Yeni NOT: 21 Mayıs 2014 Çarşamba günü, bu metne, birbuçuk sayfa kadar ek bilgi yüklendi. İyi okumalar diğiyle.- Yusuf Küpeli

not: Aşağıdaki 12 punto ile 10 A-4 sayfası tutan bu metin, aslında, türkçe konuşan halkların dilleri ve tarihleri üzerine yazılmış oldukça geniş kapsamlı bir kitabın bölümlerinden birisidir. Kitabın tümü yayınlandığı zaman, zengin kaynak listesi de basılacaktır. Y. K.

 

Yusuf Küpeli, ALTIN ORDU (GOLDEN HORDE) YA DA KIPÇAK KAĞANLIĞI ÜZERİNE NOTLAR

 

(...) Macarlar’ın “Kûn” olarak adlandırdıkları Kıpçaklar, Güney Sibirya’da, Moğolistan’ın kuzeybatısındaki Altaylar yöresinde, büyük Ob Nehri’nin doğduğu alanlarda yaşamakta olan Kimek Türklerine mensup idiler. René Grousset’in anlatımı ile Kimekler, aslında, Oğuzlar ile yakın akraba idiler. Hakında daha önce kısaca bilgi verilmiş olan Kaşgarlı Mahmud’a göre, bunların (Kimeklerin) dilleri, diğer Türk topluluklarının dillerinden, kelime başlarındaki “y” harfinin “c”ye dönüşmesi ile ayırt edilmekte idi... Yine René Grousset’in anlatımı ile, ilk kez 1054’de Rus tarihçiler, Oğuzlar’ı önlerine katmış olarak gelen Kıpçaklar’dan, Oğuzlar ile birlikte sözedeceklerdi...

 

(...) Kıpçak Kağanlığı, başlangıçta, büyük Cengiz-Moğol İmparatorluğu’nun batı kolunu oluşturmaktaydı. Sözkonusu devlet, 1240’lı yıllarda, Karpatlar’a dek uzanan tüm Ukrayna’yı, günümüz Rusyası’nın çok büyük kısmını, Kuzey Kafkasya’yı, Hazar Denizi’nin kuzeyini, ve Aral gölünü içine alan bir imparatorluk konumundaydı... Yeryüzünün en büyük kara imparatorluğunu kurmuş olan Cengiz Kağan’ın torunu ve Kıpçak Kağanlığı’nın kurucusu Batu (ölümü, yaklaşık 1255), 1235 yılında, Cengiz İmparatorluğu’nun batı kolunun önderliğine seçilmişti. Moğollar’dan ve Kıpçak türkçesi konuşan Türkler’den oluşan, ve içinde göçerlerin ağırlıklı olarak yeraldıkları bu birlik, birçeşit “askeri demokrasi” ile yönetilmekteydi. Bu koalisyon’da, kurulacak imparatorluğa adını verecek olanlar, kuruluşundan kısa süre sonra imparatorluğun tek egemeni olacak olan ve Kıpçak türkçesi konuşan Türkler’den başkası değildi. Kıpçak türkçesi konuşanlar arasında, daha önce ayrıntılı olarak sıralamış olduğum gibi, Tatarlar, Sibirya Tatarları, Kırım Tatarları, Kazakhlar, Kırgızlar, Karaçaylar vs. gibi Türk halkları bulunmaktadır...

 

 

ALTIN ORDU (GOLDEN HORDE) YA DA KIPÇAK KAĞANLIĞI ÜZERİNE NOTLAR

 

Günümüz Rusyası’nın bozkırları, Kıpçak (Kıpchak) türkçesi konuşan halklardan hemen önce, bir Oğuz Türkçesi konuşan göçebe Peçenek Türkleri’nin kontrolları altında idi. Bizans’ın, “Patzinakoi”; Latinler’in, “Bisseni”; Macarlar’ın, “Besenyo” olarak adlandırdıkları bu savaşcı göçebe halk, 500’lü yıllar ile 1100’lü yıllar arasında Karadeniz’in kuzeyindeki steplerin egemeni konumunda olacaktı... Başlangıçta Batı Gök Türk Konfederasyonu’nun bir parçası olan Peçenekler, yine bir Türk topluluğu olan Karluklar tarafından aşağı Siriderya (Jaxartes River) ve Aral Gölü civarına itileceklerdi. Ve onlar oradan daha batıya doğru hareket edeceklerdi...

 

Daha önce bu metinde, Hazarlar’ın iktidar alanı içindeki Magyar aşiretlerinin, 833 yılında, Peçenek Türkleri tarafından Don ve Dinyeper nehirleri arasındaki arazilerden daha güneye ve batıya doğru kovulmuş olduklarını yazmıştım. Yine daha önce, 800’lü yılların sonlarına doğru, Bizans İmparatoru’nun savaş halinde olduğu Bulgarlar’a karşı Macarlar’dan yardım istediğini; bunun üzerine Bulgarlar’ın da, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarının efendisi konumundaki Peçenek Türkleri’nden yardım istediklerini, ve Macarlar’ın Peçenekler karşısında ağır bir yenilgiye uğramış olduklarını, kaydetmiştim... Peçenekler, 944’de, Ruslarla birlikte Bizans’a saldıracaklardı. Yine onlar, 1026’da Tuna’yı aşıp Bizans’a karşı savaşa gireceklerdi ama, durdurulacaklardı...

 

Diğer yandan, Anadolu’nun kapılarını Türklere açan Malazgirt meydan muharebesi sırasında, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun ikinci hükümdarı olan Alp Arslan’a (iktidarı, 1063- 72) karşı savaşan Bizans İmparatoru IV. Romanus Diogenes’in ordusunun içinde, Bulgaristan kökenli Uz (Oğuz) Türkleri, ve yine onlar gibi Bizans ordusunda paralı askerlik yapan ve günümüzde artık varolmayan bir Oğuz Türkçesi konuşan göçebe Peçenek (Pecheneg; grekçe, Patzinokoi; latin, Bisseni; macarca, Besenyo) Türkleri bulunmaktaydı. Sözkonusu Uz (Oğuz) Türkleri ve Karadeniz’in kuzeyindeki steplerin göçebeleri olan Peçenek Türkleri, Avcıoğlu’na göre, savaştan bir gün önce, karşılarındakilerin Türk olduklarını tesadüfen anlayacaklardı. Bunun üzerine, Uz ve Peçenek Türkleri Alp Arslan’ın ordusundaki Türklerle gizlice anlaşacak ve savaş sırasında saf değiştireceklerdi... Bu Türkler Müslüman olmamalarına karşın, kendileri ile ortak dile sahibolanların saflarına geçmeyi yeğleyeceklerdi...

 

Şimdiki Rusya’nın bozkırlarında Peçenekler’in yıldızları sönerken, Kıpçak suvarilerinin nal sesleri duyulmaya başlanacaktı... René Grousset’e göre Peçenekler, Kıpçaklar’ın baskıları sonucu, Trakya’yı işgaledip Edirne (Adrianople) yakınındaki İpsala’ya dek ilerleyerek Bizans’ı barışa zorlayacaklardı... Müslüman Anadolu (Rum) Selçukluları ile anlaşan Hiristiyan Peçenekler, 1090’da, batıdan Konstantinoupolis’e (Constantinople, İstanbul) saldıracaklardı. Bu sırada Anadolu Selçuklu Ordusu’da doğudan İzmit’i (Nicomedia) tehdit etmekteydi... İki ateş arasında kalmış olan Bizans İmparatoru I. Alexius (I. Alexius Comnenus; imparatorluğu, 1081- 1118), Karadeniz’in kuzeyindeki steplere egemen olmuş Kıpçaklar’dan (Kumanlar) yardım isteyecekti. Şamanist Kıpçaklar, 1091’de, Peçenekleri arkadan vuracaklardı. Birleşik Bizans-Kıpçak ordusu karşısında Peçenek güçleri neredeyse toptan yokedileceklerdi... Bundan sonra Peçenekler’in büyük kısmı Macaristan’a yerleşecekti...

 

Artık Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda at koşturanlar, Kıpçak ve Oğuz Türkleri idiler. Guz veya Türkmen adıyla da anılan Oğuzlar, daha çok Hazar Denizi’nin kuzeydoğusunda ve Aral Gölü’nün kuzeyinde göçebe yaşamı sürdürmekte idiler. Daha erken Müslüman olmaya başlayan bu Türklerden Selçuklular, İran ve ardından Irak üzerinde egemen olacaklardı... Rusların “Polovoçi”, Bizans’ın “Komanoi”, Arab Coğrafyacı İdris’in “Kumani”, ve Macarlar’ın “Kûn” olarak adlandırdıkları Kıpçaklar, Güney Sibirya’da, Moğolistan’ın kuzeybatısındaki Altaylar yöresinde, büyük Ob Nehri’nin doğduğu alanlarda yaşamakta olan Kimek Türklerine mensup idiler. René Grousset’in anlatımı ile Kimekler, aslında, Oğuzlar ile yakın akraba idiler. Hakında daha önce kısaca bilgi verilmiş olan Kaşgarlı Mahmud’a göre, bunların (Kimeklerin) dilleri, diğer Türk topluluklarının dillerinden, kelime başlarındaki “y” harfinin “c”ye dönüşmesi ile ayırt edilmekte idi... Yine René Grousset’in anlatımı ile, ilk kez 1054’de Rus tarihçiler, Oğuzlar’ı önlerine katmış olarak gelen Kıpçaklar’dan, Oğuzlar ile birlikte sözedeceklerdi...

 

Sonuçta, 1065’de ve ardından gelen yıllarda Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırların tek egemeni olarak Kıpçaklar gözükeceklerdi. Ünlü Arab tarihci Ibn al-Athir (Abu al-Hasan ´Ali ´Izz ad-Din Ibn al-Athir, 1160- 1233), 1120- 21 yıllarında Kıpçaklar’dan Gürcüler’in müttefikleri olarak sözedecekti... . René Grousset’e göre yaklaşık aynı yıllarda bir kısım Moğol kabileleri Çin-Mançurya sınırından gelerek Kıpçak kitleleri içine, Ural Dağları ve Volga Nehri bölgesine yerleşeceklerdi. Yönetici sınıf olarak Kıpçaklar, bu yeni gelenleri teşkilatlandıracak ve muhtemelen kısa süre içinde asimile edip Türkleştireceklerdi. Kısacası Moğol göçmenler, Kıpçaklar arasında eriyip kaybolacaklardı...

 

Kıpçak Türkleri şimdiki Rusya bozkırlarının efendisi konumuna yükselirlerken, doğularında, Moğolistan’da, yeni gelişmeler olmaktaydı... Büyük zorluklar içinde babasız olarak büyümüş Temuçin, zekası, azmi, ve silah gücü ile Moğol kabilelerini birleştirmeyi başaracaktı. Moğolistan’ın kuzeyinde Onon Nehri kıyısında Moğol aşiretlerinin temsilcileri, 1206 yılında toplanacaklardı. Bu büyük aşiret meclisi, Temuçin’i, “Evrensel Önder” anlamına “Cengiz Kağan” ünvanı ile tüm Moğolların kağanlığına seçecekti... Artık tarih yeniden yazılmaya başlanacaktı...

 

Cengiz Kağan (Temuçin, 1155? veya 1166/ 67- 18 Ağustos 1227) önderliğinde Moğollar, 1211- 1215 yıllarında, kuzey Çin’de egemen olacaklardı- Pekin, 1215’de Moğolların ellerine düşecekti... İleride Moğollar, Cengiz Kağan’ın torunu Kubilay Kağan (1215- 1294) eliyle Çin’in tümünde egemen olacaklar ve Yüan Hanedanı’nı (1206- 1368) oluşturacaklardı... Mâveraünnehir’in (Transoxania) batı sınırını oluşturan ve günümüzde Özbekistan ile Türkmenistan arasındaki sınırın büyük kısmını çizen Amuderya (Oxus Nehri) adlı nehrin iki yakasında kurulmuş olan Müslüman Türk devletini yöneten Harizim Şah Hanedanı (Kwarezm-Shah Hanedanı, 1077- 1231), adeta “ülkelerini istila etmesi için” Cengiz Kağan’ı kışkırtacaktı. Harizim Şahlar, Moğol İmparatorluğu’nun temsilcilerini öldürecekler ve onları aşağılayacaklardı...

 

Cengiz Kağan’ın orduları, 1222- 23 yıllarında tüm Transoxania (Mâveraünnehir, Nehirler Arası) topraklarını, bir başka ifade ile büyük Aral Gölü’ne dökülen Amuderya (Oxus Nehri) ile Siriderya (Jaxartes Nehri) arasında kalan geniş toprakları elegeçirmekle kalmayacak, aynızamanda Cengiz Kağan’ın generalleri Urallar’a, Volga kıyılarına dek ilerleyeceklerdi. Sonuçta Moğol savaşcıları, Kıpçaklar ile birleşecekti...

 

Cengiz Kağan’ın ordularının Harizim Şah Hanedanı’na ait tüm toprakların elegeçirilmesi, 1231 yılına dek sürecekti... Daha Cengiz Kağan sağ iken, -Çin’in kuzeyini de içine alan- büyük Moğol İmparatorluğu’nun sınırları, Makendonyalı İskender’in egemen gözüktüğü alandan dört kez daha büyüktü. Sözkonusu imparatorluğun sınırları içine Çin’i tümüyle katacak olan Cengiz Kağan’ın torunu Kubilay Kağan (1215- 1294) döneminde bu sınırlar, Pasifik’ten Karadeniz’in batı kıyılarına dek uzanacaklardı... Kanlı savaşların yaşandığı bu dönem, aynızamanda Doğu-Batı ilişkilerinin geliştiği, iki kıta arasında güvenlikli ticaretin ve kültür alışvarişinin başladığı yıllar olacaktı. Başta Marco Polo (1254- 1324) olmak üzere daha birçok gezgin Doğu’ya, Çin’e ulaşacaktı... Batı’nın Çin’den alacağı ve öğreneceği çok şey olduğu gibi, özellikle Vatikan, Moğollar’ı, Müslüman devletlere, Memluklular’a, Selçuklular’a karşı kışkırtıp destekleyecekti. Vatikan, Ortadoğu’nun zenginliklerine gözdikmiş Haçlı orduları ile Moğollar arasında ittifak oluşturma çabasına girecekti...

 

Kıpçak Kağanlığı, başlangıçta, büyük Cengiz-Moğol İmparatorluğu’nun batı kolunu oluşturmaktaydı. Sözkonusu devlet, 1240’lı yıllarda, Karpatlar’a dek uzanan tüm Ukrayna’yı, günümüz Rusyası’nın çok büyük kısmını, Kuzey Kafkasya’yı, Hazar Denizi’nin kuzeyini, ve Aral gölünü içine alan bir imparatorluk konumundaydı... Yeryüzünün en büyük kara imparatorluğunu kurmuş olan Cengiz Kağan’ın torunu ve Kıpçak Kağanlığı’nın kurucusu Batu (ölümü, yaklaşık 1255), 1235 yılında, Cengiz İmparatorluğu’nun batı kolunun önderliğine seçilmişti. Moğollar’dan ve Kıpçak türkçesi konuşan Türkler’den oluşan, ve içinde göçerlerin ağırlıklı olarak yeraldıkları bu birlik, birçeşit “askeri demokrasi” ile yönetilmekteydi. Bu koalisyon’da, kurulacak imparatorluğa adını verecek olanlar, kuruluşundan kısa süre sonra imparatorluğun tek egemeni olacak olan ve Kıpçak türkçesi konuşan Türkler’den başkası değildi. Kıpçak türkçesi konuşanlar arasında, daha önce ayrıntılı olarak sıralamış olduğum gibi, Tatarlar, Sibirya Tatarları, Kırım Tatarları, Kazakhlar, Kırgızlar, Karaçaylar vs. gibi Türk halkları bulunmaktadır...

 

Kendileri tarafından Kıpçak (Kıpchak) Kağanlığı olarak adlandırılan, Batı’da ise daha çok “Golden Horde” (“Altın Ordu”) olarak tanınan bu imparatorluğu kuran iki halktan daha kalabalık olanı, Kıpçaklar, sözkonusu devlete adlarını vereceklerdi... Aslında, Batılılar tarafından “Golden Horde” olarak anılan bu imparatorluğun sözkonusu adı, daha doğrusu “Golden Horde” adının türkçe karşılığı, başlangıçta biraz kafamı karıştırdı. Çünkü, “horde” sözcüğünün ingilizce sözlükte karşılığı, “büyük bir grup insan”, veya “insan kalabalığı”, olmakta. “Ordu”, nereden çıktı, yoksa uyduruldu mu?, diye araştırırken, eski kuzeybatı türkçesindeki mukavemet anlamına “Ordï”, “Ordu” sözcüklerinin Polonya dilinde “horda” sözcüğüne dönüşmesinden “Horde” sözcüğünün türetilmiş olduğunu keşfedecektim. Daha doğrusu, böyle bir açıklama ile karşılaşacaktım... Sözkonusu sözcükle ilgili açıklamaları nekadar doğru keşfedip anlayabilmiş olduğumdan emin değilim ama, “Altın Ordu” adındaki “ordu”, bildiğimiz günümüzdeki gibi bir Türk ordusu, ABD ordusu, veya bir benzeri anlamına “ordu” olarak kullanılmamaktadır. Buradaki “ordu”, göçebe bir aşiret gücünü ifade etmektedir. “Golden Horde”deki (“Altın Ordu”) “Horde” sözcüğü, silahlı aşiret kalabalığını, gücünü, direncini, aşiret ordusunu ifade etmektedir...

 

Bir açıklamaya göre ise, “Golden Horde”deki “Golden” sıfatı, savaş zamanı Moğolların, batıya ilerleyen Batu Kağan’ın ordusunun kullandığı altın rengi sarı çadırlardan gelmektedir. Aynı açıklamaya göre, Slav aşiretleri Batu’nun zenginliğini böyle ifade etmiş olmakla birlikte, “Golden Horde” (“Altın Ordu”) deyişi, moğolca, “merkezi kamp” teriminden gelmektedir. Rus günceleri, 1500’lü yıllara dek “Golden Horde” deyişini kullanmışlardır... Yine Rus güncelerine göre, sözkonusu kağanlık, kendi batı kanadı için “Mavi Ordu” (“Blue Horde”), doğu kanadı için ise “Beyaz Ordu” (“White Horde”) adlarını kullanmıştır... Cengiz Kağan’ın en yaşlı oğlu Jöchi, Sibirya’nın ortalarından geçip Kuzey Buz Denizi’ne dökülen Yenisey Nehri’nden Aral Gölü’nün (Aral Denizi’nin) batısına dek uzanan geniş toprakları sahiplenmişti... Babası Cengiz Kağanın ölümümden altı ay kadar önce, Şubat 1227’de yaşamını yitiren Jöchi’nin mirası, kuzeydeki geniş toprakları, Oğlu Batu’ya (1205?- 1255) kalmıştı. Batu’nun kardeşi Berke’de (Orda) ağabeyi ile birlikteydi. Batu, bu geniş sınırların batı yakasını, “Mavi Ordu” (“Blue Horde”) olarak adlandırılan bölümü kendi idaresi altına alırken, doğu yakasını, “Beyaz Ordu” (“White Horde”) olarak adlandırılan bölümü, kardeşi Orda’nın yönetimine bırakacaktı... Mavi ve Beyaz Ordular ilerideki iktidar kavgalarında karşı karşıya geleceklerdir...

 

Volga’nın doğusunda kalan toprakları yöneten Cengiz’in torunlarından Batu (1205?- 1255), amcası Büyük Kağan Ögedey’in buyruğu ile, 1236 yılında, 150.000 kişilik bir süvari ordusunun başında, büyük generali Sübötey (Subutai) ile birlikte batıya, Avrupa’ya doğru saldırıya geçecekti. Bunlar, hafif süvari birlikleri idiler. Kıpçak göçebeleri de bu orduya katılmışlardı... Bozkır süvarilerinin atları, Batı’da olanlara göre daha küçük cüsseli idiler ama, çok daha dayanıklıydılar. Sözkonusu atlarla Moğol- Kıpçak orduları, günde yüz kilometre mesafeyi, günümüz zırhlı birlikleri için bile zor gözüken bir mesafeyi alabiliyorlardı. Aynı ordunun oklarının tesirli mesafesi, 600 metre, yani bir AK-47 tüfeğininki kadardı. Batılı ordularda böyle oklar ve okçular yoktu... O, Batu, Karadeniz’in kuzeyinde Rusya’dan, Doğu Avrupa’dan, Urallar’dan Sibirya’nın içlerine dek uzanan Altın Ordu (Golden Horde) veya Kıpçak Kağanlığı devletinin temellerini atacaktı. İlk Rus devleti olan “Kiev Rus”, 800'lü yılların sonlarına doğru kurulmuştu, ve bu devlet, 1240 yılında, Batu’nun güçleri karşısında yıkılacaktı... 

 

Cengiz Kağan’ın 18 Ağustos 1227’de ölümünden iki yıl sonra, 1229’da, yerini almasını istediği üçüncü oğlu Ögedey (Ögedei, Ogadai, 1185- 1241), Büyük Kurultay tarafından  tüm Moğollar'ın kağanı seçilecekti. Cengiz sadece “Kağan” ünvanını kullanırken, Ögedey, “Büyük Kağan” ünvanını kullanmaya başlayacaktı... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Cengiz Kağan’dan kısa süre önce ölmüş olan en büyük oğul Jöchi, Yenisey Irmağı’ndan Aral Gölü’nün batısına dek uzanan geniş toprakları alırken, en küçük oğul Tolui Doğu Moğolistan’ı, ikinci oğul Çağatay ise Sinkiang-Uygur topraklarının güney bölümü ile zengin Mâveraünnehir bölgesinin büyük kısmını almıştı. Büyük Kağanlığa seçilmiş olan üçüncü oğul Ögedey, Batı Moğolistan ile Sinkiang-Uygur topraklarının kuzeybatı ucuna hükmetmekteydi ama, adları sayılmış tüm kardeşlerin üzerinde bir konuma sahipti. O, Orhon Nehri kıyısında Karakurum adlı bir kent kurmuş ve burasını imparatorluğun başkenti yapmıştı...

 

Cengiz Kağan’ın 1227 yılında ölümünden sonra, yukarıda adları anılmış ve anılmamış olan varisleri, dokuz yıllık bir beklemenin ardından, başkent Karakurum’da, yeniden Batı’ya doğru genişleme kararı alacaklardı... Böylece, Jöchi’nin oğlu Batu, amcası Büyük Kağan Ögedey’in buyruğu sonucu, generali Sübötey’in fili komutasındaki süvari ordusu ile birlikte Batı’ya doğru harekete geçecekti... Batu, Batu’nun komutanları ve sözkonusu ordunun savaşcıları eliyle temelleri atılacak olan “Altın Ordu” İmparatorluğu, veya Kıpçak Kağanlığı, Kafkaslar’a ve Kırım’a dek inmiş olan Rus prensliklerini kuzeybatı yönünde göreceli küçük bir alana sıkıştıracaktı. Daha önce, Rusların Hazar başkenti Sarkel’i zaptedip yıkmış olduklarını, ve yine Bizans ile birlikte Kırımda ve Kuzey Kafkasya’da bulunan Hazar topraklarını zaptettiklerini, Peçenekler’i ağır bir yenilgiye uğratmış olduklarını, yazmıştım... Aslında, ilk Rus devleti, kuzeyden gelen, önce Novgrad kentine önder seçilmiş olan ve tarihçiler tarafından bir viking olduğu iddia edilen, hatta, İsveçli mi yoksa Danimarkalı mı olduğu tartışılan Rurik (Rujurik) tarafından 879 yılında kurulmuştu. “Kiev Rus” olarak anılan bu devlet, 890 yılında Kiev’i başkenti yapmıştı. Sözkonusu devlet, 1240 yılında, doğudan gelen Moğol-Kıpçak süvarileri karşısında, Batu'nun güçleri karşısında yıkılacaktı. Fakat Rurik hanedanı, daha sonra Moskova merkezli olarak devamedecekti. İleride 1598 yılına dek sürecek olan bu hanedanın ve Rus tarihinin en ünlü karakteri, IV. Ivan’dan (Ivan Grozny, Korkunç Ivan, 1530- 84) başkası olmayacasktı... Timurlenk (1336- 1405) gelip te 1300’lü yılların sonunda Kıpçak Kağanlığı’nın temellerini sarsıncaya dek, 1400’lü yılların ilk yarısına kadar Rus prenslikleri, kuzeybatıdaki dar alanlarında kalmayı sürdüreceklerdi...

 

Batu’ya bağlı birlikler, Batu’nun generallerinden Sübötey’in fili komutasında, 1239- 40 yılında tüm Ukrayna’yı almış ve Kiev’e girmişti. Aynı ordu, 1240 yılında, üç koldan Avrupa içlerine doğru ilerleyecekti... Önce onlar, üzerlerine yollanmış olan 20 bin kişilik bir Alman-Polonya ordusunu dağıtarak Polonya’nın güneyindeki Sandomir ve Krakow kentlerini zaptedeceklerdi. Kuzeyden giden, ve Donmuş Oder (Odra) Nehri’ni aşan Baydar, Kadan ve Orda komutasındaki bir tümen atlı (Bazı kaynaklara göre iki tümen atlı.), kendisinden yaklaşık iki kat kalabalık olan ve birçok kaynağa göre sayısı 30- 40 bin kişi arasında değişen bir ortak Alman-Polonya ordusunu, 9 Nisan 1241 günü (bazı kaynaklarda 15 Nisan günü) neredeyse tamamen yokedecekti (Bir Batu Ordusu tümeni, 10 bin askerden oluşuyor.)... Polonya’nın şimdiki Almanya ve Çek sınırı üçgenine yakın Liegnitz (günümüzün Legnica’sı) kasabasında yaşanan savaş sırasında, Silezya’nın İnanmış (Pius) Duku II. Henry komutasındaki ordunun bileşiminde, savaşcı olarak, Alman Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) dışında, bir de Fransız Tapınak Şovalyeleri (Templar) bulunmaktaydı...

 

Burada hemen dönemin Moğol-Türk ordularının örgütlenmelerinden sözetmekte yarar olabilir... “Armméernas Världshistoria I, 1300 f. Kr. – 1300 e. Kr, Frċn Ramses II. Till Djingis khan” (“Orduların Dünya Tarihi I, İ. Ö. 1300- İ. S 1300, II. Ramses’ten Cengiz kağana”) adlı dört büyük ciltlik ordu ve savaş tarihine göre, Moğol ordularındaki en küçük birim, üç savaşçıdan oluşmakta ve “Jurta” (“Yurta”) adını almaktaydı. Günümüzde “tim” adı verilebilecek bu gurup, genellikle aynı ailenin fertlerinden oluşmaktaydı. Üç “Jurta” (“Yurta”) ve bir de komutandan oluşan on kişilik suvari gurubu, “Arban” adını almaktaydı. Günümüzde buna “manga” denilebilir. Kısacası, zamanın Moğol-Türk askeri örgütlenmesinde üç tim (üç “Yurta”) bir mangayı (bir  “Arban”) oluştururken, günümüzde ABD sistemine uygun olarak pentatonic (beşli) sisteme göre örgütlenmiş Türk ordusundaki on bir kişilik bir mangada beşer kişili iki tim bulunmaktadır… On “Arban”ın, yani yüz süvarinin oluşturduğu ve günümüzde “bölük” olarak adlandırılabilecek birlik, “Djaghun” adını almaktaydı. On “Djaghun”un, yani bin süvarinin oluşturduğu bir alay, “Minggan” adını almaktaydı. Tüm bir kabilenin savaşçılarından oluşan bu birlik, kabile aristokrasisinden “noyon” (“noyan”) tarafından komuta edilmekteydi. On “Minggan”ın, on kabilenin birliğinin oluşturduğu 10 bin kişilik süvari ordusu, “Tuman” (“Tümen”) adını almaktaydı. “Ordu” (isveççe, “Armé”) ise, iki veya üç “Tuman”ın (“Tümen”) oluşturduğu ve bir prensin, kağana kan bağı veya eski savaş yoldaşlığı ile bağlı bir “noyon”ın (“noyan”) komutasındaki 20 000- 30 000 kişilik birliğe verilen addı… Anlaşılmış olacağı gibi suvari birliklerinden oluşan bu ordu, -ailelerin ve kabilelerin- onlu sisteme göre örgütlenmesinden oluşmaktaydı. Hiyerarşi, aristokrasinin yapısına uygun olarak şekillenmekteydi…  

 

“Chronicle of the World” (“Dünya Vakkainamesi”, veya “Dünya Günlükleri”) adlı kitapta verilen bilgilere göre, Polonya ordusunda yeralan Teutonic Knights (Töton Şovalyeleri), elit birliklerdi. Yine adı geçen “günlük”lere göre, elit birliklerini Töton Şovalyeleri’nin oluşturduğu II. Henry komutasındaki ordunun neredeyse toptan imha edilmesi ve Henry’nin kafasının kesilmesi, tüm Batı dünyasında yayılan bir korku yaratacaktı. Batı toplumları, Atlantik kıyılarına dek bu süvarileri durdurabilecek bir güç olmadığı inancına kapılacaktı...

 

Töton Şövalyeleri (Teutonic Knights), ilk kez III. Haçlı Seferi başlarken (1190) kurulmuştu. Onlar, 1191 yılında Akkâ (Acre) Kalesi ile birlikte teslim olan 2 700 kadın-yaşlı-çocuk esirin İngiltere Kralı I. Richard (1157- 1199) tarafından vahşice katledilmeleri sırasında ilk eylemlerini yaşamışlardı (Açlık nedeniyle teslim olmuş kadı-çocuk-yaşlı sivilleri vahşice katleden “arslan yürekli” Richard’ın bu vahşeti sırasında Töton Şovalyeleri onunla idiler...). Kısacası Töton Şövalyeleri, Müslüman halklara yönelik en kanlı Haçlı katliamlarından biri yaşanırken doğum yapmıştı. Katolik inanca bağlı sözkonusu şovalyeler sayesinde Purusya (Almanya) güçlenip büyüyebilecekti... Töton (Teuton), Almanya’da veya İskandinavya’da yaşıyan eski Germen (Alman) kabilelerinden birinin ferdi anlamına gelmektedir...

 

Ortaçağ Avrupası tarihinde -ve tarihe ilgi duyan Batılı aydınların bilinçlerinde- çok derin izler bırakmış olan Liegnitz (Legnica) savaşı, bazı Batı tarihçileri tarafından “Camdan Gözyaşları Savaşı” olarak ta anılacaktı. James Chamber ve diğer bazıları tarafından “Şeytan’ın Süvarileri” olarak ta adlandırılan Asya’nın bu yenilmez atlıları, yine Batı kaynaklı anlatıma göre, II. Henry’nin komuta ettiği orduyu önce üzerlerine çekmiş, sonra bölmüş, bir duman tabakası veya duman perdesi ile ikiye ayırmıştı. Bölünmüş olan parçalardan biri, -at sırtından da hedefi rahatça bulabilen- Moğol okçusunun kesintisiz saldırıları, ok yağmurları ile bir düzeyde sabit tutulurken, veya askeri terminoloji ile “tesbit edilirken” (relatif küçük bir güçle oyalanır, hareketsiz bırakılarak asıl savaşa katılması engellenirken), diğer bölüm, Moğol- Kıpçak atlılarının nalları altında parçalanıp yokedilmişti... Bu duman perdesinin teknik olarak nasıl sağlanmış olduğuna dair bir bilgi edinemedim ama, sanırım, atlarının arkalarına -ıslak yosunlar ile karıştırılmış- çalı çırpı bağlanmış hızlı bir süvari birliği, ateşe vermiş olduğu bu çalı çırpı ve yosun karışımı ile hızla Polonya ve Alman ordusunu ortadan yarıp geçmiş ve geçerken de atların gerisine bağlı, veya arabalara doldurulmuş olarak yanan çalı çırpı ve yosunları ardında bırakmış olabilir...

 

Katolik bir ortaokul öğretmeninin oğlu olan Heinrich Himmler (1900- 1945), babasının hayranlık duyduğu Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) öyküleri ile büyümüştü. Nazi Almanyası’nın (Üçüncü Devlet) ikinci güçlü kişisi ve polis güçlerinin şefi olan Himmler, Nazi Partisi’nin Hitler’den sonra gelen önderi Himmler, ve O’nun başında olduğu SS (Schutzstaffel, Koruyucu Düzeni) örgütlenmesi, Töton Şovalyeleri’ni örnek almaktaydı. SS mensubu katiller, -diğer tüm bilimdışı ırkçı ve insanlık düşmanı saçmalıklarla birlikte- Töton Şovalyeleri’nin yaşamakta olan örnekleri olduklarına inandırılarak doktrine edilmekteydiler... Nazi askeri eliti tarafından konulan,“Teutonic Order” (Tötonların Disiplini veya Düzeni) adlı başarı ödülü, Nazi Almanyası’nda verilen madalyaların en büyüğü idi. Töton Şovalyeleri adına verilen madalya, Nazi Almanyası’nın “Oscar”ı gibi olmuştu. Bu ödüle layık görülen on en seçkin katil arasında, SS örgütlenmesinin ikinci kişisi konumundaki kara ünlü kitle katili Reinhard Heydrich’de vardı...

 

Nazi Almanyası’nın “Oscar”ı konumundaki “Tötonların Disiplini veya Düzeni” adlı başarı ödülüne layık görülmüş olan Reinhard Heydrich (1904- 1942), aslında bir sahtecilik uzmanı idi. Sahte belge hazırlamakta eşsiz bir uzmandı... Reinhard Heydrich, acımasız SS içinde ikinci kişi gibi gözükmekle birlikte, pratikte işleri götüren asıl kişi idi. Toplama-izolasyon-ölüm kamplarının, Varşova Gettosu olarak bilinen birçeşit açık hapishanenin, ve daha birçok kötülüğün asıl mimarı oydu. O, 1931 yılında -kadınlara karşı kaba tacizci davranışları gerekçe gösterilerek- Donanma’dan ihracedilmişti. Donanma’da iken Heydrich, 1926- 31 yıllarında kıdemli üsteğmen olarak, askeri istihbaratın başı konumundaki Amiral Wilhelm Canaris’in emrinde şifre subaylığı yapmıştı... Yakınları tarafından “Sarışın Hayvan” olarak adlandırılan sözkonusu buz gibi duyarsız katil Heydrich’e Kurbanları, “Cellat” takma adını layık görmüşlerdi... SS’in kendi özel istihbarat veya güvenlik servisi Sicherheitsdienst (SD) adlı kuruluşun da mimarı olan Reinhard Heydrich, 4 Haziran 1942 günü Çekoslavakya-Prag yakınlarında, -Londra’da eğitildikten sonra yollanmış- iki partizan tarafından tuzağa düşürülerek öldürülecekti. Nazi katilleri, bu olayın intikamını almak için, yakınlardaki iki köyü halkı ile birlikte yakacaklardı...

 

Anlatımla doğrudan bağı olmasa da ilginçtir... Acımasız katil Heydrich Nazi dünyasında yükselirken, bir zamanlar istihbarat örgütünde O’nun en tepedeki patronu Wilhelm Canaris için işler tersine gelişecekti... Wilhelm Canaris, 1935 başında Nazi Almanyası’nın General Franco’ya yaptığı yardımları organize eden kişi olarak ve daha başka bazı işleri ile Nazizm’in suçlarına bulaşmış olmakla birlikte, Hitler’in politikalarına karşı biri idi. Hitler’e yönelik olarak 10 Temmuz 1944 günü gerçekleşen başarısız süikast girişiminin ardından O, Wilhelm Canaris, sözkonusu girişime ortak olduğu gerekçesi ile SS’ler tarafından tutuklanıp öldürülecekti...

 

Töton Şovalyeleri’nin ağır yenilgileri ile sonuçlanmış olan sözkonusu savaştan, Liegnitz (Legnica) savaşından kısa süre sonra, 1241 Nisan başında, üç ayrı kol halinde ilerleyen Batu’ya bağlı bozkır ordusu, Peşte önünde birleşecekti... Batu, savaştan önce bir dağ tepesine çıkacak ve bir gün bir gece Tengri’ye (Tanrı’ya, göğe) dua edecekti... Dağ tepeleri, göğe yakın görülen yüksek yerler, hemen hemen tüm çok tanrılı dinlerde, hem Hint-Avrupai mitolojilerde ve hem de Semitik Mezepotamya mitolojilerinde, ve hatta tek yaratıcılı düalist Zerdüşt dininde (Mazdaizm) ve değişik biçimleri olan çok yaygın ve yine tek yaratıcılı Şamanizm’de, yaratıcı güçlerin katına yakın kutsal yerlerdir... Aynızamanda yüce gökyüzü anlamına gelen Tengri (günümüz türkçesinde, Tanrı), Şamanist bozkır ve Sibirya halklarının en büyük yaratıcı gücüdür. Aynı inanca göre iyi ruhlar göğün sol tarafında dururlar. Kötü ruhlar ise sağ taraftadır...

 

Savaşı yitiren Macar kralı IV. Bela (1206- 1270; krallığı, 1235- 70), Hırvatistan’a kaçacaktı. İstilacı bozkır ordusunun bir bölümü, 1242 yılının başında, yenik Macar kralı Bela’yı bulabilmek için Hırvatistan’a girecekti. Bu bozkır suvarileri, Dalmaçya kıyılarına dek ineceklerdi...  Batu’nun ordusunun Balkanlar üzerindeki manevraları, Moldovia (Buğdan), Romanya, Macaristan, Slovenya ve Hırvatistan coğrafyası ile sınırlı kalmayacaktı. Sözkonusu suvariler, Bulgaristan’a da gireceklerdi....

 

Peşte’yi yakan Batu orduları, 1241 yazında Tuna’yı geçerek Viyana önlerine geleceklerdi... Fakat daha fazla ilerlemeden, yeni kağan seçimi nedeniyle, Aralık 1241’de, aniden ve kendiliklerinden -Karadeniz’in kuzeyinden- Moğolistan’a doğru geri çekileceklerdi. Onlar, geriye dönerlerken, beraberlerinde, birkısım Alan (günümüzde, Oset) savaşcısını da götüreceklerdi. Alanlar Pekin’de hükümdarın muhafızları olarak görev yapacaklardı... Cengiz Kağan’ın (ölümü, 1227) üçüncü oğlu, ve Büyük Moğol İmparatorluğu’nun “büyük kağanı” Ögedey (Ögödei, 1185- 1241) ölmüştü... Yeryüzünün en büyük kara İmparatorluğu’nun, bu göçebe İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz (Temuçin), sadece kağan ünvanını kullanırken, yerini alan üçüncü oğlu Ögedey, “büyük kağan” ünvanını kullanacaktı...

 

Avrupa’da ilerleyen Batu’ya bağlı birliklerin, gelenekleri gereği, “kağan seçimi” gibi bir sorumlulukları olmasaydı, o günlerin Avrupası’nda bu orduyu durduracak bir güç yoktu. Zaten, önemli kısmını Töton Şovalyeleri’nin oluşturduğu II. Henry komutasındaki ordunun neredeyse toptan imha edilmesi ve Henry’nin kafasının kesilmesi, tüm Batı dünyasında yaygın bir korku yaratmıştı. Batı toplumları, Doğu’dan gelen bu süvarileri Atlantik kıyılarına dek durdurabilecek bir güç olmadığı inancına kapılmıştı. Gerçekte de, o yıllarda, Asya’nın bozkır atlılarını Batı’da durdurabilecek bir güç yoktu... Hemen tekrar belirteyim, Moğol ve Kıpçak Türk savaşçıların oklarının etkili mesafesi, 600 metre idi. Bu, bir Kalaşnikof mermisinin tesirli mesafesidir aynızamanda... Ateşli silahlar tarih sahnesine çıkıncaya dek, bu tip bozkır ordularını durdurma olanağı yoktu ve tarih buna tanıktır...

 

 “Golden Horde” (“Altın Ordu”) İmparatorluğu’nun, veya Kıpçak Kağanlığı’nın egemen gücü, ağırlıklı olarak Kıpçak dili konuşan Türkler, ve ikinci derecede Moğol halkı idi... Kıpçak Kağanlığı, 1300’lü yılların başında tamamen İslamlaşıp Türkleşecekti. Bu İslamlaşma ve Türkleşme, özellikle büyük Kağan Öz Beg yönetimi (1313- 41) yıllarında olacaktı... Kıpçak Kağanlığı’nın sınırları içinde Urallar’dan itibaren Avrupa Rusyası’nın büyük kısmı ve Karpatlar bulunmakta idi. İmparatorluk Doğu’da, Sibirya’nın derinliklerine doğru uçsuz bucaksız uzanmaktaydı. Güneydeki sınırlar ise karadeniz kıyılarına, Kafkas Dağları’na ve İran’da kurulu Moğol Il Kağanlığı’na (İlhanlı) dek uzanmakta idi. Her ikisi de Cengiz İmparatorluğu’nun devamı olmakla birlikte, Kıpçak Kağanlığı ile Il Kağanlığı arasında rekabet, sorunlar yaşanacaktı... Kıpçak Kağanlığı’nın Türk vatandaşları bozkırda hayvan besiciliği ile uğraşırlarken, kağanlığın Rus, Mordvinian (Ural dil ailesinden Fin-Macar dili konuşan bir halk), Grek, Gürcü, ve Ermeni halkı vergi, haraç ödemekteydi. Kıpçak Kağanlığı sınırları içinde yaklaşık 100 kadar Türk aşireti mevcuttu... Ülkede, 1346- 47 yıllarında, büyük bir Veba salgını (Black Death) yaşanacaktı. Bu salgın, Altın Ordu’nun birliğinin sarsılmasına ve gerilemesine yolaçacaktı...

 

Veba salgınının yanında, büyümekte olan Osmanlı’nın Mısır Memluk (Mamluk) Sultanlığı ile Altın Ordu arasına girmesi, Çanakkale Boğazı (Dardanelles) üzerinde egemenliği, Volga vadisi ile Nil vadisi arasındaki ticaretin 1350’li yıllarda durması sonucunu doğuracaktı. Bu ekonomik kayıp, -veba salgınının ardından- Altın Ordu’nun ayrıca ağır bir darbe daha yemesine ve Rus prensliklerinin ilerlemelerine yolaçacaktı... Devlet, “Beyaz Ordu” ve “Mavi Ordu” olarak bölünecekti. Batı’da yeralan “Mavi Ordu”nun başındaki Tatar Kağanı Yani Bey’in 1357’de ölümü ve hanedan kavgalarının başlaması, Rus prenslerinin harekete geçmelerine neden olacaktı. Moskova prensi Dmitry Ivanovich ile büyük prens Vladimir tarafından yönetilen Rus ordusu ile Tatar generali Mamai komutasındaki ordu, Don Nehri’nin yukarı kısımlarındaki Kulikovo Ovası’nda karşılaşacaklardı. İki tarafında çok ağır kayıplara uğradığı bu kanlı savaşın galibi Ruslar olarak gözükecekti ama, yine de Ruslar politik olarak fazla birşey elde edemiyeceklerdi...

 

Kırım’ın kağanı Toktamış, 1376 yılında, Beyaz Ordu’nun başındaki amcası Urus Kağan’a karşı iktidar mücadelesi başlatacaktı. Zorda kalan Toktamış, Timurlenk’e sığınacaktı... Timurlenk’in yardımı ile O, amcasını ve oğullarını yenerek 1378 yılında Beyaz Ordu’nun başına geçecekti... Sonuçta Toktamış, 1380 yılında Batı’ya, Mavi Ordu’nun üzerine yürüyecek ve burayı kolayca elegeçirecekti. General Mamai, 1381 yılında öldürülecekti... Toktamış, Kulikovo savaşının intikamını almak ve Rus prensleri cezalandırmak amacıyla 1382 yılında Moskova üzerine yürüyecekti. Toktamış’ın güçleri Moskova’yı elegeçirecek ve yakacaktı. Ruslar, Altın Ordu’nun egemenliğini yeniden tanımak zorunda kalacaklardı... Toktamış, Kıpçak Kağanlığı’nı (Altın Ordu’yu), Kırım’dan Baykal Gölü’ne dek yeniden birleştiren kişi olacaktı... Dostca başlamış olan Timurlenk ile Toktamış’ın ilişkileri, aynı biçimde sürmeyecekti. Toktamış iktidar ve güç sahibi olduktan ve Timurlenk’in sınırları genişledikten sonra, aralarını geren olaylar başlayacaktı. Bu durum, Rus prensliklerinin işine yarayacaktı...

 

Tekrarlamak gerekirse, Toktamış ile Kıpçak Kağanlığı (Altın Ordu) kendisini toparlayabilecek, tekrar bütünlüğüne kavuşacak, ve Rus prensliklerini eski konumlarına çekilmeye zorlayacaktı. Fakat bu kez de, Toktamış’ın Timurlenk ile olan rekabeti, Altın Ordu’nun yıkılışını hazırlayacaktı...

 

Yeryüzündeki üç büyük kara imparatorluğundan üçüncüsünü kurmuş olan Timurlenk’in, 1391 ve 1395 yıllarında, Altın Ordu veya Kıpçak Kağanı Toktamış’ı iki kez mağlup edip alabildiğine zayıflatması, Kiev’e, ve Moskova’ya dek gelmesi, ve bir yıl kadar buralarda kalması, Kıpçak Kağanlığı’nın sonunu hazırlayacaktı... Bazı kaynaklara göre Toktamış, ya Timurlenk ile aynı yıl (1405), ya da 1406 yılında yaşamını yitirecekti, daha doğrusu öldürülecekti... Timurlenk istilasının ardından Altın Ordu, ya da Kıpçak İmparatorluğu, 1400’lü yılların ilk yarısında, küçük kağanlıklara bölünecekti...

 

Timurlenk komutasındaki suvari güçlerinin Kiev’e, ve Moskova’ya dek gelmesi, ve bir yıl kadar buralarda kalması, Kıpçak Kağanlığı’nın sonunu hazırlayacaktı... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, 1346- 47 yıllarında yaşanmış olan büyük Veba salgını, Altın-Ordu’ya ilk darbeyi vurmuştu. Ardından, genişlemekte olan Osmanlı’nın 1354 yılında Çanakkale Boğazı (Dardanelles) üzerinde egemen olması, Altın-Ordu (Kıpçak Kağanlığı) ile müttefiki Memluklu (Mamluk) devletinin (1250- 1517) arasına girmesi, böylece Volga ve Nil vadileri arasındaki ticaretin ölmesi, Altın-Ordu için ikinci büyük darbe olacaktı. Buna, Toktamış’ın iktidar kavgaları ve Timurlenk’in üst üste gerçekleştirmiş olduğu iki istila eklenince, Altın-Ordu’nun, gelişmekte olan Slav güçleri karşınındaki direnci alabildiğine zayıflayacaktı... Ukrayna yeniden el değiştirme sürecine girmişti...

 

 

Toktamış, 1395’de yaşadığı kesin yenilginin ardından, Ukrayna steplerine kaçacaktı. Sözkonusu yenilgisi, O’nun Altın Ordu liderliğinden, Kağanlıktan devrilmesine yolaçacaktı. Yerine yeni yöneticiler olarak Temür Kutlugh Kağan ile Emir Edigü getirilecekti... Toktamış, eski konumunu elde edebilmek amacıyla, Litvanya Büyük Dükü Vytautas’tan yardım isteyecekti. Toktamış, Litvanya ordusundan aldığı yardımla, 12 Ağustos 1399 günü Ukrayna’nın ortalarında, Dinyeper’in (Dnepr) kollarından Vorskla Nehri yakınında, Altın Ordu’nun yeni yöneticilerinin güçleri ile, Temür Kutlugh Kağan ile Emir Edigü komutasındaki ordu ile karşılaşacaktı...

 

Alt kısımlarında, güneyde, Dinyeper’e karışan nehirlerden olan Vorksla kıyısında yaşanan, Vorksla Nehri Savaşı (12 Ağustos 1399), hem Toktamış’ın ve hem de daha birsüre için Altın Ordu’nun kaderini belirleyecekti... Kutluğ Kağan ve Emir Edigü tarafından iktidardan uzaklaştırılmış olan Toktamış, tekrar tahtına oturabilme hırsıyla, Litvanya kralı Viyatatus’tan (Büyük Vytautus, 1350- 1430; Litvanya’nın ulusal önderi) ve Ruslardan yardım talep etmişti ve doğuya doğru genişleme düşleri olan Viyatatus’ta bu talebi kabuletmişti... Toktamış’ın Moğol güçlerine, Viyatatus’un (Büyük Vytautus) Litvanyalı ve Rus askerlerden oluşan ordusu, Polonya’dan yardımcı güçler, ve Purusya’dan Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) katılmıştı. Yani, Toktamış’ın safında sadece Litvanya yöneticisi Vytautas değil, aynızamanda Vytautas ile birlikte olan Rus güçleri, Polonyalı güçler, ve Prusya’nın Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) bulunmakta idi... Bozkırdan Dinyeper’e doğru ilerleyen Kutluğ Kağan ve Emir Edigü komutasındaki ordu, Toktamış’ı destekleyen güçlerle Vorksla Nehri kıyısında karşılaşacaktı. Toktamış’ın safında olan Vyatatus’un güçleri mükemmel organize edilmişlerdi ve aynızamanda bunların topları da vardı...

 

Herşeye karşın, savaşı, Kutluğ Kağan ile Emir Edigü komutasında olan ordu kazanacak ve Altın Ordu (Kıpçak Kağanlığı) yeniden tüm Ukrayna üzerinde tam bir egemenlik sağlayacaktı. İktidar mücadelesinde Toktamış’a yardımcı olurken, Doğu’ya doğru genişleme düşleri kurmuş olan Vyatatus, bu düşlerinden vazgeçmek zorunda kalacaktı... Vorksla Nehri Savaşı sırasında birçok Rus ve Litvanya prensi öldürülürken, Toktamış ve Viyatatus kaçmayı başaracaktı... Ağır yaralanmış olan Temür Kutluğ Kağan, savaştan sonra yaşamını yitirecekti... Temür Kutluğ Kağan’ın ölümünün ardından, Emir Edigü, kendisini kağan ilanetmeden yönetimi alacaktı. O, Edigü, Altın-Ordu’nun birliğini korumayı başaracaktı... Kaçarak yaşamını kurtarabilmiş olan Toktamış, kaçak yaşamı sırasında, 1405 veya 1406 yılında öldürülecekti... Doğuya genişleme düşleri suya düşmüş olan Büyük Vytautus, Batı’ya yönelecek olan Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) ile savaşacaktı. Polonya güçleri ile işbirliği içinde O, Töton Şovalyeleri’nin, yani Almanlar’ın Baltık yöresindeki üstünlüklerini sonlandıracaktı...

 

Zaferi elde etmiş olan Emir Edigü komutasındaki Altın Ordu güçleri, Kiev çevresini Podolia’yı (Batı Ukrayna’da, Diniester ve güney Bug nehirleri arasında) yağmalayacaklardı. Aynı ordu, 1363 yılında Litvanya tarafından alınmış olan Bug Nehri (Batı Ukrayna’da Vistul’ün bir kolu) bölgesini geri alacaktı. Altın Ordu, bağımsız bir devlet olarak Emir Edigü’nün önderliğinde varlığını  sürdürecekti ama, Edigü, Kağan ünvanını kullanmayacaktı. Altın Ordu’nun beyliklere ayrılmasına az bir zaman kalmıştı...  Toktamış, kendisini yeniden toparlayamayacak, ve 1405 veya 1406 yılında öldürülecekti... 

 

Yeniden tamamen bağımsız bir devlet haline gelmiş olan Altın Ordu’nun parçalanma süreci, Edigü’nün 1419 yılında ölümünün ardından işlemeye başlayacaktı... Altın Ordu’nun (Golden-Horde) merkezindeki Volga ve Don stepleri, “Büyük-Ordu” olarak anılmaya başlanmıştı. Bu hat üzerinde, kuzey’de Kazan Kağanlığı, daha güneyde (Hazar’ın kuzey kıyısında, Volga deltasında) Astragan (Astrakhan) Kağanlığı, daha batı da ve güneyde Kırım merkezli olarak Kafkaslar’ın batısından Moldovya sınırlarına dek güney Ukrayna’yı içine alan oldukça geniş coğrafyada, güçlü kağanlıklar kurulacaktı. Ayrıca, Batı Sibirya’da ve Nogay steplerinde küçük küçük kağanlıklar şekillenecekti. Sonuçta, parçalanma gerçekleşmiş ve Slav yayılması için koşullar belirlenmeye başlamıştı... Kısacası, Timurlenk istilasının (1395) ardından Altın Ordu, ya da Kıpçak Kağanlığı, 1400’lü yılların ilk yarısı sonlanırken, farklı kağanlıklara bölünecekti. Altın Ordu’nun göreceli küçük kağanlıklara bölünmesi ile birlikte Rus prensliklerinin doğuya ve güneye, Ukrayna içlerine doğru genişlemelerinin önü açılmış olacaktı... Kuzeydeki Kazan Tatarları’nın ve güneydeki Kırım Tatarları’nın, ve yukarıda anılmış olan diğerlerinin ağırlıklı nüfusları, sözkonusu Altın Ordu (Golden Horde) İmparatorluğu’ndan kalma Kıpçak Türkleri’nden oluşmakta idi... Sözkonusu kağanlıkların en büyükleri ve en uzun ömürlüleri, Kırım Kağanlığı (1443- 1783) olacaktı. Kırım Kağanlığı, Mengi Giray yönetimi yıllarında, 1475 yılında Osmanlı himayesi altına girecekti. Bilindiği gibi o yıllarda Osmanlı tahtında II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed, 1432- 1481, yönetimi, 1451- 81) oturmaktaydı...

 

Altın Ordu (Kıpçak) İmparatorluğu’nun kalıntılarından Yukarı Volga bölgesindeki Kazan Kağanlığı (ömrü, 1437-45- 1552), Altın Ordu’nun parçalanmasının ardından ortaya çıkmış ikinci büyük kağanlık, Rus birliğini sağlamış olan IV. Ivan (Ivan Grozny, Korkunç İvan, 1530- 1584, ve 1547’den itibaren Çar) tarafından -bir ihanetin de yardımı ile- 1552 yılında yıkılacaktı... Aslında Ruslar, Moskova Büyük Kontu III. Ivan’ın (Ivan Vasilyevich) iktidarı yıllarında (1462- 1505) Tatarlar’dan, ya da Altın Ordu’dan bağımsızlaşabilmişlerdi (1480) ve yine O’nun döneminde, 1469 yılında Kazan, Ruslar’ın eline düşmüştü. Buna karşın Kazan’ın kukla kağanı, 1504 yılında Ruslara karşı bir darbe örgütlemişti. Sözkonusu ayaklanma ile Tatarlar, 1504 yılında Kazan’ı geri almışlardı... Fakat, Kazan Kağanlığı’nın kesin sonu, 1552 yılında, IV. Ivan’ın (Ivan Grozny) iktidarı döneminde gelecekti... Yukarı Volga bölgesindeki Kazan Kağanlığı (kuruluşu yaklaşık 1437-45 ve yıkılışı 1552), Rus birliğini sağlamış olan IV. Ivan (Ivan Grozny, Korkunç İvan, 1530- 1584, ve 1547’den itibaren Çar) tarafından, bir ihanetin de yardımı ile, 1552 yılında zaptedilecekti. Böylece Kazan Kağanlığı’nın sonu gelecekti...

 

Kazan Kağanlığı’nın Rusların eline geçmesinin ardından, Hazar (Kaspiska) Denizi’nin kuzey kıyısında, Volga deltası üzerinde kurulmuş olan, ve kuzeyden geçen İpek Yolu’nu kontrol eden -Altın Ordu kalıntısı- Astrakhan Kağanlığı, yine Korkunç İvan’ın (IV. İvan, Ivan Grozny) ordusu tarafından 1556 yılında zaptedilecekti. Vaktiyle Altın Ordu İmparatorluğu’nun başkenti olan Astrakhan’a egemenlikleri, Ruslar’ın kuzeyden geçen İpek Yolu’nu kontrol etmelerini sağlayacaktı. Böylece Rus Çarlığı’nın, kolayca zenginleşip güçlenmesinin, ve hızla yayılmasının yolu açılmış olacaktı...

 

Aynı kent, Astrakhan, 1395 yılında Timurlenk tarafından da zaptedilip yağmalanmıştı... Sonuçta, Kuzey Batı’da küçük bir toprak parçasına sıkışmış olan Rus prensliklerinin önleri açılmıştı. Timurlenk, Altın Ordu, veya Kıpçak İmparatorluğu’nu dağıtırken, bilincinde olmadan, Rus prensliklerinin büyümelerinde, ve günümüz Rusyası’nın şekillenmesinde en önemli rollerden birisini oynayacaktı... İktidar peşinde içsavaşı sürdüren Toktamış’ta aynı sonuca hizmet etmişti...

 

Altın Ordu kalıntısı kağanlıkların en büyüğü ve en uzun ömürlüsü olan Kırım Kağanlığı (1443- 1783), Moldovya’ya dek Ukrayna’nın güney kıyılarını ve Kafkaslar’ın batı sınırlaına dek Azak Denizi’nin tüm çevresini kontrol etmekteydi. Kırım Kağanlığı, Mengi Giray yönetimi yıllarında, 1475’te Osmanlı himayesi altına girecekti. Sözkonusu kağanlık, Osmanlı İmparatorluğu’nun vasalı (kölesi) bir devlet konumuna sürüklenecekti... Sultan II. Mehmed, 1475 yılnda, Gedik Ahmed Paşa komutasında bir donanma yollamıştı (II. Mehmed,ya da Fatih Sultan Mehmed, 1432- 1481; yönetimi, 1444- 46 ve ikinci kalıcı yönetimi, 1451- 81)... II. Mehmed’in yollamış olduğu sözkonusu donanma, bölgedeki bir Grek Prensliği’ni ve Kırım’ın güneydoğu kıyılarını bütünüyle elegeçirmiş olan Cenevizliler’in güçlerini, üç Ceneviz kolonisini yokedecekti. Cenevizliler’e tutsak düşmüş I. Mengi Giray, Gedik Ahmed Paşa tarafından kurtarılacaktı... Önce Osmanlı’nın vasalı olmayı kabullenmeyen I. Mengi Giray, üç yıl kadar İstanbul’da tutulduktan sonra, durumu kabullenecek ve Kırım’ın başına geçecekti... Kısacası, yukarıda ifade edilmiş olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü 1475 yılında Kırım’a ulaşmış olsada, Kırım Kağanlığı’ın gerçek anlamı ile Osmanlı’nın vasalı bir devlet haline gelmesi, 1478 yılında gerçekleşmiştir... Köle anlamına “vasal” derken, Kırım Kağanlığı’nın iç işlerinde tamamen özgür olduğunu, kağanlarını kendilerinin seçtiğini ve Rus-Osmanlı ilişkilerinde önemli bir aracı rolü oynadıklarını unutmamak gerekir...

 

Anlaşılan, bir yandan Osmanlı’nın etkin gücü, diğer yandan kuzeyden güneye genişlemekte olan Rus Çarlığı’nın tehdidi, aynı zamanda Karadeniz ve Azak Denizi kıyılarındaki Venedik ve Ceneviz kolonilerinin ekonomik ve politik baskıları, Kırım Kağanlığı’nı Osmanlı’nın himayesine girmeye zorlamıştı... Sonuçta II. Mehmed, Karadeniz ve Azak Denizi kıyılarındaki tüm Ceneviz ve Venedik kolonilerini de yokedecek, buraları Osmanlı denetimi altına alacaktı... Mengi Giray’ın Cenevizliler tarafından esir tutulduğu Kırım yarımadasının doğu kıyısındaki Kaffa (şimdiki adıyla, Feodossiya) kenti, İ. Ö. 600’lü yıllarda Milet’li grekler tarafından kurulmuştu... Artık, 1475 yılından itibaren, Ukrayna’nın Karadeniz kıyıları, Osmanlı İmparatorluğu’nun denetimi altındaydı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, tüm Güney Ukrayna’da egemen olurken, Karadeniz’i de bir iç denizi durumuna getirmekteydi...

 

Kuzeydeki İpek yolundan gelen ticaretin ve Karadeniz ticaretinin kaymağını, sözkonusu Ceneviz ve Venedik kolonileri yemekteydiler. Buna karşın, 1453 yılında İstanbul’un II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) tarafından fethi ile İstanbul Boğazı’nın (Bosporus) Türklerin denetimi altına girmiş olmasının ve Bizans’da hüküm süren Palaeologi (veya, Komnenos) Hanedanı’nın (1261- 1453) yıkılmasının ve aynı hanedandan kişilerin yönetimindeki 1204 doğumlu Trabzon Rum İmparatorluğu’nun da 1461 yılında II. Mehmed tarafından fethedilmesinin ardından, Karadeniz kıyılarındaki tüm Ceneviz ve Venedik kolonilerinin nefes boruları tıkanmış oluyordu- Çanakkale Boğazı (Dardanelles), zaten çok önceden, 1354 yılında yılında Türklerin denetimine geçmişti. Bu koşullarda Osmanlı’nın Ceneviz ve Venedik kolonilerini yıkarak Karadeniz ticaretinin rantına elkoymasından başkası düşünülemezdi... Zaten, İstanbul’un Türkler tarafından fethi, Karadeniz’de yaşanmış olanlar ve daha güneydeki, Akdeniz kıyılarındaki benzeri gelişmeler, Batı’yı yeni ticaret yolları aramaya ve yeni keşiflere itecekti...

 

Kıpçak Kağanlığı’nın son kalıntısı Kırım Kağanlığı, Prusya (Alman) asıllı ve Rus yayılmasının en başta gelen oyuncularından Rus imparatoriçesi II. Katerina’nın (Büyük Katerina; yönetimi, 1762- 96) sevgilisi Prens Potemkin (1739- 91) tarafından 1783 yılında savaşsız olarak elegeçirilecekti... Kuzey Kafkasya’dan Moldova sınırlarına dek tüm Karadeniz kıyılarına, tüm Azak denizi kıyılarına ve Ukrayna’nın oldukça içlerine egemen olan Kırım Kağanlığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamaya başlamasının ve Rusya karşısında almış olduğu yenilgilerin ardından, Kırım’ın Rusya’nın eline düşmesi kolaylaşmıştı... Kırım Kağanı Şahin Giray (Kırım’ın son kağanı; yönetimi, 1777- 83), eğitimini Yunanistan’da ve Venedik’te görmüş, anadili kadar mükemmel grekçe, italyanca, ve Osmanlı türkçesi konuşabilen birisiydi. Buna karşın O’nun, savaşcı bir yapıya sahibolduğu ve iyi bir politikacı olduğu söylenemezdi. Sanırım aynızamanda O, biraz da talihsiz biri idi... Şahin Giray, Rusya karşısında askeri bir direnç gösterilebileceğine aklı yatmadığı için, ve muhtemelen birtakım vaatlerede kanarak, ve yine gelişmekte olan Rusya’nın bir parçası olmanın daha yararlı olabileceğine inanarak, savaşsız teslim olacaktı... Diğer yandan, Osmanlı’nın, himayesindeki Kırım’ın ordusunda top bulundurulmasını yasaklamış olması, Kırım’ı askeri bakımdan zayıflatmıştı...

 

Kırım’ın Rusya’ya teslim olmasından hemen önce, 1768- 74 yıllarında yaşanmış olan Türk- Rus Savaşı, Osmanlı için bir felaketle sonuçlanmıştı. Aynı savaşın sonuna doğru İngilizlerin klavuzluğunda ve Aleksey Orlov komutasında Akdeniz’e giren Rusya’nın Baltık donanmasının, 6- 7 Temmuz 1770 günleri, Ege Denizi’nde, Çeşme limanında, Osmanlı donanmasını bütünüyle yakmıştı... Ortada Rus donanması diye birşey yokken, Rusya birliğini yeni sağlamaya çalışırken, 1500’lü yılların ilk yarısında Osmanlı donanması tüm Doğu Akdeniz’e ve Kızıl Deniz’e egemendi... Rusya’nın savaş donanması, ancak 1700’lü yılların başlarında kurulacaktı. Baltık kıyısından gelişmiş Batı’ya bir kapı açmak düşüncesi ile şimdiki St. (Aziz) Petersburg’un olduğu kıyıya 1703 yılında ilk kulübeyi dikmiş olan Büyük Petro (I. Petro, yönetimi, 1689- 1725), 1700’lü yılların başlarında Rus donanmasını da kuracaktı. Bu olaydan yaklaşık yarım asır sonra Çeşme’de, Rus donanması, Osmanlı donanmasını yakacaktı... Osmanlı yönetiminin “deli” olarak tanımladığı Petro, sadece donanmayı kurmakla kalmamış, gerinin, geçmişin temsilcisi olan büyük toprak sahibi Boyarlar’ın ve Kilise’nin gücünü de kırmış ve Bilimler Akademisi kurmuştu...

 

Osmanlı için büyük bir felaket olan Çeşme yangınının ardından, 7 Temmuz 1774 günü Küçük Kaynarca Anlaşması imzalanacaktı. Böylece Kırım Kağanlığı Osmanlı’dan bağımsızlaşmış olacaktı ama, bu kağanlığın gerçekte bağımsız kalması olanaksızdı. Sözkonusu anlaşmadaki “bağımsızlık” ifadesi, sadece kağıt üzerinde kalacak bir hayaldi... Artık küçülmüş ve zayıflamış olan bu kağanlık, süreç içinde, hızla, Rusya için kolay yutulacak bir lokmaya dönüşecek ve Kırım güçlenen Rus Çarlığı’na bağımlı hale gelecekti... Kırım Kağanlığı’nın Prens Potemkin tarafından 1783  yılında savaşsız olarak Rusya’nın eline düşmesi ile Altın Ordu’nun (Golden Horde) veya Kıpçak Kağanlığı’nın son izi de tarihten silinmiş olmakataydı... Kırım Kağanlığı’nın yıkılması ile Rus Çarığı, Ukrayna’nın doğusu üzerinde gerçek bir egemenliğe sahibolacaktı ama, özellikle Ukrayna’nın batısında Avusturya-Macaristan, ya da Habsburg Hanedanlığı egemenliği I. Dünya Savaşı sonuna dek sürecekti...

 

İçinde yaşamakta olduğu özel tarihi koşulların kurbanı olduğu anlaşılan Şahin Giray’ı trajik bir son beklemekteydi... Savaşsız teslim olmasına karşın Ruslar, O’na, güvenmeyecekler, ve Şahin Giray’ı ülkesinden uzağa, St. (Aziz) Petersburg’a yollayacaklardı. Şahin Giray, St. Petersburg’da ev hapsinde tutulacaktı... Yaşamından mutsuz olan Şahin Giray, çocukluğunun önemli kısmının geçmiş olduğu Edirne’ye yollanabilmesi için yetkililerden yardım isteyecekti. Sonunda, -bu satırları yazanın içeriğini bilmediği biçimde- Çarlık Rusyası ile Osmanlı İmparatorluğu anlaşacaklardı, ve Şahin Giray, tutuklu olarak İstanbul’a yollanacaktı. Osmanlı, Şahin Giray’ı Rodos’a götürecek ve birsüre sonra O’nu orada idam edecekti... Aslında, -ordusunda toplar bile bulunmayan- Kırım’ın Rusya’ya teslim olmasının asıl sorumluğu, ağır yenilgilere sürüklenmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’na ait idi...

 

Böylece, Kıpçak Kağanlığı’nın son izi de tarihe karışmış oluyordu...

 

Aslında Kıpçak adı, farklı biçimlerde de ününü sürdürecekti. Köle olarak satıldıktan sonra Memluklu Sultanlığı’na dek yükselen Baybars (1223- 1277; sultanlığı, 1260- 1277), Kıpçak adını yaşatanların başında gelecekti. O, Baybars, hem Memluk (Mamluk) tarihinin ve hem de çağının en büyük karakterlerinin başında gelen kişi olarak tarihe geçecekti.  Kıpçak adı bir kez daha Baybars ile unutulmaz olacaktı...

 

Yusuf Küpeli

yusufk@telia,com

 

Ağustos 2013

 

bağlantılı metin:

 

Yusuf Küpeli, ALTAY DİL GRUBU VE TÜRK DİLLERİ VE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE KISA GENEL BİLGİLER

 

http://www.sinbad.nu/