Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

Yoksullaşan bir çiftçinin oğlu olarak, Kastro’nun babasının çiftliğinden birkaç mil ötede, Kastro’nun da doğup büyümüş olduğu Oriente bölgesinde dünyaya gelmiş olan Fulgencio Batista, 1921 yılında stenograf (konuşulanları birtakım sembollerle ve aynı hızla yazıya geçirme tekniğini bilen kişi) olarak orduya katılmıştı. Çavuşluk rütbesine dek yükselen Fulgencio Batista, iş ilişkileri içinde oldukça geniş bir çevre edinmişti...

 

Diktatör Gerardo Machado’ya yönelik halk ayaklanması ortamında ve ayaklananların safında gerçekleştirdiği askeri müdahaleyle, genç astsubayları peşine takarak “çavuşların isyanı” adını alan 4 Eylül 1933 tarihli operasyonuyla O, Batista, iktidarı elegeçirecekti. Gerçekleştirdiği askeri müdahale ile birlikte kendisini albaylık rütbesine yükselten Batista, aynızamanda Kuba Ordusu’nun komutanı, “genelkurmay başkanı” olma görevini de üstlenecekti...

 

Başlangıçta O, Fulgencio Batista, gerçekten devrimci idi, veya yaşanmakta olanların etkisinde kalarak ülkede yükselen devrimci ruhun havasına kendisini kaptırmıştı... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi O, öncelikle devrimci öğrenciler ile doğrudan ve sendika liderleri ile de aynı başkaldırının içinde olmak şeklinde bir işbirliği yapmıştı. Bazı öğrenci önderleri, bu başkaldırının -iktidarı elegeçiren- gerçek bir ihtilale dönüşmesi yönünde çavuşlarla konuşmalar yapmışlardı... Cannon’a göre, milliyetçi duygularla yüklü öğrencilerin çabaları olmasa idi, çavuşlar, başkaldırılarını, iktidarı elegeçirecek bir ihtilale dönüştüremezlerdi. Onları asıl olarak öğrenciler yönlendirdi... Ülkenin başına geçtiği günlerde Batista, gerçek bir halk kahramanı konumundaydı, halk O’na inanmıştı...

 

Batista’nın “çavuşların isyanı” adlı müdahalesi ile kurulmuş olan yeni hükümetin üyeleri, aynen ihtilalciler gibi, ABD’nin Kuba üzerinde kurmuş olduğu denetime, ve ülkenin iç işlerine karşıyor olmasına karşı idiler. Fakat daha sonra, içine girmiş oldukları yeni süreçle birlikte, “köprülerin altından yeni sular akacaktı”...

 

ABD’nin Kuba elçisi Sumner Welles’in eli bu hükümetin içine de uzanacak, öncelikle Batista ile ABD elçisi arasında gizli karanlık ilişkiler gelişmeye başlayacaktı... Yönetmeye alışık Amerikalı görevliler, anlaşılan, O’nun entellektüel ve ruhsal gelişmişlik düzeyini, politik bilinç düzeyini çabuk kavramışlardı. Deneyimli ve eğitimli Amerikalı üst görevliler, sömürge konumundaki ülkelerin yönetici kişilerinin zaaflarını tesbit etmekte, onları satınalmakta, ve parlak bir kişisel gelecek uğruna ruhunu şeytana teslim etmeye hazır bu küçük Faus kopyalarına karşı Mephisto rolü oynamakta usta idiler...

 

O güne dek adı pek duyulmamış olsa da, militan öğrencilerden biri olan ve bu nedenle 1927 yılında üniversiteden uzaklaştırılan Antonio Guiteras, 1931 yılında, ülkenin en doğusundaki Oriente bölgesinde, yaşanan Machado diktatörlüğüne yönelik başarısız başkaldırının örgütleyicileri arasında olduğu için hapse atılmıştı. Dört ay kadar içeride kaldıktan sonra O, yeniden Oriente bölgesinde isyan örgütlemeye başlamıştı. Nisan 1932’ye ulaşıldığında, yeni isyanın hazırlıkları tamamlanmıştı. Fakat bu plan da başarısızlığa uğrayacaktı, ve sonuçta Machado devrildiğinde O, Antonio Guiteras, halen Oriente bölgesinde idi...

 

ABD elçisi Sumner Welles’in çabaları ile Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş olan Céspedes’in 23 gün sonra devrilmesinin ardından şekillendirilen yeni kabineye (hükümete), Antonio Guiteras’da alınmıştı. Terence Cannon’un ifadesi ile, Kubalı tarihçiler bunu, “Grau-Guiteras” hükümeti olarak adlandırmakta imişler. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Grau San Martín, 27 yaşındaki Guiteras ile birlikte işleri götürmekte imiş...

 

Halk için olan ama, halkla gerçek anlamıyla bütünleşememiş bulunan bu yeni hükümetin üyeleri, ABD’nin Kuba’nın iç işlerine karışmasına ve ülke üzerinde denetim kurmasına muhalefette birleşeceklerdi. Fakat kısa süre sonra sürecin dışına itilmeye başladıklarını göreceklerdi... Yukarıda ifade edilmiş olduğu gibi bu hükümetin en güçlü üyesi olan Guiteras, ileride, sadece basit bir biçimde ülkenin iç işlerine bulaşma olayına karşı olmakla kalmayıp, hastalığın köklerinde duran ekonomik emperyalizmin üzerine gitmiş olmaları gerektiğini, yazacaktı.

 

Yapılan reformlar pek köklü gözükmüyorlardı ama, yine de tüm bunlar, 1933 yılında ABD için sonderece ürkütücü olmuşlardı... “Grau-Guiteras” hükümeti, ABD’nin Kuba’nın iç ve dış işlerine müdahale hakkı tanıyan “Platt Eklemesi”nin veya “Platt Düzeltmesi”nin, kaldırıldığını, bundan vazgeçildiğini, ve sekiz-saat işgünün getirildiğini, hükümetin kuruluşundan birsüre sonra, 1933 yılında duyuracaktı. Hatırlanacağı gibi, daha önce hakkında bilgi verilmiş olan “Platt Düzeltmesi”, 12 Haziran 1901 günü Kuba’nın yeni Anayasası’na yapılan yedi paragraflık bir ekten oluşmaktaydı. Senatör Platt tarafından hazırlanan ve ABD kongresinde onaylanan bu ek, Kuba’nın bağımsız bir devlet olması önündeki en güçlü yasal engeldi...

 

Yine aynı hükümetin, “Grau-Guiteras” hükümetinin aynı kararı içinde, bir Çalışma Departmanı (İş, İşçi Dairesi) kurma hükmü ile birlikte, üniversiteyi yoksullara açma, parasız eğitim kararı da vardı. Diğer yandan bu hükümet, yoksul köylülere toprak vermeyi, kadınlara oy hakkı tanımayı, garanti ediyordu. “Grau-Guiteras” hükümetinin kararları arasında, elektrik fiyatlarını yüzde 40 düşürmekte vardı. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Kuba’nın elektrik üretimi ABD şirketlerinin elindeydi... ABD Başkanı Roosevelt’in danışmanları, ve ABD’nin Kuba elçisi Sumner Welles, “Grau-Guiteras” hükümetinin kararlarını “komünistlik” ve “sorumsuzluk” olarak tanımlayacaklardı.

 

Anlaşılmış olacağı gibi ABD’nin politik karar merkezleri, “Grau-Guiteras” hükümetinin sonunu getirmek için düğmeye basmıştı. Ve bu hükümetin, “Grau-Guiteras” hükümetinin en büyük zaaflarından birisi, silahlı kuvvetler üzerinde sonderece sınırlı bir kontrolu olması idi... “Çavuşların isyanı”nın önderi Fulgencio Batista, devrimin ardından orduyu kendi denetiminde, ve kendisine bağlı politik bir aygıt olarak yeniden şekillendirmişti. Hükümetin asıl dayanağı sanılan Batista ordusu, gerçekte, devrime hizmet etmiş, ve aslında birçok kişi tarafından hükümette olması düşünülen çok sayıda insanı tutuklayıp öldürmüştü. Ve Batista, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, ABD elçisi Sumner Welles ile gizli ilişkiler içindeydi...

 

Kurnaz Batista, “Grau-Guiteras” hükümetinin ABD tarafından tanınmasını engellemek amacıyla, gizlice, politik bir destabilizasyonu (politik istikrarsızlığı) kışkırtıp örgütlemekteydi. ABD elçisi, “Grau-Guiteras” hükümetini tanımayarak, muhalefeti cesaretlendirecekti. Bu strateji işleyecek, ve politik yaşam giderek istikrarsızlaşacaktı.

 

Yine Cannon’un anlatımıyla, Guiteras, devrimci sol örgütlerden hükümete yardımcı olmalarını isteyecekti. Fakat onlar, yukarıda anılmış olan ve aslında hükümetten bağımsız yapılan Batista ordusunun acımasız şiddetinen hükümeti de sorumlu tutacaklar, şeker değirmenlerindeki işçileri, “faşist” olarak tanımladıkları bu hükümete karşı kışkırtacaklardı. Sovyet devriminin temelinde duran ve 1905 devrimi sırasında kendiliğinden oluşan halk meclislerini, İşçi-Asker Sovyetlerini taklit eden Kuba şeker işçileri, kendi “sovyet” meclislerini kuracaklardı. Bu hükümet için istikrarsızlığın en önemli unsurlarından biri idi...

 

Guiteras, Batista’nın kendi adını gerçekleşen yıkıma bulaştırdığını farkedecekti. Süren grevlere ve işgallere karşı olmasına rağmen O, ordunun işçilere saldırmasını engelleyemeyecekti. ABD elçisi Welles tarafından cesaretlendirilen Batista, “Kuba’nın güçlü kişisi” olarak yaşanan istikrarsızlığı durdurabilecek kişi olarak ortaya çıkacaktı... Aslında oyun veya daha doğru ifadesi ile entrika, parantez dışı belirtmek gerekirse, 12 Mart müdahalesi ve daha çok ta 12 Eylül 1980 müdahalesi süreçlerinde Türkiye’de yaşanmış olanların daha erken ve daha basit bir kopyası gibiydi. İçlerindeki bazı psikopat unsurlar aracılığıyla devletin gizli servisleri ile bağ içinde olan ekstrem “sol” grupçuklar, ve bunların kitlelerden kopuk şiddet eylemleri için Türkiye’de yollar nasıl açılmışsa, bunlara gözyumularak politik istikrarsızlık ülkede nasıl derinleştirilmişse, bu yolla mevcut hükümetler nasıl zayıflatılmışsa, ve artık bir kurtarıcı arandığı sırada istikrarsızlığın gerisinde duran sevislerin öne çıkarttıkları birtakım generaller “ülkenin güçlü adamı” rolünde tüm politik yaşama nasıl elkoymuşlarsa, Kuba’da da buna benzer bir olay onyıllar önce yaşanacaktı. Yani ABD yönetimleri, Türkiye’de yaşanan politik entrikaların provalarını yıllar önce yapmıştı, ve bu kirli işin alanlarından biri de Kuba idi...

 

Guiteras’ın, 14 Ocak 1934 günü, Amerika’ya ait Electric Bond and Share Company’yi millileştirdiğini ilanetmesinin ardından, ABD elçisi, Batista’dan Cumhurbaşkanı Grau’yu yerinden indirmesini isteyecekti. Sözkonusu millileştirme, Guiteras’ın son atağı olacaktı. Batista’nın gerçekleşen darbesinin ardından, Batista’ya bağlı yeni bir hükümet kurulacaktı... Guiteras, devrimci grupları birleştirerek umutsuzca direnmeye çalışacaktı. Fakat, Batista hükümetinin kurulmasından beş gün sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı bu hükümeti tanıyacaktı. Ve Guiteras’ın tüm umutları sönecekti...

 

Devrimin Batista tarafından çöpe atılmasına, vaktiyle Batista’ya inanmış olan tüm ilerici demokratik güçlerin, Küba işçi sınıfının, sendikaların, köylülerin ağır bir baskı altına alınmasına karşın, devrimci ruh yeni bir biçim alarak dirilecekti. Bu, Cannon’un dediğine göre, -Meksika’da öldürülmüş olan Kuba Komünist Partisi’nin öndegelen kurucularından- Antonio Mella’nın Marksizmi ile Antonio Guiteras’ın anti-emperyalizmi tarafından beslenen yeni devrimci bir ruh olacaktı.

 

Guiteras, José Martí’den yirmi yıl sonra, ve Kastro’dan kırk yıl önce, aynen onlar gibi devrimci bir orduyla geri dönerek Kuba’yı kurtarmak üzere ülkeyi terke hazırlanırken, 8 Mayıs 1935 günü, Batista’nın ajanları tarafından yakalanıp öldürülecekti. O sırada Fidel Kastro henüz dokuz yaşındaydı...

 

Bastırılmış olsa da Kuba’da yaşanan devrimci toplumsal gelişme, ve Vashington’a sıkı sıkıya bağlı Machado’nun diktatörlüğünün yıkılmış olması, ve ardından yaşananlar, ABD yönetimini ürkütmüş olmalıydı ki, ABD hükümeti, Kuba üzerindeki ekonomik ve politik baskısını 1934 yılında gevşetme yolunu seçecekti. Aynı yıl (1934) Amerika, Kuba ile olan şeker alışverinde, fiyat listesini Kuba’dan yana düzeltecekti... ABD yönetiminin sökonusu adımları, anlaşılmış olacağı gibi, ABD’nin Kuba elçisi Sumner Welles’in gösterdiği yola giren Batista yönetimine verilen bir destekti... Sözkonusu yıl (1934), Batista’nın ruhunu bütünüyle ABD emperyalizmine teslim etmiş olduğu yıl idi.  

 

Batista yönetimi ile birlikte ABD’nin Kuba’ya sağlamaya başladığı ekonomik kolaylıklar karşılıksız değildi şüphesiz. Artık açıkça ABD’nin safınada olan Batista, gerçekleştirdiği ikinci darbenin ardından, 1934 yılında, ülkenin ilerici güçlerine ve sendikalara darbeler vurmaya başlayacaktı. ABD’nin asıl korktuğu da bu güçlerdi. Kuba ekonomisine sağlanan birtakım göreceli kolaylıklarla ABD yönetimi, Batista yönetimi için belirli bir halk desteği sağlamayı, ve böylece sendikaları, komünistleri ve diğer ulusal güçleri geriletmeyi hedeflemekteydi. Göreceli ekonomik rahatlama ile birlikte Batista, işçi ve öğrenci hareketini, diğer tüm muhalefeti daha rahat ezebilirdi... Ekonomideki göreceli düzelme, şeker fiyatlarındaki yükselme, sadece ve sadece Batista diktatörlüğüne güç verebilirdi...

 

ABD mali-sermayesinin yerleşmiş olduğu Kuba gibi göreceli küçük ülkelerde ABD yönetimleri, kişileri satınalmakta ve politik yaşamı manupule etmekte sonderece hünerliydi. Washington’un bu ustalığı sayesinde Kuba, Batista yönetimi ile, önceden olduğu gibi ABD’nin ekonomik ve politik av alanı olma özelliğini sürdürecekti... Sözkonusu 1930’lu yıllar, aynızamanda Kuba Komünist Partisi’nin geliştiği yıllar olacaktı...

 

Tüm ABD desteğine karşın Batista diktatörlüğü yeterince güçlü olamayacaktı... Sözkonusu süreç içinde, demokratlar, sosyalistler, ve komünistler arasında giderek güçlenen bir birlik sağlanacaktı. Sadece Kuba’da değil, asıl olarak dünyada yükselmekte olan faşist akımlar bu birliği motive etmişti. Artık kendisini General yapmış olan Batista bile, gelişen bu yeni koşullar içinde anti-faşist hareketle yakınlaşmayı ve sol ile barış yapmayı kişisel yararına görecekti. Ve 1938 yılına gelindiği zaman Batista, Kuba Komünist Partisi üzerindeki yasağı kaldıracak, partinin legal çalışmasına olanak sağlayacak, ve binlerce politik mahkumu serbest bırakacaktı... Batista’nın sözkonusu politik seçiminde Washington’da esen egemen politik rüzgarların etkili olduğu düşünülebilir...

 

Hernekadar ABD mali sisteminin kalbi Wall Street ile Hitler’i destekleyen Alman mali-sermaye güçleri arasında çok sıkı bağlar bulunsa da, ve ABD yönetimi tarafların birbirlerini yoketmelerini bekleyerek II. Dünya Savaşı’na çok geç girecek olsa da, daha savaş başlamadan çok önce ABD ile Japonya arasında Pasifik’te gizli bir savaş başlamıştı ve sürüp gitmekteydi. Kısacası Washington D.C., 1936 yılında Anti-Komintern Paktı içinde birleşen Nazi Almanyası ile Japonya’nın ve 1937 yılında bunlara katılacak olan Mussolini İtalyası’nın karşısındaki safa yakın durmaktaydı. ABD’nin bu duruşu, Batista diktatörlüğünün politikalarını da etkilemiş olmalıydı...

 

Kuba Komünist Partisi’nin legalleşmesi ile birlikte işçi hareketine yeni bir soluk gelecekti. Yukarıda, sendikalardan sözeden bölümde adı geçmiş olan ulusal işçi örgütlenmesi, Kuba İşçileri Konfederasyonu (CTC, Confederacion de Trabadores Cubanos), Ocak 1939’da, Lázaro Peña adlı 28 yaşında siyah bir komünistin önderliğinde kurulacaktı. Yine işçi hareketinin en saygın önderleri şeker işçileri sendikasından gelmekteydiler ve bu sendikanın önderi de yine siyah bir komünist olan Jesús Menéndez idi. Komünist Partisi’nin başında ise, partinin gelişmesinde önemli rol oynayacak olan genç bir ayakkabıcı, siyah bir kölenin torunu olan Blas Roca bulunmaktaydı. Vaktiyle birçok şeker değirmeni işçisini örgütlemiş olan Blas Roca önderliğinde Komünist Partisi, legale çıkmasının ardından işçi hareketini birleştirmeyi başaracaktı...

 

Yeniden ülkenin cumhurbaşkanı olmak isteyen Batista, 1940 seçimleri için, önce, anayasal liberallerin önderi Ramón Grau San Martin’den destek arayacaktı. Liberallerin lideri O’nun bu teklifini reddedince, Batista yüzünü, ülkede politik bir güç haline gelmiş olan komünistlere dönecekti. İhtilalcilikten çok uzak olan, büyük iş çevreleri tarafından desteklenen ve işçi hareketi için tehlikeli gözüken Ramón Grau San Martin’in seçilmesi yerine, anti-faşist bir politika izlemeye başlayan ve komünistlerin önerilerine boyun eğen Batista’nın seçilmesi, Kuba Komünist Partisi’nin de işine gelecekti... Sonuçta, -Kuba Komünist Partisi’nin denetimindeki- sendikaların desteğini alan Batista, 1940 seçimleri ile yeniden cumhurbaşkanı olabilecekti.

 

Ulusal meclise seçilmeyi başaracak olan Blas Roca, 1940 Anayasası olarak anılan bir anayasa hazırlayacaktı. Mecliste kabuledilecek olan bu anayasaya göre, kapitalistler ile işçi sınıfı arasında politik denge sağlanıyordu. Bireysel ve sosyal hakları garanti altına alınıyordu. Yine aynı anayasa ile tam gün iş hakkı, asgari ücret, uzatmalı sosyal güvenlik, eşit işe eşit ücret sağlanıyordu. Latifunda (latifundia) adını alan devasa plantasyonlar veya devasa çiftlikler yasadışı ilanediliyorlardı...

 

Komünistlerle yapılmış olan anlaşma uyarınca Batista yönetimi, bazı temel reformlarla birlikte, yukarıda anılmış olan devrimci içeriğe sahip 1940 Anayasası’nın yürürlüğe girmesini sağlayacaktı. Sendikaları denetleyebilen komünist muhalefet ile Batista arasında sağlanmış olan uzlaşmanın bir ürünü olarak, içinde halkçı devrimci ilkeleri barındıran ilerici 1940 anayasası artık yürürlükteydi... Bu yeniden başkanlık süreci içinde O, Batista, kişisel servetini sürekli arttıracaktı...

 

Seçimi kaybetmiş olan Grau önderliğindeki sağcı politikacılar, gelecek yirmi yıl boyunca bu yeni ilerici anayasayı sabote etmekle meşgul olacaklardı. Çok daha ileri yıllarda, Türkiye’de, 27 Mayıs 1961 Anayasası’nın serüveni de bundan pek farklı olmayacaktı. Fakat tabii en genel anlamı ile Kuba’daki işçi hareketinin Türkiye’ye göre çok daha güçlü olduğu, baskıların daha sınırlı kaldığı, Türkiye’de olana benzer ölçüde güçlü feodal bir yapılanmanın ve farklı bir dili konuşanların bu ülkede asla bulunmadığı, ataerkil kültürün Türkiye’de olan düzeyinde güçlü olmadığı, ve Kuba’da otoriteye karşı başkaldırı geleneğini çok daha güçlü ve yaygın olduğu söylenebilir...

 

Şüphesiz herşeyden önce Türkiye, uzun yüzyıllar alan çok güçlü bir merkezi imparatorluğun kalıntısı olarak, bu imparatorluğun kültürel mirası üzerinde yükselerek, bir anlama imparatorluğun ağır kamburunu sırtında taşıyarak laik bir cumhuriyet olma mücadelesi verirken, Kuba, dörtyüz yıllık İspanyol sömürgeciliğine, ve ardından ABD sömürgeciliğine karşı verilen, ve yüzyılları bulan mücadeleler içinde kimliğini şekillendirmiştir. Birtakım benzerliklere karşın, bu iki kimlik arasında önemli farkların olması sonderece normaldir...

 

Fulgencio Batista, 1944 yılı başkanlık seçimlerine katılmayacak, ordu subaylarını barındıran bir askeri üsse yerleşerek birsüre için aktif politik yaşamdan uzak duracaktı. O’nun yerine, liberal sağcı bir politikacı olan ve 1940 seçimlerini kaybeden Ramón Gray (Grau) San Martin (1944- 48) ve ardından da yine benzer bir liberal olan Carlos Prío Socarrás (1948- 52) cumhurbaşkanlığına seçileceklerdi...

 

Sendikaların 1946 yılında geçekleşen seçimlerinde, işçilerin yüzde 90’ı, oylarını komünist ve yolsuzluk yapmamış olan adaylara vereceklerdi. Yukarıda adı anılmış olan şeker işçileri sendikasının ünlü komünist önderi Jesús Menéndez, Ocak 1948’de şeker değirmenlerini gezdiği sırada, bir ordu yüzbaşısının açtığı ateşle vurulup yaşamını yitirecekti... Önderlerinin cansız gövdesini Havana’ya taşıyan ve onun için büyük bir cenaze töreni örgütleyen işçilerin cenaze konvoylarının içinde, henüz yirmi yaşında olan Fidel Kastro’da bulunmaktaydı...

 

Başkanlıktan çekilmiş olduğu zaman dilimi içinde O, Batista, dış gezilere çıkacak ve birsüre için ABD’de, Florida’da, Daytona Beach’de “gönüllü göçmen” olarak yaşayacaktı... Florida günlerinde O, Batista, Kuba halkının sırtından elde ettiği servetinin çok yüklü bir miktarını kişisel yatırıma dönüştürecekti...

 

ABD’nin 33ncü başkanı ve “Soğuk Savaş” politikasının mimarı olan aşırı sağcı Harry S. Truman’ın (yönetimi, 1945- 53) Latin Amerika politikasının bir ürünü olarak Batista, 10 Mart 1952 günü kansız ama, tüm demokratik süreçleri ve gelmekte olan seçimi iptal eden bir askeri darbe daha gerçekleştirecekti. ABD yönetimi, 27 Mart günü, Batista hükümetini resmen tanıyacaktı... Aslında O, Batista, önce seçimle iktidara gelmeyi hesaplamış olsa da, liberallerin temsilcisi Roberto Agramonte karşısında kazanamayacağını anlayınca, sözkonusu darbeyi gerçekletirecekti. Uzun yıllar iktidardan uzak kalmış olsa da, tüm askeri garnizonlar üzerinde denetimi vardı, ve ilk olarak postahaneleri kontrol altına almıştı...

 

Bu kez Batista, ülkenin tüm demokratik güçlerini gerçek anlamıyla ezecekti. Yaşanmakta olan, “Soğuk Savaş”ın en soğuk günleri idi; ABD’de Cumhuriyetçi senatör Joseph McCarty’nin yellediği dondurucu anti-komünizm rüzgarları esmekteydi; Kore Savaşı ağır insani kayıplarla sürmekteydi; ve General Douglas MacArthur gibiler, Çin’e atom bombaları atmayı düşlemekteydi... Bazı kaynaklara göre O, Batista, Latin Amerika standartları ile “ılımlı” sayılacak bir diktatör olmuştu. Fakat bu ifadeyi kullananlar, sözkonusu göreceli “ılımlılığın” ancak 1956 yılına dek sürdüğünü, başlayan sosyal kalkışma ve gerilla mücadeleri ile birlikte Batista diktatörlüğünün de -diğer acımasız Latin Amerika diktatörlükleri gibi- sertleşip gaddarlaştığını ifade etmekten geri durmamaktadırlar...

 

 onüçüncü bölüm için tıkla                                                                                                                   başlangıç bölümüne dön

 

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

 

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

 

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

 

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

 

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine 

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisini ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

 

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  

 

http://www.sinbad.nu/