Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

 

ABD yönetimi, 1870 yılında yapılan nüfus sayımı sırasında yerli halkı resmen farklı bir “ırk” olarak tanımlayıp bunların sayılarını hesaplamaya çalışacaktı. Yani egemen beyaz Amerikalılar, o yıla dek yerlileri -resmi olarak- insandan bile saymamaktaydılar...

 

Gerçek sayıyı bilmek olanaklı olmasa da, değişik kaynaklardaki bilgileri özetleyerek nakledecek olursak, 1492 yılında Kolomp bu kıtaya geldiği zaman, yerli halkın sayısı, kimilerinin hesaplamalarına göre, 100- 112 milyon civarında idi. Başkalarına göre ise aynı sayı, 25 milyonu Aztek İmparatorluğu, 12 milyonu Inka İmparatorluğu sınırları içinde olmak üzere 50- 55 milyon civarında bulunmaktaydı. Nüfus yoğunluğu bakımından, şimdiki Meksika-ABD sınırının kuzeyine göre güneyinde kalan bögeler daha ağır basmaktaydı. Bazı ansiklopedik bilgi kaynakları, geçmişte kuzeyde yaşıyanların sayılarının üst sınırını 18 milyon olarak vermektedirler... Fakat daha ağır basan genel kanı, 100 milyon kadar yerlinin, gelen Avrupalıların soykırımları ve taşıdıkları mikroplarla yokedildikleri, öldürüldükleri yönündedir...

 

Günümüzde de Orta ve Latin Amerika coğrafyasında yaşamakta olan yerli halkın, veya aslında çoğu karışmış olan melez halkın sayısı, ABD ve Kanada topraklarında yaşayan yerlilere göre çok daha fazladır. Fakat şüphesiz günümüzdeki tüm bu yerli halkın sayısı, Kolomp’un Amerika kıtasına geldiği zamanki sayısına göre sonderece düşüktür...

 

Miami Üniversitesi’nden Profösör Ruth Reitan’ın 27 Şubat 2008 tarihli ve “US Native Americans' Struggle for Survival and Self-Determination, Past and Present ” başlıklı makalesine göre, günümüzde ABD sınırları içinde, sayıları 500’ü aşan kabileye ait ve toplam 3 milyondan daha az nüfusa sahip olan yerli halk yaşamaktadır. “HomeEncyclopediaDictionaryAtlasK-12 SuccessCollege & Grad SchoolDegrees & TrainingQuizzesMore” adresindeki “Native Americans of North America” başlıklı oldukça uzun ve detaylı ansiklopedik bilgilere göre, günümüzde (2000’li yıllarda) ABD’de yaşıyan yerli halkın nüfusu 2.48 milyon kadardır. Aynı kaynak, kabile sayısını da 300’ün üzerinde olarak vermektedir. Sözkonusu kaynağa göre, kendisini yerli Amerikalı olarak tanıtanların 1990’lı yıllarda 1.8 milyon olduğunu, söylemektedir... Günümüzde (2008- 09) ABD nüfusunun 300 milyonu biraz aştığı hesaba katılırsa, yerli Amerikalıların sayılarının azlığı daha fazla dikkati çekebilir.

 

Aslında, kabile sayısı konusunda farklı bakışlardan kaynaklanan biraz değişik hesaplamalar olsa da, yukarıda anılan iki farklı kaynağa ait nüfus sayısı yaklaşık birbirini tutmaktadır. Ve şüphesiz bu sayı, geçmişe ve genel ABD nüfusuna göre sonderece düşüktür. Sözkonusu yerli halkın nüfusu, genel ABD nüfusunun yüzde 1’i bile etmemektedir... Yine Profösör Ruth Reitan’ın verileriyle bunların (ABD’de yaşamakta olan yerli halkın) üçte biri, kendilerine ayrılmış olan ve “reservation” adını alan 300 kadar özel toprak parçası üzerinde varlıklarını sürdürmektedirler. Sözkonusu mevcut yerli halkın ancak yüzde 1 kadarı geçmiş ruhsal şekillenmesini, etnik özelliklerini, inançlarını koruyabilmiştir. Kalanları, çoğunluk, karışmış bir etnik yapıya ve Hiristiyan inancına sahiptir. Kısacası yerliler, hem fiziki biyolojik yapı olarak, ve hem de kültür olarak yokolmuşlar, veya daha doğru ifadeyle, yokedilmişlerdir...

 

Yine “Native Americans of North America” başlıklı ansiklopedik bilgilere göre, Kanada’da yerli halkla ilgili yaklaşık 600 birlik vardır ve 1996 yılı sayımına göre yaklaşık 805 bin kişi kendisini Yerli Amerikalı (Indian), Métis (melez, karışmış Yerli/ Indian, veya karışmış Fransız, veya karışmış İskoçyalı), ve Inuit (Kanada ve Grönland topraklarında yaşayan Eskimolar) olarak tanımlamıştır... Anlaşılmış olacağı gibi, Eskimolar ve karışmış olanlarla birlikte hesaplandığı zaman yerli halkın sayısı ancak 800 bini bulabilmektedir. Şüphesiz bu sayı da geçmişe göre sonderece düşüktür. Bir de, dünya nüfusunun sürekli artmakta olduğu dikkate alınırsa, yerli halka yönelik kırımın boyutları, geçmişe göre bunların nüfuslarının ne ölçüde düşük olduğu daha iyi farkedilebilir...

 

Orta ve Latin Amerika’ya gelince... Burada, Kuzey’e göre yerli ve asıl olarak melez halkın sayıları yükselmektedir. Özellikle And Dağları bölgesinde, Bolivya’da ve diğer bazı komşu ülkelerde yerli halk arasında bir nüfus artışı gözlemlenildiği yazılmaktadır...

 

Yine aynı ansiklopedi’de yeralan “Native Americans of Middle and South America” başlıklı açıklayıcı metne göre, yakın zamanda yapılmış nüfus sayımları, Latin Amerika’nın yerli halkının sayısını 40 ile 49 milyon arasında göstermektedir. Bunların genel nüfusa oranları Bolivya’da yüzde 60’a (başka kaynaklarda, yüzde 55 olmaktadır ama, melezlerle birlikte oran yüzde 90’a ulaşmaktadır), Peru’da yüzde 45’e, Guatemala’da yüzde 44 ile 53 arasında bir miktara (başka kaynakta, yüzde 40), Ekvador’da yüzde 43’e (başka kaynakta, yüzde 25 ve melezlerle birlikte yüzde 55), Meksika’da ise yüzde 8 ile 30 arasında (başka kaynakta, yüzde 12) bir sayıya varmaktadır. Tüm bu ülkeler arasında bir tek Bolivya’da yerli nüfusu diğerlerini geçmektedir. Adları verilenlerin dışında kalan Latin Amerika ülkelerinde yerli halkın genel nüfusa oranları sonderece düşüktür...

 

Metni sayılara boğmamak için vermediğim diğer tüm oranlar, değişik kaynaklarda da benzer biçimde yansıtılmaktadır... Aslında, Orta ve Güney Amerika coğrafyasında varolan belli başlı ülkelerin, özellikle Bolivya ve çevresi ülkelerin halkının ezici çoğunluğu melezdir...

 

Gelenlerin gerçek karakterlerini, mülkiyet hırslarını bilemeyen Amerika’nın yerli halkı, başlangıçta Avrupalıları dostça karşılamıştır. Trajik olaylar daha sonra başlamıştır... Bununla ilgili onlarca örnek verebilirim ama, konu dağılır... Fakat ben yine de, sözkonusu olaya örnek oluşturabilecek kişisel bir serüvenimden çok kısa olarak sözedeceğim...

 

Yıl 1967 ortası idi ve eğitim amacıyla devrimci Kuba’ya gidebilmek için yaptığım başvurunun yanıtını beklerken, onlarca değişik işte kaçak olarak çalışmış, birsürü gülünçlü ve acı serüven yaşamıştım... Londra’da ucuz bir Hostel’de, çok iyi türkçe konuşan sırık boylu bir Amerikalı ile karşılaşmıştım. ABD’nin kuzeybatısındaki Montana’dan olan bu kişi, teoloji eğitimi görmüştü ve iki üniversite diplomasına sahipti. Aynı kişi, “Barış Gönüllüsü” olarak Trabzon ve civarında iki yıl kalmıştı ve türkçeyi daha Türkiye’ye gelmeden öğrenmişti... Adamla ilişki kurmaya niyetli değildim ama, O, bana, bilgiççe ve saldırgan bir üslüpla, o yıllarda Türkiye’de “solcu” olarak ünlenmiş olan iki köşe yazarını sürekli okuduğunu ve bunların yalan yazdıklarını söyleyecekti... Ben de Ona, “neden Türkiye’ye geldiğini ve ne yaptığını”, soracaktım. “İngilizce ders verdiğini”, söyleyecekti. “O kırsal bölgelerde insanlar doğru dürüst türkçe ve okuma yazma bilmiyorlar, senin ingilizceni ne yapsınlar?”, diyecektim. Asabileşip, “Ben CIA’yım değilmi?”, diyecekti. “Bilmem, onu sen söylüyorsun.”, diyecek ve Vietnam’da ne aradıklarını, onlara da yardım edip etmediklerini, soracaktım. “Bizi öldürüyorlar, o yüzden oradayız.”, diye öfkeyle bağıracaktı. “Orası onların yurdu, işgalcileri elbette öldürürler, ve biz de aynısını yapacağız.” , deyince, iş çığrından çıkacaktı... Çok kısa, kırparak anlatıyorum, ve sonuçta sinen ben değil, O, olacaktı. Aklımdan çok daha ilginç şeyler geçmişti ama, Londra’da olduğumu hatırlayıp kendimi kontrol edecektim... Tam bir ırkçı ile karşılaşmıştım ve bu adam sözde “yardım” amacıyla iki yıl Trabzon, Artvin ve çevresinde kalmış, bölgeyi karış karış tanımıştı...

 

Ertesi gün, aynı kişi, yüzünde dostca bir maske ile yeniden ilişki arayacaktı. Bu kez taktik değiştirmişti... Bozuntuya vermeyecek ve O’na, Montanalı hemşehrisi ünlü sanatçı Charli Russel’i tanıyıp tanımadığını soracaktım... Yine aniden asabileşip, “Fuck Charli Russel!”, deyiverecekti. Sonderece kaba bir biçimde, “S.. Charli Russel!”, demişti. Gerçekten şaşırmıştım, böyle bir yanıt beklemiyordum. O’nun yumuşak girişi karşısında ben de havayı yumuşatmak için, Charli Russel ile övüneceğini sanarak, lafı bu kişiye getirmiştim...

 

Aynı Amerikalı, ertesi gün, yeniden yumuşak bir yüz ifadesi ile yaklaşıp beni satınalmaya çalışacaktı. Güzel kızların geleceği bir partiye davet ediyor, beni kızlarla tanıştırmak istiyordu. Reddedecektim. Ozaman, bedava, bilet parası vermeden ve tüm vize işlerini hallederek beni Avustralya’ya yolma teklifi ile gelecekti. “Orada rahat bir yaşama kavuşacakmışım” vs. Kötü kötü sırıtarak, “Dönüp hesabınızı göreceğim!”, diyecektim. Bu, son konuşmamız olacaktı...

 

Anglo-Sakson kökenli sarışın ve genç bir Avustralyalı gezgin ile konuşmalarına tesadüfen uzaktan tanık olacaktım. Benim onları duyduğumdan habersizdiler, ve aralarında siyahların nasıl öldürülmeleri gerektiğini tartışıyorlardı... Biri, önce s...ceksin (arkadan tecavüz edeceksin) ve sonra öldüreceksin derken; diğeri, öldürüldükten sonra o işin (tecavüzün) yapılması gerektiğini sonderece kaba sözlerle ifade etmekteydi... O güne dek Amerikan ırkçılığının bu boyutlarda olabileceğini düşünemezdim; birisi bana anlatsa, kolay kolay inanmazdım... Sözkonusu Amerikalının düşünce tarzı özellikle bana, ve hatta ayrıca bizim bölgenin ırkçılarına dahi tamamen yabancı idi. Amerikan yerlilerini yokeden ve siyah Amerikalılara karşı en korkunç cinayetleri işleyen bu kafa yapısı, “barış gönüllüsü” olarak iki yıl Türkiye’de kalmıştı...

 

Vaktiyle, 1960’lı yılların başında yüzlerce resminin kopyasını görme şansına sahibolduğum bu olağanüstü yetenekli ve dünyaca ünlü kovboy ressam, Charles Marion Russel (1864- 1926), yağlıboya tablolarında, bölgeye gelen göçmen beyazlarla yerli halkın ilişkilerini, sonderce insancıl ve gerçekçi bir görüşle resmetmişti. Russel’in -bir film şeridi gibi konuları birbirlerini izleyen- tabloları, beyazlarla yerlilerin ilişkilerinin tarihi gibiydi... Beyazlar tarafından “kızılderili” olarak aşağılayıcı biçimde adlandırılmış olan yerli halk, Russel’in tablolarında, gelenlere, beyazlara sonderece misafirperver davranıyor, elindeki herşeyi onlarla paylaşıyordu. Açgözlü beyazlar ise, onları incik-boncuk ile dolandırıyorlar, tüm değerli varlıklarını alıyorlardı. Yerlileri, alkole ve kumara alıştırıyorlardı. Kısacası, Russel’in tablolarındaki beyazlar, saf yerlilere yönelik hertürlü kötülüğün kaynağı olarak gözüküyorlardı. Ayrıca beyazlar, bu yerli halka cinsel hastalıkları bulaştırıyorlar, ateşli silahları ile onları öldürüyorlardı. Beyazlar, Russel tablolarının bu cesur buffalo avcılarına katliamları, ölümleri getiriyorlardı... Yazıya gerek yoktu; Charli Russel’ın tablolarında tüm gerçekler yansıyordu. Ve karşılaşmış olduğum “barış gönüllüsü”, O’na, Russel’e, derin bir nefretle, “Fuck Charli Russel!”, demişti... Yerli halkı nasıl bir puritan Protestan ırkçılığının yoketmiş olduğunu bundan daha iyi anlatabilecek bir ifade olamazdı. “Fuck Charli Russel!” Olay ürküntü vericiydi ve Londra’da idik...

 

Yerli Amerikan halkının çok önemli bir kısmı -ateşli silahlara sahibolan- göçmenler ve yağmacılar tarafından vahşice yokedilmiş olsalarda, bu fiziki ırkçı şiddetin etkisinden daha fazla ölümlere neden olanın, “eski dünya”dan gelen salgın hastalıklar oldukları iddia edilmektedir... Altın peşindeki İspanyol fatihlerin Latin Amerika’daki belgeli kitlesel katliamlarını bir yana koyacak olursak, örneğin, Amerikalıların İngiliz İmparatorluğu’na karşı yürüttükleri bağımsızlık savaşı (1775- 83) sırasında, ve asıl olarak savaşın ardından, önemli bir yerli Amerikalı katliamı yaşanacaktı. Çünkü, savaş sırasında taraf tutmaya zorlanan yerlilerin önemli bir kısmı, İngilizlerin safında olmuşlardı... Fakat yine de bu halkın arasında yaşanan ölümlerin çoğunluğunun, Avrupa’dan gelen salgın hastalıklarla ilgili olduğu iddia edilmektedir... 

 

Amerika kıtası diğerlerinden izole bir konumda olduğu için, bu kıtanın halkı, “eski dünya”da, Avrupa-Asya-Afrika ülkelerinde yaşanmış olan ve kısa süreler içinde onmilyonlarca insanın yaşamına malolan, hatta bazı ülkelerde nüfusun çoğunluğunu alıp götüren, veba vs. gibi salgın hastalıklardan uzak kalabilmişti. Amerika kıtası, eski dünyadaki birçok mikrobu, bakteriyi ve virüsü tanımamıştı. Aynı nedenle Amerika’nın yerli halkının bağışıklık sistemi sonderece zayıftı; bu insanlar, “eski dünya”nın mikroplarına, bakterilerine, virüslerine karşı tamamen korumasızdılar... Amerika’ya gelen göçmenlerle birlikte, veba, tifüs, sifilis, çiçek ve daha onlarca salgın hastalığın nedenleri de gelecek, ve yerli halk arasında yığınsal ölümler başlayacaktı. Yazılanlara göre, en çok ölüm, çiçek hastalığı nedeniyle yaşanacaktı...

 

Şakayla karışık, tüm “suç” Kolomp’un üzerine atılabilir. Alaylı bir gülümsemeyle, “O bu kıtayı keşfetmese, sözkonusu trajedilerin yaşanmayacağı, ve günümüzde ABD’nin dünyanın başına bela olmayacağı”, söylenebilir... Aslında bela, ne ABD’dir ve ne de bir başka ülke. Belanın, şiddetin, baskının, sömürünün, -“solcu” veya sağcı etiketleri ile söylenen- yalanların, ikiyüzlülüklerin, hertürlü kötülüğün, toplumsal trajedilerin kaynağında, insan soyunun, iradesi dışında ve toplumsal gelişmenin bir sonucu olarak içine sürüklenmiş olduğu uzlaşmaz sosyal çelişkilerle yüklü sınıflı toplum yapısı gizlidir. Ve yine kötülükler, bu çok yönlü zengin toplumsal ilişkiler ağı içinde yeralan farklı bireylerin değişik ölçülerde bozulan moralleri ve psikolojik yapıları ile ilgilidir...

 

İnsan soyu, -renkleri çok daha zengin olmakla birlikte- yukarıda grileştirilerek ifade edilen bu süreci aşabilecek bir toplumsal evrime ulaşmadan, hertürlü pislik -değişik kılıfların içinde- pazarlanacak, toplumsal ve bireysel acılar eksilmeden sürecektir. Mevcut toplumsal yapı özü itibariyle varlığını sürdürdükçe, Amerika olsa da olmasa da kötülükler olacaktı ve olacaktır... Ayrıca Amerikadaki herşey de kötü değildir. Charli Russel gibi dürüst insancıl sanatçılar, insan soyunun ortak kültür mirasına katkı yapmış yazarlar, bilim adamları, ve diğer dürüst insanlar da vardır... Nasıl diğer ülkelerdeki herşey tamamen iyi değilse...    

üçüncü bölüm için tıkla                                                                                                 başlangıç bölümüne dön

                                                                                                                                                            

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

2- Amerika Kıtası’nın yerli halkının trajedisi üzerine çok kısa notlar

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

 

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine 

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisini ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

 

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  

 

http://www.sinbad.nu/