Yusuf Küpeli, Tetikçi İsrail’in sınır tanımayan terörü ve nedenleri üzerine (...) Kısacası bazı tekrarlarla bu metni noktalamak gerekirse, İsrail’in ani saldırısı, zaten derin bir yoksulluğa sürüklenmiş olan Filistin halkını ve Lübnan Hizbullah’ını “hizaya getirmek” gibi hedeflerin çok ötesinde amaçlara yöneliktir. Bu ağır saldırı ve yıkım, BOP ile ilgili empeyalist bir planın parçasıdır... (...) İsrail’in bu son saldırılarından amacı, öncelikle Suriye’yi çatışmaların içine çekerek gerekli ABD müdahalesi için uygun ortamı yaratabilmektir. Savaşa çekilen Suriye, İran’ı da olayların içine sürükleyecektir ve ateş tüm Ortadoğu’ya ve Kafkaslar’a doğru hızla yayılacaktır. İran şimdiden Suriye’ye yönelik müdahalelere seyirci kalmayacağını ilanetmiştir... (...) W. Bush ekibi, yarattığı bu gerilimi aynızamanda ABD içpolitikasında bir koz olarak ta kullanma hevesindedir. Halk desteğinin yüzde 30’lar civarına düştüğü söylenen W. Bush ekibi, anlaşılan yeni çatışmaların oy oranlarını yükselteceğine inanmaktadır... Fakat yine de Bush kliğinin asıl niyeti, zayıf Filistin toplumunu ve Hizbullah’ı tüm Arap ve İslam dünyasının gözleri önünde ezerek, bunların ABD'ye yönelik direnç umutlarını tamamen kırmak, veya Suriye ve İran’ın müdahalelerini sağlayarak bu ülkelere yönelik saldırı planlarını gerçekleştirmektir. Çünkü, İran’a ve Suriye’ye yönelik saldırılar karşısında Rusya Federasyonu ve Şanghay İşbirliği Örgütü sessiz kalacak olurlarsa eğer, Suriye ve İran’ın ABD’nin eline düşmesi kolaylaşacaktır. Rusya’nın ve Çin’in bu ülkelere yönelik işbirliği planları büyük ölçüde iflas edecektir... Mevcut aternatiflerden her ikisi de hem bölge ülkeleri ve hem de dünya açısından çok tehlikeli yeni gelişmelere yolaçacaktır. ABD yönetimi ateşle oynamaktadır ama, yaktığı ateşin içinde kendisi de kavrulmaktan kurtulamayacaktır... (...) ABD yönetimleri ya sürekli, kanlı bir kaos yaratarak patlayıncaya dek daha da büyümek zorundadırlar, ya da kabuklarına çekilerek kanlı bir iç çatışmaya sürükleneceklerdir. Ekonomik sistemlerinin önlerine koyduğu bu her iki yolun da sonunda onları ölüm beklemektedir. Yalnız, bu yollardan hangisinin insan soyu için daha az yıkım getireceği tartışılabilir sadece...

 

Tetikçi İsrail’in sınır tanımayan terörü ve nedenleri üzerine

 

Yusuf Küpeli

 

“İsrailli sosyoloji profösörü Kimmerling, ‘askeri güç kullanımı sonucu Filistin ekonomisinin, idari ve hukuki yapısının, ekonomik altyapısının (tarım ve endüstrinin) bilinçli olarak yıkılması’ olan Sharon politikasını, ‘toplum cinayeti’ olarak adlandırıyor.” (Gunnar Fredriksson, Bush och Sharon fullbordar förnedringen, Aftonbladet, 2004-05-03). Gerçekliği şüphe götürmeyecek bu sözleri, Sınırlar Ötesi İşbirliği Projesi’nin Filistinli sorumlusu Khaled Daoudi’nin (Halid Davudi) anlatımları daha da güçlendiriyor. Bundan bir sene önce, İsveç ziyareti sırasında Khaled Daoudi, 10 Eylül 2004 tarihli “sınırlar ötesi” adlı yayınla yaptığı “Situationen i Palestina” başlıklı söyleşide, Filistin’de yaşananları şu sözlerle anlatıyor: “Köklerinden sökülen bir milyon ağaç (meyva ağaçları), tahribedilen 530 tavuk çiftliği, öldürülen 12 260 adet koyun ve keçi...”  Devamla Daoudi, olayın sadece Filistin tarımının yıkımıyla sınırlı kalmadığını, Filistin topraklarının heryanına yerleştirilen ve İsrail ordusu tarafından “chekpoints” olarak adlandırılan kontrol noktalarıyla halkın, üreticilerin, köylülerin yaşamlarından bezdirildiklerini, ürünlerini kentlere, pazarlara ulaştırma olanaklarının yokedildiğini anlatıyor. Bu kontrol noktalarında yüklerin boşaltılıp yeniden başka araçlara yüklendiğini ve bu sürecin Filistinliler için tahammülü zor bir eziyete dönüştüğünü ifade ediyor. Birçok köylünün topraklarına elkonduğunu ve buraların yeni İsrailli yerleşimcilere ev alanı olarak verildiğini anlatıyor. Filistinlilere ait seraların tahribedildiklerini söylüyor. (Tahribedilen seraların görüntüleri aslında TV kameralarına da yansımıştı ama, Filistin halkına yönelik okadar çok yıkım oluyorki, insanların olaylarla ilgili anıları birbirine karışıyor ve yavaş yavaş bir kanıksama, yıkıma ve ölüme alışma psikolojisi gelişiyor.- Y. K.) 

 

İçinde olduğumuz Temmuz 2006’nın ikinci haftasında ise İsrail yönetiminin Filistin halkına ve yine İsrail’in çevresindeki diğer Müslüman- Hıristiyan Arap halklara karşı saldırıları, cinayetleri, yıkımları katlanarak artıyor... Bush- Sharon politikaları, bu kez de, Bush- Olmert politikaları biçiminde saldırganlıklarını arttırarak sürüyor. Aslında buna Bush- Sharon veya Bush- Olmert politikaları demek, gerçeği çarpıtmak, “tetikçi” konumundaki İsrail yönetimlerine hakettiklerinin çok üzerinde bir değer vermek anlamına geliyor... Potansiyel “tehlikelere” yönelik olarak önceden toptan yıkımı öngören “Bush doktrini” ile uyumlu politikalar Washington’da çiziliyorlar ve bunların en kirli yanları, Beyaz Saray’ın elini doğrudan bulaştırmak istemediği alanlar İsrail yönetimine devrediliyor... Zaten aynı nedenle ABD yönetimi her yıl İsrail hükümetlerine 3.5- 4 milyar Dolar hibe ediyor ve bazı yıllar da bu hibe 8- 9 milyar Dolar’a dek yükselebiliyor...

 

Batı’da yaklaşık iki bin yıl süren Yahudi düşmanlığının bir sonucu olarak, Batı’nın anti- semitizm günahlarının sahte bedeli olarak Ortadoğu’da kurdurulan ırkçı yapay İsrail devleti, şuur altına yerleşmiş binlerce yıllık derin korkularına bu kez de Müslüman- Arap halklarına yönelik yeni korkularını ekleyerek alabildiğine saldırganlaşıyor. Bir kez daha oyununa getirilip emperyalist Batı’nın Ortadoğu’da ileri karakolu, maşası konumuna düşürülen, kurbanı olan şaşkın fanatik Yahudi toplumu, ırkçı korkularının tutsağı İsrail devleti, denize düşenin yılana sarılması gibi giderek artan ölçülerde silaha sarılıyor. Ölçüleri büyüyen adımlarla bir kan batağına doğru çekiliyor. Böylece ABD yönetimleri, Anglo- Amerikan emperyalizmi, öne sürdüğü, besleyip silahlandırdığı İsrail’i en kirli işlerde tetikçi olarak kullanırken, “sorumluluklarını” ve kendisine yönelecek “nefreti” bir ölçüde azaltabiliyor. Washington, yoksul Filistin halkına ve diğer bölge halklarına yönelik cinayetlerin doğrudan “içinde olmadığı” ve “saldırıları engelleyebilecek” bir rol oynayabileceği izlenimini zoraki olarak yaratmaya çalışıyor. Böylece Beyaz Saray politik manevra alanını genişletiyor... Ve tabii egemen mali- sermaye güçlerinin yararları ileride gerekli kılarsa, -vaktiyle, İ. S. 70’li yıllarda Roma İmparatorluğu’nun yapmış olduğu gib- eski tetikçisi İsrail’i ipe götürmek için gerekli zemini de oluşturuyor... İsrail ise, büyük bir açmazın, terör sarmalının içinde binlerce yıllık korkularıyla sürekli saldırıyor; halkının kanını üç- beş Dolar'a pazarlıyor...   

 

Örneğin Pentagon, -yüreği Irak halkı ile birlikte atan ve Ortadoğu’da haklı bir başkaldırının ateşini yakan- Filistin halkının üzerine deniz piyadelerini yollamıyor. Bunun yerine aynı işi İsrail hava, deniz ve kara kuvvetleri görüyor. İsrail yönetimi, sistematik bir cezalandırma, sindirme ve etnik temizlik politikalarının ürünü olarak, “gözünün üstünde kaşın var” gibi gerekçelerle bu halkın politik önderlerini, küçük çocuklarını öldürüyor; ürünlerini, evlerini, herşeylerini yıkıyor, yakıyor, yokediyor. Aynı politikalar Lübnan’da yaşayan Müslüman halka ve Suriye’ye yönelik olarak yine İsrail’in askeri gücü ile yürütülüyor. ABD’nin Irak halkına yönelik terörüne, sindirme ve benliğini yoketme politikalarına uyumlu olarak İsrail’de aynı işi Filistin’de, Lübnan’da yürürlüğe koyuyor ve Suriye’de de harekete geçebilmek için kışkırtmalarını sürdürüyor.

 

İsrail ajanlarının, MOSSAD’ın ve benzer servislerin Irak’ın içindeki eylemlerini de bu politikanın bir parçası olarak görmek gerekiyor. İsrail, Irak içinde karşı- devrimci güçleri, kontra- gerilla güçlerini, ölüm mangalarını örgütlüyor. Vietnam direnişinin sivil tabanını yokedebilmek amacıyla 1960’lı- 70’li yıllarda Vietnam’da yaşama geçirilmiş olan ve 40- 60 bin civarında yurtsever aydın insanın işkencelerle katledilmeleri sonucunu doğulan Phoenix (Feniks) programının şimdi de Irak’ta yaşama geçirilmesi için en yoğun çabayı İsrail ajanları yürütüyor. Yine onlar aynı işi sistematik biçimde Filistin halkına yönelik olarakta uyguluyorlar. Bu halkın değerli aydınlarını, profösörlerini, güvendiği önderlerini, satınalamayacağından emin olduğu etkili kişilerini sistematik cinayetlerle yokediyorlar. Çünkü, kültürün taşıyıcısı olan aydınlar yokedildikleri veya satınalındıkları zaman, o ulusu, o halkı tarihten silmek kolaylaşır. Polonya’yı tarihten silmeye karar vermiş olan Hitler’de bu halkın aydınlarını öldürtüyordu öncelikle. Satınalınmamış bir öğretmen olmak, ölümü haketmek için yeterliydi. Sovyet Kızılosdusu içindeki parti komserleri de aynı nedenle ve aynı şekilde Nazi güçlerinin hedef tahtaları konumundaydılar...

 

İsrail’i yönetenler, bir ulusu, bir halkı yoketmeye yönelik sözkonusu faşist politikalarını gizlemiyorlar aslında. Onlar, hangi politik önderleri öldüreceklerini çoğu zaman açıkça ilanediyorlar ve sonra cinayetlerini korkakça işliyorlar. Irak’ta yapılmış olduğu gibi Filistin devletinin resmi bürolarını, bakanlıklarını bombalayıp yıkıyorlar... Aslında, tüm bu tavırlarıyla onlar, toplumsal tabanı olan oturmuş gerçek bir devlet olmadıklarını gösteriyorlar. Korkaklıkları ölçüsünde saldırgan bir haydut çetesi konumunda olduklarını kanıtlıyorlar. Sonuçta İsrail, emperyalist güçlerin yararları doğrultusunda bölgede kullanılan, sahibinin gücüne güvenerek heryanı yakıp yıkan ve geleceği olmayan korsan bir “devlet” olduğunu tekrar ve tekrar gözler önüne seriyor.  

 

Aslında herşey, tüm bu korkunç yıkımlar, cinayetler, açıkça gerçekleşiyor. Tüm kötülükler, “insan hakları savunucusu” Batı’nın, “Birleşmiş Milletler” denen kökü bozuk işlemez kurumun gözleri önünde yaşanıyor. Bu nedenle, İsrail şu zamanda şunu yaptı, şu cinayeti de işledi diye sıralamaya kalkmak, zaten bilinenleri tekrarlamak oluyor ve söz anlamını yitiriyor... İsrail devletinin yaptıklarına şiddetle karşı gözükenlerin tüm eylemleri, şimdilik, bu cinayet ve yıkım haberlerini tekrarlamaktan, protestolorını haykırmaktan, ölenler ve yokedilen değerler için ağıtlar yakmaktan öteye geçemiyor. Sonuçta, protestolar ve ağıtlar kurşunları, top mermilerini, bombaları, kullanılan kimyasal silahları, roketleri durdurmaya yetmiyor ve cinayetler sürüyor. Cinayetleri durdurabilecek birleşik bir güçle, katili dize getirebilecek gerçek bir güçle katile müdahale edebilmek gerekiyor. Ya da böylesine bir eylemi zorlayacak yığınsal güçlü tepkiler, öncelikle halkı Müslüman ülkelerin yönetimlerini köklerinden sallayacak tepkiler gerekiyor. Tepkiler bu biçimleri aldığı ölçüde, başta ABD olmak üzere İsrail yönetimleri Batı açısından kullanılabilirlik konumlarını yitirdikçe, Batı dünyasında Ortadoğu’ya yönelik farklı politika arayışları da ön plana çıkacaktır şüphesiz. Kullanılabilirliğini yitirmiş bir İsrail’in Batı tarafından da terkedileceğinden kimsenin şüphesinin olmaması gerekir...

 

İsrail devletinin kontrol dışı şiddeti, aslında, öncelikle halkı Müslüman topluluklarda patlayacak yığınsal volkanın damarlarını giderek artan ölçülerde açmaktadır... Yuvarlandıkça büyüyen bir kartopu gibi gelen öfkeden önce, İsrail yönetiminin bu güncel saldırganlığının gerisindeki asıl nedenleri doğru analiz edebilmek gerekiyor. İsrail’in asıl amacını, bu amacın hangi güçler tarafından ve nasıl şekillendirildiğini doğru tesbit edemeden, saldırganı dize getirecek politikaları çizebilmekte olanaksızdır. Saldırganın hamlelerine doğru hamlelerle yanıt verebilmek gerekmektedir ve bunun içinde öncelikle gerçek bir gücün başında olmak gerekmektedir şüphesiz. Fakat yine de, ortada henüz böyle bir güç şimdilik gözükmese de, saldırganın asıl niyetini ve hamlelerini hangi hedeflere doğru ne amaçlarla planladığını doğru kavrayabilmekte yarar vardır... 

 

Güney Slavlarını birleştirmeyi hedefleyen “Kara El” adlı Sırp milliyetçisi örgütünün Avusturya-Macaristan İmparatoru Francis Joseph’in agabeyi Francis Ferdinand’a yönelik süikastı I. Dünya Savaşı için ne ölçüde uydurma bir bahane olmuşsa, iki İsrailli askerin kaçırılması da, hesapları zaten çoktan yapılmış ABD merkezli emperyalist bir operasyon için o ölçüde bahane olmuştur. Aslında, karar verildikten sonra bu tip saldırganlıklar için bahane bulmak zor değildir. Afganistan’a ve Irak’a yönelik saldırıların temel dayanağı yapılan 11 Eylül 2001 terör eyleminin gerçek planlayıcıları ve uygulayıcıları nasıl hala kafalarda bir soru işareti olarak kalıyor ve olayla ilgili izler ABD’de egemen olan “yeni liberal” guruba, CIA ve MOSSAD içindeki bir kliğe doğru uzanıyorsa, çok daha önemsiz ve kolay bir iş olan asker kaçırma olayında da benzer soru işaretleri doğal olarak kafaları kurcalamaktadır... Filistinli önderlerin bindikleri arabaları roketlerle vurabilecek kadar Filistin toplumu içinde güçlü istihbaratı olabilen bir MOSSAD’ın, ikinci elden uydurma birtakım sözde “İslamcı” örgütler oluşturararak sözkonusu provokasyonları gerçekleştirebilmesi hiç te zor değildir. Bu iş için şekillendirilen paravan örgütün tüm üyelerinin satınalınmasına da gerek yoktur. Zaten, kininin büyüklüğü ölçüsünde entellektüel düzeyi geri sayısız fanatik kişilik yeterince mevcuttur. Olay, bunları biraraya getirip yönlendirebilecek birkaç psikopat karakteri satınalmakla sınırlıdır...

 

“Birleşmiş Milletler sözcüsü ve siyasi müşaviri olarak 24 yıl güney Lübnan’da görev yaptığı” ve şimdi de “Beyrut Amerikan Üniversitesi siyasal bilimler öğretim üyesi” olduğu söylenen Timur Göksel’in de ifade ettiği gibi, İsrail’in amacı askerlerini kurtarmak değildir. Gerçekten bu askerleri kurtarmak isteyen, giderek artan ölçüde ve genişleyen bir alanda savaşı yaymaz. Oturur ve basit bir pazarlık yaparak istediğini alır... Saldırıları bu şekilde yaymak hem esir alınan askerlerin ve hem de yenilerinin yaşamlarını risk altına sokmak anlamına gelir sadece. Zaten, halkının kanını yılda 3- 5 milyar Dolar karşılığı ABD’ye kiralayan ve yoksul filistin halkını sürekli katleden ırkçı bir israil devletinin sıradan bir- iki askerinin yaşamına değer verebileceğini sadece en ahmaklar düşünebilirler... Timur Göksel’in, “İsrail’in asıl amacının askerleri kurtarmak olmadığı” konusundaki yargısı doğru olmakla birlikte, sözkonusu saldırının Filistin halkını, Hamas’ı ve Hizbullah’ı “hizaye getirme”nin çok ötesinde olduğunu görmek gerekir. Bu konuda Timur Göksel’in veya bir başkasının görüşlerini paylaşmam olanaklı değildir. Peki ozaman İsrail’in asıl amacı nedir ve bu gerçekten İsrail devletinin amacımıdır? Yoksa israil bir başka çok büyük emperyalist gücün, ABD’nin tüm bölgeyi kapsayan amacı için maşa olarakmı kullanılmaktadır?

 

Bilindiği gibi ABD politikalarını ağırlıklı olarak yönlendiren mali- sermaye çevreleri -Nazi Almanyası’nın izinde- dünya egemenliği peşindedirler ve bu konu üzerine Sinbad’da daha önce birçok analiz ve gerçek bilgi yayınlanmıştır. Sözkonusu dünya egemenliği amacına yönelik olarak Almanya merkezli mali sermaye güçleri nasıl Hitler gibi bir psikopatı öne sürmüşlerse, ABD merkezli ve çok daha etkili benzer ekonomik güç merkezleri de W. Bush gibi zavallı bir kişiliği kullanmaktadırlar. Burada tek fark, ABD merkezli mali- sermaye güçlerinin politik anlamda daha fazla manevra olanaklarının bulunmasıdır... ABD'nin gerçek egemen güçleri, “Skull and Bones” (“Kuru Kafa ve Kemikler”) gibi faşist örgütlenmelerden gelen, CFR gibi çok daha elitist mali- sermaye örgütlenmelerinden gelen birçok birbirine benzer kukla başkan adaylarına sahiptirler. Örneğin, George W. Bush’da, bir önceki başkanlık yarışındaki Demokrat rakibi John Kerry’de Yale Üniversitesi mezunudurlar ve her ikisi de CIA’ya, CFR’e ve ABD’yi yöneten benzeri elitist merkezlere üst düzeyde kadro hazırlayan Yale merkezli faşist “Skull and Bones” (“Kuru Kafa ve Kemikler”) adlı masonik örgütlenmeden gelmektedirler... ABD mali sermayesi, daha farklı süreçlerde ortaya çıkmış olan Hitler ve Nazi Partisi olgusunun tersine, W. Bush yıpranınca bir başka benzerini sahneye çıkartabilecek olanaklara halen sahiptir. Bu olanakları aslında onları, veya ABD merkezli postmodern faşizmi, Hitler Almanyası’ndan daha da tehlikeli hale getirmektedir. Özetlenen manevra yetenekleri olara, “demokrasi” maskesi takma ve yalanlarını daha kolay yayma olanağı sağlamaktadır ama, olay özünde tamamen Nazi Almanyası’nda yaşananlarla aynıdır.

 

ABD yönetimleri tarafından Nazi Almanyası’ndan devralınan dünya egemenliği planlarının -günümüze özgü uzay boyutu dışındaki- tüm jeopolitik hesapları da hemen hemen geçmişin aynısıdır. İngiliz politik cografyacısı Sir Halford John Mackinder (1861-1947) eliyle üretilen ve Nazi Almanyası tarafından yaşama geçirilmeye çalışılan bir ırkçı jeopolitik teorisine göre, “Nüfus bakımından yoğun olan Eurasia’ya (Avrasya’ya) ve Afrika’ya hakim olan tüm dünyaya egemen olur. Sözkonusu bölgelere hakim olabilmek için de, ‘merkez ülke’ (heartland) veya ‘eksen ülke’ (pivot area) durumunda olan Rusya’ya hakim olmak gerekir. Sibirya ve Orta Asya’yı da içine alan Rusya veya ‘merkez ülke’, müthiş koruyucu doğal engellerle çevrilidir; buraya denizlerden ulaşma ve saldırı olanakları yoktur. Sözkonusu ülke kendi kendini besleyebilir. ‘Merkez ülke’, sadece Doğu Avrupa üzerinden yapılacak hava saldırıları ile yaralanabilir. Dogu Avrupa üzerindeki kontrol, ‘merkez ülke’ veya ‘eksen ülke’ üzerindeki kontrolu tamamlar, dünya hakimiyetinin yolunu açar...” (Yusuf Küpeli, Tarihin İzinde Balkanlar ve ABD, Ankara Nisan 2000)    

 

Ozaman bakıp görelim. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana ABD yönetimleri ne yapıyorlar ve bu planlar çerçevesinde İsrail nasıl bir rol oynuyor... ABD, Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrası, Avrasya’nın ileri endüstriye sahip batı yakası olan Avrupa’da, II. Dünya Savaşı’nın ardından kurduğu egemenliği koruyup genişletebilmek amacıyla, pratikte bir gereği kalmayan NATO’nun görev alanını genişletip Balkanlar’a müdahale etmiştir. Balkanlar’da, Avrupa’nın arka kapısında ve Rusya’nın Akdeniz’e iniş yolu üzerinde tam bir askeri egemenlik oluşturmuştur. Ardından tüm Doğu Avrupa ükelerini NATO’ya dahil ederek askeri üslerini Karadeniz kıyılarına dek yaymıştır. Sovyetler Birliği yıkılmış olduğu halde, Rusya Federasyonu’nun çembere alınması operasyonu tüm hızıyla devametmektedir ve bu olay Avrasya egemenliği planlarından soyutlanarak ele alınamaz...

 

Hitler’de Sovyetler Birliği’ne üç koldan saldırmadan önce Batı Avrupa’da, Doğu Avrupa’da, Balkanlar’da ve Norveç’de askeri egemenlik oluşturmuştu. ABD Norveç’de zaten egemen olduğu için, buraya yönelik yeni bir manevra yapmasına gerek kalmamıştır. Avrasya egemenliği yolunda ABD’nin asıl sorunu, Rusya Federasyonu’nun tüm nefes alma kanallarını ve Avrupa’nın elden kaçış yollarını tıkayacak olan Kuzey Afrika ve Ortadoğu egemenli üzerine düğümlenmektedir. Batı ile Doğu'nun geçiş yolu üzerindeki Kaskaslar’da kurulacak egemenlik, güneydeki geçiş yolu olan Ortadoğu egemenliğini tamamladığı kadar, zengin enerji kaynakları ve yolları üzerindeki egemenliği de perçinlemektedir. Ayrıca aynı egemenlik, Hint Okyanusu egemenliğinin de garanti altına alınması anlamına gelmektedir. Bu nedenle Kafkaslar, Avrasya’nın coğrafi bir parçası olan Kuzey Afrika ile birlikte “Büyük Ortadoğu Projesi” (“BOP”) içine dahil edilmişlerdir... Birbirleri ile bağlantılı bu coğrafyalardaki egemenlik, Rusya Federasyonu’nu kalbinden vurmaya yarayacak Orta Asya egemenliğinin yolunu açmakta ve Orta Asya’da kurulabilecek egemenliği tam bir güvenlik altına almaktadır... Günümüzdeki gibi kıtalararası füzelere sahibolmayan Hitler’in egemenlik planları da bundan pek farklı değildi ve O’da hem kafkaslar’da ve hem de Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da egemenlik peşindeydi ama, gücünü aşan bir hesabın içinde boğulup gidecekti. ABD’nin daha kapsamlı ve ayrıntılı egemenlik planlarının da mevcut ekonomik ve askeri gücü ile uyumlu olduğunu söyleyebilmek ve bu planların gerçekçi olduklarını iddia edebilmek olanaklı değildir. Buna karşın getirecekleri felaketleri tartışmak bile abestir...  

 

Yolu, Karadeniz, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Ortadoğu egemenliğinden geçen veya böyle olduğu ırkçı ABD kurmaylarınca hesaplanan Orta Asya egemenliği, sadece Rusya Federasyonu’nu değil, Çin ve Hindistan gibi süper güç olmaya hazırlanan ülkelerin de çembere alınmalarını sağlayacaktır. Orta Asya'da tam egemenlik kurabilen bir ABD, Rusya, Çin, Hindistan, İran gibi ülkeleri askeri açıdan denetleme kolaylığına sahip olmakla ve bunların çevrelerindeki askeri çemberi tamamlamakla kalmayacak, aynızamanda tüm bu ülkelerin ekonomik bağlarına da kama sokabilecek, aralarında kurulması mümkün büyük zengin bir pazarı engelleyebilecektir. Sözkonusu egemenlik ABD yönetimi tarafından planlandığı gibi başarılırsa eğer, süper güç olma yolundaki Hindistan ve Çin gibi ülkelerin büyük pazarlarla ve enerji kaynaklarıyla bağlarının kesilmesi veya bu bağların ABD'nin denetimi altına girmesi sağlanmış olacaktır. Sonuçta, sadece Rusya Federasyonu'nun değil, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin de parçalanmaları kolaylaştırılacaktır. Ufalanıp iç çatışmalara sürüklenmiş tüm bu büyük ülkeler sonuçta ABD merkezli mali- sermaye güçleri için yutulmaları kolay lokmalar haline getirileceklerdir. Ve sonderece sınırlı sayıda ABD- İngiltere merkezli uluslarüstü tekel, dünya pazarları üzerinde rakipsiz bir faşist egemenliğe sahip olacaktır...    

 

Belli sermaye güçleri birleşirlerler, büyük devletlerden dahi daha güçlü bütçelere sahibolurlarken, karşılarında parşalanmış, ufalanmış, belirli sayıdaki mali- sermaye gücüne sınırlarını sonuna dek açmış bir dünya düşlemektedirler. Bu amaçlarına yönelik olarakta, tekellerle bütünleşmiş Pentagon’u ve bu devasa askeri makinenin İngiliz, İsrail ve diğer bağlaşıklarını kullanmaktadırlar. Bunlar teknolojik olarakta birbirlerine bağımlı askeri makinelerdir... Böyle bir dünya elbette -“Büyük Birader”in herşeyi duyup görebildiği ve elinin heryere yetişebildiği- faşist bir dünya olacaktır ama, sözkonusu dünya sanki gerçek “demokratik” bir cennet gibi tanıtılmaktadır. Bu yalan için, birtakım “sivil” örgütlenmeler, satınalınmış veya aldatılmış akademisyenler, aydınlar, basın mensupları kullanılmaktadırlar. Olay, sanki sosyalizmin düşlediği gerçek bir “enternasyonalizm”e gidiliyormuş gibi bile takdim edilebilmektedir.

 

Onların “globalizm” dedikleri ve düşledikleri gelecek, “cennet” gibi tanıtılmaya çalışılan gerçek faşist bir cehennemden başka birşey değildir. Bu cehennemin sefasını, sonderece dar bir gurup, egemen mali- sermaye güçlerinin kullandığı bir elit sürerken, sözkonusu elit -aşılması zor duvarlarla çevrili- kendi yapay cennetinde yaşarken, milyarlarca insan gerçek bir cehennemi paylaşacaktır sadece. Böyle bir dünyada ezici çoğunluk, sayısız sorunlarla boğuşarak ve kör kinlerin tutsağı durumunda birbirlerini boğazlayarak yaşamlarını sürdürmeye çalışacaktır... Günümüzde yaşanmakta olan süreçler, uluslar ve kişiler arasında giderek derinleşen gelir uçurumları, mali- sermaye güçleri tarafından planlanan bu geleceğin, “globalizm” adı verilen yutturmacanın en somut işaretleri ve kanıtları durumundadır...

 

United Nations Development Program (UNDP, Birleşmiş Milletler Gelişme Programı) adlı kuruluşun son verilerine göre, dünya nüfusunun yüzde 20 kadarı üretilen değerlerin yüzde 86 kadarını yutarken, kalan yüzde 80 kadarı ise sadece yüzde 14 ile yetinmek zorundadır. Yine bilindiği gibi dünya nüfusunun yarısı günde yaklaşık 1.5- 2 Dolar gibi bir gelirle yaşam kavgası vermektedir ve sürekli artan sorunlar sayılamayacak kadar çoktur... Örneğin, zaten Avrupa’da en düşük ücretlerle çalışan Türk işçileri için ücretlerin, kıdem tazminatlarının daha da düşürülmesini salık verebilen bir IMF’nin ve diğer sınırlı sayıda mali merkezin denetiminde bir “globalizm”, giderek artan zengin- yoksul uçurumunu daha da derinleştirecektir. Ücretlerin, kıdem tazminatlarının düşürülmesi demek, işçi dayanışmasının, sendikal hareketin daha da çökertilmesi, pazarlar üzerinde egemen olma kavgası veren sınırlı sayıda tekelin elde ettikleri artıdeğer oranlarının ve dolayısıyla kârlarının yükselmesi demektir. Pentagon’un çelikten koruması altında ve dağıtıp cezalandırma operasyonları ile gelmekte olan böyle bir dünya, milyarlarca insan için gerçek bir cehennem olacaktır...

 

Böyle bir düzenin oturabilmesi için, tüm direnç noktalarının kırılması zorunludur. Ulusal ekonomilerin yıkılması, milletler, halklar, tüm çalışanlar, işçiler, emekçiler arasında kurulabilecek enternasyonal bağların engellenmeleri, varolanların ise parçalanmaları gerekmektedir. Mevcut sınırların çok daha küçük kukla devletlere bölünerek parçalanması gerekmektedir... Pentagon’u ve bağlaşıklarını kullanan mali- sermaye güçlerinin düşledikleri “Globalizm”, işçiler, emekçiler, halklar ve ezilen uluslar arasında şekilledirilecek enternasyonal dayanışmanın tam zıddı bir mali sermaye birliği, diktatörlüğüdür.

 

Böyle kapsamlı bir saldırıya milliyetçi veya kökten dinci tepkilerle direnebilmek olanaksızdır. Bu tip tepkiler, amaçlarının tam tersine sözkonusu faşist “globalist” operasyonun değirmenine su taşımakta, yalanlarına yardımcı olmaktadırlar... Kısaca tekrarlamak gerekirse, faşizmi diğer diktatörlük ve baskı biçimlerinden ayıran temel özelliği, kapitalizmin emperyalizm aşamasına özgü bir mali- sermaye diktatörlüğü olmasıdır. Sınırlı sayıda mali- sermaye gücü yararına işleyen bu diktatörlük, sadece işçiler, kafa ve kol emekçileri, tüm çalışanlar üzerinde değil, aynızamanda sermayenin diğer kesimleri, tüm ezilen uluslar ve halklar üzerinde de bir diktatörlüktür. Emperyalizm sürecine özgü bir mali- sermaye diktatörlüğü olan faşizm, feodal monarşik sistemlerden, milliyetçi cumhuriyetçi baskıcı sistemlerden birtakım yöntemleri ödünç almış olsada bunlardan tamamen farklı bir ekonomik- politik- idari katagoridir. Ve bunların hepsinden çok daha baskıcı ve geniş kitleler için çok daha tehlikelidir... Feodal ataerkil kültürle bağlantılı köktendinci tepkiler ve milliyetçi tepkiler sözkonusu “globalizm” yalanlarının karşısına -kitleler tarafından seçilebilecek- gerçek bir alternatif koyamadıkları gibi, mali- sermaye güçleri bu tepkileri “faşizm” olarak kitlelere yutturabilmektedir. Aslında “globalizm” hedefiyle kendisi postmodern bir faşizmi hazırlamakta olduğu halde, reaksiyoner köktendinci unsurları ve milliyetçi güçleri “faşist” olarak tanıtabilmektedir. Yugoslavya’ya yönelik Pentagon merkezli faşist saldırı sırasında milliyetçi Miloseviç’i, Afganistan’a yönelik saldırısırasında -CIA ürünü- Taleban’ı ve Irak’a yönelik saldırı sırasında ise -vaktiyle Beyaz Saray'ın beslemiş olduğu- Saddam Hüseyin rejimini aynışekilde “faşist” olarak tanıtmışlardır... Kısacası, postmoder faşist- “globalist” saldırıya geçmişin feodal veya milliyetçi değerleriyle değil, tehdit altındaki uluslar, ezilen uluslar, halklar ve tüm çalışanlar arasında gerçekleşecek enternasyonal bir dayanışma ile, bu temelde çekillenecek enternasyonal demokratik bir dünya hedefini öne koyarak direnebilmek olasıdır.

 

Yukarıdaki özet bilgilerin ışığında dönüp tekrar ırkçı faşist İsrail yönetiminin Filistin ve lübnan halklarına yönelik kanlı saldırılarının nedenlerine gelecek olursak... Birçok kişinin nedenini anlamakta zorlandığı bu ani saldırılar, aslında hiç de birden bire gerçekleşmemişlerdir. Adım adım gelişen bir sürecin sonucu olarak ve doğrudan doğruya Beyaz Saray’ın -Kuzey Afrika ve Kafkaslar’ı da içine alan- “Büyük Ortadoğu” (BOP) projesi ile bağlantılı olarak ortaya çıkmışlardır... Sözkonusu BOP projesi -yukarıda da özetlenmiş olduğu gibi- başta Irak olmak üzere bölge devletlerinin daha da parçalanıp ufalanmalarını, kolay lokmalar haline getirilmelerini öngörmektedir. Böylece, ABD’nin Rusya Federasyonu cevresinde örmeye çalıştığı çemberde gedik açan Suriye ve İran gibi “pürüzler” ortadan kaldırılırken, Akdenizdeki 6. Filo için Kuzey Afrika’da kurulması planlanan yeni üsler, 6. Filo’nun Karadeniz’e girişi ve burada yeni üsler elde etmesi, Basra Körfezi’ni ve Hint Okyanusu’nu denetleyen 5. Filo’nun Arap Yarımadası’ndaki üslerinin daha da güvenlik altına alınmaları ve Doğu Afrika’da yeni üslerin kurulması işleri tam bir garanti altına alınacaktır (5. Filo, Güney Pasifik’te koşullanmış 7. Filo tarafından da desteklenmektedir.).

 

Planlar yukarıdaki paragrafta özetlenen gerçekleri de çok aşmaktadır aslında... Suriye ve İran’ın ABD yönetimlerinin istemleri doğrultusunda düşmesi, sadece Rusya Federasyonu’nu daha fazla sıkıştırmaya ve yeni parçalanmalara itmeye yaramayacak, aynızamanda Türkiye’nin çok daha ağır koşullarda boyunduruk altına alınmasına ve gerekirse parçalanmasına yolaçacaktır. Böylece ABD, Kafkaslar’da ve Karadenizde çok daha güçlü bir egemenlik kurarken, sadece Kafkaslar’ın enerji kaynaklarını değil, Orta Asya’ya açılan tüm yolları da denetimi altına alacaktır ve Ukrayna olgun bir meyva gibi bütünüyle eline düşecektir...

 

Türkiye’yi yönetenlerin sözkonusu gerçekleri ne ölçüde görebildikleri bu satırları yazan kişi tarafından tam bilinmese de, Rusya Federasyonu yöneticilerinin ABD’nin planlardan fazlasıyla haberdar oldukları politikalarından anlaşılmaktadır. Bu emperyalist baskı onları İran ve Suriye ile güçlü bir işbirliğine iterken, Türkiye ile de benzer birlik arayışlarına sürüklemektedir... Nükleer santrallar kurma, ileri teknolojilere sahibolma peşindeki İran yönetimi bu konularda en büyük desteği Rusya Federasyonu’ndan bulmaktadır. Suriye ise Doğu Akdeniz limanlarını Rus donanmasına açmaktadır... Rusya Federasyonu- Suriye işbirliği, Sovyetler Birliği dönemindeki gibi gelişmektedir. Tehlikeyi şu veya bu ölçüde gören Türkiye yönetimleri de, -ABD’ye ve askeri teknoloji bağımlılığı içinde oldukları İsrail’e rağmen- Rusya ve İran ile bölgesel işbirliği arayışları içindedirler... Ayrıca İran, büyük bir enerji gereksinimi içinde olan Çin ile de derin bir işbirliği içindedir ve ABD’nin Kafkasya ve özellikle Orta Asya planları için de tehdit oluşturmaktadır...    

 

Tüm bu özetlenen nedenlerle ABD yönetimi, olurluğu şimdiden önemli ölçüde iflasa sürüklenmiş BOP projesi için Suriye ve İran’ı en büyük tehdit olarak görmektedir. Biryandan bu ülkelerde yönetimleri umutsuzca değiştirmeye, olursa mevcut yönetimleri baskı ve şantajla satın almaya çalışırken, diğer yandan da bunlara karşı -Irak’a yapmış olduğu gibi- askeri bir operasyon planlamaktadır. Sözkonusu askeri operasyonunu -daha zayıf halka- olarak gördüğü Suriye’den başlatmak istemektedir. İsrail’in de doğrudan yardımı ile Suriye’de rejimi yıkacak olursa eğer, bunun İran’da derin bir moral çöküntüsüne neden olacağını ve belki de askeri müdahaleye gerek kalmadan ABD yanlısı bir rejimi bu ülkeye taşıyabileceğini hesaplamaktadır. Tekrarlamak gerekirse, Suriye ve İran’da kurulacak ABD egemenliği, Türkiye’yi tam anlamıyla boyun eğdirmenin, Karadeniz’de ve Kafkaslar’da gerçek bir ABD egemenliği kurmanın yollarını açacaktır. ABD'nin Suriye ve İran'a yönelik planlarının başarıyla sonuçlanmaları, Orta Asya egemenliği ve Rusya Federasyonu’nun parçalanması yolunda asıl büyük adımları atmanın başlangıcı olacaktır... Şüphesiz bunlar olasılıkları çok zor büyük düşlerdir ama, Hitler’de benzer büyük düşler kurarak eyleme geçmişti...

 

Bundan bir seneyi aşkın süre önce, Suriye’ye saldırabilmek için Hariri süikastini planlamışlar ve bu hunharca cinayeti Suriye yönetiminin omuzlarına yüklemeye çalışmışlardı. Bu olayın Lübnan’ı yeniden karıştırıp bir iç savaşa sürükleyeceğini ve böylece Suriye’ye saldırı için -dünya kamuoyunun gözünde- gerekli “meşru” mazereti elde edebileceklerini hesaplamışlardı. İstedikleri olmayacaktı ve o günlerde ben, “(...)Suriye’nin bu ülkeyi karıştırması, Irak’ta ABD yönetiminin yaptığı gibi ülkeyi karanlık iç çatışmalara sürüklemesi kesinlikle yararına değildir ve zaten böyle bir amacı da yoktur. Tam tersine, Lübnan’ın Hıristiyanları dahi Suriye birlikleri sayesinde güvenliklerine kavuşabilmişlerdir...”, diye yazmıştım. Devamla, “ (...) Kısacası, Suriye’ye yönelik askeri müdahalenin ateşini Lübnan’da yakmak, ilk provokasyonları burada başlatmak en şeytani yol olarak gözükmektedir ve müdahale planının ilk adımının da Hariri cinayeti ile atıldığı anlaşılmaktadır...”, demiş ve Hariri süikastinin gerisinde MOSSAD ve CIA ajanlarının aranması gerektiğine işaret etmiştim... (daha geniş bilgi için bak: “ABD yönetiminin ve yerli Coca Cola takımının acıklı- komik yalanları, “Irak’ta ilk kez demokratik seçim” mavalı ve Hitler’in izinde yürüyen W Bush Amerikası”, Hariri süikasti ve amacı, 26 Şubat 2005, http://www.sinbad.nu/yenidenhariri.htm )

 

Hariri süikasti üzerine koparılan yaygara, Suriye’nin bu ülkedeki birliklerini büyük bir soğukkanlılıkla geriye çekmesi ve süikastle ilgili araştırmaya yardımcı olması ile boşa çıkartılırken, bu kez deliller ve dikkatler MOSSAD üzerine yönelmeye başladılar... Diğer yandan, “Nükleer bomba imalediyor” iddiası ile İran üzerinde ağır bir baskı kurularak yeniden müdahale olanakları yaratılmaya çalışıldı. Onlara göre İran  bölge ve dünya için “tehdit” oluşturuyordu ama, elinde sayıları 200’ü çok aşan nükleer bombası ile İsrail herhangi bir tehdit oluşturmuyordu (!) Türkiye’de bulundukları söylenen 90 kadar ABD nükleer bombası tehdit oluşturmuyordu (!) Gerçekte, sadece ABD’nin elindeki nükleer ve termonükleer bombalar dünyayı defalarca yoketmek için yeterliydi. Nükleer güce sahibolan devletlerin önlerine kapsamlı bir silahsızlanma, nükleer bombalardan arınma programı koymayan ve aynızamanda nükleer- kimyasal silah katagorisi içindeki seyreltilmiş uranyumlu (DU) mermileri 1991 yılından beri Körfez’de, Balkanlar’da ve Afganistan’da kullanan ABD, İran’ın muhtemel nükleer gücü için tozu dumana katmaktaydı... Bu işin, İran’a yönelik ABD kaynaklı atom bombası gürültüsünün, İran’ı tekrar satınalabilmek, veya bu gerçekleşmezse yıkıp Irak gibi parçalarına ayırabilmek için bir bahane olduğu rahatça anlaşılmaktaydı...   

 

İran’a yönelik ABD kaynaklı baskıların yoğunlaştığı günlerde, Filistin’de gerçekleşen seçimi, uluslararası gözlemcilerin gözleri önünde hilesiz- hurdasız biçimde HAMAS kazandı. Çok geniş bir kitle tabanına dayanan ve hastahanelerden okullara dek yaygın sosyal hizmetleri olan HAMAS’ın bu tamamen demokratik zaferi, ABD ve yandaşlarına yeni demagojik saldırı olanakları verdi. Yoksul Filistin halkının evlerini hergün başına yıkan, daha okula bile başlamamış çocukları sürekli öldüren, vaktiyle ırkçı Güney Afrika'nın siyahlara yapmış olduğu gibi sınırları içindeki Arap kökenli vatandaşlarına  açık bir ırk ayırımı politikası uygulayan militarist ırkçı İsrail, ABD dışpolitika sözlüğünde "demokratik" olarak anılırken, sadece ezilen halkının haklarını savunmaya çalışan ve çok geniş bir kitle tabanı olan HAMAS gibi politik bir parti "terörist" olarak adlandırılmaktaydı ve adlandırılmaktadır. Ve tüm Batı, saldırgan ABD politikalarının peşinde "teröristlere" karşı saldırıya geçmekte gecikmedi... ABD bankaları Filistin toplumunun tüm mali kandamarlarını tıkadılar. Böylece, Zaten İsrail’in ağır ekonomik ambargosu ve askeri yıkımı ile karşı karşıya olan Filistin halkı, bu kez Arap Birliği tarafından Filistin’e yollanan yardımları dahi alamaz hale getirildi. Yaşanan derin ekonomik krizle birlikte Filistin toplumu politik bir krize, ve bilinen iç çatışmalara sürüklendi... (daha fazla bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Filistin’e bak, kendi geleceğini görmeye çalış + Olle Svenning, İçsavaşı Batı Ismarladı, 14 Temmuz 2006, http://www.sinbad.nu/filistinbak.htm )

 

Filistin toplumu sadece İsrail tarafından değil, başta ABD yönetimi olmak üzere tüm emperyalist Batı tarafından çembere alınıp eritilirken, ırkçı İsrai Başbakanı Olmert, Batı başkentlerinde el üstünde ağırlanmaktaydı. Anlaşılan tüm planlar Olmert’in Washington ziyareti sırasında hazırlanmıştı... Açlık ve ağır ekonomik- politik baskılarla boğuşan Filistin toplumu kendi iç çatışmaları ile “demokratik” Batı toplumlarının gözünde prestij kaybına uğradığı bir sırada, iki asker kaçırıldı ve İsrail’in sivil Filistin halkına, bu halkın sınırlı endüstri altyapısına, tarımına, yollarına, köprülerine, idari merkezlerine yönelik kanlı yıkıcı bir saldırı başladı. Sanki kaçırılan o iki askerin canı, binlerce, onbinlerce yoksul filistinlinin canlarından ve mallarından defalarca daha değerli idi... Benzer saldırılar Lübnan’a yönelince, ABD yönetimi tarafında Lübnan Hizbullah’ı ile Suriye yönetimi arasında bağ kurulmaya çalışılınca, tezgah daha açık olarak görüldü. Ölenler, ekonomik altyapıları yıkılanlar Filistin halkı ve Lübnan halkı idi ama, W. Bush, Lübnan’ı, Filistinlileri ve Suriye’yi uyarıyor, saldırgan İsrail’in “kendisini savunduğunu” iddia ediyordu. Bu, bir kadına silah tehdidi ile tecavüz eden birisinin, duruşması sırasında yargıca, “neyapayım hakim bey, kendimi savunmak için tecavüz ettim”, demesine benzemekteydi...

 

İsrail saldırıları, İran’ın nükleer programı ile ilgili beklenen açıklamalarını “geciktirdiği”nin iddia edildiği bir döneme rastlatılmıştı. ABD dışişleri bakanı C. Rice İran’ı bir an önce açıklama yapması için tehdit ederken, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Haziran 2006 ortasında gerçekleşen Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesine gözlemci statüsünde katılıyor, Putin ile özel görüşme yapıyor, Rusya, Çin ve Orta Asya Cumhuriyetleri ile ilişkilerini derinleştiriyordu... Ve bu olaydan iki hafta kadar sonra W. Bush İsrail atını öne sürerek hamlesini yapacak, Suriye ve İran’a müdahale planını yürürlüğe sokabilmek amacıyla Ortadoğu’yu yeniden ısıtma çabası içine girecekti. Aynızamanda planını tam G- 8 toplantısı öncesine rastlatmıştı. İstediği sonuca ulaşamasa bile, bu manevrası ile Rusya Federasyonu’ndan bazı tavizler kopartmak peşinde olduğu belliydi...

 

Kısacası bazı tekrarlarla bu metni noktalamak gerekirse, İsrail’in ani saldırısı, zaten derin bir yoksulluğa sürüklenmiş olan Filistin halkını ve Lübnan Hizbullah’ını “hizaya getirmek” gibi hedeflerin çok ötesinde amaçlara yöneliktir. Bu ağır saldırı ve yıkım, BOP ile ilgili emperyalist bir planın parçasıdır... Olay eğer Filistin halkını “hizaya” getirmekle sınırlı olsa, İsrail zaten dünyanın gözleri önünde Filistin halkını hergün bombalamakta, çocukları ödürmekte, ekonomik altyapıyı yıkmaktadır. Yine İsrail 1982 yılında Lübnan’a girmiş, bu ülkeyi yerlebir etmiş ve kanlı bir iç çatışmayı ateşlemiştir... ABD’nin tetikçisi konumundaki İsrail’in bu son saldırılarından amacı, öncelikle Suriye’yi çatışmaların içine çekerek gerekli ABD müdahalesi için uygun ortamı yaratabilmektir. Savaşa çekilen Suriye, İran’ı da olayların içine sürükleyecektir ve ateş tüm Ortadoğu’ya ve Kafkaslar’a doğru hızla yayılacaktır. İran şimdiden Suriye’ye yönelik müdahalelere seyirci kalmayacağını ilanetmiştir...

 

W. Bush ekibi, yarattığı bu gerilimi aynızamanda ABD içpolitikasında bir koz olarak ta kullanma hevesindedir. Halk desteğinin yüzde 30’lar civarına düştüğü söylenen W. Bush ekibi, anlaşılan yeni çatışmaların oy oranlarını yükselteceğine inanmaktadır... Fakat yine de Bush kliğinin asıl niyeti, zayıf Filistin toplumunu ve Hizbullah’ı tüm Arap ve İslam dünyasının gözleri önünde ezerek, bunların ABD'ye yönelik direnç umutlarını tamamen kırmak, veya Suriye ve İran’ın müdahalelerini sağlayarak bu ülkelere yönelik saldırı planlarını gerçekleştirmektir. Çünkü, İran’a ve Suriye’ye yönelik saldırılar karşısında Rusya Federasyonu ve Şanghay İşbirliği Örgütü sessiz kalacak olurlarsa eğer, Suriye ve İran’ın ABD’nin eline düşmesi kolaylaşacaktır. Rusya’nın ve Çin’in bu ülkelere yönelik işbirliği planları büyük ölçüde iflas edecektir... Mevcut alternatiflerden her ikisi de hem bölge ülkeleri ve hem de dünya açısından çok tehlikeli yeni gelişmelere yolaçacaktır. ABD yönetimi ateşle oynamaktadır ama, yaktığı ateşin içinde kendisi de kavrulmaktan kurtulamayacaktır...   

 

Yazıyı bağlarken söyleyeceklerim şaka veya ham hayal değillerdir ve benzer gerçekleri 2000 yılı başından beri yazmaktayım... ABD yönetimlerinin eli mahkumdur; yaratıkları sistem onları savaşa sürüklemektedir. Azami kâr motivasyonu ile sürekli tekelleşme eğilimi taşıyan mali- sermaye gurupları, ekonomisi ayrıca alabildiğine militarize olmuş olan ABD yönetimlerini, Kaptan Ahab’ın “Beyaz Balina”nın peşinde tüm gemisi ile ölümüne sürüklenmesi gibi ölüme, yokoluşa doğru çekmektedir. ABD yönetimleri ya sürekli, kanlı bir kaos yaratarak patlayıncaya dek daha da büyümek zorundadırlar, ya da kabuklarına çekilerek kanlı bir iç çatışmaya sürükleneceklerdir. Ekonomik sistemlerinin önlerine koyduğu bu her iki yolun da sonunda onları ölüm beklemektedir. Yalnız, bu yollardan hangisinin insan soyu için daha az yıkım getireceği tartışılabilir sadece... Filistin’e ve Lübnan’a yönelik provokasyonları onlara (ABD yönetimlerine) birtakım başarılar sağlasa bile, kaçınılmaz ölümleri önlerinde onları beklemektedir.

 

15 Temmuz 2006

 

yusuf@comhem.se

http://www.sinbad.nu/