Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine  

 

Che Guevara ve Camilo Cienfuegos komutasındaki dokuz bin kişilik bir gerilla ordusunun 1 Ocak 1959 günü saat 02:00 sularında Havana’ya girmesinin hemen ardından, aynı günün sabahı, 1 Ocak 1959 sabahı, yeni geçici hükümet oluşturulacak, cumhurbaşkanlığına ılımlı bir liberal olan Manuel Urrutia getirilecekti. Başbakanlığa ise, yine bir liberal olan Jose Miró Cardona atanacaktı. Komünistlerin yeralmadığı bu yönetim, bir koalisyon hükümetiydi...

 

Fidel Kastro, Başkaldırı Ordusu’nun başında, büyük bir zafer alayı ile 9 Ocak 1959 günü Havana’ya girecekti. II. Dünya Savaşı sonbulurken, Paris özgürlüğüne kavuşurken bu kentte bulunmuş olan Chicago Tribune’nin Havana temsilcisi, Kastro’nun zafer alayının ancak Paris’te yaşanmış olanla mukayese edilebileceğini söyleyecekti.

 

Başkaldırı Ordusu’nun zaferi muhteşem biçimde kutlanmıştı ama, devrimin kaderi asıl bundan sonra belirlenecekti. Sonderece analitik bir düşünce yapısına sahibolduğu anlaşılan akıllı ve zeki Kastro, “Savaşı kazanmak, İhtilal demek değildir. Bu sadece bize İhtilal yapma hakkını verir.”, diyecekti. Evet, ihtilal veya devrim, asıl bundan sonra başlayacaktı. Uygulanması zorunlu güç ile iktidarı elegeçirmiş olan devrimciler, ulusal ve uluslararası politik dalga ile uyumlu olarak, ve yığınların desteğini alarak, halkın yararlarından yana atacakları her adımla, devrimin inşasına yeni bir tuğla eklemiş olacaklardı...

 

Terence Cannon’un naklettiğine göre, zafer alayının olduğu günün gecesi, ve daha sonraki gece, zaptedilmiş olan Camp Columbia’da bir milyon insan toplanmıştı. Bu olan, bir yönetici grubun diğeri ile yer değiştirmesi değil, gerçek bir devrimdi. Che Guevara TV’de, “Bu devrim, 1930’lu yılların hatalarını tekrarlamayacaktır.”, diyecekti. Anlaşılmış olacağı gibi Che Guevara, Batista’yı iktidara taşımış olan devrimi kastetmekteydi... Yine O, “(...) Kuba’ya acı veren kötülükler kökten yokedilmelidir... (...) Bu İhtilal, adaletsizliklerin köklerini söküp atmak istemektedir...”, diyecekti.

 

ABD yönetimi, Kuba’nın yeni hükümetini 7 Ocak 1959 günü resmen tanımıştı. ABD’nin Kuba elçisi Earl Smith, 10 Ocak 1959 günü yerini yeni ABD elçisi Philip Bonsal’a terkedecekti. Anlaşılan Kuba’nın yeni hükümetinin liberal görünümlü yapısı ABD için umut verici olmuştu. Fakat umutları öyle pek uzun sürmeyecekti...

 

Kısa süre sonra, 7 Şubat günü, -daha önce hakkında bilgi verilmiş olan- Kuba’nın 1940 Anayasası, yeniden yürürlüğe konacaktı. Hatırlanırsa, Kastro öncesi Kubasını anlatırken, şunları yazmıştım: “(...) Komünistlerle yapılmış olan anlaşma uyarınca Batista yönetimi, bazı temel reformlarla birlikte, yukarıda anılmış olan devrimci içeriğe sahip 1940 Anayasası’nın yürürlüğe girmesini sağlayacaktı. Sendikaları denetleyebilen komünist muhalefet ile Batista arasında sağlanmış olan uzlaşmanın bir ürünü olarak, içinde halkçı devrimci ilkeleri barındıran ilerici 1940 anayasası artık yürürlükteydi...”

 

Ulusal meclise seçilmeyi başaracak olan dönemin Kuba Komünist Partisi önderi Blas Roca tarafından hazırlanmış olan 1940 Anayasası sayesinde, kapitalistler ile işçi sınıfı arasında politik denge sağlanıyordu. Çalışanların bireysel ve sosyal hakları garanti altına alınıyordu. Yine aynı anayasa ile tam gün iş hakkı, asgari ücret, uzatmalı sosyal güvenlik, eşit işe eşit ücret sağlanıyordu. Latifunda (latifundia) adını alan devasa plantasyonlar veya devasa çiftlikler yasadışı ilanediliyorlardı... Batista, 1952 darbesinin ardından sözkonusu anayasayı yürürlükten kaldırmıştı, ve şimdi, Kastro’nun önderliğindeki devrimle birlikte bu Anayasa yeniden yürürlüğe sokulmaktaydı...

 

Başkaldırı Ordusu’nun komutanı Fidel Kastro, 16 Şubat 1959 günü, Jose Miró Cardona’nın yerine İhtilalci Hükümet’in başbakanlığına getirilecekti. Ve O, 28 Şubat günü, iki yıl içinde Kuba’da seçimlerin yapılacağını ilanedecekti... İleride ABD’ye sığınacak olan Jose Miró Cardona, CIA ile işbirliği halinde, CIA imalatı “Cuban Revolutionary Council” adlı sahte “devrimci” örgütlenmenin başına geçerek kuba devrimine ve halkına yönelik ihanet zinciri içinde önemli roller oynayacaktı...

 

“Revolutionary Cuba” adlı kitabın yazarı olan Terence Cannon, Başkaldırı Ordusu Kuba’da zafere yürürken, ABD yönetiminin buna seyirci kalması hakkında şunları yazmaktadır: “ABD, tek basit bir nedenle deniz piyadelerini Kuba’ya yollamadı: Çünkü onlar, yaşanan devrimden korkmadılar. Kuba’da yaşanan bir devrimin kötü biçimde kendilerine karşı yönelmesi, ABD’nin politika mimarları için, şaşkınlık verici, önceden tasarlanamaz, düşlenemez bir gelişmeydi. Tüm bunların ötesinde, ABD şirketleri ülkeyi ellerinde tutmaktaydılar.”

 

Kısacası Terence Cannon, daha önce farklı vesilelerle de ifade etmiş olduğum gibi, bu yeni devrimin ardından da, ABD’yi yönetenlerin, devrimin başındakilerle anlaşıp Kuba’da işlerini eskisi gibi yürütebileceklerini sanmış olduklarını söylemektedir. Onlar, bunun aksinin olabileceğini düşleyememişlerdi. Çünkü Küba, kaynakları sınırlı, asıl olarak tek ürüne bağlanmış ekonomisi ABD tekellerinin elinde, ve -o yıllarda 6.5 milyonluk nüfusu ile- küçük bir ülke idi. Ve yine şüphesiz Sovyetler Birliği, Atlantiğin öbür tarafındaydı... Kuba’nın Sovyetler Birliği ve sosyalist blokla dayanışma içinde, ve halkının yaratıcı gücüne dayanarak ekonomisini yeniden şekillendirebileceği, ABD’nin politika belirleyicilerinin akıllarının köşesinden geçmemişti anlaşılan...

 

Fakat tabii ABD’nin patronları, kısa süre sonra düşlerinden uyanacaklar, ve Kuba devrimini yıkabilmek için, “Domuzlar Körfezi Çıkartması” gibi askeri müdahale dahil, ellerinden geleni artlarına koymayacaklardı. Kuba’yı, günümüze dek uzanan ağır bir ekonomik ambargonun kısgacı içine alacaklardı...

 

Fakat Kuba’ya yönelik bu saldırıların hiçbiri, ABD ve diğer emperyalist dünya açısından özlenen başarıyı sağlıyamayacaktı. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra bile, -kısa bir ekonomik sarsıntının ardından- Kuba, sosyalizm yolunda gelişmesini sürdürebilecekti. Tüm bunlar, Kuba sosyalizminin geniş halk yığınlarının gücüne gerçekten dayanabilmiş, sosyalis demokrasiyi -diğer örneklere göre- en doğru biçimde uygulamayı başarabilmiş olmasıyla ilintiliydi. Kuba sosyalizmi, -komünist parti üyesi olsun olmasın- kişilerin yaratıcı insiyatiflerini, katılımcılıklarını, canlı tutabilmiş, harekete geçirebilmişti...

 

İleride, Şubat 1965’de Che Guevara, gerçekleştirmiş oldukları devrimin hataları üzerine konuşurken, başlangıçta diğer sosyalist ülkelerin uygulamalarını otomatik olarak kopya etmelerinin bir hata olduğunu, pratiğin kendilerine ekonomideki herşeyin tek merkezden planlanmasının bozukluklar üreteceğini öğrettiğini, mevcut ekonomik koşulların böyle tek merkezden bütünsel bir planlamaya izin vermediğini belirtirken, yığınların ve kişilerin yaratıcı insiyatiflerini harekete geçirmenin önemini de vurgulamış olacaktı...

 

Vaktiyle Sovyet devrimi (1917) olurken, emperyalist Batı’nın Rusya’ya dört yanından askeri müdahale gerçekleştirmesi, kanlı içsavaş süreci boyunca karşı-devrimci güçleri her biçimde desteklemiş olması gibi, ABD yönetimi de Kuba’ya deniz piyadelerini çıkartıp, havadan da ateş yağdırsaydı, neler olabilirdi? Şüphesiz bu sorunun yanıtını vermek kolay değildir... Çok geniş topraklara, ve alabildiğine zengin kaynaklara sahip Rusya, dış müdahale kısgacını parçalayabilmişti ama, Kuba...

 

Fakat yine de, halkın istemlerine, güçlü ve kararlı istemlerine karşın bir rejimi yaşatabilmenin olanaksızlığını rahatça ifade edebiliriz... Kuba halkı, Batista’yı, ve Batista rejiminin dayanağı olan güçleri sonderece güçlü bir irade ile reddetmekte, istememekteydi. Halkın bu kararlılığına, iradesine karşın Kuba’ya dışarıdan askeri operasyon yapmaya kalkışmak, sadece ve sadece daha fazla kan dökülmesine, ve halkın ABD emperyalizmine karşı nefretinin daha da derinleşmesine yardımcı olabilirdi. Belki devrim gerçekleşmiş olduğu zamanda olamazdı ama, böyle bir saldırganlığın ardından ABD ve sermayesi, Kuba topraklarında rahat oturamazdı. Daha kanlı ve acılı süreçlerin ardından sular yine yatağını bulur, olacak olanlar olurdu sanırım...  

 

Batista’nın uşaklarından sadece bir avuç kadarı aynı uçakta Batista ile birlikte kaçabilmişti. Bunların birkısmı özel yatları ile kaçarlarken, diğerleri yabancı elçiliklere sığınarak iltica hakkı istemişlerdi. Fakat çoğunluğu halen caddelerde farklı kimliklerle dolaşmaktaydı. Bunların birkısmı üniformalarını atıp adlarını değiştirerek ihtilalci kılığına girmişlerdi. Fakat çoğunluk, gizli yerlerdeydi.

 

Halen, ada boyunca bulunan Batista kurbanlarının toplu mezarları keşfedilebilmiş değildi. Aletlerle dolu işkence merkezleri bulunmaktaydı. Bazı ailelerin tüm fertleri öldürülmüş, evler yakılmış, kasabalar tahribedilmişti. Batista’nın yedi yıllık iktidarı boyunca (1952- 59), Silahlı kuvvetler, polis, askeri istihbarat, ve Komünist Aktiviteleri Bastırma Büroso tarafından yirmi bin kadar Kubalı öldürülmüştü... Halk adalet istemekteydi...

 

Batista’nın, 30 bini profesyonel 50 bin kişilik ordusu, çok küçük bir gerilla gücü karşısında yenilgiye uğramıştı. Aslında bu, Kuba halkının iradesi karşısında uğranılan bir yenilgiydi. Eşitsiz askeri güçlerin çatışmalarının çok ötesinde, halkın ezici çoğunluğunun, sendikaların, Kuba Komünist Partisi’nin, öğrenci örgütlerinin, yoksul köylülerin, tüm emekçi halkın Batista’ya karşı aldığı tavır belirlemişti sonucu. Böyle bir politik ve toplumsal psikolojik ortam içinde Batista’nın iyi silahlanmış ve eğitilmiş profesyonel ordusu, moral olarak çökmüş, savaşma motivasyonunu yitirmişti... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Batista diktatörlüğü boyunca, Batista’nın cellatlarının ellerinde 20 bin Kubalı yaşamını yitirmişti ve halk adalet beklemekteydi...

 

Devrimin kaçınılmaz bir zorunluluğu olarak, Batista rejiminin elleri kanlı birtakım kriminal yetkilileri, intikam için değil ama, halkın vicdanını tatmin edebilmek, geç te olsa adaleti bir ölçüde yerine getirebilmek amacıyla yargılanıp cezalandırılacaklardı. Şüphesiz bunlar, yakalanabilenlerdi...

 

Örneğin, Batista’nın en yakın yardımcılarından bir eski polis şefinin askeri mahkeme tarafından yargılanıp, 11 Ocak 1959 günü idam edilmesinden hemen sonra, 12 Ocak günü, Santiago de Cuba’da, acımasızlıkları ve halka uyguladıkları şiddetle ünlenmiş 75 eski polis idam edileceklerdi. Bunlar, aynızamanda Senatör Rolando Masferrer’in özel ordusunun mensupları idiler... Şüphesiz tüm bu infazlar, halka açık ve mevcut yasalara uygun yargılamalarla, hukuki süreç içinde gerçekleşmekte idiler...

 

Havana spor salonunda toplanan askeri bir halk mahkemesi, Batista Ordusu’ndan Binbaşı Jesus Sosa Blanco’yu, 18 bin izleyicinin, ve 300 basın mensubunun huzurunda idama mahkum edecekti. Ve 31 Ocak günü, yine Batista Ordusu’ndan Yüzbaşı Pedro Morejon, cinayet, soygun ve kundakçılık suçlarından idama mahkum olacaktı. Sözkonusu kişinin 18 Şubat günü idamedilmesinin ardından, Batista döneminde ve savaş sırasında halka karşı işlenmiş suçlarla ilgili olarak son kez, 19 Mart 1959 günü, 483 savaş suçlusu kurşuna dizileceklerdi. Bundan sonra, Batista dönemiyle ilgili herhangi politik içerikli bir infaz gerçekleşmeyecekti...

 

Fakat tabii geçmişle ilgili infazların durması, devrime, önderlerine ve hakın yararlarına yönelik yeni suçların işlenmeyeceği anlamına gelmemekteydi... Kastro’ya suikast hazırlığı nedeniyle -adları ve meslekleri belli- beş kişi, 26 Mart günü tutuklanacaklardı... Yine 11 Nisan günü, ABD Donanma Yedeği teğmen Alan Robert Nye, Batista yandaşları ile bağlantılı olarak Kastro’ya suikast hazırlığından, 200 seyircinin, iç ve dış basın mensuplarının önlerinde yargılanacaktı. Yine bir başaka Amerikalı aynı nedenle ve halka açık bir yargılama ile 13 Nisan günü idam cezasına çarptırılacaktı ama, birdaha Kuba’ya girememe koşuluyla sınırdışı edilecekti sadece...

 

İntikam amacıyla öldürmek, sosyal herhangi bir yönü olmayan, ve hatta intikamı gerçekleştireni sosyal anlamda birçeşit izolasyona sürükleyen, sadece bireysel egoları tatmine yarayan bir iştir. Özellikle idam cezaları, birçok açıdan insan vicdanını yaralayan ve aslında zaten sonunda ölecek olan kişileri biraz daha erken ölüme yollayarak, belki nihai tahlilde onlar hakkında verilebilecek yargıları eksik bırakan bir olgudur. Fakat özellikle yığınların öfkelerinin zirve yaptığı, haklı olarak yığınların adalet istedikleri sosyal devrim süreçlerinde, politik içerikli ve halkın vicdanını tatmine yönelen ağır cezalar, idam cezaları, yıkılan rejimin özellikleri ve uygulamış olduğu şidetle uyumlu olarak kendilerini kaçınılmaz biçimde dayatabilmektedirler. Burada öldürme, vaya birisinin ölümü hakkında karar verme olayı, halkın egemen ruhsal durumu ve cezanın politik mücadeleye yazacağı yararlar ve zararlar doğru hesaba katılarak, ve tabii herşeyden önce adaleti yerine getirmek amacıyla gerçekleştirilmek zorundadır.

 

İpin ucu kaçtığı, süreç, adaleti yerine getirme amacını aşarak bir intikam fırtınasına dönüştüğü an, politik gelişmeler devrimi gerçekleştiren güçlerin aleyhine işlemeye başlayabilir... Küba devrimini gerçekleştirenlerin bu konuda herhangi yanlış bir adım atmamış oldukları, yükselen halk desteğinden rahatça anlaşılmaktadır.

 

Batista rejimini ve bu rejimin yakalanabilen suçlularını, işkencecilerini, ve katillerini yargılayanlar tamamen haklı bir pozisyonda idiler... O yılların belgelerine doğrudan ulaşarak yazan Terence Cannon’un anlatımıyla, kanıtlar konusunda herhangi bir eksiklik yoktu. Batista rejiminin işkencecileri, “bin yıl iktidarda kalacaklarına” inanmış olan Naziler gibi, suçlarını gizleme gereği duymamışlardı. Suçlulara karşı süren mahkemeler boyunca kanıt olarak, bizzat işkenceciler tarafından işkence anında çekilmiş ve dekoratif unsurlar olarak işkencecilerin odalarının duvarlarını süslemiş ürpertici korkunç fotoğraflar kullanılacaktı...

 

Batista rejiminin suçlularının yargılanmaları, Kuba toplumu içinde çok geniş toplumsal-sınıfsal bir yelpaze tarafından desteklenmekteydi... Chicago Tribune’nin Kuba temsilcisi  Jules Du Bois, Şubat 1959’da, “en yoksul işçilerden şeker endüstrisinin en zenginlerine, ateistlerden Roma Katolik Kilisesi’nin hiyerarşisine dek herkes, Kastro’nun bu konudaki kararlılığını desteklemektedir.”, diye yazacaktı.

 

Bohemia magazine tarafından aynı ay (Şubat 1959) yapılmış olan bir kamuoyu araştırmasında, “İhtilalin gerçekleştirdiği en mükemmel iş hangisi?”, diye sorulmuştu. Yanıt listesinin en tepesinde, “ihtilalci adalet” ifadesi yeralmaktaydı. Sierra Maestra’da biraraya gelebilmiş ilk 12 ihtilalciden biri olan Juan Almeida, “Biz bu ülkede sonsuza dek varolacağız- sonsuza!- bu nedenle işkenceciler ve katiller için af yok.”, diyecekti.

 

Mahkemeler sürerken, ABD hükümeti, Batista rejiminin en berbat suçlularına sığınma hakkı tanımaktaydı. Bu durum, adalet ve ahlak üzerine temel görüşler hakkında birçok Kubalının kuzey komşusu Amerika ile ilk kez karşı karşıya gelmesine yolaçacaktı.

 

Aslında ABD servisleri, OSS (Office of Strategic Services), II. Dünya Savaşı’nın bitiminde, daha savaş sürerken ilişkiye geçmiş olduğu Nazi cellatlarını, Avrupa’da aranmakta olan en tehlikeli savaş suçlularını, SS ve Gestapo katillerini gizlice Amerika kıtasına kaçırmış, onlara sahte kimliklerle sığınma hakkı tanımış, ve onları kullanmıştı. Hatta bilindiği gibi, OSS yerine 1947 yılında kurulan CIA’nın kurucuları arasında, Nazi askeri istihbaratının en önemli ismi General Gehlen bulunmaktaydı.

 

Yukarıda özetlenenlerin ötesinde yine ABD servisleri, Avrupa’da kalmış olan, ve aranan birçok Nazi savaş suçlusunu, anti-komünist sabotajlarda ve provokasyonlarda kullanmak amacıyla yeniden örgütlemiş, onları yüksek ücretlerle gizlice vergisiz maaşa bağlamıştı. Bu bakımdan, ABD’nin Batista katillerine kucak açmasında yadırganacak bir durum yoktu şüphesiz ama, yine de Kuba halkının bu konudaki tepkisi yüzde yüz haklı idi...

 

ABD yönetiminin Kuba’ya yönelik ilk düşmanca tavırları, Batista katillerinin ve işkencecilerinin yargılamaları ile ilgili olarak başlayacaktı. Ve şüphesiz çok daha fazlası ileride gelecekti...

 

Zaten, Batista’nın kaçmış olduğu sabah, iki güç karşı karşıya gelmişlerdi. Kuba halkının yararları, Kuba’nın fabrikalarını ve arazilerini elinde tutan Amerikan şirketlerinin ekonomi politikaları ile uyuşmazlık içindeydi. İhtilalci hükümete ekonomi danışmanlığı yapan iktisatçı Edward Boorstein, “Kuba halkı için Batista’ya karşı kazanılmış olan zaferin anlamı, sadece yerli bakıcıları kovmak demektir. Şimdi onlar (halk), plantasyonların sahipleri ile –Amerikan emperyalizmi ile- çatışmaya girecektir.”, diyecekti. Ve zaten öyle de olacaktı. Bunun orta yolu yoktu.

 

Kuba’nın en önemli şanslarından biri, o dönemde gücünün zirvesine ulaşmakta olan Sovyetler Birliği’nin, bir sosyalist sistemin varolmasıydı. Uluslararası düzeyde göreceli politik ve ekonomik bir dengenin varlığı idi...    

 

Yusuf Küpeli,

25 Şubat 2009 (2009-02-25)

yusuf@comhem.se  

 

          yirmibirinci bölüm için tıkla                                                                                                              başlangıç bölümüne dön

 

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

 

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

 

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

 

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

 

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine  

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisini ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

 

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  

 

 

http://www.sinbad.nu/