Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

İsveççe “National Geographic”in 2003 yılına ait 12nci sayısında, “Doğa aşıklarının cenneti Kuba” olarak tarif edilen bu 110.861 kilometre kare büyüklüğe sahip ada ülkesinin halkı, 1950’li yıllarda hiçte cenneti yaşamıyordu. Koloniyalizm ile başlayan 400 yıllı aşkın tarihleri boyunca da aynı halk, -küçük bir egemen azınlığın dışında- içinde varolduğu cenneti yaşıyamamıştı... Günümüzde, 2007 sayımına göre 11.3’ ve Temmuz 2008 verileriyle 11.4 milyon nufusa sahibolan Kuba, devrimin arifesinde, 1958 yılında, 6.6 milyon (tam olarak, 6.630.921) nüfusa sahipti.

 

Devrim ve Kastro karşıtı kişi ve kurumlar, 1957- 58 yıllarının Kubası ile ilgili rakamlar verirlerken, tamamen pembe bir tablo çizmektedirler. İnsan bu sahte tabloya bakarken, peki ozaman devrim nasıl neden oldu?; yığınlar neden devrimi destekleyip gerçekleşmesine yardımcı oldular?; ve devrimin ardından yaşanan birçok maddi sıkıntıya, emperyalist baskılara, ABD’nin süreç içinde ağırlaşan ekonomik ambargolarına ve -“Domuzlar Körfezi Çıkartması” gibi- silahlı müdahalelere karşın, yığınlar neden devrime sahip çıktılar?, diye düşünmekten kendisini alamamaktadır...

 

Kastro öncesi üzerine pembe tablolar sunanlar, komünistlerin propogandalarının inanılmazlığını “kanıtlamak” amacıyla, onların, komünistlerin, devrim öncesi Kubasında “10 bin gazino” ve “bir milyon fahişe” olduğunu söyledikleri, yalanını yaymaktadırlar... Şüphesiz o yılların Kubası gibi 6.6 milyonluk bir toplum da, “10 bin gazino”nun ve “bir milyon fahişe”nin olabilmesi, yetişkin kadınların yaklaşık yarısının fahişe olduklarının söylenmesi, akla tamamen aykırı olduğu için, komünistlerin ne ölçüde “yalancı” olduklarına insanları kendilerince “inandırmış” olmaktadırlar...

 

Gerçekte ise sözkonusu iddialar, karşı-devrimci güçlerin gerçeği sulandırmak, ve komünistleri kötülemek için uydurmuş oldukları yalanlardır şüphesiz. Diğer yandan, bu arada, “komünist” etiketini kullanan birçok sahtekarın bulunabileceği gerçeğini de unutmamak gerekir... Gerçekte Kuba devrimcileri, devrim öncesindeki Kuba’nın çürümüşlüğünü akla uygun doğru ve inanılabilir sayılarla anlatmaktadırlar...

 

Sosyalist sistemin yıkılmasının, Kuba’nın eski ticaret ortaklarını çok büyük ölçüde yitirmiş olmasının etkileri ile yaşanan bazı ekonomik sıkıntılar sonucu 1990’lı yılların ilk günlerinde ülkenin kişi başına ulusal gelir ortalamasının yüzde 40 civarında gerilemesinin etkileriyle birtakım toplumsal olumsuzluklar sonderece sınırlı ölçüde dirilmiş olsalarda, bunlar hızla aşılmışlardır. Günümüz Kubası’nın kişi başına ulusal gelir ortalaması (11 bin dolar), kaynakları çok daha zengin olan Türkiye’nin ortalamasından yüksektir. Ve yine bu gelirin çok daha adaletli dağıtıldığı ve dünyanın en iyi sağlık ve eğitim hizmetlerinin Kuba’da olduğu da gözününe alınırsa, kuba halkının günümüzdeki olumlu durumu biraz anlaşılabilir...  Kuba’nın dış ticaretinin en büyük kısmını gerçekleştirdiği sosyalist sistemin yıkıldığı ilk günlerde, ülkenin (Kuba’nın) turizme açılmak zorunda kalması, ekonomide küçük çaplı özel teşebbüse olanak tanınması, ve dolarla alışverişlerin serbest bırakılması, beraberinde doğal olarak geçmişin bazı toplumsal hastalıklarını sınırlı ölçüde geri getirmiştir.

 

O günlerde, 1990’lı yıllarda Kuba’da yeniden rastlanmaya başlanılan bazı fahişelik olayları ile ilgili olarak söylenenlere, bunları bahane ederek W. Bush’un Kubayı karalama çabalarına, bizzat Kastro şu yanıtları vermektedir... “Devrimin zaferinden önce, 1959 yılında Kuba’da, yoksulluk, cinsel ayırım ve aşağılama, işsizlik gibi nedenlerle yaklaşık 100 bin kadın doğrudan veya dolaylı olarak fuhuş bataklığına sürüklenmişlerdi. Devrim bu kadınları eğitti ve onlara iş buldu. Hiç kimse bu gerçekleri Bush’a anlatmadımı

 

Evet Kastro aynen bunları söylemekte ve 6.6 milyonluk bir nüfus için hiç te az olmayan 100 bin sayısını vermektedir. Karşı-devrimciler tarafından uydurulmuş “bir milyon fahişe” sayısının yanında bu 100 bin sayısı, sonderece akla uygun bir sayıdır, ve aynızamanda devrimin hangi yoksulluk ve çürümüşlük koşullarında gerçekleşmiş olduğunun da göstergelerinden birisidir...

 

T J English’in David Flusfeder’in tasvirlerine dayanan “The mafia paradise that was Havana” başlıklı makalesinde yazdığına göre, gerçekten de, Batista’nın ikinci dönem yönetimi yıllarında (1952- 59), Kuba, gansterlerin, kumarbazların, gösteri kızlarının ve tabii bu sürece başkaldıran ihtilalcilerin ülkesi konumuna sürüklenmişti. Havana, karanlık dünyaları, gece yaşamları ile ünlü Monte Carlo, Casablanca, ve Cádiz kentlerinin Karaiplerdeki bir toplamı haline gelmişti.

 

Yine, 9 Haziran 1975 Pazartesi tarihli Time Magazine’de yeralan “Mafia Spies in Cuba” başlıklı makalede yazıldığına göre, 1959 başında Kuba diktatörü Fulgencio Batista devrilmeden önce, Havana yakınlarında bulunan ve ırk ayrımı uygulanan devasa kumarhane gazinoyu üç kişi kontrol etmekteydi. İktidarı almasının ardından Kastro, New York- Chicago- ve Pittsburgh mafya ailesine bağlı bu üçlüyü ülkeden sürmekle yetinecekti. Sözkonusu üçlü, Kuba’ı terkederken, denetledikleri kumarhane gazinonun son günkü hasılatını, yani sadece bir günlük kazançlarını, gizlice, ülkede kalan yakınlarına bırakacaklardı. Geride bıraktıkları bu bir günlük kazançları, 450 bin ABD doları idi. Sözkonusu para, ileride, CIA tarafından casusluk faaaliyetleri için Kuba’ya yollanacak olan mafya elemanlarının masrafları için kullanılacaktı...

 

Kastro, yukarıda anılmış olan -W. Bush’a yanıt niteliğindeki- konuşmasında ayrıca şunları söylemektedir: “Kubalı çocukların fiziki, mental ve moral sağlıkları, devrimin birinci önceliği idi. Onları, ABD’de olanlardan çok daha sert yasalarla koruma altına aldık, ve 50 bini aşkın fiziki ve mental özürlü çocuk dahil olmak üzere çocukların tümü okula devametti. Herhangi bir ayrıcalık uygulamadan, bu özürlü çocukları, uzmanlaşmış bir dikkatle özel eğitim merkezlerine kabulettik. Hiç kimse bu gerçekleri Bush’a anlatmadımı

 

Yine Kastro, şu sözlerle konuşmasını sürdürmektedir: “Kuba’da olan bebek ölümlerinin ABD’de olandan çok daha düşük sayıda olduğunu, ve giderek de daha aza indiğini, hiç kimse Bush’a anlatmadımı?”

 

Devrimden önce, değişik defalar Kuba’nın değişik yerlerini ziyaret etmiş, 1950’li yılların Kubasını yansıtan sayısız fotoğraf çekmiş, birçeşit Kuba dökümanteri ve seyyahat  broşürleri hazırlamış olan Joe Goldstein’in vermiş olduğu bilgiler, sanırım, devrimin neden halk desteği sağlayabilmiş olduğu gerçeğini anlaşılır kılmaktadır. Ve bu veriler, “National Geographic”in “Karaipler’in cenneti Kuba” tarifine karşın, devrim öncesi Kuba halkının hiç te cenneti yaşamadığı gerçeğine de açıklık getirmektedir...

 

Kastro öncesi, veya 1959 devrimi öncesi kırsal alandaki evlerin yüzde 75’i, palmiyelerden yapılmış kulübelerdi. Evlerin yüzde 50’si herhangi bir çeşit tuvaletten, yüzde 85’i içinde akar sudan, ve yüzde 91’i ise elektrikten mahrumdu. Kırsal alanda 2 bin kişiye ancak bir hekim düşmekteydi. Kırsal nüfusun üçte birinden fazlasının bağırsaklarında parazit bulunmaktaydı. Kubalı köylülerin ancak yüzde 4 kadarı düzenli yemek yiyebiliyordu. Bunların ancak yüzde 1 kadarı balık, yüzde 2’den azı yumurta, yüzde 3 kadarı ekmek yeme şansına sahipti. Ancak yüzde 11 kadarı süt içebilmekteydi ve yeşil sebze yiyen yoktu. İhtilalin başlamış olduğu 1956 yılı verilerine göre, köylülerin çoğunluğunun yıllık geliri 91 ABD doları kadar birşeydi. Bu, kişi başına ulusal gelir ortalamasının üçte birinden daha azdı. Ayni hesapla kişi başına ulusal gelir ortalaması, 300 ABD doları civarinda bir sayı olmaktaydı ve gerçekte de öyleydi. Anlaşılmış olacağı gibi büyük çoğunluk, bu sonderece düşük kişi başına ulusal gelir ortalamasının altında bir gelirle yaşamak zorundaydı...

 

Yine kırsal nüfusun yüzde 45 kadarı okuma-yazma bilmemekteydi. Aynı nüfusun yüzde 44’ü hiç okula gitmemişti. İşgücünün yüzde 25’i kronik işsiz konumundaydı. Aynı yıl, 1956’da nüfus 5.5 milyon iken, bir milyon yetişkin insan okuma yazma bilmiyordu. Kentli çocukların yüzde 27 kadarı ve kırsal alandaki çocukların ise yüzde 61’i okula gidemiyordu. Irksal ve cinsel ayrımcılık sonderece yaygındı. Bir başka kaynağa göre, devrimden hemen önce, 1958 sonunda, Kuba işgücünün sade yizde 14.8’ini kadınlar oluşturmaktaydı... Kamu okulları berbat biçimde kötüleşmişti. Çürüme, rüşvet alabildiğine yaygındı, ve yüksek mahkeme yargıcından polise dek her kim olursa olsun satınalınabilirdi. Polis şiddeti ve işkence, normal gündelik işlerdendi...

 

Yine Leo Huberman ve Paul M. Sweezy tarafından birlikte kaleme alınmış olan, ve Monthly Review Press tarafından 1960, 61, 62 yıllarında New York’ta ve Londra’da basılan “Cuba, Anatomy of a Revolution” adlı yapıtta, yukarıdaki verilerle uyumlu bilgiler verilmektedir. Gazeteci Herbert Matthews’in  makalesine atıf yapılarak, sözkonusu kişinin Kuba devrimi ile ilgili olarak şu notu düştüğü belirtilmektedir: “New York Times’ta geçen otuz yılım boyunca, bu ölçüde büyük bir yanlış anlama ile karşı karşıya kalan bir öyküye asla rastlamadım. Sonderece kötü ele alınan ve yanlış açıklanan Kuba Devrimi kadar kötü bir öyküye rastlamadım...”

 

Anlaşılmış olacağı gibi gazeteci Herbert Matthews, yukarıdaki cümleleriyle, Amerika’da Kuba devrimi hakkında yayılan yalanlara, yalan üzerine kurulu karşı-devrimci propogandaya saldırmaktadır... Yine aynı kitapta Walter Lippman’a atıfta bulunularak, yazarın şunları söylemiş olduğu kaydedilmektedir: “Günümüz Kubası’nda, tepedeki bir oligarşinin diğeri ile yer değiştirdiği küçük ve  sığ bir saray darbesinden tamamen farklı birşey gelişiyor. Bu, Kuba’nın geniş halk yığınlarını kucaklayan sosyal bir devrimdir. Bunun amacı, yeni tip yöneticiler getirmek değil, işleyen yepyeni sosyal bir düzen getirmektir

 

Ve aynı yazarlar, Leo Huberman ve Paul M. Sweezy, yapılan devrimle ilgili olarak Kastro’nun şu sözlerini aktarmaktadırlar: “İnsanlara, soyut ifadesi ile özgürlükten ve demokrasiden daha fazlası verilmelidir.” Peki, devrimin hangi insanlara neleri vermesi gerekiyordu? Bu gerçek, devrim öncesi Kuba halkının yaşam düzeyini bilmekle anlaşılabilirdi. Kastro’nun sonderece doğru biçimde ifade etmiş olduğu gibi, bu ölçüde kötü yaşam koşulları içindeki insanların, soyut özgürlük ve demokrasi kavramları ile ne karınları doyardı, ne hastalıklardan kurtulabilrlerdi, ve ne de yaşamlarını düzeltebilecek bir eğitim düzeyine ulaşabilirlerdi. Doğa ve toplumsal yaşam karşısında yenik insanlar ise, gerçekte asla özgür olamazlardı, ve demokratik iradelerini doğru biçimde ortaya koyamazlardı...

 

“Cuba, Anatomy of a Revolution” adlı kitapta, devrim öncesi Kubası’nın sosyal yaşamı hakkın şu bilgiler verilmektedir... Doğası ve kaynakları itibariyle varlıklı olan Kuba, 1957 yılında New York kadar bir nüfusa, 6.4 milyonluk bir nüfusa sahipti. Dünyadaki en zengin uluslar, 1950- 54 yıllarında, 2.279 dolar civarında kişi başına ulusal gelir ortalamasına sahiptiler, ve ABD’nin -yoksul sayılabilecek- Missipi eyaletinde bu ortalama 829 dolar civarındaydı. Birkaç paragraf önce, yukarıda, başka kaynaktan belirtilmiş olduğu gibi, aynı yıllarda Kuba’da kişi başına ulusal gelir ortalaması, 312 dolar idi- oyıllarda Kuba parası pesos ile dolar eşit değerdeydi. Bu, haftada altı dolar demekti, ve halkın çoğunluğu bunun da altında bir gelirle yaşamak zorundaydı.

 

Aynı kitaba göre, 1953 yılında halkın yüzde 57 kadarı kırsal kesimde, yüzde 43’ü ise kentlerde yaşamaktaydı. Kentlerde evler daha iyi idi. Kırsal kesimde ise, ağırlıklı olarak, bohio adını alan, palmiyeden yapılan kulübelerde yaşanmaktaydı. Bu bohioların çoğunluğunun döşemeleri toprak zemindi. Tavan saman veya sazla kapanıyordu, ve yine bunların çoğunluğunun tavanı gökyüzünden başka birşey değildi, yani tavanları yoktu...

 

Bohiolarla ilgili olarak sözkonusu kitabın yazarları şunları söylemekteydiler: “Tütün üretimi bölgesi Pinar Del Rio’da ziyaret ettiğimiz bohiolardan biri, tek bölümden oluşmaktaydı. Kulübenin orta bölümü, yemek pişirmek amacıyla odun ve kıymık kullanılan bir mutfak haline getirilmişti. Akar suyun, elektriğin, ve tuvaletin bulunmadığı bu kulübede 12 kişi yaşamaktaydı.

 

Yine aynı kitaptaki verilere göre, 1953 yılı Kubası’nda, altı yaş ve üzerindeki nüfusun yüzde 31’i hiç okula gitmemişti. Nüfusun yüzde 29.4’ü ise üç yıl ve daha az süreler içinde okulda bulunmuştu. Kısacası, ülke nüfusunun yüzde 60 kadarı gerçek anlamıyla eğitimsizdi. Nüfusun sadece yüzde 3.5 kadarı lise düzeyinde eğitim görmüştü. Üniversite eğitimi görmüş olanlar ise, yüzde 1’den biraz fazla idiler. Devlet okullarının eğitim kaliteleri felaket ölçüsünde düşüktü. Parası olanlar, 120 bin kadar öğrenci özel okullara gitmekteydiler. Yine 1953 yılı verileriyle, 10 yaşın üzerinde olupta okuma yazma bilmeyenlerin oranı, yüzde 41.7 idi. Devrim gerçekleştiği sırada, 1959 başında ülkede 1.315 öğretmen, ve 18 bin sınıf mevcuttu. Bir yıl sonra, Elül 1960’da sınıf sayısı 28 bin olacaktı. İşte bu, devrimin Kuba halkına vermiş olduğu en büyük kazanımlardan sadece birisi idi, “(...) özgürlükten ve demokrasiden daha fazlası...” idi. Ve sırasıyla geleceğiz...

 

“Cuba, Anatomy of a Revolution” adlı kitapta, 1953 yılı verileriyle tüm Kuba’da evlerin sade yüzde 58.2 kadarında elektrik olduğu ve bu oranın kırsal kesimde yüzde 9.1’e düştüğü yazılmaktadır. Yine aynı yıl Kuba’da evlerin sadece yüzde 35.2 kadarında akar su bulunmaktaydı, ve bu oran kırsal kesimde yüzde 2.3’e düşmekteydi. İçeride tuvaleti olan evlerin oranı yüzde 28 idi ve kırsal kesimde bu oran sadece yüzde 3.1 kadardı. Dışarıda tuvaleti olan evler yüzde 13.7 idi, ve aynı oran kırsal kesimde yüzde 4.8 olmaktaydı. İçinde banyosu, duşu olan evlerin toplam evlere oranı sadece yüzde 44.4 kadardı ve kırsal kesimde bu oran yüzde 9.5 olmaktaydı. Kuba gibi sıcak bir ülkede mekanik soğutma sistemine sahip evlerin oranı sadece yüzde 15.5 idi ve bu oran kırsal kesimde yüzde 2.4 olmaktaydı... Kısacası, böyle bir ülkede insanların devrimden bekledikleri, Kastro tarafından doğru biçimde ifade edilmiş olduğu gibi, “(...) soyut ifadesi ile özgürlükten ve demokrasiden daha fazlası ....” idi.

 

Kastro ve yoldaşlarının başkaldırısı sürerken, birbirini izleyen çatışmalar ve ölümler gündemde iken, 10 Aralık 1957 günü, maliyeti zamanın değeri ile 14 milyon doları bulan ve çoğu Kuba hükümeti tarafından Mayer Lansky hesabına ödenmiş olan sonderece lüks Hotel Rivera, Havana’da açılışını yapacaktı. Aynı günlerde haftalık Revista Carteles dergisinin verdiği habere göre, İsviçre bankalarında, Batista hükümetinin 20 üyesinin her birinin -bilinen- hesap numaralarında, 1’er milyon doları aşkın para bulunmaktaydı. Ve yine aynı yıl (1957) Kuba’ya yatırım yapmış olan Amerikan firmalarının Kuba yatırımlarından elde etmiş oldukları kâr, 77 milyon dolar idi. Diğer yandan, sözkonusu firmaların yaratmış oldukları iş alanı yok denecek kadar azdı. Aynı firmalar için Kuba nüfusunun yüzde 1’inden azı çalışmaktaydı. Yine 1950’li yılların sonlarına doğru Kuba madenlerinin yüzde 90’ı, kamuya hizmet sunan kuruluşların yüzde 80’i, demiryollarının yüzde 50’si, şeker üretiminin yüzde 40’ı, banka yatırımlarının yüzde 25’i ABD sermayesinin denetimi altındaydı...

 

Devrim öncesi Kuba’da varolan yoksulluğun, eğitimsizliğin, hertürlü baskının resmini, Joe Goldstein’in ve ayrıca Leo Huberman’ın ve Paul M. Sweezy’nin birlikte vermiş oldukları bilgilere dayanarak kısaca yansıtmaya çalışmıştım. Fakat bunun herhangi bir devrim için yeterli neden olamayacağını, eğer olacak olsa idi Kuba’dan daha kötü durumda olan bazı Latin Amerika, Asya ve Afrika ülkelerinde de devrimlerin hemen gerçekleşmiş olmalarının gerektiğini sözlerime eklemeliyim...

 

Yüzeysel bir bakışla Kuba devrimini bu yoksulluğa, ve bir avuç sakallı adamın dağa çıkarak silahlı mücadeleyi başlatmış olmasına bağlayanlar, ve bunu kendilerine göre profosyonelce, veya sonderece amatörce bir gayriciddilikle tekrarlamaya çalışanlar, bazı iyi niyetli veya kolay şöhret peşindeki ucuz serüvenciler, kısa süreler içinde düş kırıklığına uğramaktan kurtulamıyacaklardı...

 

Özünde Küba devrimi, başlatanlar kalkışmayı başlattıkları sırada yapmakta oldukları işin tam bilincinde olsalarda olmasalarda, köken olarak, 1820’li yıllarda başlamış ve 1840’lı yıllarda çapı daha da büyüyerek alevlenmiş olan köle ayaklanmaları geleneğine, 1868 yılında başlayıp söndürülmesinin ardından 1895 yılında yeniden başlamış olan tamamen demokratik içerikli ulusal bağımsızlık başkaldırısı geleneğine dayanmakta idi. Bundan sonra da, aydınları, öğrencileri, işçileri, yoksul köylüleri içine alan başkaldırılar belirli aralıklarla kesintisiz sürmüşlerdi...

 

Zaten ülkede aynı geleneğe sahip göreceli güçlü bir sendikal örgütlenme, ve işçi sınıfının politik örgütlenmesi, ve güçlü bir üniversite öğrencileri örgütlenmesi mevcuttu. Bu örgütlenmeler, diğer birçok yoksul ülkede, ve Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, Kuba’da ezilip yokedilememişlerdi... José Martí’nin özgürlükçü düçünceleri halkın tüm kesimleri içinde canlılığını korumaktaydı...

 

Kısacası, nasıl her ülkenin bir ulusal geleneğinden, kitlelerin bilinçlerinde yeretmiş düşünce biçimlerinden sözedilebiliyorsa, örneğin Türkler halen çoğunluklu olarak kendilerini nasıl “asker” olarak tanımlıyor, ve merkezi otoriteye saygı duyma, uyma, itaat geleneğini büyük ölçüde sürdürüyorlarsa, Kuba halkı da, içinde bulunduğu sürekli yabancı baskılarının bir sonucu olarak olmalı, diğer bazı halklar gibi, örneğin hemen aklıma gelen Grek halkı gibi, hatta tüm bunlardan daha güçlü olarak, otoriteye karşı güçlü bir isyan, başkaldırı geleneği geliştirmişti...

 

Özellikle kırsal alandaki halkın yarıya yakınının okuma-yazma bilmiyor olması, başkaldırı geleneğinden uzak olması anlamına gelmiyordu. Diğer çok önemli bir özellikte, erkek egemen bir toplum olmasına karşın, kırsal alandaki bu eğitimsiz geniş emekçi yığınlar üzerinde bir feodal ağanın, şeyhin otoritesi mevcut değildi. Türkiye ve diğer bazı ülkelerde rastlandığı gibi, birilerinin bu insanlar üzerinde “sözünden çıkılmaz baba” rolü oynaması sözkonusu değildi... Ayrıca, soğuk savaş koşulları içinde güçlü bir sosyalist bloğun bulunuyor olması, özellikle devrimin başarıya ulaşmış olduğu yıllarda Sovyetler Birliği’nin gücünün zirvelerine doğru tırmanıyor olması, ve uzay yarışında ABD’yi geçmesi, Kuba devriminin önüne yeni alternatifler koyabilecek, ve ABD’ye rağmen yaşayıp gelişme şansını arttıracaktı...

 

Kalkışma başladığı sırada, Kuba ordusu, diğerlerine göre göreceli olarak daha zayıf olduğu gibi, Batista diktatörlüğü çürüme sürecinin en üst noktalarına ulaşmıştı. Zaten derinleşen ulusal politik bir kriz mevcuttu, ve hatta ABD yönetimi, Batista Kubası’na silah ambargosu uygulayabilecek, ve 1958 yılında tüm yardımları kesecekti. ABD, Batista’dan rahatsızdı; kendi yararları açısından da olumlu etkiler yaratabilecek bir iktidar yenilenmesini, kan tazelenmesini kabullenecek durumda idi. Ve ayrıca dağa çıkmış olanlar, açıkça komünist gibi gözükmüyorlardı. Hatta CIA, 1960 yılına girildiği zaman bile, Kastro’nun komünist olup olmadığına karar verememişti ama, kendilerine karşı olduğunu farketmişti. Zaten Kastro’da devrimin sosyalist olduğunu, ancak 1961 yılında ilanedecekti, ve geleceğiz...

 

  onaltıncı bölüm için tıkla                                                                                                                            başlangıç bölümüne dön

 

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

 

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

 

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

 

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

 

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine 

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisini ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

 

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  

 

http://www.sinbad.nu/