Yusuf  Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır

(...) Kadınların hedef tahtasının 12 noktasına oturtulmuş olduğu günümüz dünyasında, gelen bu 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü, çok daha farklı bir önem, büyük bir anlam kazanmaktadır... Özetlenen mevcut faşist saldırıya katılanlar, ve yaşanmakta olanın öneminin bilincinde olmayanlar, aynen “sevgililer günü”nü kutlar gibi derin bir duyarsızlık ve ikiyüzlülükle kadınlar gününü kutlamaktadırlar. Kadınlar günü kutlanırken, savaşların, emperyalist saldırıların, açlığın, yoksulluğun, fuhuşun, seks köleliğinin, hertürlü ataerkil erkek baskısının ve “onur” cinayetlerinin kurbanları olan kadınlar, derin acılar içinde bunalmaktadırlar. Cins olarak zaten asırlardır ayırıma uğrayan kadınlar, öncelikle laikliği hedef alan faşist saldırıların asıl kurbanları olma durumundadırlar...

Kadınlar günü, kutlamalar için değil, politik gerçeklerin doğru biçimde sergilenebilmeleri ve haksızlıklara yönelik mücadelelerin iğme kazanması amacıyla üretilmiştir. Kökleri 1900’lü yılların başına uzanan bu mücadeleyi, çalışan insanların, emekçi halkların, hertürlü baskı altındaki diğer insanların mücadelelerinden soyutlayarak ele alabilmek olanaksızdır... Sonuçta, kadınların özgürlük mücadeleleri, faşizme karşı savaşın ve emekçi yığınların ekonomik ve politik özgürlük savaşlarının kopmaz bir parçasıdır...

 

bağlantılı metinler:

 

Yusuf Küpeli, ATAERKİL BASKICI KÜLTÜRÜN EGEMEN KILINDIĞI KOŞULLARDA “KADIN HAKLARI” YALANI VE 8 MART ÜZERİNE

 

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

 

Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar

 

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

 

Yusuf Küpeli, Türkiye’de demokrasinin kıstaslarından “sıkmabaş”a özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR

"Erkek Egemen Türkiye"

Kadınların 3'te 1'i şiddet görüyor

Yusuf Küpeli, Yalanın ve ikiyüzlülüğün kısgacında "insan hakları"

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

- “Masa üstünde testi/ Amcam yengemi kesti...”

- “Tatlı” erkekler sonunda “tuzlu” kadınların defterini dürdüler

- Dünya emekçi kadınlar günü veya “Uluslararası Kadınlar Günü” üzerine kısa notlar   

- Faşist yönetimlerde ve  günümüzde kadının durumu üzerine kısa notlar

- Türkiye Cumhuriyeti’nde Kadınların durumu ve bunu nedenleriyle ilgili çok kısa not

 

İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır

 

Çoğu piyasayı canlandırmak, daha çok mal satabilmek için uydurulmuş, “analar günü”, “babalar günü”, “sevgililer günü” vs. gibi -insanlara zorla anımsatılan- okadar çok gün var ki, bu arada 1 Mayıs gibi, Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü gibi çalışanların yaşamsal sorunları ile doğrudan bağlantılı -tarihsel köklere sahip- gerçek sembolik günler, çalışan insanların hertürlü aşağılamaya karşı mücadelelerini anımsatan günler, daha iyi yaşam mücadelesinde güçlerin tazelendiği sembolik günler, sanki diğer sözkonusu pazarlama günlerinden biriymiş gibi sıradan kutlama gününe dönüştürülüp yozlaştırılabilmektedir. İnsanlar, iyi niyetle, veya görev savma kaygısıyla, veya “aydın” olmanın bir “zorunluluğu” olarak, anılan tarihlerde ya birbirlerini kutlamakta, ya da bu konuda bildiklerini eksiği-doğrusuyla anlatmaya çalışmaktadırlar... Ardından, görevini yerine getirmiş olmanın içrahatlığı ile -eskisi gibi sürmekte olan yaşamın- kargaşası içinde bencil dünyalarına dönmektedirler.

 

Günümüzde olduğu gibi yaşam, çabucak unutulan sahte kutlamaların, ikiyüzlülükle edilen süslü lafların, bilgi gösterilerinin üzerinden silindir gibi geçmektedir. Acımasız sömürü çarkları içinde, milyarlarca yoksul, köle işçi, fuhuş pazarında satılanlar, çocukları ve emekçi kadınlar öğütülüp gitmektedirler. Ne adlarının başında değişik sıfatlar taşıyan devletler, ne de bunların birliği olan Birleşmiş Milletler (BM) adlı -ABD tarafından kıskaca alınmış- onama ve kınama kuruluşu, mevcut acıklı durumu değiştirmek için herhangi bir adım atmaktadır. Bunlar, artan kötülükleri yansıtan birtakım istatistikler yayınlamanın ve sözler vermenin ötesinde herhangibirşey yapmamaktadırlar. Çünkü, bunları zorlayacak veya kökten değiştirebilecek güçler henüz şekillenememişlerdir.

 

Yeni yeni bilimsel-teknolojik devrimlerle organik yapısı hızla değişen işçi sınıfı başta olmak üzere çalışanların örgütlülük düzeyleri düşerken, emekçi yığınlar dünyamızın her köşesinde değişik ölçülerde darbeler yerken, sermayenin tekelleşmesinin boyutları alabildiğine yükselmektedir. Parmakla sayılacak kadar sınırlı uluslarüstü tekelin, dünya pazarları üzerindeki egemenlikleri, gücünü arttırarak sürmektedir. Sermaye, sınırları aşarak kolayca bütünleşebilirken, birtakım dil ve kültür farklılıklarından kaynaklanan nedenlerle iletişim zorlukları yaşayan çalışanlar, bırakın uluslararası arenada zorunlu olan birliklerini sağlamayı, kendi ulusal arenalarında bile birtürlü gerçek anlamıyla birleşememektedirler...

 

Mali-sermaye güçlerinin, uluslarüstü tekellerin planlı politikaları ile de beslenen bu dağınıklık, milliyetçi reaksiyoner güçlerin -suyu umutsuzca tersine akıtma- çabalarıyla ayrıca provoke edilmekte, halkların enerjileri çıkmaz sokaklara yönlendirilmektedir... Talan edilmiş güneyin ve güneydoğunun yarı-aç çalışanları, ve çalışacak iş bulamayan emek gücü, bilinçsizlikleri ve örgütsüzlükleri oranında, kurtuluşu, zenginliklerin birikmiş olduğu -emperyalist- Batı ve Kuzey ülkelerine gidebilmekte aramakta ve dramatik bir göçün acılarını yaşamaktadır. Göç alan emperyalist ülkelerin mali-sermaye ile bağlantılı egemen yönetici güçleri, milyarlar harcayarak sınırlarına fiziki duvarlar örmeye, yeni hukuki engellerle göçü durduracak duvarı tahkim etmeye, ve tüm bunlarla bağlantılı olarak ırkçı-faşist çetelerin şiddet eylemlerini el altından yönlendirerek göçmenleri korkutup kaçırtmaya çalışmaktadırlar...

 

Emekçileri aldatmanın, özellikle uluslararası arena da birleşemelerini engellemenin, çalışan milyarlardan yana bir dünya kurmayı engellemenin günümüzdeki yolu, “kültürler arası savaş” ve “terörizme karşı savaş” yalanını icadetmek olmuştur. Sosyal konumları nedeniyle toplumun en zayıf kesimini oluşturan kadınlardan ve ayrıca korunmaya muhtaç çocuklardan yana daha yaşanılır barışçı bir dünyanın kurulmasını engellemenin en etkili yolu, emperyalist sömürü ve talanı durduracak böyle bir dünyayı engellemenin en etkili yolu, “kültürler arası savaş” ve “terörizme karşı savaş” yalanını icadetmek olmuştur... Uluslarüstü tekeller dayanaklı postmodern faşizminin temel yalanı ve dayanağı, “kültürler arası savaş” ve “terörizme karşı savaş” söylemleri olmuştur...

 

Ayrıntıya girmeden, Tevrat’ın, İbrani kültürünün, İncil ve Kuran adlı kitaplarda yazılanların en genel anlamıyla temelini oluşturduğunu, ayrıca bunların ortak bazı mitolojik kökleri olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan, İslam’ın Şia kolunun ve bunun türevlerinin, Sufi inançların -aynen İncil gibi- dualist Zoroastrian kültürle bağları olduğu ortadadır. Yani, sözkonusu monoteist üç büyük dinin, birbirleri ile yakın akraba kültürler oldukları kesinlikle bellidir...

 

Dünya nüfusunun yarısından biraz fazlasını oluşturan, Musevi (13- 14 milyon), Hıristiyan (yaklaşık 2.2 milyar) ve Müslüman (yaklaşık 1.5 milyar) halkların inançları, -kendi içlerindeki farklı dalları ile birlikte- çok büyük ölçüde kültürel bağlara sahiptirler. Bunun ötesinde, diğer tüm kültürler arasında da büyük alışverişler olmuştur, derin bağlar vardır... Bu inkaredilemez gerçeğe karşın, “kültürler arası savaş” yalanının ortaya atılıp bilinçlere kazınmasının, ve yine bununla bağlı olarak “terörizme karşı savaş” yalanının uydurulup Müslüman halkların “terörist” gibi yansıtılmalarının nedeni, kitlelerin artık 1920’li-40’lı yıllarda olduğu gibi aşırı milliyetçi yalanlarla aldatılıp emperyalist saldırılar için manupule edilemeyecek olmaları gerçeğinde gizlidir. Tekelleşmenin olağanüstü boyutlar aldığı ve yeni uluslararası politik bütünleşmeleri zorladığı günümüz dünyasında, kapitalist-emperyalist sömürünün ve emperyalist saldırıların “haklı” gösterilerek sürdürülebilmeleri, ancak ve ancak “kültürler arası savaş” ve “terörizme karşı savaş” gibi yeni yalanlarla mümkün olabilmektedir...

 

Sözkonusu derin yalanlarla kamufle edilen emperyalist saldırıya karşı direnebilmek te, her biri birer zaman dışı Mussolini karikatürü olan bazı iktidar hastası tiplerin -birazcık sosyalist söylem le de karıştırılmış- aşırı milliyetçi asabi çığlıkları, yalanları, ve demagojileri ile mümkün olamaz. Ulusun tüm ilerici geleneklerine, geçmişteki anti-emperyalist mücadelesine sahip çıkmak ve yeni mücadele sürecinde bunlardan yararlanmak kaçınılmaz bir zorunluluk olsa da, bu mücadele, dar milliyetçi kalıplar içinde ancak tüm yerli ve uluslararası bağlaşıklarından izole edilebilir, çıkmaza sokulabilir...

 

“Kültürler arası savaş” ve “terörizme karşı savaş” gibi yalanlarla kamufle edilen çokyönlü emperyalist saldırıya, postmoder (modern ötesi) faşizme direnç, ancak ve ancak, hem ulusal arenalar da ve hem de uluslar arası arenalarda tüm çalışanları, ezilenleri, kadınları birleştirebilecek doğru söylemlerle, yalanları deşifre edecek bilimsel gerçeklerin popülarize edilerek yığınlara ulaştırılabilmeleriyle, ve hedefleri belli doğru yığınsal eylemlerle mümkün olabilir. Diğer yandan, sınırlı sayıda tekelin dünya pazarlarındaki egemenlikleri sonucu, emekçi halklar arasındaki enternasyonal birliğin temelleri, günümüzde, herzamankinden daha fazla olgunlaşmıştır. Bu birlik sağlanamadan, emperyalist saldırıyı durdurup geriletebilmek olanaksızdır. Reaksiyoner histerik milliyetçi çığlıklarla, soyut bir emperyalizm edebiyatıyla, emperyalist saldırıya yanıt verebilmek olanaksızdır... Sorun, asıl olarak doğru ideolojik ve örgütsel yetersizliklerde düğümlenmektedir...    

 

Ulusal sınırların silinmekte olduğu, sermayenin sınırları aşarak alabildiğine bütünleştiği bir dünya da, 1920’li-40’lı yılların milliyetçi söylemleriyle, o yılların aşırı milliyetçi demagojileriyle faşist rejimleri yaşama geçirebilmek, emperyalist saldırılar için geniş emekçi yığınları bu milliyetçi sloganlarla aldatarak manupule edebilmek olanaksızdır. Böyle birşey yapılmaya kalkılacak olursa eğer, Avrupa Birliği (EU, European Union) gibi sadece ekonomik değil politik bir birlik te kökten inkaredilmiş olur. Aynı şekilde, ABD-Kanada-Meksika’yı içine alan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması (NAFTA, North American Free Trade Agreement) adlı ekonomik bütünselleşme inkaredilmiş olur. Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur, Tayland gibi güneydoğu Asya ülkelerinin ekonomilerini içine alan ve Çin Halk Cumhuriyeti ile de yakın ilişkiler geliştiren Güneydoğu Asya Milletleri Birliği (ASEAN, Association of Southeast Asian Nations) adlı kuruluş, sözkonusu milliyetçi söylemlerle meşruluk kazanamaz. Ve yine Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan gibi altı asil ve Hindistan, İran, Moğolistan, Pakistan gibi dört gözlemci üyeden oluşan Şanghay İşbirliği Örgütü’nün varlığı da aşırı milliyetçi söylemlerle çelişir...

 

Tekelleşmenin iğmesini arttırarak hız kazandığı ve devletleri -dar ulusal sınırlarının dışına taşırarak- daha geniş ekonomik ve politik bütünleşmelere zorladığı çağımız koşullarında, 1920’li-40’lı yılların milliyetçi söylemleriyle, demagojileriyle faşist rejimleri yaşama geçirebilmek, emperyalist saldırılar için geniş emekçi yığınları aldatarak manupule edebilmek olanaklı değildir. Bu iş, “kültürler arası savaş” yalanıyla Hıristiyan inancını, -derin kültürel bağları olan- İslam inancının karşısına çıkartarak, çağdaş haçlı seferlerinin yamama düşünsel temellerini hazırlayarak, ve emperyalist saldırıya direnmeye çalışan Müslüman halkları “terörizme karşı savaş” yalanıyla tecrit edip “düşman” olarak göstererek mümkün olabilir ancak. Diğer yandan, saldırıya uğrayan mazlum halkların cephelerini bölmek, onları içten vurarak önemli birkısmını düşünsel ve fili olarak teslim almak, köleleştirmek amacıyla, “kültürler arası savaş” yalanına karşılık olarak, bu kez de, “kültürler arası diyalog” öksesi üretilmiştir. Biryandan vurulurken, diğer yandan teslim olacaklara böyle bir kapı aralanmakta ve “ılımlı İslam” yalanlarıyla emperyalist merkezlere bağımlı yeni faşist içerikli yamama dini ideolojiler üretilerek köleleştirme operasyonları tamamlanmaya çalışılmaktadır...

 

Böyle çokyönlü, planlı, mükemmel bir saldırıya, dar milliyetçi reaksiyoner çığlıklarla, saman alevi gibi parlayıp sönen hedefsiz milliyetçi tepkilerle yanıt verebilmek olanaksızdır. Bu tip dar milliyetçi saçmalıklarla, aldatılan diğer halklardan, ve kendi toplumunun çoğunluğundan kopulur ancak... İşçi hareketi de, diğer tüm ezilen insanlar da, hem cins olarak bütünüyle değişik ölçülerde baskılar altında olan ve hem de emekçileri ayrıca katmerli bir sömürü ile karşı karşıya bırakılan kadınlar da, gençler de, mücadelelerini -yukarıda en kalın çizgileriyle sunulan- gerçeğe uyumlu olarak götürmek, ve sonuçta kaderlerinin birbirlerinin kaderi ile yakından bağlı olduğunu bilmek zorundadırlar... Şüphesiz, yaşamın karmaşası ve insanları düşünmekten alıkoyan ağır baskıları içinde bu gerçeklerin bilincine varabilmek kolay birşey değildir ama, daha fazla öğrenme ve düşünme şansı olanlar, diğerlerini aydınlatabilmek için örgütlü çaba gösterebilirler...

 

“Kültürler arası savaş”, “terörizme karşı savaş”, “ılımlı İslam” gibi yalanlar ve demagojilerle saldırıya geçmiş olan emperyalist merkezler, mali-sermaye güçleri, gerçek faşist yüzlerini, kaynaklarını sömürdükleri halkların ülkelerinde, fosil enerji zengini Müslüman halkların ülkelerinde göstermektedirler. Dünyanın değişik köşelerinde varlığını değişik ağırlıklarda hissettiren postmodern faşizmin köleleştirme operasyonunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, geçmişin baskıcı ataerkil kültürleri diriltilmeye çalışılmaktadır. Bireyleri, sosyal ilişkilerinde ve düşüncelerinde özgürleştiren laik sistemler yokedilmek istenmektedir. “Dinin emri”, “inanç özgürlüğü” gibi yalanlarla öne sürülen ve bu köleleştirme operasyonunun taktik silahlarından sadece birisi olan “sıkmabaş” işinin tam da bu süreçte ortaya çıkmış olması bir rastlantı değildir...

 

ABD’de Bush ekibini destekleyenlerce üretilen “yaradılış teorisi” gibi yeni dini dogmalar, çocukları daha ilk okul çağından itibaren köktendinci faşist fanatikler olarak yetişiren “İsa Kampları” adlı örgütlenmeler, paralel olarak Vatikan’ın laikliğe açtığı savaş, tüm bunlar, yukarıda özetlenen gerçeklerle uyum halindedirler. Kısacası, uluslarüstü tekellere dayanan postmodern faşizm, dünyanın değişik köşelerinde, aynı hedefe yönelen biraz farklı taktiklerle saldırıya geçmiştir. Saldırının başarısı için, öncelikle laik sistemler yokedilmek istenmektedir ve sonuçta bu saldırının asıl kurbanları da kadınlar olmaktadır...

 

Kadınların hedef tahtasının 12 noktasına oturtulmuş olduğu günümüz dünyasında, gelen bu 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü, çok daha farklı bir önem, büyük bir anlam kazanmaktadır... Özetlenen mevcut faşist saldırıya katılanlar, ve yaşanmakta olanın öneminin bilincinde olmayanlar, aynen “sevgililer günü”nü kutlar gibi derin bir duyarsızlık ve ikiyüzlülükle kadınlar gününü kutlamaktadırlar. Kadınlar günü kutlanırken, savaşların, emperyalist saldırıların, açlığın, yoksulluğun, fuhuşun, seks köleliğinin, hertürlü ataerkil erkek baskısının ve “onur” cinayetlerinin kurbanları olan kadınlar, derin acılar içinde bunalmaktadırlar. Cins olarak zaten asırlardır ayırıma uğrayan kadınlar, öncelikle laikliği hedef alan faşist saldırıların asıl kurbanları olma durumundadırlar...

 

Kadınlar günü, kutlamalar için değil, politik gerçeklerin doğru biçimde sergilenebilmeleri ve haksızlıklara yönelik mücadelelerin iğme kazanması amacıyla üretilmiştir. Kökleri 1900’lü yılların başına uzanan bu mücadeleyi, çalışan insanların, emekçi halkların, hertürlü baskı altındaki diğer insanların mücadelelerinden soyutlayarak ele alabilmek olanaksızdır... Sonuçta, kadınların özgürlük mücadeleleri, faşizme karşı savaşın ve emekçi yığınların ekonomik ve politik özgürlük savaşlarının kopmaz bir parçasıdır...

 

Yusuf Küpeli

7 Mart 2008

http://www.sinbad.nu/