Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

İleride yaşamı Miami Beach’te noktalanacak olan Gerardo Machado Morales (1871- 1939), başlangıçta, Kuba Bağımsızlık Savaşı’nın (1895- 98) kahramanlarından biriydi. Machado, üniversite merkezli olarak gelişen muhalefeti oya tahvil etmeyi hesaplayarak, ve demokratik umutlar dağıtarak aday olacaktı. O, Liberal Parti’nin adayı olarak 1924 seçimlerini ezici bir çoğunlukla kazanacak, ve 1933 yılı Ağustos ayına dek oturacağı iktidar koltuğuna 1925 yılında yerleşecekti... Bir bağımsızlık savaşı kahramanı olarak halka büyük umutlar aşılamış olmasına karşın O, Kuba’nın en acımasız, en berbat diktatörlerinin birincisi olacaktı...

 

Kuba Bağımsızlık Savaşı sırasında generalliğe dek yükselmiş olan Machado, savaş sonrası sivil yaşama geçerek işadamı olmuştu. Aynızamanda politik yaşama atılan Machado, 1920 yılında Liberal Parti’nin başkanlığına gelmişti. O, halka demokratik umutlar aşılayarak 1924 yılında cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanacaktı... Elektirik enerjisi üretimi ile ilgili işadamı olan Machado’nun seçim sloganı, “su, yol, ve okul” idi. Tutucu rakibi General Mendíata, kendisini at üzerinde gösteren bir fotoğraf ile seçim kampanyasını götürecek ve yenilecekti...

 

Machado’nun seçilmesini büyük bir sevinçle karşılamış olan halk, özellikle orta sınıflardan kişiler, kısa süre sonra büyük bir düş kırıklığına uğrayacaklardı. Düş kırıklığının ötesinde, beklentileri, umutları, kısa sürede bir kabusa dönüşecekti... Terence Cannon’un anlatımıyla, Öğrenci önderi Julio Mella, seçimlerden birkaç gün sonra, bir öğrenci gazetesinde, “Demokratik karnavallar içinde halk yeni bir efendi kazandı. Yakında bu kişinin de öncekiler gibi davrandığını göreceğiz.”, diye yazacaktı.

 

Seçimleri kazanmasından birkaç ay sonra Machado, “Tropikal Mussolini” olarak adlandırılacaktı. Cumhurbaşkanı olarak Machado’nun ilk işlerinden biri, önceki yıl (1923- 24) öğrenciler tarafından üniversiteden uzaklaştırılmış olan ABD ve büyük sermaye yanlısı kişileri görevlerine iade etmek olacaktı. O’nun bu tavrı öğrenci hareketini daha da köklü değişiklikler istemeye itecek ve sertleştirecekti...

 

O yıllarda (1920’li yıllar) Kuba’da örgütlenen üniversite gençliği, hem üniversite içinde ve hem de sosyal yaşamda köklü reformların yapılması için güçlü bir mücadele yürütmekteydi... Önceden de ifade edilmiş olduğu gibi, sözkonusu gençlik hareketi, Julio Antonio Mella ve Rafael Trejo (1910- 30) gibi önderlere sahipti. Bu kişilikler, yine 1920’li yıllarda politik yaşamda yerini almış olan Kuba Komünist Partisi’ne katılacaklardı. Julio Antonio Mella, Parti’nin kurucuları arasında idi.. Sözkonusu yıllar, Kuba tarımının, bankaların, mali sermaye güçlerinin denetimine girdiği yıllar olacaklardı aynızamanda...

 

Julio Antonio Mella, Üniversite Öğrencileri Federasyonu’nun (FEU) kurucu başkanı ve 1923 yılında başlamış olan üniversite reform hareketinin önderi idi. Yine O, 1925 yılında kurulan Kuba Komünist Partisi’nin (Partido Comunista Cubano) kurucu önderlerinden biriydi. III. Enternasyonal’in (Comintern veya türkçe de söylenişiyle Komintern) üyeleri arasında olan Kuba Komünist Partisi, Moskova’da eğitim görmüş bazı önderlerin yardımlarıyla şekillendirilmişti. Aynı parti, 1944 yılında, Halkın Sosyalist Partisi (Partido Socialista Popular; PSP) olarak adını yenileyecekti. Fakat, Fidel Kastro ve yoldaşları, 1965 yılında, aynı partiyi, Partido Comunista de Cuba (PCC) adıyla reorganize edeceklerdi...

 

Terence Cannon’un anlatımıyla, 1925 yılı Ağustos ayı ortasında, Julio Mella ve çevresindeki bir grup, ve ayrıca bu gençlerden çok daha yaşlı Carlos Baliño, birlikte Kuba Komünist Partisi’ni kuracaklardı. Carlos Baliño, deneyimli eski bir sosyalistti, ve O ayrıca José Martí’nin arkadaşıydı. Kuba Komünist Partisi’nin kuruluş kongresine sadece 13 delege katılmıştı ama, işçi sınıfı hareketi büyüyüp radikalleşme yolundaydı. Bu nedenle Kuba Komünist Partisi hızla gelişecekti. Parti’nin üye sayısı hızla artacaktı...

 

Kuba Komünist Partisi’nin kuruluşundan bir ay sonra, Julio Mella, üniversite çıkışında polis tarafından gözaltına alınıp tutuklanacaktı. Çinli-Kubalı üç general de aynı yönde bilgi vermekte, Julio Antonio Mella’nın 1926 yılında Gerardo Machado’nun polisi tarafından tutuklandığını yazmaktadır... Cannon’un anlatımıyla, 23 gün süren açlık grevinin ve ülke çapındaki yığınsal desteğin etkisi ile Mella serbest bırakılacaktı.

 

Serbest kalan ama, Kuba’da yaşamını sürdüremeyeceğini gören Mella, Meksika’ya kaçmayı başaracak ve bu ülkede politik sığınmacı olacaktı. O, diktatörlüğe karşı örgütlenmesini bu ülkeden sürdürecekti. Yine O, Meksika’da, Augosto César Sandino gibi önemli politik karakterlerle birlikte Sacco ve Vanzetti için örgütlenen uluslararası kampanyaya katılacaktı... Malesef O, Julio Antonio Mella, Gerardo Machado’nun ajanları tarafından avlanacak, Ocak 1929’da Mexico City’de bir caddede yürürken, arkasından açılan ateşle bir ajan tarafından öldürülecekti. Öldürüldüğünde O, sadece 26 yaşında idi... Aynı yıllarda Kuba’da da, Machado’ya muhalif üniversite profösörleri, öğrenciler, avukatlar, hekimler benzer saldırılara uğrayacaklardı. İşçi önderleri, komünistler, gazete editörleri esrarengiz biçimde kaybolacaklardı.

 

Sözkonusu 1920’li yıllar, sadece Kuba’da değil, kapitalizmin tüm merkezlerinde gericiliğin, faşist örgütlenmelerin ve eylemlerin yükseldiği, mali-sermaye güçlerinin saldırgan faşist politikalara tüm güçleriyle destek verdiği yıllardı. İtalya’da Mussolini iktidarı gaspetmişti, ve Almanya’da Hitler’in Nazi Partisi yükselişe geçmişti. Balkanlar’da, Bulgaristan’da, Romanya’da, Macaristan’da faşizan darbeler gerçekleşmekteydi. ABD içinde gericilik azgınlaştığı kadar, ABD’nin Karaipler, Orta ve Güney Amerika politikaları daha da saldırganlaşmıştı. Kuba’da azgınlaşan Machado diktatörlüğünün en önemli dayanağı, ülke ekonomisini denetler hale gelmiş olan ABD merkezli mali-sermaye güçleri idi...

 

Julio Antonio Mella gibi bir süreliğine Meksika’ya yerleşmiş olan Nicaragualı Sandino’da, ülkesindeki ABD baskısına ve ABD işbirlikçilerine karşı mücadele etmekteydi. Ve sanırım bu kişinin adı sizlere yabancı gelmemiştir... Sandinist örgütlenmeyi, Nicaragua’yı çağrıştıran bu ad, gerçekten de Nicaragua devrimci hareketi ile bağlantılıdır...

 

Julio Antonio Mella’nın Meksika’da işbirliği yapmış olduğu Augosto César Sandino (1893- 1934), ABD’nin askeri istilasına (1927- 33) karşı yürütülmüş olan Nicaragua direnişinin kahramanıdır. O, 1900’lü yılların Orta Amerika tarihi içinde en dikkate değer karakterlerden birisidir. Augosto César Sandino, Nicaragualı gerilla lideridir... O’nun adını taşıyan Sandinista Ulusal Özgürlük Cephesi (Frente Sandinista de Liberacíon Nacional; FSLN), 1962 yılında Carlos Fonseca Amador tarafından organize edilmiş ve -ABD tarafından desteklenen- 46 yıllık Samoza diktatörlüğünü 1979 yılında devirmiştir...

 

Sözkonusu örgütlenme, FSLN, 1979- 90 yıllarında Nicaragua’yı yönetmiş ve ABD’nin ağır ekonomik ve politik baskıları, Nicaragua ekonomisini yıkma eylemleri karşısından, -ABD dolarları ile kişilerin satınalındığı bir seçimle- hükümetten çekilmek zorunda kalmıştır. Fakat sonuçta, ABD yanlısı yeni yönetimin sorunlarını ağırlaştırdığını gören Nicaragua halkı, FSLN’i, günümüzde, demokratik seçimle yeniden Nicaragua’nın yönetimine oturtmuştur...

 

Bazıları biliyor olsa bile, yine de bir-iki cümle ile -yukarıda adları geçmiş olan- Sacco ve Vanzetti hakkında bilgi vermekte yarar vardır... Birisi ayakkabı tamircisi, diğeri ise sokaklarda balık satan iki İtalyan asıllı anarşist olan Sacco ve Vanzetti, ekonomik nedenlerle 1908 yılında ABD’ye göçetmişlerdi... Günümüzde de ırkçı görüşlerin, ve birtakım menfaat ilişkilerinin etkileri altında bozuk işleyen ABD adli sisteminin yapmış olduğu en büyük yanlışlardan biri olarak, bu iki yoksul insan, aleyhlerine yeterli delil olmadan ağır bir suçun “sorumluları” olarak farzedilip, tüm yığınsal protestolara, uluslararası kampanyalara karşın, Ağustos 1927’de idam edileceklerdi... Ortada herhangi somut bir delil olmadan onlara ölüm cezasının verilmesindeki önemli etkenlerin başında gerici faşist önyargılar gelmekteydi. Sacco ve Vanzetti adlarının anarşist olarak tanınması, idam cezasının verilmesi için yeterli olmuştu. Kurbanların politik görüşleri -hukuka tamamen aykırı biçimde- juri tarafından dikkate alınarak ölüm cezası verilmişti...

 

Sacco ve Vanzetti olayı, aslında, bir yanıyla Dreyfus davasını da çağrıştırmaktadır... Fransız ordusunda subay olan Yahudi asıllı Alfred Dreyfus (1859- 1935), “askeri sırları Almanya’nın askeri ateşesine sattığı” gerekçesiyle 1894 yılında tutuklanıp kısa bir yargılamanın ardından Fransız Guyanası’nda (French Guiana) bulunan Şeytan Adaları’na hapsedilecekti. Sacco ve Vanzetti ikilisinin anarşist olmaları gibi, O’nun da Yahudi asıllı olması, suçlanması için başlıca nedeni oluşturmuştu. Anti-Semitizm (anti-Semitism) tüm Hiristiyan dünyasında, ve özellikle Avrupa’da egemendi. İleride Hitler, bu önyargıyı oya ve iktidar gücüne tahviletmeyi mükemmel biçimde başaracaktı... Büyük romancı Emile Zola, 13 Ocak 1898 günü yazdığı açık mektupla Dreyfus ile ilgili haksızlığı kamuoyuna duyurup, Dreyfus için geniş bir kampanyanın başlamasını sağlayacaktı...

 

Yeniden Kuba devrimci gençlik hareketine dönecek olursak... Yukarıda adı Julio Antonio Mella ile birlikte geçmiş olan gençlik önderlerinden Rafael Trejo, Havana Üniversitesi Hukuk Okulu (Fakültesi) öğrenci derneğinin başkanlığını yapmıştı. Ve O’da, Machado diktatörlüğüne karşı yapılmakta olan bir yığınsal gösteri sırasında, 30 Eylül 1930 günü, Machado’nun polisleri tarafından vurularak öldürülecekti...

 

Mella’nın, Trejo’nun ve diğerlerinin öldürülmeleri, Kuba devrimci hareketi açısında elbette kayıptı ama, sular yine de yatağını bulacaktı... Mella ve yoldaşlarının kurmuş oldukları Kuba Komünist Partisi, Kuba için en önemli üretimi yapmakta olan şeker işçileri arasında güçlü biçimde örgütlenmekteydi. Şeker Kuba’nın en önemli endüstri ürünü olduğu gibi, şeker işçileri de en ağır baskılar altındaydılar. Diktatör Machado’ya ve bu kişi tarafından temsiledilen baskıcı rejimin gerisinde duran mali-sermaye güçlerine karşı 1930 yılında gerçekleşen 48 saatlik genel grev, komünist önderlerden Rubén Martinez Villena tarafından organize edilecekti. Başlayan eylemler Kuba Komünist Partisi için büyük bir başarıya dönüşürken, Martinez göçe zorlanacaktı...

 

Aynı yılın (1930) Mayıs ayında orta sınıflardan milliyetçiler Machado diktatörlüğüne karşı yığınsal gösteriler örgütlemeye başlayacaklardı. Machado polisi bunlara ateş açacak ve sekiz göstericiyi öldürecekti. Diğer yandan öğrenciler, sınıflarında polisleri görünce, derslere girmeyi reddedecekler ve yürüyüş eylemi başlatacaklardı. Bu gösteriye de polis saldıracak, ve bir öğrencinin ölümüne neden olacaktı. Komünist Partisi tarafından yönetilen işçilerin, orta sınıf milliyetçilerinin, ve öğrencilerin oluşturduğu muhalefet cephesi, Machado’ya karşı üç gün boyunca kesintisiz eylem yapacaktı...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, 1924 seçimleri ile başkanlığa gelmiş olan Gerardo Machado, 1927 yılında, mevcut tüm politik partiler üzerinde zora dayanan bir denetim kuracak, Kuba tarihinin en acımasız diktatörlüğünü şekillendirecekti. Kurduğu baskı rejiminin de etkisi ile 1928 yılında yeniden seçilecek olan Machado, baskılarını daha da arttıracaktı. Arkasına ABD’nin tam desteğini almış olan Machado, diktatörlüğünü umursamazca ağırlaştıracaktı. Bu koşullar altında toplumsal başkaldırı yükselecekti. Tüm çalışanların, işçilerin, orta sınıfların ve öğrencilerin birlikte davrandıkları çok güçlü bir muhalefet şekillenecekti...

 

Emirlerini ABD’nin 32nci Başkanı (1933- 45) Franklin D. Roosevelt’ten alan Amerika’nın çiçeği burnunda Kuba elçisi Sumner Welles, Kuba’nın politik yaşamını yumuşatma girişiminde bulunacaktı. Yaşanmakta olan yüksek gerilim, ABD’nin Kuba’da olan yararları açısından da tehlikeli idi. Mayıs 1933’de Kuba’ya ayakbasmış olan ABD’nin yeni elçisi Welles’in Machado ile muhalefet arasındaki ilişkileri iyileştirme çabaları, başarılı olamayacaktı.

 

Kuba’da politik krizin derinleştiği, ülkede devrimci bir iklim yaşanmaya başlandığı 1933 yılında başkanlık koltuğuna henüz oturmuş olan Franklin D. Roosevelt, Kuba’nın ABD denetiminden çıkmaya başladığını görmüştü. Diğer yandan, ABD tekellerinin Kuba’ya yatırımları, 1 milyar 500 milyon dolara ulaşmıştı. Ve Machado’nun yönetme gücünü yitirmiş olması, ABD sermayesi ve Ada’daki ABD politik denetimi için ürküntü vericiydi. Bu nedenle Roosevelt, “Brain Trust” adını verdiği bir grup danışmanını, Kuba ile ilgili olarak toplayacaktı- aynı kişiler Başkanlık kampanyası sırasında da O’na yol göstermişlerdi. Bu adı alan danışmanlar, ABD tarihinde Roosevelt’e özgü idi. Sözkonusu danışmanların arasında, Kuba şekeri ile ilgili Sucrest Corporation’un görevlisi de vardı. Roosevelt’in sorunu, yönetimin iplerini elinden kaçırmış olan Machado’nun yerine ABD için uygun yeni birisini bulmak, veya mümkünse havayı yumuşatıp politik ortamı ABD yararları açısından yeniden istikrarlı hale getirmekti. Böyle bir amaca yönelik olarak O, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Sumner Welles’i Kuba’ya yollamıştı. Kuba küçüktü ama, anlaşılan ABD açısından önemi çok büyüktü...

 

Muhalefeti bölme manevrası yapan Sumner Welles, öncelikle, üst sınıflar arasındaki muhaliflerle Machado’nun arasını bulmaya, ve böylece Machado’nun yerini alabilecek ABD yararlarına uygun yeni bir başkan çıkartmaya çalışacaktı. Fakat, 4 Ağustos 1933 günü patlayan genel grev, Havana’da tüm yaşamı durduracaktı. Beş gün sonra, 9 Ağustos günü genel grev, tüm Kuba’yı etkisi altına alacaktı. Sonunda, Machado diktatörlüğüne karşı başlayan genel greve bazı askeri birliklerin de katılmaları sonucu, Machado, 12 Ağustos 1933 günü -ailesi ile birlikte- önce Bahama adalarının başkenti Nassau’ya, oradan da ABD’ye sığınmak zorunda kalacaktı... Birleşik muhalefet, Machado’yu koltuğundan indirmeyi başarmıştı...

 

Sözkonusu gelişme Sumner Welles’in çabalarını bitirmeyecekti... ABD elçisi, ordu subaylarına ve milliyetçi muhalefete, yeni başkanlık koltuğu için Carlos Manuel de Céspedes’i önerecekti. ABD elçisi tarafından Kuba’nın yeni cumhurbaşkanı olarak önerilen Carlos Manuel de Céspedes, Kuba Bağımsızlık Savaşı’nın ilk on yıllık aşaması (1868- 78) sırasında, 10 Ekim 1868 günü Yara kasabasında ülkenin bağımsızlığını ilaneden, mücadelenin önderi ve ilk geçici cumhurbaşkanı olan büyük toprak sahibi Carlos Manuel de Céspedes’in aynı adı taşıyan oğlu idi. Sözkonusu kişi geçmişte ABD’de Kuba elçisi olarak ta bulunmuştu ve anlaşılan ABD yönetimi, adı ve babasının geçmişi ile muhalefeti sakinleştirebilecek bu kişiye güven duymaktaydı. Sumner Welles’in askerler ve milliyetçi muhalefet arasında kabul gören bu önerisi, Washinton tarafından da onaylanacaktı.

 

Sumner Welles’in planı üst sınıflar, milliyetçi muhalefet ve ordunun subayları arasında kabul görerek muhalefetin bir ölçüde bölünmesine neden olmuştu ama, başarısı sınırlı kalacaktı. Ülke halkının çoğunluğu, işçi örgütleri, komünistler, öğrenciler, ve yine bunlar gibi çözüm sürecinden soyutlanmış olan ordunun tabanı, aralarında çavuş Fulgencio Batista’nın da olduğu astsubaylar, gelişmeden memnun değillerdi. Sumner Welles’in mimarı olduğu yeni hükümet ancak 23 gün dayanabilecekti. Fulgencio Batista y Zaldívar tarafından yönetilen bir grup ordu çavuşu, Colombia garnizonunu elegeçirecekler, ve 4 Eylül 1933 günü Sumner Welles’in hükümetini devireceklerdi. Öğrenciler ve diğer muhalefet, başkaldırmış olan ordu çavuşları ile beraberdi. Daha devrimciler gelmeden, Céspedes, başkanlık sarayını terketmişti bile...

 

Almanya’da Nazi Partisi, Hitler 12 yıl sürecek olan rakipsiz kanlı iktidarını, “III. Devlet”i (1933- 45) kurarken, Kuba’da Machado diktatörlüğü yıkılacaktı. Gerardo Machado Morales, göçmenlik yaşamı sırasında, 29 Mart 1939 günü, Madrit’te faşistler iktidarı kanla gaspederlerken, Miami Beach’de yaşamını yitirecekti. (Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz)

 

Machado diktatörlüğünün Kuba’da yıkıldığı yıl (1933), Kuba’da yaşanmakta olan gelişmeden tamamen bağımsız olarak, daha bir yıl önce (1932) Alman vatandaşlığına geçmiş olan Hitler, Berlin’de, 12 yıl sürecek olan kanlı faşist diktatörlüğünü perçinlemekte idi. Ve 1931 yılında demokratik bir cumhuriyet konumuna gelmiş olan İspanya, 1936 yılında, Hitler ve Mussolini tarafından desteklenen general Frakco’nun başlattığı saldırı ile kanlı bir içsavaşa sürüklenecekti... Faşist Franko ile Cumhuriyetçi Hükümet arasında yaşanan İspanya İçsavaşı, Kuba halkını derinden etkileyecekti. En az bin Kubalı, Cumhuriyetçi Ordu’nun safında, Uluslararası Tugaylar’da, cumhuriyeti ve demokrasiyi koruyabilnek için Franko faşizmine karşı çarpışacaktı...

 

Sözde demokratik olmalarına karşın İspanyol cumhuriyetçilerine yardım etmemiş, ve ayrıca Hitler’in Çekoslovakya’yı ve Avusturya’yı işgaline seyirci kalmış olan Büyük Britanya (İngiltere) ve Fransa hükümetleri, Şubat 1939’da faşist Franko hükümetini tanıyacaklardı. Bir mali-sermaye diktatörlüğü olan faşizm, Avrupa’nın demokratik görünümlü mali-sermaye hükümetlerinin dolaylı destekleri ile İspanya’ya egemen olmuştu. Sonuçta, 27 Mart 1939 günü Madrit’in faşistlerin ellerine düşmesi ile, İspanya’nın üzerine Franko faşizmi tüm karanlığı ile çökecekti. Aynı yılın (1939) 1 Eylül günü Nazi ordularının Polonya’yı işgale başlamalarının ardından, İngiltere ve Fransa, dünya pazarları üzerindeki egemenliklerinin ciddi bir tehdit altında olduğunu farkedecekti. Onlar, faşistlerin komünistleri yoketmesini daha fazla beklemenin kendi sonlarını da getireceğinin bilincinde olarak, 3 Eylül günü Nazi Almanyası’na karşı savaş ilanedeceklerdi. Böylece, 4.5 milyon kadarı Alman, 6 milyon kadarı Polonyalı, 25- 26 milyon kadarı Sovyet vatandaşı olmak üzere 60 milyonu aşkın insanın yaşamına ve hesapsız yıkıma neden olacak II. Dünya Savaşı, mali-sermaye güçlerinin dünyayı ikinci kez kanlı biçimde paylaşma mücadelesi başlayacaktı...

 

Aslında, 1933 yılında Kuba’da, çok güçlü kansız bir sosyal devrim yaşanmaktaydı. Fabrikalardan, tarım alanlarından, şeker plantasyonlarından gelen devrimci ırmakları tek bir nehirde birleştirebilecek güçte devrimci bir örgütlenmenin henüz olamayışı, Kuba’da tarih sahnesine sadece sekiz yıl önce çıkmış olan komünistler için doğmuş olan bu fırsatı Batista’nın değerlendirmesine yolaçacaktı. Komünistler bu yıllar içinde, özellikle ekonomik ve politik kerizin derinleşmiş olduğu 1930’lu yıllar içinde güçleniyor olsalarda, iktidar olabilecek düzeye gelememişlerdi...

 

Daha önceki bölümde özetlenmiş olduğu gibi, Kuba ekonomisini derinden vuran, üretimini ve ihracatını düşüren, işsizliği ve yoksulluğu derinleştiren, henüz nüfusu dört milyon olan Kuba’da bir milyon insanı açlık koşullarına sürükleyen 1929- 30 ekonomik krizi (Great Depression), yaşanan faşist baskılar üzerinde etkili olduğu kadar, anlaşılan, Machado diktatörlüğünün devrilmesinde de etkili olmuştu...

 

Kuba’da halkın kalkışmasından ve yaşanmakta olan sosyal devrim koşullarından yararlanan Fulgencio Batista (1901- 73), Machado diktatörlüğünün halk ayaklanması ile devrilmesinden kısa süre sonra, -yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi- 4 Eylül 1933 günü, genç astsubayları peşine takıp, “çavuşların isyanı”nı adını alan bir operasyonla iktidarı elegeçirecekti. Aslında, güçlü bür halk desteği almış olan bu kalkışmaya, klasik anlamda darbe demek olanaksızdı. Batista’nın müdahalesi, sürmekte olan başkaldırının, halk ayaklanmasının bir parçası olarak ortaya çıkmıştı, ve üst sınıfların, ve milliyetçilerin dışındaki tüm muhalefetin, özellikle öğrencilerin desteğini almıştı. Batista, devrimci öğrenciler ve komünistlerin denetimindeki sendika liderleri ile işbirliği içindeydi, ve bir halk kahramanı konumuna yükselmişti...

 

Sonuçta, Machado diktatörlüğünün yıkılmasının ardından Kuba’nın başına Batista geçecekti. O, 1933 yılı sonbarında, ülkenin en güçlü kişisi haline gelecekti... Machado’nun devrilmesi Kuba halkının, çalışanlarının büyük bir başarıları idi ama, iktidarın örgütlü halk güçlerinin eline geçemeyişi, ve yine örgütlü bir denetimin olamayışından kaynaklanan demokratik zaaf sonucu, “gelen gideni aratır” özdeyişine haklılık kazandıracak gelişmeler olacaktı...

   onikinci bölüm için tıkla                                                                                       başlangıç bölümüne dön

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

 

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

 

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

 

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

 

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine 

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisini ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

 

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  

 

http://www.sinbad.nu/