12 punto ile 5 A-4 sayfası tutan aşağıdaki metin, Latin Amerika ve ABBD emperyalizmi hakkındaki tamamlanış ve yayınevine verilmiş bir kitabın bölümüdür- Y. Küeli

Yusuf Küpeli, Avrupa devletlerinin Amerika kıtasını kolonileştirme eylemleri, mali-sermaye ve günümüze uzanan çelişkiler üzerine

Yeni kıtanın ilk koloniyalistler, İspanyollar ve Portekizliler olacaklardı. Portekizliler, şimdiki Brazilya’dan çok daha geniş bir coğrafyayı içine alan topraklara elkoyacaklardı... Brazilya dışında kalan Atlantik kıyılarını, oldukça içlere dek tüm Pasifik kıyılarını, Latin Amerika’nın batısını, Orta Amerika’yı, şimdiki ABD-Kanada sınırına dek ve hatta batıda biraz daha kuzeye ve oldukça içlere dek Kuzey Amerika’nın batısını İspanyollar elegeçireceklerdi.

 

Avrupa devletlerinin Amerika kıtasını kolonileştirme eylemleri, mali-sermaye ve günümüze uzanan çelişkiler üzerine

 

Yusuf Küpeli

 

Yeni kıtanın ilk koloniyalistler, İspanyollar ve Portekizliler olacaklardı. Portekizliler, şimdiki Brazilya’dan çok daha geniş bir coğrafyayı içine alan topraklara elkoyacaklardı... Brazilya dışında kalan Atlantik kıyılarını, oldukça içlere dek tüm Pasifik kıyılarını, Latin Amerika’nın batısını, Orta Amerika’yı, şimdiki ABD-Kanada sınırına dek ve hatta batıda biraz daha kuzeye ve oldukça içlere dek Kuzey Amerika’nın batısını İspanyollar elegeçireceklerdi. Doğu’da Florida ve buranın güneyi de İspanyollar’ın olacaktı. Kuzey Amerika’da bulunan, hatta birkısmı da Fransızlara ait olan sözkonusu sömürgeler, karmaşık bir süreç içinde el değiştirceklerdi...

 

Değerli İsveçli tarihçi Herman Lindqvist’in belirtiğine göre, 1500’lü yıllarda İspanya Kırallığı, İspanya’dan başka Portekiz, Hollanda, Güney Almanya, Avusturya, Napoli (Naples) Krallığı, Parma (kuzey İtalya’da), Sicilya, Sardinya (Sardinien, Sardegna), Balear adaları, Kanarya adaları, Karaipler dahil olmak üzere Orta ve Latin Amerika, Kuzey Amerika’nın birkısmı, 1565’den itibaren Filipinler, ve Afrika kıtasının önemli kısımları üzerinde egemendi. Yine değerli İsveçli tarihçi Herman Lindqvist’in ifadesi ile, o yüzyıldaki dünya nüfusunun dörtte biri İspanya Krallığı’nın egemenliği altında yaşamaktaydı. Sözkonusu dönemde İspanya’yı I. Karl (Karlos I veya Charles I, 1500- 1558; İspanya kralı, 1516- 56;) yönetmekteydi. Habsburg hanedanından I. Karl, V. Karl (Charles V) adıyla ve Kutsal Roma İmparatoru ünvanıyla 1519- 1556 yıllarında -yukarıda adı geçmiş olan- ülkelerin tümünü egemenliği altında tutan kişiydi. V. Karl’ın (Charles V) en büyük rakibi ve düşmanı, Osmanlı İmparatoru I. Süleyman olacaktı (Kanuni Sultan Süleyman, Batılılar’ın deyimiyle Muhteşem Süleyman, yönetimi, 1520- 1568)...

 

V. Karl’ın (Charles V) Avrupa içindeki en büyük düşmanı ise, Fransa Kralı I. Francis’den başkası değildi (Frans, François, vs., krallığı, 1515- 47). İspanya kralı “Kutsal Roma İmparatoru” V. Karl (Charles V) ile 1521 yılından 1544 yılına dek savaşacak olan I. Francis, güvenliğini, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Kanuni Süleyman’ın koruyucu şemsiyesi altına sığınmakta bulacaktı. Kuzey İtalya’da, Lombardiya bölgesinde, Pavina (Pavia) Savaşı sırasında 24 Şubat 1525’de V. Karl’ın (V. Charles’in) eline esir düşen Fransa Kralı I. Francis, İtalya’yı V. Karl’a bırakarak 14 Ocak 1526’da özgürlüğüne kavuşabilecekti. Osmanlı’dan almış olduğu tüm yardımlara karşın O, I. Francis, Kanuni Süleyman’ın 27 Eylül- 15 Ekim 1529 tarihinde gerçekleştirmiş olduğu I. Viyana kuşatması sırasında, V. Karl ile barış yapıp, Türkler’e karşı Viyana’ya yardım yollayacaktı. Anlaşılan, O’nun Osmanlı’ya bu ihanetinin gerisinde, Hristiyan-Katolik dünyasından bütünüyle izole olma korkusu yatmaktaydı...

 

Osmanlı hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı’nın ekonomik yaşamı içinde bir kanser hücresi gibi gelişecek ve imparatorluğun sonunun gelmesinde önemi roller oynayacak olan kapitülasyonların, ticari ayrıcalıkların ilkini, 1536 yılında I. Francis Fransasına verecekti... Gücünden gururlu Osmanlı, sözkonusu kapitülasyonu Fransa’ya bir lütuf gibi bahşederken, anlaşılan, dünyanın sosyal-ekonomik anlamda ne yönde değişmekte olduğunun bilincinde değildi... Osmanlı’dan yardım dilenen I. Francis Fransası, keşfedilen yeni ticaret yolları ve yeni kıta sayesinde dünyanın en büyük sömürge imparatorluklarından birisini kurmak üzereydi. I. Francis, Amerika Kıtası’na ilk koloni keşif seferini 1524 yılında örgütleyecekti... İleri’de Osmanlı’yı yutmaya çalışacak emperyalist dünyanın bir parçası haline gelecek olan Fransa, I. Dünya Savaşı sürerken, 9 Mayıs 1916 günü imzalamış olduğu gizli Sykes-Picot anlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nu İngiltere ile paylaşacaktı...

 

Amerika Kıtası’nda İspanya’dan sonra ilk kolonileri Fransa  kuracaktı. Fransa kralı I. Francis (krallığı, 1515- 47), Kuzey Amerika’ya ilk koloniyalistleri 1524’de, ikinci partiyi ise 1534’de, ve üçüncü partiyi ise 1541’de yollayacaktı... Fransız yerleşimciler, Kanada’nın doğusunda Kebek (Quebec) ve Montreal kentlerini kuracaklardı. Kuzey Amerika’nın doğusu boyunca Florida’ya, hatta daha güneye dek yerleşen Fransızlar, Detroit, Green Bay, St. Luis Mobile, Biloxi, Baton Ruge, New Orleans gibi yerleşim merkezleri oluşturacaklardı. Yine onlar, Karaip Denizi adlarından Haiti’de, Port-au-Prince ve Cap-Haïtien kentlerini kuracaklardı. Ayrıca Fransızlar, Latin Amerika’nın doğu kıyılarında da koloniler oluşturacaklardı... Fransız koloniyalizmi,1600’lü yıllarda güçlenecekti. Fransa, 1800’lü yılların sonuna doğru, Amerika, Asya (özellikle Güneydoğu Asya, Vietnam vs.), ve Afrika kıtalarında yayılacak, devasa boyutlara ulaşmış bir sömürge imparatorluğu haline gelecekti...

 

Amerika kıtasındaki kolonileştirme eylemi daha geç ama, diğerlerine göre çok daha güçlü olarak başlayacak olan İngiltere, denizlerde kurmuş olduğu egemenlik sayesinde, 1600’lü yıllardan itibaren dünyanın en büyük denizaşırı imparatorluğu haline gelecekti. İngiltere, bu üstünlüğünü ancak II. Dünya Savaşı’nın (1939- 45) ardından ABD’ye kaptıracaktı... İngiltere’nin sözkonusu yükselişi, Vatikan’a başkaldırmış olan -Tudor hanedanının ikinci hükümdarı- VIII. Henry’nin (1491- 1547) idam ettirmiş olduğu ikinci eşi Anne Boleyn’den olma kızı I. Elizabeth döneminde (1558- 1603) başlayacaktı...

 

Henüz denizlerde egemen olan İspanya, Orta ve Latin Amerika’da sürdürmekte olduğu talana zarar veren, İspanyol gemilerini vuran Sir Francis Drake (1540- 43- 1596) vs. gibi İngiliz denizcileri bertaraf etmek, İngiltere’yi fethetmek ve cezalandırmak amacıyla Britanya adasını elegeçirmek isteyecekti. İspanya Kralı II. Filip (Philip II, yönetimi, 1556- 98) tarafından yollanmış olan dönemin devasa donanması, 27- 29 Temmuz 1588 tarihlerinde, İngiltere ile Fransa arasında konumlanan İngiliz Kanalı’nda, Gravelines yakınlarında, İngiliz donanması tarafından ağır bir yenilgiye uğratılacaktı. I. Elizabeth İngilteresi, artık, deniz aşırı İngiliz İmparatorluğu’nun temellerini atabilmek için tüm engellerden kurtulmuştu... 

 

I. Elizabeth’in yayılma anacıyla oluşturduğu en önemli kurumların başında, East India Company (Doğu Hint Şirketi, 1600) gelecekti. Batı Hindistan ile ticaret için şekillendirilmiş olan şirket, emsallerinin en erkeni ve en büyükleri arasında idi. Ayrıca, moder İngiliz istihbaratının temelleri de I. Elizabeth döneminde atılacaktı. Hernekadar modern istihbarat örgütlerinin babası olarak D’Otrante Düku Joseph Fouche (1758?- 1820) tanınıyor olsa da, modern İngiliz polis ve istihbarat örgütü Fransa’nınkinden çok önce şekillenmişti...

 

Kuzey Amerika’da ilk İngiliz kolonisi, 14 Mayıs 1607’de Virginia’nın Jamestown bölgesinde  kurulacaktı. İngiltere kralı I. James (İngiltere krallığı, 1603- 25) onuruna buraya Jamestown adı verilecekti... Karmaşık bir süreç içinde, şimdiki ABD’nin Atlantik kıyıları boyunca İngiliz kolonileri kurulacaktı... İngiltere’ye karşı gerçekleşmiş olan bağımsızlık savaşının ardından, 31. paralelin kuzeyindeki Florida, İspanyollardan alınacaktı... Amerika Kıtası’nda başlamış olan İngiliz koloniyalizminin üzerinden 150 yılı biraz aşkın bir süre geçtiğinde, artık palazlanmış olan Amerika doğumlu burjuvazi ve ticari tarım ürünleri üreten büyük toprak sahipleri, ticari yaşam üzerinde kurulu İngiliz baskısından kurtulmak isteyecekti...

 

Kuzey Amerika’daki  İngiliz kolonisi13 devletin İngiltere’nin ekonomik ve politik egemenliğine karşı mücadeleleri, 16 Aralık 1773 günü, bazı yurtseverlerin, Boston Limanı’nda, İngiliz Doğu Hint Şirketi’ne (British East India Company) ait 342 sandık çayı denize, okyanusa atmalarıyla hız kazanacaktı. “Boston Çay Partisi” (“Boston Tea Party”) adını alan eylemin amacı, çay üzerindeki ağır vergiyi ve İngiliz Doğu Hint Şirketi’nin kapsamlı tekelini protesto etmekti... İngiltere ile 13 koloni devleti arasındaki silahlı çatışmalar 19 Nisan 1775’de başlayacaktı... Kıta Kongresi’nin, 4 Temmuz 1776 günü yaptığı toplantı sırasında, 13 Kuzey Amerika İngiliz Kolonisi adına bağımsızlık ilanı yapılacak, sözkonusu kolonilerin İngiltere Krallığı’ndan ayrılmış oldukları duyurulacaktı.  Amerikan Bağımsızlık Savaşı (American War of Independence), ya da “Amerikan İhtilalci Savaşı” (“American Revolutionary War”), 3 Eylül 1783 günü imzalanan Paris Anlaşması ile sonuçlanacak, İngilterre 13 koloninin bağımsızlığını tanıyacaktı... Ardından, sözkonusu koloniler, resmen, Amerika Birleşik Devletleri adını alacaklardı... Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk (1789- 97) ve ikinci (1797- 1801) cumhurbaşkanı John Adams olacaktı... ABD tarihinin en önemli karakterlerinden ve “Bağımsızlık Bildirgesi”nin yazarı olan Thomas Jefferson (1743- 1826), Birleşik Devletler’in üçüncü başkanı olacaktı...

 

Birkaç on yıl içinde “Bağımsızlık Bildirgesi” ile duyurulmuş olan prensipler unutulacak, ABD, aynen Büyük Britanya gibi yayılmacı emperyalist bir devlet haline gelmeye başlayacaktı... Örneğin, 13 koloni tarafından kabuledilmiş sözkonusu bildirgenin ikinci paragrafında şunlar yazılıydı: “(...) tüm insanlar eşit yaratılmışlardır. Bu hak yaratıcı tarafından onlara bağımsız olarak bağışlanmıştır. Bu, yaşam hakkı, özgürlük ve mutluluğa erişme hakkıdır vs.”... Anlaşılan, Afrika’dan getirilen köleler, ve kanlı askeri operasyonlarla sömürgeleştirilen Latin Amerika’nın halkları, “Bağımsızlık Bildirgesi”nin kapsamı dışında düşünülmüşlerdi. İnsandan sayılmayan, ya da eşit derecede insandan sayılmayan bu halklara, Amerika’nın “hintli” (“indian”) veya “kızılderili” denilen yerli halklarını da ekleyebilirsiniz...

 

Bağımsızlık sadece Avrupa kökenli “beyaz” Amerikalılar için kazanılmıştı. Yasal kölelik düzeni, 1861- 65 Amerkan içsavaşının sonlanmasına, gelişmiş endütrisi için özgür işçi taleb eden kuzey eyaletlerinin savaşı kazanmasına dek sürecekti. Bundan sonra da Afro-Amerikalılar ve yerli halk için gerçek bir özgürlük olmayacak, Ku Klux Klan gibi ırkçı örgütler ortalığı kasıp kavuracak, yaşamın her alanında derin bir ayrımcılık ve aşağılama sürüp gidecekti. Afro-Amerikalılar, II. Dünya Savaşı boyunca ABD mali-sermayesinin yararları için canını vermiş olan Afrika kökenli siyah derili insanlar, ancak savaştan epey sonraları, 1900’lü yılların ikinci yarısında “beyazlar” ile aynı taşıtlara, aynı otobüslere birlikte binebilecekler ve daha sonra da karışık oturabileceklerdi. Özellikle yargı sisteminde ayrımcılık tüm gücüyle sürecek, aynı suça aynı cezalar verilmeyecekti ve bu durum sürüp gitmektedir...

 

Emperyalist saldırganlığın gerisinde duran asıl gerçek, 1800’lü yılların ortalarından itibaren banka-endüstri-ticaret sermayelerinin birliğinin, “mali-sermaye”nin şekillenmiş olmasıydı. Emperyalizmi karakterize eden temel özellikleri, banka-endüstri-ticaret sermayelerinin birliği anlamına gelen finans-kapitalin (mali-sermayenin) doğmuş olması; sermaye ihracının başlaması ve giderek paradan para kazanılması işinin artarak sürmesi ve sermaye sahibinin üretimden tamamen kopmasıdır. Sistemin bu tipik özelliğinin günümüzde yansıması, tüm insanlığın üretiği değerin en az on katı kadar paranın ve değerli senedin dolaşımda olmasıdır... Emperyalizmin diğer temel özelliklerinden biri, sistemin artık azami kâr (kâr üstü kâr) motivasyonu ile işliyor hale gelmesidir (Kâr üstü kâr, üretilecek karmaşık yapıdaki nesnelerin belli parçalarının farklı firmalarda üretilmesi ve bu firmaların elde etmiş oldukları artı değerin önemli birkısmının da asıl üretim merkezine aktarılması, demektir.). Emperyalizmin en önemli yasalarından birisi de, eşitsiz gelişme sürecinin başlamış olmasıdır. “Eşitsiz gelişme” derken, bunu tarihim diğer dönemlerindeki bilinen eşit olmayan gelişme düzeylerinden ayırmak gerekir. Emperyalist dönemdeki eşitsiz gelişme, gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkeler arasında geride gözükenin, emperyalizm aşamasına daha geç erişmiş olanın, ekonomik açıdan, teknolojik açıdan ve sistemle ilgili her açıdan kendisini yenileyerek hızla ileriye geçmesi, ilerideki emperyalist merkezlerin düzeyine ulaşarak onları geride bırakmaya başlaması ve vaktiyle ileride olan emperyalist merkezlerin pazarlarına gözdikmesi, anlamınadır. Böyle bir eşitsiz gelişme, geridekinin ileriye geçmesi, büyük yeniden paylaşım savaşların başlamasına yolaçar. Örneğin, I. Dünya Savaşı, geriden gelip hızla gelişen Almanya’nın eski emperyalist ülkelerin, özellikle İngiltere’nin ve Fransa’nın pazarlarına göz dikmeleri sonucu başlamıştır. Aynı şekilde Japonya’da Mançurya ve Çin pazarına girebilmek için savaşa dahil olmuştur...

 

Günümüzde de I. Dünya Savaşı öncesine benzer ama,daha üst düzeyde bir durum vardır. ABD halen en büyük ekonomik ve askeri güç olmakla birlikte, artık rakipsiz tek güç olmaktan çıkmıştr. ABD, öncelikle Cin’e, Rusya’ya ve hatta bir ölçüde Avrupa Birliği’ne, Güneydoğu Asya ülkelerine ve Japonya’ya karşı ekonomik ve askeri egemenliğini koruyabilmek için savaş vermektedir. Öncelikle ve özellikle Çin Halk Cumhuriyeti, ABD’nin en güçlü ekonomik ve askeri rakibi olarak öne çıkmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin yönetici partisinin sıfatı “komünist” olmakla birlikte, Çin, sonderece hızla gelişen kapitalist bir ülke olarak ABD’yi hemen hemen yakalamıştır ve geride bırakma çabası içindedir. Afrika’nın da içinde olduğu dünya pazarları üzerinde öncelikle Çin ve ABD arasında açıkça gözüken bir savaş vardır ve bu yeniden paylaşım mücadelesi, bölgesel kanlı savaşları tetiklemektedir. Karl Marks’ın öngödüğü gibi, “gelişmiş silah teknolojilerinin savaşı olanaksız hale getirecek olması” nedeniyle, bu kez, yeni kitlesel bir dünya savaşı yerine, “vekalet savaşları” adı verilen savaşlar, büyük güçler adına bölgesel kanlı savaşlar verilmektedir. I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı dönemlerinden farklı olarak nükleer silahların varlığı ve bu silahların yayılmış olması, bilgisayarlarla hedefe doğru biçimde kilitlenebilen ve nükleer başlık taşıyabilen kıtalararası balistik (ballistic) füzelerin (missile) varlıkları nedeniyle, benzer yeni bir dünya savaşının çıkması zordur ama, bu tehdidin tamamen yokolduğunu söylemek te zordur...

 

Bir tarafta “Avrasyacı” denen, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün oluşturduğu güçler, diğer tarafta ise ABD –AB’den oluşan ve halen büyük ölçüde ABD’nin hegemonyası altında olan   “Batı”lı güçler ayırımı yapılıyor olmasına karşın, bu ayrımın gerçek anlamıyla şekillenip kristalize olduğu söylenemez. “Her bostanım var diyene tuzla koşan” kolay politik kazanç peşindeki bazı bukalemun yapılı tiplerin “Avrasya” çığlıkları atıyor olmalarına karşın, dünyamızda henüz ekonomik- politik- askeri anlamda yerine oturmuş bir bloklaşma yoktur. Süren bölgesel savaşların ve dünya düzeyindeki kargaşanın bir nedeni de, halen sürmekte olan bu yeniden oluşum, yeniden yapılanma çabasıdır. Çin ve Rusya arasındaki yakınlaşma, ABD ile Avrupa arasındaki  birlik, bunların hepsi, güvensizlik temelinde şekillenmiş pamuk ipliği ile bağlı ilişkilerdir. Şüphesiz, 1996 yılında kurulmuş ve 2001 yılında genişlemiş olan Şanghay İşbirliği Örgütü’nün varlığı, politik- ekonomik- askeri dengelerin oluşması, barışın inşası ve ekonomik gelişme açısından önemli ve olumludur ama, sözkonusu birliğin gerçekten nekadar süreceği belli değildir. Şanghay İşbirliği Örgütü içindeki “Türki Cumhuriyetler” (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan)  ile Rusya Federasyonu arasındaki ekonomik entegrasyon daha Çarlık Rusyası döneminde başlamıştır ve bu ülkelerin birbirleri ile bağları çok güçlüdür. Buna karşın, Çin’in durumu aynı değildir. Çin ile Rusya şimdilik birarada gibi gözükselerde, yayılma eğilimleri gösteren Çin’in zengin Sibirya toprakları üzerindeki düşleri, ileri de Rusya’yı ABD’ye daha çok yaklaştırabilir. Aslında, emperyalist hırslar ve güvensizlikler temelinde şekillenmiş olan mevcut dünya düzeni içinde sadece Çin değil, tüm büyük güçler yayılma çabası içindedirler... Eski “şanlı” günlerine kavuşma düşleri kuran Avrupa devletlerinin ve sermayesinin oluşturduğu Avrupa Birliği’nin politik önderliğinin kendi askeri gücünü kurma çabası, NATO’nun geleceğine ve ABD’nin Avrupadaki hegemonyasınına yönelik bir tehdittir.   ABD ve Çin ile ile bağlantılıolarak  “yeryüzündeki çatışmanın merkezinin Asya- Pasik’e kaydığı” söyleni, şüphesiz bir gerçeği ifade etmektedir.Diğer yandan bu gerçek, tüm çembere alma çabalarına ve güvensizliklerine karşın ABD’nin Rusya’yı bütünüyle karşısına almayacağının ve hatta Çin’e karşı Rusya ile işbirliği yapmak isteyeceğinin göstergesidir. Aynı gelişmenin bir sonucu olarak  Rusya’da ABD’den tümüyle uzaklaşamaz, ABD ile işbirliği yapmak ister.... Sürmekte olan göz boyama, şantaj  ve oyalama politikaları içinde şekillenen uluslararası ilişkilerde, birtakın küçük ve orta ölçekli ekonomik- politik- askeri güçlerin “denge politikaları”,  uzun erimli ve gerçek anlamda başarılı olamaz. “Globalleşme” denen süreçle birlikte gelişen bu kargaşa ve belirsizliler döneminin, nükleer bir çatışmaya sonuç açmadan ekonomik uzlaşmalarla, göreceli ekonomik ve politik dengelerin sağlanması ile sonuçlamabilmesi, insan soyunun ve doğanın hayrına olacaktır...

 

Gerçekten de dünyamızı onlarca kez yokedebilecek ölçüdeki nükleer silah stoklarının ve nükleer başlık taşıyabilen kıtalar arası füzelerin, tarafların tümünü korkutup akıllarını başlarına almalarına ve sorunları barışçı yollarla çözmelerine yardımcı olması umudu halen vardır. Bir de, yığınların bilinci ve barış için kitlesel mücadeleleri, nükleer silaha sahip haydut güçlerin hegemonyasının olmadığı yeni bir dünyanın kurulmasına yardımcı olabilir... Büyük Amerikalı yazar Herman Melville (1819- 1891), Moby Dick (Beyaz Balina, 1851) adlı ölmez romanında, Kaptan Ahab’ın şahsında, “mali-sermaye”nin felakete, ölüme götüren azami kâr hırsını anlatır. Melville’nin Kaptan Ahab’ı gerçekten böyle sembolik bir karakter olarak bilinçli biçimde yaratmış olup olmadığını bilemem ama, sözkonusu romanın yazılmış olduğu dönem ile mali-sermayenin doğmuş olduğu dönem denk düşmektedir. “Beyaz Balina”nın peşindeki Ahab karakterinden anlaşılan, mali-sermayenin ölüme götüren azami kâr hırsıdır...

 

Henüz genç bir devlet olan ABD’de mali-sermaye güçlerinin doğum süreci içinde, Latin Amerika ülkeleri, ABD tarafından sömürgeleştirilmeye başlanacaktı. ABD’nin beşinci Cumhurbaşkanı olan James Monroe (başkanlığı, 1817- 25), 2 Aralık 1823 günü ilanettiği “Monroe Doktrini” ile, Latin Amerika dahil tüm Amerika Kıtası pazarlarının kendilerine ait olduğunu, Avrupa sermayesine ve diğer sermasye güçlerine kapalı olduğunu duyuracaktı... Artık, ilk emperyalist paylaşım savaşı olan I. Dünya Savaşı’na çok birşey kalmamıştı. ABD’nin 28nci Cumhurbaşkanı olan Woodrow Wilson (başkanlığı, 1913- 21), I. Dünya Savaşı’na girmeden önce, Meksika’ya asker yollayacaktı... Amerika Kıtası’ndaki kolonilerinin çok büyük kısmını yitirmiş olan İngiltere ise, aslında, önemli bir güç kaybına uğramamıştı. Halen başat güç İngiltere idi... Süreç içinde, 1600’lü yılların sonunda tekelleşecek olan Doğu Hint Şirketi, tüm Hindistan’ı avucunun içine almanın ötesinde, Çin’e de el atacaktı. East India Company (Doğu Hint Şirketi) I. Afyon Savaşı’nın (1839- 42) ve özellikle II. Afyon Savaşı’nın (1856- 60) ardından Çin pazarında da egemen olmuştu. Çin’de afyon (opium) yasağını kaldırtan ve Çin pazarını batılı şirketlere sonuna dek açan sözkonusu iki savaşın ardından, Çin pazarında egemen olan ve Hindistan’da elde edilen afyonu (opium) Çin’de pazarlayarak kolay ve bol kazançlar için halkı zehirleyen, tüm kirli işlerin içinde yeralan Doğu Hint Şirketi, Hindistan pazarının açılmasında da silaha başvurmaktan geri durmamıştı...

 

Yusuf Küpeli

 

2019- 09- 22

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

 

ttp://www.sinbad.nu/