Kafkas halklarının, Hint- Avrupai halkların, Türklerin ve hatta birmiktar Yahudiler gibi semitik halkların yaşadıkları etnik bileşimi alabildiğine zengin olan, özet olarak 50'den fazla farklı halkın yaşadığı toplumsal anlamda çok karmaşık yapıdaki Kafkaslar, politik ve ekonomik ilişkileri ile, öndegelen halkların kültürel şekillenmelerinden bazı örnekleride içeren tarihsel dönüm noktaları ile bu metinde -özet olarak- anlatılmaya çalışılmıştır. Yazının asıl konusu, ABD'nin Kafkaslar'a ekonomik, politik ve askeri varlığı ile neden ve nasıl yerleştiğini anlatmaktır ve bunu anlatabilmek için oldukça geniş sayılabilecek kaynaklardan yararlanılmıştır. Kaynakların önemlibirkısmı yazının içinde verilmiştir ama, asıl zengin liste, ileride kitapla birlikte basılacaktır.

 

Bu uzun yazının okunmasının yararlı olduğu kanısındayım ve yine sanıyorum okuyucu yazıyı bitirdiği zaman, böyle bir anlatım için ne ölçüde emek verildiğini daha iyi anlayacaktır. Yine okuyucu,  halkların yararlarını dikkate alan bir bakış açısıyla yazının kaleme alındığını ve gerçekler saptırılmadan olayların anlatılmaya çalışıldığını görecektir. Tüm gerçekler dürüstçe ve oldukları gibi verilmeye çalışılmıştır ama, süphesiz eksikler, göremediğim daha başka gerçeklerde olabilir ve vardır şüphesiz. Rahatça okumalar dileğiyle.

 

Y. Küpeli. yusuf@comhem.se    http://www.sinbad.sida.nu/

 

ABD’nin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar

 

1. Kafkaslar, Şey Şamil, Çeçenler, Vahabiler, halklar vs.

2. politik gelişme ve ABD'nin bölgeye ilgisinin nedenleri üzerine genel bilgiler

3. Gürcistan'daki ABD

4. petrol şirketlerinin Azerbeycan'ı

a. kısa tarihi gelişme

b. petrol şirketleri, Azerbeycan, Laden'in kayınbiraderi, W. Bush

c. Aliyev hanedanı, Azerbeycan üzerine kızışan ABD- Rus rekabeti

5. Rusya'nın stratejik müttefiği Ermenistan

a. genel bilgiler

b. tarihi sürecin özeti

c. Ermenistan'ı kazanmaya çalışan ABD ve Rus- Ermeni bağlaşıklığı

6. ABD'nin artan ağırlığı, İran ve Rusya'nın arayışları, yükselen gerilim

 

Yusuf Küpeli

 

1. Kafkaslar, Şey Şamil, Çeçenler, Vahabiler, halklar vs.

Tüm yüzyıllar boyunca merkezi otoritelere karşı direnmiş, kolayca denetim altına alınamamış ve Karadeniz’in kuzeyinden geçen doğudan batıya ticaret yollarını ve ayrıca kuzeyden güneye inen aynı amaçlı yolları sorunlu hale getirmiş Kafkas aşiretlerinin (özellikle Kuzey Kafkasya aşiretlerinin) Çarlık Rusyası’nın boyunduruğu altına girmeleri pek kolay olmamıştır. Çarlık Rusyası orduları Kafkaslar üzerinde tam bir hakimiyet kurabilmek için, yaklaşık 50 yıl, 1817’den 1864’e dek savaşmıştır- Rusların bölgeyle ilgilenmeye başlayışları 1500’lü yıllara uzanmakla birlikte, ilk ciddi askeri operasyonları 1770’te gerçekleşmiştir. Dünya edebiyatının ender sayıdaki devlerinden büyük gerçekçi ve insancıl (Hıristiyan anarşisti) Rus yazarı Lev Tolstoy (1828- 1910), Hacı Murat (yazılışı 1904, basılışı 1912) adlı romanında, Dağıstan ve Çeçenistan ayaklanması bastırılırken Rus askerlerinin halka ne ölçüde acımasız davrandıklarını, onların tüm kutsal yerlerini bilinçli olarak nasıl kirletip tahrip ettiklerini büyük cesaret ve insancıllık isteyen bir gerçekçilikle anlatır. Hacı Murat, Rus ordularına 25 yıl direnmiş olan Şeyh Şamil’in yoldaşıdır ve bir anlaşmazlık nedeniyle Rusların safına sığınmak zorunda kalmıştır ama, yerinin orası olmadığınıda kısa sürede farkederek kaçmaya çalışırken yetişen Rus birlikleri tarafından öldürülecektir. Tolstoy, Emrindeki lüksü terkeden ve kendini kullandırtmayan iki ateş arasındaki Hacı Murat’ın trajedisi ile birlikte Dağıstan ve Çeçen halklarının acılarını büyük bir gerçekçilikle anlatır. Şüphesiz ozaman isyan edenlerin inançları -günümüzdeki gibi-  İslamiyet içindeki en derin gericiliği temsileden Vahabi tarikatı değildi; ve hiçbir büyük gücün oyuncağı veya petrol yolları üzerinde hakimiyet kurma savaşının aracı durumunda değillerdi. Başkaldıranlar arasında halen Sufi inançlarda olanlar vardır ama, ağırlık ve asıl güç yeni Vahabi örgütlenmelerin elindedir.

 

Büyük bir bağımsız toprak sahibinin oğlu olarak doğmuş ve çok iyi eğitim görmüş olan Şeyh Şamil, Gazi Muhammed’in önderliğini yaptığı Sufi bir inanca, Nakşibendi tarikatına bağlıydı. Dagistanlı olan Şeyh Molla Muhammed, 1822- 32 yıllarında ayaklanmaya önderlik etmişti ve Şey Şamil 1830 yılında müridi olarak O’nun safına katılmıştı. Muhammed’in 1832’de Ruslar tarafından öldürülmesinin ardından dağılan başkaldırıyı, O’nun yerini alan Şamil 1834’de yeniden organize edip başlatmıştı. Şamil, 1859’da Ruslar’a esir düşünceye dek direnişi sürdürmüştür. Şamil, Çar’ın izni ile 1870’de Mekke’ye gidip hacı olmuş ve 1871 yılında, yaklaşık 74- 75 yaşlarında ölmüştür. Rus Çarlığı’na karşı başkaldırı yıllarında bölgede yayılan diğer Sufi inanç ise, “Çeçen Gandisi” kabuledilen barışçı Kunta Hacı’nın İmamlığını (Önderliğini) yaptığı Kadiri tarikatı olacaktı. Kunta Hacı’nın Ruslar tarafından tutuklanıp öldürülmesinin ardından, Kadiri taraftarları barışçı çizgilerini terkederek savaşan Nakşibendi inancındakilerin saflarına katılacaklardı. Dağıstan- Çeçenistan’daki 1877 ayaklanmasında başrolü Nakşibendi ve Kadiri inancında olanlar oynayacaklardı. Aşiretler ve halk bu Sufi inançların kardeşlik ve dayanışma anlayışları temelinde birleştirilebiliyordu. Kafkas halklarının ezici çoğunluğu -o yıllarda ve yakın zamana dek- İslamiyet içinde daha rasyonel düşünceleri ve hoşgörüyü temsileden, Zoroastrianism ve Şamanism ile güçlü kültürel bağları olan Sufi inançlardandı.

 

Halklara barış, kardeşlik, eşitlik, kendi kaderini tayin hakları vadeden büyük 1917 Ekim devriminin orduları bölgeye 1920’de girdi. Sovyetler Birliği, tüm halklara olduğu gibi kafkasya halklarınada yeni umutlar vermişti ama, yinede bölgede çatışmasız ve isyansız bir Sovyet denetimi gerçekleşmedi. Sovyet yönetiminin problemleri Dağıstan- Çeçenistan halkları ile sınırlı kalmadı; yeni rejim Ermenistan’daki güçlü milliyetçi burjuva örgütlenme ile de mücadele etmek zorunda kaldı. Anglo- Amerikan emperyalist güçleri ve yıkılıncaya dek Rus çarlığı tarafından desteklenip kullanılan Ermeni milliyetçiliği, şekillenmekte olan Türkiye Cumhuriyeti ile iç savaş aşamasındaki Sovyetler Birliğini yakınlaştıran olaylardan biri oldu aynızamanda- milliyetçilik, emperyalist kışkırtma ve devletlerin zayıflıklarından kaynaklanan aşırı korkular, kitle kıyımlarına uzanan derin bir trajedinin sahnelenmesine de neden oldu o yıllarda. Kafkasya’daki Sufilerin birkısmı, Sovyet sistemi içinde otonomi kazanan bölgede, Çeçenistan ve Dağıstan’da kolayca yeni yerli Komünist Partisi’ne üye oldular, yönetici konumlara yükseldiler. Özünde bunların çoğunluğu eski inançlarını koruyarak Komünist olmuşlardı ve ahlaki açıdan zaten Komünizm ile Sufi inançlar arasında -yoldaşlık, dayanışma, paylaşma vs. gibi- bazı paralellikler vardı.

 

Zengin petrol yatakları, Asya içlerine ve güneyin sıcak denizlerine açılan yolları denetleyen stratejik konumu nedeniyle Kafkaslar, Hitler Almanyası’nın başta gelen hedeflerinden biriydi. Nazi istihbaratı, savaş biterken elindeki tüm belgeler ve şifrelerle ABD Askeri istihbarat birimlerine sığınacak olan General Reinhar Gehlen’in yönettiği “Gurbette Doğu Ordusu” adlı örgütlenme ile ve özellikle Ukrayna’da yaşayan Alman asıllılarında yardımlarıyla Sovyetler Birliği içinde mükemmel bir haberalma ağı oluşturmuştu. Anlaşılan, başta Türkiye’nin de olduğu Sovyetler’e komşu bazı ülkelere sığınmış Kafkasyalıların -özellikle Çerkes ve Çeçenlerin- birkısmıda aynı istihbarat ve gizli operasyonlar ağının içinde önemli roller oynamaktaydılar. İkinci Dünya Savaşı’nın 1- 3 eylül 1939’da resmen başlamasından bir yıl sonra, Nazi ordularının Fıransa/ Batı Avrupa’da ve Norveç/ İskandinavya’da kesin hakimiyet kurmalarının hemen ardından; Hitler İngiltere’yi işgale uğraşırken ve Sovyetler’e saldırı için hazırlanırken, 1940 kışında Çeçenistan’da, komünist partisi “üyesi” Hasan İsrailov adlı eski bir gazetecinin önderliğinde önemli bir ayaklanma başladı. Nazi Orduları’nın 22 haziran 1941’de üç koldan Sovyetler Birliği’ne saldırmasının ardından, şubat 1942’de Çeçenistan’da ikinci büyük ayaklanma başgösterdi. Ve Komünizmin uygulamaları açısından -öznel ve nesnel bazı tarihsel nedenlerle- birçok hatalar yapmış olan Stalin yönetimi, Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Çeçenlerin önemli birkısmını Sibirya’ya ve Orta Asya’ya sürdü- özellikle Kazakistan’da ve bazı diğer Orta Asya ükelerinde Çeçenler aracılığıyla Sufi inançlar yayılmıştır. Stalin’in ölümünün ardından, 1957’de Çeçenler eski yurtlarına dönme olanağına kavuştular.

 

Aslında, inançlar ve düşünce yapıları açısından zamanın çok yavaş aktığı bu dağlık vahşi coğrafyada değişen fazlaca birşey olmadığı aradan 70 yıl geçtikten sonra, rekabete dayanamayan Sovyetler’in dağılması ile anlaşıldı- şüphesiz 70 yıl insan ömrü için önemli bir süredir ama, yinede tüm tarihsel süreçler içinde okyanuslarda bir damla kadar küçüktür. Sonuçta, Sovyetler’in boşluğu, emperyalist ABD tarafından hızla doldurulmaya başlanmıştır ve bu süreç iğmesi artan bir hızla halen sürmektedir. Doğu Avrupa’ya, Baltık ülkelerine ve Kafkaslar’a NATO aracılığıyla elatan ABD, aslında içinden çatlamış olan NATO’yu araç yaparak ve NATO üyesi Avrupa ülkelerinin -yakın ortağı İngiltere ve bir ölçüde rakibi Fransa dışında- güçlü ordulara sahip olamamalarından ve halen birleşik etkili bir askeri güç yaratamamalarından yararlanarak buralara kendi askeri varlığı ile yerleşmektedir.

 

Dağıstan- Çeçenistan’da Vahabilik, çok daha sonra CIA desteği ve Suudi Arabistan’ın Petro- Dolarları ile yayılmıştır. Bu, 1700’lü yıllarda Necef/ Suudi Arabistan doğumlu prütan (safcı) fanatik tarikata Vahabi adı kurucusuna izafeten karşıtları tarafından takılmıştır ve aslında onlar kendilerini birlikçi/ tekçi anlamına gelen Muwahhidun olarak adlandırmaktadırlar. Bu “birlikçilik” veya “tekçilik”, felsefi anlamda İslam dinini tüm diğer Paganist (çok tanrılı) dinlerin etkilerinden, düalist ideolojilerden ve ayrıca tüm modern etkilerden arındırmak, saflaştırmak anlamına gelmektedir. Şüphesiz özünde bu olanaksız olduğu kadar alabildiğinede gerici bir tepkidir. (1)

 

Ortadoğu’nun Petrolerine gözdikmiş İngiliz İmparatorluğu’nun kışkırtması ve desteği ile Osmanlı’ya karşı savaşmış olan Vahabi inançlı Suudi aşireti ve bağlaşıkları, Birinci Dünya Savaşı sonunda Suudi Arabistan Kırallığı adlı monarşik bir “devlete” sahip olmuşlardır. Bunlar, sözde düşman oldukları düalist bir inancın, ırkçı prütan Protestan görüşlerin koltuk değneğine dayanan Anglo- Amerikan emperyalizminin kuklası haline gelmişlerdir. “İnsan hakları” ve “demokrasi” getireceği iddiaları ile başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın istediği köşesini rahatça kana boğabilen Anglo- Amerikan emperyalizminin en sadık bağlaşığı, halen el- kol- kafa kesme cezaları verilen ve kadınların taşlanarak öldürülebildikleri Vahabi doktrinine sahip Suudi Arabistan’dır. Kafkaslar’daki Vahabi güçleride asıl olarak bu süper gerici merkez tarafından beslenmektedir. Vahabi doktrininin Kuzey Hindistan’da doğmuş bir türevi olan Deobandi tarikatına bağlı Taleban güçlerinin Afganistan’da kullanılmış olmaları gibi bunlarda, Vahabi güçleride, Kafkaslar’da ve daha birçok alanda bir politik destabilizasyon unsuru olarak, ABD’nin bölgeye yerleşmesi için yolu açan aletler olarak CIA tarafından kullanılmaya başlanmışlardır- Çeçenistan’a yerleşmiş Vahabi inancındaki silahlı güçlerle Teleban sürekli sıkı bir işbirliği içinde olmuştur. Bunlar (Vahabi güçler), 1990’lı yıllarda, relatif barışçı olan ve layik (sekülarist) bir devlet anlayışını savunan Sufi tarikatlara karşı CIA silahları ve Suudi Petro- Dolarlar'ları sayesinde Çeçenistan’da üstünlük sağlamışlardır. Vahabi örgütlerin Kafkasya hakimiyetinde, iç dengeleri bozulup zayıflamış olan Rusya’nın telaşlı devlet terörü, savaşın yıkımı ve insan psikolojisi üzerindeki tahribatı, tüm düzenin bozulup insanların göç yollarına düşmeleri, derin bir güvensizliğe ve yoksulluğa sürüklenmeleride rol oynamıştır.

 

Sözde bağımsız bir din devleti veya şeriat yasaları ile yönetilen bir devlet için savaştığını iddia eden Vahabi inançlı güçlerin ünlü önderlerinde Hattap, Suudi Arabistan doğumludur ve emrindekilerin çoğunluğu’da Suudi Arabistanlı veya Kuzey Afrikalı köktendincilerdir. Yine aynı güçler arasında en önde gelen önder olan ve aynızamanda teolog konumunda bulunan Şamil Basayev ise, Ürdün doğumlu bir Çecen’dir. Suudi parası ve CIA silahları ile beslenen bu gurupların asıl sorunları ise, Baku- Grozny- Novorosisk petrol boru hattı üzerinde denetim kurmaktır. Eğer amaçlarına ulaşabilirlerse, bu karlı işin kaymağını, zaten ARAMCO içindeki Exxon-Mobil ortaklığı aracılığıyla Suudi petrollerini denetleyen, 200’ü aşkın ülkede yatırımları olan Rockefeller gurubu ve Hazar petrollerine büyük yatırımlar yapmış olan diğer Amerikan şirketleri, "Yedi Kızkardeşler Kulübü" yiyecektir. Bunun ötesinde, Kuzey Kafkasya’daki gerilim ve çatışma, boru hattını Rus hükümetine pahalıya malederek Rusya’nın Hazar enerji kaynakları üzerindeki ve Kafkasya’daki etkisinin ABD yararına zayıflamasına yardımcı olmaktadır. Şüphesiz kentleri yerlebir eden Rus ordularının da halka insancıl davrandıkları asla söylenemez ama, sonuçta olayın özü petrol kavgasıdır ve Vahabiler bölgede çok daha gerici emperyalist bir gücü temsil etmektedirler. Olan Kafkasya halklarına olmaktadır ve muhtemelen çok yakında aynı halkların tepkileri bölgeye yerleşmeye çalışan ABD’ye karşı yönelecektir. Hatta, CIA’tarafından kullanılmış ve halen kullanılmakta olan Vahabi ve Deobandi inancındaki güçlerin ve aynı inanca bağlı halkların arasındada güçlü bir ABD karşıtlığının gelişmekte olduğu gözlemlenmektedir. CIA, tehlikeli bozuk bir silahla oynamıştır ve aynı silahın geriye tepkisi ile vurulmaya başlayacaktır.

 

Vaktiyle uzun bir dönem büyük kısmı Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuz alanı içinde kalmış olan ve halen Türkiye Cumhuriyeti’nin dışpolitikasında (Baku-Ceyhan petrol boru hattınında etkisiyle ve diğer nedenlerle) ağırlıklı biçimde yeralan Hazar ile Karadeniz arasındaki dağlık Kafkasya’da yaşayanlar sadece Çeçen, İnguş, Dağistan halkları değildir şüphesiz. Bölgede toplam 50’den fazla farklı halk gurubu yaşamaktadır ve bunlar çoğunlukla Hint- Avrupa gurubuna bağlı bir Slav dili olan Rusça ile anlaşmaktadırlar. Yine Kafkasyadaki halkların çoğunluğu İslam inancındadırlar ama, bölgenin hesaba katılacak devletleri olan 5.5 milyon kadar nüfuslu Gürcistan ile 3 milyonu biraz aşan nüfusa sahip Ermenistan halkları ezici çoğunlukla -Rusya gibi- Doğu Ortodoks Kilisesi’ne bağlıdırlar. Kafkasya’daki diğer önemli devlet, 8 milyon kadar olan nüfusunun yüzde 83’ü Azeri Türkü olan ve Türkiye türkçesine çok yakın bir türkçe konuşan Azerbeycan’dır- Ataistleri hesaba katmayacak olursak Tamamı Şia inancına bağlı bölünmüş Azeri halkının çoğunluğu, 11.5 milyon kadar Azeri İran’da yaşamaktadır. Azeri halkı dışından Kafkasya’da, küçük guruplar olarak Kumyuk, Nogay, Karaçay, Balkar adlı Türk halklarıda yaşamaktadırlar. Ayrıca Türkmenler ve yine Türkler gibi bir Altay dili konuşan Moğollar’dan Kalmyklar vardır. Bunların dışında Kafkasya’da, Abazalar, Çerkesler ve Çerkesler’in bir biçimi olan Adigeianlar ve Kabardianlar, az sayıda Kürtler, Yahudiler ve diğer birçok halk gurubu mevcuttur.

 

Azerbeycan, Ermenistan, Gürcistan cumhuriyetlerine dağılmış olan Kafkasyalı Kürtler’in çoğunluğu, eski çok tanrılı bir din olan ve Hint- Avrupai Mithra dini ile Hint- İrani Zoroastrianizm’den çok şey almış olduğu anlaşılan ve yakın yüzyıllarda İslam’dan da etkilenmiş olan sonderece eklektik (yamama) Yezidi (Ezidi) dinindendir. İranlılarla akraba olan Kürtler Hint- Avrupai dillerin İran ailesine bağlı değişik lehçeler konuşmaktadırlar ve Kafkasyalı Kürtler’de Türkiyeli Kürtler’in çoğunluğu gibi Kuzey Kırmançi lehçesi ile anlaşmaktadırlar- şüphesiz Kafkasyalı Kürtlerin neredeyse hepsi Rusça bilmektedir ve en eğitimli Kürtler buradadır. Ermenice, bölgede çok konuşulan Slav dili Rusça gibi, İrani bir dil olan Kürtçe gibi ve diğer bazı diller gibi Hint- Avrupai dil gurubu içindedir. Yalnız, bölgedeki en önemli dillerden ola Gürcüce, Hint- Avrupai aileden ve ayrıca Altay dili olan Türkçe’den çok farklı olan Kafkasya dilleri içinde Kartveli gurubuna bağlıdır. Önemli birkısmı Türkiye’nin Doğu Karadeniz bölgesinde yaşayan Laz halkının dilide aynı guruptandır. Abazalar, Çerkezler, Adigeianlar, Çeçenler, İnguşlar, Kabardianlar, Dağıstanlılar (Agul, Avar, Dargın, Lak, Lezgin, Tabasaran, Tsakhur) vs. Gürcüler gibi Kafkasya dilleri konuşmaktadırlar.

 

2. politik gelişme ve ABD'nin bölgeye ilgisinin nedenleri üzerine genel bilgiler

Kafkasya’da halkların ve değişik devletlerin iç ve dış tüm ilişkileri anlaşılması zor karmaşık bir karakterdedir ve olayları siyah veya beyaz biçiminde algılamak derin yanlışlara yolaçabilir. Yinede süreç içinde tüm ilişkiler giderek kristalize olmaktadır. Özet olarak, bölgede Rusya’nın etkisi gerilerken ABD’ninki artmaktadır. Bu artan ABD etkisi sadece Rusya’nın değil, özellikle İran’ında aleyhine gelişmektedir. ABD, tüm gücüyle İran’ın bölge ile varolan bağlarının tamamını kopartmaya çalışmaktadır. Yine bunun yanında ABD, Gürcistan’a ve Azerbeycan’a NATO üyesi olan Türkiye ile ortaklık içinde girmiş olsada, yavaş yavaş Türkiye’yi dışlamaktadır ve zaten alabildiğine eşitsiz güce sahip iki devletin filen gerçek anlamda ortak olmaları olanaksızdır. ABD’nin gerçek ilgileri, yararları ile Türkiye yönetiminin bölgeden umdukları ve “lokal bir süper güç olma” düşleri birbirine pek uymamaktadır. Gerçek anlamda bölgesel süper bir güç olan Rusya’yı adım adım ince taktiklerle küçültmeye çalışan ABD yönetimi, başka bir bölgesel süper güce izin vermek istemez ve zaten yayılan emperyalis varlığını birbirlerini denetleyebilen kendi denetimindeki relatif zayıf çelişkili güçlerin varlığıyla sürdürmeye çalışmaktadır. Örneğin, 9 nisan 2001 tarihli ve 33 numaralı TURKPULSE’ye göre Amiral Salim Dervişoğlu’nun fikir babalığı ile oluşan, 2 nisan 2001 İstanbul toplantısı ile Türkiye yönetiminin insiyatifinde son biçimini alan, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan ve Türkiye arasındaki Karadeniz Donanmaları Görev Gücü Birliği, BLACKSEAFOR, -pek belli etmesede- Pentagon’u rahatsız eden bir gelişme olmuştur. Bunun yanında ABD’nin Ermenistan’a yönelik ilgisininde Türkiye yönetimini sevindirdiği pek söylenemez. Türkiye yönetimleri 1993’den beri Ermenistan’a ambargo uygulamaktadırlar ama, ambargo Türk ekonomisinede zarar verdiği için, Nogorno- Karabağ savaşının sürdüğü 1992- 93 yıllarının gerilimi artık yaşanmadığı için ve ayrıca anlaşılan ABD ve NATO politikaları ile uyum sağlayabilmek amacıyla yeni hükümet Ermenistan'la olan ilişkileri düzeltme eğilimindedir. Özet olara ABD, Türkiye’yi işlerini yoluna koyuncaya dek kullanmıştır ve halen birsüre kullanabildiği kadar kullanacağa benzemektedir.

 

Giderek kristalize olan karmaşık ilişkiler ağında, Gürcistan ve Azerbeycan artan ölçülerde ABD’ye bağlanırken ve NATO üyeliğine aday olurlarken, Ermenistan halen Rusya’nın safındadır. Ermenistan Rusya Federasyonu’nun stratejik ortağı olarak gözükmektedir ama, tüm kafkasya ülkelerinin olduğu gibi Ermenistan’ın geleceği ile ilgili olarakta halen birsürü soru işareti vardır. ABD tüm gücüyle Ermenistan’ı Rusya’dan kopartmaya çalışmaktadır ve 16- 26 haziran 2003 günleri Ermenistan’da relatif büyük bir NATO tatbikatı yapılacaktır. Ayrıca Batı pazarlarına açılan ticaret yollarını ve Orta Asya enerji hatlarını denetleyen Kafkaslar’daki ABD dışpolitikası, Orta Asya’ya ve Ortadoğu’ya yönelik olarakta şekillenmektedir. ABD’nin Kafkasya politikası, Kazakistan, Türkmenistan gibi Hazar ile kıyısı olan ülkelere ve bu iki ülkenin arasında kalan Özbekistan’a yönelik politikası ile içiçedir ve özellikle İran ve Afganistan politikalarıda aynı gerçekle sımsıkı bağlıdır.

 

Clinton yönetimi sırasında Başkan’ın ve Dışişleri Bakanı’nın Hazar Havzası enerji politikası danışmanı olan Büyükelçi Richard Morningstar, 25 Ocak 1999 günü Kalifornia’daki Berkeley Üniversitesi’ne bağlı Goldman School of  Public Policiy’de (Goldman Genel Politika Okulu) yaptığı konuşmada, ABD’nin kafkasya politikasını ana çizgileriyle ve diplomatik bir dille açıklamıştır. Bu konuşmadan anlaşılan, özet olarak, ABD politikası, enerji kaynakları (petrol ve doğal gaz) ve bunların uluslararası pazarlara ulaşım yolları üzerinde tam bir denetim kurmaya yöneliktir. ABD, Hazar petrollerini ve doğal gazını pazara ulaştıracak beş ayrı boru hattı projesini bölgede desteklemektedir. Bunlar, ilk erken petrolü nakledecek Baku- Çeçenistan- Novorosisk (Rusya’nın Karadeniz kıyısı) hattı; ikinci erken petrolü nakledecek Baku- Supsa (Gürcistan’ın Karadeniz kıyısı) hattı ve diğer üç temel boru hattıdır. Sözkonusu üç temel boru hattından birincisi, Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu (CPC), Kazakistan’dan Rusya’nın karadeniz limanı Novorosisk’e uzanmaktadır. İkincisi, trans- Hazar gaz boru hattı, Türkmenistan- Hazar- Azerbeyca- Gürcistan üzerinden Türkiye’nin Ceyhan limanına uzanacaktır. Ve diğer bir asıl petrol boru hattı ise, Baku’den Ceyhan bağlantısıdır.

 

Morningstar, beş ayrı petrol ve gaz boru hattını destekleme işinin nedenini, bölgenin enerji kaynaklarını işletme ve geliştirme üzerine ABD politikasının dört temel dayanağı olduğu gerekçesi ile açıklamaktadır. Bu satırları yazana göre Morningstar, politikalarının nedenselliklerini açıklarken gerçeği tam olarak konuşmamakta, bol bol “demokrasi” ve kendi politik denetim alanında “egemenlik, bağımsızlık” hakları üzerine demagojilerle asıl hesaplarını gizlemeye çalışmaktadır. Morningstar’ın sözlerinin çoğu yalandır; çünkü, ABD demokratik kuralları çiğneyerek ve egemenlik veya bağımsızlık haklarını kısıtlayarak, yokederek emperyalist emellerine ulaşabilmekte; ülkeler ve halkları üzerinde bu şelilde denetim kurarak doğal kaynakları rahatça sömürmektedir. Fakat yinede Morningsatar bir gerçeği açıkca ifade etmektedir; o da, Hazar enerji kaynaklarının kullanılması işine “güvenilmez devlet” İran’ın kesinlikle bulaştırılmak istenmemesidir. ABD politikasının bölgedeki en önemli önceliği, petrol endüstrisinde ileri düzeyde olan İran etkisine karşı Hazar havzası enerji kaynaklarının tümünü korumak üzerinedir- önceliklerden daha önemli olanı da, Rusya'yı izole etmektir ama, sözkonusu ülkenin gücü nedeniyle bu gerçek şimdilik açıkça telaffuz edilmemektedir. Şüphesiz bu tavır, İran’ın petrollerini millileştirmiş olması, İran yönetiminin Kafkaslar ve Orta Asya politikalarında Rusya Federasyonu ile yakınlığı, eski büyük bir medeniyeti ve güçlü bir devleti temsil etme duygularıyla ABD’ye boyun eğmemesi ile ilgilidir. Görüldüğü gibi zaten, ABD’nin desteklediği boru hatlarından hiçbiri -aslında çok daha ucuz ulaşım sağlayacak olan- İran üzerinden geçmemektedir.

 

Beş ayrı boru hattı üzerine yatırım yapılması, anlaşıldığı kadarıyla, ABD’nin aktüel yararları açısından mevcut durumun zorunlulukları ile ilgilidir. ABD yönetimi -yalanlarla, geçici sahte ittifaklarla, ince taktiklerle- adım adım Kafkasya’ya yerleşirken, başlangıçta Rusya’yı ürkütüp kesin karşısına almama ve Rusya ile Türkiye arasında geçici bir denge oluşturma politikası izlemeye çalışmaktadır. Ayrıca beş ayrı hat, ilerideki muhtemel gelişmelere göre ABD’ye farlı kullanım alternatifleri sunmaktadır. ABD bir yandan sözde Baku- Çeçenistan- Novorosisk hattını desteklerken, öbür yandan el altından Vahabi güçleri silahlandırmakta ve aynı hattı Ruslar için zor kullanılır ve alabildiğine pahalı hale getirmektedir. Bu işi yaparken, “terörizme karşı mücadele” yalanı ile Gürcistan’a ve Azerbeycan’a yerleşmekte ve Baku’daki ABD Elçiliği (www.useambassybaku.org/pas/globalterr.html), Azeri yönetimini terörizme karşı mücadeledeki “büyük katkısı” ve Çeçenistan’daki terörist eylemlerin ikmal yollarını kesmesi nedeniyle vs. kutlamaktadır. Buna karşın, Rusya Federasyonu yönetimi, hem Azerbeycan’ı ve hemde Gürcistan’ı Çeçenistandeki silahlı güçlere destek amacıyla transit geçiş olanakları sağladıkları, para, silah, cephane, techizat akımı kolaylaştırdıkları için suçlamaktadır. Bu ikinci iddia daha doğru gözükmektedir; cünkü, Çeçenistan’daki silahli Vahabi güçlerin başka kanallardan ikmal olanakları bulmaları ve savaşı sürdürmeleri olanaksızdır. Kısacası, ABD’nin Kafkasya politikası -diğer tüm alanlarda olduğu gibi- tam bir ikiyüzlülük üzerine inşa edilmiştir. Anlaşılan ABD yönetimi, denetimindeki Gürcistan üzerinden geçen Baku- Ceyhan hattının varlığı nedeniyle, yine ABD şirketlerinin yatırımları da olan Baku- Çeçenistan- Novorosisk hattının zarar görmesinden pek çekinmemektedir. Zaten ilginç olan, Vahabi güçler hattı sabote etmemekte, sadece üzerinde denetim kurmaya çalışmaktadırlar ve bu da yine bölgedeki ABD şirketlerinin yararınadır. Mevcut çizgisiyle Kafkasya’daki ABD politikası, Rusya ile Türkiye arasına birçeşit rekabet sokabilmekte ve böylece her iki gücün daha rahatça üstüne çıkabilmektedir. Ayrıca ABD, aynı politikası ile Türkiye ve İran’ı karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır.

 

Büyükelçi Morningstar’ın yukarıda özetlenen konuşması, ABD henüz üsleri ile Afganistan’a yerleşip Türkmen gazını en ucuz biçimde Arap Denizi’ne/ Hint Okyanusu’na taşıyacak hattı denetim altına almadan önce yapılmıştır. Şimdi ABD, Irak’ta olduğu gibi İran’da da denetim sağlayabilirse, veya İran’ın başına istediği kukla bir yönetimi yerleştibilirse, tüm eski politikaları köklü değişikliğe uğrayacaktır. Gerçekleşmesi çok zor İran hakimiyeti sağlanabilirse eğer, ABD yönetimi, Rusya ve Türkiye arasında denge hesapları yapmak ve Türkiye’yi İran’a karşı kışkırtmak zahmetinden kurtulacaktır. Böylece ABD, Kafkaslar ve Ortadoğu üzerindeki egemenliğini perçinleyecek, Rusya’yı tam anlamıyla çembere alacak ve enerji kaynaklarını tamamen kendi denetiminde en ucuz biçimde İran üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırma olanağına kavuşacaktır. Ayrıca İran egemenliği ABD’ye öncelikle Afganistan’daki ve sonra Orta Asya’daki varlığını daha fazla güvence altına alma olanağı verecektir. Ve zaten ABD yönetimi artık şimdi, Irak’ın düşmesinin ardından, bu son anılan hedefine yönelik olarak eylemlerine hız vermiştir. Aynı eylem’in kafkaslardaki uzantısı ise, Ermenistan’ı Rusya Federasyonundan kopartmak ve Azerbeycan üzerinde rekabetsiz tam bir hakimiyet kurmaktır.

 

Irak’a yerleşmesinin ardından ABD, Batı Avrupa’daki (özellikle Almanya’daki) askeri üslerini NATO’ya almış olduğu Doğu Avrupa ülkelerine, öncelikli olarak Bulgaristan’a, Romanya’ya ve Polonya’ya taşımaya karar vermiştir. Batılı bazı analizcilere göre, Avrupa ülkelerinin Irak savaşına karşı çıkmış olmaları ve sözkonusu Doğu Avrupa ülkelerinin hem Ortadoğu’ya ve hem de Rus sınırına daha yakın olmaları anılan taşınmanın temel nedenidir. Bu satırları yazana göre ise, yukarıdaki analiz bazı önemli gerçekleri ifade etmekle birlikte çok eksiktir. Bir kez, herşeyden önce, Doğu Avrupa ülkelerinin yönetimleri Pentagon için çok daha uysal “ortaklardır” ve ABD bu ülkeleri özel çiftliği gibi kulanabilir. Daha bu uzun anlatım bitmeden, 2003 haziran ayının ikinci haftasında basına yansıyan haberlere göre, ABD, Belçika’nın hükümeti ile karşı karşıya gelmiştir. Bu nedenle ABD yönetimi, Brüksel’deki NATO’nun merkezi Doğu Avrupa’ya taşıma şantajı yapmaktadır.

 

Belçika’da on yıldır varolan ve Sharon gibi kitle kıyım suçu ilemiş kişilerin, savaş suçlularının yargılanmalarına olanak sağlayan insancıl yasa Amerikan askerlerinin de işledikleri savaş suçları nedeniyle yargılanmalarına olanak verdiği için, Pentagon, Belçika’yı tehdit etmiştir. Yasayı değiştirmesi için, NATO’nun merkezini bir Doğu Avrupa ülkesine, muhtemelen Varşova’ya taşıyacağı şantajı ile birlikte başka baskı yöntemleride kullanmıştır. Bilindiği gibi ABD, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tarafı olmayı da reddetmektedir ve dünyanın her köşesinde savaş suçu işleyen askerlerini tüm uluslararası yargı denetiminin üzerinde tutmaya çalışmaktadır. Sonuçta ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, Bürüksel’de NATO merkezinin yenilenmesi ile ilgili projenin bütçesini altı ay için dondurduklarını bildirmiştir. Bu ağır baskılar karşısında Belçika yönetimi gerilemek zorunda kalmıştır ve ülke Meclisi dünyada başka örneği bulunmayan bu insancıl yasayı alel acele değiştirmiştir. Bilindiği gibi daha öncede Belçika, ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail’in ırkçı- Faşist Başbakanı, Sabra ve Shatila katliamları sorumlusu Ariel Sharon’u da aynı yasa maddesine dayanarak yargılamak istemişti. NATO sözde “demokratik” bir örgüttür ama, Pentagon, diğer ortakların oylarını düşünmeden kendi başına NATO’nun merkezini bir başka ülkeye taşıyacağını ilanedebilmekte, yasal olarak bağımsız bir ülkenin iç işine müdahale ederek insancıl yasasını baskı ile kaldırtabilmektedir. Şüphesiz eşit olmayan güçler arasında şekillenmiş olan ve örgütün diğer ortaklarının toplam askeri bütçelerinden defalarca daha büyük askeri bütçeye sahip dünyanın en militarist devleti ABD’nin denetimi altındaki militarist saldırgan NATO’nun “demokratik” olması kocaman bir yalandır.

 

Sonuçta tüm bu gelişmeler, Almanya ve Fransa ile birlikte tavır alan Belçika’ya karşı ABD’nin tavrı, NATO içindeki çatlağın ne ölçüde derinleştiğini ve buna bağlı olarak zayıf Doğu Avrupa ülkelerinin ABD açısından önemlerinin ne ölçüde arttığını göstermektedir. Yine herşeye karşın, AB ülkeleri arasında dışpolitika konusunda tam bir görüşbirliği yoktur ve Almanya, Fransa, Belçika gibi ülkelerin ABD’ye yönelik başkaldırılarının sondere utangaçça olduğu ve askeri güçlerinin zayıflığı nedeniyle enerji yollarını denetleyen Pentagon karşısında her an dizçökmeye ve uzlaşmaya hazır oldukları gözlemlenmektedir. Belçika’nın baskılar karşısında gerileyişi, bu dizçöküşün tipik örneklerinden biridir. Sonuçta şimdilik ABD, içte ve dışta izleyeceği çizgiyi Avrupa’ya dikte edebilmektedir.

 

Eğer ileride şu veya bu gerekçe ile NATO merkezi gerçekten Varşova’ya taşınırsa, şüphesiz artık bu kesinlikle eski NATO olmayacaktır. Zaten kuruluş şimdiden eski örgüt değildir; sözde sadece savunma amacıyla kurulmuş olan NATO görev alanı dışına çıkarak sadece Pentagon’un yararları yönünde Balkanlar’da kullanılmıştır ve ne ölçüde saldırgan bir ittifak olduğunu böylece bir kez daha kanıtlamıştır. Sonuçta örgütün bu eylemi, bir süre daha NATO’nun birliğini sağlamış olmakla birlikte, içindeki çatlağıda derinleştirmiştir. Şimdi “ittifak” aynışekilde Pentagon tarafından Irak’ta kullanılmaya çalışılmaktadır ve eğer kuruluşun merkezi Bürüksel’den bir Doğu Avrupa ülkesine taşınacak olursa, NATO içinde derinleşmiş olan çatlak tam bir bölünmeye doğru yol alacaktır. Ayrıca sözkonusu muhtemel yeni durum, Rusya içinde büyük bir kışkırtma olacaktır.

 

Anlaşılan ABD yönetimi, Avrupa Birliği’nin çekirdeğini oluşturan ve merkezi yönetimi ağır basan yeni federal bir süper güç yaratılması için yoğun çaba sarfeden Almanya- Fransa- Belçika gibi ülkeleri artık gerçek müttefikleri olarak görmemektedir ve her fırsatta bunları cezalandırmaktadır. ABD yönetimi açısından AB ile ilgili asıl sorun, inşa edilmeye çalışılan yeni emperyalist güçün merkezi güçlü bir yapı olarak şekillenmesini mümkün olduğunca baltalamak ve bu gücü zayıflatarak denetim altında tutabilmektir. Sözkonusu denetim için en elverişli olan coğrafi hat, Balkanlardan başlayarak Doğu Avrupa’ya, Baltık ülkelerine ve diğer yandan Kafkaslar’a uzanan çizgidir. ABD şimdiden askeri varlığı ile Bosna, Kosova, Makedonya, Bulgaristan, Gürcistan gibi ülkelere yerleşmiş ve Azerbeycan’a da daha güçlü olarak yerleşmeye başlamıştır. Böylece Orta Asya ve Hazar havzasından Avrupa pazarlarına ulaşacak enerji hatları ve ticaret yolları üzerinde denetim kurduğu gibi, İran’a karşıda daha üstün bir stratejik konum kazanmıştır. Ayrıca ABD, Soğuk Savaş yıllarından daha güçlü biçimde çembere almaya başladığı Rusya’nın güneye inen enerji, ticaret ve tüm etkinlik yollarını sistematik olarak kesmeye çalışmaktadır.

 

Silahlı gücü ve tek para birimi ile şekillendirilmeye çalışılan Avrupa Birliği’de, yine aynı ülkelere, Balkanlar’a, Doğu Avrupa’ya, Baltık ülkelerine ve Kafkaslar’a doğru yayılmaya çalışmaktadır- Selanikteki 20 haziran 2003 tarihli zirvede AB, Aralarında Sırbistan’ın, Hırvatistan’ın vs. olduğu Balkan ülkelerini içine alamaya karar vermiştir. Ayrıca AB yönetimi, enerji yollarının/ endüstrisinin kan damarlarının geçtiği Kafkaslar’a da açık bir ilgi göstermeye başlamıştır. AB’nin en önemli hedeflerinden biride, vaktiyle Hitler’in de düşlerini süslemiş olan buğday ambarı Ukrayna’dır. Ve Ukrayna’nın şimdiki yönetimi, Gürcistan yönetimi ile birlikte NATO üyeliği için arzusunu açıkça belirtenler arasındadır. Kısacası, sayılan tüm bu ülkeler üzerinde, -henüz şekillenmeye çalışan- birleşik güçlü emperyalist AB ile süper emperyalist ve militarist ABD arasında giderek kristalize olan bir rekabet vardır ama, daha öncede belirtiğim gibi AB ülkeleri dizçökmeye ve enerji yollarını denetleyen ABD karşısında daha kötü koşullarla uzlaşmaya her an hazırdırlar. Aynı rekabetin taraflarından biride, bölgesel süper güç olma durumuna düşmüş olan ve ekonomisi problemli Rusya’dır.

 

AB’nin, NATO’nun ve ABD’nin yakın ilgi alanı içinde olan Ukrayna üzerinde Rus Federasyonu’nun ekonomik etkisi giderek artmaktadır. İngilizce Pravda’nın 24 haziran 2003 tarihli sayısında yayınlanan “Ukrayna ekonomik bağımsızlığını yitirme yolunda” başlıklı makalede, Rus petrol tekellerinin Ukrayna petrol endüstrisi ve petrol ihracatı altyapısı (boru hatları) üzerinde tam bir denetim kurduğu anlatılmaktadır. Ukrayna’daki petrol rafinerilerinin çoğunluğu  üzerinde Rus şirketleri hakimiyet kurmuşlardır. Ve bunlar petrol ihracatı izni de almışlardır. Ukrayna’da petrol çıkmamaktadır ama, Kafkasya petrolünün Batı pazarlarına ihracatında Rusya’yı devre dışı bırakma amacıyla Odesa- Brody petrol boru hattı inşaedilmiştir. Makaleye göre, Ukrayna’nın bağımsızlığının sembolü olan ve 2001’den beri kullanılmayan bu hat üzerinden şimdi Rus petrol şirketi Tyumen Oil (TNK) Batı Avrupa’ya petrol ihracatına başlamıştır. Yine aynı makaleye göre, Ukrayna hükümetinin bu politika değişikliği aslında bir sürprizdir. Ulusal rafineri endüstrisinin tüm kapasitesinin yüzde 85’inden fazlasına sahip altı büyük rafineri, Tatneft (Rus), TNK (Rus), KazMunaiGaz (Kazakistan), Russian group Alliance (Rus gurubu ittifakı/ birliği) ve Lukoil (Rus) tarafından kontrol edilmektedir. Lokal (Ukrayna’ya ait) firmalar sadece iki küçük rafineriyi kontrol etmektedirler. Bunun yanında bazı güçlü yerli petrol şirketleride vardır.

 

Aynı yayın organının (http://english.pravda.ru/cis/2003/01/31/42849.html) 31 ocak 2003 tarihli sayısındaki bir habere göre ise, er veya geç, Rusya, Beyaz Rusya (Belarus) ve Ukrayna ortak birlik veya topluluk oluşturacaklardır. Bu görüşü savunan Beyaz Rusya Cumhurbaşkanı Aleksandır Lukeşenko, sözkonusu üç Slav halkının kendilerini Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan ve Kafkas cumhuriyetlerinden ayırmaması gerektiğini vurgulamıştır. Lukeşenko’ya göre, Putin’in pozisyonu bu üç Slav devletini birbirlerine yakınlaştırmaktadır. Kısacası, özellikle Ukrayna üzerine rekabetin bir ucunda güçlü biçimde Rusya’da vardır. Ve yukarıdaki paragrafta anılan Pravda makalesine göre, Rus petrol şirketleri Ukrayna’nın seçim sürecinede karışmaktadırlar. Ukrayna’da 2004 yılının sonbaharında Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır ve başkan adaylarının mali güvenlik ve lobi faliyetleri için sözkonusu Rus petrol şirketlerine gereksinimleri vardır. Anlaşılan petrol şirketlerinin Ukrayna’daki işlerini kolaylaştıran önemli gerçeklerden biride budur ve Lukeşenko’nun Slav halklarının birliği ile ilgili umudu bazı maddi dayanaklara sahiptir. Rusya Ukrayna’nın içpolitikası üzerinde etkili olabilmektedir.

 

Avrupa Birliği, üyeliğe hevesli gözüken Ukrayna’yı -eğer yeniden Rusya ve Beyaz Rusya ile birleşme yoluna girmezse- belki relatif uzun bir uyum sürecinden sonra içine alabilir ama, farklı tarihi geçmişleri, köklü sivil ve askeri bürokrasileri, yönetici büyük devlet olma duyguları ve sorun zenginlikleri ile Rusya ve Türkiye’nin aynı birliğe dahil olmaları şimdilik olanaksız gibi gözükmektedir. (Hitler’de tüm Slav kentlerini tarihten silmeyi planlarken, Ukrayna’yı 20 yıllık bir ehlileştirme sürecinden sonra “anavatan”a dahil etmeyi düşlemişti ve aynı Hitler planında Türkiyenin konumu sadece satalit devlet olarak kalmaktı.) AB, Rusya ve Türkiye’yi içine almayacak olsada, Avrupa Birliği’nde başı çeken ülkeler, Rusya ve Türkiye ile çok iyi ilişkiler geliştirmeye kararlı gözükmektedirler. İçlerine almasalar bile, aynı ülkeleri Orta Asya’nın ve Ortadoğu’nun zengin enerji kaynaklarına uzanan yolları ve ayrıca Pasifik’e ve Hint okyanusuna dek uzanabilecek zengin bir pazarın atlama taşları olarak görmektedirler. Özellikle Rusya ve daha sonra Türkiye Batı Avrupa’nın ileri teknolojiye sahip endüstri ülkeleri için çok büyük önem taşımaktadırlar; çünkü, bu yeni oluşmaya çalışan süper gücün ABD gibi denizlerde ve uzayda hakimiyeti yoktur. Hedeflerine ancak bu yollar üzerinden (Rusya ve Türkiye üzerinden) geçerek ulaşabilirler. Tüm bu hesapların ötesinde, sözkonusu ülkeler (öncelikle Rusya ve sonra Türkiye), zengin mineral ve diğer ham madde kaynakları ve geniş pazarları ile Batı Avrupa’nın endüstrisi için çekim kaynağı olmaktatadır. Batı’nın ve Doğu’nun birleşmesi, Avrupa ve Asya kıtalarının -Ortadoğu’yu da içine alarak- tekleşmesi, sosyal ve ekonomik anlamda aynı kıta haline gelmesi, dünyada yepyeni muazzam bir politik ve ekonomik gücün, dev birleşik yeni pazarın yaratılması olacaktır.

 

Batı Avrupa’yı Rusya ve Türkiye’ye yaklaştıran ve hatta mecbur eden bir diğer önemli neden de, sözkonusu ülkelerin -Avrupa’da henüz bulunmayan- güçlü orduları ile pazarlara giden yollar üzerinde istikrarı sağlayabilecek devletler olmalarıdır. Böyle bir ekonomik birliğin şekillenebilmesi demek, ABD’nin yerleşmeye çalıştığı Afrika Kıtası’ndan, yeni üsler kurmaya çalıştığı Kuzey Afrika’dan ve Batı Afrika’dan da tası tarağı toplayıp gitmesine neden olacaktır. Aynı gelişme, ABD’nin ve emrindeki militarist Irkçı İsrail’in, -Çin ve Pakistan ile olan çelişkilerinden yararlanarak- birlikte yeni bir Asya NATO’su oluşturma girişimi başlattıkları Alt Kıta Hindistan ile olan ilişkilerini ve yeni oyunlarınıda bozacaktır. Zaten şimdiden Rusya Federasyonu devlet Başkanı Putin’in dışpolitikası ABD ve İsrail’in Hindistan’ı yedeğe alma çabalarına önemli darbeler vurmuştur. Hindistan’ın geleneksel olarak Rusya ilede iyi ilişkileri vardır ve Rusya Federasyonu’nundan en çok silah alan iki ülke Hindistan ve Çin’dir. Rusya devlet başkanı Putin, 2002 yılının son ayı içinde yaptığı Asya gezisi sırasında, Çin ve Hindistan’ı yanyana getirmeyi başarmıştır. Putin, Rusya, Çin, Hindistan arasında ABD’nin tek süper güç olmasını dengelemeye yönelik ve ticari işbirliğini içeren bir anlaşmaya öncülük etmiştir. Büyük devlet olma duygusuna sahipolan, ABD ve İsrail tarafından -Çin ile olan problemleri kışkırtılarak- kolayca denetim altına alınıp kullanılabilecek bir ülke olmayan Hindistan, atom bombası teknolojisini İsrail’den almıştır ama, anlaşılan Hindistan, ABD’nin Hint Okyanusu içinde ve kıyılarında yayılan rakipsiz hakimiyetinden ve Orta Asya enerji kaynakları üzerinde kurmaya çalıştığı tekelden rahatsızdır.

 

Yukarıda özetlediğim nedenlerle ABD, NATO’yu Balkanlar’a, Doğu Avrupa ülkelerine ve Baltık ülkelerine doğru yayarak ve NATO kamuflajı ile kendi birliklerini bu ülkelere yerleştirerek, sözkonusu ülkeleri askeri teknoloji ve techizat açısından kendisine bağlayarak, aynı ülkelerin subaylarını ve birliklerini eğiterek, sadece Rusya’yı ve içinde Türkiye’ninde olduğu Ortadoğu’yu değil, Batı Avrupayı’da çembere almaktadır. Halen tek süper emperyalist güç konumunda olan ABD, emperyalist Avrupanın yayılma hesaplarını güçlü askeri varlığı ile marke etmeye, Batı Avrupa ile Rusya arasında yeni bir “Demir Perde” inşaetmeye çalışmaktadır. Pentagon, yeni bir süper güç olarak şekillenmeye çalışan AB’nin, Asya’nın zengin enerji ve hammadde kaynaklarına ve büyük pazarlarına giden yollarını askeri varlığı ile denetlemeyi, Balkanlar’dan Baltık ülkelerine ve ayrıca Kafkaslar’a dek uzanan bir hat üzerinde ikinci bir “Berlin duvarı” oluşturmayı hesaplamaktadır. Kafkaslar’dan Orta Asya’ya ve Hint okyanusuna dek uzanan askeri hakimiyeti ile ABD, Batı Avrupa endüstrisinin tüm enerji musluklarını, kan damarlarını, pazarlara açılan yollarını kendi kontroluna almaya çalışmaktadır. ABD yönetimi, Hitler’den miras alınma “bin yıllık dünya imparatorluğu” düşünü engellenemez bir gerçek haline getirmeye çalışmaktadır. Dünyanın tüm kaynaklarını ABD merkezli ırkçı bir ideoloji ile tek başına sömürmeye, sömüremediği yerde de yıkıcı rolünü oynayarak yeni birliklerin ve güçlerin doğmasını, barışçı büyük pazarların oluşmasını engellemeye çalışmaktadır. (2)

 

Zaten ABD yönetimi, çok kutuplu bir dünyanın zararlı olduğunu açıkça iddia etmeye başlamıştır. İngilizce Pravda’nın 28 haziran 2003 tarihli ve “USA Thinks Multipolar World Harmful” başlıklı haberine göre, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice, Londra Uluslararası Stratejik Eğitim Enstütüsünde, çok parçalı uluslardan oluşan bir dünya düşüncesine ve rekabete açıkça saldırmış ve bunu savaşların, “terörizmin” nedeni gibi göstermeye çalışmıştır. Şüphesiz ABD yönetimine özgü Rice demagojileri, aynı ülkenin sözde savunduğu “demokrasi” ve “serbest rekabet” düşünceleri ile yüzde yüz çelişkilidir. Gerçekte istikrarsızlıkların, her çeşit terörün, sınıflar ve uluslararası savaşların gerçek nedeni, -uluslarüstü tekellerin egemenliğine dayanan- tek kutuplu bir dünya oluşturma çabasıdır. Tek gücün egemenliğine dayanan böyle bir dünya anlayışı, gerçek anlamıyla faşizmden başka birşey değildir. Rice’nin söylediği yalanlara dayalı iddialarının tam tersine, tek kutuplu ve tek güce dayalı iktidarların dünyayı nasıl bir istikrarsızlık ortamına sürüklediği ve kana boğduğu Nazi Almanyası deneyimi ile de bellidir. Irak saldırısı sırasındada Birleşmiş Milletler’i ve uluslararası demokratik kuralların hiçbirini dikkate almadan tekbaşına harekete geçen ABD’nin Irak’a ve Ortadoğuya istikrarsızlıktan, yeni çatışmalardan, yıkımdan ve kandan başka birşey getirmediği giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Hitler’in izinde yürüyen ABD yönetiminin tüm işlerinin dünya düzeyindede aynı sonuçları doğurmakta olduğu zaman içinde artan ölçülerde gözlemlenecektir.

 

3. Gürcistan'daki ABD

ABD’nin askeri gücü ile Kafkaslar’a girmesi -asıl olarak- 11 eylül 2001 provokasyonunun ardından “terörizme karşı savaş” yalanı veya “gerekçe”si ile başlamıştır. Gürcistan’ın başkenti Tiflis’teki ABD Elçiliği’nin 15 mayıs 2003 tarihli açıklamasına göre (http://web.sanet.ge/usembassy/gtp.htm), ABD deniz piyadeleri tarafından yönlendirilen Gürcistan Egitim ve Techizatlanma Programı’nın (GTEB), üçüncü aşaması, dağ birlikleri için olan B taktik eğitim süreci tamamlanmış ve 10 mayıs günü Tiflis’in Cumhuriyet meydanında diploma töreni yapılmıştır. Cumhurbaşkanı Şvardnadze’nin, Savunma Bakanı’nın, eğitimi verenlerin, diploma alanların, basının vs. bulunduğu toplantıda ABD Elçisi Miles konuşma yapmıştır vs.. Pentagon’un (ABD Savunma Bakanlığı), 29 nisan 2002 tarihli açıklamasına göre, Soğuk Savaş’ın bitiminden beri iki ülke arasında gelişmekte olan ilişkilerin ürünü olan Gürcistan Eğitim ve Techizatlanma Programı (GTEB), askerden- askere güçlü bağlar üzerine inşa edilmiştir. Özet olarak amaç, ABD askeri okullarından yetişenlerle aynı kafada/ düşünce yapısında yönetici personel yetiştirmektir ve program küçük sınıflar halinde 70’şer günlük olarak sürecektir. Yönetici (subay) eğitimine ek olarak, her gurup için birbirini izleyen yaklaşık 100 günlük uygulamalı taktik eğitim yapılacaktır. Bu ikincisinin amacı ise, Gürcü birliklerini manga (ABD sisteminde 5 kişilik iki tim ve bir komutandan oluşan 11 kişilik en küçük askeri birim) düzeyine dek hafif piyade taktikleri, saldırı ve savunma operasyonları ve temel hava ulaşım taktikleri konusunda eğitmektir (www.defenselink.mil/transcripts/2003/tr20030519-depsecdef0206.html).

 

İngilizce Pravda’nın (http://english.pravda.ru/main/2002/02/27/26684.html) 27 şubat 2002 tarihli ve “NATO şimdiden gürcistan’da, Rusya sessizliğini koruyor” başlıklı makalesinde, New York Times’a izafeten, özet olarak, Al Kaida bahanesi ile 100- 200 kişilik ilk ABD birliklerinin Gürcistan’a yerleştiği, sözde elit birliklere izin verilmediği, sayının süreç içinde artabileceği, Kremlin’in yorumsuz sessizliğini koruduğu vs. bildirilmektedir. Aynı yayın organının 10 ekim 2002 tarihli sayısında Dmitry Chirkin imzası ile yayınlanan makalede ise, askeri işbirliğini geliştirme konusunda ABD- Türkiye- Gürcistan arasında Tiflis’te görüşmelerin sürdüğü, Rusya ve Gürcistan arasındaki ilişkilerin giderek artan ölçülerde bozulduğu bildirilmektedir. Bazı analizcilere göre yakın yıllar içinde Gürcistan tamamen ABD’nin denetimi ve koruması altına girecektir. Gürcistan’ın ABD ve Türkiye ile gelişen ilişkilerinde Baku- Tiflis- Ceyhan petrol boru hattının rolü vardır ve Türkiye şimdiden Gürcistan Savunma Bakanlığı’na son birkaç yıl içinde 10 milyon Dolar hibe etme vadinde bulunmuştur. ABD kongresi her yıl Gürcistan’a 100 milyon Dolar hibe etmeyi öngörmektedir (sayı sonradan 77 milyon Dolar’a indirilmiştir). Gürcistan NATO’ya girmeye hazırlanmaktadır ve Gürcistan Ulusal Askeri Akademisi, “Türk programı” adını alan NATO standartlarına uygun bir eğitim için Gürcü ve Türk profösörler ve 210 askeri öğrencisi ile yeni eğitim yılına başlamıştır vs.. The Christian Science Monitor’un 30 mayıs 2002 tarihli sayısında yazan John Diedrich’e göre, ilk 70 kişilik ABD birliği 19 mayıs 2002 günü Gürcistan’a ulaşmış ve Rus birliklerinin bir yıl önce terketmiş oldukları Tiflis’in 20 mil kuzeydoğusundaki Vaziani üssüne yerleşmişlerdir.

 

İngilizce Pravda’nın 6 nisan 2003 tarihli sayısında yazan Vasily Bubnov, özet olarak, artık ABD’ye Gürcistan adlı bir devletin daha katıldığını belirtmekte ve Edvard Svardnadze’nin, “ABD Gürcistan’ın savunma kapasitesini yükseltmek için yılda 77 milyon Dolar vermeyi uygun buldu.”, sözlerini aktarmaktadır. Gürcistan’ın yıllık 30- 35 milyon Dolar civarında olan savunma bütçesi dikkate alındığında, -Bubnov’a göre- bu miktar oldukça iyi bir sayıdır. Yine Svardnadze’ye göre, “Gürcistan’ın savunma kapasitesini yükseltmek herşeyden önce ABD’nin ilgi alanı içindedir ve bu amaca yönelik olarak Kongre yılda 77 milyon Dolar vermeyi garanti etmiştir.” Gürcistan Savunma Bakanı’nın ifadesine göre, yıllık askeri bütçe 70 milyon Dolar civarına yükseltilecektir. Amerikalı askeri örgütleyiciler uzun zamandır özel birlikleri eğitmektedirler ve bu amaçla -yazının basıldığı zamana dek- 60 milyon Dolar’ın üzerinde harcanmıştır. Şimdiden üç tabur eğitilmiştir ve bu yıl (2003) bitmeden 1.700 kişi daha eğitilecektir. Avrasyanet, www.eurasianet.org/ adlı sitenin 19 mayıs 2003 tarihli sayısında yazan Jaba Devdarani ise, Amerikalı askeri danışmanların şimdiye dek 1.200 Gürcü askerini eğittiklerini ve 2004 yılının ortasına dek maliyeti 64 milyon Doları bulan bir program çerçevesinde 1.200 askeri daha eğiteceklerini rapor etmektedir. Bubnov’un biraz alaylı ifadesiyle, “gerçekte, Kongre’nin cömertliği’nin sonu yoktur ama, Pentagon’un 400 milyar Dolar’lık bütçesi yanında Gürcistan’a verilen 77 milyon önemsiz ucuz bir süs eşyası gibi kalmaktadır.” (Artık Pentagon bütçeleri 400 milyar Dolar’ı da aşmaktadır. Hem nüfus ve hem de alan olarak Gürcistan’dan küçük militarist İsrail’e ABD yönetimleri tarafından her yıl 3.5 milyar Dolar hibe edildiği ve bu sayının içinde olduğumuz son yılda 8 milyar Dolar olduğu göz önüne alınırsa, Gürcistan’ın çok ucuza satıldığı söylenebilir.)

 

Amerikalılar, kendileri tarafından eğitilen birliklerin Abaza bölgesinde kullanılmaması konusunda Svardnadze’den yazılı garanti istemişlerdir ve O’da bu konuda aynı fikirde olduğunu bildirmiştir. Abaza bölgesi Gürcistan’ın batısında, Kradeniz kıyısında, batıya doğru ucu incelen bir bıçak gibi uzanmaktadır ve burada halen Rus askeri üssü vardır. Pentagon kendi eğittiği güçlerin Abazalara karşı kullanılmasını istememektedir; çünkü, amacı bu coğrafyaya da yerleşebilmektir. Daha şimdiden, 2003 yılının baharında, ABD ve İngiltere Gürcistan ile Abazalar arasındaki sorunun çözülmesi için devreye girmişlerdir. Bu alanda da Rusya’yı dışlamaya çalışmaktadırlar. Gürcü yönetimi, Abaza bölgesindeki Rus askeri üssünün ikmal yollarını keseceği tehdidini savurmaktadır. İngilizce Pravda’nın 17 ocak 2003 tarihli sayısında yayınlanan Dimitry Chirkin imzalı habere göre, Gürcistan Ulaştırma Bakanı Mirab Adeishvili, Moskova’da yaptığı basın konferansında, Abazaistan’daki Rus askeri üssünün ikmal ve haberleşme olanaklarını durdurabileceklerini bildirmiştir. Peki Amerikalıların eğittikleri özel birlikler eğer Gürcistan’dan kopmaya çalışan Abaza güçlere karşı kullanılmayacaksa, kime karşı kullanılacaktır? Bu konuda bir açıklık yoktur ama, bölgede ABD’nin asıl rakibinin Rusya olduğu düşünülürse, sorunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıkar.   

Büyük Kafkaslar’ın koruyucu etkisi nedeniyle sınırlı alanda subtropikal bir iklime sahibolan, turunçgillerin (limon, portakal vs.) yetiştiği, aynızamanda tütütün üreten, 8.600 kilometrekare alana ve yaklaşık 600 bin nüfusa sahip Abazaistan, Gürcistan içinde otonom bir cumhuriyet konumundadır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, 1992’de Abazaistan Gürcistan’dan bağımsızlığını ilanetmiştir ve 1994’de ateşkes sağlanıncaya dek bölgede savaş olmuştur. Çatışmalar nedeniyle yaklaşık 250 bin kişi göçetmiştir vs.. Gürcistan’ın 1995 yılında değişen anayasası, Abazaistan’a çok zayıf bir otonomi tanımıştır. Anlaşılan Rusya Federasyonu, Abazaistan’ı, Gürcistan’daki varlığını sürdürebilmek için bir baskı unsuru olarak kullanmaktadır.

 

Avrasyanet, www.eurasianet.org/ adresindeki “Russian-Georgian Talks on Abkhazia Hampered By Mistrust” (“Abazaistan Üzerine Rus-Gürcü Görüşmeleri Güvensizlik Nedeniyle Engellendi”) başlıklı, 19 haziran 2003 tarihli ve Sergei Blagov imzalı makale, tarafların ortak politika tesbiti konusunda çok sınırlı bir görüşbirliğine vardıklarını belirtmektedir. Bu anlaşmazlıkta, Ukrayna Cumhurbaşkanı Leonid Kuçman, Gürcistan Cumhurbaşkanı Edvard Şvardnadze’ye arka çıkmıştır. (Hakkında büyük yolsuzluk iddiaları bulunan, Şvardnadze gibi eski komünistlerden olan ve ayrıca vaktiyle yine O’nun gibi sistemin tepesinde yeralan Kuçman, anlaşılan, ABD’ye ve NATO’ya yanaşan Şvardnadze’yi destekleyerek aynı güçlere şirin gözükmeye çalışmaktadır. Rusya’ya şantaj yapmaktadır veya davranışının daha farklı nedenleride vardır ama, rüşvet batağına saplanmış olan Leonid Kuçman’ın geleceği pek parlak gözükmemektedir. Tarafların tüm çabalarına karşın Ukrayna’nın Batı ile kolayca entegre olması çok zor gözükmektedir.). Rus basınına göre ABD, Gürcistan ve Azerbeycan’da genişleteceği varlığını İran’a yönelik saldırısında kullanmayı hesaplamaktadır. Rusya Federasyonu, Gürcistan ile olan sınırlarında yeni silahlı provokasyonlar beklemektedir. Rus doğal gaz devi Gazprom ile Gürcistan arasında 2003 haziran sonuna dek imzalanması gerek anlaşma halen gerçekleşmemiştir ve Abaza sorunu nedeniyle geciken bu muhtemel anlaşma ABD’li görevlileri çok kızdırmaktadır- ABD, Gürcistan yönetiminin Gazprom ile anlaşmasını istememektedir. Ayrıca, Gürcistan’a yatırım yapmak isteyen diğer Rus şirketleride durumdan rahatsızdırlar.

 

Bu yıl, 2003 ekim başında Gürcistan’da seçimler olacaktır ve Şvardnadze çok güçlü konumdadır. Gürcistan’da NATO’nun ve ABD’nin etkisinin artmasına karşın, bilindiği gibi ülke, yukarıda anılan Azerbeycan, Ukrayna ve Rusya Federasyonu ile birlikte toplam 12 eski Sovyet Cumhuriyetinden oluşan Bağımsız Devletler Topluluğu içindedir. Aynızamanda Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbeycan ve Moldova ile birlikte GUUAM içindedir. Orta Asya ve Hazar Havzası ile Batı arasında mal ve enerji koridoru olma amacı taşıyan GUUAM, bölgedeki Rus Federasyonu etkisine karşı ABD dışpolitikasının Birleşik Devletler topluluğunu parçalama çabalarının bir ürünü olarak şekillendirilmiştir. GUUAM olarak anılan bu yeni örgütlenme çabaları ile sözkonusu beş eski Sovyet cumhuriyeti, Birleşik Devletler Topluluğu’nun ortak güvenlik sisteminin dışına çıkmışlardır. Aslında şüphesiz, GUUAM’ın asıl amacı ilanedilen “enerji ve mal koridoru olma”nın çok ötesindedir. Edvard Şvardnadze, 22 temmuz 2002 tarihli ingilizce Pravda’ya yansıyan GUUAM ile ilgili konuşmasında, örgütlenmenin Birleşik Devletler Topluluğu’na alternatif olarak kurulmadığını söylemektedir. Bu ifade üzerine, eğer GUUAM gerçekten Birleşik Devletler Topluluğu’na alternatif olarak kurulmadı ise, altını çizerek bunu söylemenin ne anlamı var?, zaten işlerinden anlaşılır denebilir. Ve şüphesiz, Sovyetler Birliği’nin son dışişleri bakanlarından biri olan Şvardnadze’nin açıklamasının pek akıllıca olduğu iddia edilemez. Kısacası, bölgedeki tüm ilişkiler karmaşık bir yumak görünümündedirler ama, yine tekrarlamak gerekirse, Gürcistan ve Azerbeycan hızla NATO’ya, ABD’ye yaklaşmaktadırlar. Avrupa Birliği’nin çekirdeğini oluşturan Almanya ve Fransa gibi relatif güçlü devletlerin Kafkasya’daki süreçlere daha etkin müdahale şansına sahip olmaları, -belki- Rusya’nın konumuna yardımcı olabilir.

 

4. petrol şirketlerinin Azerbeycan'ı

a. kısa tarihi gelişme

Azerbeycan, 1400’lü yıllarda Akkoyunlu Türkmen aşiretleri konfederasyonuna yurtluk etmiştir. Homeros’un Odisseia (Odysseia, Odyssey, kaleme alınışı İsadan Önce yaklaşık 750 yılları) destanından derin biçimde etkilendiği anlaşılan ünlü Dede Korkut Halk Öyküleri (bir 7 ve bir de 12 öykü olarak bulunmuştur), Sufi inançlara sahip ve henüz göçebelik (Çobanlık, orta barbarlık, askeri demokrasi) aşamasındaki Akkoyunlu aşiretlerinin kendi aralarındaki, doğaya ve feodal Ermeni beyliklerine karşı mücadelelerini, değişik serüvenlerini temiz şiirsel bir türkçe ve derin ahlaki bir bakış açısıyla anlatır. Bölgede, 1501- 1502’de Şah İsmail’in önderliğinde, kökü 7 Türkmen aşiretine dayanan, Sufi inançlara sahip Safavi hanedanı kurulmuştur- Safavi adı, Şah İsmail’in Şeyh olan babasının ve kendisinin piri konumundaki Erdebilli Safi od- din’den (Saf-din, Seyfettin, 1253- 1334) gelmektedir ve Seyfettin 7 imam Şia’sından 12 İmam Şiası’na geçiş yapmıştır ama, 12 imam Şiası’nın ozamanki durumu bugünkünden farklıdır.

 

Bölgede 1700’lü yıllarda devlet örgütlenmesine benzer yapılara sahip bağımsız Kağanlıklar oluşmuştur. Azerbeycan, 1700’lü ve 1800’lü yıllarda Rus Çarlığı, Osmanlı İmparatorluğu ve İran arasında çekişme konusu olmuştur. Rusya ile İran arasında 1828’de imzalanan Türkmençay anlaşması ile Azerbeycan ikiye bölünmüş ve Bakü’yü (Baki) vs. içine alan kuzey parçası Rus Çarlığı’nın elinde kalmıştır. Çarlığı deviren 1917 ekim devrimi ile birlikte Azerbeycan (Rusya parçası) bağımsızlığını ilanetmiştir ve 1920 yılına dek yaşayacak birinci Azerbeycan Cumhuriyeti şekillenmiştir. Nisan 1920’de Sovyet Kızılordusu’nun girdiği Azerbeycan’da, 1991 yılına dek sürecek Azerbeycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur.

 

Nüfusunun çoğunluğu Ermeni olan ve Azerbeycan sınırları içinde kalan dağlık Nogorno-Karabağ, Ermenistan komünistlerininde kabul etmesi ile, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından 5 temmuz 1921’de alınan bir kararla Azerbeycan’a bağlanmıştır. Azerbeycan yönetimi Nogorno-Karabağ’a geniş bir otonomi tanımıştır. (Ermeni milliyetçiliğinin asıl kaynağı olan Nogorno-Karabağ’daki Ermenilerin ve genel olark Ermeni toplumunun varlıklarını ve kimliklerini koruyabilmeleri, büyük ölçüde İran yönetimlerinin politikaları ile bağlantılıdır. Aslında, öncelikle Rus Çarlığı tarafından desteklenen ermeni milliyetçiliği yeşerinceye dek Osmanlı sınırları içindeki Ermenilere karşıda ciddi bir baskı uygulandığı hiçbirzaman söylenemez ama, bölgedeki otonom ve yarı otonom Kürt beylikleri Ermeniler üzerinde sürekli dominant bir konumda olmuşlardır. Safavi devleti içinde önemli reformlar yapan, orduyu modernleştiren ve Türklükten koparak İranlılaşan Şah I. Abbas/ Büyük Abbas ve ondan sonra gelen yöneticiler, Nogorno Karabağ Ermenilerini, Gürcüleri vs. -devşirmeden- Yeniçeri benzeri ordularında kullanmışlar ve özellikle Ermenileri korumuşlardır. Halen İran’ın Ermenistan ile arası çok iyidir.)

 

Diğer yandan, halkının çoğunluğu Azeri olan ve Ermeni bölgesinde kalan Nahcivan, idari olarak Azerbeycan’a bağlanmıştır ama, bu iki parça arasında Ermenistan vardır. Sovyetler Birliği sonuna yaklaştığı zaman, 1989’da, Azerbeycan’da huzursuzluk ve aynızamanda Ermenistan ile Azerbeycan arasında çatışmalar başlamıştır. Azerbeycan, önce Komünist Partisi’nin ve ardından Yükset Sovyet’in (Meclis’in) 18 ekim 1991 kararı ile bağımsızlığını ilanetmiştir. Azerbeycan Cumhuriyeti adını alan ülke, 2 mart 1992’de Birleşmiş Milletler’e kabuledilmiştir. Mart 2001’de Avrupa Konseyi’ne girmiştir. Azerbeycan artık -daha önce anılan GUUAM Gurubu’nun da içinde olduğu- 32 tane uluslararası ve bölgesel örgütlenmenin üyesidir. Ermenistan ile süren savaş sırasında, 1992- 93 yıllarında Azerbeycan, Nogorno- Karabağ üzerindeki denetimini tamamen yitirmiştir ve halen ülke topraklarının yüzde 20 kadarı Ermenistan’ın işgali altındadır. İç çekişmelerin ve Nogorno-Karabağ’ın kaybının ardından Haydar Aliyev Nahcivan’dan Baku’ye davet edilmiş ve 1993 yılında Yüksek Sovyet’in (Azerbeycan Meclisi) Başkanlığı'na seçilmiştir. Aynı yılın sonunda Ebufeyz Elçibey’in yerine Cumhurbaşkanlığına seçilen Haydar Aliyev’in yönetimi sırasında, 1994’de, Ermenistan ile ateşkes sağlanmıştır. Sözkonusu savaş sırasında Rusya Ermenistan’ı, Türkiye ise tüm gücüyle Azerbeycan’ı desteklemiştir ve Ermenistan’a karşı ambargo uygulaması başlatmıştır.

 

b. petrol şirketleri, Azerbeycan, Laden'in kayınbiraderi, W. Bush

Batılı petrol şirketleri ile Azerbeycan Devlet Petrol Kumpanyası (SOCAR, State oil Company of Azerbaijan) arasındaki ilk anlaşmalar 1994 yılında imzalanmaya başlanmıştır. Batılı petrol şirketleri ile kurulan ilişkiler, Azerbeycan’ın 1998 yılında Kril alfabesinden Latin alfabesine geçişinde etkili olmuştur. Natig Aliyev’in başkanlığını yaptığı SOCAR, 1994 yılından günümüze dek batılı şirketlerle değeri 60 milyar Dolar’ı bulan 21 ayrı temel anlaşma imzalamıştır. Dünyada alanında en büyük kuruluşlardan biri olan SOCAR için 70 bin kişi çalışmaktadır. Aynı şirketin hem petrol ve hem de doğal gaz alanlarında yatırımları vardır. Petrol, denizden petrol çıkartma, doğal gaz, petrol boru hattı ve doğal gaz boru hattı gibi değişik alanlarda ve değişik projeler üzerine yatırımları olan yabancı şirketlerin en önemlileri, Exxon, Mobil, Chevron, Unocal, BP, Pennzoil, Delta Hess, Lukoil, Itochu, STATOIL gibi kuruluşlardır ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’da (TPAO) yatırımlara katılanlar arasındadır.

 

Azerbeycan’da en büyük yatırımlardan birine sahipolan STATOIL, bir Norveç devlet şirketidir ve ham petrol alanında dünyanın üçüncü büyük kuruluşudur. STATOIL’in 20’yi aşkın ülkede yatırımları vardır. Yine Azerbeycan’da büyük yatırımları olan Rockefeller gurubuna ait dünyanın en büyüğü Exxon-Mobil Korparasyonu’nun 200’ü aşkın ülkede yatırımları vardır ve Suudi Arabistan’daki ARAMCO içindede denetim bunların elindedir. Anti Tröst Yasası gereği 1911 yılında Rockefeller gurubuna ait Standard Oil Tröst’ünden bağımsızlaşan Pennzoil’in şimdi Texaco ile bağı vardır. Texaco ise Rockefeller gurubu (Standard Oil) ile ilişkilidir ve Rockefeller gurubunun yönlendirdiği ARAMCO’nun ortakları arasındadır. Dünyanın en büyüklerinden olan Chevron- Texaco Korparasyonu’nun da Azerbeycan’da önemli yatırımları vardır. Chevron, 1911’de ABD’de kabuledilen Anti-Tröst yasası sonucu Rockefeller gurubuna ait Standart Oil Tröstü’nden bağımsızlaşanlardandır. Şirket 1984 yılına dek Standatr Oil of California (Socal) adı ile işlerini yürütmüştür. Şirketin 1998 yılında 30 milyar dolar sermayesi ve 34 bin çalışanı vardı. Aynı tekel, Rockefeller gurubunun önderliğindeki Yedi Kızkardeşler Kulübü (Exxon/ Esso, Shell, BP, Gulf Oil, Texaco, Mobile Oil, Socal- Chevron) örgütlenmesinin içindedir. Bahrein ve Suudi Arabistan’daki petrol arama ve işletme işlerine öncülük etmiştir. Yedi Kızkardeşler Kulübü’ne hakim Rockefeller gurubu, geriden ABD dışpolitikasını şekillendiren masonik örgütlenme CFR’i de yönlendirmektedir (Simbad’daki Y. Küpeli imzalı diğer yazılarda CFR hakkında yeterli bilgi verilmiştir.). Azerbeycan’a yatırım yapanlardan UNOCAL yine bir ABD şirketidir. İngiliz devlet şirketi olarak 1900’lü yılların başında İran’da işe başlayan ve daha sonra British Petroleum (BP) adını alan, özelleştirilen şirket, 1987 yılında Standard Oil Company (Ohio) hisselerini 8 milyara Dolar’a satın alarak dünyanın devlerinden biri olmuştur. Kısacası, aynızamanda Yedi Kızkardeşler Kulübü’nün üyesi olan Biritish Petroleum (BP), Rockefeller gurubu ile sıkı bağlar içerisindedir. Endenozya’da, Kuzey denizinde, Cezayir’de vs. yatırımları olan ITOCHU birliği ise Japon kökenlidir. Rusya’nın enbüyük petrol şirketi LUKOIL’inde Azerbeycan’da önemli yatırımları vardır ve aynı şirket ülke içinde bir benzin istasyonları ağı oluşturmuştur.

 

Azerbeycan’da yatırımları olan en ilgiç şirketlerden biride, Hazar havzasında petrol çıkartma ve petrol alanlarını genişletme amacıyla 1998 yılında şekillendirilen Delta Hess birliğidir. Delta Hess ortaklığı, bir ABD firması olan ve dünyanın öndegelen bağımsız petrol ve doğal gaz kumpanyalarından sayılan Amerada Hess ile Suudi Arabistan’ın Delta Oil şirketinin birleşmesi ile kurulmuştur. ABD- Suudi ortaklığı Delta Hess, Baku’nun 100 km kadar güneybatısına konumlanmış Kursangi-Karabağlı bloğunda yüzde 20 hisse sahibidir. Aynı bloğun hisselerin yüzde ellisi Azerbeycan Devlet Petrol Kumpanyası SOCAR’a ve yüzde 30’u da 1995 yılında özel olarak Gürcistan’da ve Azerbeycanda petrol alanlarını geliştirme amacıyla Houston’da kurulmuş olan bağımsız Amerikan şirketi Frontera’ya aittir. Frontera, Azerbeycan’daki sözkonusu işinden başka doğu Gürcistan’da 12 petrol alanını kontrol etmektedir. Dünya Bankası benzeri European Bank for Reconstruction and Development (Yeniden Yapılanma ve Gelişme/ İlerleme için Avrupa Bankası) tarafından desteklenen ve ayrıca dev Alman finans kuruluşu Deutscche Bank’a borçlanmış olan Frontera’nın tepesinde oturan bircok ünlü ABD’li üst yönetici arasında eski CIA direktörlerinden John Deutch’da vardır. Asıl konumuz olan Delta Hess ortaklığı ise, Kursangi-Karabağlı alanından başka Azeri-Chirac-Gunashli (Güneşli) bloğunda da yüzde 2.72 hisseye sahiptir. Hisse küçüktür ama, diğer katılımcıları BP, Unocal, Exxon, Pennzoil, SOCAR, LUKOIL, Statoil, ITOCHU ve TPAO olan blok, Azerbeycan’ın en zengin petrol alanını kontrol etmektedir. Bunun yanında, BP’nin önderliğinde 3 milyar Dolar’lık bir yatırım olarak gerçekleşen Baku-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı projesinin hisselerinin yüzde 2.36’sı Delta Hess ortaklığına aittir -diğer hisseler, BP (İngiliz), SOCAR (Azeri), Unocal (ABD), Statoil (Norveç), TPAO (Türk), ENI (İtalyan), TotalFinaElf (Fransız), Itochu (Japon), ConocoPhillips (ABD) şirketlerinin elindedir. Amerikan şirketi Amerada Hess ve Suudi şirketi Delta Oil arasındaki evlilikle doğan Delta Hess’in asıl ilginç yanı, Usame bin Laden’e ve bu kişi tarafından yönetildiği söylenen Al- Kaida örgütüne dek uzanan ilişkiler ağı içinde olmasıdır.

 

Delta Hess birliğinin Suudi tarafı olan Delta Oil’in sahipleri, Muhammed Hüseyin al- Amudi’nin aşireti ile Halid bin Mahfuz’un aşiretidir. Üç özel Suudi petrol şirketine sahibolan bu iki aile, ABD şirketleri ile Güney Asya’da sonderece iddialı petrol geliştirme ve petrol boru hattı projelerine katılmışlardır. Al- Amudi ve Halid bin Mahfuz’a ait olan Delta Oil, Nimir Petroleum ve Corral Petroleum adlı şirketler, ABD petrol devleri Texaco, Unucal, Frontera Resources ve Amerada Hess ile uluslararası konsorsiyumlar (evlilikler) oluşturmuşlardır. Mahfuz’a ait Suudi Arabistan Ulusal Ticaret Bankası (National Commercial Bank) ile Amudi’ye ait Londra’daki Capitol Trust Bank’ın bazı özel kuruluşlara yaptığı milyarlarca Dolar tutarındaki para transferlerinin Al- Kaida örgütüne gittiği söylenmektedir ama, sözkonusu Suudi sermayeli kuruluşların ABD’de dokunulmazlıkları vardır- 150 şüpheli kişinin, şirketin ve yardım/ hayır kuruluşunun veya derneğinin varlıklarını/ servetlerini donduran ABD Hazine Bakanlığı (Treasury Department), en önde gelen şüpheliler arasındaki Mahfuz ve Amudi’ye ait varlıklara dokunmamaktadır. Halid bin Mahfuz’un küçük kızkardeşi Usame bin Laden ile evlidir ve bilinen bu gerçeği Clinton dönemi CIA direktörü (şefi) James Woosley 1998 yılında Senato’da yaptığı tanıklık sırasında da açıklamıştır (Woosley, birkaç ay önce “IV. Dünya Şavaşı içinde olduğumuzu” söyleyen kişidir. Usame Bin Laden 1998’den beri sözde ABD tarafından şiddetle aranmaktadır ama, 11 eylül olayından tam iki ay önce Dubai’deki ABD hastahanesinde idrar yolları iltihabı nedeniyle tedavi görürken CIA görevlisi Lary Mitchell ile görüştüğü kanıtlanmıştır- bak, Y. Küpeli, Simbad, 11 eylül konspirasyonu, USA, İsrail).

 

Usame bin Ladin ile bağlantılı bu iki mülti milyarder Suudi aşiret reisi ile, eski CIA direktörlerinden ve ayrıca eski CFR başkanlarından olan Körfez saldırısı dönemi ABD Başkanı George Bush ve oğlu şimdiki ABD Başkanı George W. Bush arasında iş ortaklıkları vardır. Sözkonusu ilişkiler, Bush’a ait Harken Energy ve bir Amerikan yatırım kuruluşu olan Carly Group aracılığı ile kurulmuştur. Carly Group’un başında ise, Cumhuriyetci ve Bush gibi aşırı sağcı Başkanlardan Reagan’ın savunma sekreteri, ulusal güvenlik danışmanı ve CIA eski ikinci başkanı Frank C. Carlucci oturmaktadır. Ayrıca, Bank of Commerce International skandalına hem George W. Bush ve hem de Usame bin Laden’in kayınbiraderi Halid bin Mahfuz birlikte bulaşmışlardır. Tüm bunların ötesinde, en ilginç gerçeklerden biride, Laden’in kayınbiraderi tarafından büyükölçüde kontrol edilen Suudi- ABD evliliği Delta Hess’in başta gelen yönetici ve ortaklarından birinin eski eyalet valilerinden Thomas Kean olmasıdır. Kean aynızamanda 11 eylül olayını araştırmakla görevli Komisyon’un da başındadır. Kean’ı 11 eylül Komisyonu’nun başına tayineden kişi ise, Başkan George W. Bush’dan başkası değildir. Manzara hiçbir yoruma yer bıtakmayacak kadar açıktır. (Bak: www.azer.com/ ; www.globalresearch.ca/ , by Michel Chossudovsky, by Xymphora; www.ntimc.org/ , Noth Texas Independent Media Center; www.unansweredquastions.net/ ; http://www2.bostonherald.com/news/ , by Jack Meyers, Jonathan Wells, Maggie Mulvihill, December 10. 2001)

 

Yukarıdaki beş paragrafta mümkün olduğu kadar en kalın çizgileri ile verilen resme bakıldığı zaman, Azerbeycan’daki yatırımlarda ağırlığın ABD kökenli dev tekellerde; özellikle petrol endüstrisinden bankacılığa dek her alanda çok geniş ortak yatırımları olan Rockefeller gurubunun önderliğindeki Yedi Kızkardeşler Kulübü’nde olduğu görülmektedir. Aynı görünüm ve Delta Hess’in tüm ilişkileri, Azerbeycan’ın ABD’nin politik- askeri çekim merkezine neden sürüklendiğini ve ayrıca Vahabi güçlerin Sufi inançlara karşı Çeçeçenistan’da nasıl üstünlük sağlayabildiklerini anlamayada yardımcı olmaktadır. Usame bin Laden’in kayınbiraderinin dev ABD petrol tekelleri, 11 eylül Komisyonu Başkanı ve Bush ailesi ile olan ortaklıklarının CIA’nın denetiminden bağımsız olduğunu ancak ahmaklar düşünebilir veya aynı karanlık güçler tarafından beslenen sahtekar “aydınlar” böyle düşüncelerin “konspirasyon teorisi” olduğunu iddia edebilirler. Sözkonusu büyük uluslararası yatırımların ve ticaretin koruyucusu yine büyük militarist güçler ve istihbarat örgütleridir. Militarist güçlerden ve güçlü istihbarat örgütlerinden bağımsız milyarlarca Dolar değerinde uluslararası yatırımlar yapmak ne iki Suudi aşiret reisinin ve ne de başkalarının harcıdır. Ayrıca, 11 eylül Komisyonu’nun başına oturtulan kişinin kimliği; Bush ailesinin Suudi Arabistan Kıralı Fadh bin Abdul Aziz Al- Saud’a dek uzanan ilkişkileri ve Saud’un Carly Groub aracılığıyla George Bush’a kişisel olarak yedirdiği yüzbinlerce Dolar; yukarıda özetlenen tüm bu ekonomik ve politik ilişkileri ağı, Al- Kaida’nın işlerinin ve 11 eylül olayının kimlerin hanesine yazdığını açıkça göstermektedir. Ve zaten Pentagon, 11 eylül provokasyonunun ardından Kafkaslar’a ve Orta Asya’ya askeri varlığı ile hızla yerleşmeye başlamıştır. Ekonomisi bozuk Rusya’nın Kafkaslar’da ve Ota Asya’da ABD şirketlerine ve bu şirketlerin güvenlikleri ve karları ile bağlantılı olarak giderek artan ABD askeri varlığına karşı güçlü bir rekabete girebilmesi şimdilik zordur.

 

c. Aliyev hanedanı, Azerbeycan üzerine kızışan ABD- Rus rekabeti

Avrasyanet, www.eurasianet.org/ adresli büyük web sayfasında 19 mayıs 2003 tarihinde yazan Jaba Devdarani, içinde olduğumuz yılın sonbaharında Gürcistan ve Azerbeycan’da seçimler olacağını, Haydar Aliyev’in sağlık sorunları nedeniyle ekim ayında olacak Azerbeycan seçimlerinin öne alınabileceğini ve -NATO görevlilerinin ifadeleri ile- her iki ülkeninde NATO üyeliklerinin “demokratik reformları başarmaktaki kabiliyetlerine bağlı olduğunu” bildirmiştir (Yunanistan’daki 1967 Papadapulos albaylar darbesinin ve Türkiye’deki 12 eylül 1980 Evren darbesinin NATO ve Pentagon planları çerçevesinde yapıldığı ve diğer tüm benzer işler gözönüne alınırsa, “demokratik reformları başarmaktaki kabiliyetleri” ifadesi, “Şvardnadze ve Aliyev’in ülkelerini NATO ve Pentagon’un çiftliği haline getirmekteki yetenekleri” olarak çevrilebilir.). İngilizce Pravda’nın 6 haziran 2003 tarihli ve "US Troops To Be Deployed in Azerbaijan" (ABD Birlikleri Azerbeycan’a Yerleştirilebilir) başlıklı haberine göre ise, bu yıl (2003) 15 ekim tarihinde gerçekleşecek olan secimlere Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev katılmayacaktır ama, kendi yerine oğlu İlham Aliyev’i aday olarak gösterecektir. İlham Aliyev, Azerbeycan Devlet Petrol Kumpanyası SOCAR’ın ExxonMobil Korperasyonu ile birlikte gerçekleştirdiği ve hisselerinin yüzde 50’sine sahip olduğu Lerik petrol bloğu anlaşmasından sorumlu SOCAR İkinci Başkanıdır. SOCAR’ın genel Müdürü ise, -daha önce anılan- Natig Aliyev’dir. Rus petrol devi Lukoil’in Azerbeycan Direktörü ise, Fikret A. Aliyev’dir. Görüldüğü gibi Haydar Aliyev, Azerbeycan’da yepyeni genç bir hanedan oluşturmuştur ve yerini oğullarından İlham Aliyev’e terketmeye hazırlanmaktadır. Tüm bunlar, NATO ve ABD ile kaynaşmaya başlayan Azerbeycan’ın, NATO standdartlarına uygun olarak ne ölçüde “demokratikleştiğinin” somut kanıtlarıdırlar. Azerbeycan yetkilileri, “terörizme karşı savaşta” ABD’nin safında yeraldıklarını tavırlarından örnekleri sıralayarak yinelemekte, sürekli Beyaz Saray’a yaranmaya çalışmaktadırlar. Petrol yüklü topraklarını NATO ve Pentagon’un askeri varlığına büyük bir hevesle sunmaktadırlar.  

 

Baku’daki ABD elçiliği (http://wwww.usembassybaku.org/ ), terörizme karşı mücadele ortaklığında ABD ve Azerbeycan’ın iyi bir sicile sahip olduğunu kaydetmektedirler. Afrika’da 1998’de yaşanan elçilik bombalamalarının ardından Azerbeycan’ın araştırmalara yardımcı olduğunu belirtmektedirler. Sırasıyla 11 eylül olayının ardından Azerbeycan'ın yaptığı diğer yardımlarıda anlatarak, Haydar Aliyev’e övgüler yağdırmaktadır. Haydar Aliyev’in Beyaz Saray ziyareti sırasında, 26 şubat 2003 tarihli The Washington Times’de “Azerbeycan Amerika’nın Yanında” başlığı ile yayınlanan yazıyı iktibas eden Azerbeycan’ın Washington Elçiliği’nin http://www.azembassy.com/ adresli web sayfasında ise, Azerbeycan’ın ABD’nin safında olduğu çok güçlü biçimde vurgulanmaktadır. Ardından, ülkenin Pentagon için yararlı hizmetleri sıralanmaktadır. Birincisi, Azerbeycan, Afganistan’a saldırı sırasında topraklarını Pentagon'a açtığı gibi, hava sahasınıda ABD uçaklarına açmıştır. İkinci olarak Azerbeycan, askerlerini NATO üsleri içinde Azerbeycan topraklarına yerleştirme hakkını Pentagon’a ikram etmiştir. Kendi ifadeleri ile, “Azerbeycan o ünlü misafirperverliği ile Amerikan birliklerine kollarını açmıştır.” Üçüncüsü, Azerbeycan Birleşmiş Milletler kararlarında ABD için oy kullanmıştır. Dördüncü olarak Azerbeycan, ABD Hazine Bakanlığı’nın “terörist guruplara” yönelik para/ varlık dondurma işlerinde birlikte çalışmıştır vs..  Beşincisi, ABD’nin adelet kurumları ile yakın işbirliği yapan Azerbeycan, 30 “çok tehlikeli teröristi” iade etmiştir ve eski sovyet cumhuriyetlerindeki kökten dinci gurupların eylemleri ile ilgili olarak ABD’ye çok değerli istihbarat bilgileri vermektedir- kısacası, Azerbeycan istihbarat birimleri, CIA ve benzeri ABD istihbarat ve provokasyon örgütleri ile Kafkaslar’da ve Orta Asya’da yakın işbirliği içinde çalışmaktadırlar.

 

Aynı uzun yazıda, South Carolina büyüklüğündeki Azerbeycan’ın dünya petrol rezervlerinin yüzde 10’una sahip olduğu vurgulandıktan sonra, Şia Müslim ve layik karakterli Azerbeycan’ın ABD ve İsrail yanlısı politikası nedeniyle komşu İran İslam Cumhuriyeti’nin tehdidi altında olduğu ifade edilmektedir- Azerbeycan ustaca İran’a karşı kışkırtılmaktadır. Azerbeycan ve İran arasındaki gerilimin, İran’ın Hazar’da zaman zaman savaş gemileri ve uçaklarla yaptığı gösterilerle gündeme geldiği vs. kışkırtıcı bir uslupla yazılmaktadır (Aslında Hazar havzası petrollerinin, havyarının vs. kullanımı üzerine kıyı devletleri arasında görüşbirliğine varılmıştır ve uluslararası müdahaleleri frenleme amacıyla aynı devletler Hazar’ın statüsü deniz olarak kabul etmemektedirler.) Özet olarak devamla, “görüşmelerin Azerbeycan’da küçük ama sürekli bir ABD hava üssü kurulması konusu ile başladığı” yazılmaktadır. Yine aynı haberde, “Orta Asya’ya açılan yol üzerinde bulunması, İran İslam Cumhuriyeti’nin kuzey komşusu olması, Hazar havzasından petrol ve gaz nakli işindeki merkezi konumu nedenleriyle oluşan stratejik yerleşimi, dünyadaki önemi hızla artan bu çabuk ateşlenebilir bölgede Azerbeycan’ı ABD’nin güç projesi için  ideal hale getirmektedir.”, diye yazılmaktadır ve kanımca bu gerçeğin ifadesidir.

 

Washington’daki Azerbeycan elçiliğinin aynı web sayfasında yeralan Azerbeycan Savunma Bakanı General Safar Abiyev’in demecine göre ise, NATO ile Azerbeycan arasındaki işbirliği güçlenmekte ve Azerbeycan’ın “barışıkoruma” güçleri NATO standartlarına göre eğitilmektedirler. Güçlenen aynı işbirliğinin diğer örneği, üç Azerbeycan subayının NATO komuta kademesinde Norfolk, Naples (Napoli) ve Azerbeycan’da Uluslararası Askeri Komutanlık’ta görev yapıyor olmalarıdır ( Virginia, Norfolk, ABD’nin doğu kıyısında, Atlantik’teki ve dünyadaki en büyük deniz üssünün kuru olduğu limana sahiptir. Atlantik filosunun/ 3. Filo’nun ve NATO’nun Atlantik görev gücünün merkez karargahları/ komutanlıkları buradadır. Çizme’nin batı kıyısındaki Naples/ Napoli’de ise NATO Güney Avrupa Kuvvetleri komutanlığı ve 6. Filo’nun merkez karargahı bulunmaktadır. Karargahta, uluslararası güce bağlı değişik ülkelerden 100 kadar subay hizmet vermektedir.). Bunun yanında, TURKPULSE no. 33’ün (www.turkpulse.com/) 9 nisan 2001 tarihli haberine göre, Haydar Aliyev’in mart 2001’deki Ankara ziyaretinde dokuz anlaşma imzalanmıştır ve Aliyev Türkiye Genelkurmay Başkanı ile de görüşmüştür. Hazar’ın statüsü hakkında Rusya ve İran ile sorun olmadığını ifade eden Aliyev, Azerbeycan’ın bir Türk askeri üssüne açık olduğunu da belirtmiştir. Bundan çok daha önce Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçaklar Gürcistan’ın başkenti Tiflis’in 30 km ötesindeki Marneuli havalanını kullanmaya başlamışlardır. Kısacası, bir NATO ülkesi olan Türkiye’ninde Azerbeycan ve Gürcistan üzerinde sınırlı bir askeri etkinliği vardır ama, asıl güçlenen Pentagon’dur.

 

Conflict Studies Research Centre’ın (Uyuşmazlık Eğitimi Araştırmaları Merkezi, www.fas.org/) eylül 1999 tarihli sayısında, “Geopolitical Challences to Moscow in Transcaucasus” (Transkafkasya’da Moskova’ya Karşı Jeopolitik Direnişler) başlığı ile yazan Dr M A Smith, Kafkaslar’da Gürcistan ile Azerbeycan’ın ve Orta Asya’da da Özbekistan’ın zayıflayan Rusya’nın etki alanından uzaklaştıklarını ifade etmektedir. Aynı yazara göre, benzer etkiler Ukrayna ve Moldova’da da gözükmektedir. Türkmenistan, Azerbeycan, Gürcistan ve Moldova Birleşik Devletler Topluluğu’nun (CIS) Kollektif Güvenlik Anlaşması’nın dışına çıkmışlardır. Özbekistan ile birlikte bu altı devlet kendi aralarında birlikte davranmaktadırlar ve bu gelişmede ABD’nin büyük etkisi olmuştur. Kafkaslar’da Ermenistan ve Orta Asya’da ise Tacikistan Rusya’ya yakın durmaktadırlar (Güçlü kültürel ve dil bağları nedeniyle Tacikistan üzerinde derin etkisi olan İran’ın desteği ile Rusya ayrılıkçı köktendincilerin bu ülkede güçlenmelerini engelleyebilmiştir.). Weekly Defense Monitor’un (www.cdi.org/weekly/1999/) 28 ocak 1999 tarihli haberine göre ise, Nogorno-Karabağ çatışması sırasında Rusya’nın Ermenistan’dan yana tavır alması, Azerbeycan’ın NATO’ya ve Pentagon’a yaklaşmasında etkili olmuştur. NATO ve ABD’nin desteği ile şekillenen GUUAM (Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbeycan, Moldova ittifakı), Azerbeycan’dan Batı Avrupa’ya ihraç edilen petrolü ileten boru hattının ve Hazar havzası devletlerinin ortak güvenliği için bir GUUAM müfrezesi/ birliği oluşturacaklardır ama, Moldova bu işe biraz mesafeli yaklaşmıştır. İngilizce Pravda’nın 17 haziran 2003 tarihli haberine göre ise, Özbekistan örgütten çekilmiştir; GUUAM’a katılan devletlerin sayıları dörde inmiş ve örgütün adıda GUAM olmuştur- ardından, aynı yayın organının 26 haziran tarihli sayısında Özbekistan’ın anlaşmadan imzasını çekmediğini iddia eden kısa bir haber yayınlanmıştır. Yine Pravda’nın 27 haziran 2003 tarihli sayısındaki “American Administration Interested in Cooperation with Former USSR States” başlıklı habere göre ise, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage, Washington’da beş GUUAM üyesi ülkenin büyükelçileri ile toplantı örgütlemiştir. Aynı habere göre ABD, eski Sovyet iktidar alanı içinde giderek daha aktifleşmektedir. Son raporlara göre ABD, Azerbeycan’a 15 bin asker yerleştirecektir. Aslında bu çok yeni bir olay değildir ve ABD’nin Afganistan’a yönelik operasyonu sırasında benzer işler yaşanmıştır. Daha eski bir habere göre ise, Rusya Ermenistan’a S-300 hava savunma füzelerini yerleştirecektir. Rusya ile birlikte Beyaz Rusya ve Kazakistan, Birleşik Devletler Topluluğu’nun (CIS) hava savunma yapılanmasının çekirdeğinde yeralmaktadırlar. Yine daha önce sözedildiği gibi, büyük ve zengin Ukrayna’nın ve bu ülkenin batısındaki küçük Moldova’nın safları henüz tam kesinlik kazanmamıştır ve Özbekistan’la ilgili olarakta önemli soru işaretleri vardır.

 

Yukarıda özetlenen tüm gelişmelere karşın, 17 temmuz 2003 tarihli Azerbaijan Daily Digest’in www.eurasianet.org/ de yeralan haberine göre, Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, songünlerde Azerbeycan’ı ziyaret eden Türk üst yetkililerle görüşmekten kaçındığı gibi, ABD İkinci Başkanı Dick Cheney ve Richard Hermitage gibi en öndegelen yöneticilerin buluşma tekliflerinden de uzak durmaktadır. Azerbeycan Günlük Haber Özetleri (Azerbaijan Daily Digest), Aliyev’in bu tavrını, Moskova’ya yaptığı son ziyaret sırasında Gabala radar istasyonunu 10 yıl için Rusya’nın emrine vermiş olmasına yorumlamaktadır. Aynı nedenle ABD’ye ve Türkiye’ye söyleyecek birşeyi olmayan Aliyev, birsüre için kendisini kenara çekmekte ve bölgede sürmekte olan ABD, Rusya ve Türkiye arasındaki jeopolitik çekişmenin nasıl sonuçlanacağını görmek istemektedir. Başka bir ifadeyle, Aliyev’in ve Dışişleri yetkililerinin NATO ve ABD ile alabildiğine yaklaşmış olmasına ve ülkelerinin bu safta olduğunu sürekli yinelemelerine karşın, Azerbeycan’ın bölgede süren mücadeledeki yeri henüz yüzde yüz bir kesinlik kazanmış değildir. Aynı habere göre, Gabala radar istasyonunun 10 yıl için Rusya’ya verilmesi demek, bu ülkeye Azerbeycan’da yeniden askeri üs hakkı tanınmış olması anlamına gelmektedir. Avrasyanet'te 10 haziran 2003 tarihinde yayınlanan Igor Torbakov imzalı “Policiy Makers in Russia Concerned About possibility ‘Losing’ Azerbaijan and Georgia” (Rus Politika Üreticileri Azerbeycan’ın ve Gürcistan’ın “Kaybedilmesi” Olasılığı Üzerine Düşünmekteler) başlıklı makaleye göre, Rus medyası, ABD’nin Azerbeycan ve Gürcistan’a yerleştireceği birliklerle İran’a karşı bir askeri operasyon planladığını yazmaktadır. Nezavisimaya Gazeta’nın iddiasına göre, eğer ABD birlikleri bu iki ülkeye yerleşecek olurlarsa, yurdunu savunma amacıyla İran, erken bir savaş başlatarak sözkonusu iki ülkeyi, Azerbeycan ve Gürcistan’ı işgal edecektir.

 

Türk basınına yansıyan son haberlere göre, 80 yaşına gelmiş olan Haydar Aliyev sonbaharda gelmekte olan seçimlerle ilgili fikrini değiştirmiştir ve oğlu yerine yeniden kendisi aday olacaktır. Bu karar değişikliğinin nedeni açıklanmamakla birlikte, ABD yönetiminin İran’a karşı tırmandırdığı gerilim ve Pentagon’un Azerbeycan’ı bir saldırı üssü olarak kulanacağı söylentileri, Aliyev’in yeni tavrını etkilemiş olabilir. İran’a yönelik bir Pentagon saldırısı, savaş, muhtemelen tüm Kafkasya’yı da içine alacağı için, Aiyev koltuğunu bırakmak istememiştir veya kalmaya zorlanmıştır. Buna karşın oğul İlham Aliyev’de Nahçivan Devlet Üniversitesi tarafından başkanlığa aday olarak gösterilmiştir. Anlaşılan, bölgedeki politik gelişmelere göre Aliyev soyadı taşıyanlardan biri son anda diğerinin lehine adaylıktan çekilecektir veya oğul birsüre ikinci başkanlık yaptıktan sonra Aliyev’in yerine oturtulacaktır. İngilizce Pravda’nın 27 haziran 2003 tarihli sayısındaki 15 bin Amerikan askerinin Azerbeycan’a konumlandırılacağı haberi, Türk basınına da yansımıştır ve askerler Almanya’dan parça parça çekilecek olan 70 bin kişilik ABD birliğinden nakledileceklerdir.

 

5. Rusya'nın stratejik müttefiği Ermenistan

a. genel bilgiler

Nüfusu 3 milyonu aşan güney Kafkasya’daki dağlık Ermenistan, kuzeyinden ve doğusundan Gürcistan ve Azerbeycan ile sınırlara sahiptir. Batısında Türkiye, güneyinde ise İran vardır. Ermenistan’ın eğitim düzeyi yüksek halkının çoğunluğu kentlerde yaşamaktadır ve başkent Erivan’ın nüfusu 1.5 milyon kadardır. Yine bu halkın 1.5 milyon kadarı Ermenistan dışında değişik ülkelerde yaşamaktadır. Bunlardan 500 bini aşkını ABD’de, 300 bini Fıransa’da, 150 bini Lübnan’da, 70 bini Suriye’de, 60 bini Arjantin’de, 45 bin kadarı da Kanada ve Avustralya’dadır. Türkiye’de halen 40 bini İstanbul’da olan 50- 60 bin civarında Ermeni yaşamaktadır. Birleşik Devletler Topluluğu’na bağlı diğer cumhuriyetlerde ve özellikle Rusya’da çok sayıda Ermeni yaşamaktadır. Ermenistan’da yaşayanların yüzde 93 kadarı Ermeni, yüzde 2.5 kadarı Azeri (Karabağ olayından sonra yüzde 1 kadarı Azeri) ve kalanları da Ruslar, Kürtler vs. gibi diğer halklar oluşturmaktadır.

 

Ermenistan, bölgenin en ileri endüstri ülkesidir ama, ülke ekonomisinde tarımın da önemli yeri vardır. Eskiden gıda, bakır ve konyak üreticisi olarak tanınan Ermenistan, halen şarap üretimi için geniş üzüm bağlarına, gıda konservesi endüstrisine, tekstil ve hazır giyim endüstrisine, dericiliğe ve ayakkabı endüstrisine, demir dışında madenciliğe, birkısım kimya ve makine üretimi endüstrisine ve hassas aletler üretimi endüstrisine sahiptir. Buna karşın günümüzde, bazı temel gıda maddelerini ithal etmektedir. Petrol konusunda tamamen dışa bağımlıdır ve rafinerileride olmadığı için işlenmiş ürün ithal etmek zorundadır. Nogorno-Karabağ çatışması nedeniyle Azerbeycan, Sovyet döneminden kalma doğal gaz boru hattını kestiği için, tüm doğal gazını kuzeyden Gürcistan ve Rusya üzerinden almak zorundadır. Türkmen doğal gazının İran üzerinden, güneyden, boru hattı ile Ermenistan’a nakli için teklif vardır. Relatif eski verilere göre ülkede kişi başına ulusal gelir ortalaması 2.800 Dolar’dır. ABD yayını www.countryreports.org/ nin Ermenistan’la ilgili raporuna göre, sözkonusu ulusal gelir düşüklüğünün nedeni, 1994’de ateşkes sağlanmış olmasına karşın halen bir çözüme kavuşamamış olan Nogorno- Karabağ sorunu nedeniyle Azerbeycan ve Türkiye’nin bu ülke ile olan sınırlarını kapatmış olmalarıdır. Ermenistan enerji ve hammadde alanında büyükölçüde dışa bağlıdır ve Azerbeycan ile Türkiye’nin ambargosunun da etkisi sonucu ulusal geliri 1992- 93 yıllarında yüzde 60 oranında düşmüştür. Yalnız, CIA’nın yayınladığı The World Factabook 2002’ye göre (CIA Dünya Gerçekkitabı 2002), Ermenistan’ın 2001 yılında kişi başına ulusal geliri 3.350 Dolar olmuştur. Bir petrol ülkesi olan Azerbeycan’ın  2002 yılında kişi başına ulusal gelir ortalaması 3.300 Dolar olarak belirlenmiştir. Aynı yıllarda -yaşanan ekonomik kriz ve hırsızlıklar nedeniyle- Türkiye’de kişi başına ulusal gelir ortalaması ise 3 bin Dolar’ın altına düşmüştür.

 

b. tarihi sürecin özeti

Kendisini Hayq (Hayk), Hayastan veya Hayastani Hanrapetut’yun olarakta adlandıran Ermenistan Cumhuriyeti’nin tarihi ile ilgili ilk yazılı bilgiler yaklaşık İ. Ö. 550 yıllarına dek uzanmaktadır. Ermenilerin daha sonra gözüktükleri Van gölü çevresinde İ. Ö. 800 yıllarında değişik aşiretlerin birliği olan Urartu medeniyeti şekillenmişti ve bölgeyi önceden kolonileştirmiş olan tüccar militarist Asuri İmparatorluğu’nun zayıflamasından yararlanarak önemli bir güç merkezi oluşturmuşlardı. Urartu (=Ararat= Ağrı) adı, Asuri İmparatorluğu’nun ermenilerden önce orada varlığını sürdüren aşiretler birliğine taktığı addır ve bu ada aynı yüzyıldaki Asuri anallerinde/ günlüklerinde rastlanmıştır. Şimdi Ermeniler Ararat’ı kendilerine sembol yapmaktadırlar ve aynı nedenle birçok kişi aslında asurice olan bu kelimeyi ermenice sanmaktadır. Bölge 700’lü yıllarda İskitlerle akraba olan Hint- Avrupai göçebe savaşçı Kimmerler’in istilasına uğramıştır. Med ve Babil (Kalde) ittifakının saldırısı ile yıkılan Asuri İmparatorluğu’nun ardından aynı bölge, önce bir İrani aşiretler konfederasyonu olan Med hakimiyeti, ardından da Medler’i yıkan -yine İranlı- Pers hakimiyeti altına girmiştir. İşte “Ermeni” adına ilk kez İ. Ö. 500 yıllarına ait Pers kil yazılarında rastlanmıştır. Ayrıca, İ. Ö. 401 yılında 10 bin Grek paralı askerin mezopotamya’dan karadeniz kıyısına, oradan da yurtlarına dönüşlerini anlatan “Anabasis” adlı yapıtında Ksenefon, Ermeniler hakkında kısa bilgiler vermektedir. Urartu medeniyetinin yıkıldığı coğrafyada daha sonra, İ. Ö. 500’lü yıllarda gözüken Hint- Avrupai Ermeni halkı, kafkas dillerininde etkisinde kalmış bağımsız bir Hint-Avrupai dil konuşmaktadır. Veya Ermenice, Arnavutca gibi Hint- Avrupai diller içinde Alman dilleri, İrani diller vs. olarak adlandırılan herhangi bir guruba dahil edilememektedir. Ermeniler sırasıyla Medler’e, Persler’e, bölgeyi İ.Ö. 331’de işgaleden Büyük İskender’e ve ardından İskender’in generallerinden Seleukos’un kurduğu Seleukid (grekçe) İmparatorluğu’na bağımlı olmuşlardır. Seleukid İmparatorluğu’nu yıkan Roma İmparatorluğu Ermeniler üzerinde hakimiyet kurmuştur. Bu halkın yaşadığı bölge, kuzeydoğu İran’dan gelen ve Seleukid İmparatorluğu’nun yıkıntısı üzerinde kendi egemen devletlerini kuran İranlı savaşcı Part İmparatorluğu ile Roma arasında uzun süre mücadele alanı olmuştur. Ardından aynı bölge, Partlar’ın yerini alan ve Pers İmparatorluğu’nun veya Akhaemenid Sülalesi’nin mirascısı sayılan Sasani İmparatorluğu ile Doğu Roma İmparatorluğu arasında savaş alanı haline gelmiş ve bölünmüştür; vasal (bağımlı, köle) Ermeni Kırallıkları şekillenmiştir.

 

Sasani İmparatorluğu’nun vasalı Ermeni Kırallığı, -muhtemelen bu imparatorluğun resmi dini Zoroastrianizme duyulan derin tepkininde etkisiyle- 301 yılında Hıristiyanlığı resmi din olarak kabuletmiştir ve bu alanda bir ilk olmuştur. (Aralarındaki iktidar çatışmasının etkisiyle, eski dinleri ile ilgili herşeyi kendileri tahrip ettikleri için, bu konuda hemen hemen hiç bilgi yoktur veya ben bilmiyorum. Yalnız, Hiristiyanlığı kabuleden Ermeni Kıralı’nın III. Tiridates olan adına bakarak Ermenilerin eski inançları arasında bölgede yaygın olan Hint- Avrupai Mithra dininin de olduğunu söyleyebiliriz. Güneşi sembolize eden yaratıcı Mithra, güneş ışınlarıyla birlikte ak bir kısrağın üzerinde yeryüzüne inerken tasvir edilmektedir ve bu addan üretilen Mithridades, Tiridates adları bölgede, Medler, Persler, Partlar, Pontuslar arasında yaygındır ve aynı din Greklerden, İlliryalılar/ Arnavutlardan, Romalılara dek geniş bir etki alanına sahip olmuştur.) Günümüzde Ermenistan halkının yüzde 94’ü Doğu Ortodoks Kilisesine bağlıdır. Bilindiği gibi Ruslar’da Doğu Ortodoks Kilisesi’ne bağlıdırlar. Ermenilerin ardından, kısa bir süre sonra, 313 yılında Roma İmparatorluğu’da tüm dinlerle birlikte Hiristiyanlığa özgürlük tanımıştır- aynı İmparatorluk 324 yılında Doğu ve Batı Roma olarak bölünmüştür ve özünde çoktan bölünmüş bu iki dünya arasındaki ideolojik ayrılıklar (düşünce sistemindeki ayrılıklar) Doğu’da Ortodoks, Batıda ise Katolik Hiristiyanlik biçiminde yansımıştır.

 

Selçuklu İmparatorluğu 1000’li yılların son çeyreğinde Ermenistan’ın büyük kısmını elegeçirmiştir ve bölge Türk hakimiyeti altına girmiştir. Moğol İstilası sırasında, 1200’lü yıllarda Ermenilerin birkısmı güneye, Kilikya’ya (Adana, Tarsus vs. yöreleri ve Çukurova’nın kuzeyindeki Toros Dağları'nı da içine alan bölge) göçetmişler ve orada Küçük Ermenistan’ı şekillendirmişlerdir (Halen Toros Dağları’nın bazı köylerinde Ermenilerden kalma çok güzel oymalı/ işlemeli ahşap evler, mezarlar vs. vardır). Küçük Ermenistan Kırallığı (1198- 1375), talancı Haçlı orduları ile işbirliği yapmıştır ve bu bölgedeki Ermeniler arasında Fransız kültürü yayılmıştır. Ermenistan 1500’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altına girmiştir. Bölge yine eskiden olduğu gibi -Doğu Roma İmparatorluğu’nun yerini alan- Sünni Osmanlı İmparatorluğu ile İran Şia Türk Safavi Hanedanı arasında çatışma alanı haline gelmiş ve 1639’da Ermenistan bu iki ülke tarafından bölünmüştür. Ermenistan’ın birkısmı 1722- 30 yıllarında bağımsız olmuştur ve ülkenin doğu bölgesi 1830 yılında Rus Çarlığı tarafından işgal edilmiştir. Aynı yıllarda Ermeni milliyetçiliği güçlü biçimde gelişmeye başlamıştır. Rus- Osmanlı savaşı (1877- 78) ve bunu izleyen San Stefano anlaşması (İstanbul yakınındaki Yeşilköy anlaşması, mart 1878) ve aynı yıl toplanan Berlin Konferansı ile Ermeni sorunu ön plana çıkmıştır- savaşın bitiminde yapılan aynı anlaşmalarla Romanya, Sırbistan, Montenegro/ Karadağ ve Bulgaristan Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlıklarını kazanırlarken, Osmanlı, Bosna- Hersek’i de Avusturya’ya terketmek zorunda kalmıştır. Büyük Batılı devletler, Rusya’ya ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Ermeni sorunuyla ilgili baskılar başlatmışlardır. Bazı reformlar yapılmış olmakla birlikte, sözkonusu baskıları 1908’de ve 1915’de yaşanan trajik olaylar izlemiştir.

 

Önceki Osmanlı- Rus savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni çeteleri Rus ordularının safında dövüşmüşlerdir. Kısacası, komşuları olan müslüman halklara karşı -Haçlı seferleri sırasında da uygulanmış olan- acımasız yöntemleri kullanmışlardır. Ermeni milliyetçiliğinin daha sonra yaşanacak trajik olaylarda önemli etkileri vardır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, 1915’te yaşanan trajik olay sırasında, Encyclopaedia Britanica’nın verisine göre, Suriye ve Mezopotamya’ya göçe zorlanan Ermenilerden 600 bin tanesi yollarda ölmüştür. Şüphesiz bu acı olaydan sadece zamanın Osmanlı yönetimi, zorunlu göç emrini vermiş olan Enver, Talat ve Cemal Paşa’lar sorumlu değillerdir. Ermenileri Ortadoğu'daki iktidar hesapları, yeni keşfedilmiş petrol yatakları hakimiyeti için kullanmaya çalışan Anglo- Amerikan emperyalizminin ve daha 1916’da gizli Sykes- Picot anlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nu bölüp aralarında paylaşan ve ermenileri kışkırtan İngiltere- Fransa- Rusya’nın da birinci derecede sorumlulukları vardır. Komşu müslüman halklara karşı acımasız yöntemler kullanan 1887 doğumlu milliyetçi “sosyal demokrat” Hınçak Partisi’ne bağlı çetelerin ve hemen bu örgütün ardından doğan milliyetci sağcı Taşnak çetelerinin eylemleri trajik gelişmenin birinci derecede nedenleri arasındadır. Dünya pazarlarını yeniden paylaşmak için I. Dünya Savaşı’nı başlatan büyük emperyalist devletlerin yöneticileri ve onların bir bölümünün kuyruğuna takılmış olan Ermeni milliyetçiliği, çökmekte olan Osmanlı’nın yönetimi kadar ve hatta zaman zaman ondan da fazla acımasız davranmıştır. Bunlarda diğerleri gibi etnik temizlikler yapmışlardır ve güçleri yetse Türkleri tüm Küçük Asya’dan sürmeye kararlı idiler. (Başta ABD olmak üzere Batı’nın desteklediği ırkçı İsrail’in yönetimi, tüm dünyanın gözleri önünde Filistin halkına karşı etnik temizliğin en korkuncunu yarım yüzyıldır tepkisiz yapmaktadır.) Savaşta ölenler sadece Ermeniler değillerdir ve 36 devletten 1,5 milyar insanın katıldığı tüm savaş boyunca katledilenlerin sayıları 11- 12 milyonu bulmaktadır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere ittifak devletlerinin saldırıları ile başlayan Çanakkale savaşlarında 500 bin genç insan ölmüştür. Ermeni halkının yaşadığı bölgedeki kavgaya bulaşan tüm tarafların ve başta I. Dünya Savaşı’nı başlatan emperyalist devletlerin Ermenilerin ölümleri de dahil 11- 12 milyon insanın ölümünde birinci derecede sorumlulukları vardır ama, kısa vadeli politik hesaplarla ve kendi suçlarını örtbas etme kaygıları ile yaşanmış olanları çarpıtarak yansıtmakta, kendi dışlarında suçlular, günah keçileri üretmeye çalışmaktadırlar. Gerçekleri kısa vadeli politik hesaplarına uygun olarak değiştirip abartarak, bazı gerçekleri ve nedenselliklerini tümden görmemezlikten gelerek günün tamamen farklı koşullarında bunları politik şantaj aracı olarak kullanmaktadırlar. Şüphesiz bu yaygın ortak sorumluluğun içinde önemli bir payda zamanın Osmanlı yönetimine düşmektedir. Kendisini marksist olarak tanımlayan eski aydınlardan Abidin Nesimi’nin “Yılların İçinden” adlı yapıtında verdiği bilgilere göre, bölgedeki Osmanlı istihbarat kuruluşu Teşkilat- ı Mahsusa’nın Çerkes yöneticisi Dr. Reşit Giray tarafından örgütlenen Bedirhan, Karakeçili ve Millî Kürt aşiretlerinin ve mal peşindeki diğer bazı Kürt aşiretlerinin de Ermeni olaylarında önemli rolleri olmuştur. Abidin Nesimi’ye göre Dr. Reşit Giray, güçlü Bedirhan aşiretinin reisi Bedirhan Paşa’nın torunu ile evlenmiştir ve bu aileden gelen yarı Çerkes yarı Kürt çocuklar ileride Türk ırkçılığının öndegelen şahsiyetleri olmuşlardır. Bölgedeki ordunun komutanı Kazım Karabekir’inde olaylara sıcak biçimde karıştığı konusunda anlatımlar vardır. Sonuçta, -adı savaş olsa da- yeryüzünde işlen tüm cinayetlerin gerisinde toplumları manupule edebilen bazı güçlerin kazanç hesapları ve en derininden ahmakça korkular yatmaktadır.

 

Savaşın yenilen tarafında yeralan Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl paylaşılacağını da içeren ve ilerideki üç yıl içinde Türkiye halkının verdiği ulusal kurtuluş savaşı ile yırtılacak olan 1920 Serv “Barışı”na göre, özünde artık varolmayan Osmanlı İmparatorluğu’nun sözde temsilcisi kukla İstanbul hükümetinin (iktidarsız Osmanlı Sarayı’nın) imzası ile Ermenistan’a bağımsızlık tanınmış ve Kürt halkınında yaşadığı bölgeleri kapsayan -nüfusuna göre oldukça geniş- bir alan Ermenilere verilmişti. O yıllarda 720 bin kadar Ermeninin yaşadığı Doğu Ermenistan ise halen Azerbeycan’ın iktidar alanı içindeydi. Aynı emperyalist güçlerle çatışma içinde olan iç savaş dönemindeki genç Sovyet yönetimi ile ulusal kurtuluş savaşına önderlik eden Ankara hükümetinin anlaşmaları sonucu, bölgedeki Ermeni milliyetçiliği iktidar olanaklarını yitirmişti... Aslında, 1917 Ekim Devrimi sonucu Çarlık ordularının dağılmasının ardından milliyetçi birleşme partisinin önderliğinde 28 mayıs 1918’de Kafkaslar’da bir bağımsız Ermeni Cumhuriyeti kurulacaktı. Kasım 1920’de Sovyet yönetimi ile anlaşan Azerbeycan hükümeti komünistlerle koalisyon yönetimi oluşturacaktı. Bunun ardından Bolşevikler, aynı yılın sonunda, Erivan’da bir Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilanedeceklerdi. Ankara Hükümeti ile yaptıkları anlaşmanında yardımıyla, nisan 1921’de Kızılordu Ermeni milliyetçiliğinin tüm direncini kıracaktı. Bunu izleyen 1922 yılında, Ermenistan, Azerbeycan ve Gürcüistan’dan oluşan birleşik Federal Transkafkasya Sovyet Sosyalis Cumhuriyeti yapılandırılacaktı. Sözkonusu cumhuriyet 1936 yılına dek yaşıyacak ve o yıl her parçaya ayrı cumhuriyet statüsü tanınacaktı.

 

Aslında başlangıç yıllarında alabildiğine demokratik olan Sovyet yönetimi, çoğunluğu patriyalkal karakterde olan Rus toplumunun ve sosyal gelişkinlik düzeyleri ondanda geri durumdaki diğer halkların tarihsel- toplumsal şekillenmelerine uygun olarak ve aynızamanda ağır emperyalist baskıların etkileri ile süreç içinde hızla demokrasiden uzaklaşmasa idi, özellikle Ermenistan, Azerbeycan, Gürcistan ve diğer tüm küçük toplumların yoksul insanları için mükemmel bir sistemdi. Mükemmeldi çünkü, bu küçük topluluklar, ulusal temele dayanmayan ve milliyetçilikten uzak durmaya çalışan büyük birleşik bir gücün küçük parçaları olarak destekleniyorlar, kendi yerel ve ulusal kültürlerini rahatça koruma olanakları sağlanarak eğitim düzeyleri hızla yükseltiliyordu. Hatta, Bering Boğazı’nın güneyindeki Çukotka yarımadasında yaşayan yaklaşık 15 bin nüfuslu Ren sürücüsü göçebe Çukçi toplumu gibi yazı dilleri olmayan bazı halklar kısa sürede anadillerinde tanınmış yazarlara bile sahip olabiliyorlardı. Kısacası, sözkonusu küçük ve geri halkların gelişmeleri hız kazanıyor ve sistem içinde korunuyorlardı. Örneğin, toplumun patriyalkal (babaerkil) karakteri ile bağlı önemli hataları biryana, Gürcü olan Stalin, iktidarın en tepesine yükselebilmişti. En yüksek Sovyet’in Başkanlığı’na, yani Cumhurbaşkanlığı’na dek yükselen Anastas Mikoyan bir Ermeni idi. Troçki ile birlikte Kızılordu’nun kuruculuğunu ve komutanlığını yapmış olan Frunze Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te Moldovya'lı bir göçmenin oğlu olarak doğmuştu. Bu örnekler alabildiğine uzatılabilir. Spartaküs balesininde müziğini yapmış olan Sovyet sistemi içinde yetişmiş ünlü besteci Aram Haçaturyan gibi insanların yanında Ermeni toplumu, Kızılordu içinde de birçok ünlü generale sahipolmuştur. Başta ermenistan olmak üzere tüm Sovyet Cumhuriyetleri’ndeki halkların ve diğer küçük halkların yüksek eğitim düzeyleri, yine aynı sistemin bir ürünüdür. Ve altını çizerek belirtmek gerekirki, Sovyet iktidarının başladığı yıllarda ülkesindeki nüfusu 720 bin kadar olan bir halk (Ermeni halkı) eğer başka bir doğu toplumu içinde veya hatta gelişmiş Batı içinde varolsa idi, günümüzde adı bile anılmaz ve belki de yokolup giderdi.

 

Sovyetler birliği sonuna yaklaşırken, Ermenistan’da güçlü bir milliyetçi akım gelişmeye başladı ve 1988’de Azerbeycan’a karşı Nogorno- Karabağ savaşını Ermeniler başlattılar. Daha öncede açıklanmış olduğu gibi Ermeniler, ateşkesin sağlandığı 1994 yılına dek Nogorno- Karabağ’da ve Azerbeycan topraklarının yüzde 20’ye ulaşan bölümünde denetim kurdular. Azeri iddialarına göre Nogorno- Karabağ’a Rus hava savunma SAM füzeleri yerleştirildi; ermeni iddialarına göre ise Azerbeycan saflarında Afganistanlı köktendinci mücahitler savaştılar. Ülke, adı halen Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti iken, 23 ağustos 1990 günü bağımsızlık istemini ve Nogorno- Karabağ’ın kendisine ait bir parça olduğunu ilanetti. Ocak 1991’de, Ermenistan Yüksek Sovyeti (Meclisi), Sovyetler Birliği’nin varlığını korumak amacıyla Gorbaçov’un planladığı refaranduma ülkesinin katılmayacağını bildirdi. Yerine, aynı yıl eylül ayı içinde Ermenistan’da yapılan referandumda oyların yüzde 99’u bağımsızlıktan yana çıktı ve ülke 21 eylül 1991 günü Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilanetti- aynı gün ulusal bayram olarak kutlanmaktadır. Bu arada Sovyetler Birliği kendi askeri tesislerini korumak amacıyla Ermenistan’a asker yolladı. Ermenistan Cumhuriyeti, 5 temmuz 1995 günü yapılan ulusal bir referandumla yeni Anayasa’ya sahip oldu. Yeni anayasaya göre, ülkeye birçeşit başkanlık sistemi geldi. Bu sistemde Cumhurbaşkanı beş yıl için doğrudan halk tarafından seçilmekte ve Başbakanı’da yine Cumhurbaşkanı atamaktadır. Yürütme’nin yargı ve yerel yönetimler üzerinde güçlü etkisi sözkonusudur. Aynı sistemde, demokratik gelenekleri zayıf ülkelere özgü bir merkeziyetçilik ve korporatizm vardır. CIA’nın 2002 yılı raporuna göre, Komünist Partisi dahil daha önce sözedilmiş olan en eski Hınçak ve Taşnak partilerininde aralarında olduğu 23 politik parti ülkede eylem yapmaktadır. Taşnak Partisi, 1995- 96 yıllarında, önceki Cumhurbaşkanı Ter- Petrosyan tarafından yasadışı ilanedilmiştir ama, yeni Cumhurbaşkanı Koçaryan bunları serbest bırakılmıştır. Taşnak’lar halen diğer en büyük iki partiyle birlikte son koalisyon hükümetinin içindedir. Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan 30 mart 1998 seçimlerinden beri koltuğunda oturmaktadır ve 5 mart 2003 seçimlerini de yüzde 67.5 oranında oy alarak kazanmıştır. ABD, Ermenistan’ın bağımsızlığını 25 aralık 1991 günü tanımıştır ve şubat 1992’de Erivan’da Amerikan elçiliği açılmıştır.

 

c. Ermenistan'ı kazanmaya çalışan ABD ve Rus- Ermeni bağlaşıklığı

ABD yönetimi baştanberi Ermenistan’ı Birleşik Devletler Topluluğu’ndan, daha doğrusu Rusya Federasyonu’nda kopartmaya çalışmaktadır ama, Nogorno- Karabağ uzlaşmazlığı sırasında ağırlığını Azerbeycan’dan yana koymuştur. Amerika’nın bu tavrında, -gözdikmiş olduğu- Azerbeycan’ın zengin petrol yataklarının, ülkenin Güney Kafkasya’da enerji yolları üzerindeki stratejik konumunun ve NATO üyesi olan Türkiye’nin etkisi olmuştur. Azerbeycan’ın ve Gürcistan’ın ABD ve NATO yanında özellikle Türkiye Cumhuriyeti ile askeri anlamda bağlaşıklıklar kurmaları, Ermenistan’ı Rusya’ya yeniden yaklaştıran başlıca neden olmuştur. Tüm bunlara karşın ABD’nin Nogorno- Karabağ sorununu çözerek Ermenistan’ı Rusya’dan kopartma çabaları, çok yönlü diğer diplomatik ve ekonomik eylemlerinin de yardımlarıyla sürmektedir. ABD kaynaklı bazı iddialara göre, Azerbeycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçeryan’ın nisan 2001’de Amerikan, Fransız ve Rus katılımcılarla birlikte yaptıkları görüşmelerde sorunun çözümü yönünde ilerleme kaydedilmiştir. Rusya devlet başkanı Putin, aynı konuda insiyatifi ABD’ye kaptırmamak için, iktidara geldiği yılldan beri Kazakistan devlet başkanı Nursultan Nazarbayev’in de yardımlarıyla yoğun çaba sarfetmektedir.

 

İlk olarak 1992 yılında ABD ile Ermenistan arasındaki ticareti geliştirme amacıyla üç anlaşma imzalanmıştır. Ardından Karşılıklı Yatırım Anlaşması imzalanmıştır. Ermenistan’a yatırım yapan firmaların 70 tanesi ABD’ye aittir ve bunların arasında önemli uluslarüstü tekeller, otel işletmecileri, mücevherciler vs. vardır. Web sayfası www.countryreports.org/background/armenia.htm adresinde verilen bilgilere göre, IMF ve Dünya Bankası’nın desteği ile Ermenistan pazar ekonomisine geçmeye çalışmaktadır. Aynı sayfanın ifadesi ile Uluslararası Gelişme için ABD Acentası (USAID), ülkede rekabete dayalı yüksek verimli özel mali sistemin yerleşmesi, ekonominin enerji, tarım, inşaat ve diğer sektörlerde gelişmesi amacıyla açık ve işlerliği olan politik bir çerçeve oluşturmak için çaba sarfetmektedir. Aslında ABD’nin asıl amacını kamufle etmeye yarıyan yukarıdaki yaldızlı sözleri silersek, ortaya, rekabet tanımayan ABD kökenli uluslarüstü tekellerin Ermenistan’a tam anlamıyla yerleşmesi, ABD yönetiminin dünya hakimiyetinde kullandığı başlıca mali aygıtlar olan IMF ve Dünya Bankası’nın Ermenistan’ı kredi ve borç ipleriyle sımsıkı bağlayabilmesi ve ardından tüm politik pürüzlerin temizlendiği bu alana Pentagon’un rahatca yerleşip kolonileştirme sürecinin tamamlayabilmesi için USAID yoğun çaba sarfetmektedir, yazısı çıkar. Ermenistan’ı da zengin sofrasına küçük bir meze olarak yerleştirebilmek için ABD, Dışişleri Bakanlığı, Tarım Bakanlığı, Hazine Bakanlığı, Savunma Bakanlığı (Pentagon), Ticaret Bakanlığı ve Türkiye’de “Barış Gönüllüleri” olarak tanınan CIA organı Peace Corps ile topluca çokyönlü yoğun çaba sarfetmektedir (Sözde denizaşırı ülkelerde toplumsal ve ekonomik gelişmeye yardımcı olma amacıyla gönüllülerden oluşan bir devlet kuruluşu olarak Başkan Kenedy tarafından 1961 yılında başlatılan Peace Corps veya Türkiyedeki adıyla Barış Gönüllüleri Örgütü, 15.556 görevlisi ile aralarında Türkiye’nin de olduğu 52 ülkenin ekomomik, kültürel, demografik, sosyal yapıları hakkında ileride pazarlama ve askeri amaçlarla kullanılacak alabildiğine ayrıntılı bilgiler toplamıştır.). Küçük Ermenistan, 1993 yılından 2002’ye dek IMF, Dünya Bankası ve benzeri EBRD’den 800 milyon Dolar’ın üzerinde borç almıştır. CIA’nın 2002 raporuna göre Ermenistan’ın genişletilmiş 2001 yılı bütçesinin 458 milyon Dolar olduğu gözönüne alınırsa, aldığı borç hiçte az sayılmaz. Aynı rapora göre ülkedeki özelleştirmeler “yavaş” ilerlemektedir vs..

 

Ermenistan’da 1998 yılında yaşanan depremde 25 bini aşkın insan ölür, 500 bin kişi (nüfusun yaklaşık altıda biri) evsiz kalırken, endüstri üretiminin yüzde 30’unu karşılayan altyapıda tahrip olmuştur. Ermenistan, Sovyet askeri endüstrisinin önemli bir bölümüne sahipti ve 1990’lı yılların başında bunu yeniden canlandırma çabası içine girmiştir. Bu olayla birlikte Ermenistan’ı Rusya Federasyonu’na bağlayan enerji gereksinimleri ve daha birçok ekonomik ilişki ağı vardır. Ermenistan’ın enerji sektörü Rusya’nın elindedir. Erivan, doğal gaz ve nükleer yakıt alanında tamamen Rusya’ya bağımlıdır. Turkistan-Newsletter Volume 97-1:26, 24 temmuz 1997’ye (Türkistan-Habermektubu Cilt 97...) göre, Ermenistan Dışişleri Bakanlığı, yeni bir güvenlik doktrini edinmeyi planlamaktadır. Buna göre Ermenistan, Rusya Federasyonu ve Birleşik Devletler Topluluğu ile askeri işbirliğine giderken, NATO’nun Barış için Ortaklık (PfP) programı içindede aktif rol alacaktır. Nogorno- Karabağ’ın güvenliği (elde kalması) Ermenistan’ın uluslararası örgütlenmeler içindeki rolü ile garanti altına alınırken, ikincil olarak bölgesel güvenlik ve silah denetimi sistemi şekillendirilecektir. Aynı habere göre, Ermenistan Dışişleri Bakanlığı, Rusya’nın Ermenistan’da askeri üs bulundurma hakkını sürekli hale getirecek anlaşmanın imzalanmasını geciktirmeyi tavsiye etmektedir. Sözkonusu dökümanın milletvekilleri arasında elden ele dolaşmasının ardından, Molark adlı bağımsız yayın organında çıkan habere göre, Ermenistan’a yerleştirilecek Rus silahlı gücünü formüle edebilmek amacıyla Dışişleri Bakanlığı’nda tartışma olmuştur. Ve Erivan, Avrupa Konvansiyonel Güçler Anlaşması çerçevesinde Rus güçlerine izin verme kararı almıştır.

 

Henüz Koçeryan iktidara gelmeden önceye, 1997 yılına ait yukarıdaki haberin ardından, 20 eylül 2001 günü Justin Burke imzası ile Armenia Daily Digest’in (Ermenistan Günlük Haber Özetleri) www.eurasianet.org/ sayfasında yayınlanan haberine göre ise, Rusya’nın Ermenistan’daki konumunun ve askeri varlığının önceki Cumhurbaşkanı Ter-Petrosyan’ın iktidar yıllarına göre çok daha güçlendiği anlaşılmaktadır. Sözkonusu bu ikinci habere göre, Ermenistan Parlementosu Savunma, Ulusal Güvenlik ve Uluslararası İlişkiler Komisyonu Başkanı Vaan Ovanesyan, “Azerbeycan, Gürcistan ve Türkiye arasındaki askeri işbirliğine karşı denge sağlayabilmek için Ermenistan’ın kendi iktidar alanında Rus askeri üssü bulundurmaya gereksinimi vardır.”, demektedir. Aynı kişi bu gelişmenin, “Ermenista’nın Rusya tarafından yeniden kolonileştirilmesi” anlamına geldiği düşüncesinede karşı çıkmaktadır. Ermeni gazetesi Ayots Ashkar’ın 19 eylül 2001 sayısında yayınlanan Vaan Ovanesyan ile yapılmış bir röportajın başlığı, “Ermenistan’ın Rus askeri üssüne gereksinimi vardır” biçimindedir. Aynı söyleşide gazeteci soru biçiminde, “Rusya ve Ermenistan savunma bakanlarının imzaladıkları yeni anlaşmaya göre 102nci Rus askeri üssüne daha geniş bir alan verilmektedir. Bazı politikacılar ve basın organları bu gelişmeyi Rusya’nın Ermenistan’ı yeniden kolonileştirmesi olarak yorumladılar.”, demektedir. Bu düşünceye kendi gerekçeleri ile karşıçıkan Ovanesyan, Rus askeri üssü için Gürcistan ve Azerbeycan’ın Türkiye ile son yıllarda geliştirdikleri askeri işbirliğini gerekçe olarak göstermektedir. Ayrıca aynı röportajdan, Ermenistan’ın Birleşik Devletler Ortak Güvenlik Anlaşması içinde özel bir rol üslendiği ve Avrasya Ekonomik Birliği’ne de katıldığı anlaşılmaktadır.

 

Kuzey Ermenistan’daki Giumri (Gyumri) Rus askeri üssünü teftiş eden Türk ve Alman subayları, üsteki silahların Rusya tarafındanda kabuledilen yenilenmiş Avrupa Konvansiyonel Güçler Anlaşması’nın sınırlarını aşmadığını rapor etmişlerdir. Ayrıca, www.great-britain.mid.ru/GreatBritain/pr_rel/pr46.htm adresinde yeralan 8 kasım 2000 tarihli bir basın açıklamasına göre Rusya, Gürcistan’daki Akhalkalaki askeri üssünden 76 zırhlı savaş aracını Ermenistan’daki Gyumri (Giumri) askeri üssüne nakledecektir. Bunun yanında, www.mutalibov.org/ adresinde M. Yasharoğlu imzalı “Expenses of American Democracy” (Amerikan Demokrasisinin Bedeli) başlıklı yazıda, gelecek yıl Nogorno- Karabağ’a yapılacak ABD yardımının 20 milyon Dolar’ı aşacağı ve bunun Ermeni ayrılıkçıların askeri güçlerini geliştirmelerine yarayacağı anlatılmaktadır. Aynı yazıda, ABD’deki Ermeni lobisinin etkisi ile 54 Kongre üyesinin Ermenistan’a yapılan yardımın 2003 yılında 90 milyon Dolar’a çıkartılmasını öngören bir mektubu imzaladıkları kaydedilmektedir. Yazara göre, ABD’nin bu ikiyüzlü politikası (hem Azerbeycan’a ve hem de Ermenistan’a yaranma politiksı) sonuçta Azerbeycan’daki Rusya yanlılarını güçlendirmektedir- yazar, ABD yönetimine kurnazca şantaj yapmaya çalışmaktadır. Yine, http://hoovnews.hovers.com/ adresinde yayınlanan “USA to upgrade Armenian army’s communications system” (ABD, Ermenistan ordusunun haberleşme sisteminin kalitesini yükseltiyor) başlıklı ve 17 haziran 2003 tarihli kısa habere göre, 16 haziran günü Ermenistan Savunma Bakanı Yardımcısı (ikinci kişi) Maj-Gen Artur Agabekyan, “ABD’nin ülke silahlı kuvvetlerinin haberleşme sistemleri için 2003 yılında 3.5 milyon Dolar tahsis ettiğini” söylemiştir. Yukarıda verilen bazı örnek haberlerin yanında, NATO’nun Barış için Ortaklık (PfP) programı içinde Ermenistan’ın da yeraldığı ve ülkede daha önce sözedilen NATO tatbikatının yapıldığı gözönüne alınırsa, tüm Kafkaslarla birlikte özel olarak Ermenistan üzerine ABD ile Rusya Federasyonu arasında şiddeti giderek artan büyük bir rekabetin yaşanmakta olduğu anlaşılır. Zaten, Justin Burke imzası ile Armenia Daily Digest’in (Ermenistan Günlük Haber Özetleri) www.eurasianet.org/ adresinde 18 mayıs 2000 tarihinde yayınlanan haberine göre, Rus Generali Leonid Ivashov, Ermeni gazetesi Ayots Ashkar ile yaptığı söyleşide, ABD ile NATO ülkelerinin Ermenistan ve Rusya arasındaki askeri işbirliğini kopartmaya çalıştıklarını ifade etmiştir. General, “eğer uyanık olursak kendi kaderimizi tayin etmemiz kolaylaşır”, demiştir. Aynı habere göre, Rusya-Ermenistan arasındaki stratejik ortaklık bir gerçektir. Rusya, Ermenistan’daki askeri üssünü güçlendirmekte, üsteki aygıtları modernleştirmektedir.

 

6. ABD'nin artan ağırlığı, İran ve Rusya'nın arayışları, yükselen gerilim

Afganistan ve Irak’taki Amerikan askeri varlığı İran yönetimini sinirlendirmekte ve özellikle Kafkaslar’ı içine alan bölgesel güvenlik arayışlarını arttırmaktadır. Avrasyanet’in (www.eurasianet.org/) 14 mayıs 2003 tarihli Ariel Cohen imzalı haberine göre, Kafkaslardan’da çembere alınmakta olduğunu gören İran yönetimi, aynı bölgeye yönelik bir güvenlik insiyatifi başlatmıştır. Aynızamanda İranlı subaylar, caydırıcı bir savunma stratejisi geliştirme yönünde kafa yormaktadırlar. İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi, 2003 yılı nisan ayı sonunda Ermenistan’a yaptığı ziyaret sırasında, üç Kafkas ülkesi ile birlikte İran, Rusya ve Türkiye’yi içine alan bir bölgesel ortak güvenlik anlaşması önermiştir. Azerbeycan Dışişleri Bakanı Vilayet Guliyev, bu teklifi reddetmiş ve Azerbeycan’ın tercihinin bölgede NATO’yu güçlendirmek olduğunu bildirmiştir. Gürcistan’da benzer istekleri dile getirmiş, amacının NATO ile bütünleşmek olduğunu belirtmiş ve Kafkaslar’ın güvenliğini Batı dünyası içinde gördüklerini söylemiştir. İran’ın bölgedeki yakın dostu Ermenistan bile sözkonusu öneriyi, yaşama geçirilmesi olanaksız olarak değerlendirmiştir- Ermenistan’ın muhtemelen temel itiraz nedeni, İran tarafından önerilen bölgesel güvenlik anlaşmasının içinde Azerbeycan’a yakınlığı ile bilinen NATO üyesi Türkiye’nin de olmasıdır.

 

Aslında, yukarıdaki paragraflardan birinde anılnış olan 24 haziran 1997 tarihli Türkistan-Newsletter Volume 97’nin doğru biçimde açıkladığı gibi, Ustası olduğu askeri işbirliğindeki “özel ilişkiler” Moskava’nın Ermenistan ile bağlarında çıkış noktası olmuştur. Son beş yılda (1992-97) imzalanan birseri karşılıklı anlaşmalar, Ermenistan’daki Rus askeri üssünün varlığını sürdürmesi ve ortak askeri manevralar iki ülkeyi birbirine bağlanmıştır. İran’la birlikte Ermenistan ve Rusya, Batı ile uyum sağlamış olan Azerbeycan ve Türkiye kutbuna/ eksenine karşı ortak bir ağırlık oluşturmaktadırlar. Gürcistan ve Ukrayna’da, Türkiye-Azerbeycan ekseni ile bağlanmaktadır. Turkistan- Newsletter’dan alınan bu son cümleler şüphesiz doğrudur ve yukarıdaki diğer paragraflarda da aynı anlatımlar yeri geldikçe tekrarlanmıştır ama, bu satırları yazana göre sözkonusu bloklaşmanın hiçbirzaman tam anlamıyla siyah- beyaz ayırımı gibi bir kesinlik taşıdığını düşünmemek gerekir. Kafkaslar’a odaklanmış bu relatif uzun anlatımın tümüde, zaten böyle bir düşünceye, ayrımların yüzde yüz bir kesinlik taşıdığı düşüncesine ulaşılmasını engelleyecek biçimdedir. Daha öncede tekrarlandığı gibi, Türkiye anılan blok içindedir ama, İran ve Rusya ile de özel ilişkiler geliştirmektedir ve yine Kafkaslar’da ortağı olan ABD ile bölgedeki tüm yararlarının uyuştuğunu söylemek akıllıca olmaz. Yine Ermenistan, ABD ve NATO ile farklı ilişkiler geliştirmektedir. Ukrayna ABD ve NATO’ya yaklaşmaktadır ama, diğer yandan Rusya, Ukrayna ekonomisi üzerinde denetim kurmaktadır ve ülkenin geleceği tam kesinlik kazanmış değildir. Gürcistan’ın Abaza Özerk Cumhuriyeti içinde Rusya halen askeri üsse sahiptir. Azerbeycan tüm Batı yanlılığına ve petrol bağlarına karşın Rusya’ya Radar üssü, askeri üs vermiştir vs. Şüphesiz Rusya’nın da ABD ve batı dünyası ile, özellikle Almanya ve Fransa ile özel ilişkileri vardır. Sonuçta, kafkaslar üzerine şiddeti giderek artan ve özellikle ABD ile Rusya arasında şekillenen sert bir rekabet sözkonusudur ama, henüz ilişkiler tam kopma noktasına ulaşmamıştır. Buna karşın, bölgede ABD etkisinin hızla yayılmakta olduğunu, ateşi Ortadoğu ve Orta Asya’yı da içine alacak tehlikeli tırmanmalara doğru sürüklenildiğini söylemek yerinde olur.

 

Diğer yandan, yine aynı www.eurasianet.org/ adresli web sayfasında 10 haziran 2003 tarihinde Igor Torbakov imzası ile yayınlanan makaleye göre, Moskova’daki Politik ve Askeri Analizler Enstütüsü’nün öndegelen analizcisi Aleksander Kharamchikhin, “Rusya’nın Kafkaslar’daki geopolitik konumunu koruyabilmek için Cumhurbaşkanı Vlademir Putin yönetimi elindeki tüm politik ve ekonomik manivelaları kullanmalıdır.”, demiştir. Çünkü artık, -daha öncede belirtilmiş olduğu gibi- Rusya’da politika üretenler Gürcistan ve Azerbeycan’ın kaybedilmesi olasılığı üzerine düşünmeye başlamışlardır. Oleg Artyukov imzası ile 24 ocak 2002 tarihli ingilizce Pravda’da yayımlanan haber yorumda, Azerbeycan’ın NATO’ya katılması durumunda Rusya’nın NATO ittifakı tarafından tam bir çember içine alınacağı söylenmektedir. Kafkaslar’da eylemliliği giderek artan ve Gürcistan ile Azerbeycan’a büyük miktarda askeri birlikler yerleştirmeyi planlayan ABD’ye karşı Rus basınında, bölgenin sorumluluğunuda üzerine yüklenmek zorunda kalacağı ve gelişecek olayları hesaba katması gerektiği konusunda gayrıresmi tehdit içerikli uyarılar yayınlanmaktadır. Türkiye ve Pakistan’ın da hükümetler dışı katkıları ile ABD- Suudi işbirliği nasıl Çeçenistan’daki kıvılcımı yangına dönüştürebilmişse, Rusya’da tüm Kafkaslar’ı karıştırabilecek farklı kozlara sahiptir. Sözkonusu gelişmeler, bölgede giderek artan ABD askeri varlığı ile Kafkaslar’a gelmekte olanın güvenlik değil, daha büyük yeni istikrarsızlıklar ve gerilimler olduğunu göstermektedir.

 

(1)Kendisini birlikçi veya tekçi anlamına Muwahhidun olarak adlandıran prütan (safcı) Vahabi doktrininnin kurucusunun ve O’nu izleyen teologlarının İslam’ı diğer tüm dış etkilerden arındırma, özellikle düalist ideolojilerden (düşünce sistemlerinden) arındırma çabası, olanaksız ve saçmadır. Saçmadır, çünkü, değişik kültürler, dinler, düşünce akımları geçmişin birikimlerine dayanamadan, birbirlerinden alış veriş yapmadan gelişemezler- başka bir ifadeyle, yeryüzünde saf olan ne bir kültür, ne bir düşünce sistemi ve ne de bir soy vardır ve olamazda. Bu açıdan saflaştırmanın, arındırmanın sonu yoktur veya sonu herşeyi sıfırlamak anlamına gelir.

 

Muhammed’de başlangıçta, Eski Ahit’e (Tevrat’a), çok tanrılı Mezopotamya mitolojilerine, Semitik mitolojilere dayanarak dinini geliştirmiştir ve üçüncü Halife Osman döneminde yeniden derlenip kaleme alınan Kuran’a nekadar katkı yapıldığıda belli değildir. Sonradan Ali’den de koparak Harici adını alacak olanlar aynı nedenle Osman’ı öldürmüşlerdir. Vahabiler’in “saflaştırma” saçmalıklarının tam tersine, Abdullah’ın (Allah’ın hizmetkarının, O’nu tanıyanın) oğlu Muhammed, tüm aşiretinin, babasını ve kendisininde inanmakta olduğu yüz kadar Semitik “yaratıcı” ve “demon” (yıkıcı, şeytan) arasından Allah’ı ödünç alıp tek “yaratıcı” haline getirmiştir. Aynen eski büyük Mezopotamya tanrılarının sahip oldukları gibi tüm gücü (iyiliği ve kötülüğü) tekbaşına O’na (Allah’a) malederek monoteist bir din şekillendirmiştir. Yani saflaştırma yoluyla değil, iyice karıştırma yöntemiyle Allah’ı tek “yaratıcı” güç haline getirmiştir. Sonuçta, tüm gücü (iyiliği ve kötülüğü) elinde toplayan bir “yaratıcıya” sahip doktrin olarak doğan İslam, yayıldıkça, süreç içinde düalist (iyiliği ve kötülüğü farklı merkezlere bağlayan, “yaratıcı”yı sadece iyiliklerin efendisi olarak tarif eden) Hint- Avrupai ve Hint- İrani mitolojilerden, Şamanizm’den, Hıristiyanlıktan ve Platonizm’den birçok şey alarak zenginleşmiştir.

 

Özellikle Şia ve değişik ölçülerde tüm Sufi tarikatlar bu özetlenen ikinci katagoriden derin biçimde etkilenmişlerdir. Bunlar, Sünni inançların tersine, düalist bir dünya görüşüne sahiptirler. Aynı etkiler, daha sınırlı ölçülerde, “Büyük Fitne” olarak anılan Şam (Demaskus) merkezli Emevi yönetimine karşı başkaldırı yıllarının entellektüel tartışma ortamında ve Abbasi yönetiminin sonderece halkcı ve demokratik başlangıç yıllarında gelişen ilk üç büyük Sünni okula, Hanefilik’e, Malikilik’e ve Şafiliğe’de sızmışlardır. Tüm bu etkileri arındırma iddiasında olan Muhammed ibn- Abdulvahab (1703/ 4- 1787) tarafından şekillendirilen Vahabi reaksiyonu ise, köken olarak, Ahmed ibn- Hambeli (780- 855) tarafından şekillendirilen ve Sünnilik içindeki dört büyük okuldan sonuncusu ve reaksiyoneri olan Hambeliliğe dayanmaktadır. Hambeli doktrini, Hariciliği resmi devlet ideolojisi haline getiren Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmine ve aydınlanmacılığına karşı derin ve dar görüşlü bir taşra Arap tepkisi olarak doğmuştur. Vahabi inancının babası Abdulvahab’ı asıl esinlendiren kişi ise, Moğol istilası yıllarında Şam/ Demaskus’ta Hambeli okulunu çok daha tutucu bir tepki olarak yeniden üreten Ibn Taymiyya (1263- 1328) olmuştur. Kısacası, düalist dünya görüşüne, tüm gelişmelere, aydınlanmaya, akılcılığa ve kültürel zenginliğe karşı gerici saldırgan bir tepki olarak doğan Vahabi inancı, özünde, sözde karşı olduğu Paganizm’e ama, sadece Semitik Paganizm’e ve dar Bedevi kültürüne dayanmaktadır. Özellikle Şia inancını ve tüm Sufi inançları düşman olarak gören Vahabi yanlıları, Arap yarımadasını kana boğmuşlar, tüm anıtları, mezar taşlarını da tahrip ederek tarihleri boyunca büyük bir yıkıma neden olmuşlardır. İlk üç büyük Sünni okulu dahi düşmanca karşılarına alan bu gerici Vahabi tepkisinin önderleri yarı bağımsız Mısır Valisi/ Ayan Mehmet Ali Paşa tarafından yakalanmış ve Refomcu Osmanlı Sultanı II. Mahmud tarafından cezalandırılmıştır.

 

(2) Şüphesiz bu büyük operasyon, Batı Avrupa’yı, Rusya’yı, Ortadoğu’yu, Çin’i tam bir çember içine almak okadar kolay değildir. Halen rakipsiz üstünlükte olan askeri teknolojik gücüne, uzay ve deniz hakimiyetine karşın ABD’nin bukadar geniş bir alanı istediği gibi denetlemesi olanaksızdır. ABD yönetimleri, rakipsiz dünya hakimiyetine giden kanlı yolları üzerindeki zengin etnik çelişkileri sonuna dek kullansalarda, bir sınırdan sonra ABD toplumu, sürekli şişen askeri bütçeyi kaldıramaz duruma gelecektir. Pentagon’un tüm militarist dikişleri sırayla patlamaya, sökülmeye başlayacaktır.

 

3 temmuz 2003

Yusuf Küpeli   

 

yusuf@comhem.se  

http://www.sinbad.nu/