Yusuf Küpeli, 1 Mayıs Müfrezesi ile Kuba gezisi 2009

 

 

h) Uluslararası gece,  farklı ülkelerin katılımcılarından yemek örnekleri, müzik dinletileri ve dans gösterileri, Havana’da özgürce geçen son gün, Anneler Günü ve kampta son gece eğlencesi

 

Kamptaki son gecemize bir gün kala, 8 Mayıs 2009 günü öğleden önce, kamp meydanında bir Dayanışma Toplantısı örgütlendi... Değişik ülkelerden grupların heyecanla bekledikleri asıl olay ise, aynı günün akşam üzeri, saat 20:00’den sonra gerçekleşecek Uluslararası Gece idi.

 

Kampta kalan farklı ülkelerden grupların üyeleri, bu gecede olabildiğince kendi ulusal kültürlerini tanıtmaya çalışacaklardı. Kendi ülkelerinden yemekler yapıp hekese ikram edeceklerdi. Müzik dinletileri, dans gösterileri, veya becerebildikleri bir başka sahne gösterisi sergileyeceklerdi. Hernekadar böyle bir iş için önceden hazırlıklı gelmemiş olsalarda, özellikle yemek pişirme konusunda oldukça fazla malzeme eksikliği bulunsa da, insanlar büyük bir telaş içinde işlerine koyulacaklardı. Kampın büyük mutfağı tüm misafirlere açılmıştı. Değişik grupların üyeleri, bilgileri ve olanakları çerçevesinde en iyisini yapabilme yarışına girişmişlerdi...

 

İsveç grubuna dahil olmamla birlikte, iki tane grubum var sayılırdı aslında... Vaktimin çoğunu, rahat anlaşabildiğim Türkiye grubuyla, bu grupta çoğunluğu oluşturan akıllı genç hanımlarla geçiyordum. Bu durum, kendiliğinden oluşmuştu. Onları rahatsız edecek herhangi bir davranışım yoktu herhalde, ve onlar da bana karşı çok iyi idiler... Beni onlardan sananlar da olabilirdi...

 

İsveç grubundan olan ve beni önceden tanıyan kişi, yemekleri benim yapmamı isteyecekti. Buna karşın ben, bazı İsveç yemekleri yapabilecek olsam da, daha çok çeşit çeşit, hatta en zor Türk yemeklerini rahatça yapabilirdim ve bu yemekler orada sükse de yaparlardı ama, bunlardan biri ile İsveç temsiledilemezdi. Bu nedenle, işten kurtulacak, rahatlayacaktım. Zaten oldukça fazla malzeme eksikliği de vardı, ve özellikle Kuba’da baharat bulunamıyordu. Giderken yanımızda baharat götürmemizi de söylemişlerdi ama, son anda baharatları valizimden çıkartmıştım...

 

Aslında isveçliler, kendileri açısından en akıllıca çözümü bulmakta gecikmeyeceklerdi. Kanelbullar (tarçınlı yumrular) yapmaya karar vermişlerdi. Anlaşılan yanlarında kanel (tarçın) ve kardemumma (kakule) vardı. Zaten gerisi de, her yerde bulunabilen buğday unu, maya, tereyağ, süt, ve toz şeker idi. Ayrıca, keklerin üzerlerini parlatabilmek için yumurtaya ve garnitür olarakta keklerin üzerlerine serpilen şeker kristallerine gereksinim vardı ama, bu sonuncusu olmasa da olurdu... Fırından yeni çıkmış ve helezon yaparak kabarmış sonderece yumuşak kanelbullarlar, mis gibi tarçın kokan bu -fırından yeni çıkmış- ekmek içi yumuşaklığındaki kekler, kahve veya çay ile mükemmel giderlerdi... İsveçliler, gerçekten de umduğumdan çok çok daha güzel, yüzlerce ve yüzlerce kanelbullar üreteceklerdi. Sözün kısası, oradaki herkese yetecekte artacak kadar mis gibi tarçın kokulu kanelbullar üreteceklerdi...

 

Türkiyeden gelmiş olan genç hanımlarda ne yapacaklarına karar vermişlerdi... Giresunlu olmakla birlikte İstanbul’da yaşayıp çalışan bir genç hanım, arkadaşlarını, kabak çiçeği dolması yapma konusunda ikna etmişti. Bazı yerlerde kabak çiçekleri gördüğünü söylemişti. Bunları nasıl, nerede görmüştü bilemem ama, biraz pirinç, biraz kıyma, ve biraz soğan bulmak okadar zor değildi. Sözkonus dolmanın malzemesi hazır sayılırdı...

 

Kızlar, bol miktarda kabak çiçeği toplayacaklar, ve dayanışma içinde bu çiçekleri doldurup dolmayı hazırlayacaklardı. Biraz da biber dolduracaklardı... Ana yemekleri buydu, yanına da güzel bir çoban salata yapmışlardı. Salatanın içine taze nane de koymuşlardı... Bir de, Türkiye’den getirmiş oldukları beyaz peyniri, hellim peynirini, ve zeytinleri sergilemişlerdi... Herşey çok güzel olmuştu. Kamptaki herkesin beğenisini kazanan bu Türk yemekleri, çabucak tükenecekti... Yüzlerce yemek türü tanır, ve zeytinyağlısından sade yağlısına dek bunları ustaca yapabilirdim ama, kabak çiçeği dolmasını ilk kez yiyordum. Gerçektende çok güzel olmuştu....

 

Aslında söz aramızda, herhangi bir Latin Amerika mutfağının Türk mutfağı ile rekabet edebileceğini sanmıyorum... Çağdaş romanın en büyük ustalarından Brezilyalı Jorge Amado’nun bazı yapıtlarında, zaman zaman, büyüleyici bir anlatımla, acının ve tatlının sentez olduğu yemeklerden iştah açıcı biçimde sözedilir ama, ben böyle bir Latin Amerika yemeği tatma şansına sahibolamayacaktım. Diğer yandan, acının ve tatlının sentez olduğu lezzetler, Türk mutfağında bolca vardır. Soğuk yenen birçok zeytinyağlı yemeğe şeker karıştırılırken, aynızamanda damak tadına göre açı da karıştırılır... Latin Amerika mutfağını gerçekten tanıdığımı söyleyemesem de, İsveç’te ve Kuba’da görebildiğim sınırlı örnekler dışında bu mutfak hakkında ciddi bilgilerim olmasa da, sözkonusu mutfağın Türk mutfağı ile rekabet edemeyeceğini rahatça söyleyebilirim. Hatta, yine sınırlı olan birtakım deneyimlerime dayanarak, dünyanın başta gelen en zengin mutfakları arasında sayılan Çin ve Fransız mutfaklarının dahi Türk mutfağının gölgesinde kalacaklarını iddia edebilirim.

 

“Türk mutfağı” derken, herhangi şövenist bir duygu ile konuşmadığım kanısındayım. Zaten bu duygu bana yabancıdır... Her yana yollar üzerinde yeralan Anadolu topraklarında, en eski çağlardan beri kurulup yaşamış, tarih olmuş onlarca ve onlarca medeniyetin lezzetleri harman olmuşlardır. Aynı topraklarda binlerce yıldır kurulup yıkılan birbirlerinin mirasçısı değişik medeniyetlerin kültürlerinin bir parçası olan mutfak zenginlikleri, geçmişten geleceğe aktarılarak, birbirleri ile karışarak, ve birbirlerinden esinlenerek, mükemmel yepyeni sentezler oluşturmuşlardır. Sonuçta bunların hepsi, günümüzde, -Türklerin birlikte getirdikleri ile birlikte- “Türk mutfağı” adı altında tanınır hale gelmişlerdir.

 

Yaklaşık 900- 1000’li yıllardan itibaren  giderek artan sayılarla Anadolu’ya yerleşmeye başlayan Türk aşiretleri, bu topraklarda şekillenmiş binlerce yıllık zengin kültürü reddetmemiş, büyük bir merakla bunu kendisine maletmeye çalışmış, dilini ve birlikte getirdiklerini yeni katkılarla koruyarak bu yeni zengin kültürü içselleştirmiş, onunla bütünselleşmiştir. Müslümanlaşıp Türkleşen birkısım yerli halkta, hem soyun, fiziki görünümün karışıp çeşitlenmesine, melezleşmesine neden olurken, hem de kültürün zenginleşmesine katkı yapmıştır... Zaten aynı nedenle, Anadolu’ya gelmiş ve oradan Balkanlar’a geçmiş olanlar, çok büyük bir imparatorluk dahi kurabilmişlerdir... “Türk mutfağı” olarak adlandırılan mutfağın zenginliği, üstünlüğü, binlerce yıldır birikmiş olan alabildiğine farklı deneyimlerin, emeklerin bir sentezi olabilmesinden kaynaklanmaktadır. Dünyamızda bu ölçüde karışıp harman olabilmiş başka kültürler bulabilmek zordur...

 

“Türk mutfağı” olarak anılan mutfağın zenginliğinin bir diğer nedeni de, bölge doğasının bitki ve hayvan türleri açısından alabildiğine çeşitlilik taşımasından, çok zengin olmasından kaynaklanmaktadır. Böyle bir zenginlik, ne tropikal iklimlerde, ve ne de Anadolu çoğrafyasına göre daha soğuk iklimlerde bulunabilir...

 

Yalnız, diğer kültürler gibi yemek kültürü de zaman içinde durağan değildir. Bir ülkenin yemek kültürü aynı şekliyle ve sürekli zengin kalacak ve diğerlerininki de bu kültüre göre hep fakir kalacak diye bir kural yoktur. Hele hele dünyanın giderek hızla küçüldüğü, iletişim ve haberleşme olanaklarının iğmesi artan bir hızla geliştiği günümüzde farklı kültürler, sınırları tanımayarak hızla yayılmaktadırlar... Yemek kültürleri, doğanın olanakları yanında, bu doğada şekillenen medeniyetlerin ilerilik, zenginlik, ve diğer medeniyetlerle yapabildikleri alışveriş ölçüsünde ve akan zaman içinde değişirler, zenginleşirler. Zaman içinde ilerleyen bilgilere, teknolojilere, değişen yaşam tarzlarına, ve zamanın ruhuna bağlı olarak birtakım yemekler unutulurken, yenileri gelirler, veya eskileri yeni biçimler alarak, evrimleşerek varlıklarını sürdürürler... İletişim teknolojilerinin, havadan kısa sürede yapılabilen göreceli ucuz ve hızlı nakliyatların, internet sitelerinde uçuşan yemek tariflerinin alabildiğine gelişmiş olduğu günümüzde, bir başka ifadeyle giderek küçülen dünyamızda, biryandan ayaküstü yenebilen birtakım kolay ve sağlıksız ticari gıdalar ulusal mutfakları geriletirlerken, diğer yandan da ulusal yemek kültürleri hızla yayılarak ve bazı ufak değişikliklere uğrayarak farklı mutfakların yemekleri haline gelmekte, bu mutfakları geçmişe göre zenginleştirmektedir...

 

Aslında bu geçmişte de böyle idi ama, sözkonusu alışveriş hiçbirzaman günümüzdeki hıza ve yoğunluğa sahibolamamıştı... Örneğin, İtalya’da ünlenen makarna türlerinin anavatanı Çin’den başka biryer değildir. Günümüzde Ukrayna sınırları içinde olan Poltava’da, 1709 yılında Rus Çarı Büyük Petro’ya (I. Petro; yönetimi, 1682- 1725) yenilmesinin ardından, sağ kurtulan sınırlı sayıdaki askeri ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Moldova’ya (Boğdan) sığınan XII. Karl (Charles XII; yönetimi, 1697- 1718), veya “devletin kayıtlı malı” anlamına Türklerin verdikleri ad ile “Demirbaş Şarl”, bu topraklarda geçirdiği hareketli dört yılın ardından İsveç’e dönerken, diğer birçok şey ile birlikte beraberinde lahana dolmasını ve leylak fidanlarını da götürecekti. Günümüz İsveç’inde, hazırlanıp karton paketlere yerleştirilerek dondurulmuş lahana dolmalarını, “kċldolma” adıyla tüm dükkanlarda bulabilmek olanaklıdır. İsveç’te syren adını alan leylak ağaçları ise, İsveç’in hemen hemen her köşesinde, mevsimi gelince, salkım salkım hoş kokulu çiçeklerini açmaktadırlar... Örnekler uzar gider... Eskiden, ancak seyyahlar, tüccarlar, büyük göçler, ve askeri istilalar yollarıyla ve göreceli bir yavaşlıkla sınırlı biçimde yayılan kültürler, günümüzde, bir bilgisayar tuşuna basmanız ile önünüze gelebilmektedir...

 

Nasıl Türk mutfağında yaklaşık 400- 500 yıl önce patates, domates ve bunlarla ilgili yemek ve salata türleri mevcut değilse, yine Amerika kıtasının sıcak bölgelerinde ve Çin’in sıcak güneyinde yetişen patlıcanın çok geç girdiği Türkiye’de bu sebzenin artık en az 40 çeşit yemeği yapılabiliyorsa, bundan 40-50 yıl önce de İsveç’te birçok akdeniz sebzesi ve meyvası hemen hemen hiç tanınmıyormuş. Günümüzde ise tüm Akdeniz sebzelerini ve meyvalarını, dünyamızın farklı köşelerinden hertürlü meyva ve sebze türlerini, İsveç’in manav tezgahlarında rahatça bulabilirsiniz. Artık İsveç dergilerinde, sanki İsveç yemeği imiş gibi, bazı çok ufak değişikliklerle kıymalı biber dolması tarifleri verilmekte, bulgur pilavının nasıl yapılacağı anlatılmaktadır. Aynı dergilerde, bulgur salatası, kısır, veya mercimek köftesi tarifleri verilebilmektedir...

 

Günümüzde farklı ülkeler, ekonomik zenginlikleri oranında, kendi doğa koşullarının verilerini çok aşan olanaklarla, farklı doğalarda yetişenlerden kolayca yararlanarak, mutfak kültürlerini zenginleştirebilmektedirler... Şüphesiz yine de isveçlilerin, kuş üzümlü, çam fıstıklı, bol kıyılmış soğanlı, yenibaharlı zeytinyağlı biber dolmaları, zeytinyağlı patlıcanlı pilavlar, hamsili pilavlar, iç pilavlar yapabilmesini beklemek olanaksızdır. Patlıcanlı, bol kıyılmış soğanlı ve yeşil biberli, domatesli, ve bol dereotlu bulgur pilavları yapmalarını ummak, düştür. Gerçek bir imam bayıldı yemeğini becerebilmeleri olanaksızdır... Artık ticari döner kebabı heryerde satılmakla birlikte, İskender kebabını, içli köfteleri, veya diğer köfte ve kebap çeşitlerini doğru-dürüst yapabilmeleri imkansızdır... İsveç lokantalarında balık çorbası bulunmakla birlikte, 7-8 çeşit sebze ile zenginleştirilmiş Trakya usülü balık çorbasınının lezzetinde bir çorbayı isveçliler bilemez... İsveç’in yerine örnek olarak bir başka ülkenin adını da koyabilirsiniz. Örneğin, Akdenizli olmalarına ve bazı yemek adları ile balık adlarının türkçedekilerle ortak olmasına karşın, Grek mutfağında da Türk mutfağının zenginliğini bulabilmek kesinlikle olanaksızdır...

 

Yemekler, tarifle, verilen ölçülerle aynı güzellikte yapılamazlar. Ahçılık, ressamlık, resim yapmak gibi birşeydir. Şukadar gram şu boya ile vs. diye verilen tariflerle nasıl resim yapılamazsa, bir ressamın duyarlılığına sahibolmadan da güzel yemek yapılamaz... Geçmişten gelen ırsi yetenek, kültürel birikim, deneyim, bilgi, alışkanlık, neyin ne ile uyuşabileceğini doğru kestirmek, ve ruh isteyen bir iştir bu. Bu işin ruhu, ağırlıklı olarak, başka insanların mutlu olmalarından, zevk almalarından mutluluk duyabilmekte, gerçek anlamıyla gelişmiş bir sosyal varlık olabilmekte gizlidir. İnsanların beğenilerini ve sevgilerini hertürlü maddi kazancın üstünde tutabilmekte gizlidir. Başka insanların mutluluklarını ve sevgilerini önemsemeyen, toplumsal anlamda yapıcı olmayan, ve sosyal bakımdan gelişmemiş kişiler, sadece maddi kazançlara ve birtakım kariyerlere göre motive edilmiş kişiler, ne ölçüde bilgili olurlarsa olsunlar, asla güzel yemek yapamazlar... Yine de süreç içinde yemek kültürleri yayılmakta, ve zengin ülkelerin mutfakları giderek daha zenginleşmektedir...

 

Diğer yandan, Türkiye gibi halkının ezici çoğunluğu büyük ekonomik zorluklar içinde olan, açlık ve yoksulluk sınırında milyonlarca kişinin yaşadığı bir ülkede yemek kültürünün zenginliği ile övünmek, hoş ama, duyarlı kişiler için aynı ölçüde de sıkıntı verici bir durumdur. Sözkonusu zenginlik halkın hizmetine sunalamadığı, insanlar bu hazinelerden yeterli ölçüde yararlanamadıkları sürece, sözkonusu övünmeler çoğunluk için herhangi bir anlam taşımaz. Zenginlikler, ve özellikle insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için en öncelikli gereksinimleri olan yemek ile ilgili mutfak zenginliği ülke halkı için olamadığı sürece, kalıcı da olamaz... Diğer herşey gibi o da, mutfak kültürü de zaman içinde yıkılır, yokolur. Kültürü yaşatan ve nesilden nesile aktaran, halklardır, o halklarla kan bağlarını kopartmamış olan aydınlardır...

 

Grek grubunun masası hemen Türk grubunun masasının yanında idi ama, dikkate değer herhangi birşey sergilememişlerdi... Japonya’dan biri çok genç, diğeri ise boy boy üç oğlu ile yolculuk yapan iki insancıl hanım gelmişti. Bunlar, olanaksızlık nedeniyle, Japon mutfağından herhangi birşey, bir sushi türü sunamayacaklardı. Yine de masalarına ülkelerinden getirmiş oldukları şekerlemeleri ve orada ürettikleri küçük kağıt kuşları koymuşlardı... Grupların hepsi yemek yapmamıştı, bazılarının yapmış oldukları ise ilginç şeyler değillerdi. Türkiyeli grubun dolmaları ve İsveç grubunun kanelbullarları dışında ilgimi çeken birşey bulamayacaktım... Aslında, herşeyi rahatça yiyebilirim. Bir tek, isveçlilerin mayalanıp kokuşturulmuş, berbat kokusu bir kilometre öteden duyulabilen bozulmuş strömming balığını (surströmming) ağzıma atmama karşın yutamamıştım... Nasıl sırtı lacivert hamsi Karadeniz’de ve sadece Karadeniz’in Türkiye kıyılarında oluyorsa, hamsiden biraz iri ve hamsi kadar yağlı ve lezzetli olmayan gümüş renkli strömming balığı da sadece Baltık denizinde olmaktadır. Ve isveçliler, bu balıktan onlarca çeşit yemek yapmaktadırlar...

 

Yemek faslının bitiminin ardından, her farklı grup sahnede kendi maharetini sergileyecek, ulusal kültüründen birşeyler gösterecekti. Bazıları şiir okuyacak, bazıları gitar çalıp şarkı söyleyecek, bazıları ise müzik setine koydurttukları kendilerine ait CD’de çalınan müziğin eşliğinde halk danslarından örnekler sunacaktı... İranlı grubun hanımları yerel giysileri, erkekleri ise günlük kıyafetleri ile çıktıkları sahnede, kendi halk danslarından birisini göstereceklerdi. İsveç grubu, halk müziğinden bir örnek sunduktan sonra, devrimci marş söyleyerek gösterisini tamamlayacaktı. Türkiyeli grup ise halay çekecekti. Bu işlerini de bayağı başarılı, göz alıcı biçimde gerçekleştireceklerdi... Halay, kürt halkının yaşamakta olduğu bölgedendi, bu halka aitti. Grup, bunu ayrıca belirtecekti...

 

Kamptaki son günümüzü, 9 Mayıs 2009 gününü, Havana’da özgürce dolaşmamız için ayırmışlardı. Aynı günün sabahı saat 09:00 sularında otobüslerle Havana’ya doğru hareket edecektik. Otobüsler bizleri, -daha önce sözünü etmiş olduğum- ICAP’a ait “Dostluk Evi”nin önünde bırakacaklardı. Bazıları valizleri ile gelmişlerdi. Bunlar artık kampa dönmeyecekler, son gecelerini Havana’da bir otelde geçireceklerdi. Kimisi de daha birkaç gün Havana’da kalacaktı... Diğerleri kenti gezdikten, istedikleri şeyleri yaptıktan sonra, saat 18:00 sularında aynı yere, “Dostluk Evi”nin önüne gelerek ötobüslerle kampa döneceklerdi. Gece, “Anneler Günü” kutlaması, ve bizler için dans gösterisi, müzik dinletisi vardı...

 

Benden oldukça yaşlı iki isveçli hanımla birlikte bir taksi tutup eski kente doğru gidecektik. Burada ilk durağımız, Havana’nın en büyük kitabevi idi. İngilizce kitaplar pek fazla değillerdi, ve diğerlerine göre biraz daha pahalı idiler ama, yine de Kuba tarihi ve politik yaşamı ile ilgili olarak işime yarıyacak 5-6 kadar kitap bulup alacaktım... Dar ve alabildiğine kalabalık bir sokaktaki bu oldukça büyük kitapçının hemen karşısında, çok daha ufak boyutlu bir kitapçı daha vardı. Burada da işime yarıyacak bir tarih kitabı ve bir de tanınmış gazeteci Ignacio Ramonet’in 2003 ve 2005 yıllarında Kastro ile yapılmış olduğu söyleşileri içeren 798 sayfalık bir kitap bulacaktım. Kitabın satınaldığım ingilizce versiyonu 2008 yılında basılmıştı...  

 

Yine oldukça kalabalık ve dar bir sokaktan, deniz isikametine doğru yürüyecektik. Sokağın iki yanı, dükkanlar, alışveriş merkezleri ile doluydu. Ve sonunda, eski Havana’da çok geniş bir park alanına gelecektik. Kırmızının değişik tonlarında göz alıcı tropik çiçekler açmış ağaçlarla, heykellerle, ve oturulacak banklarla dolu geniş parkın dört yanı, üzerinde yaklaşık bir metrelik demir parmaklıklar olan alçak bir duvarla çevrilmişti, ve bu sonderece alçak duvarın üzerinde oturup dinlenen insanlar vardı. Ben tam parka girerken, yaklaşık iki metrelik tahtadan sırıklar üzerinde Zürefa’dan daha uzun duran 4- 5 kişilik kızlı erkekli bir grup, hareketli dans müziğinin eşliğinde akrobatik gösterilerini yapmaktaydı. Üzerlerinde gözalıcı renkli giysiler olan sirk artisti görünümlü bu “uzun” insanların upuzun pantolonları, üzerlerinde durdukları sırıkları örtmekte, onları çok uzun bacaklı imişler gibi göstermekteydi... Göterilerinin ardından, para toplayacaklardı... Parkın hemen dışı, üzerinden demir parmaklıkların yükselmekte olduğu duvarın üç yanı, kitapçı sergileri ile doluydu. Saymayacaktım ama, en az 30-40 sergi vardı herhalde...

 

Biraz ilgilenince, üç-dört kitap daha almak zorunda kalacaktım. Bu arada, 20 convertible (değiştirilebilir) peso vererek almış olduğum Kastro ile söyleşinin burada 10 convertible pesoya satıldığını görerek biraz içerleyecektim... Yüküm bayağı ağırlaşmıştı, ve hava çok sıcaktı. Bir de buna fazladan taşımak zorunda olduğum kilolarımı eklersem, halde çalışan hamallardan farkım kalmıyordu... Sonradan, sözkonusu yerin adının Mártires Parkı olduğunu öğrenecektim...

 

Sokak köpekleri gölgelerde sereserpe yatıp uyuyorlar, ya da sokak aralarında dolaşıyorlardı. Kamp yerimiz ve tüm Havana, çakaldan biraz irice bu ufak boylu, kısa kahverengi tüylü sahipsiz köpeklerle doluydu. Cienfuegos ve Trinidad kentlerinde de görmüş olduğum sözkonusu köpeklerin bazılarının durumları iç burkucu idi... Sokaklarda, bu gözükenlerden farklı bir köpek türü yoktu. Sadece iki-üç kişinin yanında, boyunlarında tasmaları ile dolaştırılan Doberman, Rottweiler ve Alman Shepherd cinsi köpekler görecektim. Şüphesiz, ben göremedim diye, saydıklarımdan başka cins köpeklerin Kuba’da bulunmadıkları söylenemez. Fakat yine de anlaşılan pek köpek besleyen yoktu. Buna karşın, sokaklar aynı tip köpeklerle doluydu.

 

Kuba’da, herhangi bir sokak kedisi ile hiç karşılaşmayacaktım. Sadece bir kez, folklorik giysileri içinde birşeyler satan bir kadını, yanında oturan tasmalı cins kedisi ile görüp fotoğraflayacaktım... Kuba’da ev kedilerinin bulunduklarını, beslendiklerini biliyorum. Diğer yandan, tropik iklimlerde rastlanan iri vahşi kedilere, kaplan, leopard, puma, pars, panter vs. gibi kedi ailesinden hayvanlara Kuba’nın doğasında kesinlikle rastlanmamaktadır. Buna karşın, Kuba’nın tropik ikliminde vahşi yaşamının sonderece zengin olduğu söylenip yazılmaktadır. Fakat insanlar için tehlikeli olabilecek hayvanların türleri çok sınırlıdır. Bunlar arasında, timsahlar, ve denizlerde de köpek balıkları sayılabilir sadece. Kuba kıyılarının dalgıçlar için bir cennet olduğu söylenmektedir...

 

Kuba sürücülerinin, özellikle İskandinav ülkelerinde olduğu gibi trafikte “yayalara öncelik” kuralında haberdar oldukları söylenemez. Trafik ışıklarının bulunmadığı bir yerden karşıya geçmek zorunda kalırsanız, arabaların insanın üzerlerine üzerlerine geldiğini, ve “kaç” anlamına korna çaldıklarını görürsünüz. Fakat yoğun bir trafiğin olmaması, yayaların en büyük şanslarıdır kanımca... İstatistikleri bilmemekle birlikte, bu ülkede dikkate değer ölçüde trafik kazası olduğunu da sanmıyorum...

 

Sözünü etmiş olduğum büyük parkın biraz ilerisinde, denize doğru olan tarafında bir taksi durağı bulunmaktaydı. Sadece taksiler değil, tek at tarafından çekilen körüklü faytonlarda burada sıralarını beklemekteydiler. Parkın öbür tarafına düşen sokaklarda da aynı faytonlardan bulmak olası idi. Parkı çevreleyen sokakların karşı yakalarında, eski büyük taş binalar, bahçeli restoranlar vardı ve bu çevrede yaşam sonderece canlı idi. Burası, aynızamanda turistlerin de en çok uğradıkları yerlerden birisiydi anlaşılan... Park çevresinde görmüş olduğum sokak kitapçılarının, haftanın sadece bazı günlerinde burada olduklarını daha sonra anlayacaktım. Yine haftanın bazı günlerinde, parka giden kıyı yolunda, hediyelik eşya satıcılarının tezgahları açılıyordu...

 

Meydanın ve içindeki parkın bulunduğu yerden yüzünüzü denize doğru çevirdiğiniz zaman, sol tarafınızda kalan geniş yolun sonunda, Havana körfezinin girişine hakim bir yerde, bahçe içinde, çevresi su dolu bir koruma hendeği tarafından kuşatılmış, ve avlusunda tarihi ağır dökme toplar olan küçük taş bir kale bulunmaktaydı. Müze haline getirilmiş sözkonusu kalenin adı, Real Fuerza Kalesi Ulusal Müzesi (Museo Nacional Castıllo de la Real Fuerza) idi. Artık müze haline getirilmiş olan bu kale, giriş veya başlangıç kısmı birkaç kilometrelik dar bir boğaz oluşturan Havana Körfezi’nin girişindeki sözkonusu boğazın bitiş yerine, sonuna, iç kısma doğru kurulmuştu. Anlaşılan kale, vaktiyle, körfezi korumak amacıyla yapılmıştı. Aynı boğazın karşı yakasında, ve boğazın hemen başlangıcında ise, çok daha büyük bir kale bulunmaktaydı. Bunun adı da, Del Morro Kalesi (Castillo Del Morro) idi. Karşıdaki aynı kara parçasının tam ucuna ise, gemilere yol göstermek amacıyla bir deniz feneri yerleştirilmişti. Fener kulesi oldukça yüksekti...

 

Anlaşılmış olacağı gibi, tüm bu yapılar İspanyol sömürgeciliği döneminden kalmaydılar... Kıyıdan, tüm kıyı boyunca uzanan geniş bir cadde geçmekteydi. Yüzünüz yine denize dönük olarak durduğunuz zaman, liman sağınıza, körfezin daha iç kısmına düşmekteydi ama, buraya ulaşmak için birmiktar yürümeniz gerekiyordu. Bulunduğumuz ve sözünü ettiğim bölge, körfezin batı yakasında idi, ve zaten Eski Havana’da buraya kurulmuştu... Kıyı boyunca boydan boya onlarca kilometre uzanan geniş caddenin bulunduğumuz yerinin kıyı tarafında, deniz kenarında, oldukça işlek küçük bir açıkhava restoranı veya kafeteryası bulunmaktaydı. Burada, kahve, su, bira, asitli içecekler, değişik kokteyller satıldığı gibi, kızartılmış et, ve daha birkaç çeşit ufak kolay yiyecek servisi de yapılmaktaydı. Fazla araç olmaması nedeniyle, öyle dikkate değer bir trafik gürültüsü yoktu...

 

Yukarıda sözünü ettiğim körfeze egemen iki katlı küçük kale, adından da anlaşılmış olacağı gibi, müze haline getirilmişti. Kalenin çevresinde dolanan su dolu koruma hendeğinin üzerine indirilip köprü haline getirilmiş kapıdan içeriye girilince, müzenin bilet gişesi ve hediyelik eşyalar, kitaplar, fotoğraflar, haritalar vs. satan tezgahı ile karşılaşılıyordu... Bu müzede, Kiristof Kolomp’un (Christopher Columbus) 36 metre uzunluğundaki Santa Maria adlı kalyonunun ve bu kalyona eşlik eden 15er metre uzunluklarındaki Pinta ve Nina adlı diğer iki geminin maketleri görülebilirdi. Ayrıca aynı müzede, yaklaşık Kolomp ile aynı dönemde ve epey sonra Kuba’ya yolculuk yapmış diğer tarihi gemilerin maketleri ve bu gemilerin iç düzenleri gösterilmekte idi. Maketler hem uzunlamasına, ve hem de enlemesine kesilerek gemilerin iç düzenleri anlaşılır biçimde sergilenmişti...

 

Tarihi gemiler dışında, dönemin denizcilerinin, ve İspanyol askerlerinin giysileri, üniformaları, ateşli silahları, kılıçları teşhiredilmekteydi. Denizcilerin hertürlü navigasyon (navigation), veya seyir, gemi sürme, yön bulma teknikleri ile ilgili tarihi aygıtlar, pusulalar, haritalar teşhiredilmekteydi. Camekanlar içinde gösterilen bu eski tarihi haritalar ve aygıtlarla birlikte, yine denizcilerin kullandıkları mutfak eşyaları, tabak-çatal-bıçak gibi şeyler, ve seramikten eski içki şişeleri gösterime sunulmuşlardı. Tüm bunların fotoğrafları çekilebiliyordu ve çekecektim de...

 

Yalnız, odalardan birisinde fotoğraf çekmek yasaktı. Burada, koloniyalizmin ilk otuz yılı içinde Kuba’da çıkartılmış olan altın ve gümüş külçelerinden örnekler, ve bunların çıkartılışları ile ilgili temsili resimler, ve kullanılan aygıtlar teşhiredilmekteydi...

 

Sinbad’a çoktan yerleştirilmiş olan “Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar” başlıklı kitabın 3ncü  bölümünde, 1510 yılında Kuba’da altın bulunduğunu ve bu yıldan itibaren İspanya Kralı Ferdinand’nın emri ile adanın resmen bir İspanyol kolonisi haline getirildiğini anlatmıştım. Yine aynı bölümde, Diego Velázquez’in, ateşli silahları olan 300 askerle gelip işgali başlatmış olduğunu, ve bu ateşli silahlar karşısında yerli halkın tutunamadığını ifade etmiştim. Reis Hautey önderliğinde Taíno halkının başlatmış olduğu ayaklanmanın, bir ihanet sonucu Hautey’in 2 Şubat 1512 günü yakalanıp işkence ile öldürülmesi sonucu ezildiğini -daha ayrıntılı olarak- yazmıştım... Köleleştirilen yerli halkın çocukları ölüme terkedilirken, tüm yetişkinlerinin altın çıkartma işinde köle işçi olarak kullanıldıklarını, ve 1535 yılında, yani 25 yıl içinde Kuba’nın altın rezervlerinin tüketildiğini kitabın o bölümünde anlatmıştım. Aynı süreç içinde yerli halkın da hemen hemen tümüyle tarihten silinmiş olduğunu ve zaten bu nedenle, bu tarihten sonra, Afrika’dan siyah köle ithalatına başlandığını daha ayrıntılı biçimde belirtmiştim...

 

İşte fotoğraf çekiminin yasak olduğu sözkonusu müze odasında, camekanların gerisinde teşhiredilen altın külçeleri, bu anlatmış olduğum dönemden, 1510- 35 yıllarından kalma idiler. Ayrıca, altın çıkartma işinde kullanılan aygıtlar, ve köleleştirilmiş yerli halkın nasıl çalıştırıldığını gösteren temsili resimler de vardı... Fotoğraf çekme işinin yasak olduğu söylenmeden, yasaktan habersiz olarak, yeterli sayıda fotoğraf almış olacaktım. Sonderece nazik olan görevliler, bunları silmemi istemeyeceklerdi...

 

Dönüş vaktinin yaklaştığını farkederek bir taksi çevirip, şöförden Dostluk Evi’ne gitmesini isteyecektik. Adam, söyleneni yanlış anladığı, veya anlatan doğru anlatamadığı için, bizleri yine ICAP’a ait bir başka saray yavrusunun önünde bırakacaktı. Oradan, o sıcakta, yaklaşık üç kilometrelik yolu kaplumbağa hızı ile yürüyerek, pek uzakta olmayan Dostluk Evi’ne ulaşabilecektik. Saat 18:00 sularında gelen otobüslerimize binerek kampa dönecektik...

 

Kampın Kubalı mutfak personeli, Anneler Günü için, yaklaşık üç metre boyunda, bir metre eninde devasa bir pasta yapmıştı. Pastayı, sahnesi olan açık hava toplantı alanında bir masanın üzerine boydan boya yerleştirmişlerdi... Pastanın etrafı yavaş yavaş kalabalıklaşacaktı... Anneler Günü ile ilgili olarak bir-iki hanımın konuşma yapmasının ardından, pastanın dağıtımı başlayacaktı. Sonuçta, bu devasa şeyin ancak yarısı yenebilecekti... Gerisi, ertesi sabaha, dönüş gününün kahvaltısına kalacaktı...

 

Ses düzeninin ayarlanmasından, ve aynı alana sandalyelerin dizilmesinin ardından, gösteri, son gece eğlencesi başlayacaktı... Önce, ilk ve orta öğrenim düzeyinde oldukları farkedilen kız ve erkek çocuklardan oluşan bir grup sahne alacaktı. Sözkonusu çocuklar, Kamp yerine yakın bir yerleşim merkezinden idiler ama, not alamadığım için şu anda nereli olduklarını anımsayamadım... Dans-bale eğitimi görmüş ve görmekte olan aynı çocuklar, oldukça uzun bir süre, farklı kostümler, farklı gruplaşmalar, ve farklı choreographie (dans düzeni) ile mükemmel bir modern bale gösterisi sunacaklardı. Kubalılar sanki dans ve müzik için yaratılmışlardı...

 

Sözkonusu mükemmel gösterinin ardından, iki genç hanım ve bir genç beyden oluşan profesyonel bir müzük grubu sahnedeki yerini alacaktı. Gerçekten güzel insanlardan oluşan grup üyeleri, dönüşümlü olarak tek tek ön plana çıkacak, ispanyolca konuşanlar dışındakilerin sözlerini anlamadığı ama, kulağa sonderece hoş gelen zengin ritmli Kuba müziğinden örnekler sunacaklardı... Zaman zaman seyircilerin arasına karışarak söyleyeceklerdi. Arada, çalan dans müziği ile seyirciler de, kamp sakinleri de dans edeceklerdi... Güzel bir son gece olacaktı... Kamp sakinlerinin Kuba’dan tatlı anılarla ayrılabilmeleri için gerekli olan herşey düşünülmüştü...

 

Ertesi sabah, 10 Mayıs 2009 sabahı, program sonbuluyordu. Aynı sabah, vedalaşılacak, otobüslere binilecek, ve Havana’ya inilecekti. Havaalanına gidecekler yollarına devamederlerken, benim gibi daha birkaç gün Havana’da kalacak olanlar, önceden ayarlanmış olan otellerinin yakınlarında bırakılacaklardı...

 

başlangıç bölümüne dön                                                                                                diğer bölüme git

a) ICAP, Julio Antonio Mella Enternasyonal Kampı, 1 Mayıs Müfrezesi, ABD’de hapiste beş Kubalı  ve Kuba gezisi üzerine kısa genel bilgiler

 

b) ALBA, Camilo Cienfuegos Petrol Rafinerisi ve Kuba ekonomisi üzerine geziden kısa notlar

 

c) Matanzas, tarla da iş, Devrim Müzesi, Dostluk Evi’nde mükemmel akşam yemeği, müzik ve dans ziyafeti

 

d) Devrimin 50nci yılında 1 Mayıs kutlaması, ve Kuba ile dayanışma toplantısı

 

e) Cienfuegos, lüks otel, sanat okulu ziyareti, ve Cienfuegos sokaklarında gezinti

 

f) Cienfuegos’da Rafineri işçilerinin mahalleleri, Devrimi Koruma Komiteleri, yeniden iş, Trinidad, poliklinik ziyareti ve Kuba’da tıbbi hizmetler üzerine notlar

 

g) Santa Clara; savaş ganimeti müze tren; Che Guevara’nın anıt mezarı, anıtı, ve Devrim Tarihi Müzesi; ICAP lokantasında öğle yemeği; Havanaya, kampa dönüş

 

h) Uluslararası gece,  farklı ülkelerin katılımcılarından yemek örnekleri, müzik dinletileri ve dans gösterileri, Havana’da özgürce geçen son gün, Anneler Günü ve kampta son gece eğlencesi

 

i) Havana’da otelde geçen beş bağımsız gün, çevrenin adım adım keşfi, Capitol Binası, Santa Maria plajı, Havana turu ve dönüş

 
FOTOĞRAFLAR

01) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, kamptan görüntüler, 25 Nisan 10 Mayıs 2009

02) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, kamptaki kültürel faaliyetleren bazı kareler, 25 Nisan- 10 Mayıs 2009

03) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, Türkiye grubundan hanımlarla ve diğer gruplarla Matanzas’a, plaja giderken ve diğer bazı eylemlerden fotograflar.

04) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”,  1 Mayıs Müfrezesi 2009 tarlada işte,  25 Nisan- 10 Mayıs 2009

05) Havana, Devrim Müzesi (devrimden önce diktatör Batista’nın başkanlık sarayı),  29 Nisan 2009

06) “Julia Antonio Mella Uluslararası Kampı” sakinleri için ”Dostluk Evi”nde örgütlenen ”1 Mayıs için kadeh kaldırmak” adlı geceden fotoğraflar, 29 Nisan 2009

07) Devrimin 50nci yılında Havana “Devrim Meydanı”nda 1 Mayıs kutlamasından fotoğraflar. İki saat onbeş dakika boyunca alandan duraksız bir milyon kişi geçti. 1 Mayis 2009

08) Havana’dan görüntüler, Martires Parkı yakınlarındaki el işleri pazarı, sokakta öğrenciler, ve Kuba İle Dayanışma Toplantısı (2 Mayıs 2009).

09) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, Cienfuegos’a yolculuktan ve Cienfuegos’dan bazı görüntüler, 3 Mayıs 2009

10) “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, Cienfuegos’da kaldığımız lüks otel, ve otelin önünden körfezin görünüşü, 3- 7 Mayıs 2009

11) Cienfuegos, “Benny More Sanat Okulu”nu ziyaret, 4 Mayıs 2009

12) Cienfuegos, petrol işçilerinin mahallesi ve “İhtilali Savunma Komiteleri” ile tanışma, 4 Mayıs 2009

13) MANGO FİDANLIĞINDA VE MANGO BAHÇESİNDE ÜRETİME KATKI, Cienfuegos, 5 mayıs 2009

14) Cienfuegos-Trinidad gezisi, 5 Mayıs 2009

15) Cienfuegos Petrol Rafinerisi ve 7 Numaralı Poliklinik ziyareti fotoğrafları. Cienfuegos, 6 Mayıs 2009

16) Cienfuegos-Santa Clara yolundan ve Santa Clara’da “Müze Tren” ziyaretinden fotoğraflar. Silah yüklü tren 28 Aralık günü Santa Clara’ya girerlerken, Che Guevara tarafından elegeçirilmiştir... Santa Clara, 7 Mayıs 2009

17) Che Guevara’nın anıt mezarı, Che Guevara anıtı ve devrim müzesi. Santa Clara, 7mayıs 2009

18) “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”nda Uluslararası Gece, farklı ülkelerin temsilcilerinden yemekler, gösteriler, dans, müzik, Havana, 8 Mayıs 2009

19) “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”nda son gece, anneler günü kutlaması, ve müzikli eğlence. Havana, 9 Mayıs 2009

20) Havana’dan değişik görüntüler 1, 25 Nisan- 15 Mayıs

21) Havana’dan görüntüler 2, Limana yakın Martires Parkı ve çevresi, 9 ve 14 Mayıs 2009

22) Havana’dan görüntüler 3, körfezin girişini kontroleden Real Fuerza Kalesi Ulusal Müzesi ve içindekiler, 9 Mayıs 2009

23) Havana’dan görüntüler 4, kent turundan kareler, 14 Mayıs 2009

24) Havana’dan görüntüler 5, Real Fuerza Kalesi Ulusal Müzesi’nin en üstteki teras katından karşı kıyı ve Martires Parkı’dan kareler

25) Havana dan görüntüler 6, Mártires Parkı yakınlarından San Fransisko Meydanına ve oradanda Capitol Binası’na yürüyüşün fotoğrafları ve bir sebze-meyva-et pazarı. 14 Mayıs 2009

26) Havana dan görüntüler 7, Eski Havana’dan, rastgele kareler, 10- 14 Mayıs

27) Havana’dan görüntüler 8, Havana’nın Çin mahallesine doğru yürüyüş ve Çin mahallesinden görüntüler, 14 Mayıs 2009

28) Havana dan görüntüler 9, rastgele fotoğraflar, alışveriş yerleri, dükkanlar, ara sokaklar, voodoo, ve Santa Maria plajı. Foto YUSUF, Havana, 10- 14 Mayıs 2009

http://www.sinbad.nu/