Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombalar; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisinin ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

 

Çıplak gözle görülebilen ilk altı planet, güneşe yakınlıklarına göre sıralanacak olurlarsa, 1) Merkur (Mercury); 2) Venüs (Venus); 3) Dünya (Earth); 4) Mars; 5) Jupiter; 6) Saturn, ilk medeniyetlerin şekillenmiş oldukları en eski çağlardan beri bilinmektedirler. Eski çağın insanları, üzerinde yaşamakta oldukları dünya ile birlikte -gökyüzünde- çıplak gözle görülebilen beş planeti ve dünyamızın uydusu olan Ay’ı, yani toplam olarak bu yedi gök cismini, mistik (gizemli) güçlere sahip sanmışlardır. Değişik medeniyetler de, farklı adlarla da olsa insan soyu, sözkonusu yedi gök cismini, “yaratıcı tanrısal güçler” ile özdeşleştirmişler ve bunlara farklı ritueller ile tapınmışlardır. Eski medeniyetlerin tümünde yedi sayısının “kutsallığı”, bir bütünselliği, makrokozmosu, en bütünsel evreni simgeliyor olması, bu eksik bilgiden kaynaklanmıştır... Şüphesiz makrokozmos, evren, insan soyunun çıplak gözle görebildiğinden çok çok daha geniştir, hacimlidir ama, sözkonusu eski inançlar içinde farklı biçimlerle tapınılan, kutsallaştırılarak makrokozmos ile özdeşleştirilen -dünya ve ay dahil- yedi planet, tek “yaratıcılı” inançlara, hatta İslam içinde özellikle güçlü biçimde sufi inançlara, Şia inancına girmişlerdir... Dünya ve ay dışındaki bilinen sözkonusu ilk beş planet, günümüzde de Grek- Roma mitolojilerindeki “tanrı” adlarıyla anılmaktadırlar... Daha sonra keşfedilecek olan üç planete ise, yine aynı mitolojilerden adlar verilmiştir. Ve ayrıca bu adlardan bazıları, CIA operasyonlarına kod adı olmuşlardır...

 

Galileo Galilei (15 Şubat 1564- 8 Ocak 1642), 1609 sonu ile 1610 başında gök cismleri araştırmalarına teleskopu ilk kez sokarak astronominin gerçek anlamı ile bir bilim haline gelmesine en büyük katkıyı yapmıştır. Böylece biryandan -diğer birçok mesleğinin yanında- asıl olarak matematikçi ve gökbilimci olan Nicolaus Copernicus’un (1473- 1543) buluşu, dünyanın evrenin merkezi olmadığı, güneş sistemi içinde merkezin güneş olduğu, dünyanın güneşin çevresinde döndüğü üzerine keşfi, Kilise’nin yaydığı görüşü çürüten bu ihtilalci buluşu doğrulanmış, yeni yeni gök cisimleri keşfedilmeye, dünyamızın ve planetlerin güneş ile ilişkileri üzerine daha doğru bilgiler elde edilmeye başlanmıştır... Çıplak göz ile görülemeyen yedinci planet Uranus, 1781 yılında keşfedilebilmiştir. Yine çıplak gözle görülemeyen sekizinci planet Neptun (Neptune) 1846 yılında farkedilmiştir. Ve son olarak, güneşe en uzak planet olan Pluto, günümüzde durumu tartışmalı olan bu dokuzuncu planet, amerikalı astronom Clyde William Tombaugh tarafından 1930 yılında bulunmuştur...

 

Grek mitolojisinde “karanlık ve soğuk yeraltı dünyası”nın, “ölüler diyarı”nın adı olan Hades, Roma mitolojisinde Pluto adını almıştı, ve bu son keşfedilen dokuzuncu planete de aynı ad, Pluto adı verilmiştir. Güneşe uzaklığı, soğukluğu, birçeşit yalnızlığı ve insan soyu için binlerce yıldır karanlıkta kalmış olması nedeniyle olmalı, bu sonuncu planete Pluto adı uygun görülmüştü... Sözkonusu planetlerin keşfedilmesi, bazı insanların enerjilerini böyle bir iş için harcamaları, sonderece yapıcı ve insan soyu için yararlı bir çabadır şüphesiz. Güneşe en uzak dokuzuncu planete Pluto adının verilmesi ise, bu yeni bulunan planetin uzak, soğuk, Latin mitolojisindeki ölüler dünyasını çağrıştıran karanlık konumu dikkate alındığında sonderece uygun bir benzetmedir. Tüm bunlar astronomi ile ilgili oldukları sürece herhangi bir kötülük içermemektedirler ama, aynı ad, Pluto adı, toplumsal yaşamla ilgili yıkıcı, saldırgan, ve gizli bir operasyona verildiği zaman, sonderece ürkütücü, hastalıklı, canice, sapıkça bir eylemi akla getirmektedir. Zaten, korku filmlerinin pabucunu dama atan bu tip organize işleri birtakım toplumlara yönelik olarak yaşama geçiren kişilerin ve örgütlerin, içinden çıktıkları topluma da dost olabilecekleri, ve sağlıklı beyinlere sahip olabilecekleri düşünülemez...

 

Kastro önderliğindeki devrimin özünü kavrayamayarak, iki yılı birkaç ay aşan başkaldırı ve içsavaş sürecine büyük ölçüde seyirci kalmış olan, ve bu yeni devriminde eskisinden farklı olmayacağını düşünen, ve devrimin kolayca istenen çizgiye çekileceğini uman, bu nedenle devrimci hükümeti en erken tanıyan ABD yönetimi, yanılgısını kısa sürede farketmiştir... Beyaz Saray, daha önce 21nci bölümde belirtilmiş olduğu gibi, Mart 1959’da -ABD merkezli ITT tekelini de içine alan- ilk millileştirmelerin başlamasının ve ABD’ye davet edilmiş olan Kastro’nun 19 Nisan 1959 günü başkan yardımcısı Richard M. Nixon ile görüşmesinin ardından, kendi emperyalist yararları açısından büyük bir hata yapmış olduğunu açıkça anlamıştır. Yine 21nci bölümde belirtilmiş olduğu gibi Nixon, “ABD için tehlike oluşturan Kuba’nın yeni ihtilalci yönetiminin tasviye edilmesi” emrini CIA’ya gecikmeden vermiştir...

 

Kuba’toplumuna ve Kastro hükümetine yönelik olarak, kod adı Pluto olan, kısaca Pluto Operasyonu (Operation Pluto) olarak anılan bir sabotaj planı, Eylül 1960 ile Mart 1961 arasında, oldukça kısa bir zaman dilimi içinde geliştirilmiştir. ABD açısından başarısız Domuzlar Körfezi Çıkartmasına uzanan süreç, ve Domuzlar Körfezi Çıkartmasını’da içine alan tüm saldırganca yıkıcı eylemler, sabotajlar, Kastro kardeşleri ve diğer devrim önderlerini öldürme çabaları, Operation Pluto çerçevesinde yaşama geçirilmiştir. Yanlış bilgilendirmeyi (dezinformasyon) ve yalan haberler yaymayı; Kuba ekonomisini ve politik önderleri hedef alan sabotajları ve süikastleri; karşı-devrimci kubalı göçmenlerin kullanılacakları askeri müdahaleleri ve ABD’nin doğrudan müdahalesine yolaçabilecek iç çatışmaları, politik destabilizasyonu; B-26 bombardıman uçakları ile hava saldırılarını; Kubalı göçmenleri Guatemala ve Nicaragua gibi ülkelerde yıkıcı eylemler için eğitmeyi kapsamı içine alan Pluto Operasyonu, 17 Mart 1960 günü, Başkan Eisenhower tarafından onaylanmıştır...

 

Neler düşünerek bu kirli işe Operation Pluto adını vermişlerdir?, sorusunun yanıtı, Pluto’nun Latin mitolojisi içindeki anlamında gizlidir. Doğrusu, beyinlerinin içinde olmasak ta, anlaşılan kendilerini, “soğuk ve karanlık ölüler dünyası”nın efendileri, tanrıları olarak görmekteydiler ve aslında günümüzde de bundan farklı görmemektedirler. “Ölüler dünyası”na yollanacak olanlar ise, Küba halkının kendi kaderini tayin etme çabası, aynı halkın özgürlük ve ekonomik bağımsızlık düşleri, ve Küba’nın yeni devrimci hükümeti olarak seçilmiştir...

 

Fakat bu iş, Kuba toplumunun yeni seçimini yoketmek, devrimci hükümeti ölüler dünyasına yollamak okadar kolar değildi...  Artık eski istihbarat kanalları yoktu ve Kuba toplumu hakkında sürekli yanlış yargılara varıyorlardı. Küçük partilerle, karşı-devrimci gruplarla bir gerilla savaşı yürütme girişimleri başarısız olacaktı. Yeterli haberleşme ağını, bilgi ve istihbarat akışını şekillendirememişlerdi...

 

Sonunda, Guatemala’nın devrimci başkanı Jacob Arbenz’i iktidardan indirmiş (27 Haziran 1954) ve Guatemalayı 40 yılı aşkın süre kanlı bir kaosa sürüklemiş olan “Operation Success”in başarısından ilham alarak, Kuba’ya yönelik doğrudan kapsamlı bir askeri müdahale planlayacaklardı... Domuzlar Körfezi Çıkartması ile ilgili plan, Operation Pluto’nun son aşaması olarak doğacaktı. Sanmışlardı ki, devrimci hükümet önemli bir direnç gösteremeyecek ve sözkonusu müdahaleleri ile birlikte Kubada’da kapsamlı bir ayaklanma başlayacak...

 

Bu bölümün ilerleyen satırları içinde ayrıntılı olarak ele alınacak olan Domuzlar Körfezi Çıkartması, ABD’nin Latin Amerika’da ilk yenilgisi ve CIA’nın ilk önemli fiyaskosu olacaktı. Sözkonusu CIA fiyaskosu, sonuçları itibariyle, sadece Kuba’yı değil, tüm kıtayı etkileyecekti...

 

Operation Pluto’nun büyük bir fiyasko ile sonbulmasının ardından, daha büyük bir öfke ve nefret dalgası ile birlikte, Operation Mongoose yaşam bulmaya başlayacaktı. İleride, başka bölümlerde hakkında bilgi verilecek olan Operation Mongoose üzerine konuşmaya başlamadan önce, Operation Pluto’nun bir parçası olan Radio Swan’ı anlatmakla söze başlayalım ve tüm süreci özetleyelim.

 

CIA, 17 Mayıs 1960 günü Kastro karşıtı radyo istasyonu Radio Swan’ı (Radyo Kuğu) kurarak, Kuba’ya yönelik yıkıcı eylemlerine hız verecekti. Sözkonusu radyonun adı, Karaib Denizi’nde, Honduras’ın 156 kilometre kadar kuzeyinde bulunan Swan Adası’na kurulu olması nedeniyle böyleydi.

 

Radio Swan, Swan Adası’nda bulunan küçük CIA üssünden, tam karşısındaki Kuba’ya, ve ayrıca tüm Karaib adalarına Kastro karşıtı ispanyolca yayın yapmaktaydı... Büyüğünün adı Swan (Kuğu) olan bu iki ada, 1863 yılında ABD’nin kontroluna girmişti. Aynı adalar 1971 yılında Honduras’ın egemenliğine devrilmeden hemen önce, 1970 yılında yapılan anlaşmaya göre, gemi seyir ve haberleşme sistemi ABD’nin denetiminde kalacaktı... Radio Swan kurulduğu sırada her iki ada da bütünüyle ABD egemenliği altında idiler. Ve Kastro, sürekli kışkırtma yapan bu radyoyu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısında suçlayacaktı ama, Amerikalılar, kendilerine ait böyle bir radyo olduğunu inkar edeceklerdi...

 

Yine CIA’nın yardımları ile aynı yılın Temmuz ayı içinde, Kubalı göçmenlerden oluşan İhtilalci Demokratik Cephe (FRD, Frente Revlucionario Democrático) adlı Kastro karşıtı bir örgütlenme şekillendirilecekti. Miami’de işler çevirmekte olduklarını daha önce yazmış olduğum beş adet anti-Kastro grup, FRD içinde birleştirileceklerdi. Böylece FRD’nin gücü arttırılacaktı. Uzun adlarının içine ya “demokrasi”, ya “ihtilalci”, ya da bu sıfatların ikisini birden eklemiş olan sözkonusu CIA işbirlikçisi karşı-devrimci grupların başlarında, Manuel Antonio Varona, Jose Ignacio Rasco, Manuel Artime, Aureliano Sanchez Arango gibi adlar bulunmaktaydı. Jose Ignacio Rasco’nun Movimiento Democrático Cristiano adlı örgütlenmesinin adı içinde, Hiristiyanlık vurgusu yapılmaktaydı. Aureliano Sanchez Arango’nun örgütlenmesinin adında ise, “demokratlık” ile birlikte “millilik” vurgusu bulunmaktaydı... Askeri eylemlerin başında olan Manuel Artime, CIA ile ilişkilerde asıl halkayı oluşturmaktaydı...

 

ABD yönetiminin komploları ve baskıları karşısında Kuba yönetimi, herhangi bir çekingenlik göstermeyecek, geriye adım atmayacaktı. Kubalı karşı-devrimci kriminal unsurlar CIA tarafından Miami’de örgütlenirlerken, Kuba içinde de karşı-devrimci örgütlenmeler oluşturmaya çalışan iki Amerikalı diplomat, Edwin L. Sweet ve William G. Friedman, 16 Haziran 1960 günü, karşı-devrimci gizli bir toplantı gerçekleştirmekte oldukları sırada, Kuba polisi tarafından tutuklanacaklardı. Sözkonusu diplomatlar, terörist eylemleri cearetlendirmekle, ABD’ye sığınma garantisi vermekle, yıkıcı yayınları finanse etmekle, ve Kuba’ya gizlice silah sokmakla suçlanarak, sınırdışı edileceklerdi.

 

ABD’de Kuba’yı istila hazırlıkları sürerken, 6 Aralık 1960 günü, Kuba’da bulunan ABD elçiliğinden Washington’a ilginç içerikli bir telgraf, bir istihbarat raporu gelecekti. Telgrafta, “geçen son üç ay içinde Kastro rejimine yönelik halk desteğinde dikkate değer bir düşüş yaşandığı” ifade edilmekteydi. Aynı telgrafta, “Kuba hükümetinin her ne pahasına olursa olsun muhalefeti bastırmaya kararlı olduğu” belirtildikten sonra, “Sovyet bloğundan Kuba’ya yüksek kaliteli sağlam askeri malzeme akımı olduğu, yığınağı yapılan bu malzemenin kullanımı için yoğun bir eğitimin sürdüğü” yazılmaktaydı. Ve görüş olarak telgrafın bitimine, “büyük bir kan dökümü ve varlıkların yıkımı gerçekleşmeden Kastro rejiminin devrilemeyeceği”, düşüncesi eklenmişti...

 

Telgrafta yeralan “halkın desteğinin düşmeye başladığı” ifadesi, Washington’un patronlarını mutlu etmeye çalışan elçilik mensuplarının, ya da onları bilgilendiren Kubalı ajanların dolduruşları, veya  kuruntuları idi. Çünkü, daha sonraki anlatımlar, bu ilk söylenenle çelişkili idi. “Kastro rejiminin önemli bir kan dökümü ve yıkım dışında değişemiyeceği” düşüncesi, raporun başlangıç bölümü ile çelişen, ve rejime yönelik halk desteğinin sürdüğünü kabuleden bir ifadeydi... ABD, Kuba’yı yeniden kana ve yıkıma boğmak istiyordu ama, Kuba’nın da artık güçlü dostları vardı...

 

Süreç yukarıda özetlenmiş olduğu gibi gelişirken, 14 Aralık 1960 günü Birleşmiş Milletler’de önemli bir karar alınacaktı... Birleşmiş Milletler’in 1514 (XV) numaralı karararına göre, “Koloniyalizmin (sömürgeciliğin) ve bu yöndeki girişimlerin her türü, çabucak ve şartsız olarak mutlak biçimde sonlandırılmalı” idi... ABD emperyalizminin ve ortağı diğer emperyalist güçlerin elinden kurtuluş mücadelesi veren birçok Asya, Afrika ve Latin amerika ülkesinin ve şüphesiz aynızamanda Kuba’nın yararına olan bu karar, Birleşmiş Milletler üzerindeki Sovyetler Birliği ve Sosyalist blok etkisi olmadan alınamazdı...

 

Yukarıda ifade edilmiş olan Birleşmiş Milletler kararına karşın, pratikte, emperyalist müdahaleler bitmeyecekti. Vietnam’da, Kongo’da ve daha birçok Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesinde kanlı emperyalist operasyonlar sürecekti. Fakat yine de bu Birleşmiş Milletler kararı, hızlanan ve sayıları artan ulusal kurtuluş mücadeleleri için güçlü bir uluslararası dayanak noktası ve moral gücü idi. Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist bloğun güçlü varlığı, ulusal kurtuluş mücadelelerinin gelişip yaşama şanslarını arttırmaktaydı...

 

Sovyetler Birliği’nin 29 Ağustos 1949 günü yapmış olduğu ilk atom bombası deneyi ile ABD’nin bu alandaki tekeli yıkılmıştı. (ilk Sovyet Atom bombası için bak:Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji + g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar   http://www.sinbad.nu/nukleer 7.htm ) Yine Sovyetler Birliği, 4 Ekim 1957 günü, ABD’den çok önce, Sputnik 1 adlı uzay aracını fırlatarak, bu alanda öne geçmişti. Sputnik 1’i, 3 Kasım 1957 günü uzaya fırlatılan ve içinde Lajka adlı bir köpek taşıyan Sputnik 2 adlı uzay aracı izleyecekti. Lajka, uzaya giden ilk canlı idi. II. Dünya Savaşı’nın en ağır yükünü çekmiş, Avrupa parçası baştan sona yakılıp yıkılmış, ve 25 milyonu aşkın can vermiş olan Sovyetler Birliği, bu başarıları ile ABD yönetimini şaşırtıyordu. Uzay yarışında ilk adımı atmış, ilk başarıları sağlamış olan Sovyetler Birliği, ABD’ye ve dünyaya gücünü göstermiş oluyordu. Sputnik serisi uzay araçları üst üste gelecek ve yine Sovyetler Birliği dünyada ilk kez insanlı bir uzay aracını, uzaya çıkan ilk insan olan Jurij Gagarin’i, 12 Nisan 1961 günü uzaya yollayacaktı...

 

ABD ise, Sovyetler Birliği’nin uzay başarılarının uyandırdığı yankının ardından, günümüzdeki fonksiyonları ile NASA’yı (National Aeronautics and Space Administration) 29 Temmuz 1958 günü kurma kararı alacak ve ilk uzay kapsülünü ancak 1959 yılında yollayabilecekti...

 

Bu gelişmelerin hem Birleşmiş Milletler kararlarını, ve hem de dünya düzeyinde politik dengeleri etkilememesi olanaksızdı. Sovyetler Birliği’nin daha 1956 yılından itibaren açık dışpolitikası, “barış içinde birarada varolma, sorunları görüşmelerle çözme” ilkesi üzerine inşa edilmişti ama, kanla beslenen askeri-endüstri komplekslerin kapanındaki militarize olmuş ABD ekonomisi, barışçı bir dünya istemiyordu. Fakat herşeye karşın, Sovyetler Birliği’nin yukarıda özetlenmiş olan uzay başarıları, 1960’lı yılların sonunda zirve yapınca, 1970’li yıllara, yarışta üstünlüğü elegeçirmiş olan Sovyetler Birliği’nin politik etkileri ile girilecekti. Ve “barış içinde birarada varolma, sorunları görüşmelerle çözme” anlamına gelen détente, 1970’li yıllara girilirken, yaşanılan bir gerçek haline gelecek ve askeri-endüstri komplekslerin adamı Ronald Reagan iktidarına (1981- 89) dek sürecekti... Sözkonusu détente süreci içinde, 1972 ve 1979 yıllarında, SALT I ve SALT II (Stratejik Arms Limitation Talks) adını alan çok önemli iki silahsızlanma anlaşması imzalanacaktı ama, bunlardan ikincisi ABD Senatosu’unda onaylanmayacaktı... Şüphesiz bu détente adını alan süreç, sadece Kuba’nın değil, tüm gelişmekte olan ülkelerin, ve tüm ulusal kurtuluş mücadelelerinin yararına idi...

 

Kastro, 2 Ocak 1961 tarihli konuşmasının biryerinde, “ABD elçiliğinin bir casus yatağı olduğu” gerçeğine gönderme yapmak amacıyla, ABD’nin Kuba’da bulunan elçilik personeli sayısının, Kuba’nın ABD’de bulunan elçilik personeli sayısı ile eşitlenmesi, 11 kişiye indirilmesi, talebini seslendirecekti. Ve Kuba’nın Batista’dan kurtuluş yıldönümüne rastlayan aynı gün, askeri geçit töreninde, aralarında ağır tankların, kamyonlarla çekilen ağır topların, füze rampalarının, uçaksavarların, ve anti-tank silahların bulunduğu Sovyet silah sistemleri teşhir edileceklerdi. Meydan okuma yüklü bu gösterinin hemen ertesinde, 3 Ocak 1961 günü ABD, Kuba ile olan tüm resmi diplomatik ilişkilerini bitirecek, elçilik personeleni geri çekecekti.

 

Esmekte olan gerilim yüklü rüzgarlar, giderek hızını arttıran bir fırtınaya dönüşmek üzreydi... Aynı yılın (1961) Şubat ortasında Kuba’da birtakım tutuklamalar olurken, 1 Mart günü Kuba hava sahası en az on kez düşman uçakları tarafından ihlal edilecekti. Ve 9 Mart günü Ekvador cumhurbaşkanı Jose Maria Velasco Ibarra, “Kuba ile tüm diplomatik ilişkileri kesmeleri karşılığında ABD’nin kendilerine istedikleri hertürlü borcu verebileceğini bildirmiş olduğunu”, duyuracaktı. Yani O, ABD’nin rüşvet teklifini açık edecekti. Kısacası ABD, Ekvador’a ve diğer bazı Latin Amerika ülkelerine Kuba ile ilişkileri kesmeleri için baskı yapmaya başlamıştı... Daha önce sözedilmiş olan Miami merkezli Kastro karşıtı gruplardan Frente Revolucionario Democrático ve Movimiento Revolucionario del Pueblo, 22 Mart 1961 günü anlaşacaklardı. Antonio Varona, Manuel Ray ve diğer karşı-devrimciler anlaşmayı imzalayacaklardı.

 

Miami’de yaşayan karşı-devrimciler arasında birliğin sağlanmasından dört gün önce Kuba’da birtakım karşı-devrimcileri tutuklamış olan Kuba guvenlik güçleri, 29 Mart 1961 günü de bir CIA ajanını terör suçlamasıyla tutulayacaklardı. Ve 9 Nisan günü Havana’nın iki yerinde, El Encanto adlı dükkanda ve Pepsi Cola fabrikasının yanında bombalar patlayacaktı. Aynı gün, kendisine “Cuban Revolutionary Council” (“Kuba İhtilalci Meclisi”) adını veren karşı-devrimci bir örgütlenme, New York Times’ta yayınlanan bildirisinde, “mevcut rejimin Kuba’yı kaosa sürüklediğini” iddia edecekti...

 

Başında -devrim sonrasında Kuba’nın ilk cumhurbaşbakanı olan- liberal Jose Miró Cardona’nın bulunduğu CIA imalatı “Cuban Revolutionary Council” adlı kurum, “devrimci” tiyatrosu oynamaya çalışmaktaydı. Karşı-devrimci olduklarını inkareden sözkonusu kişilerin bildirileri, bombaları kimlerin ne amaçla patlatmış oldukları gerçeğine açıklık getirmekteydi. Bombaları patlatanlar ve olayın ardından “Cuban Revolutionary Council” adıyla bildiri yayınlayanlar, Kuba’da “bir kaos yaşandığı”, Kastro yönetiminin artık yönetemez durumda olduğu imajını yaratmaya çalışmaktaydılar... Sözkonusu bildirinin ardından bombalar yine patlayacak, ve 13 Nisan günü, El Encanto adlı 7 katlı bir mağazayı yıkacak olan güçlü bir patlama olacaktı.

 

Sözkonusu son patlamadan iki gün sonra, 15 Nisan 1961 günü, Kuba’ya aitlermiş havası verilmek amacıyla Kuba armaları ile işaretlenmiş 8 adet B-26 bombardıman uçağı, Kuba hava gücünü yerdeyken imha etme amacıyla, Nicaragua’dan havalanacaktı. Aynen 1954 yılında Guatemala’ya yapılmış saldırıda olduğu gibi -sahte kimlikli- uçaklar Nicaragua’dan havalanmaktaydılar...

 

Bu korsan uçakların hedefleri, Havana’da bulunan Ciudad Libertad havaalanı ile yine Havana yakınındaki ana havaalanı San Antonio de los Bafios ve ayrıca Santiago de Cuba havaalanları idi. Bombalananlar, askeri havaalanları idiler ve Kuba savaş uçaklarının beş tanesi kullanılamaz hale gelecekti. Bunlar, Yine Tad Szulc’un anlatımıyla, iki B-26 bombardıman uçağı, pervaneli eğitim uçakları olan bir AT-6 ile bir DC-3 uçağı, ve bir T-33 jet eğitim uçağı idi...

 

Kuba hava kuvvetlerinin elinde sağlam olarak dört adet İngiliz imalatı hafif atak bombardıman uçağı Sea Fury, bir adet B-26 bombardıman uçağı, ve ilk jet savaş uçaklarından olan 1948 yapımı üç adet T-33 atak bombardıman uçağı kalmıştı. “Fidel” adlı 659 sayfalık kapsamlı bir Kastro biyografisi yazmışolan Tad Szulc’un anlatımıyla, Kastro’nun daha sonra açıklamış olduğuna göre, “Domuzlar Körfezi Çıkartması” başladığı sırada Kuba’nın elinde -yukarıda sıralanmış olan modellerden- sekiz adet askeri amaçlı uçak, ve sadece yedi pilot bulunmaktaydı... Kuba askeri havaalanlarına saldırmış olan olan B-26 bombarıman uçaklarından biri, milis gücünden gençler tarafından bir Çek yapımı uçaksavar ile düşürülecekti...

 

Aslında Kuba’nın çok az uçağı vardı ama, yine de CIA, 17 Nisan 1961 günü başlayacak olan çıkartmadan önce bunları yerdeyken yoketmek istemişti... CIA tarafından eğitilmiş olan karşı-devrimci güçlerin “Domuzlar Körfezi Çıkartması” başlamak üzereydi. Fakat Başkan Kennedy, Eisenhower döneminde alınmış olan bu karardan, tüm olanlardan rahatsızdı. Yazılanlar doğru ise O, Kennedy, saldırıya katılması planlanmış olan 16 adet B-26 bombardıman uçağının sayılarını 8’e idirmişti. Pratikte ise sadece 6 uçak bombardımanı gerçekleştirebilecekti... Küba’nın askeri havaalanlarını bombalamış olan Kuba işaretleri ile donatılmış bu sahte kimlikli B-26 uçaklarını, CIA’ya bağlı pilotlar kullanmaktaydı...

 

Glenn L. Martin Company tarafından 1940 yılında üretilmeye başlanmış, ve ilk kez 1942 başlangıcında Pasifik’te savaşa katılmış olan ABD donanmasına ait orta büyüklükteki sözkonusu bombardıman uçakları, B-26’lar, aynızamanda ABD hava kuvetleri tarafından da kullanılmıştı. Aynı uçaklar, Büyük Britanya’nın (RAF, Royal Air Force), Güney Afrika’nın, ve ayrıca Fransa’nın elinde bulunmaktaydı... CIA, sözkonusu bombardımanın ardından, Kubalı pilotların kendi saflarına geçeceğini ve yine çıkartma sırasında kendilerine büyük bir katılımın olacağını hesaplamıştı ama, yanılmaktaydı. Ne az sayıdaki Kubalı pilotlar, ve ne de “Domuzlar Körfezi Çıkartması” olurken halktan birileri, saldırganların saflarına geçecekti...

 

CIA’nın hesaplarının tam tersine, sözkonusu hava saldırısı, Kastro için büyük bir politik zafere dönüşecekti. Kuba beş uçakla birlikte yedi insanını yitirmiş ve 52 kişi de yaralanmıştı ama, halkın anti-emperyalist, anti-Amerikan duyguları, yurtseverlik zirve yapmıştı. Ölenler için yapılan cenaze merasimi, devasa bir ihtilal gösterisine dönüşecekti... Yabancı ziyaretçilere Kastro, “saldırı sırasında ağır yaralanmış genç bir adam, ölmeden önce, yanındaki duvara benim adımı kanıyla yazdı”, diye anlatacaktı. Halk ordusundan bu genç, ölüm anında, saldırıya yönelik protestosunu bu şekilde ifade etmişti... Artık tüm Kuba halkı alarmda idi, yedi Kubalı pilot ise ya havada, ya da uçaklarının kanatları üzerinde uykuda idiler...

 

Sadece Kuba halkı değil, uluslararası kamuoyu da Kuba’ya yönelik bu yasadışı ABD müdahalesinin güçlü biçimde karşısında idi. Kuba’ya yönelik müdahalelerle ilgili olarak uluslararası arenada esen aleyhte rüzgarların -müdahaleyi bizzat planlamamış ola- yeni ABD yönetimini, Kennedy yönetimini etkilememesi olanaksızdı...

 

Saldırıyı örgütlemiş olan CIA, sözde kendisini gizlemek için, bir de saçma gösteri hazırlamıştı... Bombardımanın hemen ardından, Kuba askeri armaları, Kuba işaretleri taşıyan, ve gövdesinde makineli tüfek mermilerinin delik izleri bulunan bir B-26 bombardıman uçağı Miami havaalanına inecekti. Ya da bazı metinlerde yazıldığı gibi aynı uçak, yakıtı yetmediği için, saldırıya katılamadan Miami’ye inmişti. Sonuçta, uçağın Kuba uçağı olduğu, pilotların da “Kubalı” oldukları yalanı söylenecekti. CIA’nın ağzı ile konuşanlara göre, “Kuba uçakları, kendi alanlarını, Kuba askeri havaalanlarını bombalamışlardı.” Yine aynı yalanın bir parçası olarak, “Diğer Kubalı pilotlarla çatıştığı için, inen uçağın gövdesinde makineli mermilerinin izleri var.”, denilecekti vs...

 

Kısacası CIA, uluslararası yasalara ve anlaşmalara aykırı olarak gerçekleştirmiş olduğu bombardımanı gizlemek için, “Kuba’da bir iç çatışma olduğu” haberini yaymaya çalışmaktaydı. Fakat gazeteciler bu yalanı pek yutmayacaklardı. Çünkü, Kuba hava kuvvetlerinde öyle pek B-26 uçakları bulunmadığını bildikleri gibi, sözde “çatışmaya girmiş” olan sözkonusu “yaralı” B-26 uçağının makineli tüfeğinden ateş edilmemiş olduğunu da farketmişlerdi. B-26 uçakları, yukarıda adları geçen ülkeler dışında pek bir yerde yoktular.

 

Kuba temsilcisinin Birleşmiş Milletler nezdinde saldırıyı duyurup şikayetçi olması üzerine, ABD’nin aynı uluslararası kurumdaki elçisi Adlai E. Stevenson, olayı kesin bir dille reddecekti. Fakat gerçek birkaç saat sonra ortaya çıkınca, ABD elçisi küçük düşecekti... CIA’nın B-26 hilesini duyan Kastro, “Hollywood bile bukadar ahmakça bir öyküden film yapmaya kalkışmaz.”, diyecekti...

 

Kastro’nun ABD başkan yardımcısı Richard M. Nixon ile 19 Nisan 1959 günü yapmış olduğu görüşmenin ardından CIA, 1959 yılının ikinci yarısında, karşı-devrimci grupları silahlandırmaya başlamıştı... “Fidel” adlı Kastro biyografisinde Tad Szulc, Merkezi Kuba’nın dağlık arazilerinde birtakım eski Batista askerlerinin, zengin köylülerin, sağ görüşlere sahip birkaç aydının, ve serüvencinin, ilk kontragerilla gücü olarak CIA tarafından silahlandırılmış olduklarını yazmaktadır. Fakat yine O, sözkonusu örgütlenmenin Kastro ile problemler yaşamaya başlamasıyla birlikte, CIA’nın bunlardan elini çekmiş olduğunu belirtmektedir...

 

CIA’nın asıl örgütlediği ve Kuba’nın devrimci yönetimine karşı kullandığı paramiliter (yarı-askeri) kontragerilla örgütlenmesi, yukarıda adı geçmiş olan Miami merkezli Kubalı göçmenlerden, kriminal unsurlardan oluşmaktaydı. Bunlar, Pentagon’dan destek alan CIA tarafından, Florida’da, ABD denetimindeki Panama Kanalı Bölgesi’nde, ve asıl olarak Guatemala’da askeri eğitimden geçirilecekler, sabotajlardan cinayetlere, işkence tekniklerine, ve gerilla taktiklerine dek birçok konuda eğitileceklerdi. Ciddi askeri eğitim alan ilk Kuba sürgünü grup, 300 kişiden oluşmaktaydı. Bunların eğitimleri Mart 1960’da başlamıştı. Giderek sayıları artacaktı...

 

Kubalı karşı-devrimci kişilerden “Saldırı Tugayı 2506” adlı bir birlik oluşturulacaktı. Buna aynızamanda “Kuba Keşif Gücü” adı da verilecekti...

 

Başkan Kennedy, 12 Nisan günü, yukarıda özetlenmiş olan hava saldırısından üç gün önce, gerçekleştirmiş olduğu bir basın konferansında, “ABD silahlı kuvvetlerinin Kuba’ya yönelik bir saldırı niyetlerinin olmadığını,” açıklayacaktı. Fakat yine Kennedy, Kubalı göçmenler tarafından yapılacak bir saldırıya ABD’nin karışıp karışmayacağı konusuna açıklık getirmeyecekti.

 

Kennedy’nin konuşması, Kastro tarafından, göçmen Kubalıların saldırılarının yaklaşmakta olduğu biçiminde yorumlayacaktı. Şüphesiz, sözkonusu göçmen Kubalılar arasında Kastro’nun ajanları varmıydı?; O, olacakları önceden bir biçimde haber alabiliyormuydu?, bunu bilemem. Fakat Kastro, ülkesinin, Kuba’nın silahli güçlerini ve silahlı halk örgütlenmesini, milisleri alarma geçirmişti bile...

 

Kuba’nın Birleşmiş Milletler nezdindeki temsilcisi Raul Roa, aynı örgütün Genel Kurulu’nda yapmış olduğu konuşma sırasında, “Kuba, ABD emperyalizminin sataliti (uydusu) olmayı sonsuza dek bitirmiştir.”, diyecekti. Ve O, ABD’yi adalarına askeri saldırı planlamakla suçlayacaktı.

 

Kennedy’nin sözkonusu açıklamasından üç gün sonra, 15 Nisan 1961 günü, yukarıda özetlenmiş olan hava saldırısı gerçekleşecekti. Bu eylem, gelmekte olan kara saldırısının açık işareti olmuştu... O günlerin Kubası’nda, 25 bin kişilik iyi eğitilmiş profesyonel bir devrim ordusu, ve 200 bin kişilik bir halk ordusu, birçeşit milis gücü bulunmaktaydı...

 

Yerden farkedilemeyen, 21 bin metre yüksekten uçabilen bir Amerikan U-2 casus uçağı, 1400 kişilik “Saldırı Tugayı 2506”yı ve ağır malzemelerini Kuba’ya çıkartacak gemilere yardımcı olmaktaydı. Uçağın çizdiği rota da gemilerin kıyıya rahatça yanaşmaları sağlanmak istenmişti ama, işler umulduğu gibi gitmeyecekti...

 

Çıkartma için, Kuba’nın güneybatı kıyısında bulunan “Domuzlar Körfezi”nin iki plajı seçilmişti. Bunlardan biri, Mavi Plaj (Playa Girón), diğeri ise bunun 35 kilometre kuzeybatısında olan Kızıl Plaj (Playa Larga) idi. Saldırganları, her biri 2.400 tonluk Houston, Rio Escondido, Caribe, ve Atlántico adlarında dört yolcu gemisi taşımaktaydı. Bunlara, CIA’ya ait iki kıyı çıkartma gemisi, Blagar ve Barbara J. Eşlik etmekteydiler. Sözkonusu çıkartma gemilerinde hertürlü gerekli askeri malzeme, cephane, toplar, zırhlı araçlar bulunmaktaydı…

 

Saldırganlar, çıkartmanın başarısı ile birlikte kendilerine büyük katılımların olacağını, Kastro’ya karşı güçlü bir ayaklanmanın başlayacağını sanmaktaydılar ama, yanılmaktaydılar. Kuba halkı yurtseverdi, devrime inanmıştı...

 

Saldırıyı planlamış olanlar, Kuba’nın elinde bir hava gücü olmadığından emindiler. Kuba’nın elindeki T-33 jetlerinin silahsız olduğunu, eğitim amaçlı olduğunu biliyorlardı... Fakat yine yanılmışlardı. Çünkü Kastro, sağlam kalmış olan üç adet T-33 jet eğitim uçağına 20 mm’lik toplar monte ettirmiş ve bunları mükemmel birer saldırı uçağına dönüştürtmüştü. Yine sağlam kalmış dört adet İngiliz imalatı hafif atak bombardıman uçağı Sea Fury’ler, roketler ve 20 mm’lik toplarla donatılmışlardı. Çıkartmanın gerçekleştiği gün sadece sekiz uçaktan oluşan Kuba Hava Kuvvetleri’nin (FAR) elinde, fazladan bir de B-26 bombardıman uçağı kalmıştı...

 

Lockheed firması tarafından üretilen ve ilk uçuşunu 1948 yılı baharında yapmış olan bu birinci nesil jet avcı bombardıman uçağı T-33, ayrıca eğitim amaçlı olarakta kullanılmıştır ve halen bazı hava kuvvetlerinde kullanılmaktadır. Bunlar, onlarca ülkenin hava kuvvetleri ile birlikte asıl olarak ABD donanmasında, ABD hava kuvvetlerinde, ve İngiliz hava kuvvetlerinde (RAF) kullanılmışlar, Kore savaşına katılmışlar, ve son kez 1959 yılında üretilmişlerdir... Daha önce de sözedilmiş olan İngiliz üretimi pervaneli Sea Fury hafif atak bombardıman uçağı, ilk uçuşunu 1945 yılı başında yapmış, ve 1956 yılında İngiliz donanmasından ve RAF’dan emekliye ayrılmış olmakla birlikte, “Domuzlar Körfezi Çıkartması” sırasında, 17- 21 Nisan 1961 günlerinde, Kuba’nın kazandığı zafere büyük katkı yapmıştır...

 

Çıkartma, 17 Nisan sabahına girilirken, daha güneş doğmadan başlayacaktı. Karşı-devrimci güçler karaya çıkarlarken, sabahın saat 04:30 sularında Kastro, Havana yakınındaki askeri havaalanını arayıp, şef pilot Enrique Carreras’a, harekete geçme emrini verecekti. Kastro, Chico diye hitabettiği Carreras’dan, çıkartma yapan gemileri batırmasını istemişti...

 

Carreras’ın Sea Fury’si önde, diğer üç Sea Fury, tek B-26 bombardıman uçağı, ve üç T-33 havalanacaklardı. Çıkartma yapılan kıyı B-26 tarafından bombalanırken, Carreras, Playa Larga (Kızıl Plaj) yakınındaki çıkartma gemilerinden Houston’a, Sea Fury’si ile saldıracaktı. “Saldırı Tugayı 2506”nın beşinci taburunu ve malzemelerini taşıyan bu gemi, Houston, ağır yara alacak ve kıyının 73 metre kadar açığında karaya oturacaktı. Malzemelerin çoğu kaybolacaktı. Aynı şekilde bir çıkartma gemisi daha karaya oturacak, ve saldırganların malzemelerinin önemli kısmı telef olacaktı...

 

Yine, daha önce anılmış olan CIA’ya ait askeri malzeme yüklü iki kıyı çıkartma gemisinden biri, Barbara J., yara alacak, ve kıyıya yanaşamadan rotasını açık denize döndürmek zorunda kalacaktı. Bunlar olurken, yine CIA’ya ait iki nakliye uçağı, bir C-46 ve bir C-54, “Saldırı Tugayı 2506”ya bağlı 177 kişilik paraşüt indirme taburunu, ve bunların ağır malzemelerini, Playa Larga (Kızıl Plaj) yakınına bırakmaktaydı. Asıl olarak Kuba askeri birliklerinin yardım yollarını kesmeyi amaçlayan “Operation Falcon” (“Şahin Operasyonu”) adlı bu havadan indirme girişimi de -saldırganlar açısından- istenen başarıyı sağlıyamayacaktı. İndirme birliğinden yaklaşık 30 personel ve tüm ağır savaş malzemesi, bataklıkta kaybolacaktı... Yine de 1.350 kadar karşı-devrimci silahlarıyla birlikte karaya çıkabilmişti...

 

Kuba Hava Kuvvetleri (FAR), iki Sea Fury uçağı ile elindeki tek B-26 bombardıman uçağını yitirecekti. Şef pilot Carreras’ın Sea Fury’si, yaralı olarak üssüne dönmeyi başaracak ve tamir edilip T-33 uçakları ile birlikte görevini sürdürecekti... Ertesi gün, 18 Nisan 1961 günü, CIA’ya bağlı altı adet B-26 bombardıman uçağı, Lobo Flight kod adlı bu CIA filosu, Playa Larga’ya (Kızıl Plaj) ilerlemekte olan Kuba konvoyuna, motorize ordu birliklerine, ve milislere, havadan napalm bombaları, diğer bombalar, ve roketlerle saldırıp bir miktar zaiyata yolaçacaktı. Milisleri taşımakta olan bazı sivil otobüslere napalm bombaları rastlamıştı... Kayıplarına karşın Kuba güçleri, Playa Larga’ya (Kızıl Plaj) çıkmış olan karşı-devrimci güçleri daha güneye, Playa Girón’a (Mavi Plaj) doğru sürmeyi başaracaklardı. Kuba güçleri, kalan Sea Fury ve T-33 atak uçakları, Sovyet yapımı toplar ve tanklar tarafından desteklenmekteydi...

 

CIA uçaklarının son hava saldırısı, Mad Dog Flight kod adıyla, ve beş B-26 bombardıman uçağı ile 19 Nisan 1961 günü gerçekleşecekti. Bu beş uçaktan dört tanesi, Alabama Hava Muhafızları birliğinden kiralanmış dört Amerikalı pilot tarafından kullanılmaktaydı. Önceden olduğu gibi Nicaragua’dan havalanan CIA’ya bağlı bombardıman uçaklarına, ABD avcı uçakları tarafından koruyucu bir şemsiye oluşturulması konusunda Başkan Kennedy yetki vermişti ama, CIA’nın B-26 uçakları bölgeye gelmekte bir saat geçikince, operasyon başarısız olacaktı. 

 

Sözkonusu B-26 uçaklarından iki tanesi Kubalılar tarafından düşürülecek, ve dört Amerikalı pilot öldürülecekti. Aynı gün, bir Amerikan C-46 nakliye uçağı, Playa Girón’da (Mavi Plaj) savaşmakta olan karşı-devrimci güçlere silah ve malzeme getirecek ve daha önce düşürülmüş olan B-26’nın pilotunu bölgeden alacaktı... Yine aynı gün iki Amerikan destroyeri, Santiago ve Tampico kod adlarını taşıyan USS Eaton ve USS Murray destroyerleri, geriye kalmış olan karşı-devrimci güçleri tahliye edebilmek amacıyla çatışma bölgesine yaklaşacak olsalarda, başarılı olamayacaklardı. İki gün sonra, 21 Nisan günü, artık çatışma sonbulurken, kalanları kıyıdan toplamak amacıyla, sözkonusu iki destroyere, iki ABD destroyeri, yine ABD donanmasından bir denizaltı, ve CIA malı bir uçak taşıma gemisi daha dahil olacaklardı ama, herhangi birşey elde edemeyeceklerdi...

 

O gün, 21 Nisan 1961 günü, 200 kadar karşı-devrimci ölmüş olacak ve saldırganların 1.197 tanesi Kuba Devrim Ordusu’nun eline esir düşecekti (Esir ve ölü sayıları farklı kaynaklarda biraz değişik verilmektedir.). Kuba hükümeti kayıplarını, 87 asker ve milis olarak açıklayacaktı. CIA, Kuba’nın kayıplarının daha yüksek olduğunu iddia edecekti. Anlaşılan, yenilgilerini bu şekilde hafif göstermeye çalışıyorlardı...

 

Kennedy, daha fazla hava desteği sağlamayı, ve ABD Hava Kuvvetleri’nin çatışmalara doğrudan müdahalesini reddedecekti. Böyle bir ABD müdahalesi, zaten çiğnenmiş olan uluslararası yasaların açıkça ve daha ağır biçimde çiğnenmesi anlamına gelirdi. “Domuzlar Körfezi Çıkartması” ile ilgili olarak dünya kamuoyu da Kuba’nın safında idi...

 

CIA (Central Intelligence Agency), Senato’dan ve Temsislciler Meclisi’nden oluşan ABD Kongresi’nin 1947 yılında kurduğu NSC’nin (National Security Council) emrinde, hukuki olarak bu organın altında bir dış istibarat, karşı istihbarat, ve operasyon örgütü olarak aynı yıl kurulmuştu. Kısaca beş temel fonksiyonu olan CIA, ABD başkanı tarafından yönetilen NSC ve ABD kongresi karşısında sorumlu idi ve hukuken öyledir...

 

CIA, “Domuzlar Körfezi Çıkartması”nı, Kongre organlarına sormadan, onların izinleri olmadan gerçekleştirmişti. İleride, 1980’li yıllarda da CIA, Nikaragua’nın meşru demokratik yönetimine karşı gerçekleştireceği Kontra-İran komplosu ile, Senato’nun kararlarını gizlice ve rahatça çiğneyebilecekti... Kongre’den habersiz organize edilmiş “Domuzlar Körfezi Çıkartması” ile CIA, sadece uluslararası hukuk nezdinde ABD yönetimini suçlu konumuna düşürmekle kalmamış, aynızamanda ülkenin kendi iç hukukunu da çiğnemişti.

 

Kuba halkına ve ayrıca ABD ve tüm dünya halklarına yönelik sözkonusu yasadışı olayların asıl suçlusu CIA olduğu halde, Amerikalı militarist güçler ve ABD’de yaşamakta olan Kubalı Kastro karşıtları, Kennedy’yi günah keçisi haline getireceklerdi. Çünkü Kennedy, doğrudan müdahaleden kaçınmıştı...

 

“Cuban Revolutionary Council” (“Kuba İhtilalci Meclisi”) adlı CIA imalatı örgütlenmenin başındaki Jose Miró Cardona, yenilgi ile ilgili olarak Kennedy’yi suçlayacaktı. Sonuçta, sözkonusu başarısız operasyonun ardından CIA direktörü Allen Welsh Dulles, aynı yılın sonbaharında görevinden alınacaktı. Olay, Kennedy yönetimi ile bir önceki Cumhuriyetçi yönetimden kalma -eski Nazi işbirlikçisi- CIA direktörü Allen Welsh Dulles arasında bir iktidar kavgasına dönüşmüştü. Süreç, -Kennedy’nin İsrail’in nükleer silahlanmasını denetim altına almaya yönelik politikaları ile birlikte- Kennedy’nin öldürülmesine dek uzanan bir etki yaratacaktı...

 

“Domuzlar Körfezi Çıkartması”nın başarısızlığının kesinleşmeye başladığı 19 Nisan 1961 günü, 10 karşı-devrimciyi idam edilecekti... Ertesi gün, 20 Nisan günü, halen çatışmalar sürerken, “Domuzlar Körfezi Çıkartması”ndan birkaç gün önce tutuklanmış iki CIA ajanı, Sori Marin ve Rogelio Gonzalez idam edileceklerdi... CIA’nın başarısız “Domuzlar Körfezi Çıkartması”, Kuba’nın çok daha güçlü biçimde Sovyetler Birliği’ne yaklaşmasına neden olacaktı. Bu seçim, sosyalizm inancı ve ülkede sosyalizmi inşaa etme sorunu ile bağlı olduğu kadar, güvenlik sorunu ile de sıkı sıkıya ilintili idi...

 

CIA’nın organize etmiş olduğu “Domuzlar Körfezi Çıkartması”nın ABD açısından fiyasko ile sonuçlanmasının ardından Kuba makamları, alınan tutsaklara iyi muamele yapacaktı. Bunlar, yargılanmalarının ardından 30ar yıl hapis cezasına çarptırılacaklardı. Ardından, Kuba hükümeti ile ABD yönetimi arasında, Kuba’nın almış olduğu tutsaklarla ilgili olarak 20 ay süren görüşmeler başlayacaktı.

 

Sonuçta, Kuba tarafından tutsak alınmış olan 1.113 karşı-devrimci, 53 milyon ABD doları değerinde gıda maddesi ve ilaç karşılığında, 21 Aralık 1962 günü, ABD’ye teslim edileceklerdi. ABD yönetimi, teslim edilen esirlere karşılık olarak anlaşmada yeralan ilaçları ve gıda maddelerini 24 Aralık günü Kuba’ya teslim edecekti... Kennedy, teslim edilen karşı devrimcilerle 29 Aralık 1962 günü, Florida’da, Palm Beach’de karşılaşacaktı. Bu ziyaret, kaybetmiş olanlar için birçeşit teselli armağanı gibi birşeydi...

 

“Domuzlar Körfezi Çıkartması” adlı emperyalist saldırı sürer, ve savaşı Kuba’nın kazanmakta olduğu anlaşılırken, 19 Nisan 1961 günü Kastro, ilk kez, gerçekleştirmiş oldukları devrimin sosyalist nitelikli olduğunu açıklayacaktı. O, aynen şunları söyleyecekti: “Emperyalistler bizi affedemiyorlar... Birleşik Devletler’in burnunun dibinde sosyalist bir devrim gerçekleştirdik... Bu sosyalist devrimi silahlarımızla koruyacağız...” Kastro, aynı yılın 1 Mayıs konuşmasında da, “Kuba’nın sosyalist bir ülke olduğunu” duyuracaktı. Ve nihayet O, Kastro, 2 Aralık 1961 günü, Marksist-Leninist olduğunu tüm dünyaya ilanedecekti...

 

ABD emperyalizmi, tüm Latin Amerika’da ilk kez Kuba’dan kovulmuştu. ABD’nin Kuba gibi küçük bir ulus karşısında yenilgisi, dünyadaki tüm devrimciler için bir moral desteği olduğu, kurtuluş umutlarını güçlendirdiği kadar, aslı olarak Latin amerika halklarının anti-emperyalist mücadeleleri için örnek oluşturacaktı... Washinton’dan, Beyaz Saray’ın penceresinden bakıldığı zaman, bu hiç te iyi bir örnek değildi. Ve ABD’nin Kuba’ya yönelik saldırganca politikası sürecekti. Ve yakında başlayacak olan “füze krizi”, sadece Kuba’yı değil, tüm dünyayı nükleer bir yıkımın eşiğine getirecekti.

 

 yirmibeşinci bölüm için tıkla                                                                                                                  başlangıç bölümüne dön

 

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

 

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

 

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

 

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

 

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine 

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisinin ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  

 

http://www.sinbad.nu/