EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

 

“Harici” adıyla anılanlar, din içinde Sünni ve Şia inaçlarının dışında üçüncü bir ana kol olarak günümüze dek varlıklarını sürdüreceklerdir. Arap Yarımadası emirliklerinden Umman’da (Oman), ayrıca Kuzey Afrika’da ve Doğu Afrika bulunan Tanzania’nın parçası Zanzibar adasında küçük bir azınlık olarak varlıklarını sürdürmekte olan Hariciler, küçüklüklerine karşın İslam dünyası içinde rasyonel bir çizginin temsilcileri olarak zaman zaman çok önemli roller oynamışlardır... Aydınlanmacı Abbasi Halifesi Al-Ma’mun (yönetimi, 813- 833), Hariciliği veya vazgeçenler, dönenler, dışarıda kalanlar anlamında Mu’tazilah öğretisini resmi doktrin haline getirecektir...

 

İslam tarihi ve kültürü içinde çağının çok ötesinde büyük bir sosyolog ve tarihci olarak yerini alan, bazı analizleri ve değerlendirmeleri Batılı tarihçiler ve sosyologlar tarafından halen kullanılan Tunus doğumlu Ibn Haldun (1332- 1406), Mukaddime (Tarihe Giriş) adlı yapıtında, “...beşinci Abbasi Halifesi olan Harun al-Rashid yönetiminin (786-809) sonuna dek devlet gücü hak ve adalet doğrultusunda ve haklı yöntemlerle kullanılmıştır.”, demektedir. Yine aynı düşünür, bundan sonra Halifelik kurumunun dinsel- ruhsal özünü yitirdiğini, basit bir devlet yöneticiliğine dönüştüğünü ve Şia’nın yolunun açıldığını ifade etmektedir... Şüphesiz burada “Şia’nın yolunun açıldığı” söylenirken önemli bir tarihi gerçek ifade edilmektedir ama, Harun al-Rashid’den sonra gelen Halifelerin tümünün birden küçümsenmeleri, Sünni İslam’a bağlılığın ve Arap olmanın yaratmış olduğu biraz aşırı bir tepki olarak yorumlanabilir. Çünkü, ünlü Halife Harun al-Rashid’in oğullarından olan yedinci halife al-Ma’mun ibn Harun çok önemli bir karakterdir ve O’nun yönetimi ile birlikte Abbasi Halifeliği içinde İran düşüncesi önplana çıkmaya başlamıştır... Ayrıca, hemen sonra Türkler’de Halifelik içinde politik egemenliği elegeçireceklerdir...  

 

Simyager (alchemist), hekim ve aynı zamanda “Binbirgece Masalları”nın ünlü karakterlerinden olan beşinci Abbasi Halifesi Harun ar-Rashid (Halifeliği, 786- 809), Arap kimyasının babası sayılmaktadır. Harun ar-Rashid Batı’nın bilim dünyasında en çok tanınan Arap karakterlerden biridir. Buna karşın tarihçiler tarafından O’nun iyi bir yönetici olmadığı, devlet işlerinden pek anlamadığı iddia edilmektedir... Birçok tarihçiye göre Harun ar-Rashid’in hatalı kararı sonucu oğullarından al- Amin (Muhammad), 809- 813 yıllarında altıncı Abbasi Halifesi olmuştur ama, aynı olay kanlı bir yarı- kardeş kavgasının başlangıcı olarak tarihe geçmiştir...

 

Al- Amin, Harun ar-Rashid’in Arap asıllı meşru eşi Zubeyde’den olmaydı. Harun ar-Rashid’in İranlı (Pers) bir cariyeden olma oğlu al-Ma’mun, yarı- kardeşinden sadece altı ay kadar önce, 786 yılında doğmuştu. Tarihçilerin ikircimsiz kanılarına göre al-Ma’mun, entellektüel kapasitesiyle ve sahibolduğu yönetici yetenekleriyle, kısacası her açıdan kardeşinden üstündü. Buna karşın Harun ar-Rashid, hatalı bir kararla, imparatorluğun çok daha önemli batı bölgelerini ve Irak’ı al- Amin’e bırakacaktı. Al- Ma’mun’a ise imparatorluğun doğu bölgelerinin, şimdiki Türkmenistan’da bulunan Merv merkezli Horasan’ın egemenliğini kalacaktı. Bu, O’nun yönetimin merkezi olan Bağdat’tan uzaklaştırılması anlamına geliyordu. Sözkonusu kararından kısa süre sonra Harun ar-Rashid ölünce, Bağdat’ta egemen olan al- Amin Halifeliğini ilanedecekti... “Binbirgece Masalları”nın romantik karakteri olarak idealize edilmiş olmasına karşın, tarihçilere göre Harun ar-Rashid iyi bir devlet adamı değildi. O, sanatın cömert bir koruyucusuydu sadece...

 

Al- Ma’mun, tek başına olsa belki “kaderine” rıza gösterirdi ama, annesi aracılığıyla çok eski bir medeniyetin temsilcileri konumunda olan, entellektüel gelişmişlikleri nedeniyle Abbasi İmparatorluğu bürokrasisinde egemenlik kuran, kimliklerini korumak amacıyla eski inançları Zoroastrianizm’i süreç içinde ustaca islamlaştırırken Arap Müslümanlarla zaman zaman alevlenebilen sürekli bir çatışmaya giren İran (Pers) dünyası ile bağlantılı idi. Abbasi İmparatorluğu’nun bürokrasisi ve ordusu içinde önemli konumlara sahip İran kökenli aristokrasi, kendilerini iktidara taşıyacak al- Mamun gibi bir kartı oynamamazlık edemezdi. Sonuçta, iki kardeş arasında alevlenecek olan kanlı kavga, özünde, farklı iki kültürün temsilcisi iki miletin kavgası idi. Böylece, Harun ar-Rashid’in İranlı bir cariyeden doğma oğlu Al- Ma’mun ile nikahlı Arap eşi Zubeyde’den olma oğlu al- Amin arasında İslam dünyası içindeki en acımasız içsavaşlardan biri başlayacaktı...

 

Al- Amin’in Halifeliği (809) ile birlikte yarı- kardeşler arasında başlayan silahlı mücadele sürecinde, Al- Ma’mun’un safında, ileride vezir olacak olan İranlı bürokrat al- Fadl ibn Sahl ve yine İranlı general Tahir yeralacaklardı. Suriye Arapları ve diğer Arapların çoğu ise Bağdat’ta halifeliğini ilanetmiş olan al- Amin’in safında dizileceklerdi... Sonunda, Nisan 812’de Bağdat, Al- Ma’mun’un güçleri tarafından kuşatılacaktı. Uzun kanlı bir savaşın ardından Eylül 813’de Bağdat düşecekti. Al- Amin öldürülecek ve al- Mamun’un 833’yılında Tarsus, Kilikya’da ölümüne dek sürecek olan Halifelik dönemi başlayacaktı...  

 

Haricilik veya Mu’tazilah (= vazgeçenler, dönenler, dışarıda kalanlar) doktrini 700- 900’lü yıllarda Basra ve Bağdagt’ta gelişecekti. Yine Haricilik, 700’lü yıllarda İslam felsefesi içine Helenistik felsefenin katagorilerini ve metodlarını ilk kez taşıyan ve bunları kullanan düşünce akımı olacaktı... Harici olarak adlandırılanlar, önce tüm dikkatlerini “Allahın birliği” (tevhid) sorunu üzerine yoğunlaştıracaklardı. Eğer Allah parçalarına ayrılamazsa, ve bundan dolayı da yaratılamazsa/ biçimlendirilemezse, Kuran’da teknik olarak sonsuza dek Allah ile birlikte varolabilecek ve O’na ait birşey olamazdı. Çünkü Kuran, belirli bir zaman dilimi içinde ve bölüm bölüm gelmişti... Hariciliği devlet doktrini haline getirmiş olan Halife al-Mamun, 827’de, “Kuran’ın bir devlet dogması olduğunu” ilanedecekti. Kısacası, “Peygamber’in vekili” anlamında Halife ünvanını taşıyan al-Mamun, Peygamber’in “getirdiği” kitabın sadece devlete ait bir dogma olduğunu ilanetmekteydi. Peygamber, “vekili” tarafından yalanlanmaktaydı... Şüphesiz buna karşı çok güçlü bir reaksiyon da gelişecekti...

 

Hariciler, kaderin önceden Allah tarafından belirlendiği, iyiliğin de kötülüğün de Allahtan geldiği inancına itiraz etmekteydiler. Haricilik veya Mu’tazilah doktrinine göre insanlar, seçimlerini özgür iradeleri ile gerçekleştirmekte, kaderlerini kendileri belirlemekte idiler. Özgür iradeleri ile ya kötülüklerin (şeytanın) safını, ya da iyiliğin yolunu seçmekteydiler. Daha ayrıntılı ifadesiyle, onlara göre Allah, insanlar için sadece iyi şeyler istemekteydi ama, insanlar kendileri özgür iradeleri ile davranışlarını belirlemekte, bilerek iyilik veya kötülük yapmaktaydılar. Aslında bu düşünce tarzı ve Allah’a verilen yeni “sadece iyilik isteme” kimlik eski İran dini düalist Zoroastrianizm’de ve yine İran (Part) kökenli Mani’nin (216-274/ 277?) kurduğu Manicheism’de de bulunmaktaydı.

 

Zoroastrianizm’in  Ahura Mazda’sı sadece iyiliklerin kaynağı idi. Ve bu felsefeye göre de insanlar, özgür iradeleri ile ya iyiliğin, “aydınlıkların efendisi” Ahura Mazda’nın (“Akıllı Lord/ Efendi/ Yaratıcı”) safını seçmekteydiler, ya da kötülüğün, “karanlıkların efendisi” Ahriman’ın (“Ahmak Yıkıcı/ Şeytan”) safında yerlerini almaktaydılar. Zoroastrianizm’in Harici doktrini üzerindeki etkisi açıkça gözükmekteydi... Zoroastrianizm’in, Hıristiyanlığın, Budizm’in ve eski Mezopotamya mitolojilerinin karışımı olan Manicheism’in de Harici veya Mu’tazilah doktrini üzerinde derin etkileri olduğu ortadaydı. İranlı anasının oğlu al- Mamun, zaten muhtemelen bu etkilerle büyümüştü...

 

Al- Mamun’un babası Harun ar-Rashid’in özel öğretmeni Yahya’da İranlı Barmakid sülalesinden gelmekteydi ve bunlar rahip sülalesi idiler. İslamiyet öncesi İran’da çok büyük güç sahibi Zoroastrian rahipler soyundan olmamaları için bir neden yoktu ve eski mesleklerini rahatça Müslüman imamlar veya eğitmenler olarakta sürdürebilirlerdi... Edebiyat, felsefe, bilim konularında dönemlerinin en ileri gelenleri olan bu İran kökenli kişiler, sarayın içinde en yüksek bürokratik mevkileri de tutmakta idiler. Halife Harun ar-Rashid’in son yıllarında, 803’de, Barmakid sülalesinin saray içindeki etkileri bir aşk serüveni nedeniyle sonbulacaktı ama, İran düşünce tarzı Abbasi bürokrasisi içinde egemendi... Zaten Abbasi İmparatorluğu’nun (749-1258) örgütlenme modeli Emevi İmparatorluğu’nun (661-750) örgütsel yapısından çok daha ileri ve karmaşıktı... Yalnız, tüm bu etkilere karşın Harun ar-Rashid, Sünni İslam’ın Hanefi mezhebini seçecekti...  

 

Haricilik veya Mu’tazilah doktrinin kurucusu Vasil ibn Ata (700- 748), Hasan al-Basri’nin (642- 728) ve diğer bazı önemli dini fügürlerin öğrencisi olmuştu. Yine O, Emevi (Umayya) Hanedanı’na karşı başlayan ayaklanmaya katılmış bir ihtilalciydi... Derin inançlı ve dünya zevklerinden elini çekmiş (zahid, zahidi) bir kişilik olan Hasan al-Basri’ye göre İslam’ın en büyük düşmanları, gerçek münafıklar, odalarda, sokaklarda, pazarlarda dini teşhircilik yapanlardı! Yani O’na göre insanın inancı, gösterişte değil, içinde ve tüm eylemlerinde gizlidir... Bu önemli sözleri günümüzün koşullarına adapte edersek, inançlar, arpa boyu bıyıklarda, sıkma başlarda veya minareli şiirlede, aralarına dini sözler serpiştirilmiş gösterişli nutuklarda, kameralar karşısında cami ziyaretlerinde değil, insanın içinde ve tüm eylemlerindeydi... (Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.)

 

Yine Hasan al-Basri, tüm davranışlarından insanın kendisinin sorumlu olduğu, kaderini kendisinin belirlediği görüşünü argümanları ile net bir biçimde savunmaktaydı. Sonradan Mu’tazilah (Harici) doktrini içinde de yeralacak olan bu görüşünü O, beşinci Emevi (Umayya) Halifesi Abd al-Malik’e (685- 705) uzun bir mektupla bildirecekti. Bu mektup, “insanın tüm davranışlarının Alah tarafından belirlendiği” görüşüne, kaderciliğe karşı İslam içinde en erken ve en detaylı “bilimsel” teolojik bir saldırıydı. Ve görüşleri nedeniyle Hasan al-Basri, 705- 715 yıllarında gizlenmek, kaçak yaşamak zorunda kalacaktı...

 

Şüphesiz Harici öğretisinin, -içinden geldiği ve bütünüyle reddetmediği- resmi İslam’a karşı itirazları yukarıda sözedilenlerle sınırlı değildir. Örneğin, bunlar ayrıca İslam’ın beş şartına, dinin beş temel direğine bir altıncısını, cihad şartını eklemişlerdir... Bilindiği gibi beş şart sırasıyla, “Allah’ın birliğini ve Muhammed’in O’nun Peygamberi olduğunu” kabullenmeyi ifade eden kelime-i şahadet veya şahadat getirmek; hergün beş vakit namaz kılmak; Ramazan aylarında oruç tutmak; gelirinin en az kırkta birini “zekat” adıyla yoksullara vermek; ve Mekke’ye, Kabe’ye hac için gitmektir.

 

Hasan al-Basri’nin derinlemesine inanmışlığı kendisinden sonra gelecek olan dünya nimetlerinden elçekmişleri ve İslam mistisizmini/ gizemciliğini derinden etkileyecektir. Vasil ibn Ata tarafından şekillendirilmiş olmasına karşın Hasan al-Basri’nin derin etkilerini taşıyan Mu’tazilah doktrini, İslam içinde akılcılığı, rasyonalizmi temsiletmekteydi ve aydınlanmacı Halife al-Mamun tarafından devlet doktrini haline getirilecekti...

 

Al-Mamun’un yönetimi (813- 833) sırasında tüm eski Grek bilimiyle ve felsefesiyle ilgili yapıtlar arapçaya çevrileceklerdir. Al-Mamun, Grek felsefesi ve bilimsel çalışmaları ile ilgili eserlerin çevrilmelerini bizzat cesaretlendirecektir. Aynı amaçla Aklın Evi (Bayt al-Hikmah) adını alan bir akademi kuracaktır. Bu akademide çalışan çevirmenlerin çoğu Hıristiyanlardan oluşmaktaydı. Ayrıca yine O, İslam dünyasında bulunmayan en önemli Bizans (Doğu Roma) metinlerini getirtip çevirttirecekti. Bağdat merkezli Abbasi Halifeliği’nin sınırları içinde, İslam dünyasında bilimlere ilgi hızla artacak, antik çağın astronomi bilgilerini dirilten İslami okullar doğacaktı. Sadece çeviriler değil, bizzat bilimsel araştırmalar da başlayacak ve gelişecekti. İslam dünyasında bilimin ve sanatın tüm dalları ve edebiyat çiçek açmaktaydı.

 

Batı’da yeniden doğuşun (rönesans) ürünü modern romanı derinden etkilemiş olan ve hatta bunun ilk türü olarakta kabuledilen -masal içinde masal- “Binbirgece Masalları”, aynı yüzyılda ve daha ayrıntılı olarak bir sonraki yüzyılda derleneceklerdir. Yine bir yüzyıl sonra, dünya edebiyatının eşsiz klasiklerinden olan ve modern Batı edebiyatı üzerinde derin etkileri bulunan Firdevsi’nin (Ferdowsi, 935- 1020/ 26) -tüm zehirlerinden arındırılarak ancak 33 yılda tamamlayabildiği- Şahname’si (Kıralların/ Hükümdarların Kitabı) yayınlanacaktır. Efsaneleri ve hükümdarları ile birlikte Zoroastrian İran’ın İslamlaşmış bir tarihi olan Şahname’nin özellikle büyük Alman yazarı ve düşünürü Johann Volfgang von Goethe’nin (1749- 1832) en büyük yapıtlarından olan Faust’u (1808 ve 1832) derinde etkilediğini veya -Batı kaynaklarında sözedilmese de- Şahname olmadan Doktor Faust ve O’nun ruhunu satınalan Mephistopheles (şeytan) karakterlerinin yaratılamıyacağını hemen burada ayrıntıya girmeden belirtmeliyim. Ve şüphesiz yine “Doğu’nun ve Batı’nın Divanı” (1819) adlı yapıtında Doğu edebiyatının derin izlerini yansıtan Goethe’nin, Doğu İslam kültüründen etkilenişi ne burada sıralananlarla sınırlıdır ve ne de bütünüyle Batı’nın etkilenişi bir- iki cümle ile anlatılabilecek bir olgudur...

 

Önce Haçlı, sonra Moğol darbesinden önce İslam’ın bu aydınlık yüzüne karşı en güçlü reaksiyon, içeriden gelecektir. Al- Mamun’un öldüğü 833 yılında hapse atılacak olan Ahmad ibn Hanbal, sözkonusu kültür zenginliğine yönelik dargörüşlü puritan/ safcı bir taşra Arap tepkisinin avukatlığını yapacaktır. Süreç içinde bu gericilik, 1700- 1800’lü yılların puritan/ safcı Vahabizmi’ne veya asıl adıyla Muvahhidun (tekçi) tarikatına dek uzanacaktır...         

 

Eski Grek klasiklerinin ve bu arada  Zoroastrianizm’in Grekleşmiş biçimi olan Platonizm (Plato, ölümü İ. Ö. 348/ 347) felsefesinin Arapçaya çevrilmesi olgusu mevcut özgürlük ortamı ile de birleşince, Şia’nın yolu açılacaktır... Abbasi İmparatorluğu döneminde Zoroastrianizm’in “kutsal” kitabı Avesta’nın metinleri gizlice başka dillerde, Hindistan’ın din ve edebiyat dili olan Sanskrit dilinde yeniden üretilmeye başlanacaktır. Tüm bu gelişmeler, eski zengin İran kültürünün, bilgeliğinin İslam felsefesine ustaca monte edilmesini, Zoroastrianizm’in islami bir kabuk içinde yeniden üretilmesini kolaylaştıracaktır... Yine aynı dönemde Ali’ye sempati duyan teologlar çok büyük bir rahatlık içinde çalışabileceklerdir.

 

Abbasiler, Halifelik kurumuna doğrudan “Allah’ın temsilciliği” anlamını yükleyeceklerdir... Bu yeni anlam, Halife için daha önce varolan “Peygamberin temsilciliği” görevinden çok daha ileri ve yüksek bir statüyü ifade etmektedir. Anlaşılan sözkonusu değişiklik, İslam içinde şekillenen yeni ayrışmalarla ilintilidir. Halifelik kurumuna doğrudan “Allah’ın temsilciliği” anlamı yüklenmesinin, Kuzey Afrika’da şekillenmiş olan İsmailiye Şiası (7 İmam Şiası) inancına bağlı Fatımi Halifeliği karşısında Abbasi Halifeliği’nin kendisine daha üst bir kimlik arama çabası ile bağlantılı olduğu düşünülebilir. Diğer yandan Halifelik kurumunu Muhammed’in değil de doğrudan Allah’ın temsilciliği haline getirmek, Abbasi Halifeliği üzerindeki İran düşüncesinin etkileri ile de bağlantılı olmalıdır. Çünkü, bu yeni statüsü ile Halifelik, Muhammed’i ve kitabı Kuran’ı rahatça tartışmaya açabilmektedir...

 

Oxford’un eski tarih profösörlerinden Lübnan asıllı Albert Hourani’ye göre, Abbasi Halifeliği döneminde iktidar merkezileşirken, valilikler oluşturulacak, adli mekanizma (kadılar) ayrı bir kurum haline geleceklerdir... İşin gerçeği, İslam dünyasında böyle hukuki bir mekanizma oluşurken, Batı’da sorunlar halen “dişe diş, göze göz” yöntemiyle çözülmekte idi... Yine aynı dönemde, 800’lü yıllarda ilk kez kölelerden ve doğu sınırlarındaki Türk halklardan düzenli, paralı bir ordu kurulacaktır. Daha önceki fetihleri yapanlar düzenli ordular değil, aşiret birlikleri idiler. Merkezileşen iktidarla birlikte şekillenen yeni profesyonel orduya Halife daha çok güveniyordu... Abbasi İmparatorluğu ile birlikte oluşturulan yeni karmaşık devlet yapısı, -bu satırları yazan kişiye göre- politik bir deha olan Dareius’un İ. Ö. 522’de Pers İmparatorluğunu örgütleme biçimini, Dareius’un o yıllarda kurduğu mekanizmayı çağrıştırmaktadır. Devlet bürokrasisindeki üstünlükleri ile iktidara egemen olan İranlılar, eski bir medeniyetten geldiklerini kanıtlamışlardır... (Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.)

 

Önce paralı asker olarak gelen, politik iktidara güven ve istikrar sağlayan Türkler, daha sonra, 1055’de Tuğrul Bey yönetiminde Bağdat’ı alacaklar ve politik iktidarın gerçek sahibi olacaklardır. Oğuz aşiretlerinden olan bu Türkler, Sünni İslam’ın ılımlı Hanefi koluna bağlıydılar ve onlarla 1243 yılına dek sürecek büyük Selçuklu İmparatorluğu dönemini başlayacaktır... Siyasi iktidara egemen olan Türkler, Araplar’ın elindeki dini liderliğe, Halifelik kurumuna dokunmayacaklardır. Türkler, kendileri Hanefi mezhebini benimsemiş olmalarına karşın, iktidar alanları içinde diğer Sünni mezheplere, özellikle Şafi mezhebine geniş özgürlük tanıyacaklardır...

 

Türk aşiretlerinin diğer farklı kolları da, farklı göçebe Türk aşiretleri de, güney Kafkasya üzerinden yolarına devamederek -Grek dilinde güneşin doğduğu istikamet anlamına gelen- Anadolu’ya akacaklardır. Bu türkler, Sufi inançları’da beraberlerinde Anadolu’ya taşıyacaklardır. Sözkonusu daha kuzeyden gelen aşiretler, Sufi İslam’ın bir biçimi olan 12 İmam Şiası’na ve bu inancın değişik türevlerine bağlanacaklardır. Ve zaten bu Türk aşiretleri sayesinde, ileride kısaca dokunacağımız Safavi Hanedanı sayesinde Şia inancı İran’da yaygınlaşıp egemen inanç biçimi haline gelebilecektir. Şia inancı İran topraklarında azınlığın dini olmaktan Türkler sayesinde kurtulacaktır. Aynı inanç Türkler sayesinde İslam dünyası içinde de ciddi politik bir güce dönüşebilecektir ama, bu gücü sağlayan Safavi Türk hanedanı süreç içinde İranlılaşacaktır... Yine aynışekilde Bağdat merkezli Sünni Abbasi Halifeliği Türk askeri gücü ile istikrara kavuşacaktır...

 

İslam doğuya genellikle tüccarlar aracılığıyla ve tamamen barışcı biçimde yayılmış olsa da, bölgede güvenliği ve istikrarı sağlayan askeri bir güç olmadan böyle kolay ve kalıcı bir yayılma rahatça sağlanamazdı. Zaten sözkonusu ticarette yine aynı askeri güç sayesinde güvenlikli olarak yürüyebilmekteydi... Yine Balkanlar’da Bogomiller, -kültürel köklerinin aynılığı nedeniyle- Sufi İnançlara sahip Türk öncü birlikleri ile rezonansa gelip gönüllü olarak İslam’a geçseler de, bu gönüllü İslamlaşma olgusu bile Balkanlar’daki diğer Hıristiyan unsurlara karşı güvenliği sağlayan bir askeri güç olmadan gerçekleşmezdi... Kısacası, İslam inancının Batı’ya doğru yayılıp politik bir güç haline dönüşmesi, İslam dünyasına taze bir kan veren ve askeri güç olarak İslam dünyasına katılan Türkler sayesinde olacaktır.

 

Anadolu’nun kapılarını sonuna dek açan ve Haçlı güçleri durdurup gerileten yine asıl olarak Türk askeri güçleri olacaktır. Selçuklu ve ardından Osmanlı Türk politik egemenliği ile birlikte Sünni İslam içinde yeni bir dönem başlayacaktır. Diğer yandan bu sürecin bir benzeri yine Türk aşiretleri sayesinde Şia inancı içinde yaşanacaktı. Başlangıçta yedi Türk aşiretinin kılıç gücüne dayanan Safavi Hanedanı olmasa idi, 12 İmam Şiası İran’da çoğunluğu sağlayamaz, kalıcı egemen politik bir güç asla olamazdı... 

 

Zoroastrianizm, Hıristiyanlık ve Budizm gibi inançların karışımı olan düalist Manicheism’in bir biçimi olan Bogomilizm inancına sahip bazı Balkan halkları, 1300’lü yılların başında Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Osmanlı- Türk öncü birlikleri ile kolayca rezonansa gelebilecektir. Çünkü, Sünni İslam’dan farklı olarak düalist bir evren anlayışına sahip Sufi inançlarda Bogomilizm’in temelinde duran kültürlerle beslenmişlerdi. Yeni gelen Türk Sufi savaşçılar, biryandan Bogomil inancında olanların Kilise baskısından kurtulmalarının garantisi olurlarken, diğer yandan aynı inanca sahibolanların önemli kısmı Bogomolizm’e benzeyen Sufi İslam’a hızla geçeceklerdi. Özellikle Bektaşilik, Balkanlar’da, Arnavutlukta hızla yayılacaktı... (Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlardan Türk öncü birlikleri üzerine notlar.)   

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarını ikiye katlamış olan Yavuz Sultan Selim, 1516- 1517 yıllarında Suriye ve Mısır’a egemen olan ve ağırlıklı olarak Türk unsurlardan oluşan Memluklu (veya Kölemen) yönetimini yıktıktan sonra, Halifelik kurumunu Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a taşıyacaktır (I. Selim, Şia- Alevi inancında olan gerçek Türk unsurlar tarafından Acımasız/ Gaddar Selim olarak tanınmaktadır ve 1566- 1574 yıllarında Osmanlı İmparatorluğunu yönetmiştir.). Yavuz Sultan Selim’in veya karşıtlarının tanımlamasıyla Gaddar Selim’in elegeçirmiş olduğu Halifelik postu ile birlikte Osmanlı Hanedanı, -Türk Safavi Hanedanı’nın egemenliğindeki Şia İran dışında kalan- İslam dünyası üzerinde manevi bir güç sağlayacaktır. (Not 4: Türkiye Cumhuriyeti'nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.)

 

Hazar’ın güney kıyılarında, Daylam’da, Tahran’ın kuzeyinde uzanan yüksek ve sarp Elburuz sinsilesinin olduğu yerlerde, İran’ın Olimpus’u konumundaki Damavand Dağı eteklerinde kurulmuş Alamut Kalesi’ne üstlenmiş olan Nizari İsmailiyesi tarikatının önderi Hassan-e Sabbah’ın (ölümü, 1124) “Haşhaşçılar” olarakta anılan “kutsal suikastçiler”in işledikleri politik cinayetlerle ve 1096- 98 yılında başlayan yıkıcı- yağmacı Haçlı seferleriyle kaosa sürüklenen Abbasi Halifeliği, 1258’de Moğol istilası ile tarih sahnesinden çekilecektir.

 

Cinayeti işleten gücün kimliği bazı tarihçilere göre tam kanıtlanamamış olmakla birlikte, “Haşhaşcılar” örgütlenmesinin en dikkate değer ve etkili politik cinayeti, Selçuklu yönetiminin gelmiş geçmiş en önemli başveziri olan İranlı Nizam al- Mulk’ün öldürülmesi olmuştur... Cinayeti işleten güç üzerindeki şüphelere karşın, Amerikalı tanınmış Yakındoğu Tarihi Emekli Profösörü Bernard Lewis, “The Arabs in History” adlı kitabının 1993 baskısının 162- 163ncü sayfalarında, cinayeti Hassan-e Sabbah’ın işlettiğini yazmaktadır.

 

Bernard Lewis, aynı sayfalarda özet olarak, Hassan-e Sabbah’ın 1078 yılında Kahire’de Fatımi Halifesi’ni ziyaret ettiğini, Halife al-Mustansır’ın 1094’de ölümü üzerine askeri komutan tarafından yerine atanan yeni halifeyi tanımayıp, Mustansır’ın yaşlı oğlu Nizar’ın İmamlığını (Halifeliğini) kabulederek yolunu Kahire’den ayırdığını ve 1090 yılında Alamut Kalesi’ne egemen olduğunu yazmaktadır. (Bernard Lewis’in adını vermediği -askeri komutan tarafından atanmış- Halife, al-Mustansır’ın küçük oğlu al-Mustali’den başkası değildir.- Y. K.) Ve yine Bernard Lewis’in anlatımıyla özet olarak, Haşhaşçılar olarakta anılan Hassan-e Sabbah’ın tarikatından biri 1092 yılında Nizam al-Mulk’ü öldürmüştür.

 

Aynı anlatıma göre, Haşhaşçılar’ın Suriye’de de güçlü bir üsleri vardır ve Haçlıların güncelerine göre bunlar Suriye’de Müslümanlar arasında olduğu kadar Hıristiyanlar arasında da yaygın bir korku ve nam salmışlardır. Hatta ünleri Avrupa’ya dek yayılmıştır. Nizam al-Mulk’ün öldürülmesi Selçuklu yönetimini derinden etkilemiş ve İmparatorluk merkezi otoriteden yoksun bir seri küçük devletlere (aslında, Atabeylikler olmalı- Y. K.) ayrılmıştır. Değişik bölgeler birbilerinde bağımsız davranan küçük devletlerle veya daha doğrusu Atabeyliklerle yönetilmeye başlamıştır. Ve işte ilk Haçlı Seferi (1096) Selçuklu İmparatorluğu’nun bu en zayıf döneminde başlamıştır.

 

Mülkün/ Hükümdarlığın Düzeni/ Buyruğu anlamına gelen Nizam al-Mulk adının takma olduğunu açıklamaya bile gerek yoktur herhalde. Yüksek bürokrat olan babası gibi önce Afganistan merkezli Türk Gaznevi Hanedanı’na (977- 1186) hizmet eden ve ardından Selçuklu yönetiminin Horasan valisi Alp Arslan’ın (1030- 1073) hizmetine giren Abu Ali Hasan ibn Ali (Nizam al-Mulk, 1018/ 19- 1092), Alp Arslan’ın 1063 yılında ikinci Selçuklu hükümdarı olmasıyla birlikte vezirlik koltuğuna oturtulmuştur...

 

Alp sıfatının batı dillerindeki karşılığı atlı savaşçı anlamında şovalye olmaktadır. Alp Arslan takma adı, Arslan Şovalye veya Fetheden Arslan olarak anlaşılabilir. Alp Arslan’ın çok uzun olan asıl adının son bölümü, Muhammed ibn Davud Cihangirbey olmaktadır. Çok iyi bir askeri komutan, askeri eğitmen ve dürüst bir kişilik olarak tanınan Alp Arslan, devlet işlerinin götürülmesini vezirlerine ve özellikle sonderece entellektüel, akılı ve becerikli bir karakter olan İranlı başveziri Nizam al- Mulk’e bırakmıştır... Alp Arslan’ın 1071 Ağustosunda Doğu Roma ordusuna karşı Malazgirt’te kazandığı zaferin ardından Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı bilinmektedir. Ve bu büyük hükümdar Kasım 1072’de bir savaş esiri tarafından ağır yaralandıktan sonra Ocak 1073’de ölmeden önce tahtını 13 yaşındaki oğlu Melik Şah’a (1055- 1092) bırakmıştır.

 

Nizam al-Mulk’ün koruması altındaki Melik Şah üçüncü Selçuklu hükümdarı olurken, tüm devlet işlerini çekip çeviren asıl yetkili kişi başvezir Nizam al-Mulk olmuştur. Aşiretler arasındaki çelişkileri çözen ve ülkeye istikrar getiren bu vezirin öldürülmesi Selçuklu yönetiminin geleceği açısından çok büyük önem taşımıştır. Aynı dönemde Türk aşiretleri doğudan batıya, iran ve Anadolu içlerine doğru yoğun bir hareketlilik içerisindeydiler... Eğer sözkonusu cinayeti gerçekten Hassan-e Sabbah işletmişse, Nizam al- Mulk’ün hedef olarak seçilmiş olmasının doğru bir hesap sonucu olduğu söylenebilir. Çünkü ölümüyle birlikte yönetimdeki kargaşa artmıştır, İmparatorluğun merkezi yapısı dağılmıştır... Fakat yine de bu cinayeti kimin işlettiği tam bir kesinlik kazanmış değildir; olay tartışmalıdır...

 

Politika teorisi ve yönetim bilimiyle ilgili “Siyasetname” adlı bir de kitabı olan Nizam al- Mulk, kendi denetiminde devlet destekli medreseler (okullar) kurarak Sünni İslam “alimleri” arasında bir düşünce birliği, ideolojik disiplin, ortaklık oluşmasını sağlamıştır. Bir anlama dini eğitimi devletin denetimine alarak, dinsel ideoloji de büyük ölçüde birlik oluşmasını sağlayarak, İslam’ı daha elverişli toplumsal bir tutkal biçiminde kullanabilmiş, politik yönetimi kolaylaştıran bir araç haline getirmiştir... Nizam al-Mulk’ün kuduğu medrese sistemini ünlü Sufi düşünür, teolog al-Gazali (1058- 1111) şekillendirmiştir. Nizam al- Mulk, çok etkilendiği al-Gazali’yi 1091 yılında “Nizamiye” olarak adlandırılan medrese sisteminin baş profösörlüğüne atamıştır...           

 

Edebiyata, sanata, bilime çok değer veren Melik Şah’ın yönetimi yılları olan aynı zaman süreci içinde Selçuklu İmparatorluğu’nun bilim ve kültür yaşamı alabildiğine zenginleşmiştir. Dini fanatizmin en ufacık bir zerresinin bile bulunmadığı bu yılların günümüzde de yaşıyan en büyük karakterlerinden biri İranlı matamatikçi, astronom ve şair Ömer Hayyam’dan (1048- 1131) başkası değildir. Gerçek ismi alabildiğine uzun olan Ömer Hayyam, Sufi düşünürler arasında sayılmakla birlikte özünde ateisttir. Şairliğinden çok döneminin en iyi matamatikçisi ve astronomu olan Hayyam, Melik Şah’ın takvim reformu için kurduğu ekibin başkanlığını yapmıştır ve hükümdarla kişisel dostluk kurmuştur. (Arapça bir sözcük olan Hayyam, çadır yapıcısı anlamına gelmekte imiş ve muhtemelen babadan kalma bir lakapmış.).

 

İslam dünyası içinde Türkler sadece kılıç güçleriyle ve yönetici olarak değil, aynızamanda düşünür ve araştırmacı olarakta önemli işler başarmışlar, bu medeniyete kültürün her dalında, felsefe, edebiyat ve sanat alanında çok önemli katkılar yapmışlardır... Batı’nın talancı emperyalist merkezlerinin ve ruhunu bu merkezlerdeki “Mephistopheles”lere üç kuruşa kiralamış kolay kazanc ve kariyer peşindeki değişik sıfatlı birtakım yerli karakterlerin günümüzde sözde “aydın” olmanın ölçüsü olarak moda haline getirdikleri ulusu bütünüyle aşağılama çabalarına karşın; poltik hedefi bir halkı, ulusu Batı emperyalizminin talan saldırısı karşısında bütünüyle moralsiz, silahsız, dirençsiz bırakmak olan ahmakça aşağılama çabalarına karşın; ve diğer yandan yine aynı çabalara dolaylı biçimde hizmet eden ahmakça aşırı milliyetçi ilkel tepkilere karşın, aynen Arap ve İran halklarının olduğu gibi Türk halkının içinden de çok önemli düşünürler, edebiyatçılar ve sanat adamları yetiştiğini haykırmak gerekmektedir.

 

Bu dayanaksız ahmakça aşağılama çabalarına atılabilecek en önemli tokatlardan biri, tüm İslam dünyası içinde Aristotales’den (İ. Ö. 384- 322) sonra en büyük düşünür olarak kabuledilen ve aynı saygınlığı Batı’nın gerçek entellektüel çevrelerinde de kazanmış olan 878 Türkmenistan doğumlu ve 950 Şam? (Damaskus) ölümlü Farabi’nin gerçek kişiliğidir... Felsefesi, çok yönlü doğa araştırmacılığı ve mükemmel edebi öğretici diyalogları ile başta büyük Romalı hatip Ciçero’dan (İ. Ö. 106- 43) itibaren Batı’nın entellektüel yaşamını, Ortodoks, Katolik ve Protestan skolastik felsefesini ve Rönesans düşüncesini en çok etkileyen düşünürlerin başında gelen Aristotales, konuyla ilgili araştırmacılara göre, İslam dünyasında Türk asıllı Farabi olarak dirilmiştir. Hiçte İslam aristokrasisi içinden gelmeyen, muhtemelen asker olan babası ile daha çocukken Bağdat’a taşınan Farabi, Plato’nun ve Aristotales’in en büyük yorumcularından olduğu kadar, çok yönlü bir karakter olarak felsefi kozmoloji/ evren bilgisi, doğa bilimleri, psikoloji ve politika üzerine, bunların hepsi üzerine çalışmıştır. O, felsefeyi pratik yaşamın yararına sunarak, İslam toplumlarını reformların süreklilik kazanacağı, filozofların emeklerinin pratik yaşama uygulanabileceği sağlıklı bir yapıya kavuşturmak için çaba sarfetmiştir. İnsanı “kaderinin kurbanı” gibi gören tutuculuğa karşı, yine O, insan aklını, “en mükemmelin ortaya çıkışı” olarak savunmuştur. Yine Farabi, soru- yanıt yönteminin, diyaloğun üstün örneklerini mükemmel bir eğitim aracı olarak İslam dünyasına taşıyan kişi özelliğiyle de tanınmaktadır.

 

Sonuçta Farabi, kendinden sonraki düşünürleri derinden etkilemiştir... Ve şüphesiz, her karakteri kendi döneminin bir türevi olarak görmek, büyüklüklerini yaşamış oldukları çağın yerel ve evrensel koşullarına göre değerlendirmek ve aşılamaz “kutsal” varlıklar haline getirmemek bilimsel bakış açısının temel kıstaslarından birisidir. Yine de herşeye karşın, akla en büyük değeri veren ve insanın kaderinin kendi ellerinde olduğu düşüncesini önplana çıkartan Farabi’nin çağını çok aşan bir düşünür olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır...     

 

Sonuç olarak, zaten başlamış olan İslam aydınlanması, kaderciliğe şiddetle karşı olan Hariciliği resmi doktrin haline getiren yedinci Abbasi Halifesi al- Mamun ile yeni boyutlar kazanarak gelişmiştir. Aynı dönemde 12 İmam Şiası inancının ve Sufi inançların yolları açılmıştır. Batı’da yeniden doğuş anlamında Rönesans’ın temellerinde duran asıl itici güç, -Nil, Mezopotamya ve İran kökenli- eski Grek düşüncesi olduğu kadar, edebiyattan bilimlerin her dalına dek zengin İslam kültürüdür aynızamanda. Sözkonusu zengin İslam kültürünün ve bu kültürün gelişip serpilmesinin başlıca garantisi olan hoşgörü ortamı ve politik stabilite, 1096’da başlayan yağmacı ve kanlı haçlı seferleri ile ağır darbeler amıştır ve günümüzde bu dünyanın içinde bulunduğu göreceli geri bırakılmışlığın temellerinde yatan önemli nedenlerden birisi de budur. İslam dünyasında politik stabilitenin yediği darbeler üzerinde, Haçlı güçleri ile işbirliği içinde olan Nizari İsmailiyesi’nin “Haşhaşin” örgütlenmesinin de önemli payı vardır- aynı düşüncenin günümüzde mirascısı olan Ağa Han’da 1800’lü yıllardan beri İngiliz emperyalizminin en sadık işbirlikçisidir ve geleceğiz...

 

İslam dünyasına ikinci darbe Moğol istilası ile gelmiştir ve bununda mevcut gerilik üzerinde etkileri vardır. Bu etkiler açık gözle görülebilir biçimlerle değil, tetikledikleri karmaşık süreçlerle, özel olarak incelenmeleri gereken süreçlerle kendilerini göstermektedirler ve bunların başında sözkonusu saldırıların İslam Dünyası içinde yaratmış olduğu sekter akımlar, hoşgörüsüzlük ortamı vardır. Yıkıcı Haçlı seferleri, Moğol istilası ve ardından gelen koloniyalist ve emperyalist saldırılar biryandan İslam dünyası içinde en sekter akımları önplana çıkartıp bu gericilikleri beslerlerken, diğer yandan eserleri olan sözkonusu reaksiyoner güçlerin birkısmıyla rahatça ittifaklar kurabilmişler, bunları planlı olarakta beslemişlerdir. Büyük Biritanya yedekli ABD emperyalizminin günümüzde sürmekte olan kanlı emperyalist saldırıları sırasında da benzer gerçekler gözlemlenmektedir...

 

Türklere gelince... İslam dünyasının her iki temel akımı içinde de yeralan Türkler, kılıç güçleriyle içinde oldukları akımların yayılmalarına yardımcı oldukları kadar, sözkonusu sistemler içinde politik stabilitenin sağlanmasına da önemli katkılar yapmışlardır. Diğer yandan, sadece askeri yetenekleri ile değil, İslam dünyası içinde Türkler, felsefe,  bilim, sanat, edebiyat ve halk edebiyatı alanında da uluslararası önemi olan büyük değerler yetiştirmişlerdir... Şüphesiz bir tarihi bütünüyle olumlamaya kalkmak bilime, gerçeklere aykırıdır. Aynı tarihin birçok karanlık, kanlı yanları da vardır ama, sonuçta hem Müslüman kimliği ile ve hem de Türk kimliği ile insanların bu tarihten utanacakları bir yan yoktur. Bu büyük tarihi küçültmeye, aşağılamaya çalışanlar, halkı Müslüman toplulukların ruhlarını teslim almaya, onları mevcut emperyalist saldırılar karşısında dirençsiz bırakarak köleleştirmeye çalışan karanlık güçlerin kuklalığını bilinçli veya bilinçsiz olarak yapmaktadırlar. Ve aslında aynı kukla karakterlerin diğer toplumların, Batı halklarının tarihlerine de herhangi saygıları yoktur ama, bazıları tarafından “dini imanı olmadığı” ifade edilen paraya ve gecici kariyerlere tapınmaları sözkonusudur.

      

 

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

 

Bu satırları yazana göre, insanları etkileyen herhangi bir ideolojiye gerçek anlamıyla sahip çıkanlar, o düşünce sistemini anlamaya ve sözkonusu düşüncelerin kılavuzluğunda toplumsal sorunları çözmeye, diğer insanlar için olumlu birşeyler yapmaya çalışanlar bulunduğu gibi, aynı ideolojinin insanlar üzerindeki etkisinden yararlanarak kişisel kazanç ve kariyer sağlamaya, bu ideolojiyi sahiplenir gözükerek ve sözkonusu sahte inancını her fırsatta planlı biçimde sürekli teşhir ederek toplumu dolandırmaya çalışan tipler de vardır. Bu sonunculara Türkiye’nin politika sahnesinde de bol bol rastlanabilmektedir... Aynı olay sadece İslamiyet için değil, diğer tüm inançlar, dinler ve hatta bilimsel bir ideoloji olan sosyalizm için de geçerlidir. Herhangi bir düşünce sistemini sadece kendi yararları için kullanmak amacıyla sözde sahiplenenler, gerçekten de o ideale en çok zarar veren kişilerdir. Sınıflı toplumlar böyle sahtekarlarla doludur. Bunların birkısmı, dizginlenemez kolay kazanç hırsları ile en keskin yollara saparak ölüme, intehara dek bile gidebilirler ve başkalarını da yanlarında aynı felakete sürükleyebilirler. Kimileri de psikopat karakterlerinin kıvraklığı ile başbakanlık koltuklarına dek yükselebilirler...

 

Sınıflı toplumlara özgü sözkonusu olayın sosyolojik nedensellikleri, toplumsal ve bireysel psikolojik nedensellikleri ise ayrıca özel bir inceleme konusudur. Fakat yine de en genel anlamıyla bu can yakıcı gerçeğin veya kötülüğün gerisinde yatan neden, kişisel kanıma göre, hem sınıflı toplumların insanlar üzerinde yaratmış olduğu psikolojik tahribatlar, insanların kendi ürettikleri nesnelerin, paranın, kariyerin, mevkiin, ünün tutsağı olmaları anlamında yabancılaşma ve diğer yanda da toplumu oluşturan bireylerin analitik düşünebilen gerçek özgür varlıklar olamamış olmaları yatmaktadır. Toplumsal bir varlık olan insanın, gerçekleri bütünselliği ve değişkenliği içinde yeterli ölçüde görebilecek bilinç düzeyine henüz erişememiş olması; kişiliği ile, kişisel özgürlüğü ile toplumsal yararlar arasındaki sınırları, toplumsal yararlarla kendi bireysel yararlarının bütünselliği arasındaki bağlantıları ve sınırları doğru koyamamış olması, her türden sahtekarın yolunu açmaktadır.

 

Nesnelerin ve olayların birbirleri ile bağlantılarını, bireysel yararları ile toplumsal yararların bütünselliğini ve sınırlarını net olarak göremeyen insan, kendisini birey olarak alabildiğine zayıf hissetmektedir. Ve sonuçta çoğu birey, yerleşik ahmakça korkuları ile sürü “hayvanı” olmayı güvenliği açısından daha elverişli bulmakta, ve aynı sürü psikolojisi ile yarattığı kişi kültlerinin, seçtiği çobanın peşinde diğer zayıf “bireylerle” birlikte sürüklenmektedir. Böyle bir ortamda, gerçek anlamıyla özgür birey olamamış “bireylerden” oluşan sürüleri, toplumlardaki en psikopat, en değer yargısız ve inançsız karakterler uygun ortamlarda rahatça güdebilmektedirler. Sözkonusu değer yargısız ve sorumluluk duygusundan yoksun, bugün dediğinin ertesi gün rahatça yüzde yüz tersini söyleyip yapabilen gerçek psikopat karakterler, kitlelerin egemen “inançlarını”, egemen dinsel dogmalarını veya bilimselliğinden soyutlayarak dinsel dogma haline dönüştürülmüş “sosyalizm” gibi ideolojilerini istismar ederek onları sömürmektedirler, kullanmaktadırlar...

 

Kısacası, yalnız barışcı ve haksever bazı dini inançlara değil, aynızamanda bilimsel sosyalist ideolojiler de en büyük darbeyi dış güçlerden, bilinen düşmanlarından değil, asıl olarak sözkonusu psikopat “yandaşlarından” yemişlerdir. Tüm bunlar asıl olarak içten vurmuşlardır ve sözkonusu süreçler bitmiş değildir. Yığınları oluşturan bireylerin ezici çoğunluğunun gerçek anlamıyla özgür birey olamadıkları sürece de aynı kötülükler değişik biçimlerde sürüp gidecektir. İnsanların önemli birkısmının analitik değil, geçmişin kalıpları ile düşünmeleri aynı psikopat karakterlerin işlerini kolaylaştırmaktadır... Sonuçta, İslamiyet’e veya daha doğrusu Müslüman halklara en büyük kötülüğü yapanlar, arpa boyu bıyıklı, sıkma başlı veya bir başka biçimde teşhirci tiplerdir; Müslümanlığı pazarlayarak iktidara gelen politikacılardır.

 

 

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

 

İ. Ö. 522’de “yediler darbesi” ile Pers tahtına oturan I. Dareius(Büyük Darius), ülkeyi yirmi Satraplığa (vilayete), idari bölgeye ayırmıştır. Bunların herbirinin başına merkezden birer vali (satrap) tayinetmiştir ama, sözkonusu yerel yöneticilerin kendi askeri güçlerini, ordularını kurmalarına izin vermemiştir. Yine aynı satraplıklara doğrudan merkeze, kendisine bağlı birer askeri komutan ile birlikte askeri birlikler yollamıştır ve asıl büyük gücü merkezde, denetimi altında tutmuştur. Satrapların (valilerin) iktidarları sadece sivil iktidar biçiminde şekillenmiştir. Günümüzde olan da bundan pek farlı değildir aslında... Ayrıca Darius; mükemmel bir yol şebekesi ve ilk kez yine mükemmel işleyen bir posta teşkilatı kurmuştur. Böylece çok halklı geniş imparatorluğun her köşesinde olandan çabucak haberdar olabilmiştir... Şüphesiz Darius’un serüvenleri ve işleri bu notta anılanları binlerce kez aşacak büyüklüktedir ve dini de devletin denetimine almış olan Darius, birçok tarihçiye göre şeytani bir zekaya sahipti.

 

 

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlardan Türk öncü birlikleri üzerine notlar.

 

Güney Mezopotamya’da yaşıyor olmasına karşın Kuzeydoğu İranlı bir kavim olan ve İsadan önce 247 ile İsadan sonra 224 yıllarında İran’ı yöneten, güçlü bir imparatorluk kuran Parth soyunda gelme Mani (216- 274?), Zoroastrianizm, Hıristiyanlık, Budizm ve bazı eski Mezopotamya mitolojilerini birleştiren düalist, barışçı bir inanç üretecekti... İçinde ağırlıklı olarak Zoroastrian kültürü taşıyan Manicheism inancında, iyiliğin ve kötülüğün kaynakları Zoroastrianizm’de olanda da kesin biçimde ayrılacaktı. Ünlü Sasani İmparatoru I. Şapur’un (Shapur, Sapor, Sabur, ölümü 272) sevgisini kazanan ve O’nun koruması altında inancını başlangıçta ögürce yayabilen yumuşak tabiatlı, barışçı ve sanatçı Mani, Şapur’un ölümüyle entrikacı Zoroastrian rahipler kastının korkunç intikamlarının kurbanı olacaktı. Onlar, Mani’nin yaymakta olduğu inancı egemenlikleri ve yararları açısında tehlikeli buldukları için, yeni hükümdar I. Bahram’a (yönetimi, 273- 276) baskı yaparak Mani’yi hapsettirtecekler ve bazı anlatımlara göre derisini yüzdürtüp teşhir ederek O’nun beklenen kurtarıcı, Mehdi/ Mesias olmadığını kanıtlamaya çalışacaklardır... Mani, sıradan insanları, halkı bunaltan, felaketlere sürükleyen sürekli savaşlara bir son vermeyi, Batı’nın ve Doğu’nun inançlarını ve halklarını barış içinde biraraya getirmeyi düşlemişti.

 

Mani’nin kişi olarak trajik sonuna karşın üretmiş olduğu Manicheism inancı Doğu’da Çin’e dek hızla yayılacaktır. Sözkonusu inanç 694 yılında Doğu Türkistan’da etkili olacaktır ve buraları elegeçiren Uygur Türkleri 700’lü yıllarda Manicheism’i resmi devlet dini haline getireceklerdir. Uygur devleti 840’da Kırkız Türkleri tarafından yıkılıncaya dek Manicheism bölgedeki dominant konumunu sürdürecektir. Aynı bölge 1200 yılında Moğol egemenliğine girinceye dek Manicheism Doğu Türkistan’da varlığını koruyacaktır. Doğu Türkistan üzerinden 732’de Çin’e giren Manicheism, 843 yılında bu ülkede yasaklanacaktır...

 

Aynı inanç Batı’ya, Roma İmparatorluğu sınırları içine Neo- Manicheism adıyla yayılacaktır. Zaten Hıristiyanlık ile olan derin yakınlığı nedeniyle Balkanlarda Bogomilizm olarak yeniden üretilmesi hiçte zor olmayacaktır... Bogomilizm 900’lü yıllarda, bölgedeki Bulgar devletinin gücünün zirvesine ulaştığı ve dolayısıyla toplumda sınıf uçurumlarının en derinleştiği dönemde resmi Ortodoks Kilisesi’ne bir başkaldırı olarak doğmuştu. Çar Peter (927- 969) yönetimi yıllarında toplumun yitiren, dışlanan kesimlerini çevresinde toplayan ve ibadet etmek için ille de Kiliseye gerek olmadığını, bu işin dağ başlarında da yapılabileceğini iddia eden Bogomil adlı bir Bulgar papaz, Neo- Manicheist inancı kendi adıyla yeniden üretecekti...

 

Balkanlar’da hızla yayılan, hatta etkileri İtalya’ya dek uzanan Bogomilizm, sadece Ortodoks Hıristiyanlığın etki alanları içinde değil, aynızamanda Katolik alanlarda da yaygınlaşacak ve bu birbirine düşman iki büyük Kilise örgütlenmesinin her ikisi tarafından da dışlanacaktı. Kısacası, yeni gelen Sufi savaşçılar sadece düşünce yapıları ile Bogomil inancında olanlarla uzlaşmıyorlar, aynızamanda onların bölgedeki yaşam sigortaları oluyorlardı...

 

Mani’nin adı -düşmanlarının bir eseri olarak ve tamamen haksız bir tanımlama ile- günümüze “manyak” sözcüğü ile kalacaktır. Halk arasında aşırı canlılığı, saldırganlık derecesinde aktif bir ruhsal durumu ifade etmek için kullanılan “manyak” sözcüğü, psikolojide de bir ucu aşırı durgunluğu, bezginliği, yaşama sevincini yitirmeyi ifade eden ruhsal depresyon halinin diğer ucu olmaktadır. Deprasyonun aşırı davranışlar gösteren diğer ucunu, bağıra bağıra konuşmayı, konudan konuya atlamayı, hızlı değişiklikleri ve ani davranışları, saldırganlığı, aşırı iyimserliği vs., tarif etme amacıyla “mani- depresive” sözcüğü kullanılmaktadır... Eski eylenceli Yeşilçam melodramlarında geçen “ay kız sen manyakmısın nesin ayol?”, gibisinden diyalogların içinde geçen “manyak” sözcüğü, vaktiyle, “içine şeytan girmiş” iftirasına uğrayan ve derisi yüzülerek öldürülen Mani’nin adından kalmadır. İçine şeytan girdiği ithamına uğrayan diğer kişilere de, “Mani gibi” anlamında bu ad takılmıştır. Sonuçta, “içine şeytan girmiş” iftirasının hedefi olan iyi yürekli Mani’nin adı, psikoloji bilminde kullanılan “manyak” sözcüğü ile günümüze dek gelmiştir. 

 

 

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti'nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

Osmanlı’nın son halifesi olan II. Abdülmecid’in ardından Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi, 3 Mart 1924’de Halifelik kurumunu geçersiz kılacaktır. Hemen ardından, 1926 yılında kabuledilen İsviçre medeni kanun ile çok eşli evlilik yasaklanacak, dinsel olmayan resmi bir anlaşma sonucu geçerli tek eşli evlilik yasal hale gelecektir. Böylece kadınlar, -aynızamanda tüm toplumu ileriye götürecek olan- en önemli haklarından birini elde etmiş olacaklardır. Yine kadınlar 1930 belediye seçimlerinde oy kullanma hakkını elde ederlerken, 1934 genel seçimlerine de seçme ve seçilme hakkını elde etmiş olarak girecekler ve Meclise 17 temsilci sokacaklardır. Kadınlar Türkiye’de seçme ve seçilme haklarını, başta laikliğin anavatanı Fransa olmak üzere Avrupa’nın diğer ülkelerinden önce elde etmiş olacaklardır. Buna karşın, toplumda egemen pederşehi/ ataerkil kültürün izlerini silebilmek okadar kolay olamayacaktır. Üretim kooperatifleri ile desteklenecek gerçek bir toprak reformunun yapılamamış olması, özellikle politik nedenlerle Kürt feodalizminin tasviye edilememesi, sözkonusu ataerkil kültürün güçlü biçimde yaşamını sürdürmesine yardımcı olacaktır...

 

Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti, kadınları yasal olarak toplumun eşit bireyleri durumuna getiren sözkonusu ileriye yönelik önemli insancıl reformlarının ardından, malesef günümüzde, ABD işbirlikçisi çok eşli arpaboyu bıyıklıların ve sıkmabaş savunucularının politik iktidara egemen oldukları bir ülke konumuna dek gelecektir. Özgürlükler adına kadının esaretinin simgesi sıkmabaşı savunan ve Meclis’te dahi çok eşli vekilleri olan arpaboyu bıyıklılar, ve bunların medyadaki liberal maskeli faşist yardakçıları, bir yandan “inanmış Müslümanlar” rolünde İslam inancının ticaretini yaparlarken, diğer yandan Müslüman halkların kafasına en yıkıcı bombaları yağdıran ABD emperyalizminin destekçisi, yedek gücü olacaklardır.

 

“Dini imanı olmayan para”nın ipleri ile emperyalist güçlere bağlı politikacılar, arpaboyu bıyıklıları ile sözde Müslümanlıklarını kanıtlamaya çalışırlarken, radyasyon etkisi dünyanın ömrü kadar sürecek olan tüketilmiş uranyumlu mermileri, kimyasal silahları Müslüman halklara karşı kullanan ABD emperyalizminin gerisinde saf tutacaklardır. Övgüleriyle arpaboyu bıyıklıları yere göğe oturtamayan ABD emperyalizminin öndegelen yöneticileri, Irak’ın sivil Müslüman halkına karşı -yasaklanmış kimyasal silah katagorinindeki- beyaz fosfor bombalarını rahtça kullanabileceklerdir. Ve arpaboyu bıyıklıların iktidarlarını kalıcılaştırmak isteyen aynı ABD emperyalizminin patronları, günümüz Türkiyesi’ne “ılımlı İslami bir rejimi” israrla salık vereceklerdir...

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/