Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

Asıl olarak Yunanistan’ı ve Türkiye’yi ilgilendiren, bu ülkelerde örgütlenen faşist nitelikli askeri müdahalelerin, aşırı sağcı rejimlerin anası olan “Truman Doktrini”nin mimarı Harry S. Truman, Latin Amerika’yı elinin altında tutabilmek için, 1953- 57 yılları için, o günün değeri ile 1 milyar 900 milyon ABD dolarını (günümüzün değeri ile yaklaşık 18 milyar doları) Latin Amerika işlerine ayırmıştı ( bak: Yusuf Küpeli, Truman Doktrini ve Doğu Akdeniz’de sahnelenen trajedilerden bazı örnekler  ). Yine Truman’ın iktidarı yıllarında, 1947’de, -Reinhard Gehlen gibi eski Nazi istihbaratı şeflerinin de yardımlarıyla kurulmuş olan- CIA’nın operasyonları sonucu, Guatemala’da (1954) ve daha birçok Orta ve Güney Amerika ülkesinde kanlı askeri darbeler birbirlerini izleyeceklerdi...

 

Sözkonusu darbeleri kolaylaştıran, Latin Amerika ordularının subay kadrolarını Pentagon’a bağlayan askeri bir pakt, NATO’ya örnek oluşturacak bir askeri pakt, NATO’nun kuruluşundan çok önce, Orta ve Güney Amerika ülkeleri ile ABD arasında imzalanacaktı. CIA’nın kurulduğu 1947 yılında, Latin Amerika ülkelerinin askeri güçlerini Pentagon’un demir pençesine teslim edecek olan bir askeri anlaşma şekillendirilecekti...

 

II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, ve NATO’dan önce, ABD yönetiminin şekillenmesine öncülük ettiği asıl büyük karşılıklı askeri anlaşma, 2 eylül 1947 günü imzalanan Intern-American Reiprocal Assistance Treaty (Amerika İçi İkili Karşılıklı Dayanışma Anlaşması) adlı birlik olacaktı. Rio de Janeiro’da imzalanmış olması nedeniyle aynı anlaşma kısaca Rio Paktı olarakta anılacaktı...

 

Rio Paktı’na ABD dışında 19 latin Amerika ülkesi taraf olmuştu. Arjantin, Bahamalar, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, El Salvador, Guatemala, Meksiko, Nikaragua, Panama, Paraguay, Peru, Haiti, Honduras ve Küba, anlaşmayı imzalayan ülkeler arasında idiler... Bu adları sıralanan Latin Amerika ülkeleri ile anlaşmayı, dönemin ABD Başkanı Harry Truman (33. başkan, 1945- 53) bizzat imzalamıştı. Daha sonra, devrimle birlikte (1959) Küba anlaşmadan çekilmiş olsada, günümüzde imzacı devletlerin sayıları 23’e yükselmiştir... Batista’nın 10 Mart 1952 günü gerçekleştirmiş olduğu askeri darbe, Truman yönetiminin sözkonusu Latin Amerika politikasından ve Rio Paktı aracılığıyla Pentagon’un Kuba ordusu üzerinde kurmuş olduğu denetimden ayrı düşünülemez...

 

İleride NATO anlaşmasına örnek olacak Rio Paktı, 26 maddeden oluşmaktaydı. Aynı paktın 3. maddesi, özet olarak, “taraflardan birinin saldırıya uğraması durumunda bunun tüm üyelere yapılmış kabuledileceğini ve ortak meşru savunmayı” öngörmekteydi. Fakat, sözkonusu anlaşma maddesinin bağlayıcı hükmüne karşın, 1982 yılında patlayan Fakland krizi ve İngiliz donanmasının Arjantin’e saldırısı sırasında ABD yönetimi, Arjantin’in yardım başvurusuna yanıt vermeyecekti. ABD yönetimi, Rio Paktı içindeki ortağı Arjantin’e değil, tam tersine emperyalist yamağı ve en önemli NATO müttefiki Büyük Biritanya’ya (İngiltere’ye) yardım etmiştir...

 

NATO ise, bilindiği gibi, o yıllardaki tüzüğü ile sadece bir savunma anlaşması idi, ve İngiltere’nin Fakland adalarına, Arjantin güçlerine saldırısı durumunda, ABD’nin buna yardımcı olmasını gerektirecek herhangi bir hüküm içermiyordu... Parantez dışı belirtmek gerekirse, emperyalist yararlar hemen ön plana çıkıyor, ve NATO ile ilgili olarakta benzer durumlar, anlaşmaya uymayan durumlar yaşanabiliyordu. Örneğin, Kıbrıs’ta sivil Türk halkına karşı faşist EOKA tarafından işlenen cinayetlerin ardından, 1959 tarihli Garanti Anlaşması’na dayanarak, 4 Haziran 1964 günü İsmet İnönü hükümetinin Kıbrıs’a müdahale kararı alması üzerine, 5 Haziran 1964 günü, ABD Başkanı Johnson’dan (Lyndon B. Johson, 1953- 69) İnönü’ye aşağılayıcı ve tehditkar bir mektup gelecekti. ABD Başkanı Johnson, Kıbrıs müdahalesi sırasında Türkiye’ye yönelik olarak başlayabilecek bir Sovyet müdahalesinden Türkiye’yi koruyamıyacaklarını bildirmekteydi. Halbuki, NATO anlaşması, böyle bir müdahale karşısında müttefiklerin birbirlerine yardımlarını zorunlu kılmaktaydı. NATO zaten bu amaçla kurulmuş bir savunma anlaşması idi. Ayrıca Türkiye, 1952 yılından beri NATO’nun en hassas cephesinin, güneydoğu kanadının bekçiliğini yapma pahasına ülkesini bir nükleer hedef haline getirmişti. Sovyetler Birliği üzerine en değerli istihbaratlar Türkiye’de kurulu radarlar, dinleme istasyonları sayesinde sağlanmaktaydı ve U-2 casus uçakları İncirlik’ten havalanmaktaydılar vs..

 

İlk örnekte belirtildiği gibi, mevcut Rio Paktı’na karşın, denizaşırı bir saldırı altındaki Arjantin’e ABD tarafından nasıl yardım edilmemişse, ve tam tersine ABD’nin en yakın emperyalist ortağı İngiltere’nin Arjantin’e yönelik saldırısına Rio Paktı’nın en güçlü tarafı ABD tarafından yardımcı olunmuşsa, ikinci örnekte belirtildiği gibi de, NATO içinde en tehlikeli görevlerden birini gerçekleştiren Türkiye’nin anlaşmalardan doğan bir hakkını kullanması karşısında bu ülke ABD tarafından tehdit edilmiş, ve bir Sovyet saldırısı karşısında yalnız bırakılacağı açıkça belirtilmişti. Sadece bu örnekler bile, Rio Paktı’nın ve bu anlaşmayı örnek alarak kurulmuş olan NATO’nun, anlaşma ile ilgili metinlerde belirtilmiş olduğu gibi, özünde bu “kontratlar”, karşılıklı savunma ve işbirliği anlaşmaları olmayıp, tam tersine sadece ve sadece ABD’nin ve en yakın ortaklarının emperyalist yararlarını garanti altına almak için hazırlanmış tuzaklardır...  

 

Provokatif ve karanlık 11 eylül 2001 olayının, ikiz kulelerin yıkılmasının ardından ABD, Rio Paktı’nı yeniden anımsayacak ve bu olaydan10 gün sonra, 21 eylül 2001 günü, Rio Paktı’na üye 23 ülkenin Dışişleri Bakanlarını, “uluslararası terörizm” sorunlarını tartışmak amacıyla Washington’da toplantıya çağıracaktı...

 

Organizations of American States (OAS), yine ABD yönetiminin insiyatifi ile Rio Paktı’ndan bir yıl sonra, 1948 yılında, Kolombiya’da, Bogota’da kurulacaktı. OAS anlaşmasının 15. maddesi, üyelerin iç veya dış işlerine herhangi başka bir devletin müdahalesini açıkça yasaklamaktaydı... Sözkonusu anlaşmanın açık metnine karşın ABD yönetimleri, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, Rio Paktı ve OAS üyesi Latin Amerika ve Karaip ülkelerinin iç işlerine -doğrudan askeri müdahaleler dahil- hertürlü yöntemle sürekli müdahale edeceklerdi ve halen de güçleri yettiği ölçüde etmektedirler...

 

Rio Paktı ve OAS ile Beyaz Saray, Soğuk Savaş yılları boyunca Latin Amerika devletlerinin tüm iç ve dış ilişkileri üzerinde hegemonya oluşturacaktı... Rio Üniversitesi’nden politik bilimci William Goncalves’in inancına göre ABD, Afganistan’da ve Irak’ta sahnelenecek olan askeri operasyonlarına Latin Amerika’nın desteğini sağlamak amacıyla Rio Paktı’nı yeniden canlandırmıştı... Şüphesiz 2000’li yıllarda Latin Amerika’da doğmaya başlayan demokratik sosyalist hükümetler ve özellikle Venezuella’da iktidara gelen Chavez hükümeti, ABD’nin bu planları için birer soğuk duş olmuşlardır... ( bak: Yusuf Küpeli, ABD’nin askeri gücü, toprakları dışındaki askeri üsleri, yayılması ve dünya egemenliği düşleri üzerine notlar 2- Rio Paktı, ABD’nin Latin Amerika üsleri ve Latin Amerika’yı sömüren ticari bağlar üzerine bazı notlar ).

 

ABD, İspanya karşısında 1898 yılında kazanmış olduğu askeri zaferle, Filipinler, Guam, Puerto Rico gibi deniz aşırı koloniler elde etmeye başlayacaktı. Bu  durum aynızamanda ABD’nin Latin Amerikaya’ya atmış olduğu ilk kalıcı adım oluyordu. Artık, Karaip Adaları’nın, Orta ve Güney Amerika’nın üzerine -gelişip denizaşırı bir güç olmaya başlamış olan- ABD emperyalizminin gölgesi düşmeye başlamıştı...

 

Monroe Doktrini (2 Aralık 1823) ile ABD, Orta ve Latin Amerika’nın da kendisine ait olduğunu, bu coğrafyayı Batı Avrupa’nın müdhalelerinden “koruyacağını” ilanetmişti. İspanya karşısındaki zaferi (1898) ile ABD, bu “korumayı” başaracak güce eriştiğini göstermişti. Ve zaten aynı nedenle Theodore Roosevelt, 1904 yılında, Monroe Doktrini’ne bir ek yaparak, ABD’nin Orta ve Latin Amerika ülkelerine yönelik askeri müdahalelerini başlatacaktı. Önceki bölümlerde özetlenmiş olan Roosevelt’in sözkonusu ekine göre, “Latin Amerika milletlerinin ‘kronikleşen hataları’ durumunda ABD’nin bu devletlerin iç işlerine müdahale etme hakkı vardı”. ABD’nin ilk müdahale ettiği ülkelerin başında, Kuba gelecekti. Zaten daha 1901 yılında ABD, “Kuba’nın gerçek anlamıyla ABD’nin koruması altında olduğunu” ilanetmişti...

 

ABD, 1898 yılında, Karaip denizinde, Puerto Rico’yu işgalederek Karaip adaları üzerindeki gücünü yaymaya başalayacaktı. Bu gelişmenin ardından ABD, Orta Amerika’ya doğru uzanacaktı... O yıllarda Panama, Kolombia’nın (Colombia) kontrolu altındaydı. ABD yönetimi biryandan Panamalı ayrılıkçıları desteklerken, diğer yandan da Panama’nın “bağımsızlığını” tanıması için Kolombia’ya baskı yapacaktı. Kolombia, -Roosevelt’in Monroe Doktrini’ne ekleme yaptığığı- 1904 yılında Panama’nın “bağımsızlığını” tanımak zorunda kalacaktı. Panama’yı Kolombia’dan kopartmış olan ABD, Panama Kanalı bölgesine elkoyacaktı ve kanal 1914 yılında tamamlanacaktı...

 

Artık ABD, uluslararası planda herkes tarafından kabul gören terminoloji ile, “uluslararası polis gücü” konumuna geliyordu. Yine bilinen genel terminoloji ile ABD müdahaleleri, ya “dolar diplomasisi” (“dollar diplomacy”) ile, ya da askeri müdahale biçimini alarak “savaş gemisi diplomasisi” (“gunboat diplomacy”) ile yürütülüyordu... Vaktiyle Filipinler ve kısa dönem için Kuba valiliği yapmış olan ABD’nin 27nci başkanı William Howard Taft (1909- 13) ve O’nun dışişleri bakanı (secretary of state) konumundaki Philander C. Knox tarafından geliştirilmiş olan “Dolar diplomasisi” adlı şey, ABD’nin mali ve ticari yararlarının bir yerde korunması ve geliştirilmesi süreci içinde mali stabiliteyi, mali istikrarı ve güvenliği sağlama anlamına gelmekteydi. Tabii bunu sağlayacak olan insanlardı, yönetici politik kadrolardı. Emperyalist amaçlarla girilen ülkenin direksiyonunda ABD’nin istemlerine uygun politik-idari kadrolar olmalıydılar... “Dolar diplomasisi” denen yönetim mühendisliği, önce Nicaragua’da yaşama geçirilecekti ama, yetersiz kalınca Nicaragua’ya askeri müdahale gerçekleşecekti. Askeri müdahalenin adı da, kısaca, “savaş gemisi diplomasisi” (“gunboat diplomacy”) olmaktaydı. Kısacası, alavere-dalavere geçerli olmayınca, kırıp-dökme faslı başlıyor, sopanın gücü ile istenenler elde edilmeye çalışılıyordu...

 

Yukarıdaki politik deyimleri basitleştirerek türkçeleştirecek olursak, yapılmakta olana kısaca, “havuç” ve “kamçı” diplomasisi de diyebiliriz. Şüphesiz “havuç”, ekonomisine ve politikasına elkonulacak ülkenin yöneticilerine, politik ve ekonomik yönetimin direksiyonuna oturtulacak dar bir azınlığa sunuluyordu, ve operasyonun böylesi sömürünün en masrafsız olanı idi. “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez!”, idi ama, burada verilen tavuk kadar bile değildi... Satışa çıkmış çok “ruh” ve beden vardı; ve cahil bırakılıp bölünmüş halklar sürekli yeni “umutlar” ile aldatılıyorlardı... Havucun yetmediği durumlarda, hemen kamçıya, zora, şiddete başvuruluyordu. Ve çoğu zaman bu ikisi birlikte kullanılıyordu ve halen de kullanılmaktadırlar...

 

İlk ABD askeri müdahalelerinin, işgal operasyonlarının, ya da “savaş gemisi diplomasisi”nin kurbanları arasında, Santo Domingo (Dominican Cumhuriyeti’nin başkenti), Nicaragua, Haiti gibi ülkeler yeralacaklardı... Dominican Cumhuriyeti, Karaip denizinde, Kuba’nın hemen güneydoğusuna yerleşmiş ikinci büyük adayı Haiti ile paylaşmaktadır. Aynı adanın doğu tarafına Dominican Cumhuriyeti yeralmaktadır. Batı tarafında ise, biraz daha küçük bir alana yerleşmiş Haiti bulunmaktadır. Ve bu ikili halen yerlerinde durmaktadırlar... Santo Domingo, gelen avrupalıların bu adalar üzerinde kurmuş oldukları en eski kenttir.

 

Dominican Cumhuriyeti, 1821 yılında bağımsızlığını ilanetmişti. Ve bu cumhuriyet, 1916- 24 ve 1965- 66 yıllarında iki kez ABD askeri müdahalesi yaşayacaktı. Yine örneğin, 1930 yılında Dominican Cumhuriyeti’nin başına geçmiş olan Rafael Trujillo, 1961 yılında CIA tarafından organize edilmiş bir suikastın kurbanı oluncaya dek iktidarda kalabilecekti...

 

Yine ABD, daha önce sözünü etmiş olduğum “Dolar diplomasisi”nin Nicaragua’da yetersiz kalması sonucu, tutucu yönetimi yerleştirip desteklemek amacıyla, bu ülkeye yönelik olarak “savaş gemisi diplomasisi”ne başvuracak ve 1909 yılında Nicaragua’ya küçük bir deniz gücü yollayacaktı. Ayrıca ABD, 1927- 33 yıllarında bu ülkeyi işgalederek “savaş gemisi diplomasisi”ni sürdürecekti. Ve Nicaragua’nın ABD müdahaleleri ile ilintili toplumsal trajedileri bundan sonra da sürcekti...

 

ABD deniz piyadeleri, Dominican Cumhuriyeti’nin doğusuna yerleşmiş olan Haiti’yi 1915 yılında işgaledecekler ve 1934 yılına dek burada kalacaklardı. Günümüzde de aynı deniz piyadeleri Haiti’de bulunmaktadırlar...

 

“Açık kapı” politikasının babası sayılan ve küçük ülkelerin pazarlarını ABD mali-sermayesine açmakla ünlenen ABD’nin 28nci Başkanı Woodrow Wilson’un (başkanlığı, 1913- 21) I. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, 1917 yılında müttefik güçlerin safında Avrupa’ya asker yollaması, ABD’nin Avrupa’da katıldığı ilk savaş olacaktı. Yeni bir dünya savaşının (II. Dünya Savaşı’nın) ilk ilmiklerini atacak olan tamamen haksız Versailles Anlaşması’nın (1919) baş mimarları arasında yeralan, ve Türkiye’ye ABD mandası olma “şerefini” bahşeden Wilson ile ABD, Avrupa’nın iç işlerine, Balkanlar’a ve Ortadoğu’ya müdahaleye başlayacaktı. O, Balkanlar’a, Arnavutluk’un “savunucusu” rolünü oynayarak girmeye çalışacaktı... Artık Orta ve Latin Amerika ülkeleri -sözün gerçek anlamıyla- ABD’nin “arka bahçesi” konumuna sürüklenmişlerdi...

 

“Özgürlüklerin savunucusu” gibi tanıtılmaya çalışılan Woodrow Wilson, Avrupa’ya asker yollamadan önce, -Haiti ve Dominican Cumhuriyeti ile birlikte- Meksika’nın iç işlerine de müdahale edecekti. Wilson, tamamen haklı köylü ayaklanmasının bastırılabilmesi için, General Pershing komutasında bir askeri gücü, 1916 yılında, Meksika’ya, Pancho Villa (1878- 1923) güçlerinin üzerine yollayacaktı. Yeni kurulmuş olan ABD hava gücüne ait askeri amaçlı bir uçak, tarihte ilk kez askeri operasyonlar için kullanılacak, Pancho Villa güçlerine havadan bombalar yağdıracaktı ama, pek başarılı olamayacaktı...

 

Artık ABD’nin askeri güçleri ve gizli servisleri, Orta ve Güney Amerika halklarının, Karaip halklarının yaşadıkları trajedilerin, kabusların baş mimarları haline gelmişlerdi. CIA ve yetiştirmelerinin denetimindeki gizli işkencehanelerden yükselen çığlıklar, tüm Orta ve Latin Amerika topraklarında yankılanmaya başlayacaktı. Hatta, Türkiye ve benzeri ülkelerin “kontragerilla” elemanı işkence uzmanlarının bile, işkence teknikleri üzerine Panama’da eğitildikleri bilgisi yayılacaktı... Daha önce geçici birtakım örnekleri olmakla birlikte, Latin Amerika’da bu kabustan ilk uyanan, ve hertürlü ABD baskısına ve ekonomik ambargosuna karşın -halkının örgütlü gücü ile- devrimini 50 yıldır yaşatıp geliştirmeyi başaran ülke, Kuba olacaktı...

 

   ondördüncü bölüm için tıkla                                                                                                                    başlangıç bölümüne dön

 

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

 

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

 

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

 

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

 

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine 

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisini ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

 

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  

 

http://www.sinbad.nu/