Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

“Yeni kıtanın keşfi” derken, bunun Batı dünyası için böyle olduğunu anlamak gerekir. Yoksa, Amerika kıtası çok daha önce insani yerleşime açılmıştır. Bazı öğretiler, bu kıtaya insani yerleşimi 60 bin yıl önceye dek götürüyor olsalarda, daha çok kabul gören, Kuzey Amerika yerlilerinin bundan 35 bin ile 20 bin yıl, hatta 10 bin yıl kadar önce Bering Boğazı’nı geçerek Asya’dan, Sibirya’dan bu yeni topraklarına geldikleri üzerinedir- sözkonusu göçün, zamana yayılan birçeşit süreklilik taşımış olduğu da düşünülebilir.

 

Aynı anlatımlara göre, Orta ve Güney Amerikaya doğru göç ve yerleşim ise, bundan 10 bin yıl kadar önce gerçekleşmiştir. Kısacası, Amerika yerlileri, son buzul çağı bitmeden, kuzeydoğu Sibirya’dan gelip, donmuş Bering Boğazı’nı geçerek, bu kıtaya girmişlerdir. Gerçeğin böyle olduğu, iddia edilmektedir ama, ileride olayla ilgili yeni gerçekler de keşfedilebilir şüphesiz…

 

Dini dogmaları ile kendilerini -bir “tepsi” gibi farzettikleri sınırları çizilmiş- dünyalarının “merkezine” oturtan ve bu dünyayı da “evrenin merkezine” oturtan Avrupalıların ruhları bile duymadan, Orta ve Latin Amerika da, Asya’nın, Mezopotamya’nın (mesopotamia= nehirler arası) medeniyetlerini aratmayacak ve birçok konuda bunlarla paralellikler taşıyan medeniyetler doğup gelişmiştir…

 

Orta Amerika’da, Maya, Aztek medeniyetleri… Daha güneyde, günümüzdeki Ekvador, Peru, Bolivya ve Şili gibi ülkelerin büyük bölümlerini içine alan Inka İmparatorluğu doğmuş, ve eski dünyadakileri aratmayacak sayısız insani trajedi yaşanmıştır. Sosyal evrimin değişik basamakları, aynı zaman dilimi içinde aynı büyük kıta da varlıklarını sürdürmüşlerdir…

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

Günümüzde Batı, Amerika Kıtası’na ilk ayak basan Avrupalıların Vikinler olduğu kanısındadır… Aslında, İskandinavya’nın kuzeyinde yaşayan Asyalı ve Şamanist Sami halkını bir yana koyacak olursak, İsveçliler ve Norveçliler, -her halk gibi karışmış olmakla birlikte- daha çok Germen (Alman) kökenlidirler. Onlar, alman dil ailesinden olan yakın akraba diller konuşmakla birlikte, tarih ve kültür olarak, düşünce yapısı olarak Batı toplumlarından sonderece farklıdırlar. Sözkonusu milletler, Batı ve Doğu Avrupa ile benzer ve aynı derinlikte güçlü bir feodal dönem yaşamamış oldukları için, farklıdırlar. Aslında İskandinavyalılara tam Avrupalı demek bile zordur ama, yine de Amerika Kıtası’na ilk ayak basan Avrupalıların Vikingler olduğu iddiasına olumlu yaklaşabiliriz. Çünkü, daha önce başka birileri bu kıtaya ayakbasmış olsalar bile, bu konuda somut bir kanıt yoktur…

 

Denizci, korsan-tüccar, savaşcı Vikingler (800- 1000 yılları), İskandinavya’nın derin körfezlerine yerleşmiş oldukları için, bu adla anılmışlardır. Alman dillerinden olan İskandinav dillerinde vik, körfez anlamına gelmektedir. Viking ise, anlaşılmış olacağı gibi, Körfezli olmaktadır…

 

Önce, Norveçli Erik Thorvaldson, norveççe söylenişiyle Eirik Torvaldsson, veya Eirik Raude (Kızıl Erik), dünyanın en büyük adası olan Grönland’ı (Yeşil Ada) yaklaşık 980 yılında keşfetmiş ve İskandinavyalıların yerleşimine açmıştır. Eirik’in soyadı Torvaldsson, Torvald’ın oğlu anlamına gelmektedir. Torvald adı, Kuzey mitolojilerinin savaş tanrısı Tor’dan türetilmedir… Kısacası, Kızıl Erik’in Grönland’ı keşfinden kısa süre sonra, oğlu Leif Eriksson (Erik oğlu Leif), Kuzey Amerika’ya ayakbasmıştır…

 

Eskimolar için eski, Batı için ise yeni olan bu yeryüzünün en büyük adasına İskandinavyalıların vermiş oldukları Grönland adının başındaki Grön sözcüğü, İskandinav dillerinde yeşil anlamına gelmektedir. Land ise, kara, ülke, arazi olmaktadır. Bu iki sözcüğün birleşiminden oluşan Grönland, yeşil ülke, yeşil kara, yeşil ada anlamına gelmektedir ama, işin gerçeği, Grönland buzlarla kaplı soğuk bir toprak parçasıdır. Grönland’ın adının böyle büyük bir uyumsuzlukla, yanlışlıkla yüklü olması, basit bir hatanın ürünüdür.

 

Avrupa ile Amerika arasındaki, İngiltere’nin kuzeyindeki Iceland, veya isveççe söylenişiyle Island; türkçe anlamıyla, Buz Adası; ve türkçe söylenişiyle İzlanda, aynı yıllarda (Grönland’ın keşfedildiği yıllarda) yine İskandinavyalılar tarafından keşfedilmiştir. Daha önce bazı inzivaya çekilmiş, sosyal yaşamdan uzaklaşmış İrlandalıların yaşadıkları bu adaya, 874 yılında karısı ile gelip yerleşen ilk Norveçli, Ingólfur Arnarson olmuştur...

 

Grönland’ı keşfedip Norveçlilerin yerleşimine açmış olan Erik Raude (Kızıl Erik), 986 yılında bu adaya, İzlanda’ya gelmiştir. Erik’in -aktif volkanik bir toprak parçası olan ve topraktan fışkıran sıcak su kaynakları (geyser) ile dolu bulunan- bu yemyeşil adayı, Izlanda’yı tarif edişi, yeşillikle alakası olmayan buzlarla kaplı Grönland’a maledilmiştir. Sonuçta, kar ve buzlarla kaplı bu soğuk devasa adaya, “Yeşil Ada” anlamına Grönland denilirken, volkanik arazisinden kaynar geyserler fişkıran yemyeşil İzlanda’ya ise, “Buz Adası” anlamına İzlanda (Island) denilmiştir...

 

Coğrafi olarak Kuzey Amerika kıtasının, Kanada’nın bir uzantısı olan ve Norveçli Kızıl Erik tarafından yaklaşık 980 yılında keşfedilen -buzlarla kaplı- Grönland (Yeşil Ada), 1776 yılından beri Danimarka Kırallığı’nın kolonisidir... İlginçtir, Danimarka Kırallığı sadece 43 bir 94 kilometre kare büyüklüğe sahipken, Türkiye’nin sahibolduğundan üç kez daha büyük yüzölçüme sahip olan Grönland, 2 milyon 175 bin 600 kilometre karelik bir toprak parçasıdır. Ada nüfusunun sadece altıda biri Danimarkalı iken, beşte dördü yerli Eskimo halkındandır...

 

Adının tam tersine ılıman bir iklime sahibolan Izlanda, İngilterenin çok kuzeyinde olmasına, Kuzey Kutbu çizgisi ile sınırdaş bulunmasına karşın, yemyeşildir. Çünkü Izlanda, Gulf Stream olarak bilinen sıcak su akıntısının etkisi altındadır... Yine Norveç’in en kuzey ucundaki limanlarından Kirkenes’e gidilince, Rusya’nın Kola Yarımadası sınırında Barent Denizi kıyısına kurulmuş bu yerleşim merkezinde, olması beklenenin tam tersine, herşeyin, iklimin, ağaçların, bitkilerin daha güneydekilere, ılıman iklimde olanlara benzer oldukları şaşkınlıkla farkedilir. Kirkenes gibi Gulf Stream’in etkisinde olmayan bölgelerde, birkaç yüz kilometre daha güneyde, ve güneybatı da, Asya kökenli Sami halkının merkezi sayılan -denizden uzak- Kautokeino’da ise, tam bir tundra iklimi egemendir. Buralarda ağaçlar küçücüktür, herşey aslının cücesi, minyatürü gibidir ve hava kuzey kıyılarında olandan daha soğuktur...

 

Sonuçta, eldeki bilgilere göre Vikingler, Kiristof Kolomp’tan (Christopher Columbus, 1451- 1506) çok önce, 510 yıl kadar önce Amerika kıtasına ayakbasmışlardır. Yine muhtemelen, ortada bir kanıt veya yazılı belge olmasa da, veya bu satırları yazan tarafından bilinen somut birşey olmasa da, Leif Eriksson’dan önce Amerika kıtasının değişik bölgelerine ayakbasan Avrupalılar, Asyalılar, ve hatta Afrikalılar olmuş olabilir ve kanımca olmuştur. Yine Hemen belirtmekte yarar var; Leif Eriksson’dan önce olmasa bile, Çinlilerin Kiristof Kolomp’tan çok önce Amerika kıtasını keşfetmiş oldukları bilinmektedir. Ve aynı yıllarda Çinliler, mükemmel bir dünya haritası yapmışlardır...

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

İlginçtir... Osmanlı’ın ünlü büyük denizcisi, haritacısı, ve “Kitab-ı Bahriye”nin yazarı Piri Reis (Hacı Muhiddin Piri Ibn Hacı Mehmet) tarafından 1513 yılında hazırlanmış olduğu iddia edilen bir harita, 1929 yılında Topkapı Sarayı’nda bulunup gün ışığına çıkartılacaktı. Bir küçük antilop, ceylan derisi üzerine çizilmiş olan sözkonusu harita, Afrika’nın batı kıyılarından başlayarak Latin Amerikanın tüm doğu kıyılarını ve Antartika’yı çok net biçimde göstermekteydi, göstermektedir...

 

Kristof Kolomp (Christopher Colombus), 12 Ekim 1492 günü Bahama Adaları’na ulaşmış ve önce San Salvador adını verdiği adaya ayak basmıştı. Çok kısa süre sonra O, Kuba’nın (Cuba) kuzeydoğu kıyısına çıkmıştı... Kolomp’un çizmiş olduğu haritanın kaybolduğu iddia edilmektedir... İşte Kolomp’un yolculuğundan tam 21 yıl sonra çizilen Piri Reis Haritası’nda, sadece Kolomp’un gelip görmüş olduğu coğrafya değil, daha fazlası da gösterilmektedir... (Bilindiği gibi, farsça kökenli pir sözcüğü, kocamış, bir meslekte derin deneyim elde etmiş, o işin üstadı olmuş, bir sanatın kurucusu haline gelmiş kişileri ifade etmek için kullanılmaktadır.)

 

Bazı iddialara göre, sözkonusu haritasını 1513 yılında Gelibolu’da çizen Piri Reis, bu iş için Kristof Kolomp’un “kaybolan” haritasından yararlanmıştı... Kristof Kolomp’un bölgeye yapmış olduğu dört yolculuk, ziyaret etmiş olduğu kıyılar ayrıntılı olarak bilindiği için, 1513 yılında çizilen Piri Reis haritasının, 1506 yılında ölmüş olan Kolomp’un veya O’nun ekibinden birilerinin çizmiş olduğu bir haritadan, veya daha doğrusu sadece bu haritadan yararlanılarak üretilmesi olanaksızdı. Çünkü O, Kolomp, dört yolculuğu boyunca Karaip adaları ve Orta Amerika’nın doğu kıyıları dışında kalan yerlere, Latin Amerika’nın daha güney kıyılarına, Patagonya kıyılarına ve Antartika’ya gitmemişti. Halbuki Piri Reis Haritası’nda, Latin Amerika’nın tüm doğu kıyıları, Patagonya kıyıları ve Antartika net biçimde gösterilmekteydi...

 

Kolomp ve ekibi, Piri Reis Haritası’nda gösterilen kıyıların tümüne uğramamış oldukları gibi, Piri Reis Haritası üzerindeki hesaplamaları, enlem çizgilerine benzeyen işaretleri O’nun dönemi Avrupa’sında kullananın olmadığı ifade edilmektedir. Fakat yine de Piri Reis tarafından bir şekilde elegeçirilmiş olduğu hesaba katılabilecek olan kayıp Kolomp Haritası’nın, Piri Reis Haritası’nın çiziminde kullanılmış olabileceği, bundan bir ölçüde yararlanılmış olabileceği düşünülebilir. İddianın bukadarı, sınırlı yararlanma üzerine bir iddia, mantığa aykırı olmaz.

 

Profösör Charles H. Hapgood gibi kişilerinde arasında bulunduğu konunun uzmanı birkısım bilim adamı, sözkonusu haritanın (Piri Reis Haritası’nın) Kolomp’tan çok önce çizildiğini, ve bunun bir nedenle Piri Reis’in eline geçmiş olabileceğini, düşünmektedirler. Yine aynı bilim adamları, Piri Reis’in bu çok eski hazır harita üzerinde çalıştığını hesaplamaktadırlar. Onlara göre, Piri Reis’in yararlanmış olduğu sözkonusu çok eski harita, 1513 yılından en az 300 yıl daha önce çizilmiştir... O zaman, bu iddia doğru ise eğer, Piri Reis Haritası’nın ilk biçimini çizen en erken usta denizcilerin ve haritacıların kimler olabilecekleri sorusu akla gelmektedir?

 

Haritalardan anlayan uzman kişilerin verdikleri bilgilere göre, ve zaten sözkonusu haritadan da açıkça gözüktüğü gibi, Piri Reis haritasının pozisyonundan, Afrika ile Güney Amerika arasında bir bağlantı bulunmaktadır. Yani, haritayı çizmiş olanlar, bu haritanın üst kısmına, haritanın kuzey yönüne Afrika’nın batı kıyılarını resmetmişlerdir. Ve onlar, Amerika kıtasına o istikametten, Afrika yönünden bakmışlardır... Kolomp, Kanarya Adaları üzerinden, yani Afrika’nın kuzeybatı kıyılarından Karaip adalarına ulaşmıştır ama, Kolomp’tan 71 yıl önce Çinli amiral Zheng He ve filosu, tüm Batı Afrika kıyılarını keşfetmiş, buradan Orta ve Güney Amerika’nın doğu kıyılarına, Karaip Adalarına, Fakland Adalarına, Antartika’ya gelmiştir...

 

Kolomp’tan hemen sonra Amerigo Vespucci (1454- 1512) ve daha başka İspanyol denizciler Amerika’ya yelken açmışlar, haritalar çizmişlerdir ama, Piri Reis’e ait olduğu iddia edilen haritanın, Vespucci’ye ait haritalardan yararlanılarak çizilmiş olması olasılık dışı gözükmektedir... Amerigo Vespucci Latin Amerika’nın en güney ucuna dek inmiş olmakla birlikte, bu denizcilere ait haritaların öyle hemen, bukadar kısa süre içinde Türk denizcilerinin ellerine geçme olasılıkları çok zayıf gözükmektedir... Diğer yandan, Piri Reis Haritası’nda, günümüzün bilimsel verilerine uygun gerçek enlem ve boylam işaretleri yoktur ama, benzer birtakım hesaplamalar gözükmektedir... Batı’da enlem (latitude) cizgilerinin kulanılması, bilimsel haritacılığa adım atış, 1700’lü- 1800’lü yıllarda başlayacaktı... Halbuki Çin’de haritacılık, Batı’da işlemiş olan süreçten tamamen bağımsız olarak ve çok daha erken dönemlerde mükemmel biçimde gelişmişti. Ve Çinliler, iki bin yıl önceden beri, veya İsa’nın doğumundan beri, günümüzün manyetik pusulalarının benzeri bir aygıtı kullanmaktaydılar...

 

Eğer Piri Reis’e ait olan harita -iddia edildiği gibi- ilk kez gerçekten 300 yıl önce, yani 1200’lü yılların hemen başında, veya 1100’lü yılların sonunda çizilmiş ise, o yıllarda bu ölçüde mükemmel bir çizimi yapabilecek olanlar, Araplar ve bir de Çinliler olabilirdi herhalde...

 

Müslüman inancına bağlanmış olan büyük Çinli amiral ve diplomat Zheng He (Cheng Ho, orjinal adıyla Ma San-Pao, 1371- 1435), Güney Atlantik akıntılarından da yararlanarak, 1421 yılında, Kristof Kolomp’tan tam 71 yıl önce -Afrika’nın batısından- Güney Amerika kıyılarına ve Antartika’ya ulaşmıştı. Bu keşif, Çinli amiralin, Zheng He’nin, ve yanındaki Zhou Wen, Zhou Man, Yang Qing, ve Hong Bao gibi kaptanların tek keşifleri değildi şüphesiz. Onlar, Batı dünyası Avustralya’dan habersiz iken, bu kıtanın çevresinde dolaşmışlar, Avustralya’nın her kıyısında izler bırakmışlardı. Yeni Zellanda’yı keşfetmişler, Pers Körfezi’ne (Basra) ve Afrika’nın doğu kıyılarına gelmişlerdi. Bölgenin, dünyanın, zamanlarına göre mükemmel bir haritasını yapmış oldukları gibi, geriye, Afrika’dan Zürefa çizimleri dahi bırakmışlardı. Yine onlar, Batılılardan çok önce Ümit Burnu’nu keşfetmişler, ve Afrika’nın batı kıyılarını dolaşmışlardı...

 

Gavin Menzies imzalı, 2002 ve 2003 İngiltere baskılı “1421, The Year China Discovered The World” (“1421, Çin’in dünyayı keşfettiği Yıl”) başlıklı ve notları ile birlikte 650 sayfadan biraz fazla tutan kitapta, Zheng He’nin -Amerika kıtası dahil- keşifleri ayrıntıları ve kanıtlarıyla anlatılmaktadır... 

 

Amiral Zheng He, Çin’in Asya’da etkisinin en çok artmış olduğu ve dışındaki dünya ile ilişkilerinin en çok geliştiği bir dönemde, Ming Hanedanı’nın (1368- 1644) iktidarı yıllarında yaşamış ve keşiflerini -daha çok- Ming Hanedanı’nın üçüncü imparatoru olan Zhu Di (iktidar adı, Yonglo; tapınak adı, Ch’eng Tsu veya T’ai Tsung; kişisel adı, Chu Ti veya Zhu Di, 1360- 1424; imparatorluğu, 1402- 24) döneminde gerçekleştirmişti. Sözkonusu gezilere destek veren aynı imparator döneminde Çin’in başkenti, Nanking’den Pekin’e taşınacaktı...

 

Amiral Zheng He, 41’den 317’ye varan gemi sayısı ve sayıları 30 bine ulaşan mürettebatı ile 1405 yılından 1433 yılına dek, Pasif’te, Hint Okyanusu’nda ve Atlantik’te gezip uğramadığı ülke bırakmayacaktı. Gemilerinden 62 tanesi, -o yıllarda herhangi başka bir ülkede bulunmayan- devasa boyutlu çok değerli gemilerdi. Filo kumandanları tarafından kullanılan ve “Hazine Gemiler” adını alan sözkonusu 62 gemi ile aynı katagoriden olan Zheng He’nin amiral gemisi, yaklaşık 127 metre boyunda (bazılarına göre 180 metre boyunda) ve yine yaklaşık 52 metre genişliğinde, 1000 mürettebatlı ve 3500 ton kapasiteli idi. Bir futbol sahasından daha büyük olan sözkonusu amiral gemisinin yanında, Kolomp’un sade 36 metre uzunluğundan olan Santa Maria adlı kalyonu, kaptan gemisi, ve 15’er metre uzunluklardaki diğer iki gemisi, Pinta ve Nina, birer tahliye sandalı gibi kalmaktaydılar...

 

O, Zheng He, yedi sefere çıkacak ve Vietnam’dan Doğu Afrika’ya dek 37 ülkeyi ziyaret edecekti. Batı Afrika, Amerika ve Antartika keşifleri de bu gezilerinin birer parçaları olacaklardı. Zheng He’nin, Karaip adalarında dolaştığı, uğradığı yerler; Fakland Adaları’na ve Arjantin’in en güney ucuna dek geldiği coğrafyalar; günümüzde Magellan Boğazı adını alan su yolundan geçtikten sonra Antartika’ya dek uzanan yolculuğu, buralardaki rotaları, Gavin Menzies’in -yukarıda adı anılmış olan- kitabında ayrıntılı olarak gösterilmektedir. Ayrıca aynı kitapta, Çinlilerin, sözkonusu filodan gemilerle Güney ve Kuzey Amerika’nın batı kıyılarını, Pasifik kıyılarını ziyaret ettikleri, ve bu yolculukları ile ilgili olarak Amerika’nın Pasifik kıyılarında somut izler bıraktıkları, ve bu izlerin neler oldukları üzerine bilgiler vardır. Yine aynı kitapta, izlediği rota da gösterilerek, amiral Zheng He’nin kaptanlarından Zhou Man’ın, Latin Amerika’nın Pasifik kıyılarından, yani bu kıtanın batısından, şimdiki Ekvador kıyılarından Avustralya’ya dek geldiği anlatılmaktadır. Zhou Man’ın gemileri, Avustralya yakınlarında iki kola ayrılarak bir bölüm bu kıtanın güneyine yönelirken, diğerleri, Avustralya ile Asya arasındaki adaların su yollarından geçerek, Endonezya ve Vietnam kıyılarını izleyerek, kuzeye, Çin kıyılarına doğru yönelmişlerdir...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi Çinliler, İsa’nın doğmuş olduğu günden beri, yani bundan iki bin yıl önceden beri, modern manyetik pusulanın bir benzerini bilmekte ve kullanmaktaydılar. Yine Araplar’ın pusula benzeri bir aygıtı 700’lü yıllar içinde kullanmakta oldukları bilinmektedir. Batı denizciliği ise, bu tip bilgilere 1100’lü yıllardan, ve daha çok 1300’lü yıllardan sonra kavuşabilecekti. Haçlı Seferleri ve ayrıca İspanya’da bulunan Arap iktidarı aracılığıyla gelen Doğu’nun bilgileri sayesinde Batılılar, navigation adını alan gemi sürme, yön bulma tekniklerini, denizciliği geliştirebileceklerdi. Arap-İslam dünyasının bilgileri olmasaydı, Batı’da ne Rönesans başlayabilirdi ve ne de aynı süreç içinde Batı denizciliği, navigation (gemi sürme) tekniği geliştirilebilirdi. Ve tabii yine, -Hindistan’a gittiğini sanarak- Batı için Amerika kıtasını keşfeden Kolomp ve diğer Batılı kaşifler varolamazlardı...

 

Zheng He’den çok az ve O’nunkilere göre çok sınırlı geziler yapmış olmasına, 1497’den 1524’e dek sadece 3 Hindistan gezisi gerçekleştirmesine, ve yine Zheng He’den yaklaşık bir asır sonra Ümit Burnu (Cape of Good Hope) adını alan Afrika’nın en güney ucunu keşfetmiş olmasına karşın, portekizli denizci Vasco de Gama, Zheng He’den defalarca daha fazla ünlendirilecek, “büyük bir kaşif” olarak tanıtılacaktı. Çünkü O, tüm bunları Batı koloniyalizmi için yapmıştı...

 

Yine Portekiz doğumlu ve hem Potekiz hem de İspanyol bayrakları altında yolculuk yapmış olan Magellan, Latin Amerika’nın, Arjantin’in en güneyindeki -kendi adıyla anılan- Magellan Boğazı’nı Zheng He’den ancak bir asır sonra, 1519- 22 yılları arasında keşfedebilecekti. Zheng He ise, aynı coğrafyaya 1421 yılında ulaşmıştı. Buna karşın O, Zheng He, sadece bir yolculuğu olan Ferdinand Magellan kadar ünlü olamayacaktı. Hatta, hemen hemen hiç tanınmayacaktı...

 

Tüm kıtaları doğru bağlantıları ve gerçeğe çok uygun biçimleri ile gösteren, Çinlilerin daha o yıllarda dünyanın küre biçiminde olduğunu farkettikleri izlenimini uyandıran, ve 1428 yılında çizilmiş olduğu anlaşılan Zheng He’ye ait dünya haritası, son zamanlarda gün ışığına çıkacaktı... Yukarıda anılmış olan “1421, Çin’in dünyayı keşfettiği Yıl” adlı kitabın 423. ve 424. sayfalarında, Piri Reis’in haritasından sözedilirken, 1513 yılında çizilmiş olan Piri Reis Haritası ile Zheng He’nin dünya haritası arasında bağlantı kurulmaktadır. Ve Piri Reis’in haritasında yeralan Güney Amerika ile ilgili bazı bölümler işaret edilerek, Piri Reis Haritası’nın, 1428 yılında çizilmiş olan Zheng He Haritası’ndan yararlanılarak yapılmış olduğu iddia edilmektedir. Şüphesiz bu iddia akla uygun gelmektedir ama, Piri Reis’in sözkonusu Zheng He Haritası’nı nasıl elde edebildiği?, sorusu da ortada durmaktadır... Yine ayrıca, Piri Reis’in, Zheng He Haritası ile birlikte başka bazı haritalardan da yararlanmış olabileceği iddiaları vardır...

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

Yukarıda yeralan tüm iddialar -şüphesiz- akla uygundurlar ama, daha önce belirtilmiş olduğu gibi, birkısım bilim adamı da, sözkonusu Piri Reis haritasının ilk biçiminin 1513 yılından 300 yıl kadar önce çizilmiş olabileceği tezi üzerinde durmaktadırlar. Eğer bu iddianın gerçek ile bir bağı varsa, Zheng He’den den çok önce, 1100’lü yıllarda “eski dünya”dan birileri Güney Amerika kıtasına ayak basmıştır...

 

Bu satırları yazana göre, Afrika’nın kuzeybatı kıyılarından, veya İspanyanın batı kıyılarından yelken açmış olan Arapların, Latin Amerika kıyılarına, hatta Antartika’ya dek gitmiş olmaları olasılık dışı değildir... Bu bir spekülasyon olsa da, denizciliğin asıl erken ustaları olan, ve 700’lü yıllardan beri birçeşit pusula kullanan, ve yine aynı yıllardan itibaren İspanya-Portekiz üzerinde egemenlik kuran Arapların, Afrika’nın veya İspanya’ın batı kıyılarından yelken açıp -Güney Atlantik akıntılardan da yararlanarak- Okyanus’u aşmaları, Latin Amerika kıyılarına herkesten önce ulaşmış olmaları hiç te ihtimal dışı değildir...

 

İlginçtir... Geçmişi daha eskilere uzanan halk masallarının, sözlü edebiyatın, “Binbir Gece Masalları” adı ile derlenip yazı diline dökülmeleri, modern roman türüne kaynaklık eden bu masal içinde masalların kaleme alınmaları, İslam medeniyetinin en yükselmiş olduğu 800’lü ve 900’lü yıllara, -yüksek bürokrasisi ağırlıklı olarak İran kökenlilerden oluşan- Abbasi Halifeliği dönemine rastlamaktadır. “Binbir Gece Masalları” adıyla derlenen bu halk masallarının birkısmı köken olarak Arap dünyasına ait olmakla birlikte, önemli bir kısmı da eski İran, Sasani dönemi anlatılarına, Hint anlatılarına, Anadolu anlatılarına, ve hatta iddiaya göre eski Grek anlatılarına dek uzanmaktadır...

 

Ülkesinin kadınlarını, ve sonuçta bütünüyle ülkeyi büyük bir felaketten kurtaracak olan aklın simgesi Şehrazat tarafından hükümdar Şehriyar’a anlatılan ve hep en heyecanlı yerinde kesilerek devamı sonradan gelen bu masalların en ünlü olanların başında, yedi kez sefere çıkan, ve “Yedi Deniz”e yolculuk yapmış olan Sinbad’ın serüvenleri gelmektedir. Alaaddin’in ve Ali Baba’nın serüvenleri de en ünlüler arasındadır...

 

Yedi sayısı tüm mitolojilerde makrokozmosu, bütünselliği, evreni, tamamlanmış bir çemberi sembolize etmektedir. Hatta özellikle İslamiyet öncesi tek yaratıcılı İran (Med, Pers, Part, Sasani, bunların hepsi İranlı) dini Zoroastrianizm inancının dünyası yedi parçalıdır (yedi zona ayrılmıştır) ve merkezde (merkez zonda) “Ari” adını taktıkları kendileri, İranlılar oturmaktadırlar- İran adı zaten bu Ari sözcüğünden türetilmedir... İran kökenli bir sözcük olduğu, Sasani döneminden (256- 651) kaldığı, -günümüz farsçasının da temelinde olan- Orta İran dilinden (Pahlavi/ Pehlevi) gelme olduğu iddia edilen Sinbad adının, bu adı taşıyan Sinbad’ın, yedi yolculuğa çıkmış olması, “Yedi Deniz”i dolaşması, Zoroastrianizm’in “yedi parçaya bölünmüş dünyası”nı da oluşturan evrensel bir çemberi tamamlaması, tüm dünyayı gezmesi anlamına gelmektedir... Sonuçta, Sinbad masalının Pers/ Sasani kökenli olabileceği akla sonderece uygundur...

 

İdealize edilmiş kahramanlarına, ve mitolojik figürlerine karşın, halk masallarının, hatta mitolojilerin, gerçeklerle bir bağları olduğu, ve tarih araştırmalarında değer taşıdıkları bilinmektedir... Sinbad karakteri ile birlikte anlatılan serüvenlere bakarak, Basra’dan yelken açan İran veya Arap denizcilerinin, veya bunların karışımının, veya Ortadoğu halklarından denizcilerin, Amerika kıtasını da içine alan tüm dünyayı çok erken dönemlerde keşfetmiş olduklarını düşünmememiz için bir neden yoktur...

 

Piri Reis Haritası eğer gerçekten 300 yıl kadar daha erkene ait ise, Piri Reis’in -Güney Amerika’nın Atlantik kıyılarını da içine alan- eski bir Arap haritasını elegeçirmiş olma olasılığı mevcuttur. Çünkü, Osmanlı’nın Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu filolarının amirali olan Piri Reis’in asıl yoğun ilişkileri, Arap dünyasının, Kızıl Deniz ve Pers Körfezi’nin insanları, Arap denizcileri iledir...

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun İpek Yolu, Akdeniz’in doğu limanları ve ticaret yolları üzerinde kurmuş olduğu egemenlik, Batı Avrupa’yı, özellikle Batı Avrupa’nın denizci milletlerini, yeni ticaret yolları aramaya, Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak farklı yollar keşfetmeye yönlendirmişti...

 

Aslında, Daha Türkler tüm Doğu Akdeniz üzerinde ve bütünüyle Kuzey Afrika kıyılarında egemen olmadan, Franco Cardini’nin “Europa 1492” adlı kitabında söylediği gibi, 1453 yılında İstanbul Türkler tarafından aldığı zaman, Batı’nın ticari yararları ağır bir darbe yemişti... Batı ticareti derken, ilk akla gelen Cenevizliler ve Venedikliler olmaktadırlar şüphesiz... Yine aynı yazarın ifade ettiği gibi, Türklerin ticareti engelleme düşünceleri yoktu ama, Venedikli tüccarlar, Çin ipeğini ve baharatını Müslümanlardan almak zorunda kalmaya başlamışlardı. Artık ticaret, Türklerin dayattığı koşullarda sürmek zorunda idi, ve bu durum Batılı tüccarların işlerine gelmiyordu. Sonuçta onlar, alternatif ticaret yolları bulabilmek için arayışlar başlatacaklardı...

 

Batı’da doğmakta olan güçlü ticaret burjuvazisi, navigation (gemi sürme) tekniğinde yaşanan gelişmeler, yeni ticaret yolları bulma çabalarındaki atılımlara daha büyük bir güç katacaktı. Sözkonusu keşif gezileri, -Kolomp’a arka çıkmış olan- İspanya kraliçesi Isabella (I. Isabella veya Katolik Isebella, 1451- 1504; iktidarı, 1474- 1504) gibi birtakım devlet yöneticileri, iktidar odakları tarafından desteklenecekti...

 

Ekonomi ile ilgili olarak, “sonsuz istekler...” ifadesini içeren bir tarif bulunsa da, bu satırları yazana göre, insanı ilgilendiren sözkonusu tarif gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü insanlar, ancak bilinçleri ile sınırlı isteklerde bulunabilirler. Bu istekleri ne ölçüde büyük olursa olsun, bu “büyüklük”, ancak kendi farkedebildikleri dünya ile, farkedebildikleri evrenle bağlantılı olabilir. İstekler, kişinin bilebildiklerine dayanan düşlerinin genişliği ve derinliği ile sınırlıdır. İnsanların, hiç bilemedikleri, düşleyemedikleri birşeyi isteyebilmeleri olanaksızdır. Süreç içinde geçmişin bilgilerine dayanarak sıçramalarla gelişen insan bilincinin -her çağa ve nesle göre- bilemedikleri mutlaka vardır, ve insanın bu hiç bilemediklerini isteyebilmesi, yani taleplerinin gerçekte “sonsuz” olması olanaksızdır. Kısacası, insanın isteyemeyeceği, insan bilincinin dışında olan birşeyler herzan olmuştur; maddede hareketin karmaşık her biçimi hakkında bilinmeyen birşeyler her dönemde olmuştur ve olmaktadır...

 

Portekizli denizciler, 1400’lü yılların ilk yarısında, -henüz Ümit Burnu’na dek inmiyor ve Okyanusun derinliklerine yelken açmıyor olsalar da- Afrika’nın batı kıyılarını keşfetmeye başlamışlardı. O yüzyılın Avrupası’nın üst sınıflarının büyük bir açgözlülükle düşleyebilecekleri coğrafya, baharatların, renkli ipek kumaşların, çeşit çeşit zenginliğin kaynağı olan Ortadoğu ve daha da Doğu ile sınırlıydı. Haçlı Seferleri’ne katılmış olanların, Guillaume de Rubrouck (Rubroucklu Guillaume, yaklaşık 1215- 1295) ve daha önemli olarak Marco Polo (1254- 1324) gibi gezginlerin Doğu ile ilgili olarak anlattıkları, Batı’nın üst sınıflarının Doğu’ya yönelik düşlerini renklendirmekte, sözkonusu coğrafyalardaki zenginliklere ulaşma isteklerini kamçılamaktaydı.

 

Yine Franco Cardini’nin “Europa 1492” adlı kitabından özetleyerek anlatacak olursak, Kolomp dönemi Avrupalıları, dünyadaki cennetin Doğu’da veya Afrika’da olduğuna inanmaktaydılar. Onlar, mükemmel kokulu kremler, tarçın ve -adları uzun bir liste oluşturacak- cins cins baharatlar veren inanılmaz güzellikte olağanüstü ağaçların, Nil, Ganj, ve Dicle- Fırat havzalarında yetiştiğini düşünmekteydiler. Bu ağaçlardan nehirlere düşen yaprakların ve emsalsiz güzellikte meyvaların nehirler aracılığıyla kaybolan cennetteki insanlara ulaştığını sanmaktaydılar... Fakat sonuçta Batı’da kimse, -keşfedilmeyi bekleyen- yepyeni bir kıta, yepyeni bir dünya olduğunu aklının ucundan bile geçirmemekteydi. Kristof Kolomp’ta, bilinmeyen böyle bir kıtayı özel olarak düşünmemişti, keşfetmeyi istememişti, isteyemezdi. Çevresindeki kişilerin de etkileri ile O, Kolomp, Batı’ya yelken açarsa eğer, Hindistan’a ulaşan yeni bir deniz yolu bulabileceği düşüncesini beyninde yeşertmişti. O, Hindistan’a gitmek istiyordu sadece...

 

İspanyol Yahudisi aileden geldiği söylenen -Katolikleşmiş- Kiristof Kolomp (Christopher Colombus; ispanyolca, Cristóbal Colón), Domenico Colombo adlı yün tüccarı bir adamın oğlu olarak İtalya’nın önemli liman kentlerinden olan Cenova’da (Genoa) 1451 yılında doğacaktı... Marco Polo’nun gezi notlarının, ve daha önceki birkaç yazarın anlattıklarının etkisinde kalmış olan Kristof Kolomp, hakkında yazılanlar doğruysa, Portekiz’de, Lizbon’da yaşamakta olduğu tarihlerde, yaklaşık 1480’li yıllarda, Batı’ya yelken açarak Hindistan’a ulaşabileceği fikrini kafasında geliştirmeye başlayacaktı. Sonuçta O, Kolomp, projesini yaşama geçirebilmek amacıyla, iktidarı paylaşan hükümdar çift Aragonlu II. Ferdinand’dan (Katolik Ferdinand, 1452- 1516) ve Kastilyalı I. İsabella’dan (Katolik İsabella, 1451- 1504) yardım istemek amacıyla İspanya’ya gidecekti. Düşlediği yolculuğu yapabilmesi için mali desteğe gereksinimi vardı...

 

Kolomp’un gezisi için mali destek aradığı günlerde sözkonusu Katolik çift, II. Ferdinand ve I. İsabella, yaklaşık 700 yıldır İspanya’nın ve Portekiz’in en geniş kısmına egemen olan, ve artık egemenlik alanları alabildiğine daralmış bulunan Araplara karşı savaş halindeydiler. Onlar, İspanya’yı bütünüyle Katolik yapmanın eşiğine gelmişlerdi... Sonuçta Kolomp, isteğine okadar çabuk kavuşamıyacaktı...

 

Kolomp’un gezi ile ilgili düşünceleri, 1491 yılında, İspanyol bir komisyon tarafından incelemeye alınacaktı... Sözkonusu yılın bittiği günlerde, 2 Ocak 1492’de, Mor olarak adlandırılan Arap yönetimi, XII. Muhammed, son kaleleri olan Granada’nın düşmesinin ardından teslimiyet anlaşmasını imzalayacaktı. Sonuçta İspanya tümüyle Katolik egemenliği altına girerken, Kolomp’un planlarını yaşama geçirmesi için gereksinim duyduğu mali desteği alabilme olanakları da doğacaktı... Bu gelişmenin hemen ardından, aynı yıl (1492), İspanya Engzisyonu, Yahudileri kovma kararını alacaktı. Hoşgörü yoktu; ya din değiştirecekler, ya da ülkeyi hemen terkedecekleri. Yapılmış olan teslimiyet anlaşmasına karşın aynı şey Müslümanlar için de sözkonusuydu; ve din değiştirmek istemeyenler ödürüleceklerdi. Acımasız bir Müslüman katliam olacaktı... Engzisyon, 1878 yılında, ülke de tek din olması kararını almıştı...

 

Kiristof Kolomp, 36 metre uzunluğundaki “Santa Maria” (“Aziz Meryem”) veya “Marigalente” adlı kumanda gemisi ve beraberinde 15’er metre uzunluklarındaki “Pinta” ve “Nina” adlı gemilerle, 3 Ağustos 1492 günü, daha güneş doğmadan güybatıya doğru yelken açacaktı. Bu Küçük filo, Afrika’nın kuzeybatı kıyılarındaki Kanarya adalarına 12 Ağustos günü ulaşacak ve birtakım tamiratlar için 6 Eylül gününe dek burada kalacaktı... Sonuçta, 12 Ekim 1492 günü -geceyarısından iki saat kadar sonra- Kolomp, Florida’nın doğusunda, Kuba’nın kuzeyinde bulunan Bahama Adaları’ndan birine ayakbasacaktı. O, bu adaya, “San Salvador” (“Kutsal Kurtarıcı”) adını verecekti. Bu ada da fazla kalmayan Kolomp, kısa süre sonra, 28 Ekim günü, -Meksika Körfezindeki- Kuba’nın (Cuba) kuzeydoğu kıyılarına çıkacaktı. Kuba, Karaip Denizi’nin en büyük adasıydı ve Kolomp Hindistan’a ulaştığını sanmıştı. Bu nedenle, sözkonusu denizdeki tüm adalara, “Batı Hint Adaları” denecek, ve Amerika’nın yerli halkına da yanlışlıkla “Hintli” (“Indian”) adı takılacaktı. Aşağılayıcı bir ifade olarak onlara, “Kızılderili”de denilecekti...

 

Kuba’dan hemen sonra, günümüzdeki Haiti’nin ve Dominik Cumhuriyeti’nin birlikte bulunduğu ikinci büyük ada keşfedilecekti... Önemsiz de olsa, Türklere ilginç gelebileceği için, “Batı Hint Adaları” arasında İngiliz kolonisi olan, ve en büyük adası “Büyük Türk” olarak adlandırılan “Turk ve Caicos Adaları”ndan sözetmek istedim. Sözkonusu adaya Türk adının verilmesi, bu adalarda yetişen bir çeşit kaktüs bitkisinin çiçeklerinin fes benzeri olması, kafaya giyilen fesi çağrıştırması ile bağlantılı imiş...

 

Kolomp’un keşfetmiş olduğu coğrafya, İtalya, Floransa doğumlu Amerigo Vespucci’nin (1454- 1512) bölgeye yapmış olduğu ikinci gezinin (1501-1502) sonuna dek, Batı’da, Asya kıtasının bir parçası sanılacaktı. Sözkonusu ikinci gezisi ile birlikte Brezilya kıyılarını, ve yine Arjantin’in güneyindeki Patagonya kıyılarını keşfedek olan Vespucci, burasının “yeni bir dünya”, Batı’da bilinmeyen yeni bir kıta olduğunu anlayacaktı... Amerigo Vespucci’nin adına izafeten, Batı için yeni olan bu kıtaya, Amerika denilecekti...

 

Öncelikle Karaip Adaları’nın ve ardından Orta ve Latin Amerika’nın, Katolik Latinler, İspanyollar tarafından kolonileştirilme süreci başlamıştı... Bu açgözlü kolonileştirme süreci, aynızamanda yeni korkunç toplumsal-insani trajedilerin, gelişmekte olan ırkçı ideolojilerle “haklı” çıkartılmaya çalışılan ürkütücü soykırımların başlangıcı olacaktı...

 

Diğer yandan, Avrupa’nın kuzeyinden gelen püritan (safcı) Protestanlar, çoğunluklu olarak Anglo-Sakson kökenli koloniyalistler, Kuzey Amerika’nın yerli halkını yoketmeye başlayacaklardı. Bu ikinciler daha da ırkçı idiler, Latinler gibi karışık evlilikler yapmıyorlar, melez nesiller istemiyorlardı... Yoketmekte oldukları yerli halkı “daha aşağı bir soy” olarak görmekteydiler, ve bu konular üzerine tamamen bilim dışı spekülatif “teoriler” üretmeye başlayacaklardı...

 

ikinci bölüm için tıkla                                                                                                    başlangıç bölümüne dön

                                                                  

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

 

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine 

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisini ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

 

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  

 

http://www.sinbad.nu/