Yusuf Küpeli, 1 Mayıs Müfrezesi ile Kuba gezisi 2009

 

 

f) Cienfuegos’da Rafineri işçilerinin mahalleleri, Devrimi Koruma Komiteleri, yeniden iş, Trinidad, poliklinik ziyareti ve Kuba’da tıbbi hizmetler üzerine notlar

 

Okul ziyaretinin gerçekleşmiş olduğu günün akşamı, yani 4 Mayıs akşamı, yemekten sonra saat 20:00’de otobüslere binip yeniden Cienfuegos’a doğru yola çıkacaktık. Ziyaret edeceğimiz mahallelere yakın bir alanda otobüslerimiz duracaktı. Burada, kamp görevlileri tarafından gruplara ayrılacak, ve bizleri karşılamaya gelmiş olan Devrimi Koruma Komiteleri görevlilerinin kılavuzluğunda ziyaret edeceğimiz mahallelere doğru dağılacaktık... Ait olduğum grupla 5- 6 dakikalık bir yürüyüş ardından, hedefimize ulaşacaktık...

 

Devrimi Koruma Komiteleri, ziyaret edeceğimiz mahallelerde kurulmuş örgütlerdi. Her mahallenin kendi komitesi vardı. Bu mahallelerde, Camilo Cienfuegos Petrol Rafinerisi’nde çalışan işçiler yaşamaktaydılar... Mahalleler, daha önce sözünü etmiş olduğum dört odalı plastik evlerden oluşmaktaydı. Eğer söylenmese, küçük birer bahçe içindeki bu villa tipi evlerin plastikten olduklarını anlamak imkansız gibiydi. Daha önce de belirtmiş olduğum gibi evlerin her biri, sekiz bin dolara malolmuştu ve borçları ödenmişti...

 

Mahalle sakinleri, kadın-erkek, yeni doğmuş bebeğe kadar çoluk-çocuk, herkes bizleri karşılamak için dışarıya çıkmıştı. Evlerinin kapılarını açık bırakmışlardı... Sözkonusu Devrimi Koruma Komitesi’nin sorumlusu olan mahalle sakini kişinin yaptığı kısa hoşgeldin konuşmasının, yaşamları hakkında biraz bilgi vermesinin ardından, bazı sorular gelecekti. Fazla uzamayan konuşmalardan sonra, kapıların önüne yerleştirilmiş masaların üzerindeki önceden temizlenip hazırlanmış karpuz dilimlerini, değişik meyvaların dilimlerini, kekleri yemek için buyur edilecektik. Ayrıca masalarda, bol bol meyva suları ve üstleri kesilip delinmiş, deliklerine plastik kamışlar yerleştirilerek sütleri emilebilecek hale getirilmiş çok sayıda Hindistan cevizi vardı. Doğrusu, sonderece misafirperver davranmışlardı, herşeyden bolca bulunmaktaydı. Eksilenler yenilenmekteydi...

 

Bizler ispanyolca, onlar ise ingilizce bilmedikleri için, ikili iletişimler çok zor olmaktaydı. Fakat yine de, 5-6 aylık bebekleri olan genç bir çifte bir-iki sual sorabilecektim. Anne çocuk izninde idi. Baba ise Rafineri orkestrasında müzisyendi... Geniş salonları olan aynı tip evlerin hepsinin salonlarında, benzer, her yöne hareketli vantilatörler bulunmaktaydı... Bazıları tüm odaları gezeceklerdi ama, ben okadar meraklı davranmayacaktım...

 

Şüphesiz her türden sosyal yaşamda insanların kendilerine özgü farklı katagorilerde sorunları vardır. Zaten sorunlar, problemler, farklı katagorilerde can sıkıcı işler olmasa, insanlar mutluluğun anlamını bilemezler, böyle bir kavramdan haberdar olamazlar... İnsanlar, kafa yapılarına ve bilinç düzeylerine uygun biçimde, toplumsal konumlarına, yaşamdan beklentilerine, birtakım kişisel ilişkilerine, sağlık durumlarına, ve daha sayısız ayrıntıya göre, yaşadıklarını, değişik ölçülerde olumlulu ve olumsuz olarak değerlendirirler. Sözkonusu değerlendirmeleri içinde yeralan yanların hangisinin ağırbastığına bakarak, en genel anlamı ile mutlu veya mutsuz olduklarını düşünürler. Bu duygular, zaman içinde, gelişen olaylara göre farklılıklar gösterebilir...

 

Uzun sözün kısası, karşılaştığımız insanlar, sözün en genel anlamı ile yaşamlarından memnun, mutlu, ve kendilerine güvenli gözüküyorlardı. Devrimi korumaya kararlı olduklarını içtenlikle ifade etmekteydiler. Bunları söylerlerken, Kuba’nın geçmiş sosyal yaşamı ile bugünkü yaşamlarını karşılaştırmaktaydılar şüphesiz... Günün yaşamı içinde kendilerini güvenlikte hissettikleri anlaşılmaktaydı. İşleri, yeterli kazançları, evleri, sosyal sigortaları, gebelik ve çocuk bakımı izinleri, çocukları için yakınlarında kreşleri, okulları, ve daha gereksinim duydukları birçok şeyleri vardı... Tabii Kuba’da herkesin bu ölçüde mutlu olduğunu ve aynen bu işçiler gibi düşündüğünü söylemek zordur şüphesiz ama, bu da sonderece normaldir... Sosyalizm, sınıflardan ve sorunlardan tamamen arınmış bir düzen değildir...

 

Otelde kalışımızın üçüncü gününde, 5 Mayıs 2009 günü, kahvaltıdan sonra otobüslere binip mango yetiştiren bir tarım kooperatifinin merkezine gidecektik... Görüp yemiş olanlar bilirler ama, bilmeyenler için becerebildiğim kadar mango tarifi yapmaya çalışacak olursam.... Bu tropik meyvanın ağaçlarının 15- 17 metre yüksekliğe ulaşabileceği söylenmekle birlikte, eğer gözlerim ve hesaplamam beni yanıltmadıysa, Kuba’da gördüğümüz mango ağaçları en çok 5-6 metre yükseklikte idiler. Eni dar boyu uzunca koyu yeşil sert yaprakları olan bu ağacın, şeftaliden oldukça iri oval ve enine göre boyu hafif uzunca meyvaları vardı. Meyvalar, dallardan aşağıya doğru sarkan 30- 40 santim uzunluğundaki ince sapların ucunda sallanmakta idiler. Büyüklüklerine göre ağır meyvaların 2.3 kiloya kadar olanlarının bulunduğu söylenmektedir... Sarı rengin tonlarından birine sahibolan meyvanın yenen etli gövdesinin ortasında, yine oval ve oldukça yassı bir çekirdek bulunmaktadır. Meyvanın bu yenen etli kısmı, sonderece sulu ve şekerlidir. Diğer birçok meyvaya göre fazla şekerli bir tadı olan bu meyvanın, yenmesi olanaksız yeşil bir kabuğu bulunmaktadır. Sözkonusu kabuk, sapa doğru hafif kırmızımsı bir renk almaktadır. Meyva olgunlaştıkça kabuk sararmaktadır...

 

Kamp sakinlerine toplatılan mangolar, ağaçların diplerine dökülmüş olgun meyvalardı. Doğrusu mangoların hep bu şekilde toplanıp toplanmadıkları konusunda kesin bir söz söyleyemem ama, Stockholm’de tezgahlarda gördüğüm henüz olgunlaşmamış bazı sert mango meyvaları, ihraca yönelik birkısım hasadın ağaçların dallarından da yapıldığı, meyvaların henüz tam olgunlaşmadan toplandığı izlenimini vermektedir. Ayrıca, Pakistan’dan ithaledilmiş olan mangoların, çok daha sarı kabuklu, hatta asıl olarak sarı kabuklu ve biraz daha iri olduklarını söyleyebilirim... En iyisi, mango ağaçlarının, ve mango toplayan bazı kamp sakinlerinin fotoğraflarını vermek, ve vereceğim.

 

Gittiğimiz tarım kooperatifinin merkez binalarının önünde iki gruba ayrılıp, yeniden otobüslere bindirilecektik. Gruplardan daha büyük olanı, mango hasadı için yetişkin mango ağaçlarının olduğu araziye giderken, benim dahil olduğum grup, mango fidanı yetiştirilen yere gidecekti... Etrafı çitlerle çevrilmiş ve içinde küçük bir klübe ve köy tuvaleti olan bu ne çok büyük ve ne de çok küçük alanın dışındaki boş arazide keçiler otlamaktaydı... Mango fidanları, yaklaşık yarım metre yükseklikte, 30-40 santim çapında siyah plastik torbaların içlerine yerleştirilmiş topraklara ekilmişlerdi. İçlerinde yetişmekte olan mango fidanları bulunan bu birçeşit saksılar, sıra sıra dizilmişlerdi. Bolca sulanmış oldukları için, zemin çamurluydu... Mango fidanlarının olduğu toprakta, fidanların yanında ayrık otları, yabani otlar yetişmişti. Bizlerin görevi, fidanları bu zararlı otlardan arındırmaktı, ve işimizi yapacaktık... İki Kubalı genç işçi de, iki fidan bloğu arasındaki yolu kaplamış yabani otları temizlemekteydi, ve yaptıkları iş oldukça yorucuydu. Aslında, bizlerde yorulacaktık... Sözkonusu merkezden sorumlu olan, orta yaşlı melez bir hanımdı... Fidan yetiştirme merkezinin fotoğraflarını vereceğim.

 

İşlerin tamamlanmasının ardından gruplar, toplanmış mangoların depolandıkları üstü kapalı ama, yanları açık çok büyük bir merkezde birleşeceklerdi... Sandıkların içleri olgun mangolarla doluydu. İsteyen istediği kadar yiyebilirdi... Ayrıca aynı depoda, içmek için su da bulunmaktaydı... Bu yapılmış olan son işti ve kısa bir konuşmanın ardından aynı depoda özgür kalacaktık. Otobüslere binerken bizlere birer şişe içecek ve bir sandviç ikram edilecekti. Aslında, otele öğle yemeğine gidiyorduk ama, bu iş yaklaşık bir saat sonra, 01:00 sularına olacaktı... Aynı gün, akşam yemeğinden sonra, otelde bir Kuba gecesi yapılacaktı. Dans gösterilerinin de olduğu Karaip müziğinin zengin ritmi ile dolu bir gece yaşanacaktı...

 

Fakat bundan önce, yine aynı gün, öğlen yemeğinden akşam yemeğine dek geçecek olan boş zamanda, program dışı olarak turistik Trinidad kasabasına gidecektik... Talep çok olduğu için, dört otobüsle yola çıkacaktık, ve bunları değişik gruplardan birileri ayarlamıştı. Kişi başına ödenen para, önemsiz küçük bir miktardı... Trinidad, Cienfuegos kentinin 170 km kadar doğusundaydı. Kuba, batıdan doğuya doğru güney yönünde bir eğim yaparak uzandığı için, Trinidad’ın Cienfuegos’un güneydoğusunda olduğu da söylenebilir...

 

Yol, sürekli güneye doğru eğim yapan kıyı şeridi boyunca uzanıyordu ve pek düzgün değildi. Yolun kuzey yakasında, ormanlarla kaplı dağlar bulunmaktaydı. Manzara, göz alıcıydı. Bir yanda masmavi deniz, köpüklü dalgaların yaladığı koylar, ve diğer yanda tropik ormanlarla kaplı yemyeşil dağlar. Bu yol boyunca ekili araziye çok ender rastlayacaktık... Yolun darlığı ve bozukluğu nedeniyle otobüsümüzün saatte 70 kilometreden fazla hız yapabilmesi pek olanaklı değildi. Bu nedenle Trinidad’a yaklaşık iki saatte varabilecektik...

 

Otobüsümüz, her yöne doğru sokakların başladığı kent merkezinde duracaktı. Burası, şekil olarak Cienfuegos’un merkezine benziyordu... Yaklaşık 150- 200 metre uzunluğunda ve 50 metre kadar genişliğinde olan dikdörtgen biçimindeki alan, aynızamanda bankları, çiçekleri ve ağaçları ile güzel bir park yeri idi. Sözkonusu parkın dört yanındaki geniş caddelerin ötesinde, büyük ve yaşlı taş binalar yükselmekteydi. Bunların en görkemli olanı, hükümet konağı olarak kullanılmaktaydı. Burada, yan tarafta, -çan kulesi ile birlikte- eski bir Katolik kilisesi de bulunmaktaydı... Deniz kıyısı kentten yedi- sekiz kilometre kadar uzakta, güney yönünde olduğu için, denize girebilmek gibi bir şansımız yoktu... 

 

Dükkanların en yoğun olduğu bir caddeye doğru rastgele yürüyecektik. Doğrusu ben, nereye gittiğimi bilmiyordum ve umursamıyordum da. Birilerinin peşine takılmıştım... Oradan başka yollara girip yönümü iyice kaybettikten, ve yanımdakileri de kaybettikten sonra, yokuş yukarı taş bir yolun sonunda, ileride, toplanmış insanlar görecektim. Ve merakla oraya doğru yürüyecektim... Güneş sanki beynimin içine işliyordu, ve biraz sonra alev alacak gibiydim. Yanda hasır şapkalar satan bir dükkan görüp, içine dalacaktım. Eskiden olsa böyle bir şapkayı bana “silah zoru” ile zor giydirirlerdi. Bu kez, hasırdan örülmüş fötr bir şapkayı kendi isteğimle alıp, yaşamımda ilk kez kafama geçirecektim... Aslında bunda garipsenecek bir durum yoktu ama, alışkanlıklar, ve bilincinde olunmadan sahibolunan birtakım tutuculuklar, ve en önemlisi gerek duymamış olmam, şimdiye dek böyle bir şapka giymemi engellemişti. Aslında şimdi de normal bir fötr şapkayı kafama takarak sokağa çıkmamı, veya bir papyon gravat takmamı kimse sağlayamaz... Hasır şapkanın faydası olacaktı...

 

Kalabalığın bulunduğu yerden, başka istikamete, yokuş yukarı, bir yol daha çıkıyordu. Hediyelik eşya satıcıları, sözkonusu yokuşun iki tarafına portatif tezgahlarını açmışlardı. Tahtadan oyuncaklar, gerdanlıklar, küpeler, süs eşyaları, biblolar, işlenmiş puro kutuları, ve daha birsürü ufak-tefek şey satıyorlardı. Doğrusu pek alışveriş yapan yoktu ama, onlar yine de bu sıcakta yerlerinde duruyorlar, turistleri bekliyorlardı. Sayıları oldukça fazlaydı... En tepedeki tezgahlardan birinin sahibi olan genç hanım, ön cebimden gözüken iki tükenmez kalemden birisini kendisine vermemi isteyecekti. Kalemi ona verip giderken, beni durduracak ve işlenip cilalanmış tahta bir gerdanlığı boynuma geçirerek teşekkür edecekti. Bu da onun hediyesiydi. O istemediği halde, diğer kalemi de uzatıp verecektim... Sözkonusu satıcı hanımdan biraz uzaklaştıktan sonra, boynumdaki gerdanlığı usulca çıkartıp cebime koyacaktım. Bu şey kızlar içindi, ve zaten hanımlar için olmasa bile, ne gerdanlık, ne küpe, ne yüzük ve ne de bir başka aksesuar kullanabilirdim...

 

Kuba’da tükenmez kalem pek bulunmuyordu. Giderken, daha çok, kalem, boya vs. gibi hediyeler götürmemizi söylemişlerdi... Benzer, hatta çok daha büyük bir hediyelik eşya pazarına, sıra sıra masalara, Havana limanına yakın bir yere kurulmuş olan geniş güzel parkın yanında da rastlayacaktım. Yalnız, bunlara, hediyelik eşya satıcılarına ve aynı parkın kıyısına kurulu kitap sergilerine, eski ve yeni kitaplar satan kişilere, sadece haftanın belirli günlerinde rastlanabiliyordu. Kitapçılara iki kez, hediyelik eşya satıcılarına ise bir kez rastlayacaktım...

 

Kuba ile ilgili bir yalanı burada hemen açık etmeliyim... Türkiye’de yaşamayan Türk bir bayanın elime tutuşturduğu Türkiye’de basılmış Kuba ile ilgili turist rehberinde, “Kuba vatandaşlarının kendi ülkelerinde özgürce dolaşamadıkları, kentten kente gidemedikleri, bunun yasak olduğu, sadece turistlerin rahtça dolaşabildikleri”, anlatılmaktaydı... Sözkonusu anlatıma, ahmakça bir yanlış denemezdi herhalde. Bu kuyruklu yalan, kanımca, sonderece art niyetli ve düşmanca duygularla üretilmişti. Bunları yazan, aklısıra, insanları sosyalizmden soğutmaya çalışıyordu. Sözkonusu yalan, dezinformasyon, sosyalist ülkeler için soğuk savaş yıllarında söylenen, “kapıda yabancı bir erkeğin şapkasını gören koca içeriye girmez”, gibisinden kışkırtıcı ve korkutucu yalanları çağrıştırmaktaydı. Ve zaten anlaşılan, Kuba ile ilgili bu yalan da, aynı düşünce yapısının ürünüydü...

 

Kuba vatandaşları, ülkelerinin içinde, kimseye sormadan ve herhangi biryerden izin almadan, istedikleri zaman ve istedikleri biçimde yolculuk yapabilirlerdi. İsterlerse özel arabaları ile, isterlerse otobüsle, isterlerse trenle, ve yine isterlerse uçak ile istedikleri yere özgürce gidebilirlerdi...

 

İsteyen istediği zamanda istediği yere gidip gezmekte özgürdü ama, nüfusun dağılımındaki dengenin ekonomiyi de olumsuz biçimde etkileyerek bozulmaması, İstanbul’un başına gelmiş olanın bir benzerinin Havana’nın başına gelmemesi, başkentin aşırı bir nüfus yoğunluğuna sahibolmaması amacıyla, son zamanlarda bazı kurallar getirilmişti. Kentin yerlisi olmayanların bu kentte sürekli yaşayabilmeleri, Havanaya yerleşebilmeleri bazı kurallara bağlanmıştı. Bunun için ya evlilik yapmak, ya da sürekli bir iş sahibi olmak gerekiyordu. Fakat yine isteyen, sadece gezip görmek için, istediği zaman Havana’ya gelip, bu kentte birsüre kalabilirdi. Misafir olarak birsüre Havana’da yaşayabilirdi... Zaten, daha sonra Havana’da kalacağım otelde, başka uzak kentlerden, ülkenin en doğu ucundaki Santiago de Cuba kentinden gelmiş birçok Kubalı ile, Kubalı gruplarla karşılaşacaktım. Ayrıca, ICAP çalışanlarından genç bir adam da, Santiago de Cuba’dan olduğunu söylemişti...

 

Ertesi gün, 6 Mayıs Çarşamba günü, kahvaltıdan sonra, sabah saa 09:00’da, Camilo Cienfuegos Petrol Rafinerisi’ne doğru yola çıkacaktık. Daha önce, Kuba ekonomisi hakkında birtakım sınırlı bilgiler verirken kısaca anlatmış olduğum için, sözkonusu Rafineri ile ilgili bilgileri tekrarlamaya gerek yok sanırım... Yeni olan ve şimdi anlatılması gereken, kaldığımız otelde öğle yemeğini yedikten sonra yapacağımız poliklinik ziyaretidir.

 

Yine 6 Mayıs Çarşamba günü, öğleden sonra 14:00 sularında, iki farklı gruba ayrılarak Cienfuegos bölgesindeki polikliniklerden iki tanesini ziyarete gidecektik... Bizim grubumuz, 7 numaralı Poliklinik’i ziyaret edecekti... Burası iki katlı büyükçe temiz bir binaydı. Görevliler, baş hemşire ve bir hekim bizleri üst katta bir salona alacaklardı. Yanlarında bir hemşire daha vardı, ve bir ara sendika başkanı da toplantıya katılıp bilgi verecekti. Aynı poliklinikte, bir miktar tıp fakültesi öğrencisi de eğitim görmekte, staj yapmakta idi...

 

Birleşmiş Milletler’in verilerine göre Kuba, tıp alanında, hekimlik hizmetlerinde dünyanın en iyisi idi. Ayrıca bu konuda Kuba, büyük bir uluslararası dayanışma örneği vermekteydi. Kubalı hekimler ve hemşireler, Bolivya’dan Venezuellaya dek birçok Latin Amerika ülkesinde, beş kıtada, özellikle yoksul ülkelerde gönüllü tıp hizmeti vermekte idiler. Kubada bulunan tıp fakültelerinde, aralarında ABD’nin de olduğu dünyanın birçok ülkesinden öğrenci eğitim görmekteydi. ABD’de tıp eğitimi çok pahalı olduğu için, yoksul ve yetenekli öğrenciler bu eğitimi karşılıksız olarak Kuba’da alabilmekteydiler. Kuba’da tıp eğitimi veren üç üniversite bulunmaktaydı. Tüm üniversitelerin masrafları devlet tarafından karşılanmaktadır ve 2008 yılı verileriyle ülkede 24 bin tıp öğrencisi, hekimlik eğitimi gören öğrenci bulunmaktadır. Yine aynı yılın, 2008 yılının verilerine göre, Kuba üniversitelerinde 123 ülkeden 31 bin yabancı öğrenci eğitim almıştı...

 

Eğitim alan yabancı öğrencilerin, ve bunların arasında bulunan ABD’li öğrencilerin Kuba hükümetine herhangi bir şekilde borçlanmaları sözkonusu değildir. Kuba’nın olanakları ile eğitim görenlerden, eğitim masrafları Kuba tarafından karşılananlardan Kuba’nın tek istemi, bilgilerini pazarlamamaları, hekimliği kişisel bir kazanç kapısı haline getirmemeleri, kendi ülkelerine dönünüp yoksul insanlarına yardımcı olmalarıdır... Heryerde olduğu gibi Kuba’da da hekimlik eğitimi altı yıl sürmektedir. Hemşirelik eğitimi ise beş yılı almaktadır. Ülkede her 600 kişi için bir hekim bulunmaktadır...

 

Kuba’da aile başına 1.7 çocuk düşmektedir. Her bin bebekten ancak 5.6 kadarı yaşamını yitirmektedir... Anlaşılmış olacağı gibi bu durum, yani bebek ölümleri, sonderece düşüktür- ABD’de gerçekleşen bebek ölümlerinden daha düşüktür. Diğer yandan, aile başına 1.7 çocuk düşmesi, nüfus artışının durduğu, hatta nüfusun biraz azalacağı anlamına gelmektedir. Böylesi, eğitim düzeyi yüksek ülkelerin gerçeğidir. Yoksulluk arttıkça, ve eğitim düzeyi düştükçe, çocuk üretimi ile birlikte bebek ölümleri de artmaktadır. Bebek ölümlerinin çokluğuna karşın, yoksul ve eğitimsiz toplumların nüfusları çok daha hızlı artmaktadır...

 

Sadece Cienfuegos bölgesinde üç büyük hastahane bulunmaktaydı. Bunlardan biri, her konuda hizmet veren tam teşkilatlı bir hastahane, diğeri çocuk hastahanesi, ve üçüncüsü de sinir ve ruh hastalıkları hastahanesidir. Ayrıca bölgede sekiz adet poliklinik hizmet vermektedir... Ziyaret ettiğimiz 7 numaralı Poliklinikte, 84 tane hekim görev yapmaktaydı ve bunlardan 70 tanesi uzman hekimdi. Yine aynı hastahane de 103 hemşire çalışmaktaydı. Sözkonusu polikliniğe başvurmadan önce, bir aile hekimine, veya bir başka hekime, veya bir hemşireye gözükmek, onun tarafından sevkedilmek gerekiyordu. Bu polikliniğin bölgesinde 14 tane aile hekimi ve hastahane öncesi başvurulabilecek yedi adet hemşire grubu bulunmaktaydı... Sözkonusu 7 numaralı Poliklinik, günün 24 saati açıktır...

 

Aynı poliklinikte çocuklar aşılanmaktadırlar ve onlar aşının ardından bir saat kadar hastahanede kontrol altında tutulmaktadırlar. Üç yaşına gelinceye dek çocuklara 13 farklı aşı yapılmaktadır... Hamilelik döneminde anneye üç kez ultrajud (rahimdeki çocuğun gelişimini dışarıdan görme) kontrolları yapılmaktadır. Rahimdeki çocukta bir gelişim bozukluğu varsa eğer, bu rahatsızlık, sakatlık, anne-babaya anlatılmaktadır. Sözkonusu çocuğun alınıp alınmamasına, anne-baba karar vermektedir. Eğer çocuğun doğması istenirse, onlara hertürlü yardım verilmektedir. Özürlü çocuklar, yaşamları boyunca da yardım almaktadırlar... Anlaşılan Kuba gibi sıcak ülkelerde çocukların ergenlik dönemi biraz erken başlamaktadır. Bu nedenle olmalı, 10 yaşından itibaren her çocuğa HIV ve AIDS konusunda bilgi verilmektedir. Koruyucu malzemeler bedava dağıtılmaktadır. Sözkonusu koruyucu maddeler konusunda gençler hekimlere danışmaktadırlar... Günümüzde Kuba’da 800 AIDS olayı tesbit edilmiştir. Kuba, kendi AIDS ilacını, daha doğrusu hastalığın sürecini frenleyen ilacı kendisi üretmektedir. AIDS hastaları evlerinde yaşamakta ve ilaçlarını alabilmek için düzenli olarak polikliniğe uğramaktadırlar. Yaşamlarının son evrelerini ise poliklinikte geçirmektedirler...

 

Rastlanan en genç anne 16 yaşındadır. Böyleleri yalnız bırakılmamakta, bunlara hertürlü malzeme yardımı ve pratik yardım yapılmaktadır. Paralı annelik izni, gerekli olan süre boyunca verilmektedir. Eğer gerekli görülürse anne, ömrü boyunca tam ücretini alarak evinde kalabilmektedir. Yardım, gereksinim ölçüsündedir... Değişik salgın hastalıklara karşı herkes aşılanmaktadır...

 

Ziyaret ettiğimiz 7 numaralı Poliklinikte, operasyonlar da yapılmaktadır. Aynı poliklinikte, psikiyatri tedavisinden diş hekimliğine, tekrar işe döndürme (rehabilitasyon) tedavisinden, konuşma bozuklukları tedavisine, masaj bölümlerinden hastalık jimnastiğine dek değişik bölümler, hariciye, dahiliye, cildiye vs. bölümleri bulunmaktadır.

 

Her iki kattaki tertemiz koridorları dolaşarak değişik bölümlerine gözatma fırsatı bulduğumuz poliklinikte, herhangi iç burkan bir durumla karşılaşmayacaktık. Koridorlarda umutsuzca bekleyen, kötü durumda gözüken tek bir hasta bile yoktu... Örneğin, üzerinde diş tedavisi yapılan koltuğun ve bağlantılı aygıtların İsveçte olanlardan bir farkı, bir eksiği olduğu gözükmüyordu. Görünümü ve renkleri biraz farklı olduğu için, sözkonusu yepyeni aygıtın hangi ülkenin üretimi olduğunu soracaktım. Dediklerine göre, bunlar Brezilya’dan ithal edilmişlerdi... Hastalık jimnastiğinin yapıldığı salondaki aygıtlar da, İsveçte olanlardan farklı değillerdi. Görünümü biraz farklı olan yürüme şeridi de sanırım Brezilya malı idi... Polikliniğin geniş giriş salonunda, çok sayıda sandalye ve sıra vardı ama, bunların üzerlerinde sadece 7- 8 kadar hasta oturup sırasını beklemekteydi... Çıkışta, 7 numaralı Poliklinik’in hemen bitişiğinde, bir de eczane bulunduğunu farkedecektim. Poliklinikten çıkan, ilaçlarını hemen buradan alabilirdi...

 

başlangıç bölümüne dön                                                                                                   diğer bölüme git

a) ICAP, Julio Antonio Mella Enternasyonal Kampı, 1 Mayıs Müfrezesi, ABD’de hapiste beş Kubalı  ve Kuba gezisi üzerine kısa genel bilgiler

 

b) ALBA, Camilo Cienfuegos Petrol Rafinerisi ve Kuba ekonomisi üzerine geziden kısa notlar

 

c) Matanzas, tarla da iş, Devrim Müzesi, Dostluk Evi’nde mükemmel akşam yemeği, müzik ve dans ziyafeti

 

d) Devrimin 50nci yılında 1 Mayıs kutlaması, ve Kuba ile dayanışma toplantısı

 

e) Cienfuegos, lüks otel, sanat okulu ziyareti, ve Cienfuegos sokaklarında gezinti

 

f) Cienfuegos’da Rafineri işçilerinin mahalleleri, Devrimi Koruma Komiteleri, yeniden iş, Trinidad, poliklinik ziyareti ve Kuba’da tıbbi hizmetler üzerine notlar

 

g) Santa Clara; savaş ganimeti müze tren; Che Guevara’nın anıt mezarı, anıtı, ve Devrim Tarihi Müzesi; ICAP lokantasında öğle yemeği; Havanaya, kampa dönüş

 

h) Uluslararası gece,  farklı ülkelerin katılımcılarından yemek örnekleri, müzik dinletileri ve dans gösterileri, Havana’da özgürce geçen son gün, Anneler Günü ve kampta son gece eğlencesi

 

i) Havana’da otelde geçen beş bağımsız gün, çevrenin adım adım keşfi, Capitol Binası, Santa Maria plajı, Havana turu ve dönüş

 
FOTOĞRAFLAR

01) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, kamptan görüntüler, 25 Nisan 10 Mayıs 2009

02) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, kamptaki kültürel faaliyetleren bazı kareler, 25 Nisan- 10 Mayıs 2009

03) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, Türkiye grubundan hanımlarla ve diğer gruplarla Matanzas’a, plaja giderken ve diğer bazı eylemlerden fotograflar.

04) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”,  1 Mayıs Müfrezesi 2009 tarlada işte,  25 Nisan- 10 Mayıs 2009

05) Havana, Devrim Müzesi (devrimden önce diktatör Batista’nın başkanlık sarayı),  29 Nisan 2009

06) “Julia Antonio Mella Uluslararası Kampı” sakinleri için ”Dostluk Evi”nde örgütlenen ”1 Mayıs için kadeh kaldırmak” adlı geceden fotoğraflar, 29 Nisan 2009

07) Devrimin 50nci yılında Havana “Devrim Meydanı”nda 1 Mayıs kutlamasından fotoğraflar. İki saat onbeş dakika boyunca alandan duraksız bir milyon kişi geçti. 1 Mayis 2009

08) Havana’dan görüntüler, Martires Parkı yakınlarındaki el işleri pazarı, sokakta öğrenciler, ve Kuba İle Dayanışma Toplantısı (2 Mayıs 2009).

09) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, Cienfuegos’a yolculuktan ve Cienfuegos’dan bazı görüntüler, 3 Mayıs 2009

10) “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, Cienfuegos’da kaldığımız lüks otel, ve otelin önünden körfezin görünüşü, 3- 7 Mayıs 2009

11) Cienfuegos, “Benny More Sanat Okulu”nu ziyaret, 4 Mayıs 2009

12) Cienfuegos, petrol işçilerinin mahallesi ve “İhtilali Savunma Komiteleri” ile tanışma, 4 Mayıs 2009

13) MANGO FİDANLIĞINDA VE MANGO BAHÇESİNDE ÜRETİME KATKI, Cienfuegos, 5 mayıs 2009

14) Cienfuegos-Trinidad gezisi, 5 Mayıs 2009

15) Cienfuegos Petrol Rafinerisi ve 7 Numaralı Poliklinik ziyareti fotoğrafları. Cienfuegos, 6 Mayıs 2009

16) Cienfuegos-Santa Clara yolundan ve Santa Clara’da “Müze Tren” ziyaretinden fotoğraflar. Silah yüklü tren 28 Aralık günü Santa Clara’ya girerlerken, Che Guevara tarafından elegeçirilmiştir... Santa Clara, 7 Mayıs 2009

17) Che Guevara’nın anıt mezarı, Che Guevara anıtı ve devrim müzesi. Santa Clara, 7mayıs 2009

18) “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”nda Uluslararası Gece, farklı ülkelerin temsilcilerinden yemekler, gösteriler, dans, müzik, Havana, 8 Mayıs 2009

19) “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”nda son gece, anneler günü kutlaması, ve müzikli eğlence. Havana, 9 Mayıs 2009

20) Havana’dan değişik görüntüler 1, 25 Nisan- 15 Mayıs

21) Havana’dan görüntüler 2, Limana yakın Martires Parkı ve çevresi, 9 ve 14 Mayıs 2009

22) Havana’dan görüntüler 3, körfezin girişini kontroleden Real Fuerza Kalesi Ulusal Müzesi ve içindekiler, 9 Mayıs 2009

23) Havana’dan görüntüler 4, kent turundan kareler, 14 Mayıs 2009

24) Havana’dan görüntüler 5, Real Fuerza Kalesi Ulusal Müzesi’nin en üstteki teras katından karşı kıyı ve Martires Parkı’dan kareler

25) Havana dan görüntüler 6, Mártires Parkı yakınlarından San Fransisko Meydanına ve oradanda Capitol Binası’na yürüyüşün fotoğrafları ve bir sebze-meyva-et pazarı. 14 Mayıs 2009

26) Havana dan görüntüler 7, Eski Havana’dan, rastgele kareler, 10- 14 Mayıs

27) Havana’dan görüntüler 8, Havana’nın Çin mahallesine doğru yürüyüş ve Çin mahallesinden görüntüler, 14 Mayıs 2009

28) Havana dan görüntüler 9, rastgele fotoğraflar, alışveriş yerleri, dükkanlar, ara sokaklar, voodoo, ve Santa Maria plajı. Foto YUSUF, Havana, 10- 14 Mayıs 2009

http://www.sinbad.nu/