İsveç’te ırkçılık yaygınmı?

 

Geçtiğimiz yıl, yetkililer İsveç’te uygulanan entegrasyon politikasının başarısızlıkla sonuçlandığını kabul ettiler. Hükümet uygulanacak yeni politikayı ve ayrımcılığın boyutlarını belirlemek amacıyla bir araştırma komisyonu atadı. Masoud Kamali ile birlikte komisyonun göçmen kökenli üyeleri komisyonun İsveç’teki etnik ayrımcılığı gizlemeye çalıştığını iddia ederek  çalışmalara katılmayacaklarını açıkladılar. Dönemin entegrasyon bakanı Mona Sahlin’in müdahalesiyle yeni bir komisyon oluşturuldu. Komisyon başkanlığına İran asıllı sosyoloji professörü Masoud Kamali getirildi. Kamali’nin komisyon başkanı olarak atanmasını 70 civarında uzman protesto etti. Sahlin protestolarda ırkçı bir ton bulunduğunu belirterek Kamali’nin görevden alınmayacağını açıkladı.

 

Kamali başkanlığındaki komisyonun hazırladığı rapor kamuoyunda büyük yankı yarattı. Ama aynı zamanda sağ partiler ve medyanın bir kesimi Kamali’ye yönelik karalama kampanyası başlattılar. Kamali Uppsala üniversitesinde sosyoloji professörü olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Avrupa çapında yürütülen ”The European Dilemma” adlı proje içinde İsveç’i temsilen yer alıyor. Kamali konu ile ilgili sorularımızı yanıtladı.

 

Raporunuzda İsveç’i ırkçı bir ülke olarak nitelemeniz tepkilere yol açtı. Bu tepkileri nasıl yorumluyorsunuz?

 Ben İsveç ırkçı bir ülke demedim.  Dagens Nyheter başta olmak üzere gazeteler  ”İsveç ırkçı bir ülke” manşetiyle raporu kamuoyuna duyurdular. Ben ırkçılığın batı toplumunun yapı, kültür ve kurumlarının bir parçası olduğunu düşünüyorum. Bu Avrupa ülkelerinin eski sömürgeci geleneğinden kaynaklanıyor. Batılılar en üstün ırk ve kültüre sahip olduklarını düşünüyorlardı ve bu anlayış hala sürüyor. İsveç’i de bu kapsamda değerlendirmek gerekiyor. İsveç’in ayrıca dini ve etnik azınlıkları ayrımcılığa tutan bir tarihi var. 2. Dünya savaşından sonra gelen göçmenler de ayrımcılığa uğradılar. İsveç’te var olan ayrımcılık ve ırkçılık yapısal ve kurumsal bir karektere sahip. Ama raporda İsveç tam olarak ırkçı bir ülke olarak nitelendirilmedi. Hitler Almanya’sı ırkçı olarak tanımlanabilir. Ama o zaman bile ırkçı ideolojiye karşı Almanya’da direniş vardı. İsveç’te yapısal ve kurumsal bir ırkçılık ve ayrımcılık var. Göçmenler toplumdaki yerleri ne olursa olsun tehdit olarak görülüyorlar.

 

İsveç’in tarihinde ırkçılık ve ayrımcılık olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açarmısınız?

Bilim dünyasında insanları ırklara ayıran ilk kişi İsveçliydi. Carl von Linne insanları dört ırka ayırdı. Dört ırkın farklı özellikleri olduğunu ileri sürdü. Siyahlar bedenen güçlü ama entellektüel olarak zayıflardı. Beyazlar ise tersiydi. Beyazlar üstün ve iyiydi. Bu teori sömürgeciliğe meşruiyet kazandırdı. Zayıf siyahların öldürülmesi, güçlü siyah kadın ve erkeklerin köleleştirilmesi için teorik bir temel yarattı. Siyahlar meta, iş aleti olarak görüldüler. Bunun sorumluluğunu Carl von Linne taşıyor. Daha sonraları onun öğrencileri Uppsala’da Irk biyolojisi derneğini kurdular. Bu dernek 1921 yılında Irk Biyolojisi Enstitüsüne dönüştürüldü. Dünyanın bu ilk ırkçı kurumu ikinci dünya savaşından sonra da faaliyetlerini sürdürdü. 2. Dünya savaşı sırasında da İsveç Almanya ile işbirliği yaptı. Tüm bunlar İsveç’in tarihteki karanlık sayfaları. Ama İsveç’in hümanizmi ve demokrasiyi geliştirme gibi olumlu katkıları da oldu. Ama her ikisinin de birlikte el ele gittiğinin bilincinde olmak gerekiyor. İnsanları farklı ırklara bölmek sadece geçmişe ait birşey değil. Bu bugün de kurumlar tarafından insanları göçmen kökenli olarak adlandırarak sürdürülüyor. Bütün göçmenler de aynı değil. Deri rengi önemli. Amerikalıların iş piyasası ve toplumdaki yerleri iyi. Siyahların büyük bir çoğunluğu işsiz. Afrika’da her ay 2 milyona yakın insan açlıktan, hastalıktan ve iç savaşlardan dolayı yaşamını yitiriyor. Bunun sorumluluğunu eski sömürgeciler taşıyorlar. AIDS’e karşı ilaç üreten tekeller yoksul ülkelerde bu ilaçların ucuza üretilmesine izin vermiyorlar. ABD’de World Trade Center’e yapılan saldırıda 3 bin masum insanın ölmesinden sonra 3 dakikalık saygı duruşu yapıldı. Üç ay sonra da Afganistan bombalandı. Çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 20 bin kişi öldürüldü. Hiç kimse bu insanlar için bir saniyelik bile saygı duruşu yapılmasını önermedi. Onların yaşamları batılıların yaşamları kadar değerli görülmedi.

 

”The European Dilemma” projesi hakkında bilgi verir misiniz?

Bu Avrupa çapında yürütülen bir çalışma. Benim İsveç’te yaptığım araştırma da bu projenin bir parçası. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya, Polonya, Kıbrıs ve İsveç bu proje içinde yer alıyor. 2002 yılında başlatıldı ve bu yılın sonunda sonuçlandırılacak. Herkes Amerikan açmazından söz ediyordu. ABD anayasasında bütün insanlar eşittir ve herkese aynı muamele yapılır diye yazıyor. Ama buna rağmen ırkçılık ve ayrımcılık var. Bundan çok önceleri yazar Gunnar Myrdal Amerika’nın açmazı ile ilgili bir kitap yazdı. Myrdal bu açmazı çözmenin iki yolu olduğunu söyledi. Ya bütün insanlar eşit değildir, beyazlar daha üstündür dersiniz ya da ırk yasalarını değiştirerek tüm insanların eşit olduğunu ve eşit muameleye tabi tutulmasını kabul edersiniz dedi. ABD ikinci yolu seçerek bu açmazı çözdü. Ama Avrupa insan hakları ve demokrasinin arkasına sığınarak bu sorunu gizledi. Avrupa geçmişte tüm dünyayı sömürgeleştirdi. Günümüzde sömürgecilik Avrupa’nın içinde var. Gettolar kuruldu. Avrupa’da göçmenler her gün ırkçılık ve ayrımcılıkla karşılaşıyorlar. Avrupa herkesin eşit olduğuna, insan haklarına inanıyorsa bu açmazı çözmelidir.

 

İç sömürgecilikten bahsediyorsunuz. Bunu biraz açarmısınız?

Avrupa’nın büyük şehirlerinde sömürgeler yaratıldı. Göçmenlerin bir araya toplandığı gettolar eski sömürgeler. Buraya gidip ucuz meyva, sebze ve yiyecek alırsınız. Başka ülkelerin müziklerini dinlersiniz. Buralarda kültür günleri düzenlersiniz. Ama aynı zamanda buradaki insanları sisteme karşı bir tehdit , kriminal ve sosyal yardım kurumlarından yardım alarak yaşamlarını sürdüren asalaklar olarak görürsünüz. Daha önceleri ”onlar” sömürgelerde yaşıyorlardı. Şimdi ”biz” onları gettolara yerleştiriyoruz. Cezaevlerine yerleştiriyoruz. İsveç’te cezaevine atılanların % 70’i nufüsün % 10’unu oluşturan göçmenler. İşte iç sömürgecilik bu.

 

8 yıl önce Meclis yeni entegrasyon politikası belirledi. Sonuç ne oldu?

İsveç daha önceleri göçmenlere karşı asimilasyon politikası uyguladı. Buraya gelen herkes İsveçleştirilecekti. İkinci dünya savaşından sonra gelenler de dahil olmak üzere hiç bir göçmen % 100 İsveçli olmadı. Asimilasyon politikası başarısızlıkla sonuçlandı. 1975 yılında yeni bir göçmen yasası çıkarıldı. İsveç Amerikan modelini benimsedi. Buraya gelen göçmenler kültürlerini koruyarak topluma entegre edileceklerdi. 1997 yılında yeni bir entegrasyon politikası benimsendi. Toplum ”biz” ve ”onlar” olarak iki farklı kampa bölündü.  Mavi gözlü, beyaz tenli, mükemmel, iyi insanlar daha az değerli, problemli, kültürü ve eğitimi geri göçmenleri sisteme entegre edeceklerdi. Bu politikanın kendisi büyük sorunlara, ırkçılık ve ayrımcılığın gelişmesine hizmet etti.

 

Bu politikaya alternatif olarak neler öneriyorsunuz?

 Entegrasyon politikası terkedilmelidir. Herkese aynı olanakları sağlamak amacıyla toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir tartışma başlatılmalıdır. İnsanların eşit haklara sahip olduklarını söylemek yetmez. Herkese eşit olanaklar vermek gerekir. Eşit olanakların sağlanması içinde kurumsal ayrımcılık başta olmak üzere her türlü ayrımcılığa karşı mücadele edilmelidir. Toplumdaki yerimizi, toplumumuzun da dünyadaki yerini yeniden ele alıp değerlendirmeliyiz. Dünyada var olan adeletsizliklerin yaratılmasındaki sorumluluğumuzu eleştirici bir şekilde irdelemeliyiz. Dünyada milyarlarca yoksul insan var. Bunlar Avrupa ve zengin ülkelere göç ediyorlar. Bu doğal. Daha iyi bir yaşam kurmak için gelen insanlar ayrımcılık ve ırkçılıkla karşılaşıyorlar. Irkçılığa ve ayrımcılığa karşı mücadeleyi yürütmek için tarihi ve yaşadığımız toplum düzenini gözden geçirmeliyiz. İsveç’in laik olduğu, okullarda tarafsız eğitim verildiği söyleniyor. Halbuki eğitim sistemi ayrımcılığın gelişmesine hizmet ediyor. Tarih kitaplarında Osmanlı imparatorluğuna neredeyse yer verilmiyor. Avrupa’nın 800 yıllık tarihi yok sayılıyor. Arapların eğemenlik kurdukları 800 yıl da yok tarih kitaplarında. Osmanlı imparatorluğu gibi büyük bir ülkeye yarım sayfa yer verilirken İngiltere ve Avusturya gibi ülkeler hakkında sayfalarca yazılar yazılıyor. Bu eski hıristiyan Avrupa anlayışının sonucu. Haçlı seferleri bitmedi. Sadece yeni biçimler aldı. Bugün islam 1930’ların Avrupa’sındaki yahudiliğin yerini aldı. İslam ve Yahudilik bizim değil yabancıların dini diye düşünüyor Avrupalılar. Avrupa’nın yeni anayasası hazırlanırken  bizim dinimiz hırıstıyandır diye yazalım diyenler oldu.

 

İslama karşı tepkilerin artmasının nedenleri nelerdir?

Komünizmin yıkılmasından sonra İslam yeni düşman ilan edildi. Hıristiyan Avrupa komunizme karşı şavaşarak onu yıktı ve yeni bir düşman yarattı. Batı ülkeleri uzun yıllar Türkiye, Mısır, İran ve Cezayir gibi müslüman ülkelerin yolsuzluklara bulaşmış hükümetlerine komünistlerin ve solcuların yokedilmesi için destek verdiler. Ama 11 Eylül’den sonra ABD ve batılı ülkeler islama karşı aldıkları eski düşmanca tavra döndüler. Amaçları terrörizme değil islama karşı savaşmaktı. Terörizme karşı savaşmak yoksulluğa karşı savaşmaktır. Batı dünyasının islam ülkelerini mahkum ettiği eşitsizliklere karşı savaşmaktır. Irak’a bakalım. Irak 1. Dünya savaşından sonra batılılar tarafından kuruldu. Batılı sömürgeciler Mustafa Kemal’in verdiği bağımsızlık mücadelesinin düşmanıydılar. Irak’ı Türkiye’yi petrol kaynaklarından mahrum etmek için kurdular. Suudi Arabistan’dan birini getirerek kral yaptılar. Demokrasi ve özgürlük isteyen Irak halkı iki kez ayaklandı. İngilizler 1922 yılında demokrasi için ayaklanan halkın üzerine bomba yağdırdılar. Savaş bakanı Churchill emriyle bir hafta içinde yüzbin Iraklı öldürüldü. Dünyadaki en büyük halk katliamını İngilizler yaptılar. Hiç kimse bu katliamın hesabını sormuyor. Saddam’ın diktatör olduğunu, kitle imha silahlarıa sahip olduğunu öne sürerek Irak’ı işgal ettiler. Saddam onların müttefikiydi. ABD ve batılılar bu kez de demokrasiyi yerleştirmek için Irak’ı bombaladıklarını söylüyorlar. Aynı şey İran için de geçerli. Iran’ın ilk demokratik parlamentosunu batılı ülkeler 1907 yılında bombaladılar. Şimdi de İran’da demokrasi istedikleri yalanlarını söylüyorlar. Bunlar halkı aptal mı sanıyorlar. Çıkarları söz konusu olduğunda demokrasi ve insan haklarından söz ediyorlar. Afrika’da insanlar birbirini öldürüyor ama batılıların umurlarında değil. Çünki orada petrol yok. Talibanı da ABD ve batılılar yarattı. Bunları söylediğimde Iran ve islam yanlısı olmakla suçlanıyorum. Ben ateistim ve dinci bir aileden gelmiyorum.

 

Ayrımcılık ve ırkçılıkla karşılaşan göçmenlere neleri yapmalarını önerirsiniz?

Göçmenlerin örgütlenmeleri ve mücadele etmeleri gerekiyor. Kişisel olarak da mücadele etmek gerekiyor. Kara kafalı olarak adlandırılmalarına tepki göstersinler. Geçmişte ABD’de siyahlar sokaklarda elektrik direklerine asıldı. Ama mücadele etmekten vazgeçmediler. Benim idolum Muhammet Ali Clay. Vietnam savaşına gitmeyi reddetti. Vietnamlılar değil siz bana zenci diyorsunuz dedi. Ayrımcılığın insanlık dışı olduğunu ve barışı tehdit ettiğininin bilincinde olarak mücadele etmeliyiz. Ayrımcılıkla karşılaştığımızda mahkemeye, ayrımcılık Ombudsman’ına gitmeliyiz. Mekup, makaleler yazmalı, gösteriler örgütlemeliyiz. Göçmenler üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmekten çekinmemelidirler.

 

Entegrasyon sorununu sınıf bakışı ile ele almakla suçlanıyorsun…

Ben sınıf ve cinsiyet sorunun önemli olduğunu düşünüyorum. Yoksul bir göçmen kadının üç dezavantajı var. Birincisi yoksul, ikincisi kadın üçüncü olarak da göçmen. Ama buna karşın ABD’den gelip bir firmada şeflik yapan göçmenin konumu oldukça farklı. Göçmenler homojen bir grup değil. Mecliste birkaç tane siyah ve Şilili milletvekili var. Onlar İsveçlilerden daha fazla ayrımcılık yapıyorlar. İssizlikten bunalarak intihar eden göçmenleri problem olarak görerek suçluyorlar. Entegrasyon sorununu da sınıf, iktidar ve cinsiyet perspektifiyle  ele almak gerekiyor. İktidar sorunu da sınıf sorununa bağlı olarak ele alınmalıdır.

 

Halk Parti’sinin göçmenlerden oluşan entegrasyon grubunu suç işleyen göçmenlere karşı daha etkin önlemler alınmasını istiyor. Bu öneriyi nasıl değerlendiriyorsun?

Bunlar beyazlarla işbirliği yapan Onkel Tom gibi kişilikler. Göçmenler sistemin bir parçası olurlarsa, çoğunluğun belirlediği kurallar içinde oynarlarsa bir yerlere gelebiliyorlar. Bir şey olmak için önce İsveçli olmak gerekiyor. İsveçli olmak için de göçmenlere yükleneceksin. O zaman bir yerlere gelebiliyorsun. Bu grup içinde yer alanlar yabancı oldukları için kendilerinin ırkçılıkla suçlanamayacaklarını söylüyorlar. Ama durum hiç de öyle değil. Göçmenlere daha fazla sert davranılmasını önermekle kimlere hizmet ediyorlar? Geçtiğimiz seçimlerde Halk Partisi meclise girmeme tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Seçimlere üç hafta kala göçmen düşmanlığı yapmaya başladı. Oyları bir anda % 14’e yükseldi. Önümüzdeki yıl şeçim var. Daha şimdiden şuç işleyen göçmenlerin sınırdışı edilmesini öneriyorlar. Daha sonraki seçimlerde suç işleyen göçmenleri asalım önerisiyle gelebilirler. Dagen Nyheter gazetesine İsveç’teki ayrımcılığı eleştiren bir makale yazdığımda yoğun saldırılara uğradım. Beğenmiyorsan terket ülkene git dediler. Ama bu baylar göçmenlere saldırdıkları için gerçekleri söylemeye cesaret edebilen kahraman göçmenler olarak nitelendirildiler. Gerçekler çarpıtılıyor. Ama onlar başlarına pasta atılmasından korktukları için göçmen mahallelerine gitmeye cesaret edemiyorlar.

 

Tüm bunları söylüyorsun ama siz de hükümet tarafından entegrasyon politikasının araştırılması için en üst göreve atandınız? Bu nasıl mümkün olabiliyor?

 Benim görevlendirilmem gerçekten bir istisna. Hükümet entegrasyon politikasının gözden geçirme kararı alıp da başına beni getirmedi. Hükümet buna zorunlu kaldı. Daha önceleri başka bir araştırma içinde uzman olarak yer aldım. Komisyon toplumdaki ayrımcılığım sorumluluğunu göçmenlere yıkıyordu. Komisyondan istifa ettim. Dagens Nyheter gazetesinde yazdığım makale ile gerçekleri kamuoyuna duyurdum. Makale büyük tartışmalara yol açtı. Ama hükümet suskun kalarak duruma müdahale etmedi. Hükümete yönelik eleştiriler arttı. O zaman Mona Sahlin entegrasyon bakanıydı. Ayrımcılığı ciddiye alıyordu. Sahlin benim komisyon başkanlığına geçmemi istedi. Şartlarımın kabul edilmesi halinde görevi üstleneceğimi kendisine ilettim. Hükümetten bağımsız olarak çalışacak kendi mesai arkadaşlarımı kendim belirleyecektim. Toplumda ayrımcılık olup olmadığını değil ayrımcılığın nasıl yapıldığını araştıracak hükümetten başlayarak tüm kurumları eleştirecektim. Şartlarımı kabul ettiler. Ben de araştırma yaparak raporu kamuoyuna açıkladım. Ama bu araştırmanın diğer araştırmalardan farkı hükümet tarafından desteklenmemesidir. Ne politikacılar ne de bürokratlar hazırladığım raporu savunuyorlar. Destek sadece ayrımcılığa uğrayan ve işsiz kalan insanlardan geliyor.

Gönderen: Murat Kuseyri

23 Temmuz 2005

Not: buradaki bilgilerin birkısmı Sinbad'a çok önce yerleştirilmiş olan Irkçılığın ve faşizmim serüveni üzerine kısa notlar başlıklı yazıda da bulunmaktadır.

http://www.sinbad.nu/