Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

 

Bu metnin asıl konusu olan Kuba’ya gelecek olursak... İspanyollar Kuba’ya ilk ayak bastıkları sırada sayıları 100 ile 200 bin arasında olan yerli halktan, günümüzde geriye hemen hemen birşey kalmamıştır. Günümüzde 11.4 milyon kadar olan Kuba nüfusu içinde yerli halkın sayısı, hatta melezler ile birlikte sayıları, yüzdesi hesaplanamayacak kadar azdır...

 

DNA testlerinin ve bunlara dayanılarak yapılan soy tesbitlerinin ne ölçüde bilimsel doğru sonuçlar verebiceklerini bilemesem de, 1995 yılında Kuba’nın Pinar del Rio Bölgesi’nde (Kuba’nın batı ucunda, Havana’nın 150 km kadar güneybatısında) tıbbi amaçlı olarak, bulaşıcı salgın hastalıklarla ilgili olarak yapılan DNA testleri, örneklerin yüzde 50 kadarının Avrupa kökenli, yüzde 46 kadarının Afrika kökenli olduğunu göstermiştir. Bunlardan ancak yüzde 4 kadarında yerli halkın izleri bulunmuştur. Bu sonuçlar Kuba’nın geneli hakkında da bir fikir verebilirler herhalde...

 

Kolomp tarafından keşfedildiği günlerde Kuba’da, Taino ve Ciboney adlarını alan iki farklı yerli halk yaşamaktaydı. Tarihçi Juan Perez, bunlara bir de Guanahatabetes halkını eklemektedir. Juan Perez’in hesaplamasına göre, Kolomp’un adaya geldiği günlerde yerli halkın nüfusu 100 ile 200 bin arasında idi. Günümüzde yerli halktan geriye geriye sadece 4 bin kadar küçük bir sayının kalmış olmasında, Atlantik boyunca gelişen köle ekonomisinin ve bu ekonomide Kuba’nın ara durak olmasının etkileri olmuştur...

 

Kuba’da yaşamakta olan ve farklı kültürleri, farklı sosyal gelişmişlik düzeylerini temsileden bu halklar, birkaç bin yıldır buralardaydılar. Daha gelişmiş olan Taíno halkı, tarım ile uğraşmaktaydı. Ciboney halkı ise, avcılık ve toplayıcılık ile yaşamını sürdürmekteydi... Kuba (Cuba) adı, Taíno halkının dilinden, üzerinde yaşamakta oldukları bu adaya verdikleri cubanacan sözcüğünden gelmektedir. Cubanacan, “merkezi yer” anlamına gelmekte imiş ve İspanyollar’da adayı Kuba olarak adlandıracaklardı...

 

Spekülasyon olacak ama, kimbilir belki onlar, Taíno halkı, “Nasrettin Hoca’nın dünyanın merkezi olarak eşşeğinin arka ayağının bastığı yeri göstermiş olması” gibi, üzerinde yaşamakta oldukları bu adayı ve kendilerini, dünyalarının merkezi olarak görmekteydiler...

 

Aslında tarihte, sözkonusu kendini merkeze oturtma yanlışlığı veya idealizmi, sadece onlara değil ama, aralarında İranlıların da bulunduğu daha birçok toplumun üst sınıflarına özgü bir üstünlük kuruntusudur... Değişik toplumların egemen üst sınıfları, -yetersiz bilgileri ve egemenlik sorunları ile birlikte- varlık nedenlerini sorgularken, kendilerini idealize ederek yüceltmekte, sonuçta, dünyanın merkezine kendi varlıklarını oturtmaktadırlar. Yine birçok birey de, bilincinde olarak veya olmayarak, “dünyanın merkezine” kendi varlığını oturtur; dünyaya sübjektif idealizmin pencersinden bakmaya çalışır...

 

Aslında, emperyalist merkezler de dünyaya bu pencereden bakarlar, kendilerini herşeyin merkezine oturturlar... Gerçekleri doğru görmeyi engelleyen, varlıkları ve yaşananları luna park aynaları gibi çarpıtarak yansıtan, herşeyi kendi varlığı ile başlatıp sonlandıran, ve olayları kendi-merkezli olarak değerlendiren bu görüş, yaşanan toplumsal trajedilerin temelinde durur... Hitler Almanyası’nın bilim-dışı jeopolitiğine göre Almanya, dünyanın merkezine oturtulmaktaydı. Aynı yalan, şimdi de ABD’nin yönetici güçleri için geçerlidir. Dünyadaki tüm gelişmeleri ABD-merkezli, ve ABD mali-sermayesinin azami kazançları perspektifinden gören bu bakış, günümüzde yaşanmakta olan insani trajedilerin başlıca kaynağı olmaktadır...

 

Terence Cannon’un naklettiğine göre, değişik türden 27 cilt tutan eserleri ile İspanyol dilinin en büyük yazarları arasında sayılan büyük yurtsever şair José Martí (1853- 95), “The Age of Gold”da (“Altın Çağı”), Kuba’nın yerli halkı ile ilk gelen İspanyollar arasındaki ilişkiler üzerine şunları yazmaktaydı:

 

“Sakallı beyaz adamları dostlukla karşılayıp kabulettiler. Onları, ziyafetlerde, balları ve mısırları ile ağırladılar. Hatta, Kral Behechio, vahşi bir güvercin gibi olan kraliyet palmiyesi kızı Higuemota’yı eş olarak yakışıklı bir İspanyola verdi. Onlara, altından dağlarını ve altından nehirlerini gösterdiler. Onlara, altından en güzel takılarını gösterdiler, hatta bunları onların kollarına yerleştirdiler. Ve bu zalim adamlar, onları zincirlere vurdular. Onları, karılarından ve oğullarından ayırdılar. Ağır taşları kafalarının üzerinde derinden yüzeye taşımaları için onları, maden ocaklarının derinliklerine yerleştirdiler. Ve onları birbirlerinden ayırarak kızgın demirlerle damgaladılar.”

 

Terence Canon, “Revolutionary Cuba” adlı kapsamlı yapıtında, Kuba’nın yerli halkı olan Taínoların ve Ciboneylerin, bu Karaip “Hintlileri”nin kendilerinin de göçmen olduklarını yazmaktadır. Açlık veya diğer saldırgan “Hintliler” nedeniyle ilk yurtlarını terketmek zorunda kalan Taíno ve Ciboney halkları, uzun kanoları ile Florida, Puerto Rico, ve Güney Amerika kıyılarından Kuba’ya gelip yerleşmişlerdir.

 

Taş-devri kültürüne sahibolan Taínolar, geniş deniz kabuklarından aletler üretmişlerdir. Balıkçılıkla, ve ayrıca mısır, fasulye, yer fıstığı, kabak, biber, yucca adlı tropik bir bitki, meyvalar, ve tütün yetiştirerek yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

 

Kubalı tarihçi Fernando Portuono, Taínoların köylerini, merkezi bir alanın çevresine kurduklarını, bu alanı hem Pazar yeri, ve hem de dans pisti olarak kullandıklarını yazamakta imiş. Özel mülkiyetin, yoksulun ve zenginin olmadığı, ve kimsenin başkası için çalışmadığı Taíno toplumu, sosyal gelişmenin daha alt basamağında olan Ciboneyler ile yaptıkları savaşlarda aldıkları esirleri köle olarak kullanmakta imiş. Yöneticiler arasında olan kabile önderleri, papazlar, ve hekimler, kadınlardan oluşmakta imiş.  

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Terence Cannon’un da anlatımıyla, yerli halk büyük bir hata yapıp, gelen İspanyolları dostluk ve saygı ile karşılamıştı... Kristof Kolomp, 24 Ocak 1492’de Cuba’ya vardığında, bu ada için dudaklarından, “şimdiye dek insan gözünün gördüğü en güzel ada” sözleri dökülmüştü. O, İspanya Kralı’na yazdığı raporda şunları söylüyordu: “Kesinlikle olağanüstü şaşırtıcı gözüken çok fazla şey var. Bunlardan çok fazla kazanç elde edilebilir.” Anlaşılmış olacağı gibi, insanlar ve doğa dahil her nesneyi, herşeyi kazanç aracı olarak gören sınıflı toplumun bu açgözlü acımasız varlıklarının nasıl düşünebileceklerinden habersiz yerli halk, henüz sınıflı toplum aşamasına erişmemiş bu çocuksu saf insanlar, katillerine heryerlerini rahatça açıp acı sonlarını elleriyle hazırlamışlardı...

 

Sonuçta, 1510 yılında Kuba’da altın bulunmuştu. Bunun üzerine İspanya Kralı Ferdinand (II. Ferdinand, 1452- 1516; Krallık adı, V. Ferdinand; krallığı, 1479- 1516), adanın zaptedilip kolonileştirilmesini emretmişti... Diego Velázquez, gemiye bindirdiği 300 adamla gelip işgali başlatmıştı. İspanyollara karşı şiddetli bir direniş gösteren yerliler, onların ateşli silahları karşısında tutunamamışlardı... Reis Hautey önderliğinde Taíno halkı ayaklanma başlatmıştı. Hautey, diğer kabile şeflerine de -İspanyollara karşı- birleşmeleri için çağrı yapmıştı. Ve O, bir gerilla savaşı başlatmıştı. Cannon’un tarihçi Philip Foner’den naklettiğine göre, İspanyollar, yeni dünyaya geldiklerinden beri korku ile ilk kez tanışmışlardı...

Taktik değiştiren işgalci Velázquez, yerliler arasında, halkına ihanet edecek hainler aramaya başlamıştı. Gerilla savaşının üçüncü ayı dolduğunda, bir ihanet sonucu karargahı tesbit edilen Hautey, 2 Şubat 1512 günü yakalanıp İspanyol kampına getirilmişti. Çarmıha gerilmiş olan Hautey’e yaklaşan bir papaz, ondan, ölmeden önce Hiristiyan olmasını istemişti. Hautey, “Neden?”, diye sormuştu. Papaz, “Bu şekilde hemen Cennete gidebilirsin.”, diye yanıtlamıştı. Hautey, “Hiristiyanlar Cennete mi gididyorlar?”, diye sormuştu. Papaz, “Evet, eğer onlar Tanrı’nın rahmeti ile ölürlerse”, diye yanıtlamıştı. İşte ozaman Hautey şu yanıtı vermişti: “Eğer Hiristiyanlar Cennet’e gidiyorlarsa , ben Cennet’e gitmek istemiyorum. Bizleri, yerlileri öldüren ve köleleştiren Hiristiyanlar gibi zalim ve hain kişilerle yeniden karşılaşmayı asla istemiyorum.”

 

Bartolomé de las Casas’ın anlattığı bir öyküye göre… İspanyollar, 250 ”Hintli”nin yaşadığı bir köye gelirler. Köylüler onları doyururlar, içecek verirler. Yemeklerini bitiren İspanyollar, aniden köylülere saldırıp, kanlar nehirler gibi akıncaya dek onları boğazlarlar… Yine las Casas, ana-babaları çalıştırılmak için altın madenine götürülmüş olan yedi bin çocuğun açlıktan öldüklerine tanık olmuştur.

 

“Hintliler”, kaçarken vurulmaktan, aşırı açlıktan, ve salgın hastalıklardan ölünceye dek altın madenlerinde çalıştırılmışlardır. Kuba’nın kolonileştirilmesinden (1510) sadece yirmibeş yıl sonra, 1535’de, -zaten az olan- Kuba altın rezervleri tükendiğinde, geriye sadece iki bin kadar yerli (“Hintli”) kalmıştır. Birkaç yüzyıl sonra yapılan nüfus sayımı sırasında, adada artık hiç yerli kalmadığı anlaşılmıştır.

 

Daha önce, bu bölümün başlangıcında, Tarihçi Juan Perez’in verisine dayanarak, İspanyollar geldikleri sırada Kuba’da 100 ile 200 bin kadar yerli halk olduğunu yazmıştım. Fakat, Terence Canon, “Revolutionary Cuba” adlı kapsamlı yapıtında, İspanyollardan önce Kuba’da bir milyon civarında yerlinin yaşamakta olduğunu iddia etmektedir... Sonuçta, ırkçı dünya görüşünün kafalarda “meşrulaştırdığı” derin bir suçluluk ile yerli halkın tümü 35- 40 yıl içinde yokedilmiş, sözün gerçek anlamıyla bir soykırım gerçekleştirilmiştir. Ve Kuba, Avrupa’nın sömürge sistemine dahil edilmiştir.

 

Taíno halkı, üzerinde yaşamakta oldukları bu adaya, merkezi yer anlamında, cubanacan demekteydiler. Belki onlar, dünyayı eksik kavramaktan kaynaklanan yetersiz bilinçleri, ve çocukça saflıkları ile adalarını ve kendilerini evrenin merkezine oturtmakta, kendilerini en “merkezi” yerde görmekteydiler. Fakat sınıflı toplumun açgözlü insanları, İspanyollar, açgözlülüklerini, soygunlarını, cinayetlerini, hertürlü kötülüklerini kafalarında meşrulaştıracak biçimde kendilerini kendi bilinçlerinde herşeyin merkezine oturtmakta, ve bunun dışında gördüklerine hertürlü kötülüğü rahatça yapabilmekteydiler. Zaten, kendilerini diğer insanların da yerine koyarak düşünebilseler, varlıklarını diğer insanlarınki ile özdeşleştirebilseler, sözkonusu talanlarını, ve korkunç cinayetlerini rahat bir vicdanla asla gerçekleştiremezlerdi...

 

Egemen sınıflardan kaynaklanan bu düşünce tarzı, kendini herşeyin merkezine oturtarak dünyaya bu dar pencereden bakmak, ve tüm olayları sadece kendi dar kazanç hesapları açısından değerlendirmek, ileride, bir mali-sermaye diktatörlüğü olan faşist rejimlerde en mükemmel sistematik biçimine ulaşacak, ve “üstün ırk” yalanları ile birlikte en korkunç katliamların kaynağı olacaktı. Ve aynı dünya görüşü, benzer yalanlarla birlikte günümüze dek uzanacak, ve günümüzde de tüm emperyalist politikaların merkezinde yeralarak yeryüzünü kana bulamayı ve derin yoksulluklara mahkum etmeyi sürdürecekti...

 

dördüncü bölüm için tıkla                                                                                          başlangıç bölümüne dön

 

1- Keşfedilmiş kıtayı Avrupa’nın keşfi, ve yeni toplumsal trajedilerin başlayışı

 

1 a- Amerika Kıtası’na ilk yerleşimler üzerine kısa notlar

 

1 b- Amerika Kıtası’na ilk ayakbasan Avruparılar, Eirik Raude (Kızıl Erik) ve oğlu Leif Eriksson üzerine çok kısa notlar

 

1 c- Piri Reis haritası ve Kolomp’tan 71 yıl önce Amerika Kıtası’nın her iki yanını ve Avustralya’yı keşfetmiş olan Çinli amiral Zheng He üzerine çok kısa notlar

 

1 d- Binbirgece Masalları’nın kahramanı Sinbad, ve Amerika Kıtası’nın en eski kaşiflerinin Ortadoğu halklarından birileri olabileceği üzerine bir spekülasyon

 

1 e- Doğu’nun zenginliklerine ulaşmalarını sağlayacak yeni yollar arayan Batı’nın Amerika Kıtası’nı keşfi; Kristof Kolomp ve Amerigo Vespucci üzerine çok kısa notlar

 

2- Sosyalis devrime dek Kuba tarihinde hızlandırılmış bir yolculuk

 

3- Kuba’da beyaz adamı dostça karşılayan yerli halkının trajedisi üzerine kısa notlar

 

4- Afrika’dan gelen köleler, ilk isyanlar, ve Kuba halkının uluslaşma süreci

 

5- Bağımsızlık savaşına doğru Kuba’da sınıfların konumları, ABD’nin Kuba politikası, Monroe Doktrini ve Kuba’da 1844 ayaklanması

 

6- Çin’in sömürgeleştirilmesi, Kuba’nın Çinlileri, ve üç Kubalı-Çinli general

 

7- Kuba’nın bağımsızlık savaşının ilk on yılı, 1868- 78

 

8- Dağılanın yeniden toparlanması, José Martí’nin birleştirici rolü, ve “cumhuriyet”e doğru ihtilalin ikinci aşaması

 

9- ABD-İspanya savaşı, Kuba’nın ABD tarafından istila edilmesi, Amerikan askeri diktatörlüğü ve sözde cumhuriyet

 

10- Kuba’nın ABD tekellerinin eline düşmesi, sendikal örgütlenmelerin ve öğrenci hareketlerinin başlayışı

11- Machado diktatörlüğü, Kuba Komünist Partisi’nin tarih sahnesine çıkışı, Mella’nın öldürülüşü, büyüyen muhalefet, devrim ve Machado’nun devrilişi

 

Not: kahramanlık ve sahte kahramanlık üzerine birkaç söz

 

12- Devrimci Batista’dan Batista diktatörlüğü yıllarına ve ilerici 1940 Anayasası üzerine notlar

 

13- II. Dünya Savaşı sonrası Truman politikaları içinde Latin Amerika, Rio Paktı, OAS ve ABD’nin uluslararası “polis gücü” olması

 

14- En genel anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sosyal devrim, kitlelerden kopuk terör, karşı-devrimci güçlerin bazı provokasyonları ve dezinformasyonları üzerine çok kısa notlar

 

15- Devrime doğru Kuba’da sosyal yaşam, cennet içinde yaşanan cehennem, ve devrimin hedefi üzerine notlar

 

16- ABD servislerinin ve politik karar merkezlerinin sürmekte olan silahlı ayaklanma  ve Kastro üzerine kararsızlığı, ABD yönetiminin Batista ile ilişkileri, CIA’nın ve Dulles biraderlerin bazı işleri üzerine notlar

 

17- Devrime giden yolda Fidel Kastro, Moncada Kışlası baskını, hapislik ve Meksika’ya gidiş

 

18- “Kaderine” yelken açan Che Guevara, United Fruit Compan, Guatemala’nın ve Jacobo Arbenz’in trajedisi, Meksika’da kesişen yollar, Alberto Bayo ve askeri eğitim 

 

19- Kastro önderliğinde Kuba halkının devrimi, devrimci savaş sürecinde yaşananlar ve Batista’nın kaçışı

 

19 a- Gramma yolculuğu, karaya çıkış, neden Oriente bölgesi, ve Frank Pais’in ölümü

 

19 b- Sierra Maestra’dan yayılan devrimci yürüyüş, Amerikan basınının yoğun ilgisi, silahlı mücadelenin dönüm noktası, El Cubano Libre, Radio Rebelde, ve 45 örgütün destek bildirisi

 

19 c- Köylü meclisi, Jigüe Savaşı, devrime katılan askeri birlikler, zafere yaklaşırken Washington’un devrimi engelleme entrikası, William Douglas Pawley, ve Batista’nın kaçışı

 

not: William Douglas Pawley’in gerçek kimliği

 

20- Devrim hükümetinin ilk işleri, ABD’nin Kuba’ya acele bir askeri müdahale gerçekleştirmemesi üzerine düşünceler, ve karşı-devrimcilerin cezalandırılmaları üzerine 

 

21- İlk millileştirmeler, Kastro’nun ABD ziyareti, Nixon-Kastro buluşması, ABD ambargosunun başlayışı, Kuba ekonomisini ABD’den bağımsızlaştırma çabaları, Kahire’de Sovyetler Birliği ile ilk temas, sosyalizme yöneliş, ve Komünistlere hakveren Kastro

22- İdeolojik ayrılıkların belirginleşmesi ve liberallerin tasviyesi, Binbaşı Huberto Matos olayı, Camilo Cienfuegos’un ölümü, ve Kastro’ya yönelik bazı suikast planları

23- Mikoyan’ın Kuba ziyareti ile başlayan yeni dönem; ABD merkezli tekellerin ve Kubalı büyük sermayenin millileştirilmesi; ABD’nin ağırlaşan ambargosu, ekonomik sabotajları, ve Kubayı istila hazırlıkları; sosyalist enternasyonal dayanışmanın önemi, ve anti-Sovyet çığlıklar üzerine bir not

 

not: “Soğuk Savaş” yıllarındaki anti-Sovyet çığırtkanlıklar ve “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik” şiarı üzerine

 

24- Saldırıya geçen Washington; Operation Pluto; Radio Swan; CIA imalatı karşı-devrimci örgütlenmeler; Kuba’dan atılan ABD elçilik görevlileri; Kuba’nın dostlarının gücü; Kuba’da patlayan bombaları; ABD-Kuba diplomatik ilişkilerinin sonlanışı; Domuzlar Körfezi çıkartması ve emperyalizmin Amerika kıtasında ilk yenilgisi; devrimin sosyalist, kendisini ise Marksist-Leninist olduğunu açıklayan Kastro

 

25- Nasıl komünist olduğunu anlatan Kastro; “Mongoose Operasyonu”; Kuba’yı Latin Amerika’da izole etme çabaları; birleşen ihtilalci örgütler ve Kuba Komünist Partisi’nin yeniden organize edilmesi; U-2 ispiyon uçakları; dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  

 

http://www.sinbad.nu/