not: Aşağıdaki metin, 7 Ağustos 2010 akşamı, İsveç saati ile 23:30 (Türkiye zamanı ile, 08-08-2010, 00:30) sularında baştan sona gözden geçirildi, görülebilen tüm imla hataları, ve cümle bozuklukları düzeltildi. Ayrıca, anlatımı kolaylaştıran ve zenginleştiren birkaç yeni cümle metne eklendi- Y. Küpeli

 

Yusuf Küpeli, GEÇMİŞE DÖNÜŞLERLE İSRAİL ve IRKÇILIĞIN LANETLİ YOLUNDA İŞLENEN CİNAYETLER

(...) Yukarıda özetlenmiş olan nedenlerin ışığında, İsrail ile ilgili yazmaya kalkışınca, söze nereden başlıyacağınızı bilemezsiniz. Ben yine de son günlerde basına yansımış olan bir olayı örnek olarak alıp, İsrail’de egemen ırkçı düşünce yapısı ve İsrail devletinin cinayetleri üzerine bazı bilgiler vermeye çalışacağım. Bu işi yaparken, zaman zaman gerilere gidecek, olayın İsrail tarihindeki ve Yahudi dinindeki köklerine inmeye çalışacağım. Böylece, parça parça da olsa, Yahudi toplumunun geçmişi hakkında birlikte birşeyler öğrenebileceğiz...

 

GEÇMİŞE DÖNÜŞLERLE İSRAİL ve IRKÇILIĞIN LANETLİ YOLUNDA İŞLENEN CİNAYETLER

 

Herkesin bildiği eski bir özdeyiş vardır: “Deveye sormuşlar, ‘neren eğri?’, diye; O’da yanıtlamış, ‘nerem doğruki?’,diye”.

 

Aslında deve, güzel bir hayvandır. Çünkü onda eğrilerin harmonisi vardır; tüm vücut yapısı bir bütünsellik, uyum içerisindedir. Güzellik uyumdadır, bütünselliktedir... Diğer yandan deve, insanlar için sonderece yararlı bir hayvandır. Ayrıca, daha birsürü olumlu özelliği vardır ve hiç te aptal değildir...

 

Vaktiyle Tunus’ta çölde, deveye binmiştim. Yandaki deve yaklaştı, ve uzun boynunu eğip başını sol bacağıma, pantalonuma sürtmeye başladı... “Vay anasını, hayvan, nekadar ‘kutsal’ bir yaratık olduğumu anladı, saygısını gösteriyor, biat ediyor.”, derken, baktım ki deve, burnundan akan sümüklerini, salyalarını pantolonumda temizliyor... Kısacası deve, akıllı bir hayvandır aynızamanda...

 

Bu açılardan deve örneği asıl konumuza pek uygun kaçmasa da, “teşbihte hata olmaz” özdeyişini kendime kalkan yapıp, dürüstçe ve insancıl bir gözle bakıldığında, devlet olarak İsrail’in neresi doğru?, diye soramadan edemeyeceğim. Tarihi, ırkçılığın egemen olduğu dini ideolojisi, halkının çoğunluğu üzerinde egemen ırkçı dünya görüşü, devletin ırkçı saldırgan iç ve dış politikaları, bölgede emperyalist güçlerin ileri karakolu olma rolü, tüm insan haklarını ve uluslararası yasaları rahatça çiğneme geleneği, hertürlü yasadışı uluslarası karanlık işte parmağının olması özellikleriyle, BM kararlarını rahatça çöpe atma ve dünya düzeyinde korsanca davranma alışkanlığı ile İsrail’in heryanı eğridir ama, bu eğrilik uyumsuzluklarla dolu bir çirkinlik, iğrençlik anıtı gibidir. Nazi Almanyası’nın kurbanı Yahudilerin anılarını sürekli kullanan İsrail devleti, aslında, Nazi Almanyası’nın izinde yürümektedir...

 

İsrail’in doğru, insancıl bir yanını bulabilmek olanaksız gibidir... Ülkedeki bilimsel-teknolojik çalışmalar bile, asıl olarak yoketmeye, yıkıma, öldürmeye yöneliktir. Bu ülkedeki doğru yan ile ilgili olarak tarımdaki gelişmeleri örnek vermeye kalksanız, Filistin halkının tarım arazilerinin nasıl yokedildiği, filistinlilerin ve diğer komşu Arap halkların sularının zor kullanılarak nasıl gaspedildiği, gerçeği önünüze çıkar... İsrail’de elinizi nereye atsanız, bir pisliğe, irine, kana bulaşır. Ülkenin kuruluşu da zaten, emperyalist güçlerden alınan destekle birlikte dehşet verici kanlı katliamlara, silahsız Filistin-Arap halkını zorla kendi topraklarından göçettirme politikalarına, acımasız bir etnik temizlik ve soykırım politikasına dayanır. Bu süreç içinde yaklaşık bir milyon insan yerinden, yurdundan edilmiştir. Nazi Almanyası’ndan öğrenilen kanlı yöntemler, geliştirilerek Filistin-Arap halkına karşı uygulanmıştır... İlginçtir, Yahudiliğin yaklaşık üç bin yıl önceki tarihihde de, bölgenin (Kenan ülkesinin) yerli halkına karşı benzer yöntemler uygulanmıştır; ve bunlar, utanmazca, Eski Ahit’in (Tevrat) Genesis (Tekvin, Yaradılış) adlı ilk bölümünde yeralmıştır, kaydedilmiştir...

 

Yukarıda özetlenmiş olan nedenlerin ışığında, İsrail ile ilgili yazmaya kalkışınca, söze nereden başlıyacağınızı bilemezsiniz. Ben yine de son günlerde basına yansımış olan bir olayı örnek olarak alıp, İsrail’de egemen ırkçı düşünce yapısı ve İsrail devletinin cinayetleri üzerine bazı bilgiler vermeye çalışacağım. Bu işi yaparken, zaman zaman gerilere gidecek, olayın İsrail tarihindeki ve Yahudi dinindeki köklerine inmeye çalışacağım. Böylece, parça parça da olsa, Yahudi toplumunun geçmişi hakkında birlikte birşeyler öğrenebileceğiz...

 

Yalnız hemen, peşin peşin söyleyeyim; sizin, insanlığın gözünde cinayet sayılabilecek hertürlü vahşice saldırganlık, öldürme, yoketme, yakma, yıkma gibi evrensel ahlaki anlayışlara ve uluslararası hukuki yasalara tamamen aykırı eylemler, ırkçı İsrail devletinin ve bu devlete güç veren önemli sayıda İsrail vatandaşının, hatta İsrail’de yaşayanların çoğunluğunun, ve dışarıdan İsrail devletini destekleyen yahudilerin gözlerinde, beyinlerinde, olması gereken haklı davranışlardır. Çünkü onlar kendilerini diğer insanların yerine koyarak düşünmezler, düşünemezler, ve bu ahmakça dar görüşlü ırkçılıkları ile hertürlü cinayetlerini haklı görürler, meşru görürler. Çünkü onlar, kendilerini diğer insanlardan ayırırlar ve “üstün” görürler...

 

Eski Ahit’e (Tevrat) göre onlar, yahudiler, “seçilmiş” bir halktır, Kenan (Canaan) ülkesi, ya da kanlı cinayetlerini işlemiş oldukları, ve işlemeyi sürdürdükleri günümüzün Filistin toprakları, onlara “adanmış”tır. Böyle düşünenler için hertürlü cinayet meşrudur, ve bu ahmakça yalanların benzerlerini yayan bir başka din kitabı, Tevrat’tan başka bir dini metin daha bulabilmek olanaksızdır. Çünkü Yahudi dini, Eski Ahit (Tevrat) öğretisi, Hiristiyanlık ve İslamiyet gibi tüm insanlığı kucaklayan evrensel bir inanç değildir. Yahudi dini, Eski Ahit (Tevrat), bir aile dinidir, bir aşiret dinidir. Sözkonusu kitapta adı sık sık anılan tek yaratıcı Yehova (Yahweh), sadece Yahudi toplumu içindir, koruyuculuğu, iyiliği sadece onlaradır. Yahudi ırkçılığının, ayrımcılığının temelinde bu gerçek durmaktadır. Kısacası Yahudi dini, tüm insanlık için değil, sadece bir aşiret içindir, kendisini diğer akraba semitik halklardan tamamen ayıran semitik bir aşiret, Yakub’un 12 oğlundan oluşan 12 aile, veya aşiret içindir...

 

Güneşi tek yaratıcı haline getiren Mısır’ın 18nci hanedanından firavun Akhenaton’un (Akhnaton, yönetimi, İ.Ö. 1353- 1336) kurduğu -kısa süreli- tek yaratıcılı dini saymazsak, Eski Ahit (Tevrat) yeryüzündeki ilk tek yaratıcılı (monoteist, veya ingilizce ifadesi ile monotheist) dinin kitabıdır, öğretisidir. Bu eskiliğine karşın, sözkonusu dinin özündeki ırkçılık nedeniyle, günümüzde tüm dünyada, sadece 14 milyon kadar Yahudi bulunmaktadır. Şüphesiz bunların bir kısmı da gerçek anlamıyla Yahudi sayılabilecek dindar tipler değillerdir. Diğer yandan, yeryüzünde yaklaşık 2 milyar Hiristiyan, ve yine yaklaşık 1.5 milyar Müslüman yaşamaktadır...

 

Başarılı bir avukatın oğlu olarak 5 Mayıs 1818 yılında Purusya’nın (şimdiki Almanya) Rhine bölgesinin Trier kentinde doğmuş olan Karl Marks’ın (Marx) Yahudilerle ve Yahudi dini ile ilgili görüşleri -diğer tüm görüşleri gibi- önemlidir. O’nun Yahudi dini hakkındaki görüşleri özel önem taşımaktadır; çünkü Marks, Yahudi asıllı bir aileden gelmektedir. “Yahudi asıllı” diyorum, çünkü, daha Marks doğmadan, babası Heinrich Marks, bir Evangelist Kilisesi’nde babtist edilerek din değiştirmiş, Hiristiyanlığa geçmiştir... Birtakım cahil ve ahmak anti-komünistler, akılları sıra, Marks’ı ve düşüncelerini küçültmek, kötülemek, ve kişi olarak O’nu aşağılamak amacıyla, Karl Marks’ın “Yahudi olduğunu” yaymaya çalışırlarken, aslında, gerçekten Yahudi dininden olanlar da, yani gerçek anlamda Yahudi olanlar da, ve resmi görüş olarak İsrail devleti de, Karl Marks’ın Yahudi olduğunu şiddetle inkaretmektedirler (Bu son ifade ettiğim gerçekle ilgili yaşanmış bir öyküm, anım da vardır. Sözkonusu anı için tıkla). Hatta İsrail ile bağlantılı Yahudi sitelerinde, Marks ve Marksizm, anti-semitizm, soldan gelen bir Yahudi düşmanlığı olarak ta tanıtılmaktadır. Gerçek ise tüm bunların ötesindedir...  (babtist edilme: kişinin üzerine birkaç su damlası serpilerek, veya bütünüyle suya batırılarak sembolik anlamda arındırılmasından sonra dine kabuledilmesi, ve çoğunlukla bu sırada aynı kişiye bir de yeni ad verilmesi ile ilgili seromoni)      

 

Karl Marks, “Yahudi Sorunu Üzerine” (“On the Jewish Question”, http://www.marxists.org/archive/marx/works/1844/jewish-question/index.htm) başlıklı kitapçığını, konuyla ilgili analizlerini, 1843 yılı Sonbaharı’da yazmış, ve ilk kez Şubat 1844’de bastırtmıştır. Marks, Yahudilerin, Almanya, Fransa, Amerika gibi ülkelerdeki durumlarını ele alarak ve Bruno Bauer’in teolojik (din bilgisi ile ilgili) analizlerine karşı çıkarak, sökonusu kişiyi kullanarak, Yahudi sorununu ve Yahudi dinini çok yönlü analiz etmektedir. O, politik kurtuluşun insan olarak kurtuluş anlamına gelmediği gerçeğinin altını çizmekte, ve Yahudilerin insan olarak kurtuluşları sorusuna yanıt aramaktadır. Bauer’in aksine O, Marks, “(...) Çünkü, Yahudi dininden bütünüyle ve inkar edilemez biçimde vazgeçmeden politik kurtuluşu elde edebilirsiniz ama, politik kurtuluş insan olarak kurtuluşun (insani kurtuluşun) kendisi değildir...”, demektedir. Yine O, (...) Son tahlilde Yahudilerin kurtuluşları, insan olarak Yahudi dininden kurtuluşlarındadır...”, demektedir. Ve Marks’ın konu ile ilgili analizlerini, “(...) Yahudilerin sosyal kurtuluşları, toplumun Yahudi dininden kurtuluşundadır.”, cümlesi ile noktalayıp, kitapçığını sonlandırmaktadır.

 

Günümüzde Yahudiler politik anlamda özgürdürler, “İsrail” adında bir de devletleri vardır. Buna karşın, dar bir grubun, bir aşiretin, bir ailenin dar ekonomik yararları, günlük çıkarları üzerine kurgulanmış, ve koşullara göre değişen yalanlarla örülmüş Yahudi dininin kişiyi insanlığın en büyük kısmı ile karşı karşıya getiren kirli çukurunda hapsolmuş Yahudilerin, insan olarak özgür olabildiklerini söyleyebilirmiyiz? Yahudi dininin felaketlere ve sonuçta ölüme sürükleyen zehrinden arınabilmiş dindar olmayan Yahudileri, sadece etnik olarak Yahudi kökenlileri biryana koyacak olursak, gerçek anlamı ile Yahudi dininden olanların insan olarak özgür olduklarını düşünebilirmiyiz? İnsan soyunun evrensel yararlarını, ve geleceğini bir yana itip, içinde varolduğu insanlık denizine gözlerini kapayıp, hatta onu sadece dar bir çevrenin tehlikelerle dolu kazanç aracı ve düşman olarak görüp ona göre davrananlar, paranoid (derin şüphelerle dolu) akılsız ırkçı bir aklın yolunda gidenler, bu sapkınlıklarının tutsağı olarak kalanlar, Yahudi dininden olanlar, kendi kendilerinden kurtulamadıkça insan olarak asla özgür olamayacakları gibi, kendileri ve çevreleri için felaketler üretmekten fazla bir iş te yapamayacaklardır...

 

Tevrat’ı açıp ciddiyetle okumaya başladığınız zaman, sözkonusu gerçekle, Yahudilerin kendilerini diğer insanlardan nasıl ayırdıkları gerçeği ile sık sık karşılaşırsınız. Ayrıca, Yahudilik üzerine yapılmış hertürlü bilimsel araştırma, Yahudi dininin evrensel olmadığı, sadece bir aşiret dini olduğu gerçeğinin altını kalınca çizer... Kısacası, önce onlar kendilerini diğer insanlardan ayırmışlardır, ve trajedilerle dolu tarihleri boyunca başlarına gelmiş olan hertürlü felaketin birinci derecede sorumlusu, kendi ırkçı düşünce sistemleri, ırkçı dinleri olmuştur... Günümüzde de İsrail Yahudileri, tüm dargörüşlülükleri ve ırkçılıkları ile, geleneksel kanlı yollarında ölümlerine, ya da asıl hedeflerine doğru ilerlemektedirler. Bu felaketlere ve ölüme tutsaklıkları ile onlar, aynızamanda tüm çevrelerine, diğer insanlara da felaketler getirmektedirler...

 

İsrail devleti, halkının çok önemli bir bölümünün desteğini alarak, yakarak, yıkarak, fosfor bombaları ve hertürlü yasadışı silahlarla öldürerek; okulları, hastahaneleri, ve evleri bombalayarak; bunların yeniden yapılmalarını ve sakatlananların, hastaların ilaç ve tıbbi malzeme gereksinimlerini ambargolarla engelleyerek; kameralar karşısında kol bacak kırarak; cinayetlerine sürekli yenilerini ekleyerek; Filistin halkının etrafında izolasyon duvarları kurarak; uluslararası yasaları ve Birleşmiş Milletler kararlarını sürekli çiğneyerek, kanlı yolunda asıl hedefine, sonuna doğru ilerlemektedir... Kısacası, uluslararası sularda “Mavi Marmara” gemisine yapılmış olan saldırı, biri ABD vatandaşı dokuz silahsız yardımsever Türk’ün ateşli silahlarala katledilmeleri, istisnai bir olay, veya sıradan bir hata değildir. Olay, İsrail’de hazırlanan raporda olduğu gibi, “istihbarat zaafı” ve “bazı teknik hatalar” ile ilgili hiç değildir. Olanlar, yaşanan vahşet, İsrail için sıradandır, gelenekseldir...

 

Türkiye toplumunun olay karşısındaki tamamen haklı tepkisini, öfkesini oya tahvil edebilmek için biryandan İsrail’e ağır sözlerle saldırırken, diğer yandan da İsrail toplumu ile İsrail devletini tamamen “ayrı kefelere” koyma çabaları, politikacıların cehaletlerinden ve anti-semitizm damgasını yeme korkularından kaynaklanmaktadır... İsrail devleti, cinayetlerinde, yıkımlarında, gücünü, İsrail’de çoğunluğu oluşturan ırkçı yahudilerden almaktadır; ve bu nedenle İsrail devleti ile İsrail toplumunu öyle kesin çizgilerle ayırmaya kalmak, politikacı gevezeliklerinin, demagojilerinin ötesinde, derin bir cehaletin ürünüdür...

 

“Son günlerde basına yansımış olan bir olayı örnek olarak alıp, İsrail’de egemen ırkçı düşünce yapısı ve İsrail devletinin cinayetleri üzerine bazı bilgiler vermeye çalışacağım.”, diye yazmıştım... Sözkonusu olay, 22 Temmuz 2010 tarihli “Radikal” gazetesinde karşıma çıktı... “İsrailli’yle sevişmek tecavüz sayıldı”, başlıklı habere göre, “Kudüs’te, ‘bekar bir Yahudi erkek olduğunu’ söyleyerek Yahudi bir kadınla cinsel ilişki kuran Arap’a 18 ay hapis cezası verildi

 

Habere göre olay karşılıklı rıza ile gerçekleşmiş ama, erkeğin Arap olduğu anlaşılınca, yapılan “tecavüz” sayılmış... “Aşağılık” bir Arap, “seçilmiş” ve “üstün” Yahudi toplumundan bir kadınla nasıl yatar? Bu günlük basına yansımış olay, aslında, tek değildir. Kaynağı Tevrat’a (Eski Ahit) uzanan ırkçı bir düşünce yapısı ile Yahudi toplumunun çoğunluğu, Araplarla yapılan evliliklere, özellikle Yahudi kadınlarının Arap erkeklerle evliliklerine karşıdırlar. Ciddi bir araştırmaya göre, İsrail Yahudi toplumunun yarısından fazlası, farklı kökenden gelenlerle yapılan evliliklerin, “ulusa ihanet” ile eş anlamlı olduğuna inanmaktadır... “Yahudilik için Ateş” adını alan ve 2007 yılında 35 erkekle kurulan bir grup, İsrail kentlerinin sokaklarında, Arap erkekleri ile dolaşan Yahudi kadınların avına çıkmaya başlamıştır. Bir başka benzer grup, Arap erkeklerle çıkan Yahudi kızları yakınlarına, ailelerine telefonla ihbar etmektedir. Böylece, Arap erkekleri ile çıkan Yahudi kızları baskı altına alınmaya başlanmıştır. Kiryat Gat’ta, yerel Bedevi erkeklere karşı Yahudi kızların uyarılmaları işi, okul programına alınmıştır. Yine, içinde olduğumuz 2010 yılının Şubat ayında, hükümetin desteği ile, Yahudi kızların Arap oğlanları ile çıkmalarının ve evlenmelerinin engellenmesi üzerine bir kampanya başlatılmıştır...

 

“Nurnberg Kanunu” olarak adlandırılan ve Nazi Partisi’nin 15 Eylül 1935 tarihli Nurnberg kongresinde karara bağlanan Nazi Irk Yasası’na göre, Alman vatandaşlarının öncelikle ve özellikle Yahudilerle evlenmeleri yasaklanmaktaydı... “Alman Kanını ve Onurunu Koruma Yasası” olarak adlandırılan ve beş paragraftan oluşan sözkonusu yasaya göre, bir Alman vatandaşı ile bir Yahudi, veya bağlantılı kana mensup biri arasındaki evlilik kesinlikle yasaklanmaktaydı. Yasanın paragrafları, kararla ilgili ayrıntılarla ile sürüp gitmekteydi... Sözkonusu yasa, 14 Kasım 1935 tarihinde daha ayrıntılı ve karmaşık hale getirilecek, Yahudiliğin tarifi vs. yasaya eklenecekti...

 

Günümüz İsrail toplumunda Araplara yönelik olarak uygulanan evlilik yasaklarına bakınca, İsrail devletinin ve İsrail toplumun çoğunluğunun Hitler’in izinde yürümekte olduğunu düşünmek mümkündür. İsrail’in Nazi Almanyası’nın izinde yürümekte olduğu düşüncesi yanlış olmasa da, Yahudi toplumu içindeki ırkçı evlilik yasağı, Hitler’den binlerce yıl eskiye, en az üç bin yıl eskiye gider. Bu gerçeği anlamak için, Tevrat’ın (Eski Ahit) Çıkış (Musa’nın İkinci Kitabı) adlı bölümünü açıp, Bap 34’ü okumak yeterlidir. Aslında, benzer ırkçılığa daha birçok bölümde rastlanabilir...

 

Çıkış (Musa’nın İkinci Kitabı) Bap 34’ten bazı cümleleri olduğu gibi buraya aktaralım... Önce biraz özetleyelim... Musa, Rabbin (efendi, sahip anlamına Yehova kastediliyor) kendisine emretmiş olduğu gibi yanına iki taş levha alır ve Sina dağına çıkar. Rab (Yehova) buluttan inip Musa’nın önüne (karşısına) geçer ve konuşmaya başlar... “(...) 11 Bugün sana emrettiğim şeyi tut; işte ben, Amori ve Kenanlı, ve Hitti, ve Perizzi, ve Hivi, ve Yebusileri senin önünden kovarım. 12 Gitmekte olduğun memlekette oturanlarla ahdetmekten (bir iş için söz vermek, anlaşmak) kendini sakın, ta ki aranızda tuzak olmasın. 13 Fakat onların mezbahlarını (kurban yeri, kesim yapılan yer) yıkacaksınız, ve onların dikili taşlarını (tapınakları anlamına) parçalayacaksınız, ve onların Aşerlerini (kutsal varlıkları, önderleri anlamına) keseceksiniz... (...) 16 ve onların kızlarını oğullarına almayacaksın... (...) 24 Çünkü senin önünden milletler kovacağım, ve senin hudutlarını genişleteceğim...”

 

Eski Ahit’in -isveççesi ile de karşılaştırarak- türkçesinden olduğu gibi aktardığım yukarıdaki cümlelerin anlamları sonderece açıktır. Yahudiler dışında kalanlar için ölüm emri verilmekte; onların kutsal yerlerinin, kültürlerinin yokedilmesi istenmekte; ve onlarla evlilik yasağı getirilmektedir. Gidilmekte olan Kenan Ülkesi’nde yaşayan başka halklara yönelik olarak soykırım ve tüm kültürü yoketme emri veren, ve evlilik yasağı getiren, sadece bir aşirete, yahudiliğe (Hebrew aşiretlerine) yayılma, sınırlarını genişletme sözü veren bu din kitabında yazılanlara benzer içerikte olan bir başka monoteist din kitabı daha yoktur...

 

A. W. F. Blunt tarafından kaleme alınan ve 1927 yılında Oxford Üniversitesi tarafından yayınlanmış olan “Israel in World History” adlı kapsamlı araştırmaya ve yine başka bazı anlatımlara göre, Musa’nın önderliğinde Hebrew aşiretlerinin Mısır’dan çıkıp (kovulup veya kaçıp) Kenan (Canaan, şimdiki Filistin) ülkesine gelmeleri, İsa’dan Önce yaklaşık 1200’lü yıllara rastlamaktadır... Onlardan (yahudilerden) çok önce bölgede yerleşim gerçekleşmiştir, yerli halklar vardır... Yukarıda anılmış olan Bap 34’te kastedilen milletler, bu yerli topluluklardır. Tevrat’ta, sözkonusu yerli topluluklarla anlaşmalar yapılmaması, bunların kültürlerinin, önderlerinin, herşeylerinin yokedilmesi, bunların kızları ile evlenilmemesi istenmektedir. Hertürlü anlaşmaya, kaynaşmaya, karışıma şiddetle karşı olan Yehova (Yahweh), ya da O’nun ağzından konuşan Hebrew aşiretlerinin önderi Musa, diğer milletleri telef etmekten dem vururken, Yahudilere ise yayılma, sınırlarını genişletme sözü vermekten geri durmamaktadır...

 

Gaddarca ve hilelerle dolu kanlı bir sürecin ardından Yahudi (Hebrew) aşiretlerinin bölgede (Kenan Ülkesi’nde) tam egemen olmaları, yaklaşık 200 yılı almıştır. Bu egemenlik, İ. Ö. 1000’li yıllarda tamamlanmıştır... İ.Ö. 1100’lü yıllarda, Asya’nın Afrika sınırından Fırat’a kadar olan bölgede, Asya Kıtası üzerindeki topraklarında Mısır’ın egemenliği, kontrolu sonbulmuştur. Yine yaklaşık aynı yıllarda, Babil’de egemen Kassite hanedanının İ.Ö. 1181 yılında sonu gelmiştir. Asıl güç merkezlerinin bölgedeki etkilerini yitirmeleri, otorite boşluğu, anlaşılan, Hebrew aşiretlerinin önlerini açmıştır... (Kassite, İran’dan, Zagros Dağları’ndan gelerek Babil’de egemenlik kuran, 600 yıla yakın süre yaşamış olan bir hanedanlıktır ve bunlar, Semitik olmayan bir topluluktur.)

 

Batı’nın emperyalist güçleri tarafından bir ileri karakol olarak Doğu Akdeniz’e, Ortadoğu’ya yerleştirilmiş olan son Yahudi devletinin (1948- ) yapmakta oldukları, görüldüğü gibi, en eski atalarının yapmakta olduklarından farklı değildir... Günümüz İsrail yöneticileri, Tevrat’ta (Eski Ahit) öğütlendiği gibi, kendilerini diğerlerinden ayırmakta, diğerlerinin kültürlerini ve önderlerini yoketmeye çalışmakta, kızlarını ve oğullarını diğerleri ile evlendirmek istememektedirler. Yine onlar, sürekli yayılma, sınırlarını genişletme peşindedirler. Özellikle Filistin halkına karşı sözlerini asla tutmamakta ve yapmış oldukları anlaşmaların hiçbirine uymamaktadırlar. Birleşmiş Milletler kararlarını da sürekli çiğnemektedirler. Anlaşılan, eskiden ne iseler, günümüzde de aynıdırlar. Ve şimdi, ellerindeki en gelişmiş nükleer silahlarla geçmişe göre çok daha tehlikelidirler...

 

“İsrail” adı, Yakub’dan gelmektedir... İbrahim (Abraham) ve İshak soyundan Yakub, Tevrat’ın öyküleri arasında yeralan ve aşağı yukarı herkes tarafından bilinen -rüya tabircisi- ünlü Yusuf’un ve O’nun 11 erkek kardeşinin babasıdır... Genesis (Tekvin, Yaradılış, Musa’nın Birinci Kitabı) Bap 32’de anlatıldığına göre, Yakub, karıları, cariyeleri, hayvanları ve 11 oğlu ile göçederken, yalnız kalır ve gün doğuncaya dek esrarengiz bir adamla güreşir. Yakub ile güreşen Yaratıcı güç Allah, gün doğmasına karşın, Yakub’u yenememiştir (Allah, Kenan mitolojisindeki 100 kadar yaratıcı ve yıkıcı/şeytani güçten biridir.). Tevrat öyküsünde Allah olduğu farzedilen esrarengiz yabancı, uyluk kemiğine (kalçasına) dokunup Yakub’u oradan sakatlar. Buna karşın Yakub, kendisini mubarek kılmadıkça O’nu bırakmayacağını söyler. Esrarengiz adam O’na adını sorar. Ve adını öğrendikten sonra esrarengiz kişi O’na, Yakub’a, “Artık sana Yakub değil, ancak İsrail denilecek; çünkü, Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin”, der ve O’nu orada mubarek kılar... Kısacası İsrail, “Yaratıcı Güç ile, Allah ile uğraşan”, anlamına gelmektedir. Sözkonusu sözcük, yani İsrail, Tevrat’ta, aynen böyle açıklanmaktadır. Yine Tevrat’ın Tekvin, (Yaradılış) bölümü Bap 32’nin sonunda, Yakub’un (İsrail) uyluğundan sakatlanmasından bu yana, “İsrail Oğulları’nın uyluk başı üzerindeki kalça adelesini yemedikleri”, yazılmaktadır. Çünkü, Tevrat’ta yeralan cümle ile, “O kişi, Yakub’un uyluk başına, kalça adelesine dokundu.”, denilmektedir...

 

Yine Yaradılış (Tekvin, veya Genesis) Bap 33’de, Yakub’un Kenan (Canaan) diyarının Şekem (Hebrew, Shechem veya Sichem; şimdiki adıyla Nablus) kentine selametle ulaştığı, şehrin önüne (dışına) çadırını kurduğu anlatılır (Arkeolojik bulgulara göre, Orta Bronz Çağı’ndan beri, veya İ. Ö. 1900’lü yıllardan bu yana, bir başka ifadeyle İsrail Oğulları’nın gelişinden yüzyıllarca önce, Nablus’da yerleşim vardır.). Yakub, Şekem’e (Nablus) gelip çadırını kurmuş olduğu toprak parçasını, kentin babası (patriarch, dini ve politik önder) Hamor’dan yüz parça gümüşe satın alır. Bap 33, “20 orada bir mezbah kurup onun adını El-Elohe-İsrail koydu”, cümlesi ile sonbulur.

 

Mezbah sözcüğü ile kastedilen, bir hayvan kesim yeri, kurban alanı olmaktadır. Kesim yerinin, kurban alanının adı, “El-Elohe-İsrail”, İsrail’in Allahı anlamına gelmektedir. (Muhammed’den çok önce Kenan mitolojisinde yeralan ve 100 kadar yaratıcı ve yıkıcı güçten birini simgeleyen Allah sözcüğünün kökeni, Al-İlah olmaktadır. Burada, Tevrat’ta anılan El-Elohe, daha çok Al-İlah’ı çağrıştırmaktadır. Anlaşılan, kurbanlar bu İlah’a, El-Elohe’ye adanmaktaydı.)... Günümüzün İsrail’i de -malesef- kocaman bir mezbahadan, kesim alanından, kurban alanından başka birşey değildir. Ve kurbanlar, Filistin halkıdır, Gazze halkıdır... İşte bu yerleşimin, Yakub ve ailesinin Şekem (Shechem veya Sichem; şimdiki adıyla Nablus) dışına yerleşmesinin hemen ardından, hileler ve tuzaklarla, Şekem ( Nablus) halkına karşı kanlı bir katliam, soykırım süreci başlatılacaktır... İsrail’in günümüzdeki, ve kuruluş sürecindeki (1947, 48-) katliamlarını aratmayan sözkonusu lanetli eylem, Yaradılış (Tekvin, veya Genesis) Bap 34’de övünçle anlatılmaktadır...

 

Herşeyi Tevrat’ta yeralan kötü cümlelerle olduğu gibi aktarmak okuyucu için sıkıcı, ve zor anlaşılır olacağı için, gerçek anlatımdan, Tevrat metninden hiç kopmadan, Yaradılış Bap 34’ü önce biraz özetleyelim... Şekem’e (Nablus) gelip yerleşmiş olan Yakub’un, 12 oğlundan başka, karısı Lean’dan olma Dina adlı bir de kızı vardır. Tevrat’ın ifadesi ile Dina, yeni geldiği topraklardaki kadınları görmek için gezmeye çıkar. Gezisi sırasında Dina, -yukarıda adı geçmiş olan- kentin önderi Hamor’un oğlu Şekem ile karşılaşır, ve iki genç yatarlar... Oğlan Dina’ya aşık olur, ve babası Hamor’dan Dina’yı kendisine karı olarak almasını ister. Tevrat’ın anlatımı ile bu ilişki, Yakub ve oğulları tarafından, Dina’nın tecavüze uğraması, murdar edilmesi (kirletilmesi, birdaha silinemiyecek biçimde lekelenmesi) olarak algılanır. Anlaşılmış olacağı gibi burada Dina onlar için bir hiçtir; kafalarında tecavüze uğramış olan, onların katı ataerkil düşünce yapıları, egoizmleridir... Aynen Tevrat’ın ifadesi ile, öfkelidirler, çünkü, “Yakub’un kızı ile yatmakla İsrail’de çirkin olanı yaptı; ve böyle iş olmaz.” Anlaşılmış olduğu gibi, yabancı bir erkek bir Yahudi kızı ile yatamaz...

 

Şekem’in isteği üzerine Hamor, Dina’yı oğlu Şekem’e istemek için Yakub’a gelir... Bap 34, “8 (...) Oğlum Şekem kızınızı özlüyor; rica ederim onu kendisine karı olarak verin.”, der. Hamor, ve ardından O’nun oğlu Şekem, ayrıca şunları söylerler: “9 Ve bizimle hısım olun; kızlarınızı bize verin, ve kızlarımızı kendinize alın. 10 Ve bizimle oturursunuz, ve memleket önünüzdedir; oturun, ve onda ticaret edin, ve mülk sahibi olun. 11 Şekem kızın babası ile kardeşlerine dedi: Gözünüzde lûtuf bulayım, bana ne derseniz onu veririm. Benden çok fazla ağırlık ve hediye isteyin, ve bana söyleyeceğinize göre veririm; ancak genç kadını karı olarak bana verin...”

 

Görüldüğü gibi Hamor’un ve Şekem’in yaklaşımları, kentlerinin önüne gelip yerleşmiş olan bu yabancılara, Yakub ve oğullarına karşı, sonderece barışcı, ve dostcadır. Onlarla akraba olmayı, karşılıklı kız alıp vermeyi, böylece bağlarını derinleştirmeyi teklif etmektedirler. Onlara, bu topraklarda rahatca ticaret yapmayı, zengin olmayı vadetmektedirler. Şekem, Yakub’un kızı Dina ile evlenebilmek için, istedikleri herşeyi vermeye hazırdır... Aslında, Hamor ve Şekem tarafı daha güçlüdür ama, zora başvurmak hiç akıllarına gelmemiştir anlaşılan... Yakub, ve oğulları ise, inançlarından kaynaklanan ırkçı kafa yapıları ile, kendilerinden olmayanlarla dostluğa, hele akraba olmaya, kız alıp vermeye kesinlikle hazır değillerdir. Karşılarındakileri, yokedilmeleri gereken düşmanlar olarak görmektedirler, ve hileye, yalana başvurarak, öldürücü hainane tuzaklarını hazırlayacaklardır...

 

Yine Bap 34’de devamla şunlar yazılmaktadır: “13 Ve Yakub’un oğulları, Şekem’e ve babası Hamor’a hile ile cevap verip söylediler, çünkü kızkardeşleri Dina’yı murdar etmişti. 14 Ve onlara dediler: Kızkardeşimizi sünnetli olmayan bir adama vermek, bu şeyi yapamayız, bu bize utanç olur. 15 Ancak bir şartla size razı oluruz; bütün erkekleriniz sünnet edilip bizim gibi olursanız. 16 O zaman kızlarımızı size veririz, ve kızlarınızı kendimize alırız, ve sizinle otururuz, ve bir kavm oluruz. 17 Ve eğer bizi dinlemez ve sünnet olmazsanız, kızımızı alır gideriz.”

 

Yakub’un oğulları, yalan söylemekteydiler, tuzak kurmaktaydılar. Karşılarındakiler sünnet olsa da olmasa da onlarla akraba olmak gibi bir niyetleri yoktu. Kızkardeşlerini alıp, bölgeden gitmek gibi bir niyetleri de yoktu. Niyetleri, kendilerine dostca yaklaşan bu insanları yoketmekti. Sünnet işi ve bunun karşılığında Dina vaadi, oltanın ucuna takılan yemdi sadece... Yine Bap 34’de yazıldığına göre, Hamor ve Şekem bu sözleri beğenmişler, Yakub’un oğullarına inanmışlardı...

 

Babası Hamor’un en sevgili varlığı olan Şekem, Dina’ya duyduğu aşk nedeniyle hemen sünnet olacaktı. Yine onlar, kentteki (Shechem veya Sichem; şimdiki adıyla Nablus) diğer erkekleri de sünnet olmaya ikna edebilmek için, kentin insanlarına şunları söyleyeceklerdi... Bap 34, “20 Ve Hamor ve oğlu Şekem şehirlerinin kapısına geldiler, ve şehirlerinin adamlarına söyleyip dediler: 21 Bu adamlar bizimle selâmet üzredirler; ve memlekette otursunlar, ve onda ticaret etsinler; ve işte memleket onlar için kâfi derecede geniştir; onların kızlarını karı olarak kendimize alalım, ve kızlarımızı onlara verelim. 22 (...) onlar sünnetli oldukları gibi aramızda her erkek sünnet edilirse, razı oluyorlar. 23 (...) ancak buna razı olalım, bizimle otururlar...”

 

Hamor’u ve Şekem’i dinleyen Şekem (Shechem veya Nablus) erkekleri, Yakub ve oğullarının mallarına ortak olacaklarını, kurulacak olan birlikle daha güçlenip zenginleşeceklerini düşünerek sünnet olmaya razı oldular. Sonuçta, kentin tüm erkekleri sünnet oldular... Bap 34, “25 Ve üçüncü günde vaki olduki, onlar sızı çekmekte iken, Yakub’un iki oğlu, Dina’nın kardeşleri Şimon ve Levi, herbiri kılıcını alıp korkusuzca şehre girdiler, ve bütün erkekleri öldürdüler. 26 Ve Hamor’u, ve oğlu Şekem’i kılıçtan geçirdiler, ve Dina’yı Şekem’in evinden alıp çıktılar. 27 Yakub’un oğulları maktuller üzerine geldiler, ve şehri yağma ettiler...” Bu korkunç cinayetleri işlerlerken, hasta insanları yataklarında öldürürlerken, tek bahaneleri, kızkardeşleri Dina’nın “murdar edilmiş olması”dır ama, öykünün bütününden, bunun da kocaman bir yalan olduğu, ortada bir zor olmadığı, Dina’nın da sözkonusu ilişkiyi istediği anlaşılmaktadır. Tevrat, Yaradılış, Bap 34’de yeralan olayla ilgili diyaloglar, ortada bir zor olmadığını yansıttığı gibi, Yakub’un kızı Dina’nın, babası Yakub’un yoksul çadırında ve erkek kardeşlerinin baskısı altında yaşamaktansa, kentte çok varlıklı bir ailenin zamana göre lüks konutunda kendisine aşık bir erkekle yaşamayı tercih etmiş olması, akla sonderece uygundur... Tevrat, Yaradılış, Bap 34 şu cümlelerle devametmektedir: “28 Onların koyunlarını ve sığırlarını ve eşeklerini, ve şehirde olanı ve kırda olanı aldılar. 29 Ve bütün mallarını, ve bütün çocuklarını ve kadınlarını elegeçirdiler, onları ve evde olan herşeyi yağma ettiler...” Bu kirli işleri yapanlar, Yakub’un oğullarıdırlar...

 

Yaklaşık üç bin yıl sonra, 9 Nisan 1948 Cuma günü, Irgun ve Stern adlı iki terörist sionist çete, silahlandırılmış ve zırhlarla kaplanmış araçlarıyla, sabahın erken saatlerinde, Jarusalem’in (Kudüs) 5.5- 6 km kadar batısında konumlanan ve 1945 yılı sayımına göre 610 kişilik nüfusa sahip olan Deir Yasin köyüne saldıracaktı. Silahsız sivil köylülerin yaşadığı Deir Yasin’e saldıranlar, modern silahlarla donatılmış 3 000 kişiden oluşmaktaydı. Cumartesi gününe dek sarkan, 13 saat süren katliama, İngiliz birlikleri sadece seyirci kalacaklardı. Kızıl Haç olay yerinde 254 ölü sayabilmiştir ama, bazı raporlara göre öldürülenler 256, diğerlerine göre ise 300 kişi idi... Bilinçli olarak dehşet saçmak, insanları korkutup bölgeden kaçırtmak amacıyla cinayetler vahşice işlenmişti. Gövdeler ikiye ayrılmış, bazı organlar dışarıya çıkartılmıştı... Öldürülenlerin 25 tanesi 10 yaşın altında çocuklardı. Bunların arasında 1 ve 2 yaşında olanlar, ve birsürü 4 ve 5 yaşında olanlar vardı... Deir Yasin, aynı yıl yokedilen ve adları -bu kısa metne sığmayacak kadar- çok uzun bir liste oluşturan yüzlerce köyden sadece birisi idi. Benzer vahşi cinayetler diğer köylerde de işlenmişti... İleride, 1967 yılından itibaren değişik bakanlıklarda bulunduktan sonra, aşırı sağcı Likud (“Birlik”) partisinden 1977 yılında İsrail’in 6ncı başbakanı olacak olan ırkçı faşist görüşlerin şampiyonu sionist Menachem Begin, sözkonusu katliam sırasında, Irgun veya ITZL olarak adlandırılan çeteye komuta etmekteydi. O, sözkonusu katliamı gerçekleştiren çetenin komutanıydı... Ruhu da görünüşü kadar çirkin olan bu kişi, 1978 yılında Nobel Barış Ödülü’ne “layık” bulunacaktı. Böylece sözkonusu kişi, bakanlıkları ve başbakanlığı ile İsrail devletinin terörist yapılanmasını gözler önüne sererken, aldığı Nobel Barış Ödülü ile de, bu ödülün nasıl birtakım kirli politik konspirasyonların aracı olduğunun göterecek, emperyalist Batı’nın bazı ünlü kurumlarının derin ikiyüzlülüğünün en somut kanıtı olacaktı...

 

Tevrat’ın Yaradılış (Tekvin, Genesis) bölümünün baş karakterlerinden olan ve günümüzdeki İsrail’e İsrail adını veren İbrahim (Abraham) ve İshak soyundan Yakub, oğullarının alçakça işlemiş oldukları cinayetlerden, ve yine onların utanmazca soygunlarından, talanlarından, sadece bir nedenle rahatsız olacaktı. Yakub’u rahatsız eden, korkutan tek şey, sayılarının az olması, ve Kenan’ın yerli halkının ve yine orada yaşamakta olan Perizzi’lerin intikam için peşlerine düşerek onları yoketmeleri olasılığı idi. O (Yakub) ve benzerleri, bu korkunç trajediden etkilenmeyecek, acı çekmeyecek kadar duyarsız idiler; çünkü onlar, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, kendilerini başkalarının yerine koyarak düşünemeyecek ırkçı karakterlerdi- burada ifade edilen “ırkçılığı”, günümüz anlamındaki bir ırkçılık olarak değil, inançları, düşünceleri, ve ekonomik yararları nedenleriyle kendilerini diğer insanlardan ayıran, seçilmiş özel varlıklar olduklarına inanan, ve bu nedenle dışlarında olanlara yönelik hertürlü kirli eylemi meşru bulan ve katı ataerkil düşünce yapısı ile kaynaşmış olan zehirli bir yanılgı olarak düşünün...

 

Sonuçta, işlenmiş olan cinayetlerin ve yapılmış olan talanın korkusuyla O, Yakub, karılarını, cariyelerini, oğullarını, hayvanlarını, ve tüm mallarını toplayıp, Kenan ülkesi içinde kendileri için daha güvenlikli yeni bir yer aramaya başlayacaktı. Kentlerin yakınlarından korku ile geçecekler, ve sonunda ülkenin, Filistin’in ortalarındaki Luza’da (şimdiki, Bethlehem) durup, çadırlarını kuracaklardı... Kudüs’ün 8 km kadar güneyinde olan Bethlehem’in arapça adı Bayth Lahm (Et Evi) olamaktadır. Hebrew, Yahudi dilinde ise, Bet Lehem olarak adlandırılan aynı kentin bu adı, “Ekmek Evi” anlamına gelmektedir...

 

Şekem (Shechem veya Sichem; şimdiki adıyla Nablus) kentinden Luza’ya (şimdiki, Bethlehem) doğru göç, aslında, kuzeyden birkaçyüz kilometre daha güneye doğru bir göçtür. Günümüzde, Nablus kenti “Batı Yakası”nın kuzeyinde, Bethlehem ise güneyindedir, ve her iki kent ve çevreleri ağırlıklı olarak Filistin nüfusuna sahiptir... Filistinliler, Yahudilerden, Hebrew aşiretlerinin gelişlerinden çok öncelerden beri Kenan ülkesinde yaşayan bir Doğu Akdeniz halkıdır. Süreç içinde Güney Semitikleri ile, Arablarla, yine Kenan ülkesinin Semitik topluluklarından olan Fenikeliler, Moab, Amon, Edon gibi halklarla, ve daha birçok toplulukla karışmışlardır. İrail’in hemen kuzeyindeki günümüz Lübnan’ı da Kenan ülkesine dahildir, Kenan halkları, Yahudiler gelmeden çok önce tarıma başlamışlardır; başta Mısır olmak üzere komşuları ile gelişmiş bir ticari yaşamları oluşmuştur... Kısacası onlar, Yahudilerden çok önce medenileşmiş ve zenginleşmiş bir toplum idiler. Zaten, Tevrat’ın Yaradılış (Tekvin, Genesis) bölümü Bap 34’de anlatılan öykü, Yakub (İsrail) ve oğullarının Şekem’e (Shechem veya Nablus) gelişleri ve yerli halkı katletmeleri öyküsü, yerli halkın, Şekem halkının onlardan, Yahudilerden çok daha gelişmiş olduklarını, medeni olduklarını açıkça göstermektedir. Ayrıca, Yakub’un kızı Dina ile evlenebilmek için Hamor’un oğlu Şekem’in yapmış olduğu vaatlar, yerli halkın Yakub ve ailesinden çok daha zengin olduğunu göstermektedir. Yakub ve oğulları çadırda yaşayan göçebeler iken, onlar, yerli halk, tarımla uğraşmakta, gelişmiş bir kentte yaşamaktaydı. Ayrıca, aynı topraklar üzerinde, Kenan ülkesinde başka kentler de vardı...

 

Ortada tam bir tarihi belge, veya benim bildiğim bir belge olmasa da, Arami katagorisi içinde Semitik bir topluluk olan Yahudilerin Mezopotamya’nın en güneyindeki tarihi Ur kentinden kovuluşları, konu ile ilgili araştırmalara göre, muhtemelen, -yasaları ile ünlü- Babil hükümdarı Hammurabi dönemine (İ.Ö. 2130- 2087) rastlamaktadır. Yukarıda adını vermiş olduğum Oxford Üniversitesi yayını “Israel in World History” adlı kapsamlı araştırmaya göre, Babil hükümdarı Hammurabi, Hint-Avrupai bir topluluk olan Elamlar’ın Mezopotamya’da kurmuş oldukları egemenliğe sonvermiştir... Hammurabi, Mezopotamya’ya batıdan, Suriye çölleri üzerinden, ve daha güneydeki diğer çöllerden gelmiş olan Semitik halklardandır. Babil, bölgede, tüm Mezopotamya’da Elam egemenliğinin yıkılışından yüz yıl kadar önce kurulmuştur...

 

Aynı esere göre, Mezopotamya’nın verimli toprakları, dış istilaları üzerine hep çekmiştir. Batı’nın çöllerinden gelen Semitik topluluklar (Babilliler, Asurlar, Akadlar gibi) Mezopotamya’yı istila ederek kendi hanedanlıklarını kurarlarken, Doğu’nun ve Kuzey’in dağlık bölgelerinden gelen Hint-Avrupai topluluklar da (Elamlar, Hititler, Kassiteler, Persler gibi) yine dönem dönem Mezopotamya’da kendi hanedanlıklarını kurmuşlardır. Burada tek istisna, Mezopotamya’nın ilk medeniyeti olan Sumerlerdir. Yine aynı esere ve daha birçok kaynağa göre Sumerler (İ.Ö. 4500- 1900), Turani bir topluluktur- Sümer medeniyeti İ.Ö. 4500- 4000 yıllarında kurulmuştur, ve Sümerler İ.Ö. 1900’de tarihten tamamen silinmişlerdir, kaybolmuşlardır... Türkiye’de okutulan eski ilk öğretim kitaplarında yazıldığı gibi onlar, Sümerler, Türkiye Türkleri’nin ataları falan değillerdir ama, anlaşıldığı kadarıyla ve bazı Türkçe olmayan kaynaklarda varolan -gerçeğe uygunlukları sorgulanabilecek- göç haritalarına göre, Orta Asya’nın kuzey yörelerinden Mezopotamya’ya gelmişlerdir... Doğrusu bu konuda net konuşacak bilgilerim olmasa da, belki de Sümerler, Türkler’in de aralarında olduğu Altay dilleri konuşan Asya topluluklarıyla, Güney Sibirya halklarıyla, Mançurya ve Kore halklarıyla bir ölçüde akrabadırlar...

 

“Günümüzdeki Yahudilerin en eski ataları sayılan bazı Semitik aşiretler tarihi Ur kentinden neden kovuldular?”, diye düşündüğüm zaman, aklıma öncelikle gelen bir ihanet olayı olmaktadır... Şüphesiz onların neden kovuldukları ile ilgili herhangi bir belge yoktur ama, bana ait olan ve akla en uygun gelen spekülasyona göre, aile menfaatlerini, aşiret menfaatlerini (yararlarını, çıkarlarını), genel toplumsal menfaatin önüne koyan bu dar anlamda ırkçı karakterler, aynı soydan diğer kardeşlerinin düşman saydıkları ile rahatça işbirliği yapabilirler ve muhtemelen yapmışlardır. Yahudilerin en eski ataları olan sözkonusu aşiretler, sanırım, Elam egemenleri ile işbirliği yapmışlardır. Mezopotamya’da varolan Elam egemenliği Babil hükümdarı Hammurabi tarafından sonlandırılınca, diğer Semitik “kardeşleri”ne yönelik ihanetleri nedeniyle onlar, ya bölgeden, Ur kentinden kovulmuşlardır, ya da korku ile kendileri kaçmışlardır. Aynen kuzeydeki Nablus’dan daha güneydeki Bethlehem’e kaçtıkları gibi...

 

Sözkonusu spekülasyon akla uygundur, çünkü bunlar, çevrelerindeki halklara yönelik olarak ihanetlerini hep sürdürmüşlerdir. Örneğin, hernakadar isyan etmeleri nedeniyle İ.S. 70’de Roma tarafından önce kılıçtan geçirilip ardından da en uzun süreli sürgünlerine yollanmış olsalarda, bu trajediden kısa süre önce Yahudiler, mali yararları nedeniyle, Roma’nın bölgedeki en sadık işbirlikçisi olmuşlardır... Roma’nın koruyucu şemsiyesi altında tapınaklarında gerçekleştirdikleri soyguna, haksız kazanca karşı çıkan İsa’yı, onlar, Yahudi din adamları çarmıha yollatmışlardır. Faizcilikten kaynaklanan tatlı kazançlarına saldırmış olması nedeniyle Yahudi yüksek mahkemesi tarafında ölüme mahkum edilen İsa’nın infazı için, aynı kişiler, bölgedeki Roma valisine baskı yapmışlardır. Ve böylece, soylarından gelen ama, adalet duygusuna sahibolan İsa’yı acılı bir ölüme yollatmışlardır... Günümüzdede onlar, dinleri ile bağlantılı ırkçı kafa yapıları ile atalarının izinde yürümekte, hertürlü kirli karanlık işe bulaşmaktadırlar. Menfaatlerine uygun gördükleri hertürlü yasa ve moral dışı işe rahatça bulaşmaktadırlar...

 

Hemen akla gelen birkaç örnekten biri, İsrail’in ırkçı Güney Afrika Cumhuriyeti ile olan işbirliğidir. Siyah derili Afrikalılara karşı en ağır ırkçı baskıların sürdüğü, ve BM kararları ile Güney Afrika’nın izole edildiği, ticari ambargolar uygulandığı yıllarda İsrail, bu ırkçı rejim ile gizli-açık hertürlü ilişkisini sürdürmüştür. Biryandan Nazi rejimi tarafından öldürülen yaklaşık altı milyon yahudiyi sürekli anıp “mazlum” rolü oynarken, diğer yandan Hitler rejimi ile aynı ideolojiye (düşünce sistemine) sahip Güney Afrika’nın yönetimi ile işbirliği yaparak, ırkçı baskı ve şiddet altındaki siyah derilililere karşı işlenen suçlara ortak olmuştur. Yakın zamanda gün ışığına çıkan, 24 Mayıs 2010 tarihli Türk basınına, İsveç basınına ve diğer basın organlarına yansıyan habere göre ise, İsrail yönetimi, Güney Afrika’ya gizlice nükleer başlık satmıştır. İngiliz “The Guardian” gazetesini kaynak gösteren aynı tarihli “haberx.com” sitesine, “Radikal” ve “Zaman” gazetelerine göre, “Güney Afrika Savunma Bakanı PW Botha, dönemin İsrail Savunma Bakanı Şimon Peres ile yaptığı gizli toplantıda, Peres’ten nükleer başlık istemiştir. Peres, muhatabına üç ayrı boyda başlık sunmuştur...” Bu alışverişin gizli belgesi, haberi veren gazete tarafından ele geçirilip yayınlanmıştır. www.guardian.co.uk/world/2010/may/23/israel-south-africa-nuclear-weapons adresinden haberin orjinaline ulaşmak mümkündür.

 

Güney Afrika ile o yıllarda ilişkileri sürdürmek, mazlum insanlığa karşı bir günahtır şüphesiz ama, bu ırkçı rejime bir de nükleer başlık satmak nasıl bir günahtır, doğrusu tanımlamakta zorluk çekiyorum. Aslında İsrail’in bu tip suçlarını burada sıralamaya kalkmak, asıl konumuzdan tamamen uzaklaşmak anlamına gelir. Fakat yine de bir-iki cümle ile, yeryüzündeki en korkunç, en utanmazca suçlardan biri olan yasadışı gizli organ ticaretinin merkezinin İsrail olduğunu söylemekten geri duramayacağım. En büyük Nazi toplama-izolasyon-ve ölüm kampı Auschwitz’de, insan kobaylar üzerinde dehşet verici deneylerini, cinayetlerini gerçekleştirmiş olan Doktor Josef Mengele’nin adı, insanlarda korku yaratır. Günümüz İsrail’inde ise, Mengele’nin yapmış olduklarını önemsiz kılacak ölçüde korkunç cinayetler işlenmekte, taş atan Filistinli çocuklar bilinçli olarak öldürülüp organları alınarak dünyanın heryerinde gizlice satılmaktadır. Fotoğraflarla, ve tanıklarla kanıtlanmış bu korkutucu kirli işe bulaşan İsrailli ünlü tıp profösörleri vardır... Olayla ilgili daha geniş bilgileri alttaki adreslerden elde edebileceğiniz gibi, daha birçok kaynaktan bulabilirsiniz... “Israil-centrum för organhandel” (“İsrail-organ ticaretinin merkezi”), http://motbilder.se/2009/08/19israel-centrum-for-organhandel/ ; “Organhandel avslöjad i Israel” (“İsrail’de organ ticareti açığa çıkartıldı” başlıklı bu haber, İsveç’in en büyük günlük gazetesi Dagens Nyheter’dendir. “Günün Haberleri” adlı gazete, 1864 tarihinde yayına başlamıştır, ve günlük satışı 400 binin üzerindedir.), www.dn.se/nyheter/varlden/organhandel-avslojad-i-israel-1.1074191 ; “Nya bevis för israilisk organhandel” (“İsrail’in organ ticareti üzerine yeni kanıt”), www.realisten.se/2009/12/21/nya-bevis-for-israelisk-organhandel/ ; “Det finns skäl att undersöka Israels organhandel” (“İsrail’in organ ticaretini araştırmak için neden/gerekçe vardır”), www.sourze.se/Det_finns_sk%C3%A4l_att_unders%C3%B6ka_Israels_organhandel_10684607.asp ...

 

Elinde 200’ü aşkın çok gelişmiş nükleer bomba olduğu bilinen İsrail, halen, nükleer silaha sahip olup olmadığını açıklamamaktadır ama, “İran nükleer silah yapıyor” diye yeri yerinden oynatmaktadır. İran’a karşı nükleer savaş kışkırtmaları yapmaktadır...Kısacası, siyonist ırkçı İsrail rejimi, atalarının kanlı karanlık izinden yürümekte, bölgedeki tüm halklara, kendileri gibi semitik olan halklara, ve diğerlerine karşı ABD emperyalizminin tetikçiliğini yapmaktadır. Fakat bu son durumları, onların, ABD devletini ve özellikle ABD halkını sevdikleri, ona ihanet etmiyecekleri anlamına gelmemektedir. ABD dışpolitikasını yönlendiren sermaye güçleri, enerji tekelleri, askeri-endüstri kompleksler, birtakım uluslarüstü tekeller, bölgede İsrail’i bir ileri karakol olarak kullanırlarken, İsrail’de, Wall Street’e egemen Yahudi sermayesi aracılığıyla; hem Demokrat, ve hem de Cumhuriyetci parti içinde çalışan güçlü Yahudi lobisinin yardımlarıyla, ABD dışpolitikasını kendi kirli hesapları yönünde manupule etmeye (yönlendirmeye) çalışmaktadır...      

 

Sözkonusu aşiretlerin Ur kentinden kovulmalarının, veya kaçmalarının ardından, efsaneye göre kaçanların serüvenleri, İbrahim (Abraham) önderliğinde Harran’da, şimdiki Urfa yörelerinde, yani Kuzey Mezopotamya’da sürmüştür. Burada da durmayan Hebrew aşiretleri, muhtemelen daha güneye, şimdiki Suriye topraklarına, dünyanın en eski kentlerinden biri olan Damascus’un (arapça, Dimashq; Sham; türkçe söylenişi ile, Şam) yakınlarına gelmişlerdir. Adı geçen eserde (Israel in World History), Hebrew aşiretlerinin muhtemelen ataları olan Aramaean aşiretlerinin Damascus civarına yerleştikleri, bu ikinci Semitik göç döneminde Hebrew aşiretlerinin de Suriye topraklarına girdikleri ifade edilmektedir. Üçüncü Semitik göç hareketi, yine kuzeyden güneye, Suriye’den Filistin’e, Kenan (Canaan) ülkesine doğru olmuştur. Daha önce, yukarıda, Tevrat’ın ilk bölümü, Musa’nın birinci kitabı olan Genesis (Tekvin, Yaradılış) Bap 32’den, 33’ten, ve 34’den alıntılarla anlatılan Yakub’un ve aşiretinin Kenan (Canaan) ülkesine, Şekem (Shechem veya Sichem; şimdiki adıyla Nablus) kentine doğru göçü, anlaşılan, bu üçüncü Semitik göç dalgasının bir parçasıdır. Yine anlaşılan, Yakub, karıları, ve oğullar, malları ile birlikte kuzeyden, Damascus (Dimashq; Sham) yörelerinden gelmişlerdir... Daha önce ifade etmiş olduğum gibi, ve yine adı geçen eserde belirtildiğine göre, Semitik göçebeler gelmeden çok önce, Kenan (Canaan) ülkesinin yerli halkı medenişleşmiş, bir tarım ve ticaret toplumu haline gelmiştir. Yine aynı kaynağa göre bu yerli Filistin veya Kenan halkı, Fenikelileri, Kenanlıları, Moab, Amon, ve Edon halklarını kapsamaktadır....

 

Tevrat’ın Yaradılış (Tekvin, Genesis) bölümü Bap 32’de anlatılan öyküyü yeniden kısaca tekrarlayalım... Kenan ülkesine girmekte olan Yakub, karılarını ve çocuklarını yolladıntan sonra, yalnız kalınca, Tevrat’ta adına “Allah” veya “El-Elohe” (Al-İlah, olmalı) denen esrarengiz bir kişi ile gün doğumuna dek güreşir ve o kişi Yakub’u yenemez. Sonunda aynı kişi Yakub’u kutsar (mubarek kılar) ve O’na, “Yaratıcı Güç ile, Allah ile uğraşan” anlamına İsrail adını verir... Anlatılan öykülerden de anlaşıldığı kadarıyla acımasız ve insani anlamda duyarsız bir göçebe ve ayrıca talancı olan Yakub’un, Tevrat’ta böyle bir efsane ile taçlandırılmış olmasının, O’nun “Allah” tarafından “mubarek” bir varlık haline getirilmesinin nedeni, bu satırları yazan kişiye göre, Hebrew aşiretlerinin, Yakub ve oğullarının, gelinen bu yeni toptaklar üzerinde hak iddia etme, toprakların eski yerleşimcilerine karşı hak iddia etme çabaları ile bağlantılıdır... Daha önce de belirtmiş olduğum gibi “Allah” (El-Elohe, Al-İlah), Kenan (Canaan) mitolojisinin 100 kadar yaratıcı ve yıkıcı gücünden biridir, hatta en başta gelenlerinden biridir. Sonuçta Yakub, bu gücü yenerek, aynı güç tarafından “mubarek kılınarak”, ve sözkonusu güçten İsrail adını alarak, Kenan ülkesine girmiştir. Yani, Kenan’ın en güçlü yaratıcı güçü Yakub’un önünde boyun eğmiş, O’na kollarını açmıştır. Bu nedenle, Kenan ülkesi artık onların “vadedilmiş toprakları”dır, eski sahipleri kimler olursa olsunlar, buralarda nezamandan beri yaşıyor olurlarsa olsunlar, Kenan toprakları onlara, Yakub ve oğullarına, İsrail oğullarına aittir (!)

 

Aynı esere göre, Yusuf ve babası Yakub (İsrail), İsadan Önce 1700- 1575 tarihleri arasında, bu dönemlerde Mısırda’dırlar- şüphesiz bu verilen çok uzun bir zaman dilimidir ama, kesin tarih bilinmediği için, bu tarihler arasında bir dönemde Yusuf’un ve Yakub’un Mısır’da oldukları sanılmaktadır. Bundan anlaşılan, Hebrew aşiretleri, İ.Ö. 1800’lü yılların sonunda, 1700’lü yılların başında Kenan (Canaan) ülkesine girmişlerdir... Yine yukarıda verilmiş olan tarihler, İ.Ö. 1700- 1575, Nil Deltası’nın doğu tarafında Hyksos Krallığı’nın kuruluş ve yıkılış tarihleridir. Sözkonusu zaman dilimi içinde (İ.Ö. 1700- 1575) Mısır’ın bir bölümüne, Nil Deltası’nın doğusuna Hebrew aşiretleri egemen olmuşlar, ve Hyksos kırallığını kurmuşlardır- İsrail kaynakları da, Hyksos’u kendi atalarına maletmektedirler. Bazı kaynaklar, Hyksos’un Semitikler ile Asyalılar’ın (muhtemelen Hint-Avrupailer) karışımı olduğu iddiasındadırlar... Bir Mısır terimi olan Hyksos, “yabancı ülkenin yöneticileri” (heqa-khase) anlamına gelmekte imiş. Yine sözkonusu eserden farklı kaynaklara, örneğin Encyclopaedia Britannica’ya göre, ülkenin kuzeyinde, Delta’da kurulmuş olan Hyksos Krallığı, 15nci Hanedan olarak Mısır’ı İ.Ö. 1630- 1521 yıllarında yönetmiş...

 

Bu son verilen tarihler, sözkonusu araştırmada, “Israel in World History” adlı eserde verilenlerden azıcık farklılaşmakta ve biraz daha kısa bir dönemi kapsamaktadır... “Israel in World History” adlı araştırmaya göre Mısır, 18nci Hanedan döneminde savaşcı bir askeri güç yaratacak, ve Hanedan’ın kurucusu ve ilk Kralı Ahmosis (İ.Ö. 1579- 1557), 1575 yılında Hyksos’un sonunu getirecektir. Britannica’da aynı Kral, 18nci Hanedan’ın kurucusu, Ahmose I, olarak anılmaktadır ve yaklaşık İ.Ö. 1539- 1514 yıllarında ülkeyi yönettiği ifade edilmektedir... Her iki kaynakta da aynı kişiden sözedildiği anlaşılmaktadır ama, sözkonusu kişinin iktidara gelişi arasında bir 40 yıl farketmektedir. Sonuçta, Hyksos’un yıkılıp halkının Mısır’dan kovuluşu arasında da yaklaşık bukar farklı bir tesbit olmaktadır. Bu, büyük bir fark değildir...  “Israel in World History” adlı araştırmaya göre, yıkılan Hyksos Krallığı’nın halkının önemli birkısmı Mısır’ı terketmeyecek, köle olarak alıkonup, Mısır anıtlarının restorasyonunda çalıştırılacaktır...

 

Exodus, yani Musa’nın (Moses; Hebrew, Moshe) önderliğinde Mısır’ın köleliğinden kurtuluş, Sina Çölü’nü geçiş, yeniden Kenan ülkesine geliş, anlaşılan, Hyksos’un yıkılmasının ardından Mısır’da köle olarak tutulan ve anıtların restorasyonunda kullanılan Yahudiler’in serüvenleridir. Mısır’dan bu özgürlüğe kaçış, 19ncu Hanedan’dan II. Ramses (Büyük Ramses, 1279- 1213) dönemine rastlamaktadır- II. Ramses Suriye’ye dek gelmiş, 1275 yılında Batı Suriye’de, Asi nehri yakınlarında, Kadeş’te (Kadesh) Anadolu’dan gelen Hitit ordusu ile savaşmıştır... Kısacası, Mısır’da köle olan Yahudiler, II. Ramses’in iktidar yıllarında, yukarıda adı geçen eserdeki kronoloji tablosuna göre yaklaşık İ.Ö. 1225 yılında Musa’nın önderliğinde -Sina Çölü’nü geçerek- Kenan (Canaan) ülkesine gelmişlerdir. Bazı kaynaklara göre Exodus, yine II. Ramses döneminde ama, İ.Ö. yaklaşık 1304- 1237 yılları arasındadır... 

 

Artık, Musa ile doğrudan “ilişki” halinde olan bir “yaratıcı” güçleri, sadece onlar için olan, onlardan başkasına yardım etmeyen Yahweh adlı yaratıcıları vardır... Eğer kaynaklar doğru ise, bu ad, Yahweh adı, Yahudiler arasında İ.Ö. 500’lü ve özellikle İ.Ö. 200’lü yıllarda çokça kullanılmaya başlanmıştır. Eski Ahit (Tevrat) İ.Ö. 1200’lü yıllardan, yani Mısır’dan çıkıştan hemen sonraki dönemde yazılmaya başlanmıştır. Sözkonusu kitap, en az 1100 yılı alan bir süreç içinde, farklı dönemlerde ve farklı etkiler altında, Yakub, Yusuf vs. gibi geçmişin (çok daha eski yılların) öykülerini de derleyerek,  yine İ.Ö. 100’lü yıllara dek yazılmıştır... Güneşi tek yaratıcı güç haline getiren, bilinen ilk tek yaratıcılı (monoteist veya ingilizcesi ile monotheistic) kültüru şekillendiren 18nci Hanedan’dan Akhenaton’un (Amenhotep IV, İ.Ö. 1353- 1336) iktidar yılları, Musa önderliğinde Yahudiler’in Mısır’ı terkediş yıllarından hemen önceye rastlamaktadır. Bu gerçek dikkate alınırsa, monoteist Akhenaton kültürünün, -bir Mısır prensi olduğu da söylenen- Musa üzerinde etkili olduğu, Akhenaton kültürünün etkisi ile monoteist Yahudi dininin üretildiği düşünülebilir... “Israel in World History” adlı araştırmaya göre Akhenaton (Amenhotep IV), İ.Ö. 1375- 1358 yıllarında Mısır’a hükmetmiştir. Kısacası, değişik kaynaklarda aynı kişi ile ilgili olarak verilen tarihler arasında ufak farklar vardır ama, sözkonusu tarihlerin hepsi de Yahudiler’in Mısır’ı terketmelerinden kısa bir süre önceye rastlamaktadır...

 

III. Ramses (20nci Hanedandan, yönetimi, İ.Ö. 1187- 1156; sözkonusu esere göre ise yönetimi, İ.Ö. 1198- 1167) döneminde Mısır, zayıflayıp parçalanmaya başlamıştır. Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, İ.Ö. 1120 yılında Mısır tamamen çökmüş, Kenan ülkesi ve Fırat’a dek topraklar üzerindeki kontrolunu tümüyle yitirmiştir. Yine yaklaşık aynı tarihlerde, İ.Ö. 1181 yılında, Mezopotamya’ya egemen olan Kasite Hanedanı sonbulmuştur. Bu iktidar boşluğu içinde, anlaşılan, Kenan ülkesine yerleşmiş Hebrew aşiretlerinin, Yahudilerin devlet kurabilmek için şansları doğmuştur... İ.Ö. 1025 veya 1021 tarihinde krallığını ilaneden Saul tarafından ilk İsrail devletinin kuruluş süreci başlatılmıştır. İ.Ö. 1010 yılında iktidara gelip, yine İ.Ö. 1000 yılında Kudüs’ü alarak başkent haline getiren ve merkezi bir yönetim oluşturan Davud (David) tarafından sözkonusu devletin sınırları genişletilmiştir. Bu iş, yerli Filistin halkının kılıçtan geçirilmesi ile gerçekleşmiştir... Davud’un oğlu Solomon (İ.Ö. yaklaşık 961- 922), monarşik bir yönetim oluşturmuş, ve ilk büyük tapınağı inşa ettirmiştir. Solomon’un ölümünün ardından İsrail, “kuzey krallığı” ve “güney krallığı” olarak parçalanmıştır. Kuzey Krallığı, İ.Ö. 722- 721 yıllarında Asuri İmparatorluğu tarafından, II. Sargon tarafından yıkılıp yokedilmiştir... Kalde (Chaldean) Hanedanından Babil hükümdarı II. Nebuchadrezzar (yönetimi, İ.Ö. yaklaşık 605- 561), İ.Ö. 597 yılında güneydeki krallığa sonvermiştir. Kudüs’ü alan Nabuchadrezzar, Yahudiler’in ilk büyük tapınaklarını yıkmış, ve onları -Ur kentinden ve Mısır’dan kovulmaları sayılmazsa- ilk büyük sürgünlerine yollamıştır. Bundan sonra, eski tarihte, bağımsız bir Yahudi devletine rastlanmamaktadır...

 

Med devletini yıkıp (İ.Ö. 550), tahtı -ana tarafından- dedesi Astyages’in elinden alan II. Kiruş (Cyrus), Pers İmparatorluğu’nun, Achaemenid Hanedanı’nın temellerini atmış, ve İ.Ö 538 yılında Babil’i, Kalde (Chaldean) Hanedanı’nı sonlandırmıştır. Bu zaferinin ardından O, muhtemelen, bu satırları yaznın düşüncesine göre, çatışma içinde olduğu Semitik topluluklar içindeki çelişkileri kullanmak, kendisine bölgede sadık Semitik yandaşlar yaratmak düşüncesi ile, Nabuchadrezzar tarafından sürgüne yollanmış olan Yahudilerin Kenan ülkesine dönmelerine, ve Kudüs’te büyük tapınaklarını yeniden inşa etmelerine izin vermiştir... Diğer yandan, devleti 20 satraplığa (valiliğe) ayıran, fakat silahlı gücü merkezin kontrolunda tutan, mükemmel bir posta teşkilatı kuran, ve düalist İran dini Zoroastrianism’i devletin denetimi altına alan, Pers devletine asıl en mükemmel biçimini veren I. Darius (Büyük Darius, yönetimi, İ.Ö. 522- 486), Yahudi dinine ve diğer dinlere tam bir özgürlük tanımıştır. Kişisel kanımca, bunu yaparken O, birbirleri ile rekabet eden dini ideolojileri daha kolay denetim altında tutabileceğini düşünmüştür...

 

II. Kiruş (Büyük Cyrus, yönetimi, İ.Ö. 550- 529) Med devletinin başkenti Ekbetana’da (Ecbatana, şimdiki Hamadan), hükümdarlık sarayında, düşük düzeyde bir Pers asilzadesinin oğlu olarak son Med hükümdarı Astyages’in kızı Mandane’den olmuştur. Medler’in kölesi konumunda olan Pers aşiretlerini ayaklandırarak tahta oturan, Pers İmparatorluğu’nun, Achaemenid Hanedanı’nın temellerini atan Büyük Cyrus’un doğumu, yetişmesi, iktidarı alışı, tarihin babası olarak bilinen Herodotus’un zengin ve çocuksu anlatımı ile, düşlerle, düş yorumlarıyla, trajik gelişmelerle, inanılması güç efsanevi olaylarla doludur ve bu heyecanlı konulara girmek asıl anlatıdan tamamen kopmak anlamına gelir. Yalnız, Kiruş’un (Cyrus) sonunun da trajik biçimde noktalandığını söylemeden edemeyeceğim. İ.Ö. 529 yılında Güney Kafkasya’da İskit konfederasyonundan Massagetai/ Massagetae aşireti karşısında yenilgiye uğrayıp öldürülen Kiruş’un kanı, Massagetai kraliçesi Tomyris/ Tomris tarafından derin bir intikam duygusuyla içilmiştir. Oğlu Kiruş tarafından öldürmüş olan Massagetai kraliçesi Tomyris/ Tomris, Kiruş’un  kanını bir tuluma doldurup içmiştir... Yine Herodotus’un anlatımı ile, Pers İmparatorluğu’nu en mükemmel biçimde merkezi olarak örgütlemiş olan ve konunun uzmanları tarafından politik bir deha olarak kabuledilen I. Darius’un (Büyük Darius, yönetimi, İ.Ö. 522- 486) “Yediler Darbesi” ile iktidara geliş öyküsü de, buraya sığmayacak kadar heyecan vericidir...

 

Kardeş Hint-Avrupai, İrani aşiret federasyonları olan ve aynı dili konuşan Med’ler ve Persler, İ.Ö. yaklaşık 1800’lü- 1300’lü yıllarda kuzey doğudan, Pencap ve Afganistan üzerinden İran yüksek yaylasına gelmişlerdir. Med aşiretleri kuzeye, Urmiye gölü civarına yerleşirlerken, Pers aşiretleri, güneye, Pers Körfezi’nin hemen doğusundaki Zagros Dağları civarına yerleşmişlerdir. Med aşiretleri daha önce devletleşme sürecine girmişlerdir... Med aşiretleri devletleşme sürecine İ.Ö. 800’lü yıllarda girmişlerdir. Anlaşıldığı kadar federatif bir yapıda da olsa tam anlamıyla devlet olmaları, İ.Ö.612- 550 yıllarıdır. İ.Ö. 550’de şekillenmeye başlayan Pers devleti ise, Makedonyalı İskender’in (Alexander) saldırısı sonucu İ.Ö. 330 yıllında yıkılmıştır. Bundan sonra Yahudileri, bir dönem, Helen egemenliği altında görüyoruz... (Herodotus, Anadolu’da Halikarnas/Bodrum’da muhtemelen İ.Ö. 484’de doğmuştur ve 430 veya 420’de ölmüştür)

 

Yukarıda kısaca ifade edilmiş olan nedenlerle, II. Kiruş’un (Cyrus) ve I. Darius’un Yahudilere sağlamış oldukları özgürlükler nedenleriyle, Eski Ahit’te (Tevrat), Medlerden (İranlılardan) ve I. Darius’dan büyük bir övgü ile sözedilmektedir. Yahudiler, Medler’in Babil’i yıkmasını, Rab’ın, kendi yaratıcılarının isteği, yönlendirmesi ile olduğunu yazmaktadırlar. (bak: Tevrat, Yeremya, Bap 51... Aslında burada Medler olarak anılan, Persler olmalı ama, onlar, Tevrat, Babil’i yıkan II. Kiruş’u, halen Med olarak adlandırmaktadır. Bunun da büyük bir yanlış olduğu söylenemez; çünkü, Medler ve Persler birbirlerinin devamıdırlar...) .

 

Diğer yandan, yine aynı kitapta, Yahudileri sürgüne yollamış olan II. Nebuchadrezzar ahmakca derin bir nefretle anılmakta, O’nun hakkında yalan olduğu hemen anlaşılan sonderece küçültücü ve aklı yerinde kişilere komik gelecek öyküler anlatılmaktadır (bak: Tevrat, Daniel, Bap 3 ve Bap 4)... Gerçekte, tarihin tesbitine göre, II. Nebuchadrezzar, birçok yeteneği olan sonderece mükemmel bir generaldir, ve Babil’in ünlü “asma bahçeleri”ni yaptırmış olan kişidir... Örneğin, Eski Ahit’te (Tevrat) Daniel Bap 3’de başlayıp Bap 4’te bir “Nebuchadrezzar ile ilgili rüyanın” tabiri ile süren Nebuchadrezzar lanetlemesinin bir-iki bölümü şöyledir: “25 İnsan arasından kovulacaksın, kır hayvanları ile beraber oturacaksın, ve sana öküzler gibi ot yedirecekler, ve göklerin çiği ile ıslanacaksın...” Evet tüm bunlar Nebuchadrezzar’ın başına geleceklerle ilgili tabirlerdir, ve ileride, tüm bunların “gerçek olduğu” anlatılmaktadır... “33 (...) ve insanların arasından kovuldu, ve saçı kartal tüyleri gibi ve tırnakları kuşlarınki gibi uzayıncaya kadar öküzler gibi ot yedi, ve bedeni göklerin çiği ile ıslandı...”, denerek Nebuchadrezzar’ın “durumu” tarif edilmekte, ve bu tımarhanelik lanetler ve yalanlar sürüp gitmektedir... Pers olmasına karşın Med olarak tarif edilen Darius (bak: Daniel, Bap 6) ve ayrıca Medler, Tevrat’ta göklere çıkartılmaktadır ama, bu anlatımlar da gerçek tarihten çok uzaktırlar...

 

Uluslararası sularda seyretmekte olan yardım gemisi “Mavi Marmara”ya ateşli silahlarla saldırıp dokuz kişiyi öldürenlerin bu davranışlarını, Yahudi dinindeki ırkçılığı tanımadan anlamak kolay değildir. İnsanlar, yaralı vaziyette yerde yatan 18 yaşındaki körpe bir gencin kafasına çok yakın mesafeden sıkılmasını, ve orada öldürülmesini şaşkınca bir dehşetle karşılamaktadırlar. Olay gerçekten dehşet vericidir ama, kafaları Tevrat (Eski Ahit) öyküleri ile doğrudan veya dolaylı olarak doktrine edilmiş Yahudiler için böyle bir iş sonderece olağandır. Onların bu cinayetlerini haklı ve doğru bir iş olarak karşılamaları sonderece anlaşılabilir bir gerçektir; çünkü, dışlarındakiler onlar için bir “av hayvanı”ndan farksızdır... “Zaman” gazetesinin 11 Haziran 2010 tarihli nüshasında yayınlanmış olan “İsrail, insanları öldürmekten keyif alır” başlıklı habere göre, kendisi dahil İsrail’den herkesin korkması gerektiği gerçeğinin altını çizen tanınmış Yahudi akademisyen Norman Finkelstein, “Öldürmek onların umurlarında değil. Yeter ki toprak elde etsinler, güç kazansınlar. Hatta öldürmek onlar için keyif verici bir durum.”, diyerek, İsrail gerçeğini bir-iki cümle ile mükemmel biçimde özetlemiştir.

 

Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetenlerin, Dışişleri Bakanlığı’nın, BM önderliğinde uluslararası bir komisyon tarafından olayın araştırılmasını istemesi, özür ve tazminat talebinde bulunması, tüm bunlar, sonderece haklı istemlerdir ama, malesef ortada demokratik biçimde işleyen bir Birleşmiş Milletler yoktur. Birleşmiş Milletler, Deir Yasin köyünde işlenmiş olan korkunç cinayetlerin, soykırımın baş sorumlusu Menachem Begin’e Nobel Barış Ödülü verdirtenlerin vesayeti altındadır...  İsrail’in aynı olayla ilgili olarak (“Mavi Marmara” ile ilgili olarak) sahte raporunun yayınlandığı gün (13-07-2010), Federal Almanya’da yardım örgütü IHH’yi, “Hamas’a destek verdiği” gerekçesi ile yasaklamıştır.ABD yönetimi, IHH’yı, “terörist” örgüt ilanetme düşüncesi ile incelemeye almıştır. Tüm bunlar, emperyalist Batı’nın “Mavi Marmara” olayı karşısındaki, uluslararası sularda yapılmış olan bu korsanlık olayı karşısındaki, hunharca işlenmiş cinayetler karşısındaki tavrını yeterince açık etmektedir...

 

Aslında, Müslüman halkların yanında -dünyadan bir ölçüde doğru haber alabilen- tüm diğer dinlerden halklar da adalet istemekte, Filistin halkına yapılanların, Gazze halkının başına gelenlerin sonbulmasını ve suçluların cezalandırılmalarını arzulamaktadır. Halklar ve birçok devlet, “Mavi Marmara” saldırısı ve gemide işlenen cinayetler için uluslararası bir araştırma komisyonunun kurulmasını, ve İsrail devletinin cezalandırılmasını istemektedir. Örneğin, İsveç’in en büyük akşam gazetesi Aftonbladet’in 31-05-2010 tarihli nüshasında yayınlanmış olan Stefan Granér ve Mikael Löfgren imzalı ve “En internationelldomstol mċste pröva dödsskjutningarna” (“Öldüren atışlar uluslararası bir mahkeme tarafından araştırılmalı”) başlıklı metne göre, İsrail ordusunun yardım konvoyuna saldırarak dokuz kişiyi öldürmesi eylemi mahkum edilmekte, ve bu canice olayın uluslararası bir mahkeme tarafından araştırılması istenmektedir. Aynı makalede, İsveç’in ikinci büyük adası olan Öland’ın dörtte biri kadar bir toprak parçasında, Gazze’de, 1.5 milyon insanın hapsedildiği, yıkıntıların giderilmesi için inşaat malzemelerinin olmadığı, su ve kanalizasyon sistemlerinin yapılamadığı, okul kitaplarının, hastahaneler için gerekli olanların, ilaçların, kısacası hiçbirşeyin bulunamadığı, İsrail’in ambargosu nedeniyle bunların olmadığı anlatılmaktadır (Öland, İsveç’in güneydoğusunda yeralan, ana kara parçasına çok yakın mesafede bulunan, karaya bir köprü ile bağlı olan, 1.342 kilometre kare büyüklüğünde bir adadır.)...

 

Yine Aftonbladet’in 03-06-2010 tarihli sayısında yeralan “Jan Eliasson: Säkerhetsrċdet mċste anta en bindande resolution mot Israels isolering av Gazza” (“Jan Eliasson: Güvenlik Konseyi, İsrail’in Gazze’yi izole etmesine karşı bağlayıcı karar almalıdır”), başlıklı metinde, Eliasson, İsrail tarafından izole edilmiş ve şiddete hedef olmuş Gazze halkına yapılmaya çalışılan yardıma yönelik olarak uluslararası sularda gerçekleştirilmiş olan saldırıyı, ve Gazze halkına karşı yürütülmekte olan izolasyonu sorgulamaktadır. Ve O, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin İsrail’i durdurmasını talep etmektedir... Jan Eliasson, İsveç’in bir önceki iktidar partisi olan Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin son iktidar yıllarındaki Dışişleri Bakanı, ve 2005- 2006 yıllarında Birleşmiş Milletler Genelkurulu’nun başkanıdır... Örnekler uzatılabilir. Buna karşın, daha öncede ifade ettiğim gibi, BM, en büyük emperyalist güç AB’denin ve yardakçısı güçlerin vesayeti altındadır. O nedenle demokratik bir işleyişi, adaleti yerine getirecek gücü yoktur...

 

Gerçekte Hamas, Batılı gözlemcilerin de katılmış oldukları demokratik bir seçimle iktidara gelmiş ve çok geniş kitlesel tabanı olan siyasi bir partidir. IHH ise sadece bir yardım örgütüdür- Almaya tarafından geçenlerde uyduruk bir nedenle yasaklanmış olan Almanya IHH’sinden ayrı olduğunu ifade eden Türkiye IHH’si, yalnız Gazze halkına değil, tüm dünya da 80 ülkede 3 200 öksüz çocuğa yardım ettiğini vs. söylemektedir... Bir “terörist” örgüt gibi gösterilmeye çalışılan Hamas bahane edilerek Gazze halkına yapılan yardımların yolunu kesmeye çalışmak, açık bir hapishaneden farksız olan ve üç yılı aşkın süredir devameden ambargo ve acımasız bombardımanlar nedeniyle durumu giderek daha da ağırlaşan Gazze halkını ölüme mahkum etmek ile, İsrailli canilerin ellerini serbest bırakmakla eş anlamlıdır... Sözkonusu örgütler (Hamas ve IHH) birçeşit İslami ideoloji ile yönlendirilmektedirler ama, Batı’da da Hiristiyan Demokrat partiler, ve hertürlü yardım işini rahatça yürüten Kilise örgütlenmeleri vardır...

 

Batı dünyası içinde, özellikle halklar ve ayrıca birçok hükümet arasında İsrail’in cezalandırılmasını isteyenler olmakla birlikte, emperyalist Batı’nın önder güçlerinin karanlık işlerinde, bölgedeki operasyonlarında tetikçi olarak kullanılmakta olan İsrail’in, ABD ve en yakınları tarafından cezalandırmak istenmediği, korunduğu açıktır. Çünkü halen onların bu katillere gereksinimleri vardır. Ve şüphesiz tüm bu olanlar, sonderece miğde bulandırıcı, iğrenç işlerdir. Fakat daha da iğrenç olanı, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve yakalarına “milliyetçi” rozeti takmış olan birtakım gerçekte ne oldukları belirsiz karakterlerin, “Mavi Marmara” olayı karşısında takınmakta oldukları tavırlardır. Siyasi iktidarın -sözkonusu olayla ilgili olarak- İsrail’den istediklerini halen elde edememiş olması, İsrail’e özür diletememesi karşısında, bu kişilerin sevinç çığlıkları atması, herşeyden çok daha fazla miğde bulandırıcıdır. (not: Bu satırlar yazıldıktan sonra, 2010 Ağustos ayının ilk günlerinde İsrail yönetimi, “uluslararası araştırmayı kabulettiğini” BM’ye bildirmiş gözükse de, işin içinde başat rolde ABD’nin olması, kurulacak komisyonun yapısı, ortada bir hile olduğu, danışıklı döğüş planlandığı izlenimi vermektedir.) 

 

Sonuçta, uluslararası sularda “Mavi Marmara”ya yönelik saldırı ve dokuz canın alınması olayı karşısında İsrail’in halen cezalandırılamaması gerçeği ile ilgili olarak ahmakça ve hainane sevinç çığlıklarını atanlar, “Mavi Marmara” olayı ile ilgili olarak İsrail devletini suçlayacaklarına Türkiye’deki siyasi iktidarı suçlamaya çalışanlar, en az İsrail devleti kadar iğrenç ve duyarsızdırlar... Aslında, “Mavi Marmara”ya yapılmış olan saldırı, siyasi iktidara değil, tüm Türkiye toplumuna, başta Gazze halkı olmak üzere tüm Filistin halkına, tüm mazlum milletlere ve halklara, tüm insanlığa yapılmış bir saldırıdır. Ve İsrail’in benzer daha birçok suçu vardır...

 

Günümüzde Türkiye’de mevcut siyasi iktidarı suçlamak için yeterinden fazla neden mevcuttur ama, iktidara saldırmak için bu olayı, “Mavi Marmara” katliamını ve sonrasını kullanmaya çalışmak, iğrençliktir, katillerin safında olmaktır... Diğer yandan, kendi sınırları içindeki çalışanların haklarını korumaktan tamamen uzak olanların; tersanelerde, madenlerde ve diğer iş yerlerinde yaşanan iş çinayetlerinde ölenlerin haklarını aramayanların; patronların haksız kazançları için yapılmakta olan yasadışılıklara, iş yerlerindeki güvenlik zaaflarına gözyumanların; haklarını arayan işçilerin üzerlerine polisini tazzikli sularla, coplarla, biber gazları ile saldırtanların; tüm bu kirli işlerden sorumlu olan bir siyasi iktidarın, sınırları içindeki insanların yaşam haklarınına gözlerini yuman bir siyasi iktidarın, “Mavi Marmara” cinayeti karşısındaki taleplerinde de sonuna dek israrcı olabileceğini, gemide öldürülen “vatandaşları”nın haklarını sanuna dek savunabileceğini düşünmek, hatalıdır. Bu gerçeklere ek olarak, vaktiyle İsrail’den alınmış olan madalyaları, özellikle askeri konularda İsrail ile sürmekte olan yakın işbirliğini, İsrail ve ayrıca İsrail’in hamisi ABD ile halktan gizli olarak yapılmış olan ve halen gizli olan anlaşmaları, ABD’nin “Büyük Ortadoğu” projesindeki “eş başkanlık” tuzağını ve bu emperyalist güce olan tüm bağımlılıkları, özellikle askeri teknoloji konularında ve daha birçok konuda ABD ve NATO ile olan bağımlılıkları, giderek artan ekonomik zorlukları ve dış ticaret açıklarını gözönüne alırsak, hükümetin “Mavi Marmara” olayında sonuna dek gidemeyeceğini, ve olayın ilk günündeki haklı çığlıklarının arkasında duramayacağını düşünebiliriz... Evet, hükümetin haklı istemleri konusunda sonuna dek gidemeyeceğini düşünebiliriz ama, bunun yanında, aynı konunun, “Mavi Marmara”ya yönelik saldırının ardından İsrail’e yöneltilmiş olan ağır sözlerin, mükemmel birer seçim malzemesi olarak sonuna dek kullanılabileceklerini rahatça düşünebiliriz...

 

Tekrar gerilere, İsrail’in geçmişine kısaca dönecek olursak... Makedonyalı İskender’in (Alexander) Pers İmparatorluğunu yıkmasının (İ.Ö. 333- 330) ardından, Yahudiler Helen dünyasının bir parçası haline gelecekler, bu kültürden birmiktar etkileneceklerdi... İskender, onlara dokunmayacak, rahatca ibadet etmelerine izin verecek, yüksek bir rahip, ya da bir ihtiyarlar meclisi tarafından yönetilen küçük vasal (bağımlı, köle) bir Yahudi devletine olanak sağlayacaktı...

 

Şüphesiz tarih, İskender'in getirmiş olduğu yeni düzen, bölgede sorunsuz dümdüz akmayacaktı... Makedonyalı İskender’in İ.Ö. 310-309’da ölmesinin ardından, kurmuş olduğu imparatorluk, generalleri arasında paylaşılacaktı. İran, ve Babil üzerinde egemen olan İskender’in generallerinden Seleucus’un İ.Ö. 301’de yine İskender’in generallerinden Antigonus’u yenip öldürmesinin ardından, tüm Mezopotamya, Suriye, Filistin, Anadolu’nun güneyinde bir bölüm, Seleucid İmparatorluğu’nun parçaları haline geleceklerdi. Seleucid yönetimi, Yahudiler için olaylı geçecekti... Örneğin, Seleucid Kralı Epiphanes (yönetimi, İ.Ö. 175- 164), bölgeyi Helenleştirmeye kalkacak, Yahudiler’in kültürlerini yokedebilmek için, sürgünden dönmelerinin (İ.Ö. 536) ardından Kudüs’te (Jerusalem) ikinci kez inşa etmiş oldukları büyük tapınaklarını yağmalattırıp, aynı kentte katliamlar gerçekleştirecekti. Yine Epiphanes, Yahudilerin dini seremonilerini gerçekleştirmelerini, tapınmalarını yasaklayacaktı... Kudüs, Bayt Al-Muqaddas veya Al-Quds adı arapça addan gelmektedir ve anlaşılmış olacağı gibi kutsal, mukaddes anlamına gelmektedir. Jerusalem adı ise ibraniceden, Yahudi dilinden gelmektedir...

 

Roma İmparatorluğu, doğuya doğru genişlerken, bu topraklarda, paradoksal biçimde Roma’dan kopup Grekleşecekti. Roma, doğuda kendisini İskender’in mirascısı olarak görecekti. Helen kültürünün etkisi altına girecekti, ve grekçe burada evrensel dil olacaktı... İ.Ö 63’te Filistin artık Roma İmparatorluğu’nun bir parçası haline gelecekti. Jahudiler, Roma’nın en kayırılan, en ayrıcalıklı ve en problemsiz bağımlıları olacaklardı. Fakat süreç içinde ilişkiler, nefret, kargaşa, sabırsızlık, ve küskünlük biçiminde gelişecekti. Augustus (Gaius Julius Caesar Octavianus; Roma’nın ilk imparatoru; yönetimi, İ.Ö. 27- İ.S. 14) iktidarı yıllarında sonderece pozitif olan Yahudi-Roma ilişkileri, yaklaşık bir yüzyıl içinde, İsadan Sonra 70- 80’li yıllarda, Roma açısından büyük bir nefrete dönüşecekti. Roma, Yahudileri, tüm insanlardan nefret eden güdülere sahip bir leke, temizlenmesi gereken bir kir olarak görecekti...

 

Roma döneminde de vasal (köle, bağımlı) ve küçük parçalara bölünmüş bir Yahudi devleti olacaktı. Örneğin Herod,  İ.Ö. 47’de, Jul Sezar (Julius Caesar) tarafından güneydeki parçanın, Judaea’nın başına birçeşit savcı rolünüde içeren yönetici olarak atanacaktı, ve O’na ayrıca Roma vatandaşlığı da verilecekti... Pompey İ.Ö. 63’te Filistin’i Roma’ya kattığı zaman, Herod’un babası Antipater, Pompey’e yardımcı olmuştu, ve bu işten iki tarafta kazançlı çıkmıştı... Herod’un ölümünden sonra, asıl olarak Yahudi dinindeki fanatizmin bir ürünü olarak, ayrıca vergilere duyulan tepkiler nedenleriyle, ve daha birçok karmaşık nedenle, Yahudi-Roma ilişkilerinde bozulma gözükecekti. Ve Yahudiler, İ.S. 44’te isyana başlayacaklardı. Bu gelişmenin ardından Roma’nın Yahudilere yönelik tölaransı da azalacaktı...

 

Sözkonusu isyandan önce, yaklaşık 30 yılında İsa (Jesus) çarmıhta can vermişti... Kimilerine göre İsa, 0’da değil, İ.Ö. 6’da Judea’da doğmuştu. Bu hesaba göre O, yaklaşık 30 yaşında değil, 36 yaşında canvermiştir. Şüphesiz Hiristiyanlara göre O, ölmemiş, göğe uçmuştur... İsa’nın çarmıha gerilmediğini, sıradan bir insan gibi aile kurduğunu iddia edenler de vardır... Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, İsa’nın çarmıha gidişinde, yararlarına karşı çıktığı faizci Yahudi din adamları baş rolü oynamışlardır. Yahudi mahkemesinde yargılanan İsa, Roma İmparatoru Tiberius’un Judaea’da valisi olan Pontius Plate’ye Yahudilerce yapılan baskı sonucu çarmıha yollanmıştır...

 

Dini fanatizmin motive ettiği ilk büyük Yahudi ayaklanması 66- 70 yıllarında gerçekleşmiştir. Daha sonra, 79- 81 yıllarında Roma İmparatoru olacak olan Titus Flavius Vespasianus komutasındaki Roma birlikleri, 70 yılında, kanlı bir savaşla Kudüs’e (Jerusalem) girip onbinlerce Yahudiyi öldürmüşlerdir. Tapınaklarını tahrip etmişlerdir. Yahudilerin önemli kısmını sürmüşlerdir... Olanlara karşın, Yahudiler, 132 yılında yeniden bir ayaklanma başlatmışlardır. Romalı General Julius Severus, 135 yılında bu başkaldırıyı ezmiştir. Bundan sonra Yahudiler’in Kudüs’e (Jerusalem) girişleri tamamen yasaklanmıştır. Artık onlar için yaklaşık iki bin yıl sürecek bir sürgün yaşamı gerçek anlamıyla başlamıştır...

 

Yeni Ahit, İncil, ya da İsa’nın “dedikleri”, havarileri tarafından O’nun çarmıha gerilişinden çok sonra yazılıp yayılmaya başlamıştır. Örneğin, bunlardan en erkeni, çarmıha gerilişten 20- 30 yıl sonra yazılmaya başlanmış olan Pavlus’a ait mektuplardır... Kilise tarafından tanınan Matta, Markos, Luka, Yuhanna incilleri ise çok daha sonra kaleme alınmışlardır... Bunların dördü de Yahudilere yönelik lanetlerle doludur...

 

Yahudilerin kendilerini diğer insanlardan ayırmalarının bir sonucu, ve İncil’in de derin etkileri ile, Hiristiyan dünyasında bin yılı çok aşan bir süre boyunca Yahudi düşmanlığı (anti-semitizm), ve pogrom (soykırım) geleneği gelişmiştir. Hiristiyan dünyasının üst sınıfları, zaman zaman halkı gerçek sorunlarından uzaklaştırmak, bir günah keçisi ile oyalıyabilmek için, Yahudi düşmanlığını mükemmel biçimde kullanmışlardır... Hitler’in Yapmış olduğu soykırım da, aynı geleneğin biraz daha geliştirilmiş ve sistematik hale getirilmiş biçimi olmuştur. Fakat şüphesiz Hitler, sadece Yahudileri değil, sistematik olarak Çingeneleri, özellikle Slavları, ve ayrıca diğer başka halkları da katletmiştir. Fakat, emperyalist Batı’nın asıl patronlarının yeni hesapları, ve Yahudi sermayesinin gücü nedeniyle propoganda makinesi, sadece Yahudiler katledilmişler, gibi işletilmektedir... Sayılar doğru ise eğer, Hitler’in yahlaşık altı milyon kadar Yahudiyi öldürmüş olması, Hiristiyan dünyasında bin yılı aşkın süre boyunca gerçekleşmiş olan Yahudi katliamlarının, ve günümüzde Ortadoğu’da tetikçi olarak kullanılmakta olan İsrail’in suçlarının, cinayetlerinin, katliamlarının üzerlerini örtmek için de kullanılmaktadır...

 

İncil’de Yahudileri suçlayan sözlerin birkısmına gözatacak olursak... Matta, İsa’nın düşüncelerini yayma gezilerini, güzel sözlerini, “mucizelerini”, oniki Havarisi (yardımcısı), veya öğrencisi ile olan ilişkilerini, onlara öğütlerini, diğer insanlarla ilişkilerini anlatarak başlar, ve 28. Bap ile sonbulur... Dinle uzaktan yakından ilişkisi olmayan biri olarak, İsa’ya maledilen çok akıllıca, güzel, ve insancıl sözler olduğunu söyleyebilirim. Örneğin, Matta, Bap 10’da İsa, Havarilerine, kendi düşüncelerini yaymakta yardımcı olan oniki öğrencisine, “(...)16 İşte, sizi kurtların arasına koyunlar gibi gönderiyorum; şimdi, yılanlar gibi akıllı, ve güvercinler gibi saf olun...”, demektedir. Buradaki “güvercinler gibi saf olun” yerine, “su gibi saf olun” biçiminde çeviriler de vardır. İsa onlara, ispiyonlarla, düşmanlarla dolu bir ortamda korumasız olarak dolaşırlarken sonderece akıllı ve kurnaz davranmayı ama, hiçbirzaman da dürüstlükten ayrılmamayı öğütlemektedir... Bap 10, “(...) 27 Size karanlıkta ne söylüyorsam, aydınlıkta onu söyleyin; ve kulağa söylenen şeyi damlarda bağırın. 28 Bedeni öldürüp te canı (ruhu olmalı) öldürmeye kudreti olmayanlardan korkmayın...” Böyle gitmektedir...

 

İsa’nın çarmıha yollanışının anlatıldığı 26. ve 27. Bap’lardan bazı kısa alıntılar yapacak olursak... Matta, Bap 26, “(...) 47 İsa henüz söylemekte iken işte, Onikilerden biri olan Yahuda geldi; yanında başkahinler ve kavmin ihtiyarları tarafından kılıçlar ve sopalarla büyük bir kalabalık vardı...” Oniki Havari’den biri olan Yahuda’nın İsa’yı elevermiş olduğu ama, sonradan pişman olduğu iddia edilmektedir. Yine anlaşılmış olacağı gibi, kılıçlar ve sopalarla gelen kalabalık, kavmin ihtiyarları, ve başkahinler (rahipler), Yahudilerden başkaları değillerdir. Onlar, halkı kışkırtıp peşlerine takarak gelmiş olan başkahinler, işlerini bozan, ekonomik soygunlarına ve yalanlarına karşı yepyeni insancıl bir öğreti yaymaya çalışan İsa’yı yakalayıp yargıladıktan sonra ölüme yollama kararı ile, peşin hükümle gelmişlerdir... Diğer yandan, İsa’nın -Yahudi önderlerini, din adamlarını kastederek- Yahudilere karşı sarfetmiş olduğu iddia edilen sözlerini okurken, İsa’nın ve oniki öğrencisinin Yahudi asıllı olduklarını, ve onların bir ölçüde Eski Ahit (Tevrat) kültürünün etkisi altında düşündüklerini ama, Musa’yı kendilerine göre yorumladıklarını, ve diğer yahudiler gibi ırkçı olmadıklarını hiç unutmamak gerekir- aslında kısacası onlar, günümüzde de çok miktarda bulunan Yahudilikten çıkmış Yahudilerdir, sadece etnik köken olarak yahudidirler... Hatta, bu satırları yazanın kişisel düşüncesine göre, İsa’nın oniki Havarisi, veya oniki öğrencisi olduğu iddiası bile, Yahudi dinindeki oniki aşiret efsanesi ile, Yakub’un (İsrail) oniki oğlu masalı ile bağlantılıdır. Ve burada oniki sayısı bir çemberi, bütünselliği, makrokozmosu (makrokosmos), evreni, simgelemektedir...

 

Matta, Bap 26, “(...) 59 Şimdi, başkahinler ve bütün millet meclisi, İsa’yı öldürebilmek için O’na karşı yalan şahadet aradılar... 60 (...) Fakat sonunda iki şahit gelip dediler: 61 Bu adam: Ben Yaratıcının mabedini yıkabilir ve onu üç günde yapabilirim, dedi...”. Kiralanmış bu yalancı tanıkların sözleri karşısında İsa susar. Başkahin İsa’yı konuşmaya zorlar, ve O’na, “63 (...) eğer Yaratıcı’nın oğlu Mesih isen bize söyle.”, der. İsa, “64 (...) Şimdiden sonra insanoğlunun Kudret’in sağında oturduğunu, ve göğün bulutları üzerinde geldiğini göreceksiniz.”, biçiminde bir yanıt verir... Sonradan Kilise tarafından üretildiği anlaşılan “insanoğlunun Kudret’in, Yaratıcı gücün sağında oturduğu” ifadesi, biraz farklı bir formülasyonla Luka İncili’nde de vardır. Bununla ifade edilmek istenen, İsa’nın Yaratıcı Güç katında olacağı, “O’nun oğlu” konumunda olacağı düşüncesine gönderme yapmaktır. Burada, Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesine gönderme yapılmaktır...

 

Aslında İsa, kendisi sağken, anlaşıldığı kadarıyla, “Yaratıcı Güç’ün oğlu” olduğu, “Kutsal Ruh” olduğu gibisinden herhangi bir iddiada bulunmamıştır ama, İsa’dan çok sonra dini formüle eden Kilise, böyle insan şeklinde “kutsal bir varlık” üreterek paganist yığınlar üzerindeki etkisini tartışılmaz kılmıştır. İnsan biçimindeki bir “yaratıcı gücün”, yani Baba-Oğul-Kutsal Ruh İsa’nın yeryüzündeki vekili, temsilcisi olarak Kilise, paganist inançlardan gelen yığınlar arasındaki etkisini hızla yaymıştır... Bir insanda, İsa’da yaratıcı gücü cisimleştirmek, Grek mitolojisinde ve Roma (Latin) mitolojisinde olduğu gibi, yaygın Mithra dininde olduğu gibi, çok yaratıcılı (pagan) diğer inançlar da olduğu gibi, insan ile yaratıcı güç arasında bir benzerlik kurmaktır. Bu tavır, kişi olarak İsa’nın “yaratıcı güç” haline getirilmesi, paganist düşünce tarzları ile tam bir uyum halindedir. Bilindiği gibi, Zeus ve diğer Grek yaratıcı güçleri, bunların hepsi, insan görünümündedirler. Aynı gerçek Latin yaratıcı güçleri içinde geçerlidir. Güneşi simgeleyen ve İran’dan Roma İmparatorluğu’nun en batısına dek Yaygın Mithraism’de Mithra, güneşin ilk ışıkları ile, ve güneş ışıklarının üzerinden bembeyaz atıyla yeryüzüne inen bir süvari olarak tarif edilir... Yaratıcı gücün insan olarak, İsa olarak tarif edilmesi, o dönemde egemen Paganism’den gelen yığınları Hiristiyanlığa çekebilmek için mükemmel bir buluştur... Şüphesiz aynı şey, Yahudi dinine, ve Yahudi düşünce tarzına tamamen zıttır...

 

Yalnız hemen belirtmeliyim, üç dilden birden tercüme edilmiş olduğu iddialı bir şekilde ifade edilen bu “Kutsal” Kitap, Eski Ahit (Tevrat), ve Yeni Ahit (İncil) çevirileri, tek kelime ile berbattırlar. Çeviriyi yapan adları belirsiz kişilerin türkçeleri sonderece bozuk olduğu gibi, mitoloji bilgileri, dinler konusunde ortalama bir kültürleri de yoktur. Bu nedenle, Kenan mitolojisine, Araplar’a, ve İslam’a ait olan, diğer mitolojilerdeki yaratıcılarla uzaktan yakından bağı olmayan Allah adını, ikide birde İsa’nın konuşmalarında, hatta Eski Ahit metinlerinde anmaktadırlar. O nedenle ben, İncil metinlerinde her Allah sözcüğü geçtiğinde, bunu, alıntılarda, “Yaratıcı” veya “Yaratıcı güç” olarak kaydetmekteyim- Allah, Yehova’nın (Yahweh), veya bir başkasının karşılığı değildir, olamaz.... Diğer yandan gerçekte, İncil metinlerinde, ne “Allah” diye ve ne de “Tanrı” diye bir Yaratıcı güç zikredilmemektedir. Yine, “Allah” yerine “Tanrı” sözcüğünü kullanmakta sonderece hatalıdır, gerçekten sapma anlamına gelir. Çünkü, türkçe Tengri sözcüğünde gelen Tanrı, tamamen farklı bir inanç sistemi olan Şamanizme, Şamanist Türk ve akraba topluluklara özgüdür. Tengri veya Tanrı sözcüğü, “Gök” anlamına gelmektedir. Üstümüzdeki “Gök”, onlarda, şamanist Türklerde aynızamanda yaratıcı güç anlamınadır ve Kenan mitolojisinin Alah’ı böyle birşey değildir...

 

İsa’nın, “insanoğlunun Kudret’in sağında oturduğunu” ifade eden sözlerinin ardından, fırsatı yakaladığına inanan başkahin, sahtekarca tiyatral bir gösteri ile saldırıya geçer... “(...) 65 Ozaman başkahin esvabını yırtıp dedi: Küfretti; artık şahitlere ne ihtiyacımız var? İşte, şimdi küfrü işittiniz. 66 Size nasıl görünüyor? Onlar cevap verip: Ölümü hak etti, dediler. 67 Ozaman yüzüne tükürüp O’na yumruk vurdular; bazıları da O’na: 68 Ey Mesih, sana vuran kimdir? Bize peygamberlik et, diyerek tokatladılar.” Evet, anlaşılmış olacağı gibi, ölüm hükmü zaten peşinen verilmiş olan İsa’ya yönelik bu kararın Yahudilerden oluşan ve başrahip tarafından yönlendirilen düzmece bir mahkemede onaylanmasının ardından, fiziki saldırılar, aşağılamalar, alaylar başlamaktadır. Bu satırları okuyan Hiristiyan halkın Yahudiler hakkında neler düşünebileceğini, içlerinde nasıl bir öfkenin kabarabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek...

 

Artık İsa, başrahibin yönlerndirdiği Yahudi meclisi tarafından ölüme mahkum edilmiştir... Matta, Bap 27 “Sabah olunca, bütün başkahinler ile kavmin ihtiyarları , İsa’yı öldürmek için O’na karşı birbirlerine söz verdiler. 2 Ve İsa’yı bağladılar, ve götürüp valiye, Pilatus’a verdiler...” Burada, İncil çevirisinde Pilatus olarak anılan vali, yukarıda adı geçmiş olan Roma’nın Filistin valisi Pontius Plate’den bakası değildir. İsa’yı çarmıhta acılı bir ölüme yollaması için, Yahudi rahipleri, Yahudi önderleri, O’na, valiye baskı yapmaktadırlar...

 

İncil’den özetleyecek olursak... Vali Pontius Plate’nin karşısına çıkartılan İsa, Vali’nin soruları ve  Yahudi önderlerinin suçlamaları karşısında suskunluğunu korur. Vali, bu durum karşısında şaşkındır. O gün bayramdır (Yahudilerin Hamursuz bayramı) ve bayram günü mahkumlardan birisini salmak, özgürlüğüne kavuşturmak, vali Pilatus’un (Pontius Plate) adetidir. Vali’nin elinde, İsa’dan başka, Barabbas adında çok ünlü bir haydut ta vardır. Aslında Vali’nin niyeti, tehlikesiz bulduğu İsa’yı bırakıp Barabbas’ı çarmıha yollamaktır. Diğer yandan yine O, yönetmek zorunda olduğu Yahudi toplumu ile de iyi geçinmek istemektedir... Yahudi önderleri ile arasını bozmak istemeyen vali, Barabbas ile İsa arasındaki seçimi, kimin özgürlüğüne kavuşturulacağı konusundaki seçimi Yahudilere bırakır. Yahudi önderleri, halkı, Barabbas’ın serbest bırakılmasını istemeleri için çoktan doldurmuşlardır... (not: İsveç edebiyatının en ünlü yazarlarından Pär Lagerkvist’in 1950 yılında basılmış “Barabbas” adlı bir romanı vardır, ve eser çoktan türkçeye çevrilmiştir. Lagerkvist, 1951 yılında Nobel edebiyat ödülüne layık bulunmuştur. Ayrıca, Giritli büyük yazar Nikos Kazancakis’in [1883- 1957] türkçeye “Günaha Son Çağrı” [The Last Temptation of Chirist, 1960] adıyla çevrilmiş olan, gerçek bir insan olarak İsa’yı içinde bulunduğu toplumsal yapı ile, bu yapının sosyal psikolojisi ile birlikte anlatan mükemmel bir romanı vardır...)

 

Matta, Bap 27, “21 Vali cevap verip onlara dedi: İkisinden hangisini istiyorsunuz, size salıvereyim. Onlar da: Barabbas’ı dediler... Pilatus, Yahudiler tarafından cezalandırılması istenen İsa’yı kastederek konuşur, onlara sorar... (...) 23 Ve Pilatus: Ya ne kötülük yaptı?, dedi. Fakat onlar: Haça gerilsin!, diye çok bağırdılar... (...) 26 Ozaman Pilatus onlara Barabbas’ı salıverdi, ve İsa’yı dövüldükten sonra haça gerilsin diye verdi...” Matta’nın anlatımı ile, Yahudiler, israrla İsa’nın çarmıha gerilmesi yönünde oy kullanmışlardır, ve bu konuda vali Pontius Plate’yi baskı altına almışlardır...

 

Aslında bu olay, yukarıdaki satırlar, kafamda, günümüzdeki İsrail-ABD ilişkilerini çağrıştırdı. Vaktiyle Yahudiler’in bölgede Roma’nın işbirlikçileri olmaları, ve Roma yönetimini kendi istemleri yönünde baskı altına almaları gibi, günümüzde de Ortadoğu’da ABD’nin tetikçisi olan, ve ABD dışpolitikalarını kendi düşmanca hesapları yönünde manupule etmeye çalışan, Pentagon’u İran’a saldırtabilmek için çırpınan İsrail’in, ileride ABD ile olan ilişkilerinin ne yönde gelişebileceğini düşündüm. Örneğin, petrol enerji kaynağı olarak önemini yitirmeye başladığı zaman, ve Yahudi sermayesinin gücünü çok aşan yeni ekonomik güç merkezleri şekillendiği zaman, İsrail’in ABD ile olan ilişkilerinin ne yönde gelişeceğini düşündüm. Düşündüm, ve Roma-Yahudi aşkı zaman içinde nasıl bir nefrete doğru evrilmişse, ileride Ortadoğu’da ve diğer tüm açmış olduğu cephelerde zora düşecek, ve bir günah keçisi arayacak olan ABD yönetiminin, tüm bu olanlardan birinci derecede İsrail’i sorumlu tutabileceğini, ve günümüzdeki ABD-İsrail aşkının ileride derin bir nefrete dönüşebileceğini, ve sonuçta Yahudi toplumu için yeni trajedilerin başlayabileceğini aklımdam geçirdim...

 

Bundan sonra, İsa çarmıha giderken, alaylar, aşağılamalar, ve işkence başlayacaktır... Matta, Bap 27, “(...) 28 O’nu soyup üzerine kırmızı bir kaftan giydirdiler. 29 Ve dikenlerden bir taç örüp başına koydular, ve sağ elinede bir kamış verdiler. Önünde diz çöküp; selam ey Yahudilerin Kralı!, diye kendisiyle eğlendiler. 30 Üzerine tükürdüler, kamışı alıp başına vurdular. 31 Ve onunla eğlendikten sonra, kendi esvabını O’na giydirdiler; ve O’nu haça germeğe götürdüler...” Bundan sonra, “göğe uçma” gibi asıl efsaneler başlıyacaktır...

 

Aslında, üst sınıfların, eğitimli varlıklıların ve iktidar sahibi olanların planlı ve bilinçli yönlendirmelerini biryana koyacak olursak, sıradan yoksul insanların birbirlerine yapmış oldukları aşağılamalar, kötülükler, işkenceler, kanımca, kendi ezikliklerinden, çözümsüzlüklerinde, zor durumda olanları görünce kendi zorluklarını unutmalarından, içlerinde birikmiş olan zehiri bu şekilde kolayca salıvermelerinden kaynaklanmaktadır...

 

Diğer yandan, Matta’nın tüm anlatımlarında, bögedeki insanların büyük bir çaresizlik, arayış, göklerden bir çağrı, kendi dışlarındaki güçlerden bir kurtarıcı beklediklerini görürüz. Mucizeler bekleyen bu insanların kolayca efsaneler yaratabileceklerini, sıradan bir kişiyi kurtarıcı konumuna yükselterek O’nun “güçlerine” sığınabileceklerini rahatça anlarız. Bu bakımdan, B. Traven’in öykülerindeki Orta Amerika yerlilerinin yalın düşünce tarzları ile “kendisini bile korumaktan aciz İsa”nın, sözkonusu toplumsal koşullar ve çaresizlikle yüklü toplumsal psikoloji içinde bir “kurtarıcı” olarak, “ölümsüz kutsal ruh” olarak yeniden üretilmesi hiç te zor olmamıştır. Aynı çaresiz, ve efsaneler üretmeye hazır insanlar, en mükemmel anlatımları ile, yirminci yüzyılın devlerinden olan Brezilyalı yazar Jorge Amado’nun yoksul Bahia halkını işleyen romanlarında, ve ayrıca desperado (tüm umudunu yitirmiş, haydutluğa, hertürlü çılgınlığı yapmaya hazır) karakterlerini ve bunun karşıtı “peygamber” tiplerini üreten sosyal çevreleri resmeden romanlarında, ve birçok diğer değişik romanında karşımıza çıkarlar. Ayrıca, Yaşar kemal’in “Taşbaşoğlu” karakterini üreten Toroslar’ın yoksul köylülerini de unutmamak gerekir...

 

Yukarıda, Matta’dan yapılan alıntılarla anlatılmış olan İsa’nın Yahudiler tarafından yalanlarla suçlanması, ve çarmıha yollanması öyküsü, Markos İncili’nde de biraz değişik cümlelerle tekrarlanmaktadır. Ayrıca Markos’da, İsa’nın yoksullardan yana olan karakterinin, maddi varlıklara zerre kadar değer vermeyişinin altı kalın biçimde çizilmektedir... Luka İncili’inde aynı olay benzer biçimde ama, bazı farklı ilginç cümlelerle anlatılmaktadır...

 

Luka’nın anlatımı ile, tam Hamursuz Bayramı’ndan bir gün önce, Yahudi rahipler, veya kahinler, peşlerine takmış oldukları kışkırtılmış silahlı kalabalıkla birlikte İsa’yı tutuklayıp Başkahin’in evine hapsederler. Yine onlar ertesi gün, bayram günü, İsa’yı alıp bölgedeki Roma valisi Pilatus’un (Pontius Plate) karşısına çıkartırlar. Burada, İsa’yı valiye şikayet ediş tarzları, sözleri, çok ilginçtir... Luka, Bap 23’te Yahudiler, Vali’ye Şunları söylerler: “(...) 2 Ve: Biz bu adamı, milletimizi ayartmakta, Kayser’e vergi verilmesine mani olmakta ve kendisinin Mesih, Kral olduğunu söylemekte bulduk, diye itham etmeye başladılar...” Burada en dikkati çeken, “milletimizi ayartmakta” sözcüğüdür, ve aynı sözcük biraz ileride de tekrarlanmaktadır. Anlaşılan, Yahudi baş rahip ve rahipler, İsa’nın yaymaya çalıştığı insancıl ve daha eşitlikçi düşüncelere inananların sayıları çoğalırsa, hem dini otoritelerini, ve hem de buna dayalı politik güçlerini, ve ekonomik yararlarını yitirmekten dehşetli korkmaktadırlar. Ve bu nedenle İsa’nın hemen öldürülmesini istemektedirler... Öykünün bundan sonrası, biraz farklı cümlelerle de olsa, Matta’da anlatılanın aynısıdır...

 

Yuhanna İncili’nde İsa ve Yahudiler ile ilgili olarak benzer öykü anlatılmaktadır ama, Yahudilerle ilgili olarak diğer İnciller’de rastlanmayan ölçüde ağır sözlerde yeralmaktadır burada... Yalnız ben, önce, Yuhanna’da yeralan İsa’ya ait çok güzel ve doğru bir sözü hemen okuyucuya aktarmak istiyorum... Yuhanna, Bap 8’de İsa, kendisine inandığını iddia eden Yahudilerle konuşmakta, ve onları uyarmaktadır. Onlara, gerçeğin onları azat edeceğini, yani özgürleştireceğini, söylmektedir. Fakat karşısındakiler, bunu anlamamakta, zaten köle olmadıklarını, iddia etmektedirler. İsa, kendisini anlamayan bu Yahudilere şunları söyleyecektir: “(...) 34 İsa onlara cevap verdi: Doğrusu ve doğrusu size derim: Günah işleyen herkes, günahının kölesidir...” Burada günahı, toplumsal bir suç, toplumsal bir cinayet, toplumsal bir soygun, toplumsal politik büyük bir yalan, insanları aldatmak ve maddi-manevi hertürlü sömürmek olarak algılamak gerekir. Sağcı, liberal, dinci, veya “solcu” etiketli, ünlendirilmiş veya ünsüz olsun, böyle bir yola giren ve suçunu gizleyebilmek için yalan söyleyen kişi, kaçınılmaz olarak yalanını sürdürmek, bu yalanın kölesi olmak durumunda kalacaktır. Aynı kişi, kendisini birtakım güçlere kullandırtmaya, günahı bilen güçlere kullandırtmaya başlayacaktır. Yalan ve kötülük, yeni yalan ve kötülükleri üretecektir, ve o kişi hiçbirzaman özgür olamayacaktır. Özgür iradesi ile davranamayacaktır. O, kalkıp hertürlü cezayı göze alarak suçunu, toplumsal ihanetini itiraf etmedikçe, beynini ve ruhunu tutsak almış kölelik zincirlerinden kurtulamıyacaktır. Bu şekilde ölüme giden ahlaksızlar dahi, öldükten sonra da tutsaklıktan kurtulamazlar. Ve malesef, “solcu” etiketliler arasında da böyleleri vardır, ve mevcut toplumsal yapı bunları üretmektedir...

 

Yuhanna, Bap 8’de İsa, söyledikleri ile, ve kişiliği ile alay etmeye, O’nu aşağılamaya kalkışan Yahudiler’e şunları söylemektedir: “(...) 43 Neden söylediğimi anlamıyorsunuz? Çünkü benim sözümü dinlemiyorsunuz. 44 Siz, babanız İblistensiniz; ve babanızın heveslarini yapmak istiyorsunuz. O, başlangıçta katil idi, ve hakikatte durmadı; çünkü kendisinde hakikat yoktur. Yalan söylediği zaman, kendisininkinden söyler, çünkü o yalancıdır, ve yalanın babasıdır...” (buradaki kalınlaştırmaları ben yaptım) Evet İsa, sözlerini anlamamakta direnen, ve kendisini aşağılamaya çalışan Yahudiler’e bunları söylüyor. O, Yahudiler’in İblis’ten (Şeytan’dan) gelme yalancılar olduklarını, atalarının katil olduğunu, ve onların yalanın babası olduklarını söylüyor... Sanırım bunlara yorum getirmeye, ve başka söz eklemeye gerek yok... Ayrıca tüm bunlar, Hiristiyan dünyasının Yahudilere bakışlarını mükemmel biçimde yansıtıyor...

 

Pavlus, Selaniklilere Birinci Mektubu Bap 2’de şunları yazıyor: “(...) 15 Yahudiler ki Rab İsa’yı ve peygamberleri öldürdüler, ve bizi kovdular, ve Yaratıcıyı razı etmeyip bütün insanlara muhaliftirler...” Pavlus’un Yahudilerle ilgili sözleri sürüyor ama, bukadarını aktarmayı yeterli buldum. O’nun, Yahudilerle ilgili olarak, “bütün insanlara muhaliftirler” sözünün gerçeği tam yansıttığı kanısındayım. Ve zaten başlarına gelen tüm belaların nedeni de, asıl olarak bu gerçekte gizlidir...

 

Yahudilerin yaklaşık iki bin yıl süren sürgün yaşamlarındaki serüvenleri, bu süre boyunca yeşeren farklı görüşleri, Yahudi dini içindeki farklı akımlar, Theodor Herzl (1860- 1904) ve Zionism’in politik şekillenmesi, Yahudi devleti fikri, İsrail’in kanlı-soykırımlı komplolarla doğuşu, ve halen akmakta olan kan, başlıbaşına ayrıca uzun uzun incelenmeleri gereken konulardır. Fakat sanırım, yukarıda parça parça anlatılmış olanlar, dindar Yahudiler’in, kendi yalanlarının tutsağı olmuş gerçek Yahudiler’in, dünyaya bakışları, ırkçı düşünce yapıları hakkında bir fikir vermiştir. Binlerce yıldır sürmekte olan bu hastalıklı düşünce yapısını anlamadan, ne Batı Yakası’nda olan korkunç baskıları, ne Gazze’de yaşanan trajedileri, ve ne de “Mavi marmara” cinayetlerini anlayabilmeye olanak yoktur...

 

Binlerce yıldır yaşanmış olanların, sürgün yaşamında olanların, içlerinde (beyinlerinde, ruhlarında) biriktirmiş olduğu zehiri onlar, ırkçı Yahudi dininin tutsağı Yahudiler, öncelikle Filistin halkına, ve diğer tüm halklara karşı akıtmaktadırlar. Irkçılıklarından ve önceden başlarına gelmiş olanlardan kaynaklanan derin paranoyaları (dipsiz şüphe ve korkuları) ile birlikte zehirlerini tüm çevrelerine akıtmaktadırlar. Kendilerini diğer insanlardan ayırmanın yaratmış olduğu güvensizlik duyguları ile, ve yaşanmış soykırımların yaratmış olduğu derin paronoya ile onlar, sürekli kitle kırım silahları üretmekte, ve derin ırkçı korkulardan kaynaklanan saldırganlıkları ile sürekli yeni düşmanlar üretmektedirler. Bu gidişle İsrailli Yahudiler, sonunda bir gün, yollarını emperyalist efendileri ile de ayırmak zorunda kalacaklardır. Çünkü, yarar hesapları hep aynı kalmayacak, ister istemez bir gün değişecektir... Sonuçta, İsrail’in mevcut varlığını -ilelebet- silahlı güçle sürdürmesi olanaksızlaşacaktır...

 

Sözü bağlarken, Karl Marks’ın, “Son tahlilde Yahudilerin kurtuluşları, insan olarak Yahudi dininden kurtuluşlarındadır...”, ifadesini yeniden anımsatmak istiyorum. Yahudilerin “insan olarak Yahudi dininden kurtuluşları”, aslında, Filistin halkının, ve bölge halklarının da büyük bir beladan kurtuluşları anlamına gelecektir. Aksi taktirde, maliyeti çok yüksek te olsa, bu bela, sonuçta ister-istemez defedilecektir. Çünkü, kılıcı eline alan, kılıçla gidecektir. Bir Çin özdeyişi, “Kartalı vuran ok, kendi kanadından yapılır!”, der.

 

Yusuf Küpeli

 

06. 08. 2010

 

yusufk@telia.com

 

Kaynaklar:

 

- Kitabı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit (Tevrat ve İncil), Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul

- Bibeln, Danmark 1997

- Redaktör Ninian Smart, Atlas Över Världens Religioner, Köln 2000

- A. W. F. Blunt, Israel in World History, London, Oxford University Press, 1927

- J. Estlin Carpenter, life in Palestine When Jesus Lived, London 1949

- Edward Gibon, Romerska Rikets Nedgċng och Fall I, London 1960

- Herodotos, Herodot Tarihi, İstanbul 1983

- Karl Marx, On the Jewish Question, http://www.marxists.org/archive/marx/works/1844/jewish-question/index.htm

- Britannica, 1997

- The Guardian, www.guardian.co.uk/world/2010/may/23/israel-south-africa-nuclear-weapons , Zaman, Radikal, Haber X, 24 Mayıs 2010

- “Israil-centrum för organhandel”, http://motbilder.se/2009/08/19israel-centrum-for-organhandel/ ;

- “Organhandel avslöjad i Israel”, Dagens Nyheter, www.dn.se/nyheter/varlden/organhandel-avslojad-i-israel-1.1074191 

- “Nya bevis för israilisk organhandel”, www.realisten.se/2009/12/21/nya-bevis-for-israelisk-organhandel/  

- “Det finns skäl att undersöka Israels organhandel”, www.sourze.se/Det_finns_sk%C3%A4l_att_unders%C3%B6ka_Israels_organhandel_10684607.asp ...

- Radikal, 22 Temmuz 2010

 

http://www.sinbad.nu/