Sinbad’dan kısa bir açıklama

 

İSMİN TABİİ Kİ ÖNEMİ VAR!

 

Rahmi Yıldırım   e- posta: Rahmi Yıldırım

 

Geçen hafta  Shakespeare’a atfen “İsmin ne önemi var!” dediysek de o kadar da değil.

Shakespeare’in söylediği, ‘gül’ün kendisinin adından daha önemli olduğu, ne ad verilirse verilsin, ‘gül’ün  yine güzel kokacağıdır.

Doğru olmasına doğru da, adlandırmanın önemini tümüyle bir kenara atmamak gerek.     İnsan hayvanlar dünyasından firar edip kendi dünyasına gelebildiyse, yani insan olabildiyse, tabiatı eşelemesi ve tabiatı eşelerken  gördüğü duyduğu herşeyi anlamlandırıp adlandırması, giderek konuşması sayesindedir.

Felsefe ve dil bilimlerinin en baba kuramcıları, insanların kendilerine ve nesnelere neden o ismi değil de bunu lâyık gördüklerine ilişkin düzinelerce kuram geliştirdiler. Üniversitelerin felsefe ve sosyal bilimler fakültelerinde, sözcükbilim, adbilim, anlambilim gibi bir dizi dersler veriliyor.

Bu yüzden basitçe ‘isim’ deyip geçmemeli. Hele de insan isimlerini. Doğar doğmaz başkalarınca alnına yapıştırılıyor ki, ölene kadar, hatta öldükten sonra bile yakasını bırakmıyor.

Türkler pek önemsemiyor; ama, başka kültürlerde, özellikle Arap ve Yahudi kültürlerinde  isimbilim konusuna büyük önem veriliyor. Aristokrat ailelerde, kişiye takılan  adın mistik önem taşıması istendiğinden harfler ve rakamlar arasında matematik bir denklem  bile kuruluyor.

Soner Yalçın, tuğla kalınlığında, 'Efendi: Beyaz Türklerin Gizli Tarihi'  adıyla bir kitap yazmış ki, O’nun dayandığı temel düşünce de, Yahudi kültüründe kişi isimlerinin  tarihi açıklayacak kadar önemli olduğu. Soner, anahtar kavram olarak ‘Efendi’ sözcüğünü almış,  isim ve aile kütüğünde ‘Efendi’ yazılı kim varsa “Sözde müslüman özde yahudi”, yani Sabetayist ilân etmiş.

Soner demeye getiriyor ki, İttihat ve Terakki, Milli Mücadele, Cumhuriyet dönemi, kısacası Türkiye’nin modernleşme tarihi aslında Sabeyatizmin tarihidir. Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrimi liderlerinin çoğu aslında Türk değil gizli Yahudi’dir.

Öyle midir değil midir tartışmasına girmeyeceğim. ‘Madem Yahudiler bu kadar güçlü,  tarihin tekerleğini neden kendileri adına değil de Türkler adına çevirdiler?’ diye de sormayacağım.

Benim bildiğim Soner, eskiden böyle düşünmezdi. Eskiden tarih sınıf mücadelelerinin tarihiydi. “Maddede hareketin, yürüyen cemiyetin kanunları” geçerliydi. Tarihin tekerleği, ‘efendi’lerin gücüyle değil, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki zorunlu uyumun gücüyle dönerdi. Üretici güçler gelişir, üretim ilişkileri üretim güçlerinin gelişmesine köstek olur,  yeni toplumsal düzenin temsilcisi devrimci sınıf, eskimiş üretim ilişkilerini tasfiye ederek üretim güçlerine yol verirdi.

Dediğim gibi bunlar eskidendi! Soner baktı ki, devrim yapacak sınıfta hayat yok. O halde tarihi yapan başka bir güç olmalı. Soner, Türkiye’nin modernleşme tarihi bağlamında aradığı tarih  motorunu Sabetayizmde bulmuş. Hayrını görsün derim!

 

Madem tarihin motoru  isim kütüğünde mevcut, bence Soner, Türkiye Cumhuriyeti’nin  isim kütüklerinde kimler ‘efendi’, kimler ‘efendi’ değil, çetelesini çıkarmak için boşuna  zahmet etmiş. Telekom rehberindeki isimlere bakması yeterdi.

Geçen hafta bir parça anlatmıştım. İnternet uleması üşenmemiş, Telekom rehberindeki isimleri kafasına göre istif etmiş. Tekirdağ Çorlu rehberindeki Gülsen Motor, tam da Soner’in aradığı türden bir ‘tarih motoru’ olsa gerek!

Tabii motor, tarihin tekerleğini tek başına çeviremez. Tarihen sabit bir gerçek ki, yakıt da lazım.  27 Mayıs ihtilalinden sonra  Türk mühendisinin ve işçisinin azim ve zekâsını kanıtlamak için Cemal Gürsel’in emriyle, Eskişehir’deki atölyede alelacele, Devrim adı verilen otomobil üretildi. Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesi için trene bindirildi, son kat boyası trende vuruldu. Güvenlik gerekçesiyle trendeki Devrim’e benzin konmamıştı. Ankara’ya varışında, Cemal Gürsel  Anıtkabir’e gitmek için Devrim’e kuruldu.  Fakat, Devrim 100 metre ilerledikten sonra  motor stop eti. Çünkü, motorda benzin yok. Cemal Gürsel, “Batı kafasıyla otomobil yaparız, doğu kafasıyla benzin koymayı unuturuz” diyerek söylendikçe söylendi. Ankara’da benzinsiz yürümeyi beceremeyen Devrim o günden beri Eskişehir’de öksüzlüğe mahkûm, ama hâlâ yürüyebiliyor.

Motorun benzinsiz çalışamayacağını bu vesileyle kavrayan memleketimin isim babaları, bu nedenle Tekirdağ’dan Gülsen Motor’u yalnız bırakmamışlar. Urfa’dan Hacı Benzin, hizmete hazır! İnternet uleması arasa, kurşunsuzbenzin, süperbenzin soyadlısını da bulur muhakkak.

Memleketimin isim babaları, çocuklarına kuru kuruya  ‘motor’ demekle yetinmemişler. Kimileri, ‘reklama girer’ filan demeden  doğrudan marka seçmiş. Maraş’tan Ökkeş Ford, rehberi karıştırsa herhalde  yalnız kalmaz. Mercedes bulur, Ferrari bulur, hiçbirşey bulamazsa CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol’u bulur ya da Tekirdağ’dan İbrahim Marşandiz’i bulur.

 

İsim babalarının yaratıcılığına gerçekten söyleyecek söz yok. Neler yok ki Telekom’un isim rehberlerinde?

İstanbul’dan Veli Manyak, Denizli’den Salih Salak.

Diyarbakır’dan vatandaş soruyor: Salih Nerede. Yanıt Siir’ten geliyor: Osman Orada.

Rizeli diyor ki, Mustafa Kaçalım. Diyarbakırlı ikaz ediyor: Şehmus Kaçma.

 

Dikkat ettim. İsim babalarımız ve internet uleması  hayvan, silah ve  cinsellik çağrıştıran soyadlarını seçmeye özen göstermişler. 

Aslan ve kaplan soyadlılarını saymazsak,  Antalya’dan Aziz Ayı, Lüleburgaz’dan Rafet Davar, Devrek’ten Cemalettin Kedi, Bursa’dan Şerafettin Panda, İstanbul’dan Ayhan Kunduz, Sivas’tan Abidin Karga, Kütahya’dan Halil Deve, Niğde’den Bünyamin Dana, Adıyaman’dan Sadık Öküz, Muğla’dan Necdet Tavuk… Saymakla bitmez.

 

Ama en çok da cinsellik çağrıştıran soyadları. İzmir’den Gülfidan Gösterir,  İstanbul’dan Nadir Verir, Antalya’dan Halil İbrahim Gömer, İstanbul’dan Mehmet Boşalan  nasıl bir ekip oluşturuyorlar, artık Soner Yalçın karar versin.

 

Ya da Manisa’dan Yunus Gay ile Çorum’dan Abdurrahman Abaza. Tesadüf bu ya, Ankara İstanbul hızlı treninde  yanyana düştüler. Artık başlarında makinist mi nöbet tutar, yoksa yolcular ikisini birden trenden mi atar, bilemem.

Telekom rehberinde kayıtlı İzmir’den Yalçın Ziker ile İstanbul’dan Fevzi Zik. Bu beylerin sosyal hayatta başlarına neler gelebilir? Onu ne siz sorun ne ben anlatayım.

 

Bunca laf kalabalığından sonra kıssadan hisse. Türkiye’nin isim babaları pek de öyle tarihin tekerleğini döndürmek filan gibi bir iddianın derdinde değiller. Öyle olmasa bu memlekette “Adını Unutan Adam” diye iki roman birden yazılmazdı.  Neredeyse tamamen ümmî bir toplumda, çok değil  60 yıl önce soyadı kanunu çıktıktan sonra, üç beş okur yazar dışında isim babaları, tabiatta ve sosyal hayatta akıllarına ilk gelen ne olduysa, soyadı olarak onu bellemişler. Durum bundan ibaret.

Burası Türkiye!

 

Rahmi Yıldırım

4 Haziran 2004

http://www.sinbad.nu/  

Sinbad’dan kısa bir açıklama:

 

  1. Soner Yalçın’ın kitabını okumamış olduğumuz için herhangi bir polemiğin tarafı değiliz.
  2. Sayın Rahmi Yıldırım’ın görüşlerine saygı duymakla birlikte, adla ilgili olarak “Türkler pek önemsemiyor; ama...” diye başlayan cümlesine, ya da Türklerin ad konusuna önem vermedikleri görüşüne katılmıyoruz. Türk halk edebiyatının en seçkin örneklerinden olan Dede Korkut Öyküleri’ni okumuş olanlar, 1300’lü yıllarda Anadolu’nun kuzeydoğusuna veya güney Kafkasya’ya yerleşmiş olan yarı göçebe Türkmen aşiretlerinin ada ne ölçüde önem verdiklerini bilirler. Bu öykülerin kahramanları, akılları ve cesaretleri ile adlarını kendileri kazanırlar... Biz, Rahmi Yıldırım’ın da aynı öyküleri okuduğuna ama, acele ile yukarıdaki eylenceli yazısını kaleme alırken bildiklerini hemen anımsayamadığına inanıyoruz. Ayrıca yine biz, Dede Korkut’un kahramanlarının veya adlarını kazanan göçebe Türkmen bireylerinin günümüzde dirilecek olsalar, geçmişi yalanlarla özünden kopartarak istismar edenlere, ırkçı demagojilerin malzemesi yapan faşistlere kılıç üşüreceklerine, eğer bulabilirlerse halktan yana solcuların safında kavgaya gireceklerine inanıyoruz; inanmanın ötesinde bunun böyle olduğunu biliyoruz. Kısacası, solcuların ciddi işlerle ilgilenmelerini, köklerini, halk kültürünü doğru tanıyıp tanıtmalarını arzuluyoruz.
  3. Bu tip tartışmalarla ister istemez reklamı yapılan sözkonusu kitabı okumadığımızı belirttikten sonra, üst sınıfların değişik gizli örgütlenmelerle, masonik örgütlenmelerle ülkelerin ulusal politikalarına ve hatta güçleri ölçüsünde dünya politikalarına yön verebildiklerini bilmenin yararlı olduğunu söylemek istiyoruz... Zaten bu tip gizli örgütlenmelerin eylemleri de sınıf mücadeleri olgusunun dışında değerlendirilemezler; uluslararası mücadelelerde sınıf mücadelesinin bir başka boyutta yansımalarıdır. Ezilenler ve ezilenlerden yana aydınlar bilme ve örgütlenme konularında tembel oldukları sürece anılan masonik örgütlenmelerin veya üst sınıfların çok gizli karanlık hileli işler çeviren örgütlenmelerinin başarı şanslarıda artmaktadır. Örneğin, 1920’de ABD’de kurulmuş olan CFR, o yıldan bu yana etkisi artan ölçüde ABD’nin dışpolitikalarına ve uluslararası politikalara yönverebilmektedir; çünkü, karşısında kendisini dengeleyebilecek güçte halkçı örgütlenmeler oluşamamıştır.  Bu gerçeklerin yanında, iki bin yıl (aslında bundan önceside var) aşağılanarak göçmen yaşamı sürdürmüş olan dindar- ırkçı Yahudilerin gizli örgütlenme konularında uzmanlaşmış olmadıklarını sadece ahmaklar düşünebilir. Yine de bu gerçeğe karşın, sözkonusu örgütlenmeleri ve bu örgütlere özgü yasadışı haksız karanlık entrikaları bilimsel bir gerçekçilikle araştırıp açığa çıkartmak yerine, Hıristiyan dünyasındaki antisemitizm’den esinlenerek abartılı “Mason” ve “Yahudi” masalları yaymanın; insanların bilinçaltlarına bu tip korku filmleri yerleştirmenin yalana, üst sınıfların entrikalarına hizmet ettiği kanısındayız.

 

www.sinbad@sida.nu    http://www.sinbad.nu/