Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

Zanjón anlaşmasına karşın Antonio Maceo teslim olmayı reddecekti. Olanları duyduğu zaman O, 1.500 asker ve subayla birlikte, Oriente bölgesindeki Baragúa kasabasına yürüyecek, ve buradaki İspanyol komutanla bizzat görüşecekti. Devrimi desteklemeyen zengin Kubalı göçmenleri, ve Ada’nın batısının elegeçirilmesini engellemiş olan büyük toprak sahiplerini, Criolloları sert biçimde eleştirip, savaşın halen sürdüğünü ilanedecekti. Ve askerlerinin tümü de Maceo’yu destekleyeceklerdi.

 

Zanjón anlaşmasından bir ay sonra, 15 Mart 1878’de Maceo, İspanyol generale, Kubalıların Zanjón anlaşmasını reddettiklerini ve bütünüyle bağımsızlıklarını istediklerini duyuracaktı. Maceo, diğerleri ile aynı görüşte olamadıklarını bildirecekti. “Bundan dolayı savaş yeniden başladımı?”, diye soran İspanyol generale O, Maceo, “Evet başladı!”, diyerek onay verecekti. Maceo’nun bu toplantısı tarihe, “Baragúa Protestosu” olarak geçecekti. Bu protestonun da etkisi ile Kubalı emekçi siyahlar ve beyazlar, bağımsızlığı tanımayan bir barışı kabuletmeyeceklerdi. Böylece, onurlarını, değerlerini, ve bağımsızlık umutlarını koruyacaklardı. İspanyollar için askeri bir zafer halen elde edilememişti...

 

Maceo, Kubayı terkedip mücadeleyi dışarıdan sürdürmeyi düşünmekteydi. İsyancılar bu konuda aralarında anlaşamayacaklardı. Sonuçta, 208 bin İspanyol ile 50 bin Kubalının yaşamına malolan savaş sonbulacaktı. Fakat yine de bu savaş Kuba’da herşeyi değiştirmişti. Terence Cannon’un aktarması ile, daha sonra José Martí (1853- 95) şunları yazacaktı: “Sadece çok kısa bir süre önce kölelik mevcutken, halkın bu mükemmel ve ani hareketlenişi, günlük yaşamda atılan kahramanca adımlar, bir francalaya açlık, ve olağandışı bir gelişme oldu

 

İhtilalin bitişinin ardından, 1878’den sonra, acılı ve zor yıllar başlayacaktı. Ülke, hainler ve polis ispiyonları ile dolmuştu. İhtilalin önderlerini destekleyebilecek bir halk tabanı oluşturma, ve dağılan örgütlenmeleri birleştirme olanakları yokolmuştu. José Martí’nin 1889 yılında bir arkadaşına yazmış olduğu mektupta şu cümleler yeralmaktaydı: “Birleşik Devletler Kuba’ya bir kez girerse, kim onu atabilirMartí’nin geleceğe yönelik bu ürküntüsünün maddi dayanakları vardı şüphesiz. O, ABD üst sınıflarının, yeni palazlanmış olan mali-sermaye güçlerinin gözlerini Kuba’ya dikmiş olduklarını farketmişti. Gerçekten de kısa süre sonra Kuba’ya girecek olan ABD güçleri, ancak 1959 yılından sonra, yaklaşık 70 yıl geçtikten sonra Ada’dan kovulabileceklerdi.

 

İhtilalin sağ kalan en önemli önderi Antonio Maceo, Costa Rica’da bir çiftliğe yerleşmişti. Diğer önemli önder, Maximo Gómez, Kuba’ya göçetmiş olduğu anayurduna, Santo Domingo’ya dönmüştü. İhtilalin yetişmekte olan yeni önderi, henüz 26 yaşında genç bir şair olan José Martí, Havana’da ihtilalci komiteler oluşturmakla meşguldü. Bu eylemleri nedeniyle O, 28 Ocak 1853 Havana doğumlu José Julián Martí Y Pérez, 1879 yılında İspanya’ya sürgüne yollanacaktı. Buradan O, Fransa’ya, New York kentine, ve ardından 1881 yılında da Venezuella’ya geçecekti. Martí, yeniden New York kentine dönecek, ve ihtilalin çıkmazını çözebilmek, varolan dağınıklığı giderebilmek için eyleme başlayacaktı.

 

On yıl süren bağımsızlık savaşı, İspanya’nın Kuba’da bulunan şeker yatırımını iflasa sürüklemişti. Las Villas, Camagüey, ve Oriente bölgelerindeki şeker endüstrileri yıkıma uğramıştı. Sözkonusu endüstrilerin İspanyol sahipleri, mallarını Kuzey Amerikalılara (ABD vatandaşlarına) satmak zorunda kalmışlardı...

 

Köleliği sonlandıracak çözüm süreci, 1886 yılında başlayacaktı. Artık, plantasyon ve şeker değirmeni sahipleri, işçiler için ücret ödemek, şeker üretimi için köle emeği yerine yeni makineler ithal etmek zorunda idiler. Moderm makineler ABD’den geliyordu, birçok üreticinin bunları alacak yeterli sermayesi kalmamıştı... Başlayan bu yeni dönemde, 1890 yılından itibaren, Kuba şeker endüstrisi, bütünüyle ABD “Şeker Tröstü”nün (“The Sugar Trust”), veya diğer tam adıyla “Sugar Refining Company”nin (“Şeker Arıtma Şirketi”) eline geçecekti. Sözkonusu Tröst, ABD’de tüketilen şekerin yüzde 70- 90 kadarını sağlamaktaydı. Aynı şirket, Kuba şeker endüstrisini bütünüyle denetim altına almıştı.

 

Halen hukuken ve politik olarak İspanya’ya bağlı olmasına karşın Kuba, 1895 yılının başından itibaren, ekonomik anlamda tam bir ABD kolonisine dönüşmüştü. Kubalı tarihçilerin 1947 yılında organize etmiş oldukları kongerinin verilerine göre, 1892 yılında Kuba, 1.485.224 çuval şeker ihracetmişti. Bunun sadece 328.521 tanesi, Kuba’nın hukuken bağımlı olduğu İspanya’ya gitmişti. Yine, 1887 yılında Kuba’nın ithalat ve ihracat sayıları, Meksika dahil beş Orta Amerika Cumhuriyeti’nin aynı konudaki rakamlarından iki kat fazla idi. Latin Amerika’da sadece Arjantin’in ve Brezilya’nın aynı konudaki sayıları, Kuba gibi küçük bir ada ülkesinin ithalat ve ihracat rakamlarını aşabilmekteydi.

 

İlginçtir, Terence Cannon’un aktardığına göre, 1891 yılında Detroit Free Press, “Kuşkusuz Kuba, Birliğin en mükemmel devleti olacak.”, diye yazacaktı. Yani artık Amerikan üst sınıfları, Kuba’yı kendilerinin bir parçası olarak görmekteydiler, ve Ada’yı kafalarında ABD’ye ilhak etmişler, yeni federe bir devlet olarak örgütlemişlerdi. Aynı gazete sözkonusu yazısını, “Eğer Amerikan zenginliği, girişimciliği, ve dehası kıyımızdaki bu ülkeye bir kez girerse, Kuba, dünyada doğanın en verimli doğurgan bahçesi olduğu kadar, endüstrinin de zengin arı kovanı olur.”, diyerek sürdürecekti.

 

Kuba ekonomik anlamda ABD’nin av alanı olma yolunda iken, New York’ta José Martí, moral çöküntüsü içinde bölünmüş ve kavgalı hale gelmiş Kubalı ihtilalcileri yeniden biraraya getirebilmek için çaba sarfetmekteydi... Martí, ABD’de 15 yıl yaşıyacaktı. Dikkatini önce bireysel özgürlükler ve şans gibi konulara yoğunlaştıracak olsa da, kısa sürede toplumsal politik konulara dönecekti. Latin Amerika’yı kastederek O, “Bizim Amerikamız, Birleşik Devletler hakkında gerçeği bilmelidir.”, diye yazacaktı. Gerçek, ABD yönetici sınıflarının, politik karar merkezlerinin, -arasında Kuba’nın da bulunduğu- Latin Amerika’ya hiç te dostca gözlerle bakmadıkları, buraların tüm kaynaklarını sonuna dek sömürebilmek için dişlerini biledikleri idi.

 

Martí’nin 1880 yılında New York’ta gerçekleştirdiği ilk konuşma, ırkçılık karşıtı “the Negro question” (“Zenci sorunu”) üzerine olacaktı. İleride bu ırkçılık karşıtı ruh, Kastro ile en yüksek noktasına ulaşacaktı... Sonunda, 1892 yılında Martí, Kuba’da bulunan tüm ihtilalci politik grupların temsilcilerini, siyahları ve beyazları biraraya getirmeyi başaracak, ve Partido Revolucionario Cubano’yu (“Cuban Revolutionary Party”, veya türkçesi ile “Kuba İhtilalci Partisi”) kurmayı başaracaktı.

 

Parti, farklı ihtilalci gruplar tarafından seçilmiş delegeler eliyle kurulacaktı, ve Martí başkanlık teklifini geri çevirecekti. O, sadece bir delege olarak kalmayı tercih edecekti. Yine aynı Parti, Kuba’nın bağımsızlığına inanmış kişiler, ve çalışanlar tarafından, bunların yararları temelinde kurulmuştu. Yani anlaşılmış olacağı gibi, artık büyük toprak sahipleri, varlıklı Kubalılar, Criollolar işin içinde değillerdi... Devrimin ilk aşamasının, ilk on yıllık savaşın büyük önderlerinden Maximo Gómez’in dediği gibi, “Zengin Kubalılar, sadece para keseleri dara girdiği zaman yurtsever idiler.” Martí’de, gerçeğin, yoksullar ve yitirmişler tarafından daha iyi anlaşıldığı kanısında idi...

 

New York, aynı partinin ihtilalci çalışmalarının merkezi haline gelecekti. Martí buradan Kuba’yı nasıl elegeçirebileceklerinin planlarını yapmaya başlayacaktı. Ve O, 31 Ocak 1895’de, Karaip Denizi’nde, Kuba’nın hemen doğusundaki ikinci büyük ada üzerinde kurulu Santa Domingo’ya geçecekti. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, ilk on yıllık savaşın en büyük önderlerinden Maximo Gómez’de, savaşın bitiminde, gelip bu eski kentine, Santa Domingo’ya yerleşmişti. Marti burada, ihtilalin iki büyük askeri önderini, iki generali, Maceo ile Gómez’i buluşturup konuşturtacaktı. Sonuçta, Maximo Gómez ile Antonio Maceo aralarında anlaşacaklardı...

 

Kuba’nın dışında sözkonusu hazırlıklar sürüp giderken, Kuba İhtilalci Partisi’nin yurt içindeki üyeleride, başlayacak ayaklanmanın hazırlığını ateşli biçimde yapmaktaydılar... Martí’nin üç gemi ile gelerek Kuba’nın istilasını başlatma planı, ABD servisleri tarafından öğrenilip gizlice İspanyol hükümetine duyurulacaktı. Bunun üzerine devrimin Kuba içindeki önderleri, ayaklanmayı hemen başlatma kararı alacaklardı. Martí, ve hatta Maceo ve Gómez dahi ihtilalin 24 Şubat 1895 günü başlatılması üzerinde fikir birliğine varacaklardı. Ve o belirlenen gün, Kuba’nın en doğusundaki Oriente bölgesinin en büyük kenti Santiago de Cuba’dan 50 mil kadar uzaklıkta bir kasaba olan Baire’de ayaklanma başlatılacaktı. Bu olaydan 27 yıl önce (1868) ilk ayaklanma da aynı bölgenin içinde başlatılmıştı. Yine bu olaydan 61 yıl sonra da (1956) -Kastro önderliğindeki ayaklanma- yine aynı bölgeden, Oriente bölgesinden başlatılacaktı.

 

Günümüze dek uzanan Kuba devrimci geleneğinin temel taşlarından olan yurtsever şair José Martí’nin (1853- 1895) önderliğindeki Kuba İhtilalci Partisi, 24 Şubat 1895 günü bağımsızlık savaşının ikinci aşamasını başlattıktan hemen sonra, ertesi gün, binlerce yoksul köylü ve tarım işçisi Kurtuluş Ordusu’na katılacaklardı. Devrime önderlik eden José Martí ve diğer yurtseverler, siyah ve beyazların eşit haklarla oluşturdukları bir ulusu, özgürlükçü bir toplumsal yapıyı savunmaktaydılar. Onlar, ülkenin çok kültürlülüğünü kabuletmekteydiler...

 

Şüphesiz, -bir öncekinin devamı, yarım kalmış olanın tamamlanması gibi olan- bu yeni devrimci sürece de siyah Afrikalılarla ile birlikte Çinliler’de katılacaklardı... Daha önce adları geçmiş olan aynı Çinli asıllı Kubalı generaller, birlikte kaleme almış oldukları “Our History is still being written” (“Tarihimiz Halen Yazılmaktadır”) başlıklı kitaplarında, dedelerinden duydukları gururla, José Martí’nin önderliğindeki Kuba İhtilalci Partisi’nin sekreteri olan General Gonzalo de Quesada’nın, “Kaçan tek bir Çinli-Kubalı dahi olmamıştır.”, dediğni aktarmaktadırlar. Yine onlar, General Gonzalo de Quesada’nın, “Tek bir vatan haini Çinli-Kubalı dahi çıkmamıştır.”, dediğini, ve ayrıca herhangi bir Çinlinin herhangi bir nedenle İspanyollara yardım etmiş olduğunun görülmediği, ve yerli Çinlilerin gönüllü birliklerde yeraldıkları gerçeğini, gururla aktarmaktadırlar...    

 

Kendi adları ve soyadları da İspanyolcaya uyarlanmış olan sözkonusu generaller, Kastro’nun kendilerine yöneltmiş olduğu, “devrimci süreçte kaç Çinlinin yeralmış olduğu?”, sorusuna somut bir yanıt veremediklerini söylemektedirler. Çünkü, Çinli-Kubalılar, soyadlarını, ustalarına, önderlerine göre değiştirmişlerdir. Sözkonusu değişikliğin bir sonucu olarak ordu görevlerinde Çinli adlarının kaybolmaları, gerçek bir Çinli asıllı savaşçı ayırımını, savaşan birliklerdeki Çinlilerin sayımlarını zor hale getirmiştir...

 

Bazı tarihçilere göre, 1868- 98 devrimci sürecininin içinde, savaşçı birliklerde, 6 bin Çinli görev almıştır. Diğerleri, bu sayının daha da fazla olabileceği üzerinde durmaktadırlar... Aynı generallerden Armando Choy’a göre örneğin, 1874 yılında yaşanmış olan Las Guásimas muharebesi içinde, sadece bu çatışma sırasında, 500 yerli Çinliden oluşan bir tabur, General Máximo Gómez’in emrinde savaşmıştır... Diğer yandan Çinli-Kubalı halk, devrime, gıda desteği vererek ve daha birçok alanda yardımcı olmuştur...

 

Kuba İhtilalci Partisi (PRC, Partido Revolucionario Cubano) tarafından 24 Şubat 1895 günü yeniden başlatılmış olan devrimin birinci derecede önderlerinden José Martí, Marksist olmamakla, sadece Marks hakkında bazı yazılar okumuş olmakla birlikte, proleterya enternasyonalizmini çağrıştırır insancıl evrensel bir enternasyonalizmin savunuculuğunu yapmaktaydı. O, José Martí, “İnsanın anayurdu doğduğu yer değil, tüm insanlıktır!”, demekteydi. Martí’nin mücadelesi sadece Kuba için değil, tüm Latin Amerika içindi. O, bir Latinamerikancı idi. İleride Che Guevera, O’nun bu yolunu izleyecekti... Aslında O, Martí, Kuba İhtilalci Partisi’nin baş mimarları arasında olmakla birlikte, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, “başkan” olmayı, böyle adlandırılmayı reddedecek, “delege” olarak kalacaktı...

 

José Martí, Thomás Estarta Palma, Máximo Gómez, Antonio Maceo gibi önderler, varolan tek ihtilalci bağımsızlık partisi konumundaki Kuba İhtilalci Partisi’ni (PRC) birlikte yönetmekteydiler... Maceo, 1 Nisan 1895 günü Kuba’ya ulaşıp başlamış olan ihtilalin saflarına katılacaktı. Kuba toprağına ayakbastığı an O, “Viva Cuba Libre” (“Yaşasın Özgür Kuba”) diye haykıracaktı. Ve O’nun bu haykırışı köyden köye dolaşacaktı... Maceo’nun Kuba toprağına ayakbasmasından 10 günsonra, 11 Nisan 1895 günü, Máximo Gómez ve José Martí, Kuba’nın doğusundaki Cayo Babo plajına çıkacaklardı. Gómez, yere kapanıp toprağı öpecekti. Bazı kaynaklara göre, Calixto García’da onlarla birlikteydi.

 

Sözkonusu gün, 11 Nisan’da José Martí, Máximo Gómez komutasındaki Kurtuluş Ordusu’nun saflarına katılacaktı. José Martí, Kuba’ya ayakbastığı günden 19 Mayıs 1895 günü merkezi Oriente’deki Dos Ríos ovasında yapılan muharebe sırasında yaşamını yitirinceye dek, şiirsel bir üslupla günlük tutacak, anılarını yazacaktı. Devrimci Ordu’ya katılmasından bir ay sonra, 19 Mayıs 1895 günü O, Dos Ríos ovasında yapılan savaşta, “İki Nehir” operasyonu sırasında yaşamını yitirecekti...

 

Terence Cannon’un naklettiğine göre O, José Martí, öldürüldüğü 19 Mayıs günü bir arkadaşına yazmış olduğu bitmemiş mektubunda, içinde olduğu savaş koşullarını ve Latin Amerika’yı kastederek, şunları söylemekteydi: “Ülkem ve görevim uğruna her gün yaşamımı yitirme tehlikesi altındayım. Görevim, Birleşik Devletler’in Batı Hint Adaları’na ulaşıp tüm gücü ile bir doğan gibi bizim Amerika’nın üzerine çökmeden, vaktinde yetişip onu durdurmaktır.” İspanyol saldırısı nedeniyle mektubunu bitiremeyecek, ve bu ilk savaşı sırasında bir atın sırtında iken vurulup yaşamını yitirecekti.

 

Anlaşılmış olacağı gibi Martí, Latin Amerika’da İspanyol sömürgeciliğinin yerini çok daha tehlikeli ABD emperyalizminin almasından çekinmekteydi. Ve yine mektubundaki ifadelerden anlaşıldığı kadar O, İspanya’ya karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesinin, aynızamanda ABD’ye de karşı da olduğuna inanmaktaydı. İspanya’dan kurtuluşun, ABD istilasını engelleyebilecek yegane yol olduğuna, ve aynızamanda bu uğurda savaşmakta olduğuna inanmaktaydı Martí. Bu satırları yazana göre O’nun sözkonusu düşüncesi sonderece doğruydu ama, malesef ABD emperyalizmini durdurabilecek dinamikler henüz o günlerin Latin Amerikası’nda gelişememişlerdi. Bu işin, Martí’nin düşünün ilk işaretlerini görebilmek için, ABD emperyalizmini dünya düzeyinde dengeleyebilecek bir sosyalist sistemin doğmasını beklemek, 1900’lü yılların ikinci yarısına, oradan da yeni uluslararası dengelerin şekillenmeye başlayacağı 2000’li yıllara dek ulaşmak gerekiyordu... 

 

José Martí’nin ölümünde üç yıl sonra, Antonio Maceo ve Máximo Gómez komutasındaki Kuba Kurtuluş Ordusu, kendisinden beş kat büyük İspanyol işgal ordusuna karşı muzaffer bir savaş verecekti... Britannica’ya göre İspanyollar, bu savaş sırasında Kuba’ya, asker sayısı 200 bini aşan bir ordu yığmışlardı. Savaş sırasında köyler ve kasabalar yanacak, siviller de yaşamlarını yitireceklerdi... İspanya’nın acımasız yöntemlerle bastırma çabaları ile birlikte sözkonusu bağımsızlık savaşı devamederken, ABD kamuoyunda Kübalı ihtilalcilere yönelik bir sempati gelişmeye başlayacaktı. Fakat ABD üst sınıflarının, ABD mali-sermayesinin ve politik karar merkezlerinin asıl niyeti, Kuba’nın zenginliklerine, tüm kaynaklarına elkoyacak fırsatı yakalayabilmekti...   

 

Sözkonusu 1895 kalkışması, Ada halkı arasında -ihtilalden yana- zincirleme reaksiyon, tepki yaratmıştı. Terence Cannon’un ifade ettiğine göre, Kubalı tarihçi José Portuondo, ”Orman sıklaştı.”, diye yazmıştı. Halkın birliği güçlendi, demeye getiriyordu herhalde...

 

Eylül 1895’de, emrindeki 1.500 savaşçı ile Antonio Maceo, Oriente’den Ada’nın batısına doğru ilerlemeye başlayacaktı... İspanyollar ise, isyancılara sempati duyan köylüleri izolasyon kamplarında toplamaya başlayacaklardı. Birçeşit esir kampı olan bu toplama ve izole etme merkezlerinde, gıda yetersizliği nedeniyle binlerce kişi zafiyetten, malarya (sıtma) ve dizanteri (şiddetli isal) hastalıklarından ölecekti. Geçen her on gün içinde İspanya’nın savaş masrafı 800 bin gümüş pesos idi. Bu, İspanya için çok ağır yıkıcı bir masraf kapısıydı...

 

Britannica’ya göre aynı yıl (1895), ABD’nin Kuba’da olan ekonomik yatırımlarının değeri 50 milyon doları bulmuştu. ABD’nin Kuba ile olan yıllık ticaret hacmi ise 100 milyon dolar idi. Bunlar o günlerin para değeri ve sayıları ile çok yüksek miktarlardı... İspanya Kuba’da ekonomik olarak geriledikçe, doğan boşluğu çok daha güçlü biçimde ABD sermayesi doldurmakta idi. Kısacası, José Martí’nin ABD emperyalizmine yönelik endişeleri, ABD’nin tüm gücü ile Kuba’nın ve diğer Latin Amerika ülkelerinin üzerine yüklenmeden kurtuluşun sağlanması üzerine düşleri, güçlü maddi temellere sahipti...

 

Savaş uzadıkça, İspanyol komutanlar ve askerler savaşma motivasyonlarını yitirmeye başlayacaklardı. Neden burada olduklarını sorgulamaya, ve Kuba’yı kaybettiklerini düşünmeye başlamışlardı. ABD’de ise, aynı dönemde, 1898 yılında, yayılmacı güçler Kuba pazarı için gerçek anlamıyla motive olmuşlardı. Aynı günlerde, 15 Şubat 1898 günü, Maine adlı bir ABD savaş gemisi, Havana limanında esrarengiz biçimde infilak edip batacak ve 266 denizci yaşamını yitirecekti. Bu olay, ABD- İspanya Savaşı’nın başlaması için demagojik bir neden haline gelecekti. Olayın nedeni anlaşılamamış olsa bile, William McKinley (ABD’nin 25nci başkanı, 1897- 1901) yönetimi, İspanya’ya savaş ilanedebilmek için yeterli gerekçeyi elde etmişti. Kuba’ya elkoymanın zamanının geldiğine inanmaktaydılar...

 

Kuba Kurtuluş Ordusu’nun zaferi yakalayabilmesine çok az bir süre kala, zafere sadece haftalar kala, İspanya hükümeti Kuba’yı tahliyeye hazırlanırken, ABD silalı kuvvetleri Kuba’ya çıkartma yapmaya başlayacaklardı...

 

  dokuzuncu bölüm için tıkla                                                                                                                başlangıç bölümüne dön

                                                                                                                                         

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

 

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

 

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

 

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

 

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine 

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisini ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

 

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  

 

http://www.sinbad.nu/