Rahmi Yıldırım, KAMUSAL  ALAN  NERESİ?

Türbanın özgürlük simgesi olduğu savı, propaganda amaçlı bir politik söylemden ibaret ve günlerdir yapılan kamusal alan tanımlarından daha bilimsel bir değeri yok... Bugün iktidardalar ve işsiz dolaşan 5 milyon kişinin, açlık yoksulluk sınırında kıvranan 20 milyon vatandaşın derdine türban kadar değer vermiyorlar. Aslında, dertleri yoksulluğu yenmek olmadığı gibi türban da değil. Bal tutan parmağını yalar yasasını uyguluyorlar, o kadar...

 

  KAMUSAL  ALAN  NERESİ?

           

             Rahmi Yıldırım rahmiyil@ttnet.net.tr

 

            Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’de üniversitede türban yasağının insan hakları ihlali olmadığına karar verdi; ancak, Avrupa Mahkemesi’nin türban yasağını haklı bulması da türban tartışmasını bitirmeye yetmedi.

           

           İslamcı siyasetçiler ve yazarlar Avrupa Mahkemesi’ne hayli kızgınlar. Her kafadan bir ses çıkıyor. Kimisi, “Zaten Hıristiyan mahkemesinden adil bir karar çıkmazdı” diyor, kimisi Avrupa Mahkemesi’nin laikçiler tarafından kandırıldığını sanarak kendisini avutuyor, en insaflı olanları ise Avrupa Mahkemesi’nin konuyu yeniden düşünmesi gerektiğini söylüyor.

 

            Avrupa Mahkemesi’nin kararını incelemedim; ama, bu kararın Türkiye’de çıkabilecek tehlikeli bir kargaşayı önlediği söylenebilir. Avrupa Mahkemesi, “üniversitede türban yasağı insan haklarının ihlalidir” deseydi, Türkiye’de olabilecekleri kestirmek için kâhin olmaya gerek yok. Yeni duruma ilişkin bir yasa ya da yönetmelik bile beklemeden üniversiteler ve resmi daireler nasıl bir gösteri alanı haline gelirdi, gün gibi ortada.

 

            Resmi kurumlarda böyle bir gösteri ve davet edeceği karşı gösteriler Avrupa Mahkemesi’nin kararıyla önlendi; ancak, dinci yazar ve siyasetçiler pes etmedi. Cumhurbaşkanı Sezer’in NATO zirvesi sırasında verdiği yemeğe siyasetçilerin türbanlı eşlerini çağırmamasını dillerine doladılar; sözümona liberal medyadaki  yandaşlarıyla bir “kamusal alan” tartışmasıdır tutturdular. Cumhurbaşkanı Sezer’in ne despotluğunu bıraktılar ne dediğim dedikçiliğini.  Cumhurbaşkanı seçilmiş, ama cumhurun başı olamamış; kendisini hâlâ Anayasa Mahkemesi Başkanı sanıyormuş; hukukçu kimliğini bırakıp bir türlü siyasetçi kimliğine terfi edememiş falan…

 

            Naçizane fikrim, Cumhurbaşkanı kendisine sataşanları ve hatta açıkça hakarete yeltenenleri muhatap almamakla en doğrusunu yapıyor. Çünkü ne yapsa, yaranması mümkün değil.

 

            Kamusal alan tartışmasını başlatan bu kez Başbakan Erdoğan oldu. İmam hatip okulları ve türban konusunda sözlerini tutamadığı için seçmene karşı düştüğü mahcup durumu, kamusal alan tartışmasıyla perdelemeye çalıştı. Parti grubunda, kamusal alanın  tornadan çıkmış tek tip insanlardan ve fikirlerden oluşmadığını, kamusal alanın farklılıkları ortadan kaldırmaması gerektiğini söyledi:

 

            “Kamusal alan, farklı bireylerin farklı toplumsal kesimlerin farklı fikirlerin medeni ve demokratik biçimde bir arada bulunmalarına ve yarışmalarına imkan veren bir alandır. Kamusal alan özgürlüklerin ve hakların hayata geçirildiği, yaşandığı alandır. Özgürlüklerin yok edildiği bir alan değildir. Yani insanların birlikte, birbirleriyle etkileşerek yaşadığı, her türlü farklılığın kendine hayat bulduğu bir alandır. Toplumun özgürlük talebine cevap vermek istiyorsak, kamusal alanı insanlarla renklerle farklılıklarla ve özgürlüklerle donatılmış bir alan haline getirmek durumundayız. Türkiye’de yapılan yanlış, kamusal alanın sadece mekân üzerinden tanımlanmasıdır. Oysa bu alan, bazılarının zannettiği devlet alanı da değildir”

 

            Erdoğan kamusal alanı “özgürlük alanı”diye tanımladı; ama, çok değil üç yıl  önce,  benzer bir tartışmada, kamusal alanda herşeyin serbest olamayacağını, sözgelimi kamusal alanda içki satılamayacağını, içilemeyeceğini söylediğini anımsamaya yanaşmadı.

 

            Şaşılacak bir yön yok. Çünkü, ne de olsa Erdoğan, kendi ifadesiyle tramvay demokratı. Yani, “Demokrasi bir araçtır, bizi istediğimiz yere götürecek tramvaydır.”

 

            Dünkü söylemiyle bugünkü söyleminin çelişmesi salt Tayyip Erdoğan’a özgü bir tutarsızlık değil. Yeterince anlaşıldı ki, Tayyip Erdoğan da,  Süleyman Demirel, Turgut Özal, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit ve ötekilerle aynı kumaştandır. Yani sadece sermayeye ve kendisine demokrat, sadece kendisine müslüman. Üç yıl önceki sözleri de, gerçekte nasıl bir kamusal alan istediğinin başka söze gerek bırakmayan kanıtı. Esasen, özlediği kamusal alan, İran’da, Suudi Arabistan’da dünyanın gözü önünde…

 

            Erdoğan da selefleri gibi, kendi bilgi alanına girmeyen konularda nutuk atmaktan kendini alamıyor. Kamusal alan konusunda söyledikleri laf çorbasından ibaret.  Hatta Sakallı Celal’e sorulursa, “Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür” yanıtı da alınabilir.

 

            Gerek Başbakan’ın gerekse Erdoğan’dan aldıkları ilham üzerine medyada kamusal alan üzerine ahkâm kesenlerin söyledikleri körün fili tanımlamasından öte bir değer taşımıyor. Hepsinin ortak noktası, “Kamusal alan özgürlük alanıdır; türban özgürlük simgesidir, kamusal alanda türban yasağı inanç özgürlüğüne aykırıdır.”

            Türbanın özgürlük simgesi olduğu savı, propaganda amaçlı bir politik söylemden ibaret ve günlerdir yapılan kamusal alan tanımlarından daha bilimsel bir değeri yok.

 

            Kısaca değinmek gerekirse:

 

            Kamusal alanın nasıl tanımlanması gerektiği, sınırının ne olduğu konusunda görüş birliği bulunmuyor. Bir görüşe göre, kişisel yaşam alanı dışındaki her ortam, kamusal alandır. Kamusal alan-özel alan ayrımında ilk olarak kamu hukuku-özel hukuk ayrımı yapılıyor ve kamu hukukunun geçerli olduğu ortam, kamusal alan diye tanımlanıyor. Kamusal alan bu denli geniş tutuluyor; ama, ortak kamusal alan, resmi kamusal alan diye bir ayrım da yapılabiliyor. Resmi kamusal alan,  toplumun tümü adına yetki ve otoritenin kullanıldığı alan, yani devlete ait alan diye tanımlanıyor. Dar anlamda kamusal alan denildiğinde de, ilk devlet kurumlarının bulunduğu alan akla geliyor.

 

            Kamusal alan böyle tanımlandığında, “kamusal alan özgürlük alanıdır, türban yasağı olamaz” söyleminin asıl niyeti kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çünkü, Türkiye’de özel alanda ve ortak kamusal alanda zaten türban yasak değil. Türban yasağı sadece, toplumun tümü adına yetki ve otoritenin kullanıldığı resmi kamusal alanda var. Şimdi burada serbest olması isteniyor, şeriat-laiklik tartışması da biraz buradan çıkıyor.

 

            Türban üzerinden verilen mücadelenin iki tarafı var.

Bir taraf  “Din devletin emrinde olsun” siyaseti güdüyor; öteki taraf “Devlet dinin emrinde olsun” siyaseti güdüyor.

İki taraf da mücadeleyi kadınlar üzerinden veriyorlar. Dinciler kapatıp cepheye sürdükleri kadının arkasına saklanıyor, öteki taraf kapalı kadını resmi alana sokmuyor.

Türbanın inanç özgürlüğünün simgesi olduğunu söyleyenler, nedense kadının kocasının dördüncü karısı olmak,  mahkemede ve miras hukukunda erkeğin ancak yarısı olmak, icabında kocası tarafından dövülmek gibi haklarına(!) sahip çıkmıyorlar.

Bugün iktidardalar ve işsiz dolaşan 5 milyon kişinin, açlık yoksulluk sınırında kıvranan 20 milyon vatandaşın derdine türban kadar değer vermiyorlar.

Aslında, dertleri yoksulluğu yenmek olmadığı gibi türban da değil. Bal tutan parmağını yalar yasasını uyguluyorlar, o kadar.

Sözüm Cumhurbaşkanı’na değil. Türban yasağı ile laikliği koruma mücadelesi verdiği zannedilen  tarafın da asıl derdi laiklik filan değil. ‘Erbakan tarikat şeyhlerine iftar verdi’ diye ihtilal yapmaya yeltenen generallerden kimi Korkmaz Yiğit’in danışmanı oldu, kimi Cavit Çağlar ile banka hortumlama davalarının sanığı oldu. Laiklik maskesi altında hortumcularla kolkola giren siyasetçilerin  bazıları ise, Yüce Divan’da yargılanacaklar.

Cumhurbaşkanı, Emine Erdoğan’ı  resmi alana sokmayarak, kendisiyle tutarlı bir davranış sergiliyor; ama, Emine Erdoğan’ın Çankaya Köşkü’ne alınmamasıyla laikliğin korunabildiği  kuşkulu. Emine Erdoğan resmi alanın dışında, ama sırf türbansız ya da sarıksız olduğu için Tayyip Erdoğan resmi alanın tam içinde ve üstelik iktidarın da sahibi. Bu çelişkiye Cumhurbaşkanı nasıl bir çare bulur, artık kendisi bilir.

Sözün özü, kamusal alan neresi, belli değil; ama kamusal yalan ve talan son derece belirgin.

Burası Türkiye!

Rahmi Yıldırım

16 Temmuz 2004

bağlantılı metin:

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

 

 http://www.sinbad.nu/