FİKRİ TAKİPTEN İŞ TAKİBİNE

 

Rahmi Yıldırım

 

Mesleğin eskilerine göre fikri takip gazeteciliğin en temel kurallarındandır.

Yazdığı haber veya yorumu yarım bırakan,  devamını getirmeyen, nihayete erdirmeyen gazeteci makbul sayılmazmış.

Şimdi küreselleşme devrindeyiz. Artık makbul olan fikri takip değil iş takibi. Yani iktidar sahipleriyle haber için değil  yatırım ve kâr için ilişki kurmak.

İki taraf da kazanıyor. Medya sahip ve yöneticileri kâr ederken iktidar sahibi de gündemi yönetmede sağlam müttefikler ediniyor.

Türkiye’nin gündemi şu sıralar hayli yoğun.

AB istiyor diye Kıbrıs Rum Devleti’ni tanıdık mı tanımadık mı tartışması, ABD’ye İncirlik ikramı, CHP’den AKP’ye milletvekili transferindeki şaibe iddiaları, yeni TCK’nin toplumu sürükleyeceği kargaşa, kontrolden çıkma eğilimindeki bayrak provokasyonları yeterince can sıkıcı.

Ekonomi büyümüş ve dünya rekoru kırmış, ama rekor büyüme aç karnına dinlenen bir masaldan ibaret; çünkü, nüfusun üçte biri gerçekten aç ve işsizlik azalmamış.

Bu gibi durumlarda her zaman yapıldığı gibi plağı değiştirmek, kanaat önderlerine toplumu  oyalayacak başka öyküler anlattırmak gerekir.

İşte ihtiyaç duyulan öykülerden biri, Başbakan Tayyip Erdoğan ile has gazetecisi Fatih Altaylı’nın geçen hafta sonu yaptıkları  al gülüm ver gülüm sohbette bulundu. 

Altaylı, “Size medya gruplarından kendi menfaatleri doğrultusunda baskı ya da talep geldi mi?”  diye sordu.

Başbakan, “Geldi tabii ki. Çok doğal bir randevu ile geliyorlar, ama kimi zaman ihale, kimi zaman da doğrudan kredi istiyorlar, açıklarsam hepsinin dengeleri bozulur” diye karşılık verdi.

Fatih Altaylı, “Biz mesleğimizden utanıyoruz. Açıklayın bu isimleri” diye kahramanlık tasladı; ama Başbakan Erdoğan sır vermedi. “Merak etmeyin, günü geldiğinde onları birer birer açıklayacağım!” diye geçiştirdi.

İhale takipçisi gazeteciler Türkiye’nin yabancısı olmasa da Başbakan’ın söylemesi yine de beklenen etkiyi yaptı. Medya, sanki ilk kez duymuşcasına bir haftadır,  “Ayıptır. Gazetecilik kamu görevidir. Gazetecilik ayrı işadamlığı ayrı. Bu da mı gelecekti başımıza!” söylemi tutturmuş, genelevdeki bakire rolünü oynuyor.

Ekranlarda sayfalarda sergilenen manzara komiklikten yana Lafontaine masallarını, Bekri Mustafa öykülerini de geride bıraktı. TRT’yi dolandırmaktan hükümlü M. Ali Birand, ekrandaki programında iş takibini tartıştırıyor. İntihal hükümlüsü, yani başkasının eseri çalmaktan mahkum Can Dündar, iş takipçilerini “BASIN ADINA UTANÇ VERİCİ SAHNELER” başlığı altında mahkum ediyor.

Geçmişteki iş takibi tartışmalarının vazgeçilmez ismi Mehmet Barlas ise köşesinde için için gülüyor; iş takibi konusunda ahkâm kesenlere, “Böyle durumlarda insan hiç olmazsa kenara çekilir ve ‘Bulaşmayayım bu kargaşaya. Sonra benim yaptıklarım hatırlanır’ der” diye akıl veriyor.

Gazeteci örgütleri de, gözler önünde işlenen günahı bugüne değin seyretmiş olmanın utancını gizleme telaşı içindeler;  çokçası Başbakan’ın açıklamayacağını bilmenin rahatlığıyla, “Açıkla Başbakan! Kim bu meslek ahlâkının ırzına geçenler?” diye çalım satıyorlar.

 

Kuru gürültü

Hemen  belirtelim. İhale takipçisi iş bitirici gazeteciler konusunda medyanın ve gazeteci örgütlerinin dürüst davranmadıkları malum da, Başbakan Erdoğan da dürüst davranmıyor.

Erdoğan, Başbakan olarak kamu gücünü elinde tutuyor; medyada çevrilen dolapları açıklamak, temiz medya kampanyası açmak istiyorsa, kendisini engelleyecek bir güç yok.

Ve Başbakanlık makamına yakışan da budur.

Çünkü, gazetecilik söz konusu olduğunda, Başbakan konumundaki kişinin öncelikle gözetmesi gereken değer, gazetecilik ahlâkıdır, gazetecilik ahlâkını çiğneyenlerin dengeleri değil.

Ama Erdoğan diyor ki, “günü geldiğinde açıklarım, şimdi açıklarsam dengeleri bozulur.”

İşte bu sözler, Erdoğan’ın medyada yuvalanmış ahlâksızlar güruhunu açıklamaya pek de  niyetli olmadığını gösteriyor. Anlaşılıyor ki, Erdoğan’ın gerçek niyeti ihale takipçilerini açıklamak değil, ‘açıklarım ha’ şantajıyla rehin tutup kendisine hizmet ettirmek ve gündemi yönetmektir.

Bu durumda söylenecek başka bir şey kalmıyor. Söylenecek tek şey, gizlenen ahlâksızlığın gizleyip yataklık edeni de kirleteceğidir.

Şahsen, Başbakan Erdoğan’ın “gazeteci kisvesi altında gelip benden kredi ve ihale istiyorlar” dediği  leş yiyicilerini açıklayacağını sanmıyorum.

Meslekte 19 yılım geçti. Anımsıyorum, önceki başbakanlardan da benzer şantajlarda bulunanlar oldu, hiçbirinden sonuç çıkmadı.

Örneğin, Mesut Yılmaz. 1991 yılındaki kongrede Yıldırım Akbulut’u yenmiş ve başbakan olmuş. Kongrede kendisini destekleyen SABAH grubunun genel yayın müdürü ve bir yazarıyla yemekte buluşuyor. Sohbet koyulaşıyor ve Başbakan Yılmaz, bir isim listesi gösteriyor, ‘Bakın’ diyor, ‘Bunlar basında çalışan MİT'çiler...’

MİT’çi gazeteciler listesinin olduğu bilgisi gazete sayfalarına yansıyınca, bugün olduğu gibi gazeteciler birbirlerine girmişlerdi.

Kimi ünlü köşe yazarları, “Doğru ya. Bana da teklif etmişlerdi ama kabul etmemiştim, gazetecilik ayrı ajanlık ayrı” diye anılarını anlatmış, ahlâk dersi vermişlerdi.

Kimi köşe yazarları da,  bugünün gözde gazetecisi Fatih Altaylı’nın “Siyah” kod adıyla teşkilata hizmet verdiğini yazmışlardı.

Yine bugün olduğu gibi o gün de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti MİT’e resmi yazı yazarak ajan gazetecilerin listesini sormuş; MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ise basında ajan kullanmadıkları cevabını vermişti.

Sonra konu kendiliğinden kapanıp gitmişti.*

Bugün de ihale takipçisi gazeteciler tartışmasının benzer şekilde sonuçsuz kalacağından kuşku duymuyorum.

Çünkü, burası Türkiye.

 

İş takipçileri belli

Başbakan Erdoğan bir yiğitlik yapsa ve  ihale takipçilerini açıklasa ne olacak ki!

İş takipçiliğiyle suçlanan gazeteciler de dönüp sorsalar:

- Ey Başbakan, senin milletvekillerinin iş takip etmesi ahlâksızlık değil de bizim iş takip etmemiz mi ahlâksızlık?

- Senin, Başbakan maaşın yetmeyince şirket kurup ticaret yapman suç değil de bizim geçinmek için patronun işlerine yardımcı olmamız mı suç?

- Üstelik, bizim çocuklarımız da Amerika’da okuyor ve senin çocuklarına yılda 100 bin dolar harçlık veren Remzi Bey gibi bir amcaları yok. Bizim çocuklar da Allah’ın kulu değil mi?

Bu sorulara Erdoğan’ın verecek cevabı var mı?

Yok.

O nedenle, ne Erdoğan açıklar ihale takipçisi gazetecileri ne de medya ve meslek örgütleri ihalecilerin yakalarına yapışır.

Medyanın ve gazeteci örgütlerinin ihale takipçilerinin yakalarına yapışma niyeti olsa, Başbakan’a “Kim bu ihale takipçileri?” diye sormaları bile vakit kaybı.

Çünkü herkes biliyor kimin ihale takip ettiğini ve bazıları açıkça söyleyip yazıyor da.

Bundan yedi yıl önce Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, o günün ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Güneş Taner ile telefonda kredi pazarlığı yaparken suçüstü yakalandı. Samimi ikrarda bulundu ve gazetenin Ankara temsilcisi Sedat Ergin ile birlikte, patronun işlerini takip etmekle de görevli olduğunu açık açık yazdı. (Hürriyet, 18 Aralık 1998)

Sonra rakip SABAH grubunun genel yayın yönetmeni Zafer Mutlu, grubun bankasının içini boşaltma suçundan mahkemeye verildi, hâlen yargılanıyor.

Zafer Mutlu, Ertuğrul Özkök’ten de açık sözlü:

“On veriyorsam, onbeş almak için varım. Kim bunun aksini söylüyorsa yalan. Ahlâk, nizam, demokrasi palavra... SABAH gazetesi, para kazanmak için vardır. SABAH gazetesi, Türk halkını aydınlatmak için var değildir. SABAH amme menfaati yapmıyor, bu işi para kazanmak için yapıyor.”

İş takipçileri açık sözlüler ama gazeteci örgütleri meslek ahlâkına sahip çıkacak azim ve iradeye sahip değiller. Ne Ertuğrul Özkök ne de Zafer Mutlu hakkında etik soruşturması açabildiler.

Yani balık baştan kokmuş. Meslek ahlâkı, kaderlerini medya sermayesiyle bütünleştirmemiş, basın emekçisi kimliğini yitirmemiş insanların ütopyasından ibaret.

 

Adamı düzeltmek dünyayı düzeltmek

Peki durum bu kadar mı ümitsiz hiç mi çare yok?

Ne kadar çare yerine geçer, bilemem. Bir anekdotla yanıtlayalım.

Evde gazete okuyorum.

Bizim lise talebesi delikanlı tutturdu yeni bisiklet diye.

Bütçe imkanları kısıtlı olduğundan sıkı para politikası uyguluyorum. Ama delikanlıya “Evladım aile bütçesinde bisiklet yatırımına ödenek yok” demeyi yediremiyorum kendime. Bir şekilde delikanlıyı atlatmanın yolunu arıyorum.

Baktım, gazetenin okuduğum sayfasında bir dünya haritası var.

Bizim delikanlının coğrafya bilgisi zayıf. Çareyi buldum.

Sayfayı önce ikiye, sonra dörde, sekize, on altıya yırttım. Sonuçtan emin şekilde delikanlıya döndüm:

- Şimdi bu dünya haritasını birleştir, istediğin bisiklet olsun.

Nasıl olsa birleştiremez rahatlığıyla matfağa gidip bir şişe bira açtım. Salona döndüm keyifle delikanlıyı izliyorum.

O da ne!

Delikanlı ‘tamam, dünyayı düzelttim’ diye sayfayı önüme koydu.

- Evladım dünyayı nasıl düzelttin?

- Baba, arka sayfada adam resmi vardı. Adamı düzeltince dünya da düzeldi.

Adamı düzeltince dünyayı düzeltmek!..

Medyayı ve Türkiye’yi düzeltmek için de başka çare yok gibi.

 

*Parantez içi bir istisna olmak üzere, 17 Temmuz 2001 tarihinde Çağdaş Gazeteciler Derneği Onur Kurulu, MİT’te görev üstlendiği belirlenen bir dernek üyesinin dernekten ihracına karar verdi. Ancak,  31 Mayıs 2003 tarihinde toplanan Genel Kurul’da, Onur Kurulu raporu, derneğin sözüm ona solcu yönetiminin marifetiyle reddedildi; fikir hırsızı yönetici ve RTÜK’çü üyeler ile birlikte MİT’çi üyenin de üyeliği iade edildi.

 

Burası Türkiye!

 

YRahmi@ttnet.net.tr

8 Nisan 2005

http://www.sinbad.nu/