EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

7- Sünni İslam’ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

 

Sünni İslam’ın önceki, veya Hanbeli mezhebinden önceki diğer üç ana kolu, Maliki, Hanefi ve Şafi mezhepleri, Emevi (Umayya) İmparatorluğu’nun (661-750) baskısına ve haksızlıklarına karşı gelişen başkaldırı ortamında ve Abbasi İmparatorluğu’nun (749- 1258) başlangıcındaki göreceli özgürlükçü ortam içinde şekillenmişlerdir. Aynı nedenle sözkonusu ilk üç mezhep, zamanlarına göre göreceli ilerici, devrimci ideolojiler olarak gelişmişlerdir. Ve bunlardan Malikilik ve Hanefilik aşağı yukarı eşzamanlıdırlar...

 

Doğum tarihi kesinlikle belli olmamakla birlikte muhtemelen 712 veya 715 yılarından biri olan, 795/ 96’da Medine’de ölen ve yaşamının çoğu da Medine de geçen Malik ibn Anas, Maliki mezhebinin kurucusudur. Malik ibn Anas’ın en ünlü kitabı Muvatta, İslamla ilgili bilinen gerçeklerin, -Peygamberin sözleri ve işleri anlamına gelen- Hadis’in ilk derlemesi olarak kabuledilmektedir... Emevilerin son, Abbasilerin ilk dönemlerinde yaşamış olan Malik ibn Anas’ın hocalığını, dördüncü Halife ve -Şia inancında ilk İmam- Ali’nin büyük torunu ve beşinci İmam Al-Bekir'in oğlu olan Cafer ibn Muhammed veya diğer adı ile Cafer As-Sadık (Güvenilir Cafer) yapmıştır... “Zulmeden emire kılıçla değil, Hak yolunu göstererek karşı durma” düşüncesini, yani birçeşit barışçı pasifist direniş yöntemini savunan Malik ibn Anas, ikinci Abbasi Halifesi Al-Mansur (iktidar yılları, 754-775) tarafından Medine Valisi’ne dövdürtülmüş ve dayak sırasında kolu çıkmıştır... Malik ibn Anas’ın, “Halife ümmetin oyu ile seçilir; Muhammed’in soyu olan Haşimi ailesinden olması şart değildir; Halife olabilmek için Mekke ve Medine ehlinin rızası gereklidir; Sahabelere kötü söz söylenemez...”, gibisinde görüşlerinin Haşimi ailesinden Halife Al-Mansur’u rahatsız etmiş olabileceği bellidir... Bilindiği gibi, vaktiyle Peygamber Muhammed ile birlikte olanlara, O’na sahip çıkanlara Sahabe denilmektedir.

 

Malik ibn Anas, “İnsan yaptığı işlerden sorumludur ama, kader de vardır.”, fikrini savunmuştur. Anlaşılmış olacağı gibi bu düşünce, daha önce anılmış olan Harici doktrini ile belirli bir yakınlık taşımakla birlikte, orta yol bulma çabasını içermektedir. “Büyük suçlar işleyenler tövbe etmedikleri ve suçları Allah tarafından da bağışlanmadığı taktirde, suçları oranında azab çekeceklerdir.”, diyen Malik ibn Anas, Allah’a ortak (şirk) koşmanın bağışlanamaz bir suç olduğunu iddia etmiştir. Peygamber Muhammed’in geleneksel görüşlerinden, Hadis’ten ve kıyas yönteminden yararlanan Malik ibn Anas’ın kurduğu Maliki mezhebi daha çok kuzey ve batı Afrika’da yayılmıştır.

 

Bu mezhep, Suudi Arabistan’ın batısında, Hicaz’da doğmuş olmasına karşın Mısır’da yayılmıştır. Mısır’da Maliki mezhebi ile Şafi mezhebi arasında güçlü bir rekabet yaşanmıştır... Atlantik’ten Kızıl Deniz’e dek kuzey Afrika’ya egemen Kahire merkezli Şia Fatimi Halifeliği (909- 1171) döneminde Mısırda sahneden çekilmek zorunda kalan Maliki mezhebi, Selahaddin Eyyubi’nin (1137/ 38- 1193) kurduğu Eyyubi Hanedanlığı (1171- 1250) döneminde Mısır’da yeniden canlanmıştır. Maliki doktrini, Sudan’da ve bazı Körfez (Basra Körfezi) emirliklerinde de etkili olmuştur.   

 

Aynızamanda Hanefi mezhebinin kurucusu olan Abu Hanefi’nin (699- 767) hocası olan Cafer ibn Muhammed (Cafer As-Sadık), Hem İsmailiye Şiası (7 İmam Şiası) ve Hem de 12 İmam Şiası tarafından 6. İmam olarak kabuledilmektedir. Ali’nin büyük torunu ve beşinci İmam Al-Bekir’in oğlu olan Cafer ibn Muhammed veya diğer adı ile Cafer As-Sadık (Güvenilir Cafer, 699/ 700 veya 702/ 703 Medine ve ölümü 765 Medine), anne tarafından da ilk Halife Abu Bekir’in torunu olmaktadır. Şia inancının “kutsal” varlıkları, azizleri arasında olmasına karşın Cafer As-Sadık, dördüncü Halife Ali ile birlikte Abu Bekir’e ve Ömer’e de, yani ilk iki Halifeye’de laf söyletmemiş, onları da hep korumuştur...

 

Merkezi Şam (Damaskus) olan Emevi (Umayya) Halifeleri, doğrudan politikaya karışmamasına karşın Cafer’i potansiyel bir tehlike olarak görmüşler ve bu nedenle gözaltında tutmuşlardır. Buna karşın, Halifelik kurumu Ali’nin amcası Abbas’ın soyundan gelenlerin eline geçtiği, Abbasi İmparatorluğu kurulduğu zaman dahi -aynı aileden- Cafer ibn Muhammed (Cafer As-Sadık) özgürlüğüne kavuşamamıştır. İlk iki Abbasi Halifesi’de Cafer’i bir rakip olarak değerlendirmişlerdir. Bağdat’daki Abbasi Halifeleri’nden ikincisi olan Al-Mansur (iktidar yılları, 754- 775) Cafer’i gözaltında tutabilmek için Bağdat’a getirtmiştir. Bağdat’ta dersler veren Cafer ibn Muhammed, Hanefi mezhebinin kurucusu Abu Hanefi’nin ve Maliki mezhebinin mimarı Malik ibn Anas’ın hocalığını yapmıştır...

 

Ölümüne yakın Medine’ye dönüşüne izin verilen Cafer, 765’de orada ölmüştür. Çok sayıda risalesi (mektubu, yazısı, küçük boyutlu kitabı) olan Cafer, teolojisinde kaderin önemini küçültmüş, Kuran metnine uymayan Hadisleri reddetmiş ve tefsire (Kuran’ın yorumuna) büyük önem vermiştir. Aslında tefsir, değişen zamana ve yeni koşullara Kuran’ı uydurma çabasından başka birşey değildir... Aynızamanda O, Şia inancında olanlara, Ali yandaşlarına karmaşık tarihlerini öğretmiştir. Cafer As-Sadık’ın öğrencisi olmalarının Abu Hanefi ve Malik ibn Anas üzerinde önemli etkiler bırakmış olduğu düşünülebilir. Bunların her ikisinin öğretisinde de Ali’ye yönelik derin bir saygı vardır...

 

Sünni İslam’ın dört ana kolu arasında en yaygını olan Hanefi mezhebinin kurucusu Abu Hanefi (699- 767), dönemin entellektüel merkezi Kufe’de doğmuştur. Eski İran dini Zoroastrianizm inancından İslam’a dönme babası, azad edilmiş İranlı bir savaş esiridir. Hanefi’nin babasının adı, Tavûs veya Merzubân olabilir... Cafer As-Sadık’tan ve dönemin diğer bazı değerli hocalarından ders almış olan Abu Hanefi, yaşamını kazanmak için biryandan ticaret yaparken, diğer yandan da bilgilerini arttırmaya çalışmış bir kişidir. Fakat sonunda ticari işlerini vekiline devreden Abu Hanefi, kendisini tamamen dinle ilgili bilgilere adamıştır... Son Emevi Halifesi II. Marvan al-Himar (yönetimi, 744- 750) ile ilk Abbasi Halifesi al-Saffah (yönetimi, 749- 754) ve yine ikinci Abbasi Halifesi al-Mansur (yönetimi, 754- 775) döneminde çalışan ve görüşlerini şekillendiren Abu Hanefi, aktif politikanın içinde yeralmamış olmakla birlikte, Emevi İmparatorluğu’na yönelik başkaldırıyı doğru ve haklı bulup desteklemiştir.

 

Emevi Halifeliği’nin Irak valisi Abu Hübeyre, Emevi yönetiminin karşıtlarını, ve özellikle dönemin aydınlarını ve İslam teologlarını satınalma ve baskı altında tutma politikalarına uyumlu olarak, Abu Hanefi’ye yüksek bir mali görev teklif etmiştir. Görevi kabuletmeyen Abu Hanefi birsüre hapsedilmiştir. Sonunda bırakılmış ve Abbasi egemenliğiyle birlikte Kufe’den Mekke’ye gelip yerleşmiştir... Mekke’ye yerleşmesinin ardından, Abbasi Halifeliği’nin İslam teologlarına, dönemin aydınlarına yönelik benzer satınalma politikaları nedeniyle Abu Hanefi’nin Abbasi yönetimiyle de arası açılmıştır. İkinci Abbasi Halifesi al-Mansur, Abu Hanefi’yi safına çekebilmek ve gerekirse aleyhine koz elde edebilmek için onu Bağdat’a kadı (yargıç, hakim) yapmak istemiştir. Bu görevi reddeden Abu Hanefi yeniden hapse atılmıştır... Eğer yazılanlar efsane değil de gerçeğin tam ifadesi iseler, Abu Hanefi’nin başına gelenler sadece hapis cezası ile de kalmamıştır. Abu Hanefi için, hapis yattığı ilk gün için kafasına on kamçı darbesi vurulması ve bu sayının her geçen gün onar onar arttırılması hükmü verilmiştir. Bu zalimce uygulamanın ardından O, özgür kalır kalmaz, 767 yılında, 68 yaşında iken ölmüştür.      

 

Abu Hanefi’nin göreceli rasyonalizmi (akılcılığı) onun öğretisini geleneklerden ve Hadis’ten önemli ölçüde bağımsız kılmıştır. Kuran ve Hadis arasında görüş birliği bulunamazsa, “Kıyas” yoluna gidilebileceğini ileri sürmüştür. “Kıyas”ta ise herşeyden önce aklın egemen olacağını iddia etmiştir Abu Hanefi. Yine O, “Örf”ü de bir kanıt olarak kabuletmiştir. Abu Hanefi, Müslümanların kabulettikleri “Örf”ün, yerine göre “Kıyas”tan bile üstün olabileceğini iddia etmiştir... Bir anlatıma göre,  Abu Hanefi’nin “Kıyas” işiyle ilgilendiğini duyan hocası Cafer As-Sadık (Güvenilir Cafer, Şia’nın 6. İmamı), O’na, “Kıyas” ile uğraşmamasını öğütlemiştir. “Kıyas” ile ilk amel edenin (iş görenin, ilgilenenin) İblis (Şeytan) olduğunu, “Adem’in topraktan, kendisinin ise çok daha üstün ve temiz olan ateşten yaratıldığını” öne sürerek “Kıyas” yaptığını belirtmiştir. Fakat buna karşın Şeytan’ın, Adem’de bulunan nur ile kendisinde bulunan ateşi kıyaslıyamadığını/ karşılaştıramadığını belirtmiştir... “Adem’de bulunan nur”, Adem de bulunan “Tanrısallık” anlamına gelmektedir aynızamanda. Ve aynı “nur”, ileride Şia’nın azizlerine, Muhammed, Fatma ve Ali’ye ve diğer İmamlara yüklenecektir. Yukarıdaki ifadesinden Cafer As-Sadık’ın Sufi inançlarda, Şia ve türevlerinde bulunan bütünsellik düşüncesine, “Yaratıcı” ile insanı bir bütünsellik içinde görme düşüncesine sahibolduğunu anlıyoruz... Hemen belirtmeliyimki, Abu Hanefi, Ali’ye derin sempati duyan Sünni teologlar arasında en öndegelenlerdendir.

 

Abu Hanefi’nin doktrinini asıl olarak iki öğrencisi, Abu Yusuf Yakub (ölümü, 798) ile Muhammed Hasan (ölümü, 805) yaymışlardır... Bunlardan birincisi, beşinci Abbasi Halifesi Harun ar-Raşid (yönetimi, 786- 809) döneminde Bağdat kadılığı yaptığı için Halife üzerinde etkili olmuştur. Harun ar-Raşid’in Hanefi doktrinine bağlanması, inancın yayılmasını kolaylaştırmıştır. Günümüzde Hanefi mezhebi başta Türkiye Müslümanları olmak üzere Orta Asya Müslümanları arasında ve ayrıca Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerde yaygındır...

 

Harici doktrinini resmileştiren yedinci Abbasi Halifesi al-Mamun’un yönetimi (813- 833) yıllarını saymazsak, Abbasi Halifeliği içinde Hanefi mezhebi egemen olmuştur. Yine aynı Halifelik içinde politik iktidarı elegeçirmiş olan Oğuz Türkleri’nin önderi Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu yöneticileri ve ilk Osmanlı Kağanları ve ardından Sultanları Hanefi mezhebinden olmuşlardır... (Osmanlı İmparatorluğunu 1389- 1402 yıllarında yönetmiş olan I. Beyazıd ile birlikte devletin başı olanlar eski göçebe Türk ünvanı olan Kağan sıfatını terkederek çok daha büyük ve zengin bir iktidarı sembolize eden Arap kökenli Sultan ünvanını kullanmaya başlamışlardır.)

 

Sünni İslam’ın dört büyük okulundan biri olan Şafi mezhebinin kurucusu Abu Abdullah Muhammed ibn Idris as-Şafi hakkında az şey bilinmektedir. O, Abu Hanefi’nin öldüğü gecenin sabahı (767) Filistin’de, Gazze’de, Aşkelon’da doğmuştur. Muhammed’in ait olduğu Kureyşan aşiretinden gelmektedir ve annesi tarafından -mesafeli olarak- Peygamber ile akrabadır. Soyu nedeniyle “Kureyşi” veya “Muttalibi” olarakta adlandırılan Muhammed ibn Idris as-Şafi, genç yaşta babasını yitirmiş ve annesi ile birlikte Mekke’de yoksulluk içinde yetişmiştir. Vaktinin çoğunu göçebe Bedevi aşiretleri ile geçirmiş ve bu nedenle geleneksel Arap şiirini öğrenerek büyümüştür.

 

Idris as-Şafi yirmi yaşına geldiği zaman, Malik ibn Anas’ın öğrencisi olmak için Medine’ye gitmiştir. Maliki okulunun kurucusu Malik ibn Anas’ın 795’de ölümünün ardından Yemen’e geçmiş ve burada yönetime muhalif -Ali yanlısı- eylemlere karıştığı için beşinci Abbasi Halifesi Harun ar-Raşid’in emri ile 803 yılında Suriye’de hapse atılmıştır. Fakat içeride fazla kalmamış ve özgürlüğünü kazanır kazanmaz gittiği Bağdat’ta Hanefi okulunun önemli kişilerinden ders almıştır. Buradan Kahire’ye geçip yerleşmiştir. Tekrar Bağdat’a ve oradan tekrar Kahireye gitmiş ve 820 yılında Kahire’de ölmüştür. Idris as-Şafi, ömrünün son beş yılında kaleme almış olduğu Risaleler adlı kitabı nedeniyle İslam hukukunun profösörü, babası olarak anılmıştır...   

 

Idris as-Şafi’nin Fıkh (Şeriat bilgisi, İslam hukuku bilgisi) ve Hadis (Peygamberin sözleri ve işleri) ile ilgili yüzden fazla yazısı olduğu kaydedilmektedir... O, Halifeliğin Kureyşan aşiretinden gelenlerin hakkı olduğu düşüncesini savunmuştur. Ali’ye ve yandaşlarına, Muhammed, Fatma, Ali, Hasan, Hüseyin evi anlamında Ehl- Beyt’e özel sevgi beslemiştir. Yine O, birinci Halife Abu Bekir’i üstün görmüştür. Idris as-Şafi, kanıt, eski şeriat mahkemelerinde hak veya sahiplik gösteren resmi belge anlamında huccet olarak başta Kuran’ı ve Sünneti (Peygamberin yaptıkları ile söylediklerinden herbirini) göstermiştir. Yani O’na göre, mahkeme tarafından verilecek kararlarda, Kuran’da yazılanlar ve ayrıca Peygamber’in sözleri ve eylemleri öncelikle esas alınacaktır... Idris as-Şafi, Kuran’ın Sünnet yardımıyla açıklanıp yorumlanabileceğini belirtmiştir. Idris as-Şafi, Sahabeler’den (Peygamberin yoldaşlarından) yapılmış derlemelerin, İslam bilginlerinde yapılmış derlemelerden daha üstün olduğunu ve kararda öncelik taşıdığını savunmuştur...

 

Aynen rakibi Maliki doktrini gibi Şafi doktrini de Fatımi Halifeliği döneminde Mısırda sahneden çekilirken, Eyyubi yönetimi ile yeniden canlanmıştır. Sünni inancın Şafi ana kolu, Selçuklu yönetimi yıllarında büyük saygınlık ve özgürlük kazanmıştır. Mısır’dan Türkiye’nin doğusuna, Kafkaslar’a, Hindistan’a, Filipinler’e, Seylan’a, Endonezya adalarına dek yayılmış olan Şafi mezhebi, İran Kürtleri arasında da yer edinebilmiştir. İran’ın kuzeydoğusunda yaşıyan Türkmenler ve güneyde, Hint Okyanusu kıyılarındaki yarı- çöl düzlüklerde önemli ölçüde göçebe yaşamı sürdüren İrani azınlık Beluci topluluğu da Sünni inançlara sahiptir... Anadolu’nun doğusunda yaşıyan Kürt aşiretlerinin reisleri, o yıllarda bölge de egemen Şia mezhebine geçmeyi düşünürlerken, değişen dengelerle birlikte çoğunlukla Şafi mezhebini seçmişlerdir...    

 

Sünni İslam’ın tüm mezhepleri için geçerli, olmazsa olmaz beş temel direk, dinin beş şartı bulunmaktadır... Bunlardan birincisi, “kelime-i Şahadet” olarak anılan “Allah’ın tekliğine ve Muhammed’in O’nun peygamberi/ elçisi olduğuna tanıklık” etmeyi içeren cümleyi söylemektir. İslamiyet'e ilk adım sayılan bu cümlenin ardından gelen ikinci şart, günde beş vakit/ kez namaz kılmak, Allah’a yakarmak, şükretmektir. Üçüncü kural, sahip olunan varlığın/ zenginliğin en az kırkta birininin zekat adıyla yoksullara vermeyi zorunlu kılmaktadır. Zaten verecek birşeyleri olmayan çok yoksul kişiler için zekat verme zorunluluğu yoktur. Dördüncüsü, Hicri ayların veya Ay takvimine göre ayların dokuzuncusu olan Ramazan ayında oruç tutmaktır. Oruç, gün doğumundan gün batımına dek geçen süre boyunca yemeyip içmemeyi içeren bir irade sınavı olduğu kadar, -birdenbire aşırı yemek yenmezse eğer- sağlık açısındanda yararlıdır. Şüphesiz, rahatsızlıkları veya çok önemli nedenleri olmayanlar için geçerli olan bu kuralı, günlerin çok uzun veya kısa olduğu coğrafyalarda uygulamanın yolunu dinin önderleri belirlemektedirler. Ramazan ayının her sene farklı zamanlarda gelmesi ise, İslami (Hicri) veya Ay takviminin 354 gün olmasıyla, günümüzde tüm dünyada kullanılan miladi Batı takvimine göre Hicri takvimin 11 gün kısa olmasıyla ilgilidir. Hicri takvim, Muhammed’in Yathrip’e (Medine) taşındığı (Hicret ettiği) 16 Temmuz 622 gününden itibaren hesaplanmaya başlanmıştır. Bu takvimde de 12 Ay vardır...

 

Sünni İslam’ın beşinci ve son şartı ise, Hac görevidir. Hac, Hicri takvimin veya Ay takviminin 12nci ayı olan Dhu I-Hicca ayının 7- 12nci günleri usulüne uygun olarak Kabe’yi ziyaret etmeyi içerir... Her rüştünü kanıtlamış veya yaşamında en az bir kez cinsel ilişkisi olmuş yetişkin Müslüman için zorunlu olan Hac ziyareti, Hicri takvimin sonuncu ayının 7nci gününde başlar ve 12nci gününde sonbulur. Fiziki ve ekonomik koşulları elverişli olanlar için Hac zorunludur...

 

Önce Mekke’nin 10 kilometre dışındaki İhram adı verilen ve saflık anlamında Müslümanlar için “temiz” olan, “kutsal” olan alanda toplanılır. Saçlar ve tırnaklar kesildikten sonra gövde, bakireliğin, saflığın, ruhsal temizliğin sembolü olan iki beyaz çarşafla sarmalanır. Ve bu beyaz giysileri içindeki hacı adayları, geniş avlusunda Kabe bulunan Büyük Cami’ye girerler. Üstü devasa siyah bir örtüyle kaplı küp biçimindeki Kabe’nin etrafında yedi kez yürüyerek dönerler. Daha önce de belirtildiği gibi sözkonusu dönme olayı, Kabe’nin doğuya bakan duvarına yerleştirilmiş Al-Hacar Al-Asvad taşından başlar. Ve yine daha önce yazıldığı gibi, “Alah’ın varlığının yedi işareti” anlamına gelen bu yedi tur, yeryüzünün hemen hemen tüm mitolojilerinde “kutsal” olan yedi sayısının anlamı ile sıkı bağ içerisindedir...

 

Tüm mitolojilerde yedi, makrokozmosu, evreni, bütünselliği simgelemektedir ve sayı doğrudan güneş ve ay dahil o yıllarda bilinebilen gözle görülür beş planetle bağlantılıdır. Yani bu sayı, toplam yedi gök cismini ifade etmektedir... Aynı Hac seromonisi sırasında hacı adayları, Adem ile birlikte cennetten geldiğine inanılan Al-Hacar Al-Asvad adlı siyah taşa (meteor/ göktaşı) dokunurlar veya bu taşı öperler. Kabe’de bulunan İbrahim Makamı’na doğru dönüp iki kez dua ederler. Ve yine ardından Safa Tepesi ile Marvah Tepesi arasında yedi kez koşarlar. Ve böylece Hicri takvimin sonuncu ayının veya Dhu I-Hicca ayının 7nci günü ile ilgili Haç görevlerini tamamlamış olurlar.

 

Hacı adayları, 7nci günün ardından gelen 8- 12nci günleri ise Mekke dışındaki “kutsal” yerleri ziyaretle geçirirler. Cabal ar-Rahman, Muzdalifah ve İbrahim’in anısına hayvan kurbanedilen Mina ziyaretleri de Hac görevinin parçaları arasındadırlar. Bu üç gün boyunca üst üste tekrarlanan en önemli Hac görevlerinden biri de, arapçası recm olan şeytan taşlama işidir. Yine İslamiyet öncesi bir gelenek olan bu eylem sırasında şeytana -her defasında- yedi küçük taş atılır. Atılan sözkonusu küçük taşlardan yapılma kuleler Mina vadisinde bulunmaktadırlar...

 

Suudi Arabistan yönetimi tarafından her yıl iki milyon civarında Hacı kabuledilmektedir ve bunların yaklaşık yarısı halkı Arap olmayan ülkelerden gelmektedirler. Kısacası Kabe, sadece “kutsal” olmakla kalmamakta, aynızamanda Suudi yönetimi için mükemmel bir gelir kaynağı olmaktadır... Al-Hacar Al-Asvad taşı 930 yılında fanatik bir İsmailiye (7 İmam Şiası) tarikatı olan Karmatian yandaşları tarafından yerinden alınıp götürülmüş ve Kabe yirmi yıl kadar bu taşsız kalmıştır... Karmatian adı, 800’lü yılların ikinci yarısında bir dönem için Irak’a egemen olan Ismailiye inancına bağlı Hamdan Karmat’tan gelmektedir. Bu tarikat, 800- 1000’li yıllarda, Irak, Yemen ve özellikle Bahrain’de yaklaşık 200 yıl kadar etkili olmuştur. İleride İsmailiye (7 İmam Şiası) hakkında daha geniş bilgi verilecektir.

 

Bunların yanında, iman etmenin altı farzı/ şartı bulunmaktadır... İman etmenin birinci şartı, “Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, herşeyin sahibi olduğuna, varlıkların kaderlerini belirlediğine, iyiliğin ve kötülüğün kaynağı tek egemen olduğuna” inanmayı içermektedir. İmanın diğer farzları/ şartları ise sırasıyla, 2) Allah’ın “meleklerine” inanmak; 3) Allah’ın “indirdiği” kitaplarına inanmak; 4) Allah’ın “peygamberlerine” inanmak; 5) “Ahiret gününe” inanmak; 6) “Kadere, hayır ve şerrin” veya türkçesi ile “iyiliklerin ve kötülüklerin Allah’tan geldiğine” inanmak olamaktadır.  

 

İmanın ikinci şartı olan “Allah’ın meleklerine inanma” şartında adları geçen dört “baş melek” ve görevleri şunlar olmaktadır... “Allah’ın yardımcıları olan” meleklerden Cebrail, peygambere sureleri indirmekle, özel ulaklık veya postacılıkla görevlidir. Yahudilikte veya Eski Ahit’te (Tevrat) Gavriel adını alan bu meleğin arapçası Cebrail, Cebril veya Cibril olmaktadır. Hıristiyanlık’ta, İncil’de de yeri vardır. Heryerde görevi “Tanrısal haberci” olmaktır. En öndegelen, baş meleklerden olan Cebrail, İsa’nın “bakire” Mariya’dan doğduğunu da haber vermiştir... Kuran’da Cebrail adı sadece üç kez geçmektedir...

 

Yahudilikte adı Mikhael olan meleğin arapçası Mikail veya Mikhail olmaktadır. Tevrat, İncil ve Kuran’da yeralan bu melek, cennetin misafirlerinin öncülüğünü yapmaktadır ama, farklı anlatımlarda değişik rolleri vardır. Mikhail, Sina Dağı’nda Musa’ya konuşmuştur. En öndegelen meleklerden olan Mikhael, Hıristiyan dünyasında kişi adı, erkek adı olarak çok yaygın bir üne sahiptir...

 

“Ağızlar ve dillerle kaplı kıllı dev gövdesiyle yedinci cennete, Allah’a dek boyu erişen” İsrafil, “kıyamet günü trampet çalarak tüm ölüleri uyandırmakla görevlidir”. İslam inancının en büyük dört meleğinden biri olan ve özellikle İslam’a özgü olan İsrafil, “tüm insanların dirileceği o hesap günü” geldiği zaman, Kudüs’te bulunan “kutsal” kayanın üzerine çıkacak ve “Kıyamet Günü’nün geldiğini ilanedecektir”. Uyandırma işinde kullanılan sözkonusu trampet, İsrafil’in dudaklarına sabit biçimde asılmıştır ve “Allah’tan emir geldiği an” çalınmaya hazır beklemektedir...

 

Cebrail, Mikail ve İsrafil adlı baş meleklerin yanında yine İslam inancına göre dördüncü baş melek, “ruhları gövdeden ayıran ölüm meleği” Azrail olmaktadır. Dört bin kanatlı ve gövdesi sayısız gözler ve dillerle kaplı Azrail, “bir ayağı dördüncü veya yedinci cennette, diğer ayağı cennet ile cehennemi ayıran sırat köprüsünün üzerinde avlarını gözlemektedir.” Şeytan ile karşılaşmayı göze alarak “kahramanca” yeryüzüne inip insanın yapımı için gerekli malzemeyi Allah’a taşımış olduğu için bu yapmakta olduğu görevle ödüllendirilmiştir Azrail. Bütün insanların listesi elindedir ama, karar Allah’a aittir. Ve O ruhu gövdeden 40 gün içinde ayırır... Ölümün kırkıncı günü dolduktan sonra ölünün yakınlarının yerine getirdikleriyle ilgili gelenekler, ölümden kırk gün sonra okutulan Kuran veya Mevlut geleneği, bu son anılan inançla bağlantılıdır. “Güvdeden ayrılan ruha” yeryüzünden, yaşayanlar tarafından “cennete girebilmesi için” destek verilmektedir. Şüphesiz bu kırk sayısının başka mitolojik kökleri de olması gerekir. Bu satırları yazanın tahminine göre olayın kökleri Mısır’ın “ölüler dünyasının” egemeni Osiris ile ilgili kültüre dek uzanmaktadır ve Tevrat’ın anlatımıyla Yusuf’un babası Yakub’un ölüsü kırk gün içinde mumyalanıp Kenan Ülkesine yollanmıştır...

 

İmanın üçüncü şartı olan “Allah’ın indirdiği kitaplara inanmak” ile kastedilen, Tevrat, İncil, Zebur ve Kuran adlı “kutsal” kitaplara inanmaktır. İmanın dördüncü şartı, birincisi Adem, sonuncusu Muhammed olan Allah’ın peygamberlerine inanmayı içermektedir. Beşinci şart, ahiret gününe inanmak, cennete ve cehenneme inanmayı içermektedir. İmanın altıncı ve sonuncu şartı, kadere inanma şartı ise, hayır ve şer veya iyilik ve kötülük denen şeylerin tümünün de Allah’tan geldiğine inanmayı içermektedir. Ve şüphesiz bu sonuncu şart insanı alabildiğine edilgen köle bir varlığa dönüştürmektedir. Ve bu konu İslam teologları arasında tartışmalıdır. Daha önce de belirtildiği gibi Harici inancının teologları, davranışları ile insanın kaderini kendisinin belirlediği kanısındadırlar. Şia’da da benzer düşünce egemendir...

 

Aslında tamamı 32 farz olarak anılan kurallar inancın esasları olmaktadır ama, islam teologları arasında inanç konusu da tartışmalıdır (Bazıları bunu 54 farz olarak ta sıralamaktadırlar.). Birçok önemli teoloğa göre, tüm bunlar biçimsel olarak yerine getirilseler bile, iman yine de gösterişte değil, insanların yüreklerinde ve tüm davranışlarındadır. Örneğin, yalan söyleyen, diğer insanları istismar eden biri tüm bu kuralları yerine getiriyor olsa da imansızdır. Şüphesiz bu son ifade edilen gerçek, asıl olarak, arpaboyu bıyıklı “İslamcı” politikacıları ilgilendirmektedir... Kısacası 32 farz şöyle sıralanmaktadır: 1) İmanın farzları/ şartları olarak altı; 2) İslam’ın farzları/ şartları olarak beş; 3) namazın farzları/ şartları olarak oniki; 6) abdestin farzları/ şartları olarak dört; 7) gusül abdestinin farzları olarak üç; 8) teyemmümün veya su bulunmayan yerde abdest almanın, pislikten kurtulmanın farzları olarak ise iki adettirler. Ve görüldüğü gibi bunlar toplam olarak otuz iki adet etmektedirler...

 

Yüzde yüz zorunlu olmasa da durumu uygun olanlar için mutlaka yapılması gereken anlamında farz sözcüğü ile vacib sözcüğü aslında eş anlamlı olmakla birlikte, Hanefi Mezhebi’nin kurucusu Abu Hanefi, farz olandan farklı olarak vacib diye yeni ve daha alt bir katagori üretmiştir. Farz veya yapılması gerekli olan ile mubah veya yapılmasına izin verilen arasında yeralan vacib adlı bu yeni katagori, tavsiye edilenleri içermektedir. Yapılması tavsiye edilenler ise, ekstra ibadetten başka birşey değildir... Mubah aslında kesin olarak belirlenmemiştir, yapılıp yapılmaması kişiye bırakılmıştır. Kişiden kişiye değişmektedir. Yani, Adem isterse ve severse elma yer, ve zaten cennetten kovulmuş olduğu için rahatça Havva’nın “tuzağına” düşebilir...

 

İğrenç, tiksinti duygusu uyandıran anlamında makruh/ mekruh, şeriatın veya dinin yasasının haram etmediği veya kesin olarak yasaklamadığı ama, çok zorunlu kalınmadıkça yapılmasına da izin vermediği işler anlamına gelmektedir. Örneğin, uzun kirli tırnaklar mekruh olmaktadır vs.. Dinin kesinlikle yasak ettiği işler ise haram adını almaktadır. Belde-i Haram sözcüğü ile Mekke ve çevresinin Müslüman olmayanlara yasaklı olduğu ifade edilmektedir... Ve yine örneğin, yalan söylemek, hırsızlık yapmak, haksız kazanç elde etmek, faiz, domuz eti yemek, şarap içmek, zina ve daha bir seri iş haram sayılmaktadır... Haram sayılan işlerin başında yalan geldiği halde, günümüzde en çok yalan söyleyenler de en “Müslüman”, en “İslamcı” geçinen, halkın dini duygularını sömürerek iktidara gelebilen politikacılar olmaktadır. Veya arpaboyu bıyıklı politikacılar olmaktadır...

 

Daha önce de belirttiğim gibi, öndegelen İslam teologlarından olan Hasan al-Basri’ye (642- 728) göre, İslam’ın en büyük düşmanları, gerçek münafıklar, odalarda, sokaklarda, pazarlarda dini teşhircilik yapanlardır! Aslında, Hasan al-Basri’nin münafıklığı tarifeden bu ifadesi, farklı cümlelerle Kuran’da da yeralmaktadır. Kuran’ın 107nci Sûresi olan el- Mâûn’da, “...2. İşte o, yetimi itip kakar; 3. Yoksulu doyurmaya teşvik etmez; 4, 5. Yazıklar olsun o namaz kılanlaraki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.; 6, 7. Onlar gösteriş yapanlardır, hayra da mani olurlar.”, cümleleri yeralmaktadır. Kısacası, sözkonusu sure, derin bir ikiyüzlülükle, riyakarlıkla sahnelenen namaz gösterilerinin, özellikle politikacılara özgü kameralar önünde yapılan cami ziyaretlerinin, toplumdaki zayıf insanlara, gereksinimi olan kişilere yardımcı olmadan yapılan tüm bu tip gösterişli ibadetlerin inananlara ait olamayacağını vurgulamaktadır... (Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.)

 

Öncelikle Sünni İslam’ın “kutsal” günleri ve geceleri ise sırasıyla, Cuma Günü; Ramazan ve Kurban Bayramları; Mevlid Kandili; Regaip Gecesi; Mirac Gecesi; Berat Gecesi; Kadir Gecesi olmaktadır... Peygamber Muhammed’e göre, “Üzerinde güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür. Adem o gün yaratılmış, cennete konulmuş ve yine o gün cennetten çıkartılmıştır.” Hicri takvim de tatil olan Cuma günleri kılınan namaz, özel olarak Cami’de toplu biçimde yerine getirilmektedir...

 

Hicri takvimin aylarının adlarını sıralamakta yarar vardır: Adını Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçünden, Hicret’ten alan ve mevcut 12 ayı 29 veya 30 gün çeken Hicri takvimin, ya da Ay yılının ilk ayı, Muharram/ Muharrem olmaktadır. Muharrem’in ilk günü olan al-Hicra, İslam inancında olanların yılbaşısıdır. Bundan sonra sırasıyla, 2) Safar; 3) Rabi-ul Avval; 4) Rabi-ul Akhar; 5) Cumada-i Avval; 6) Cumada-i Akhar; 7) Racab/ Receb; 8) Şaban; 9) Ramazan; 10) Şahvval; 11) Dhul Qada; 12) Dhul Hicca ayları gelmektedir. Sözkonusu aylardan 7nci, 8nci ve 9ncu olanlar en “mubarekleri” kabuledilmektedirler... Hicri veya Ay takviminin günleri, Miladi veya Güneş takviminden çok fazla farklı değildir. Daha önce de belirtildiği gibi sadece 11 günlük bir fark vardır ama, her yıl bu farklar birbirinin üzerlerine eklendikce ve zaman uzadıkça ara açılmakta, fark büyümektedir. 

 

Hicri takvimin dokuzuncu ayı olan Ramazan’da, “insanlara yol göstermesi için Kuran ilk kez yollanmıştırKuran’ın en uzun ve 2nci Sûresi olan Bakara Sûresi’nin 185nci ayetinde, “Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kuran’ın indirildiği aydır...” diye yazılmaktadır. Sünni İslam inancının iki büyük bayramından birincisi, Ramazan ayının ve bu ay boyunca süren orucun sonbulmasıyla başlayan “şeker bayramı” olmaktadır. Arapça aslında adı Id al-Fitr (al-Id as-Saghir; Küçük Bayram) olan bu kutlama, Hicri takvimin onuncu ayının veya Şavval ayının ilk üç günü boyunca sürmektedir. Bu günde özellikle çocuklara armağanlar verilmektedir. Id, sözcüğü arapça da bayram anlamına gelmektedir...

 

Id al-Adha (al-Id al-Kabir; Büyük Bayram) ise türkçe de bildiğimiz Kurban Bayramı olmaktadır. Geleneğin kökü, Eski Ahit’e, Musa’nın Birinci Kitabı’na uzanmaktadır. Musa’nın Birinci Kitabı’na veya diğer adıyla Tekvin’e (=Yaratma) göre, İbrahim’in verdiği söze sadık kalarak tek oğlu Isak’ı Rab’a kurban etmeye kalkışması olayın başlangıcı olarak kabuledilmektedir. Sonuçta bu bayram, Hicri takvimin son ayının onuncu gününde başlayıp üç gün sürmektedir. Bayram boyunca ekonomik durumu elverişli olanlar sağlıklı ve yetişkin koyun, koç, keçi, deve veya sığır keserek etini yoksullara, komşularına ve dostlarına dağıtmaktadırlar. Kurban etinin birkısmını da kendilerine alıkoymaktadırlar.

 

Musa’nın Birinci Kitabı’na “Yaradılış”a göre, İbrahim’in karısı Sara’dan çocuğu olmamaktadır ve Sara adetten kesilmiştir. İbrahim’de yaşlıdır... İbrahim yüz, Sara ise doksan yaşında iken Rab, İbrahim’in verdiği söz karşılığında onlara bir oğlan çocuğu doğurtturacaktır. Sara’nın İbrahim’den olan bu oğlunun adını Isak koyacaklardır ve yine Rab’a verilen söze uyularak sekiz günlük İsak sünnet edilecektir. İbrahim’de aynı gün sünnet olacaktır. Kısacası, sünnet geleneğinin kökü de buraya uzanmaktadır ama, sünnet olayı eski Mısır duvar resimlerinde de yansıtılmaktadır. Kısacası, sünnet geleneğinin köklerinin çok daha eskilere gittiği anlaşılmaktadır...

 

Rab’a bağlılığını ve sözünün eri olduğunu göstermek isteyen İbrahim, artık büyümüş olan oğlu İsak’ı kurban etmek için kendisine söylenen yere gidecektir... Aslında Rab O’nu denemek istemiştir ve bu amaçla tek oğlunu kendisine kurban etmesini buyurmuştur... Musa’nın Birinci Kitabı, Bab 16’da başlayan sözkonusu öykü, Bab 22’de şöyle sürmektedir: “9 Ve Rab’ın kendisine demiş olduğu yere vardılar. Ve İbrahim orada bir mezbah yaptı, ve odunları dizdi, ve oğlu İsak’ı bağlayıp O’nu mezbah üzerine, odunların üstüne koydu. 10 Ve İbrahim elini uzattı, ve oğlunu boğazlamak için bıçağı aldı. 11 Ve RABBİN meleği göklerden O’na çağırıp dedi: İbrahim İbrahim; ve: İşte ben dedi. 12 Ve dedi: Elini çocuğa uzatma, ve O’na birşey yapma; çünkü şimdi bildimki, sen Rab’dan korkuyorsun, ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin. 13 Ve İbrahim gözlerini kaldırıp gördü; ve işte, arkasında bir koç çalılıkta boynuzlarından tutulmuştu; ve İbrahim gidip koçu aldı, ve oğlunun yerine onu yakılan kurban olarak takdim etti.”

 

Aslında Yahudi gelenekleri ve Eski Ahit (Tevrat) ile Müslüman adetleri ve Kuran arasındaki bağlar yukarıda ifade edilen sünnet ve kurban olaylarını da aşmaktadır. Ve yine aslında Kuran’ın 2nci Sûresi olan Bakara Sûresi’nin 183ncü, 184ncü ve 185nci ayetlerinde anılan ve Ramazan ayında tutulan oruç dahi, Yahudilerin Yom Kippur’unun İslamlaşmış biçimi olmaktadır... Aynı Sûre’nin 183ncü ayetinde, “183. Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”, denilmektedir ve sözkonusu kültürel bağ açıkça itiraf edilmektedir.

 

Yukarıda sıralanmış olan “kutsal” günlerden Mevlid Kandili, Peygamber Muhammed’in doğum günü olmaktadır. Bu gün veya Mevlid Kandili, Hicri takvimin üçüncü ayı olan Rabi-ul Avval ayının 12nci gününe rastlamaktadır ve Muhammed’in 570 yılında bu gün doğduğu kabuledilmektedir... Peygamber Muhammed ile ilgili öyküleri, O’nun doğumunu, yaşamını, “mucizelerini”, ölümünü ve “cennete gidişini” konu edinen Mevlud, Peygamber’in doğum günü ile ilgili olmakla birlikte, Müslüman halkların pratiğinde çok değişik olaylarla bağlantılı biçimde ve hatta kişinin ölümünün kırkıncı günü dolduktan sonra da okutulmaktadır...

 

Anadolu İslam edebiyatının en ünlü şairlerinden Bursalı Süleyman Çelebi’nin (ölümü, 1429) yazıp bestelediği Mevlut ilahileri, Sufi inançların, dervişlerin, Bektaşiliğin ve hatta Mevlevi dervişlerin pratiklerinde çok önemli bir yere sahiptir... Sadece Türklerin değil, Zaza (Dımli) ve Kırmançi konuşan toplulukların İslami pratiğinde de Mevlut’un önemli yeri vardır. İleri de geleceğimiz Şia’da olay, Aşure günüyle, Muharrem aynın 10ncu günü yaşanmış olan Kerbela katliamı ile bağlatılı olarak uygulanmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi, Hicri 61, Miladi ise 680 yılının 10 Ekim günü Irak’ta, Kerbela’da, Ali’nin oğlu Hüseyin ve yanında bulunan yoldaşları, Muaviye’nin oğlu Yezid tarafından tuzağa düşürülüp öldürülmüşlerdir...

 

Hicri takvime göre “kutsal” aylardan olan yedinci ayın veya Receb ayının ilk Cuma gecesi, Regaip Gecesi olarak kabuledilmektedir. İnananlara göre bu gece yapılan “dualar geri çevrilmez, kabuledilirler”... Yine Recep ayının 27nci gecesi olan Miraç Gecesi’nin önemi ise şu şekilde açıklanmaktadır”... Hicret’ten birbuçuk yıl önce, Recep ayının 27nci gecesi, “Alah’ın daveti üzerine, Peygamber Muhammed, önce Mekke’de bulunan Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya uçurulmuş ve buradan da Cebrail’in eşliğinde yedi cenneti aşarak Allah’ın huzuruna yükseltilmiştir.” Kısacası, arapça kökenli ve kelime anlamı merdiven olan Mirac sözcüğü burada, Peygamberin Allah’ın huzuruna çıkması anlamında kullanılmaktadır...

 

“Günahlardan kurtuluş” anlamına gelen Berat Gecesi, Hicri takvime göre yine “kutsal” aylardan sayılan sekizinci ayın veya Şaban ayının 15nci gecesine rastlamaktadır... En “kutsal” ay sayılan dokuzuncu ayın veya Ramazan ayının 27nci gecesi ise Kadir Gecesi olmaktadır. Kuran bu gece de Peygamber’e “inmeye” başlamıştır.

 

Yedi sayısı, Şamanizm dahil eski mitolojilerin yaklaşık tümünde makrokozmosu, evreni, bütünselliği simgelemektedir... Harran ve Suriye’yi etkisi altına almış Sabian (Yediciler) kültüründe, güneş ve ay dahil o dönemde bilinen diğer beş gezegen, yani toplam yedi gök cismi, tek bir “Yaratıcı”nın farklı görünümleri kabuledilmişlerdir. Sabian kültüründe bunlara tapınılmıştır. Ayrıca “yedi kapılı” Mithra kültüründe, ve Mithra kültürünün de etkilerini taşıyan “yedi parçaya bölünmüş evreniyle” Zoroastrianizm’de aynı sayı “kutsallığı” ifade etmektedir. Başta Zoroastrianizm olamak üzere sözkonusu kültürlerde bu sayı, makrokozmosu, bütünselliği simgelemektedir. Buralardan daha çok Şia inancına ve bunun türevlerine değişik biçimlerde girmiş olan yedi sayısı, Sünni İslam’ın kozmolojisini/ evren bilgisini etkilemekten de geri kalmamıştır. Astronominin ilkel biçimi olan astroloji ile ve o dönemde güneş ve ay dahil bilinen diğer beş gezegenle birlikte toplam yedi gök cismiyle bağlantılı bu inanç, Kuran’ın değişik surelerinde ifadesini bulmuştur. Yukarıda Muhammed ile ilgili olarak, “...Cebrail’in eşliğinde yedi cenneti aşarak” cümlesinde kastedilen “yedi cennet”, sonuçta sözkonusu “yedi gök cismi”nden başkası değildir. Aynı gök cisimleri İslam inancının “kutsal” kitabı Kuran’a “göğün yedi katı” olarak girmişlerdir...

 

Bakara Sûresi’nin 29 numaralı ayetinde, “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra -kendine has bir şekilde- semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi/ tanzim etti. O, herşeyi hakkıyla bilendir.”, cümleleri yeralmaktadir. Isrâ Sûresi’nin 44 numaralı ayetinde, “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder...”, cümlesi vardır. Mü’minûn Sûresi’nin 17 numaralı ayetinde, “Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık...”, ve yine aynı surenin 86 numaralı ayetinde, “Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş’ın Rabbi kimdir?, diye sor.”, cümleleri yeralmaktadır. Fussilet Sûresi’nin 12 numaralı ayetinde, “Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğün görevini vahyetti...”, cümlesi bulunmaktadır. Talâk Sûresi’nin 12 numaralı ayetinde, “Allah, yedi kat göğü ve yerden bir okadarını yaratı...”, cümlesi vardır. Mülk Sûresi’nin 3 numaralı ayetinde, “O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır...”, diye yazılıdır. Nuh Sûresi’nin 15 numaralı ayeti, “Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmış!”, cümlesinden oluşmaktadır. Nebe’ Sûresi’nin tek cümlelik 12 numaralı ayetinde, “Üstünüzde yedi kat sağlam göğü bina ettik.”, diye yazılıdır.     

 

 

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

 

Basındaki haberlere göre 14- 15 milyon kadar insanın günde bir veya en çok iki ABD Doları ile yaşamını sürdürmeye çalıştığı, insanların azımsanamayacak kısmını aç veya yarı aç gezdikleri, çocukların yeterli gıda ve sevgi alamadan büyüdükleri, işkencenin çocuk bakım evlerinden cezaevlerine dek kol gezdiği bir toplumda, Müslüman kimliğiyle ve bu kimliği vurgulamak amacıyla arpa boyu bıyıklarla, sıkma başlı eşlerlele ve “devlet dairelerinde türbanı özgürleştirme” söylemleriyle politika sahnesine çıkanların, Kuran’a göre en büyük münafıklar oldukları ortadadır. Bu gerçeği camilerde açıkça haykıracak imam bulmak ise biraz zordur herhalde. Hele bu gösterişli ibadetleri yapan “Müslüman” kimlikli politikacılar, Irak’ta ve başka coğrafyalarda yüzbinlerce masum insanı en modern silahlarla katleden; milyonlarca çocuğu yetim ve sakat bırakan; kimyasal ve uranyumlu mermilerle hastalıkları ve sakatlıkları gelecek nesillere de yayan; milyonlarca insanı derin bir yoksulluğa mahkumeden saldırgan militarist ve emperyalist güçlerin taşeronluğunu üstleniyorlarsa, münafıklıkları katlanarak artıyor demektir. Irak’ın sözde yöneticileri, Türkiye’nin arpaboyu bıyıklı yöneticileri ve benzerleri gibi Bush- Blair ikilisinin izinde yürüyenleri Kuran’a göre münafık olarak tanımlamak bile sonderece hafif kalmaktadır sanırım...   

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/