Yusuf Küpeli, Dini ve etnik çatışmaların kışkırtıldığı, baskı ve şiddetin egemen olduğu uluslarüstü tekellerin dünyasında kadın haklarından söz edilemez

Görünürdeki veya açıklanan nedeni ne olursa olsun, erkeğin kadına yönelik şiddetinin gerisinde, cinsler arasındaki iktidar sorunu, ve bununla bağlantılı bir insani sömürü gerçeği vardır...

(...) Böyle bir dünyada, ve “dindar nesiller yetiştirmeyi hedefleyen” bir iktidarın varolduğu Türkiye’de, “8 Mart emekci kadınlar günü”nün, haksızlıklara karşı bir mücadele günü olduğunu, ve kadının da, ve erkeğin de kurtuluşunun, ekonomik ve politik dengesizliklerin yokedilebildiği dengeli bir dünyada varolabileceğini unutmamak gerekir...

Dini ve etnik çatışmaların kışkırtıldığı, baskı ve şiddetin egemen olduğu uluslarüstü tekellerin dünyasında kadın haklarından söz edilemez

 

Görünürdeki veya açıklanan nedeni ne olursa olsun, erkeğin kadına yönelik şiddetinin gerisinde, cinsler arasındaki iktidar sorunu, ve bununla bağlantılı bir insani sömürü gerçeği vardır. En küçük yaşlardan itibaren aileden ve toplumdan almış olduğu karmaşık etkilerin bir sonucu olarak erkeğin bilinç altına değişik ölçülerde yerleşmiş olan kadına karşı üstünlük duygusu, egemen olma duygusu, erkeğin iktidarını tehdit altında gördüğü an harekete geçer, maddi ve manevi şiddetin değişik biçimlerini uygulamaya koyar... “Koruyucu olma”, “centilmen olma”, “anayı kutsama” gibi görünüşte en “temiz” ve “saygıdeğer” anlayışların gerisinde bile erkek egemenliği anlayışı durmaktadır... Bilincinde olarak veya olmayarak kadın üzerinde manevi ve fiziki baskı kurma çabasındaki erkek, sonuçta, iktidarını korumaya çalışmaktadır... Toplumda erkek egemen kültürün ağırlığı ölçüsünde, kadına yönelik siddetin dozu, niteliği ve niceliği artar. Hertürlü çatışmanın ve savaşın kışkırtıldığı, emperyalist sömürünün egemen olduğu bir dünyada, erkek egemenliği kültürü sürekli beslenir ve bu egemenliğin korunması amacıyla uygulanan şiddetin dozu artarak sürüp gider. Burada, “sol”, sağ vs. etiketli topluluklar arasında söylemden öte bir fark yaşanmaz... Gerisi, örneğin Türkiye ile ilgili olarak basına yansıyan, “Kadın cinayetleri 14 kat arttı.”; “Kadın cinayetleri 1 400 kez artış gösterdi”; “Türkiye’de her gün 3 kadın öldürülüyor”, “Evli her iki kadından biri şiddete uğramakta”, tarzında haberlerdir...

 

Her değişik olayda olduğu gibi kadına yönelik şiddetin ağırlığı, farklı ülkelerin egemen kültürlerine, mevcut iktidarın niteliğine, ve ülkedeki siyasi istikrara göre değişir. Örneğin, Suudi Arabistan gibi dini, 1500 yıl öncesinin izole olmuş katı ataerkil bedevi kültürüne göre yorumlayan Muvahhidun (tekçi) puritan bir ideolojiye sahip ortaçağ kalıntısı monarşide yaşanan kadına yönelik baskı ile Türkiye’de yaşanan aynı olamaz ama, sonuçta hepsinde de erkek egemen kültür varlığını gösterir. İskandinav ülkeleri gibi, Kanada gibi dünyanın en gelişmiş burjuva demokrasileri bile erkek egemen topluluklardır; Türkiye kadar olmasa da buralarda da kadına yönelik şiddet vardır; ve en önemlisi, kadın ağırlıklı işkollarında ücretler çok daha düşüktür...

 

“İnsan hakları” savunucusu Batı’nın, zengin Batı Avrupa ve ABD’nin “İslam dünyası” denen topluluklar içindeki Suudi Arabistan gibi, Körfez Emirlikleri gibi en yakın bağlaşıkları, kadınların en büyük ayrıma uğradıkları, ve en çok ezildikleri ülkelerdir. Örnekleri arttırılabilecek bu gerçek, sözkonusu “demokrasi ve insan hakları havarisi” ülkelerin ne ölçüde ikiyüzlü ve gerçekte ne ölçüde kadın düşmanı siyasi iktidarların kontrolunda olduklarının kanıtlarından sadece birisidir. Üçyüz milyonu biraz aşkın nüfusuna karşın yedi milyarlık dünyamızdaki tüm askeri hacamaların yarısını tek başına gerçekleştiren ABD başta olmak üzere bu zengin ülkeler, aynızamanda militarizmin merkezleridirler. Militarizm, savaşlarla beslenen askeri-endüstri kompleksler, savaş kışkırtıcılığı, ve savaşlar ile insan hakları, kadın ve çocuk hakları asla yanyana gelemezler... Örneğin, ABD-İngiltere tarafından yıkılıp yerle bir edilen ve halen etnik ve dini çatışmaların kışkırtılmakta olduğu Irak’ta kadın hakları asırlarca geriye gitmiştir. Aynı şekilde NATO bombardımanı ile yıkılan laik Libya’da şeriat yasalarına dönülmekte, kadınların kazanılmış tüm hakları yokedilmektedir...

 

"Libya, “İnsan hakları” ve “demokrasi” bahane" başlıklı ve 5 Nisan 2011 tarihli yazımda “(...)Zayıf işbirlikçi koalisyon, otuz küsur aşiretten oluşan ülkede istikrarı sağlayabilecek bir yapıya sahip değildir ve gelecekte de birliklerinin süreceği şüphelidir...” diye belirtmiş olduğum gibi; ve yine 22 Ocak 2012 tarihli "'Demokrasi' mavalı ve İran’a ve Suriye’ye yönelik saldırının gerisinde duran emperyalist düşler üzerine " başlıklı metinde, “Kaldı ki, kanlı emperyalist dış müdahale Libya’ya da demokrasi ve istikrar getirmemiştir. Çok daha önceden de ifade etmiş olduğum gibi, yakın gelecekte Libya’yı, yeni kanlı iç çatışmalar ve politik istikrarsızlıklar beklemektedir...” diye belirtmiş olduğum gibi, 2012 Mart ayının birinci haftasının sonundaki basın haberlerine göre, Libya bölünmektedir; petrol zengini doğu bölgesindeki aşiretler, özerklik ilanetmişlerdir. Bu durum -Batı hükümetlerinin ve petrol tekellerinin müdahil olacakları- yeni kanlı iç çatışmalar demektir. Bu durum, öncelikle çocuklar ve kadınlar için yeni felaketler demektir. Yaşanmakta olan kanlı sürecin baş sorumluları ise, Fransa, İtalya, İngiltere, ABD hükümetleri ve bu hükümetleri manupule eden askeri- endüstri kompleksler, fosil enerji tekelleri, petro-kimya endüstrileri ve bağlantılı finans kurumlarıdır... Örnekler uzar gider. Ve tüm bunlar bize, insan haklarının merkezinde duran çocuk ve kadın haklarının ataerkil kültürün daha egemen olduğu ve daha az gelişmiş ülkelerde çok daha fazla çiğneniyor olmalarına karşın, haksızlığın asıl kaynağının, dünya pazarlarının yaklaşık hepsinde egemen olan ve sözkonusu daha az gelişmiş ülkeler üzerinde ekonomik ve politik hegemonya kuran ABD ve Batı Avrupa hükümetlerinin, bu emperyalist merkezlerin olduğunu gösterir...

 

Tüm haksızlıkların ve yıkımların gerisindeki emperyalist merkezlere, ABD ve Batı Avrupa yönetimlerine dokunmadan “demokrasi havariliği” taslayan gürültücü liberallerin desteğini almış olan “demokrat” maskeli AKP iktidarı yıllarında kadınlara yönelik şiddetin artış nedenlerini -metni istatistiki verilerle boğmadan- kısaca inceleyebiliriz... Başbakanın, cumhurbaşkanının ve birkısım bakanların eşlerinin giyim tarzlarına, kökeni en az üç bin yıl öncesinin katı ataerkil ve militarist Asuri İmparatorluğu’na ve hatta daha gerilere uzanan ve kadının köleliğinin simgesi konumundaki sıkmabaşlara bakarak bile, Türkiye’yi yönetmekte olanların kafalarındaki kadın imajını, ve bu imajın demokrasi ve kadın hakları ile uzaktan veya yakından bir bağı olmadığı gerçeğini kolayca anlayabiliriz. (Bak: Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı) Başbakanın “ulusun babası” rölünde günde üç-beş kez TV ekranlarında boygösterdiği ve konuşmalarının bazılarında “kadının erkekle eşit düzeyde olamayacağını” vurguladığı bir ülkede, kadınların aşağılanmaları sonderece normaldir. (Bak: ATAERKİL BASKICI KÜLTÜRÜN EGEMEN KILINDIĞI KOŞULLARDA “KADIN HAKLARI” YALANI VE 8 MART ÜZERİNE) Vaktiyle, Afganistan’da Mücahidin iktidarı yıllarında, ABD’de yaşayan eroin tüketicilerinin gereksinimlerinin yüzde 60’ını tek başına karşılayan ve sözkonusu Mücahidin adlı karşı-devrimci koalisyonun başında olan CIA beslemesi Gulbeddin Hekmetyar’ın güçlü olduğu o yıllarda, bu kişinin dizinin dibine çöküp poz vermiş Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu bir ülkede, kadınların başlarına gelen felaketleri, son iki yılda yaklaşık dört bin kadar kadının cinayetlere kurban gitmiş olmasını anlamak mümkündür. Anlaşılmış olacağı gibi bu sayı, aynı sürede PKK ile yaşanan çatışmalarda ölenlerden kat kat fazladır... Biçim kaba olsa da içeriği sonderece gerçekçi olan bir halk deyişine göre, “İmam o.urursa, cemaat s.çar”...

 

Daha bundan bir ay önce, 1 Şubat 2012 tarihli görsel ve yazılı basın haberlerine göre başbakan, “dindar gençlik” hedeflediğini vurgulamıştır. Eğitim sistemini “dindar gençlik” yetiştirecek biçimde yeniden şekillendirmeyi hedefleyen bir başbakanın, köleleştirilmiş iteatkar nesillerden güç alan katı bir diktatörlüğü arzuladığı ortadadır. Tartışılamayacak, sorgulanamayacak dini kalıplarla, itiraz edilemeyecek dini dogmalarla davranan köleleştirilmiş toplumlar, uluslarüstü tekellerin de düşledikleri bir dünyada olabilirler ancak. Halkların bu şekilde sürüleştirildikleri bir dünyada kadınlar, köleliğin gayya kuyusuna itileceklerdir. Dini dogmalara göre davranan toplulukların dünyasında kadınların, Suudi Arabistan’da yaşamakta olan kadınlardan farklarının kalmayacağı, hatta daha kötü duruma düşecekleri ortadadır... Sözkonusu düşlerin yeşertildiği, kadını aşağılayan ataerkil kültürün sürekli beslendiği bir Türkiye’de, son birkaç yılda kadın cinayetlerinin hızla artmış olmasına şaşmamak gerekir... Türkiye’de yetişmekte olan gençliğin, yeni nesillerin, daha güzel ve eşitlikçi bir yaşam için asıl gereksinim duydukları, analitik (tahlilci) beyinler, doğru düşünmeyi başaran beyinler, sorgulayıcı ve araştırıcı beyinler üreten bir eğitim sistemi olmalıdır. Şüphesiz böylesi, hertürlü yanlışı, kötülüğü, haksızlığı, sömürüyü, ataerkil kültürün beslediği kadına yönelik haksızlıkları ve şiddeti sorgulayacağı için, anlaşılan, din ticareti yapan mevcut siyasi iktidarın, ve bu iktidarın gerisindeki tekelci sermayenin işine gelmemektedir...

 

"Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken " başlıklı ve 8 Mart 2006 tarihli yazımda ifade etmiş olduklarımı burada tekrarlayayım... “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 günü kabulettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ikinci maddesinin ilk fıkrasında şunlar yazılmaktadır: “Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal veya diğer herhangi bir inaç, ulusal ve toplumsal köken, servet, doğuş, ya da herhangi başka bir ayırım gözetmeksizin, bu bildiride ilan olunan hak ve özgürlüklerden yararlanma hakkına sahiptir.” Cümledeki “cins” sözcüğü ile kadınların da tüm sözkonusu haklardan yararlanmaları ve tüm ayrımcılık eylemlerine karşı korunmaları birleşmiş milletlerin ve bu bildiriyi imzalamış olan devletlerin garantisi altına alınmıştır sözde. Fakat malesef bildiride ifade edilen hakların ve özgürlüklerin yaşama geçmiyor olmaları biryana, bu haklar ve özgürlükler bizzat en güçlü imzacı devletler tarafından acımasızca çiğnenip artan ölçülerde yokedilmektedirler. En gerici ataerkil feodal güçlerle işbirliği yapan, onları besleyip kullanan ve kentleri kadını- çocuğu ile halklarının başına yıkan ABD ve İngiltere gibi emperyalist güçlerin yukarıda anılan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne ne ölçüde ve nasıl uydukları ortadadır...”

 

Yukarıdaki paragrafta özetlenen emperyalist dünyanın gerçeği ortada iken, “kadın hakları” savunuculuğunun sözde kalacağı, kışkırtılan silahlanma yarışı ve bölgesel çatışmalarla birlikte kadınların ve çocukların konumlarının daha da kötüleşmekte olduğu bellidir. Türkiye’de de kadına yönelik şiddete karşı çıkartılmak istenen birtakım yeni ceza yasalarının olumlu adımlar olduğu söylenebilirse de, toplumun egemen ekonomik ve politik ilişki biçimlerini, ve egemen kültürünü değiştirme tönünde ciddi adımlar atılmadıkça, kadına yönelik şiddeti durdurabilmek mümkün olmayacaktır...

 

Her “emekçi kadınlar günü”nde yasak savma kabilinden yüzlerce yazı döktürülse de, ekonomik-toplumsal yapıda köklü değişiklikler olmadan, değişen birşey olmayacaktır. Hatta, “kadınlar gününüz kutlu olsun” gibisinden cıvıklıklarla bu günün emekci kadınların haksızlıklara, cinsel ayrımcılığa yönelik bir mücadele günü olduğu unutturulmaya çalışıldıkça, bilinçler bu yalanlarla bulandırıldıkça, “kadın hakları”da daha fazla çiğnenir hale getirilecektir...

 

Böyle bir dünyada, ve “dindar nesiller yetiştirmeyi hedefleyen” bir iktidarın varolduğu Türkiye’de, “8 Mart emekci kadınlar günü”nün, haksızlıklara karşı bir mücadele günü olduğunu, ve kadının da, ve erkeğin de kurtuluşunun, ekonomik ve politik dengesizliklerin yokedilebildiği dengeli bir dünyada varolabileceğini unutmamak gerekir... Asıl nedenler bilinmeden, ve varılmak istenen doğru hedef tesbit edilemeden, sağlıklı bir mücadele verebilmek olanaklı değildir.

 

Yusuf Küpeli

8 Mart 2012

yusufk@telia.com

 

bağlantılı metinler:

 

Yusuf Küpeli, ATAERKİL BASKICI KÜLTÜRÜN EGEMEN KILINDIĞI KOŞULLARDA “KADIN HAKLARI” YALANI VE 8 MART ÜZERİNE

 

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

 

Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar

 

Yusuf  Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır

 

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

 

Yusuf Küpeli, Türkiye’de demokrasinin kıstaslarından “sıkmabaş”a özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR

"Erkek Egemen Türkiye"

Kadınların 3'te 1'i şiddet görüyor

Yusuf Küpeli, Yalanın ve ikiyüzlülüğün kısgacında "insan hakları"

 

http://www.sinbad.nu/