtılarak söylenmesi imiş. Joaquin Vallvé, sözkonusu çarpıtılmış adın, tüm Akdeniz havzasında bulunan güçlü bir kahramanın adı olarakta anıldığını ve Arap masallarında aynı adın geçtiğini iddiasına kanıt olarak göstermekte imiş...

 

Bu ilk istila dalgasının hemen ardından dördüncü olarak yine bir Alman boyu olan Visigotlar/ Batı Gotları İspanya’yı işgaledip ilk üç kabileyi yerlerinden atmışlar ve Vandalları’da Kuzey Afrika’ya sürüp kendi kırallıklarını kurmuşlar. Vandallar’da Kartaca’da (Tunus) küçük bir korsan devleti şekillendirmişler... Kuzey Afrika’da batıya, Atlantik kıyılarına doğru yayılan İslam egemenliği, 700’lü yılların başında İspanya kıyılarının karşısındaki Kuzey Afrika kıyılarına ulaşmış... Müslüman Arap ordularının 698’de Kartaca’yı (Tunus) almalarının ardından altıncı Emevi Halifesi I. al-Valid (yönetimi, 705- 715), Musa ibn Nusayr’ı batı bölgelerinin valisi tayinedecektir ve O’da İslam egemenliğini kısa sürede Atlantik ile Akdenizi birleştiren boğazın hemen batısındaki, Atlantik kıyısındaki Tenger’e dek yayacaktır. Ve aynı yıllarda İspanya’da egemen Batı Gotları arasında iktidar kavgası başlamıştır... Kısa süre sonra Cebel-i Tarık adını alacak olan Atlantik ile Akdeniz arasındaki su geçidinin hemen Afrika kıyısında bulunan Ceuta (Sebta) kentinin Hıristiyan Kontu Julian, İspanya’nın Got Kıralı Roderik ile savaşmaktadır. Arap tarihçilere göre Berber veya Got asıllı olan Kont Julian, Müslüman Araplar’dan yardım isteyecektir...

 

İlk kez Ekim 709’da Julian’ın sınırlı sayıdaki adamı ile birlikte yine sınırlı sayıda Müslüman savaşçı karşı kıyıya bir keşif gezisi yaparlar. Temmuz 710 yılında Tarif önderliğindeki 400 Müslüman Berber savaşçısı şimdiki Cebel-i Tarık’ın İspanya kıyısında olan ve adı Tarif’e izafeten Tarifa olan küçük kente, geçide ayakbasacaklardır. Bu keşif birliklerinin ardından Batı’nın Emevi valisi Musa ibn Nusayr, Tanger garnizonunun Berber asıllı komutanı Tarık ibn Ziyad’ın emrinde çoğunluğu Berber, Suriyeli ve Yemenli olan 7 bin kişilik küçük bir gücü 711 yılı yazı başında İspanya’ya yollayacaktır. Dönemle ilgili minyatürlerde gözüken çekik gözlü savaşçılardan gidenler arasında Asyalıların ve muhtemelen Türklerin’de oldukları hissedilmektedir. İspanya’ya egemen Batı Gotları arasında sürmekte olan içsavaşa müdahale edecek olan bu gücü Kont Julian’ın gemileri -dağlık- karşı kıyıya taşıyacaklardır. Arapça Tarık Dağı anlamına gelen Cebel-i Tarık, adını sözkonusu Berber komutandan alacaktır...

 

Tarihçi Herman Lindqvist’in anlatımıyla, Kıral Roderik, karşı kıyıya geçen bu Müslüman gücün üzerine 100 bin kişilik bir orduyla gelecektir. Arap, Berberi ve muhtemelen Türk karışımı Müslüman güçlerle Batı Gotu (Alman) Roderik’in ordusu arasında 19 Temmuz 711 günü Barbate kıyılarında (Rio Barbate) birkaç saat süren sert çatışmalar olacaktır ve Müslüman güçlere 5 bin kişilik bir takviye birlik yetişecektir... Bu geniş alanda adam adama kanlı bir boğuşma başlayacaktır. Eşitsiz güçler arasındaki bu savaş, ilk öncülerin anlatımlarıyla sekiz gün sürecektir. Sonunda kaçan ve tarih sahnesinden de silinecek olan Roderik ve O’nun 100 bin kişilik ordusu olacaktır. Roderik’in değerli tacı, nakışlı süslü kaftanı ve kılıcı kıyıda bulunacaktır ama, gövdesine rastlanmayacaktır...

 

Özet olarak, bundan sonrası Tarık ibn Ziyad’ın küçük ordusu için çok kolay geçecektir... İspanya’ya önceden gelip yerleşmiş Yahudiler başta olmak üzere Hıristiyan Gotlar ve diğer Hıristiyan halklar Müslüman güçleri kurtarıcı gibi görecekler ve yeni gelenlere kucak açacaklardır. Kentlerin kapıları hiç savaşmadan Tarık ibn Ziyad’ın güçlerine açılacaktır. Çünkü, teröre dayalı bir egemenliğe sahip Hıristiyan Batı Gotları, bölgeye 100’lü yıllarda ve hatta bir bölümü İ. Ö. 500’lü yıllarda yerleşmiş olan Yahudileri köleleştirmişlerdi. Yine aynı egemenler, diğer halklara da çok ağır baskılar uygulamaktaydılar... Ve bu alabildiğine özetlenmiş son anlatımlar, herhangi bir Müslüman tarihçinin değil, İsveçli Herman Lindqvist’in ve yine Oxford’dan emekli Hıristiyan kökenli tanınmış tarih profösör Albert Hourani’nin kaynaklarda gösterilecek tarih kitaplarından alınmadır. Sözkonusu “De Arabiska Folkens Historia” (“Arap Halkının Tarihi”) adlı kitabı aynızamanda İsveç üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulan Hourani artık yaşamamaktadır... 

 

Aslında sözkonusu çok zengin tarihle ilgili olarak lafı daha fazla uzatmadan kısaca şunları söyleyebiliriz... Şam (Damaskus) merkezli Emevi Hanedanı’ndan I. Abdul Rahman (Abd al-Rahman veya Ad-Dakhil Rahman, 750- 788), Emevi Halifeliği’nin yıkıldığı 750 yılında kaçıp İspanya’ya sığınacak ve orada egemenliği elegeçirecektir. Adının tamamı üç satır tutan III. Abdul Rahman (891- 961), 912 yılında Kordoba (Cordoba) emiri (prensi) olacak ve 929 yılında kendisini Halife ilanedecektir. Ve bundan sonra devletin adı Endülüs Emevi Halifeliği olarak kalacaktır. Sarışın mavi gözlü bu ilk Halife’nin soy ağacının bir kökü, yenilen Batı Got kıralı Roderik’in Müslüman olup I. Abdul Rahman ile evlenen dul eşi Sara’ya uzanmaktadır... Sadece Sara değil, inançlarına hiç karışılmayan halkın önemli bir çoğunluğu, özellikle ve öncelikle Got üst sınıfları gönüllü olarak Müslümanlığı seçmişlerdir... Herman Lindqvist’in anlatımıyla tüm İslam egemenliği boyunca, -1000’li yıllarda sayıları dört milyonu bulan- İspanya toplumu içinde Araplar herzaman azınlık olmuşlardır. Çoğu orduda subay olan 50 bin Arapdan ve birkaç yüz bin Berberiden başka birmiktar da Suriyeli, Yemenli dışında kalan İspanya nüfusu, İberyalılar, Keltler, Romalılar, Gotlar, Yahudiler ve diğer halklardan oluşmuştur. Bu karışımı azınlık olarak yönetmek sadece tolerans ve adaletle mümkün olmuştur.

 

Oxford Üniversitesi eski profösörlerinden Albert Hourani’ye göre, sözkonusu töleransın etkisi ile Endülüs (Andalusia) yerli halkının ve bölgede yaşayan tüccar ve zanaatkar Yahudi topluluğunun önemli birkısmı özgür iradeleri ile Arapça öğrenecektir. Yerli halkın çoğunluğu gönüllü olarak Müslümanlığı kabuledecektir. Temelinde hoşgörü ve kendi kendini yönetme olan ortak bir Endülüs bilinci oluşacaktır. Yine aynı araştırmacıya göre, buradaki Yahudiler, asıl merkezi Irak’da olan fanatik Yahudilik’ten çok farklı bir kültüre sahip olacaklardır... Endülüs Emevileri Batı’ya yeni tarım ürünleri, yepyeni tarım teknikleri ve başka bilimsel ve teknik yenilikler getireceklerdir. Mezopotamya ve Mısır bağlantılı Grek felsefesi ve bilimi, matematik, geometri ve kimya Araplar aracılığıyla ispanya üzerinden Avrupa’ya girecektir. Yaygın kanı, eğer İspanya’da İslam-Arap hakimiyeti olmasa idi, ileride Amerika kıtasını keşfedecek bir Kristof Kolomb (Christopher Columbus) yetişemezdi. Süphesiz İslam dünyasının Avrupa’ya verdikleri bunlarla sınırlı değildir...

 

Herman Lindqvist’in kitabında yeralan 1480 yılından kalma ve denizcilikte kullanıldığı anlaşılan Arapca sembollerle işaretlenmiş metal bir küre resmi, Arapların Galileo Galile’iden en az bir yüzyıl önce dünyanın gerçek biçimi hakkında çok doğru fikre sahibolduklarını göstermektedir. Aynışekilde çizimleri sözkonusu kitapta yansıyan Araplara özgü birçok mekanik buluş Batı’daki benzerlerinden yüzyıllarca öncesine aittir. Hem Çinlilerin ve hem de Arapların 800’lü yıllarda barutu kullandıkları ve hatta Arapların demirle güçlendirilmiş kamış borulardan ok atma işinde baruttan yararlandıkları bilinmektedir. Batı, barutu ancak 1300’lü yıllarda kullanmaya başlayacaktır...

 

Herman Lindqvist’in anlatımıyla Madrid, 820 yılından itibaren Müslüman Arap yöneticiler tarafından kurulacaktır. Aynı yıllarda Kordoba (Cordoba) en az 200 bini bulan nüfusu ile Batı’nın en büyük kenti ve rakipsiz kültür merkezi olacaktır. İspanyol Arabı Claudia Sanchez-Albarnoz’a göre aynı kentin nüfusu o yıllarda 500 bini bulmuştur. Aynı kaynağa göre 900’lü yıllarda Kordoba’da yüzlece kişinin yıkanabileceği mükemmel bir halk hamamı, binlerce elyazmasına sahip onlarca kitaplık, her düzeyde okul ve Avrupa’nın ilk üniversitesi vardır... Herman Lindqvist’e göre aynı İspanya’da ilk Hıristiyan üniversitesi bu tarihten ancak 300 yıl sonra kurulabilecektir. İsveç üniversite kenti Uppsala’da ise ancak 500 yıl sonra, 1477’de ilk üniversite eğitime başlayacaktır... Ve yine Herman Lindqvist’e göre, İspanya’nın İslam egemenliği sürecindeki gerçek tarihi, hiç de İspanyolların çocuklarına öğrettikleri gibi, “Hıristiyanların Müslümanlara karşı sürekli yürüttükleri kahramanca savaşlarla” geçmemiştir. Tam tersine İspanya, politik anlamda en istikrarlı yıllarını ve altın çağını Müslümanlarla yaşamıştır.

 

Yukarıdaki yakıcı gerçeğe karşın, Avrupa’nın feodal Hırıstiyan dünyasının önderleri, bilinç altlarındaki derin korkuları, güvensizlikleri ve geleneksel vahşetleri ile kanlı katliamlar örgütleyerek İspanya’ya tekrar egemen olabilmişlerdir. Bu egemenlik kavgasında, günümüzde uygulanan taktiklere benzer biçimde, İslam dünyasında dengesizlik ve çatışmalar yaratma amacıyla en sekter çılgınca akımları İslam’ın hoşgörülü ve bilimsel çalışmalar yapan yanına karşı kışkırtmışlar, finanse etmişlerdir...

 

Yahudilere yönelik soykırım, pogrom geleneklerinden İspanya Müslümanları’da nasiblerini almışlar, onların Hıristiyan halka göstermiş oldukları hoşgörünün tam tersi bir tavırla toptan yokedilmişlerdir. Vatikan’ın ünlü azizlerinden Yakub’u (Jakob) elde kılıç Müslümanları katlederken gösteren ilginç tablo, sözkonusu düşünce yapısını yansıtması bakımından önemli kanıtlardan sadece birisidir. Yakub’un yaşamında ata binmemiş veya eline kılıç almamış olması önemli değildir; önemli olan, -sözde barışçı İsa’nın peşinden giden- Kilise’nin ve aynı kilisenin etkisinde dini tablolar çizerek ünlenen ressamların düşünce yapılarıdır. Sözkonusu tablonun bir fotoğrafını “Morerdödaren” (Morer Katili) altyazısı ile kitabına almış olan Herman Lindqvist’e göre, İspanya’da “Matamoros” (Moros Katili) katili olarak adlandırılan bu tablo, 1500’lü yıllardandır ve Jean de Flanders adlı bir ressama aittir. Benzerleri hiçte az olmayan bu tip tablolarda resmedilen Müslüman katliamları, onlar için çağlarında bir övünç kaynağı ve azizlik mertebesine yükselmenin basamağı olmaktadır. Moros sözcüğü ise, aynı yüzyılda Hıristiyanların Mindanao ve Sulu kentlerindeki Müslümanlara taktıkları addır.

 

Malesef aynı düşünce yapısı, bilinçaltı korkular ve güvensizlikler günümüzün Hıristiyan topluluklarında da önemli ölçüde yaşamakta ve bu korkular sözkonusu dünyanın mali- sermaye dayanaklı egemenleri tarafından kışkırtılarak ırkçı saldırganlıklara dönüştürülmektedir. Postmodern faşizmin yeni günah keçisi artık Yahudiler değil, Müslüman halklardır ve özellikle Arap kökenli Müslüman halklardır. Ve antisemitizmin bu yeni biçimi eskisine göre çok daha tehlikeli serüvenlere gebedir!  

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/