Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti

 

ABD emperyalizmi için ağır bir yenilgi ile sonuçlanmış olan Domuzlar Körfezi çıkartmasının ardından Marksist-Leninist olduğunu açıklamış olan Kastro, ileride, 18 Ekim 1971 günü, Marksist Cumhurbaşkanı Salvador Allende’nin (1908- 11 Eylül 1973; yönetimi, 24 Ekim 1970- 11 Eylül 1973) Şili’sinde, Concepcion Üniversitesi’nde yapmış olduğu konuşma sırasında, “nasıl komünist olduğunu” şu cümlelerle açıklayacaktı:

 

“Bir toprak sahibinin oğlu olarak dünyaya geldim ve bu konumum reaksiyoner (karşı-devrimci) olmam için bir nedendi. Reaksiyoner olmam için ikinci neden, diğer zengin kişilerin çocuklarının okudukları dini okullara devametmemdi. Reaksiyoner olmam için üçüncü neden, tüm filmlerin, basımların, kitle yayın organlarının “ABD ürünü” olduğu Kuba’da yaşamamdı. Okuduğum üniversitede onbeş bini aşkın öğrenci vardı, ve bunların sadece otuz kadarı anti-emperyalist görüşlere sahipti, ve sonuçta ben bu otuz öğrencinin arasında idim. Bir toprak sahibinin oğlu olarak üniversiteye girdiğimde, politik cehaletimle herşeyi berbat edecek durumda idim!

 

“(...) Komünist olmayan, sosyalist olmayan, veya ekstremist olmayan doktrinsizleştirilmiş bir beni düşünün, ele alın. Hayır. Büyük, ağır cehennemi, okunamaz, dayanılmaz, metinlerle dolu ve burjuva bakış açısıyla yazılmış politik ekonomi, onların politik ekonomi diye adlandırdıkları şey! Bu okunamaz kitapta üretim fazlası krizleri ve diğer benzer problemler, dünyanın en doğal olaylarıymış gibi yansıtılmakta...”

 

Bunları söyleyen Kastro daha devamediyor ama, ben tüm cümlelerini buraya aktarmadım. Ve O, kastro, sonunda, “Yankee (Amerikalı) propogandasında birşeylerin ters olduğunu düşünmeye başladığını,” açıklıyor. Yine O, “yoksulluktan toprak sahipliğine yükselmiş birisinin oğlu olarak, gelişme çağında asıl ilişkilerinin çoğunun kırsal alandaki yoksul köylülerle olduğunu”, anlatıyor. Sonradan zengin olan birisinin oğlu olduğu için, yoksul köylü çevrelerinden tamamen koparak varlıklı bir aristokratik sosyeteye dahil olmadıklarını, ve bu durumun üzerinde olumlu etkisi olduğunu düşünüyor Kastro...

 

Bir gün ünlü Komünist Manifesto’nun bir kopyasının eline geçtiğini, ve orada hiçbirzaman unutamıyacağı şeyler okuduğunu, anlatan Kastro, “Ne anlatımlar, ne gerçekler! Ve bunlar bizlerin her gün tanık olduğu gerçeklerdi!”, diyor. Yine O, Kastro, sözlerini aşağıdaki cümlelerle sürdürüyor...

 

“Kendimi, kişiyi ahmaklaştıran bir ormanda doğmuş küçük bir hayvan gibi hissetim. Sonra birden, o ormanın tüm haritası, gerçek biçimi, ormanın coğrafyası ve içindeki herşeyi kafamda keşfedildi. Sonra bunlar anlayışımı belirlediler. Artık şimdi Maks’ın düşüncelerine baktıkça, bunları doğru ve heyecanlandırıcı görmeye başlamıştım. Eğer mücadelemizi bu düşüncelerin üzerine inşaa etmese idik, şimdi burada olamazdık! Burada olamazdık! Bu andan itibaren ben bir komünist mi idim? Hayır. Bir politik teoriyi keşfetmiş şanslı bir adamdım. Olgunlaşmış bir komünist olmadan önce Kuba’nın kriz döngüsünü, girdabını yakalayabilmiş şanslı biriydim.

 

“Gelişmemi sürdürdüm. Daha sonra Lenin’in kitaplarını okuyarak emperyalizmi daha somut biçimde anlama şansına sahiboldum. Hepsinin en berbadı, en saldırganı olan Emperyalizmi anlayabildim... Ve inanıyorum ki, yaşam gerçekleri daha iyi anlamama yardımcı olacak. O, beni daha ihtilalci, daha sosyalist, daha komünist yaptı...” (Kastro: How I Became a Communist; From a question-and-answer with students; at the Universty of Concepción, Chile, November 18 1971)

 

Tekrar 1961- 62 yılına dönecek olursak...

 

Daha önce, National Securitiy Council (NSC, Milli Güvenlik Kurulu veya Milli Güvenlik Meclisi) adlı kurumun, Kongre tarafından 1947 yılının başında şekillendirilmiş olduğunu yazmıştım. Başkanlığını ABD Başkanı’nın yaptığı NSC, Başkan, Dışişleri ve Savunma Bakanları, Joint Chiefs of Staff (Türkiye’de bulunan Genelkurmay Başkanlığı kurumuna tam tekabül etmemekle birlikte,  savunma bakanından sonra Pentagon’un en güçlü kişisi), CIA Direktörü (başkanı), ve ABD Başkanı’nın atayabileceği daha birkaç görevliden oluşmaktadır. Ülkenin Hazine Bakanı vs. bu kurumun toplantılarına katılabilmektedir.... NSC’nin, 5 Mayıs 1961 günü yapılan toplantısında, ABD’nin Kuba politikasının hedefinin, Kastro’nun devrilmesi olduğu kararı alınacaktı...

 

Şüphesiz ABD toplumu, politik yaşama egemen mali-sermaye gruplarının yararına politikalar belirleyen aşırı sağcı NSC ve benzeri kurumlardan ibaret değildi. NSC’de, Kuba’ya yönelik olarak askeri müdahaleler dahil hertürlü müdahalenin yapılabileceği anlamına gelen “Kastro’nun devrilmesi” kararı alınırken, ülkede buna muhalif aydınlar da bulunmaktaydı.

 

“Kastro’nun devrilmesi” kararından beş gün sonra, 10 Mayıs 1961 günü, aralarında ünlü Harvard Üniversitesi öğretim üyesi 41 profösörün de bulunduğu 70 Amerikalı profösör, Kuba’ya yönelik hertürlü askeri müdahaleye karşı bir kararı kaleme alacaklardı. Bunların arasında, Boston Üniversitesi’nden, Massachusetts Institute of Technology’den, ve Brandeis University’den tanınmış isimler; örneğin, Noam Chomsky gibi isimler vardı...

 

Sözkonusu kararı alanlar, “Yapıcı çabanın, Latin Amerika’nın diğer bölümlerinde varolan aşırı sağcı milliyetçi diktatörlükleri üreten sosyal koşulların değiştirilmesi olduğu”nun altını çizmekteydiler. Şüphesiz o sözü edilen sosyal koşulların ve Latin Amerika diktatörlüklerinin birinci dereceden sorumlusu, bir ahtapot gibi Latin Amerika’yı kolları içine almış olan ABD merkezli mali-sermaye güçleri ve ABD’nin politik yönetimi idi. Bu gerçeğin ışığında sözkonusu profösörlerin tepkileri oldukça yumuşak kalmaktaydı ama, yine de önemli bir tepkiydi...

 

New York Times’ın 30 Ağustos 1961 tarihli nüshasında, Kuba yönetiminin ülkesindeki gazinoları resmen kapattığı bildirilecekti. Ve ABD yönetimi, 3 Eylül tarihinde, Kastro hükümetine karşı programını, “Operation Mongoose” adıyla tanıtacaktı. Ardından, 30 Kasım 1961 günü Kennedy, Kuba devrimini ve Fidel Kastro’yu saf dışı bırakmayı amaçlayan “Operation Mongoose” için yetki verecekti. Verdiği bu yetki ile birlikte Başkan Kennedy, uygulamayı yönlendirecek dar bir iç büro, bir iç servis şekillendirecekti.

 

Bu yeni Arıtılmış Özel Grup içinde, yeni CIA direktörü John McCone, ulusal güvenlik danışmanı McGeorge Bundy, Dışişleri Bakanlığı’ndan U. Alexis Johnson, Savunma Bakanlığı’ndan Roswell Gilpatric, Pentagon’un tepesinden General Lyman Lemnitzer bulunmaktaydı. Ve ayrıca General Maxwell Taylor, Dışişleri Bakanı Dean Rusk ile birlikte -John F. Kennedy’nin kabinesinde Baş Danışman olan- Robert Kennedy, Savunma Bakanı Robert McNamara, sözkonusu grubun düzenli olmayan katılımcıları idiler. Yapılacak operasyonların başına, “Chief of Operations” unvanıyla General Lansdale atanacaktı...

 

Atılan bu son adım, ABD yönetiminin Kuba’ya ve Kastro önderliğindeki Kuba devrimine verdiği önemin östergesi olduğu kadar, aynı yönetimin Kastro’ya ve devrime karşı duyduğu derin nefretin de göstergesi idi... Kuba devrimine karşı yürürlüğe sokulmuş olan operasyona adını veren Mongoose, Kuba’nın da içinde olduğu “Batı Hint Adaları”nda, Asya ve Afrika ülkelerinde, tropik kuşakta yaşıyan, değişik türleri olan, küçük, uzun kuyruklu, kısa baçaklı, tüylü postlu vahşi bir hayvandı. Bu çok hızlı hareket eden vahşi yaratık, Mongoose, zehirli yılanları rahatça öldürebilmesi ile ünlü idi...

 

Anlaşılan Amerikalı yöneticiler, yoketmeye kararlı oldukları Kastro’yu, “zehirli bir yılana” benzetmekteydiler. Ve O’nu bir Mongoose ustalığı ile avlayarak yoketmeyi düşlemekteydiler. Anlaşılan, Domuzlar Körfezi çıkartması sırasında almış oldukları yenilgi, Kuba halkına yönelik nefretlerini daha da derinleştirmişti...

 

Şüphesiz onların Kastro’yu ve kuba devrimini yoketme düşleri gerçek olamayacaktı. Tersine, Kuba’ya yönelik ürkütücü saldırgan politikaları ile gerilimi yükselterek, Kuba’yı, Sovyetler Birliği ile çok daha derin ilişkiler içine iteceklerdi. Küba-Sovyet ilişkilerinin derinleşmesi, ideolojik birlik, enternasyonal dayanışma, ticari zorunluluklar ötesinde, aynızamanda Kuba’nın güvenliği, ve devrimin geleceği açısından çok büyük önem taşımaktaydı...

 

Mongoose Operasyonu ile birlikte CIA, Kastro’yu öldürebilmek için, 1961- 63 yıllarında en az beş kez başarısız suikast girişiminde bulunacaktı...

 

Kastro’yu öldürme çabaları sürerken, ABD yönetimi, Kubayı diğer Latin Amerika ülkelerinden izole edebilmek, yalnızlaştırabilmek amacıyla diplomatik girişimlerine de hız vermişti. ABD’nin bu çabaları, hertürlü rüşvet silahı ve mali tehditlerle birlikte yürütülmekteydi.

 

Daha önce, 2 Aralık 1823 tarihli Monroe Doctrine’inden sözetmiştim. Özü itibariyle bu doktrin, ABD yönetiminin, Latin Amerika ülkelerini kendi av alanı, sadece kendi pazar alanı ilanetmesi, tüm dış müdahalelere, diğer kapitalist ülkelerin aynı pazara girme çabalarına karşı kıtayı korumayı üstlenmiş olması, anlamına gelmekteydi. Bunun bir uzantısı olarak ABD, 1889- 1948 yıllarında dokuz adet Pan-Amerikan konferansları örgütleyecek ve sonuçta Amerikan Devletleri Örgütü’nü (OAS, Organization of American States) oluşturacaktı...

 

Yine daha önce, Ekvador cumhurbaşkanı Jose Maria Velasco Ibarra’nın, “Kuba ile tüm diplomatik ilişkileri kesmeleri karşılığında ABD’nin kendilerine istedikleri hertürlü borcu verebileceğini bildirmiş olduğunu”, yazmıştım. ABD, sözkonusu rüşvet teklifini gerçekleştirmiş olduğu 9 Mart 1961 gününden sonra da, Kuba’yı, Orta ve Güney Amerika ülkelerinden tamamen izole etme çabalarına hız verecekti. Sonuçta ABD, Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) üyelerine verdiği yüksek miktarda borçlar sayesinde, bu cins rüşvetler karşılığında, 1962 yılı başında Kuba’yı sözkonusu örgütten, OAS’dan attırmayı, ve önemli ölçüde izole etmeyi başaracaktı...

 

ABD yönetiminin ihtilalci Kuba hükümetine yönelik saldırıları yoğunlaşır ve bunlar sistematik bir biçim alırlarken, Kuba yönetimi de sadece Sovyetler birliğine yaklaşmakla kalmayacak, aynızamanda kendi içinde politik birliğini güçlendirecekti... Daha önce yazmış olduğum gibi, Kuba Komünist Partisi, 1944 yılında, “Halkın Sosyalist Partisi” (PSP, Partido Socialista Popular) adını almıştı. Kuba Komünist Partisi’nin dışında, Kuba’da, başka ihtilalci örgütler de bulunmaktaydı...

 

Kastro, 26 Temmuz 1961 günü yapmış olduğu konuşma sırasında, içinde oldukları durumun ciddiyetinin altını çizmiş, ve “Bu, devrimin veya karşı-devrimin ölümü ve yokedilmesi ile sonuçlanacak bir ölüm-kalım mücadelesidir!”, demişti. Ardından aynı yıl Kastro, -daha önce defalarca anılmış olan- “26 Temmuz Hareketi”ni, “Halkın Sosyalist Partisi”ni, birtakım ihtilalci örgütlenmeleri içinde toplayan “İhtilalci İstikamet” (Directoria Revolucionario) adlı örgütlenmeyi, kendi önderliğinde, “Birleşik İhtilalci Örgütler” (Organizaciones Revolucionarias Integradas; ORI) adıyla toplayıp tek örgüt haline getirecekti. Gelecek yıl, 1962 yılında ORI, “Sosyalist Devrimin Birleşik Partisi” (Partido Unificado de la Revolución Socialista) adıyla yeniden organize edilecekti... Burda adı son ifade edilmiş olan kuruluş, “Sosyalist Devrimin Birleşik Partisi”, 5 Ekim 1965 günü çözülecek ve Kuba Komünist Patisi adıyla yeniden örgütlenecekti...

 

Kastro, “Birleşik İhtilalci Örgütler” (Organizaciones Revolucionarias Integradas; ORI) adlı yeni partiyi, 2 Aralık 1961 günü Kuba halkına ve dünya halklarına tanıtırken, “Ülkemizin objektif koşulları ile tam bir uyum içindeki Marksist-Leninist bir programı kabulettik!”, diyecekti. O, Kuba’nın Marksist-Leninist bir yola girmiş olduğunu açıklarken, ABD’den kaynaklanacak yeni saldırı risklerinin yükselmiş olduğunun bilincindeydi. Kastro’nun bu sözleri, Kennedy yönetimi üzerinde bomba etkisi yaratırken, O, Kuba’nın güvenliğini nasıl sağlayabileceğinin hesabını yapmaktaydı...

 

Giderek uluslararası, sistemler arası bir boyuta ulaşacak olan ABD-Kuba gerilimi, iğmesi artan bir hız kazanmıştı... Aslında, bu satırları yazanın düşüncesine göre, gerilimin sistemler arası bir boyuta ulaşması, Kuba-ABD boyutunu aşarak Sovyet-ABD gerilimi yanının ön plana çıkması, bir nükleer savaşa yolaçmadığı sürece, Kuba’nın güvenliği açısından yararlı idi. Dünyanın o koşullarında Kuba, acımasız bir Pentagon saldırısına karşı varlığını en sağlam ve kolay biçimde böyle bir politik manevra ile sağlayabilirdi ve sağlayacaktı...

 

Şüphesiz her hamlenin, her politik manevranın limitleri vardı; bunlar aşıldığı zaman hesaplar terse de dönebilirdi ama, aşılmayacaktı... Diğer yandan yine şüphesiz, her bölgesel, yerel, veya iki ülke arasında gibi gözüken tüm sorunlar, değişik ölçülerde uluslararası sorun olma niteliğine sahiptirler. Fakat zamana, koşullara, egemen politik dalgaya göre bunlardan bazılarının uluslararası yanları çok daha fazla öne çıkar, birincil olur. Kuba’nın o yıllardaki durumu bunun en iyi örneği idi, ve bu durum Kuba sosyalizminin ayakta kalmasına yardımcı olacaktı...

 

Aynı yılın, 1962’nin baharında Kastro, Moskova’nın askeri koruyuculuğu, şemsiyesi altına girecek adımları atacaktı. Bu gelişme, batısından NATO (North Atlantic Treaty Organization; 4 Nisan 1949-), güneyinden CENTO (Middle East Treaty Organization, [1959- 79]; öncesi, Bağdat Paktı [1955- 59]...) ve doğusundan SEATO (South Asia Treaty Organization; 1955- 77) tarafından askeri- politik-ekonomik çembere alınmış olan Sovyetler Birliği’nin hesaplarına da uymaktaydı. ABD nasıl Sovyetler Birliği’nın burnunun dibine nükleer başlıklı orta menzilli füzelerini yerleştirmişse, şimdi Sovyetler Birliği’de benzer bir avantaja sahip olabilecekti...

 

Tad Szulc’un anlatımıyla, ileriki yıllarda Kastro’nun açıklayacağına göre, 1962 Mayıs ayının bitiminde, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbüro yedek üyesi S. R. Raşidov (Sharaf / Şeref  R. Rashidov/ Raşidov, Özbekistan’dan yüksek düzeyde Sovyet politikacısı) Havana’ya geldiğinde, tüm Haziran ayı boyunca, “Kuba silahlı kuvvetlerinin güçlendirilmesi ve stratejik nükleer silahların Kuba’ya yerleştirilmesi” konusu üzerinde gizli görüşmeler yapılmıştı. Raşidov, Mikoyan’dan sonra Kuba’yı ziyaret eden en yüksek düzeyde Sovyet temsilcisi olmuştu...

 

Miami Herald’dan Juan O. Tamayo’nun yazdıkları gerçeği yansıtıyorsa eğer, 10 Temmuz 1962 toplantısının ardından Nikita Khrushchev (Sovyetler Birliği Komünist Partisi I. Sekreteri, 1953- 64), “Operation Anadyr” kod adıyla ve gizlice, nükleer başlık taşıyabilen orta menzilli roketleri Kuba’ya yollama kararı almıştı. Aslında, Sovyetler Birliği’ne yönelik muhtemel bir ABD nükleer saldırısına karşılık olarak Kuba’ya yerleştirilmiş olan roketlerin SS-4 ve SS-5 serisinden oldukları bilinmekle beraber, Miami Herald’da, bunların ayrıca 12 kiloton nükleer başlıkla donatılmış 80 FKR “curise missile”ler olduğundan sözedilmektedir (curise missile = üzerindeki bilgisayarı ile kilitlendiği hedefi kendisi bulan, ve radarlara gözükmeyecek biçimde yere çok yakın uçabilen roket).

 

Yine aynı yazara göre, olaydan, yaşanmış olan füze krizinden 30 yıl sonra, Havana’da yapılan akademik bir seminer sırasında, emekli Sovyet Generali Anatolly Gribkov, Moskova’nın Kuba’ya dokuz nükleer başlıkla birlikte, yerden yere atılabilen ve aynızamanda FROG olarakta tanınan, Luna (ay) serinden roketler yollamış olduğunu açıklayacaktı... Şüphesiz, füzelerin modellerinden ve adlarından ziyade, orta menzilli ve nükleer başlıklı füzelerin Kuba’ya, ABD’nin burnunun dibine yerleştirilmiş olmaları önem taşımaktadır ama, -doğruluklarından yüzde yüz emin olmadığım- bu bilgileri de not etmek istedim...

 

Hemen parantez dışı belirteyim... Kuba’ya gizlice füze taşıma operasyonuna kod adı olan Anadyr, Sibirya’nın en kuzeydoğu ucunda, Bering Boğazı’nın bitişiğinde bulunan Chukchi veya Chukotka yarımadasında ve aynı adı taşıyan otonom bölge de (Chukchi okrug) bulunan ve Bering Denizi’ne dökülen küçük bir nehrin ve yerleşim merkezinin adıdır... Evenk, Koryak, ve türkçe konuşan Yakut halkının yaşamakta olduğu bir bölgedir burası... Chukotka halkının henüz çok yeni olan yazılı edebiyatından kısa bir roman, vaktiyle türkçeye de çevrilmişti. Ülkelerine gelen Sovyet öğretmenleri ile birlikte yazı diline nasıl geçtiklerini, yeni motorlu aygıtlarla yaşamlarının nasıl modernleştiğini, ve teknolojik değişimin toplum ve bireyler üzerindeki etkilerini anlatan adını ve yazarını anımsayamadığım bu roman, 1960’lı yılların sonunda türkçeye çevrilmiştir...

 

Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, fiyasko ile sonuçlanmış olan “Domuzlar Körfezi Çıkartması”, Kuba yönetiminin Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerini hızla derinleştirmesine neden olacaktı. Benzer, hatta daha ağır ikinci bir ABD saldırısı olabileceğini düşünen Kastro yönetimi, ülkenin güvenliğini, Sovyetler Birliği ile ilişkileri derinleştirmekte görmüştü...

 

Eylül 1962’de, Kastro karşıtı bazı kubalı sığınmacılar, Kuba’da Sovyet üslerinin kurulmakta olduğunu CIA’ya rapor edeceklerdi. CIA’nın -halen gizlemekte olduğu- başka istihbarat kaynakları varmıydı bilemem şüphesiz ama, artık bukadarı basına düşen bilgilerdendir...

 

ABD servisleri, CIA, Sovyetler Birliği ve kısaca Varşova Paktı (Warsaw Treaty of Friendship, Cooperation, and Mutual Assistance; 14 Mayıs 1955- 1 Temmuz 1991) olarak anılan Varşova dostluk, İşbirliği, ve Karşılıklı Dayanışma Anlaşması’na üye ülkelerin üzerinde eskiden beri casus uçuşları yapmaktaydı. Kastro ve yoldaşlarının başarmış oldukları devrimle, ve özellikle sözkonusu devrimin Sovyetler Birliği ile ilişkiye geçmesi ile birlikte, aynı casus uçakları Kuba üzerinde de uçuşlara başlamışlardı... Yukarıdaki kuruluş tarihinden de anlaşılmış olabileceği gibi Varşova Paktı, NATO’dan (24 Ağustos 1949) tam altı yıl sonra, savunma ve ekonomik-politik işbirliği amacıyla şekillendirilmişti... 

 

CIA’nın elinde 21 bin metre yüksekten uçabilen U-2 ispiyon uçakları vardı, ve Richard Heyser’in pilotu olduğu U-2, 15 Ekim 1962 Pazartesi günü, Kuba üzerinde uçarken, nükleer başlık taşıyabilen birkısım SS-4 roketini fotoğraflayacaktı. Başkan Kennedy, bu haberi, 16 Ekim Salı günü kahvaltı masasında öğrenecekti.

 

CIA, ateşlenecek olurlarsa eğer 80 milyon Amerikalıyı öldürme gücüne sahip 16 ile 32 arasında nükleer başlıklı füzenin tesbit edilmiş olduğunu rapor etmişti. Aynı rapora göre füzeler, 2.000 mil menzile sahiptiler ve bu mesafeyi 17 dakika içinde alabilirlerdi. Ayrıca, füze parçaları taşıyan 20 Sovyet gemisi daha Kuba’ya yaklaşmaktaydılar... Başkan John F. Kennedy, neler yapılabileceği üzerine karara varabilmek için, hemen Eylem Komitesi’ni (The Executive Committee, veya kısaca EX-COMM) toplantıya çağıracaktı...

 

Kısaltılmış adıyla EX-COMM, Başkan’ın karar almasına yardımcı olan birçeşit danışma komitesi idi, ve 12 kişiden oluşmaktaydı. Kennedy’nin toplamış olduğu Eylem Komitesi’nin içinde, İkinci Başkan Lyndon Johnson; Dışişleri Bakanı (Secretary of State) Dean Rusk; Savunma Bakanı Robert McNamara; Silahlı Kuvvetler’in başındaki (Joint Chiefs of Staff) General Maxwell Taylor; Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı McGeorge Bundy; Hazine Bakanı Douglas Dillon; CIA Direktörü John McCone; Kabine’de Baş Danışman konumundaki Robert Kennedy; Dışişleri Bakanı Yardımcısı George Ball; Özel Danışman Theodore Sorensan; Savunma Bakanı Yardımcısı Roswell Gilpatric; ve Sovyetler Birliği Uzmanı Llewellyn Thompson bulunmaktaydı...

 

Yukarıda sıralanan adlara ek olarak, Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın altındaki U. Alexis Johnson; Savunma Bakan Yardımcısı Paul Nitze; önceki (1949- 53) Dışişleri Bakanı Dean Acheson; özel danışmanlardan John McCloy ve Robert Lovett; ABD’nin Birleşmiş Milletler Elçisi Adlai Stevenson; USIA (United States Information Agency; kuruluşu, 1953) İkinci Başkanı Donald Wilson; Amerika Kıtası İçi Sorunları ile ilgili Dışişleri Bakan Yardımcısı Edwin Martin, ve önceki Sovyetler Birliği Elçisi Charles Bohle, aynı toplantıya resmen katılacaklardı...

 

Uzun süren toplantı boyunca, Kuba’ya yerleştirilmiş olan füzelere hava saldırısı düzenlenmesi görüşü ile Kuba’yı denizden abluka altına alma görüşü karşı karşıya gelecekti. Örneğin, önceki (1949- 53) Dışişleri Bakanı Dean Acheson, hava saldırısının gerekliliğini savunacaktı. Eski Savunma Bakanlarından ve özel danışman Robert Lovett ile Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı McGeorge Bundy, abluka görüşünü savunacaklardı...

 

Sonuçta, çoğunluk tarafından savunulan ve daha ılımlı bir hamle olan Kuba’yı denizden abluka altına alma görüşü ağırlık kazanacaktı. Ve ayrıca, Kuba’da nükleer başlıklı füzeler bulunduğu bilgisinin ABD yönetiminin elinde olduğu gerçeğinin şimdilik Amerikan halkından ve Sovyetler Birliğinden gizlenmesi de karara bağlanacaktı...

 

Sovyetler Birliği’nden daha fazla füze parçasının ve füzenin Kuba’ya ulaşmasını engellemek amacıyla, ABD donanması, Kuba’yı denizden abluka altına almaya başlayacaktı...

 

Kennedy, 22 Ekim Pazartesi günü Amerikan halkını durumdan haberdar edecek ve abluka kararını bildirecekti. Ayrıca, Dışişleri Bakanlığı, durumdan ABD’nin tüm müttefiklerini habardar edecekti...

 

Senato liderleri bir brifing örgütleyeceklerdi. Bu toplantı, çoğunluğun hava saldırısından yana olduğunu belli edecekti...

 

Karşı cephede Kastro, ülkesinin tüm silahlı güçlerini mobilize edecek, savaşa hazır duruma getirecekti...

 

Yukarıda adı anılmış olan Amerikan Devletleri Örgütü (OAS, Organization of American States), bir gün sonra, 23 Ekim 1962 Salı günü, “Kuba’yı abluka altına alma kararı”na destek verdiğini açıklayacaktı...

 

Kuba, ABD donanmasına ait 300 gemi ile abluka altına alınmaya başlanacaktı. Amaç, silah ve füze parçaları getiren Sovyet gemilerini, Kuba’ya yönelik hertürlü nakliyeyi engellemekti... Aynı anda ABD hava kuvvetleri de Kuba’ya saldırı için alarma geçirilmişlerdi. U-2 casus uçaklarının uçuşları da sürdürülmekte idi...

 

Aynı gün halka yapmış olduğu konuşmada Kennedy şunları söyleyecekti: “(...) İlk olarak şu adımların atılmasını emrettim: Birincisi, tavizsiz kesin bir karantina ile askeri aygıtların gemilerle Kuba’ya taşınmalarının, bu saldırı hazırlığnını, durdurulmasını buyurdum. İkincisi, askeri hazırlıkları yakından gözleme işininin güçlendirilerek sürdürülmesini emrettim. Üçüncüsü, Kuba’dan buradaki herhangi bir ulusa yönelik füze saldırısını politik anlamda Sovyetler Birliğinden yapılmış bir saldırı olarak kabuledip, yanıtı eksiksiz olarak Sovyetler Birliği’ne vereceğiz.” Ve Kennedy bu konuşmasının bir kopyasını aynı gün erken saatlerde Khrushchev’e yollayacaktı.  

 

Artık olayın boyutları Kuba yönetimininin insiyatifini aşmış, ABD yönetimi ile Sovyet yönetimi arasında bir güç gösterisine dönüşmüştü. O güne dek görülmemiş biçimde “Soğuk Savaş” sürecinin en gergin günlerine girilmişti, ve gerilim daha da yükselecekti...

 

Eğer okumuş olduklarım gerçeği tam yansıtıyorlarsa, Kennedy’nin mesajı karşısında Khrushchev öfkelenecek, ve ilk tepkisini kendi askeri güçlerine karşı gösterecekti. Khrushchev, füzeleri yeterince gizleyememiş olan Sovyet güçlerine kızacaktı...

 

Karşı tarafın yerinde Khrushchev’de olsa, Amerikan yönetimi gibi bir tepki gösterirdi. Ve O, Kennedy’nin notunu bir savaş ilanı olarak karşılayacaktı. İlk karşılık olarak Khrushchev, Kuba’ya doğru yollarına duraksamadan devametmeleri için gemilerinin kaptanlarına emir verecekti. Aynı akşam Kennedy’ye yolladığı mektupta Khrushchev, “Açıkça söylemeliyim ki, senin kararında yeralan düzenlemeler nedeniyle barış ve ulusların güvenlikleri tahdit altına girmektedir...”, diyecekti. Devamla Khrushchev, “Saygısızca aşağılanması karşısında Kuba’nın silahlandırılması kararını doğru görüyoruz, ve bunun sadece savunma amacı taşıdığını biliyoruz...”, diyecekti. Bundan sonra Khrushchev, “Umarım Birleşik Devletler Hükümeti aklını kullanır, ve dünya barışı için felaletle sonuçlanacak olan senin eylem çizgini izlemekten vazgeçer.”, demekteydi.

 

Görüldüğü gibi, -derin politik deneyime ve Andrei Gromyko gibi görevinde 28 yıl kalacak olan sonderece usta bir Dışişleri Bakanı’na sahip olan- Khrushchev, geriye adım atmıyor, ABD yönetimini açıkça tehdit ediyordu...

 

Bu satırları yazana göre Khrushchev’in tepkisi derin bir ciddiyet içermekle birlikte, mektupta kullanılan “akla davet” sözcüğü ile O, pazarlık masasına hazır olunduğunu da dolaylı biçimde ilanetmekteydi. Pazarlığa daveti sırasında Khrushchev, fiatı yüksek tutmak amacıyla, sonderece kararlı konuşmaktaydı. Yine bu satırları yazana göre anlaşılan Khrushchev, hava saldırısı yerine Kennedy’nin abluka alternatifini seçmiş olmasından, O’nun da pazarlığa, ve bir uzlaşmaya hazır olduğunu hissetmişti... Fakat şüphesiz gerilim birsüre için daha da yükselecek, ve mücadelenin baş aktörlerinin yüreklerini ağızlarına getirecek olan anlar yaşanacaktı. Kısacası, bir nükleer savaş tehlikesi tamamen yok değildi. Hatta taraflardan birinin en ufacık bir panik anında nükleer patlamalar tüm yıkıcılıkları ile başlayabilirlerdi...

 

Başkan Kennedy, 23 Ekim 1962 günü, kabinesinde Baş Danışman olan küçük kardeşi Robert Kennedy’yi, Sovyet elçisi Dobrynin ile konuşması için, Sovyetler Birliği’nin Washington elçiliğine yollayacaktı. Bu, karşılıklı diyalog yoluyla sorunu ele alma konusunda atılmış bir ilk adımdı...

 

Elçinin Kuba’da saldırı silahı bulunmadığını, silahların savunma amaçlı olduğunu bildirmesinin ardından Robert Kennedy, elçiliği terkedecekti. Elçi, Khrushchev’in önceki sözleri doğrultusunda konuşmak zorundaydı... Elçilikten çıkan Kennedy, umutsuzlukla yüklü bir ifadeyle elini sallayarak, “Bu iş nasıl sonlanacak, bilemiyorum.”, diyecekti... Dobrynin, görüşmeyi özetleyen bir telgrafı hemen Khrushchev’e yollayacaktı... Beyaz Saray’da ise, karar vermesi için Khrushchev’e biraz daha zaman tanıma kararı alınırken, Kuba’ya yönelik karantina hattı, Kuba’yı çembere almakta olan gemiler, 500 mil daha açığa çekileceklerdi...

 

EX-COMM’un almış olduğu Kuba’yı abluka kararı, krizin 10’ncu gününde, 24 Ekim 1962’de, sabah saat 10:00 sularında tüm gücüyle uygulanmaya sokulacaktı... Süreç işlemekte, Sovyet gemileri, karantina hattına giderek daha fazla yaklaşmaktaydılar. Amerikan donanmasına bağlı gemiler, eğer Sovyet gemileri durmayacak olurlarsa, onları durdurabilmek için hazırlıklarını yapmaktaydılar...

 

Verilmiş olan emre göre Amerikan savaş gemileri, önce, Sovyet gemileri ile bağlantı kurup, daha fazla ilerlememelerini onlardan isteyeceklerdi. Yok eğer istemleri yerine getirilmez, ve Sovyet gemileri ilerlemelerini sürdürürlerse, Sovyet gemilerinin baş taraflarına, hemen önlerine ihtar atışı yapacaklardı. Bu ihtara karşın gemiler ilerlemelerini sürdürürlerse, ABD donanma gemileri, Sovyet gemilerinin daha fazla ilerlemelerini engelleyebilmek için, bunları dümen bölümlerinden vuracaklardı...

 

EX-COMM’u rahatsız eden iki sorun, Sovyet denizaltılarının gelmekte olan Sovyet şileplerine eşlik edip etmediği, ve Khrushchev’in kaptanlarına vaktinde yeni bir emir ulaştıracak olanağının olup olmadığı konusu idi... Fakat birden, aynı gün saat 10:25’de EX-COMM’a ulaşan bir mesaj, Sovyet gemilerinin geriye dönmeye başladıklarını bildirecekti... Kriz, o an için durmuştu.

 

Aynı gece (23 Ekim 1962), Khrushchev’den Beyaz Saray’a ikinci bir mektup ulaşacaktı. Khrushchev’in mektubunda şunlar yazılıydı: “Siz, Bay Başkan, karantina ilanetmiş olmanızın ötesinde, daha çok bir ültümatom (tartışmaya olanak vermeden istemlerin yerine getirimesini isteyen nota) veriyorsunuz, ve sizin koşullarınıza uymadığımız takdirde güç kullanacağınızı bildiriyorsunuz... Hayır, Bay Başkan, bununla aynı fikirde olamam, ve düşünceme göre kalben haklı olduğunuz kanısındasınız. Eğer benim yerimde olsa idiniz, sizinde aynı şekilde davranacağınıza inanıyorum. Bundan dolayı Sovyet Hükümeti, Kuba’yı bloke eden Amerika donanmasının emirlerine karşın, Sovyet gemilerini yöneten kaptanları, sınırı aşmaları için yönlendiremezdi... Doğal olarak, Amerikan gemilerinin açık denizlerdeki korsanca tavırları karşısında saygılı seyirciler olmayacağız. Gereklilikleri düşünüp en uygun biçimde ve kalitede haklarımızı savunabilmek için baskı altına alındık. Bunun için ne gerekliyse onu yapacağız.”

 

Artık gerilmekte olan ipin esneklik sınırının sonuna ulaşılmaktaydı, ve 25 Ekim 1962 Perşembe günü tansiyon yeniden yükselmeye başlayacaktı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin arabuluculuk çabalarına karşın Kennedy, geriye adım atmak istemiyordu. O’na göre, “Ulusal güvenlik öncelik taşırdı...”, ve O, “kafamıza dayanmış bir silahla görüşmelere başlayamayız... eğer füzeleri kaldırıp statükoyu yeniden kurmazlarsa, bunu kendimiz yapmak zorundayız.”, demekteydi... Birleşmiş Milletler nezdindeki ABD elçisi Adlai Stevenson’un Sovyet Elçisi Zorin’e füzelerle ilgili sorusu yanıtsız kalacaktı. Füzeleri gösteren fotoğraflar sonderece net idiler... Yeni füzeler Kuba’ya taşınamıyor olsalar bile, zaten taşınmış olanlar hedeflerine kilitlenmişlerdi...

 

Güçlü bağlara sahip etkili bir gazeteci ve köşe yazarı olan Walter Lippman, aynı Perşembe, yazdığı yazıda, tarafların haklarını eşit biçimde gözeten bir füze değiştokuşu önerecekti. Walter Lippman’ın önerisine göre, Sovyetler Birliği füzelerini Kuba’dan çekerken, ABD’de Türkiye’ye yerleştirmiş olduğu benzer füzeleri çekecekti...

 

Böylece, Walter Lippman’ın yazısı ile, Türkiye’de de nükleer başlıklı ABD füzelerinin olduğu anlaşılıyordu ama, Türkiye toplumunun bu işten hiç haberi olmamıştı ve öyle hemen de haberi olmayacaktı... Anlaşılan, Kennedy yönetimi biryandan “kafamıza dayanmış bir silahla görüşmelere başlayamayız...”, diye tavizsiz konuşurken, diğer yandan da gayriresmi bir ağızdan, Walter Lippman’ın kaleminden, anlaşma teklifini karşı tarafa iletmekteydi... Aslında, Walter Lippman’ın yazısından bir gün önce EX-COMM, aynı konuyu kendi içinde tartışmaya açmıştı. Bu da, Walter Lippman’ın yazısının asıl kaynağını anlamak için yeterli bir göstergeydi. Fakat, bazı Sovyet ve Amerikan görevlileri, bu haberin Kennedy tarafından uçurulmuş bir balon olduğunu sanacaklardı... CIA direktörü McCone, aynı gün EX-COMM’a verdiği raporda, Kuba’ya yerleştirilmiş bazı füzelerin artık tam anlamıyla saldırıya hazır durumda olduklarını bildirmişti...

 

Krizin 12’nci gününe girilirken (26 Ekim 1962) Kennedy, sadece blokaj ile bir sonuca ulaşılamayacağı kanısına varacaktı. Ya Kuba’yı işgaletmek, ya da bunun yerine Türkiye’de bulunan füzeleri pazarlık masasına koymak gerekiyordu. Diğer yandan O, baskının frekansını yükseltebilmek amacıyla, Kuba üzerinde günde iki kez yapılmakta olan alçak uçuşların bundan böyle her iki saatte bir yapılmaları kararını alacaktı...

 

Hızla yaşanan daha birçok olayın, ve Khrushchev’in “Eğer Kennedy halkın karşısında Kuba’yı birdaha asla istilaya kalkışmayacağı sözünü verirse füzeleri çekmeye hazırım.”, açıklamasının ardından, aynı günün akşam üzeri, Robert Kennedy, EX-COMM adına yeniden Sovyet Elçiliği’ne gidecekti. Sovyetler Birliği elçisi Dobriynin’in, “Türkiye’ye yerleştirilmiş olan Amerikan füzelerini dengelemek amacıyla Kuba’ya Sovyet füzeleri yerleştirilmiştir.”, ifadesi ile, pazarlığın kapısı aralanmış olacaktı. Kennedy yönetimi buna hazırdı ve Dobriynin durumu telgrafla Kremlin’e bildirecekti... Fakat daha olacaklar vardı, ve uçurumun tam kenarından dönülecekti...

 

Kriz, 27 Ekim Cumartesi günü, birden zirveye ulaşacaktı... Dünya barışını uçurumun kenarına dek taşıyacak gerilimin nedeni olan olaylardan birincisi, bir U-2 casus uçağının Batı Alaska üzerindeki rutin uçuşu sırasında yaşanan “hatadan” kaynaklanacaktı. “Rotasını şaşıran” U-2 uçağı, Sovyet hava sahası içine girecekti. Bunu farkeden Sovyet savunma sistemi, bir MİG savaş filosunu U-2’nin üzerine doğru harekete geçirecekti... “Yanlışını” farkeden U-2 pilotu, radyo ile acil yardım sinyali yollayacaktı. ABD hava kuvvetleri de, aynı yöne doğru bir F-102 savaş filosunu harekete geçirecekti. Amerikan F-102 uçakları, nükleer başlıklara sahip havadan-havaya roketlerle donatılmışlardı... Neyseki, U-2 casus uçağı Sovyet hava sahasından tam vaktinde çıkacaktı, ve iki ülkenin savaş filoları karşılaşmadan sorun çözülmüş olacaktı... Anlatılan doğru ise, olayı duyan ABD Savunma Bakanı McNamara’nın yüzü bembeyaz olacaktı. O, “Bu Sovyetler Birliği ile savaş anlamına gelirdi.”, diyecekti... Bu satırları yazana göre, belki de bu yaşanan, Sovyet hava savunma sisteminin nekadar çabuk tepki verebileceğine yönelik bir yoklamaydı...

 

İkinci tehlike kaynağı olay, aynı günün öğlen vakti yaşanacaktı. Binbaşı Rudolf Anderson tarafından kullanılan bir U-2 casus uçağı, Kuba üzerinde yaklaşık 21 bin metre yüksekte uçarken, vurulup adanın doğusundaki cangıla (=jungle= sık, birbirine geçmiş bitki örtüsüyle aşılması zor tropik orman) çakılacaktı. Pilotun ölmesi ile sonuçlanan bu vuruş, yerden-havaya atılan bir Sovyet SAM (Surface to Air Missile) füzesi ile gerçekleşmişti.

 

Batı’da kısaca SAM olarak anılan sözkonusu füze, Ruslar tarafından cizimcisinin adıyla, Lavockin OKB olarak, veya C-75 olarak kodlanmaktadır. NATO raporlarında aynı füzeler SA-2 Guideline adıyla geçmektedirler. İlk kez 1957 yılında üretilmeye başlanan 4.600 mil menzilli ve değişik tipleri olan bu füzeyle, 1 Mayıs 1960 günü, Sovyetler Birliği üzerinde bir U-2 casus uçağı düşürülmüştü... U-2 efsanesini söndüren ve Sovyetler Birliği’nin elinde bukar yükseğe çıkabilen yerden havaya füzeler olduğu gerçeğini yansıtan bu olay da bir politik krize neden olmuştu...

 

“Soğuk Savaş” yıllarında Sosyalist sistenme yönelik askeri bilgiler toplanması amacıyla Lockheed firması tarafından üretilmiş olan U-2 casus uçağı, ilk uçuşunu 1 Ağustos 1955 günü gerçekleştirmişti... U-2 üretildiği zaman, Sovyetler Birliği’nin elinde bu yükseklikte (21 bin metre) uçabilen bir uçağı vuracak kapasitede yerden havaya füzeler olmadığı bilinmekteydi. Bu nedenle U-2 uçakları, Varşova Paktı’na üye ülkeler, Cin Halk Cumhuriyeti, ve Sovyetler Birliği üzerinde uçarak, rahatça askeri amaçlı fotoğraflar çekmekteydiler. Fakat, 1 Mayıs 1960 günü işin rengi değişecekti. O gün Kızıl Meydan’da geçit töreni yapılırken, Moskova’nın 1.667 kilometre kadar doğusunda, merkezi batı Rusya’da, Sverdlovsk’ta (Yekaterinburg), Francis Gary Powers tarafından kullanılan bir U-2 casus uçağı, yerden havaya SA-2 Guideline (C-75) roketi ile vurulup düşürülecekti. CIA hesabına çalışmakta olan Powers, paraşütle atlayacak, ve yakalanacaktı...

 

ABD yönetimi sözkonusu uçuştan haberdar olmadığını iddia etse de, Sovyet yetkilileri bunu kabul etmeyeceklerdi. Pilot, sorgusunda herşeyi anlatmış, Pakistan’dan, Peshawar kentinden casusluk amacıyla havalanmış olduğunu itiraf etmişti. Aynı uçaklar Türkiye’den, Adana-İncirlik üssünden de havalanmakta idiler. Sovyetler Birliği, Pakistan, Türkiye ve Norveç hükümetlerine nota verecekti... Gary Powers, yargılandıktan sonra, 17- 19 Ağutos günleri, 10 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı. Fakat yaklaşık iki yıl sonra, 10 Şubat 1962 günü O, Rudolf Abel adlı Sovyet casusu ile değiştirilip, özgürlüğüne kavuşacaktı... Rudolf Abel’in babası Lenin’in arkadaşlarındandı...

 

Artık U-2 uçaklarının vurulamaz oldukları efsanesi yıkılmıştı, ve Kuba üzerinde vurulan ikinci U-2, birincisinin yarattığı etki ile kıyaslanamayacak ölçüde büyük bir gerilimin kaynağı olacaktı... U-2’nin Kuba üzerinde vurulması olayı, EX-COMM nezdinde, sürecin Kremlin tarafından planlı biçimde tırmandırılması eylemi olarak yorumlanacaktı. Fakat, eğer verilen bilgiler doğru ise, füzeyi ateşleme emri Moskova’dan gelmemişti. Kuba’da bulunan füzelerle ilgili Sovyet kumandanı, emri kendi insiyatifi ile vermişti. Khrushchev, emrindeki güçler üzerinde denetimini yitirmiş olduğu için üzgündü...

 

Bu satırları yazana göre, Sovyet tarafının sözkonusu açıklaması, “ayağınızı denk alın, fazla ileri gitmeyin, sonra alt rütbeleri kontrol edemeyiz, ve birileri nükleer başlıklı füzelerin düğmelerine basabilir”, biçiminde bir uyarı, üstü kapalı bir tehdit mi idi acaba? Her ne olursa olsun, Kuba’ya gelmekte olan Sovyet gemilerinin durdurulması eylemi, U-2 casus uçağının Kuba semalarında vurulup düşürülmesi ile bir şekilde yanıt bulmuş oluyordu...

 

Aynı olayla, U-2 uçağının düşürülmesi eylemi ile ilgili olarak Kastro, “Bu iş halen gizemini korumaktadır. Sovyetler Birliği’nin yerden havaya füze bataryaları üzerinde bizlerin herhangi bir karar hakkı, denetimi sözkonusu değildi.”, diyecekti. O devamla, “Biz sadece konuyla ilgili görüşümüzü Ruslara bildirdik. Üzerimizden yapılmakta olan alçak uçuşlara tahammül edemezdik, ve bunlara ateş açmaları için kendi bataryalarımıza emir verdik.”, diyecekti...

 

Gerçektende, daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Kennedy’nin emri ile her iki saatte bir Kuba üzerinde alçak uçuş yapmakta olan Amerikan hava kuvvetleri savaş filosundan altı F8U-IP Crusader uçağının iki tanesine, aynı gün, U-2’nin düşürülmüş olduğu 27 Ekim Cumartesi günü, Kuba’nın hava savunma silahları ve hafif silahlarla ateş açılacak ve bunlardan biri 37 mm’lik mermilerle yara almış vaziyette üssüne dönmeyi başaracaktı. Bu olay da gerilime ayrıca katkı yapacaktı...

 

Aynı gün yapılan EX-COMM toplantısında Savunma Bakanı Robert McNamara, “Çabucak saldırı pozisyonuna geçmeliyiz. Bu gün ateş yedik. Keşif uçaklarımızı yarın yollamalıyız. Bunlara sorgusuz ateş edilecektir. Uzun süre bu şekilde devamedemezsiniz... (...) Her gün uçaklar yitiriyoruz... (...) Kuba’ya saldırı için çabucak hazır olmalıyız.”, diyecekti... Ordu’nun başındaki kişi, Joint Chiefs of Staff General Maxwell Taylor’da, “29 Ekim Pazartesi sabahından daha geç olmamak üzere hemen Kuba’ya saldırmalıyız.”, görüşünü savunacaktı...

 

Tüm bu saldırı önerilerine karşın Başkan Kennedy, Türkiye’de bulunan füzeleri masaya yatıran bir alışverişe, pazarlığa hazırlanma görüşünü savunmakta idi. Saldırı ve işgalden yana olan McNamara, israrla, bunun bir alışverişten ziyade, NATO ülkelerinin savunması ile ilgili olduğu, tezini vurgulayacaktı...

 

Bu satırları yazana göre Kennedy, göreceli ılımlı, uzlaşmacı çizgisi ile, ABD’de egemen militarist çevrelerin nefretlerini üzerinde toplamakta, ve bilincinde olmadan suikastine uzanan yolun kaldırım taşlarını döşemekteydi. İleride, sadece J. F. Kennedy yokedilmekle kalmayacak, tek Katolik kökenli ABD başkanını çıkartmış olan bu sülalede bulunan tüm politik karakterler de bir kazaya kurban gideceklerdi...

 

Savunma Bakanı Robert McNamara, ileride, “Bir başka Cumartesi akşamını daha asla yaşıyamıyacağımı düşünmüştüm.”, diyecekti. Zaten, bu satırları yazana göre, o Cumartesi gecesi McNamara’nın EX-COMM toplantısında sergilemiş olduğu saldırganlık, yaşamakta olduğu paniğin, korkunun dışa vurumundan başka birşey değildi.

 

Artık Sovyetler Birliği ile ABD arasında ikili ilişkilerin lüksünü kullanma vakti kalmamıştı, ve Khrushchev, doğrudan EX-COMM’a şunları yazacaktı: “Siz Kuba’yı kaygılandırdınız, huzursuz ettiniz. Bu rahatsızlığı vermiş olmanızın nedenini, Kuba’nın ABD sahiline sadece 90 mil uzaklıkta olmasına bağlıyorsunuz. Fakat... saldırı amaçlı olarak adlandırdığınız yıkıcı roket silahlarını siz, tamı tamına bizim sınırımıza, Türkiye’ye yerleştirdiniz. Bu nedenle şu öneriyi yapıyorum: Bizler, sizlerin gözünde Kuba’da saldırı amaçlı olarak bulunan aygıtları kaldırmaya hazırız... benzer aygıtları Türkiye’den kaldıracakmısınız... Bundan sonra, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, güvendiği bir kişi aracılığıyla, verilen sözün tutulup tutulmamış olduğunu baştan son tüm izleri ile araştırır...”

 

Artık tansiyon inişe geçmişti, ve daha bir seri ilişkinin, Robert Kennedy’nin Sovyet Elçisi Dobrynin ile konuşmasının ardından, gizli görüşmeler, pazarlıklar resmen başlayacaktı...

 

J. F. Kennedy, önce, McNamara, Robert Kennedy, Bundy, Rusk, Thompson, ve Sorensen adlarındaki altı kabine üyesini, bir ön analiz için Oval Ofis’e davet edecekti. O, önce onlara, Baş Danışman Robert Kennedy’nin Sovyet Elçisi Dobrynin ile önceki akşam gerçekleşmiş olan görüşmesi üzerine bilgi verecek, ve bu iletişim kanalının yeniden kullanılıp kullanılmaması konusundaki düşüncelerini soracaktı. Grup, Baş Danışman’ın Sovyet Elçisi ile yeniden görüşmesi ve önerileri sözlü olarak sunması üzerinde fikir birliğine varacaktı. Hatta, Dışişleri Bakanı Dean Rusk, Türkiye’de bulunan Jupiter roketlerini pazarlık masasına koyma fikrini bir öneri olarak getirecekti.

 

Uzun lafın kısası, birsüre daha karşılıklı sözlerin ardından, 28 Ekim 1962 günü saat 11:00 sularında, Sovyet Elçisi Dobrynin, ABD Adalet Bakanlığı’nda, Baş Danışman’a (Robert Kennedy) ve EX-COMM’un başkanına (John F. Kennedy), Khrushchev’in en iyi dileklerini getirecekti. Anlaşma sağlanmıştı... EX-COMM, Kuba üzerindeki tüm keşif uçuşlarının durdurulması emrini verecekti...

 

Anlaşmaya göre, Sovyetler Birliği Kuba’da bulunan nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip orta menzilli SS-4 ve SS-5 füzelerini hemen söküp ülkesine taşıyacaktı. Yine Sovyetler Birliği, orta büyüklükteki ve orta menzilli IL-28 bombardıman uçaklarını daha sonra ülkesine nakledecekti. Buna karşılık ABD tarafı, Kuba’yı istila etmeme sözü veriyor, ve Türkiye’ye yerleştirmiş olduğu nükleer başlıklı, orta menzilli Jupiter füzelerini birsüre sonra kaldırmayı garanti ediyordu. Yalnız Amerikalılar, anlaşmanın Türkiye ve Jupiter füzeleri ile ilgili kısmının tamamen gizli kalmasını, bununla ilgili dökümanların açıklanmamasını, ve olayın duyurulmamasını istemişlerdi. Diğer yandan, Kuba’nın istila edilmeyeceğine dair ABD tarafından verilmiş olan garanti de, yine anlaşmanın bu gizli bölümünde, gizli dökümanlar arasında yeralmaktaydı...

 

Sonuçta, Jupiter füzeleri ile ilgili anlaşma gizli kalacak, Kastro’nun bile birkaç hafta sonra olaydan haberdar olabilecekti. Kastro’nun eline verilen belgelerde, bu bölüm yoktu ama, O, boşluğu farkedecek ve olayı araştırıp öğrenecekti. Ve şüphesiz bu olanlara tepki gösterecekti...

 

Tabii Türklerin olaydan hiç haberleri olmayacaktı... ABD, anlaşmanın Türkiye ile ilgili bölümlerini 1985 yılında serbest bırakacaktı... Kastro, şu sözleriyle gerçeği açık edecekti: “Kriz bittikten haftalar sonra bile Türkiye’deki nükleer silahlarla ilgili bilgi verilmedi. Bunlar sessizliğin tülüyle kaplandılar, ve anlaşmanın bir parçası olarak Türkiye’de bulunan nükleer silahların çekilmiş olduklarını bilemedik

 

Olaylar çok hızlı gelişmiş olduğu için, Khrushchev, süreçten Kastro’yu haberdar edememişti. Ayrıca şüphesiz, anlaşma yapılırken, Kastro’nun, Kuba yönetiminin fikri sorulmamıştı... Anlaşmayı sonradan duyan Kastro, sinirlenecek, kendisini ihanete uğramış gibi hissedecekti. Hele daha sonra, Kuba’da bulunan SS-4 ve SS-5 füzelerine karşılık Türkiye’de bulunan Jupiter füzelerinin kaldırılması kararını duyunca, daha da sinirlenecek, herşeyin çok ucuza gittiğini düşünecekti. Çünkü Jupiter füzeleri -Moskova için büyük tehdit oluşturmakla birlikte- oldukça demode idiler, ve belki zaten yakında servisten kaldırılacaklardı. Gerçektende bunlar, 1965 yılında servisten kaldırılacaklardı... Yani, bu alışverişten asıl kazançlı çıkan taraf, ABD idi. Ve şüphesiz Kuba’da doğrudan askeri müdahale tehdidinden kurtulmuştu...  

 

Kennedy, ülkesinin şahinleri tarafından eleştirilirken, aslında Khrushchev’de kendi ülkesinde baskı altındaydı, ve pasif davranmakla suçlanmaktaydı. Yapılan anlaşma hakkında Yüksek Sovyet Presidium’una (Politburo) bilgi verirken O, aynen şunları söyleyecekti: “Roketleri sökmüş olmam nedeniyle beni suçluyorsunuz. Bunlarla ilgili olarak bir savaş başlatmalıydık mı, demek istiyorsunuz?” Şüphesiz burada kastedilen savaş, nükleer bir savaştan başka birşey değildir. Anlaşılmış olduğu gibi Khrushchev, sözkonusu roketler nedeniyle sürecin bu yönde gelişmiş olduğuna, ve anlaşarak böyle bir felaketi engellemiş olduğuna dikkatleri çekmektedir...

 

Bukadar olaya neden olan SS-4 ve SS-5 füzeleri hakkında... Testleri 1957- 59 yıllarında yapılmış olan SS-4 Sandal (R-12 Dvina) güdümlü füzeleri, 4 mart 1959 günü servise sokulmuşlardı. Üç aşamalı ve sıvı yakıtlı jet motoruna sahip bu roketler, 2.080 kilometre menzile sahiptiler... SS-5 SKEAN (R-14 USOVAYA) roketleri, 1962 yılında servise sokulacaklardı. Yani, servise sokulur sokulmaz Kuba’ya taşınmışlardı... SS-4 füzeleri önce, daha gelişmiş SS-5 füzelerinin ise daha sonra Kuba’ya taşınıp monte edilmiş olduklarını haber alan Kennedy, EX-COMM toplantısında, “Neden daha önce gelişmiş modelleri taşıyıp monte etmiyorlar ki?”, diyecekti. O’nun bu sözleri espri konusu olacaktı. Anlaşılan, kendisi olsa, önce, SS-5 füzelerini taşıyıp monte ederdi... Stratejik Roket Kuvvetleri’nin silahı olan tek aşamalı, 680 kiloluk nükleer savaş başlığı taşıma kapasiteli, 4.500 ile 3.700 kilometre menzilli bu güdümlü roketler, 1984 yılına dek serviste kalacaklardı...

 

Yazılanlara göre, 2.410 kilometre menzilli (orta menzilli), ve nükleer başlık taşıyan Jupiter füzelerinden 30 tanesi İtalya’da 10 ayrı bölgeye, ve 15 tanesi de Türkiye’de İzmir civarımda beş ayrı yere 1961 yılında yerleştirilmişlerdi. Eğer okuduğum kaynaklar doğru bilgiler veriyorlarsa, 2001 yılı itibariyle, aradan geçmiş olan 40 yıla karşın, sözkonusu füzelerin Türkiye’de yerleştirilmiş oldukları mevkiler gizli tutulmaktadır. Bazılarına göre buraları, Amerikan füzelerinin yerleştirilmiş oldukları yerler, merkezi olarak İzmir Çiğli Hava Kuvvetleri Üssü, ve ayrıca Akhisar ve Manisa yakınlarındaki dağlık arazi civarında toplam beş farklı alandır... Sayılar doğru ise, Sovyetler Birliği Kuba’ya 42 tane orta menzilli, ve ayrıca 24 tane de orta ile uzun arasında menzile sahip füze yerleştirmişti... Bunun dışında, Sovyet teknisiyenleri ile birlikte, bazı kaynaklarda sayıları 22 bin, diğerlerinde ise sayıları 43 bin olarak gösterilen savaşa hazır Sovyet askeri Kuba’ya koşullandırılmıştı... Sayısı 100 bine ulaşan Kuba ordusunun dışında, Kastro, 270 bin Kubalıyı silahlandırıp savaşa hazır hale getirmişti...

 

Türkiye’ye yerleştirilmiş olan ve ABD Hava Kuvvetleri’nin denetiminde tutulan Jupiter füzelerinden üç tanesi, Kuba füze krizi sırasında, Ekim 1962’de, Türk Hava Kuvvetleri’ne devredileceklerdi. Fakat, bunların nükleer başlıkları yine de ABD Hava kuvvetleri’nin denetiminde kalacaktı... Sovyetler Birliği ile yapılmış olan gizli anlaşma gereği, Türkiye’de bulunan Jupiter füzeleri, Nisan 1963’te söküleceklerdi. Ve zaten -daha önce de ifade etmiş olduğum gibi- aynı füzeler, 1965 yılında servisten kaldırılacaklardı...

 

Yine Kuba’ya konumlandırılmış, ve yapılan anlaşmanın konularından biri haline gelmiş olan orta menzilli ve orta büyüklükteki Ilyushin fabrikası üretimi IL-28 bombardıman uçakları, ilk uçuşlarını Ağustos 1948’de yapmışlar, ve 1950 yılında servise sokulmuşlardı. Çok miktarda üretilmiş olan bu ilk jet bombardıman uçaklarından 36 tanesi, 1962 yılında Kuba Hava Kuvvetleri’ne verilmişti. Bu uçakların sonuncusu 20 Kasım 1962 günü Kuba’dan çekilecekti. Ve Kennedy, 21 Kasım 1962 günü, Kuba’ya yönelik ablukayı, karantinayı, resmen kaldıracaktı. Kriz artık tamamen sonbulmuştu ama, Kuba’ya yönelik ekonomik ambargo sürecekti...

 

Pazarlığa Kastro’da dahil olabilse idi, 1) Kuba’ya yönelik ekonomik ambargonun kalkmasını; 2) Kuba’ya yönelik olarak ABD’den kaynaklanan yıkıcı eylemlerin sonbulmasını; 3) ABD’nin Puerto Rico adasında bulunan üssünden Kuba’ya yönelen saldırıların durdurulmasını; 4) Kuba karasularına ve hava sahasına yönelik ABD kaynaklı ihlallerin durmasını; 5) Guantanamo deniz üssünün Kuba’ya geri verilmesini şart koşabilirdi...

 

Fakat şüphesiz Amerikan yönetimi asıl olarak Sovyetler Birliği’ni muhatap olarak almıştı. Kuba ile görüşmeyi -büyük ve ırkçı görüşlere sahip bir devlet psikolojisi ile- prestij sorunu ve gereksiz bir çaba haline getirmişti. Ortada Sovyetler Birliği, ve Sovyetler Birliği’nin nükleer füzeleri olmasa, Amerikalılar, bir an düşünmeden Kuba’yı vurabilirlerdi... Diğer yandan olaylar, süreç, başka bir merkezin daha buna dahil olmasını engelleyecek kadar gerilimli, ve hızlı gelişmişti... Fakat sonuçta, Kuba’ya herhangi bir askeri müdahale ihtimali ortadan kalkmıştı. Bu bile Kuba için önemli bir kazanım sayılabilirdi, ve Kuba’nın Sovyetler Birliği ile olan dostluğu sürecekti...

 

Sözkonusu gelişmelerin ardından Kastro’nun Çin Halk Cumhuriyeti ile olan ilişkileri iğme kazanacaktı... Yaşanmış olan bazı öfkeli anlara karşın Kastro, “Bizler Marksist-Leninistiz... Kuba ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerde herhangi bir kırılma olmayacak.”, ifadesini kullanacaktı. Zaten, mevcut koşullarda başka türlüsü de Kuba halkının yararına olmazdı herhalde...

 

Kastro’nun gönlünü almak, ilişkileri eski sıcaklığına yeniden kavuşturmak amacıyla, -Khrushchev’in en yakın danışmanı ve birinci derecede başbakan yardımcısı- Anastas Mikoyan, 2 Kasım 1962 günü Havana’yı ziyaret edecekti. Kastro, Mikoyan’ı havaalanında karşılayacaktı... Mikoyan, Havana’da üç hafta kalacaktı...

 

Yusuf Küpeli

1 Nisan 2009

                                                                                                                                            başlangıç bölümüne dön

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

 

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

 

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

 

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

 

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine 

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisini ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti

http://www.sinbad.nu/