Yusuf Küpeli, 1 Mayıs Müfrezesi ile Kuba gezisi 2009

 

 

i) Havana’da otelde geçen beş bağımsız gün, çevrenin adım adım keşfi, Capitol Binası, Santa Maria plajı, Havana turu ve dönüş

 

Kıyıdan bir kilometre kadar içeride, eski Havana’da olan otelimizin oda fiyatları pek pahalı değildi. Hatta, başka ülkelerdeki, özellikle İsveçteki aynı sınıftan otellere göre çok daha ucuzdu... Eğer odada tek kişi kalıyorsanız, gece başına 17 convertible peso, yok eğer iki kişi kalıyorsanız gece başına 13 convertible peso ödenmek zorundaydınız. Bunun, yaklaşık 14 ve 18 ABD doları civarında bir değer olduğu söylenebilir. Ve ücretler peşin ödeniyorlardı...

 

Bu belki birinci sınıf bir otel değildi ama, odalar, sonderece rahat geniş yataklara, modern temiz bir tuvalete, ve sıcak suyu eksik olmayan bir duşa ve banyoya sahipti. Odaya yerleştirilmiş olan televizyondan, en az 30 farklı yerli ve yabancı kanalı izleyebilirdiniz. Bunların arasında ingilizce yayın yapanlar da vardı...

 

Yedi katlı otelin en üstüne, terasına, masaları yerleştirip bir lokanta hazırlamışlardı. Bu en üst kat ikiye ayrılmıştı, ve daha geniş bölüme, terasa, masalar dizilmişti. Daha küçük kapalı bölüme ise mutfağı yerleştirmişlerdi. Bir bar ve servis malzemeleri ise, mutfağın bitişiğindeki üstü kapalı alanda bulunmaktaydı... Otelin bu en üst kattaki lokantasında, kahvaltı, öğlen ve akşam yemekleri verilmekteydi. Oldukça zengin çıkan, ve müşterilerin patlayıncaya dek yiyebilecekleri kahvaltı, oda ücretine dahildi... Restoran masalarının yerleştirilmiş olduğu teras, neredeyse tüm Eski Havana’ya egemendi. Kıyı yolu, okyanus, ve körfezin öbür tarafındaki deniz feneri ve kale de buradan gözükmekteydi. Eski Havana’nın, ve hatta tüm Havana’nın en görkemli tarihi yapısı Ulusal Capitol buradan kısmen görülebilmekteydi...

 

Sözkonusu terastan bol bol fotoğraf çekecektim... Şüphesiz Havana’da Capitol’den çok daha yüksek, çok daha büyük modern binalar, lüks oteller vardı ama, tüm gösterişli güzelliklerine karşın bu yapılar, Capitol kadar gösterişli, havalı, görkemli değillerdi...

 

Yine kaldığım otelin giriş katında, resepsiyon (reception), veya müşteri kabul bölümünün bulunduğu yerde, 24 saat açık olan bir bar bulunmaktaydı. İçinden sürekli gürültülü müzik sesi gelen, değişik alkollü ve alkolsüz içkilerin satıldığı bu yere hiç girmeyecektim. Sadece, geri dönmek üzere sabahın köründe taksi beklerken, kahve almak amacıyla bir uğrayacaktım. Uğurlamak niyetiyle Oleg’de kalkıp benimle gelmişti... Sözkonusu yerde ayrıca, şişe suyu ve kahve de satılmaktaydı... Kahvaltı dışında, otel restoranında pek yemeyecektim... Aslında, kamta kalmayı da sürdürebilirdim ama, ozaman kente inmek, dolaşmak sorun haline gelecekti...

 

Yaklaşık kırk yaşında, sakin, davranışları sonderece uyumlu ve dostça olan Ukraynalı genç bir adamla aynı odada kaldığım için, otele gün başına 13 convertible peso ödeyecektim. Oleg, memleketinde hesap uzmanı, müfettiş olarak çalışmaktaydı ve kamp yerinde de onunla aynı odada kalmıştık. Mütevazi, kimseyi rahatsız etmemeye çalışan bir insandı... Daha az para ödemek amacıyla otelde aynı odada kalmayı kampın son günlerinde kararlaştırmıştık... Kubalı görevli arkadaşa istemimizi iletmiştik. Oteli bu arkadaş ayarlıyordu... O, Oleg, Havana’da benden iki gün daha fazla, yedi gün kalacağı için, ilk beş gün benim gibi ödeme yapacaktı ama, bundan sonraki iki gün için gün başına 17 convertible peso ödemek zorundaydı... Kubalılar nasıl bir ücret ödüyorlardı bilemem ama, sanırım bizlerden çok daha az bir ödeme yapıyorlardı. Aynı otelde başka kentlerden oldukça fazla Kubalı kalmakta idi...

 

Öğlene doğru otele gelmiştim, ve o günü, yakın çevreyi, ara sokakları dolaşmakla geçirecektim. Burada, -araçların geçtiği anayollar dışındaki- sokaklar dar ve biraz kirliydiler. Çevrede sadece eski taş binalar yükselmekteydi... Bir yenilik olarak, sokak aralarındaki manav dükkanları ile -sadece domuz eti satan- kasap dükkanlarının birarada olduklarını keşfedecektim. Satıcıları farklı idi ve tezgahları ayrı idi ama, aynı kompleksin içinde yanyana durmaktaydılar. Bir yerde, lahana, soğan, patates, karpuz vs. tezgahı, hemen ötesinde de -yine açıkta- etlerin sergilendiği kasap tezgahı bulunmaktaydı. Kompleks dediğim, etrafı çevrilmiş olmakla birlikte, üstü açık, veya hafif bir çatı ile örtülmüş iki-üç tahta tezgahtan oluşan yerlerdi. İleride, daha fazla sebze ve meyva çeşidinin sergilendiği 10-15 kadar tezgahlı büyükçe pazar yerlerini de görecek ve fotoğraflarını çekecektim. Buralarda da sebze tezgahlarının yanında ve yine açıkta kasap tezgahları durmaktaydı...

 

Kaldığım otelin 200 metre kadar ötesinde, yolun kıyıya yakın kısmında, gıda maddeleri satan bir dükkan vardı. Üç tane kasası olan bu dükkanın düzenlenişi, Batı’nın alışveriş merkezlerine göre, daha çok taşralı havasını vermekteydi. Farklı tezgahlardan yapılan alışverişler için farklı kasalara ödeme yapmak zorunda idiniz. Yani, üç farklı tezgahtan üç farklı mal alırsanız, ayrı ayrı üç kasaya da ödeme yapmak zorunda idiniz. Kısacası, işleyiş pek pratik değildi ama, içeride, değişik keklerden, ekmekten, sütten, bazı yoğurt türlerinden, asitli içeceklerden dondurmaya dek birçok şeyi bulup alabilmeniz olanaklı idi. Kanımca fiyatlar yüksek değillerdi, ve Kubalılar için daha da düşük olmalıydılar... Aynı dükkanın içinde, yan tarafta, mutfak malzemeleri ve daha başka ufak-tefek ev eşyaları, süslü masa saatleri satılan bir bölüm daha vardı... İnsanların davranışları yumuşak ve dostca idi...

 

Daha içlere doğru yürüyünce, bir kilometre kadar ötede, oturmak için bankların olduğu bir alana, park yerine geliyordunuz. Alanın çevresinde eski taş yapılar vardı. Tam karşıdaki üç katlı uzun taş binanın boydanboya balkonu park yerine bakmaktaydı. Sonderece eskimiş bu bloğun balkonuna çamaşırlar asılmıştı. Daha sonra da böyle çamaşırlar asılı çok balkonlar görecektim... Sakin, huzurlu bir hava vardı ve park yerinin hemen başlangıcına yerleştirişmiş küçük bir kulübenin önüne üç-beş kişi birikmişti. Ne oluyor diyerek gidip bakınca, çocuk yaştaki bazı gençlerin, havalı tüfeklerle içerideki hedeflere atış yapıp vakit geçirdiklerini farkedecektim... Park yerinin önünden daha ilerilere uzanan iki yanı dükkanlarla dolu sokakları keşfetmeyi başka bir güne bırakarak geri dönecektim. Yol boyunca, müşteri bekleyen pisiklet faytonlar dizilmişlerdi, ve genç sağlıklı bir adam diğerini sokakta tıraş ediyordu. Bir sokak berberi ile ilk kez karşılaşıyordum. Gerçekten berbermiydi, yoksa başka birşeymi kollamaktaydı?.. Zaten, başka yerde de herhangi benzer bir sokak berberi ile karşılaşmayacaktım.

 

İlk iki günüm, giderek daha da derinlere ine ine tüm çevreyi keşfetmekle geçecekti. Bir yukarıdaki paragrafta sözünü etmiş olduğum parktan ileriye doğru açılan sokaklarda yürüyecektim. Sokakların iki yanı dükkanlar, ve masalarını sokağa dizmiş küçük lokantalarla doluydu. Ayrıca, hemen sokak kıyılarına kurulmuş küçük tezgahların üzerine oturtulmuş büyük simsiyah çukur tavalarda birşeyler kızartıp satanlar vardı. İnsanlar, ekmek arası yapılan bu ucuz gıdaları, bazıları balık, diğer bazıları ise et parçaları olan bu yiyecekleri alıp ayaküstü, veya yürürken tüketiyorlardı. Çevreye keskin kızgın yağ kokusu yayılmaktaydı. Sanırım bu rengi kararmış yağlarda uzun süre, tekrar tekrar kızartma yapılmıştı. Bu nedenle sözkonusu gıdalardan alıp denemeye kalkışmayacaktım. Kimbilir belki de, olurmu bilmem ya, rengi zaten siyah olan soya yağı ile kızartma yapıyorlardı... Dil sorunu nedeniyle konuşup öğrenemiyordum...

 

Kafama göre işaretler koyarak dönüş yolunu garantiye almaktaydım. Zaten yanımda otelin kartı vardı, ve otelin sokağının adını da buraya yazdırtmıştım. Olmazsa, yolu şaşırırsam, bir takside alabilirdim ama, en iyisi yürüyerek görmekti, ve taksiye hiç gereksinimim olmayacaktı... Sonunda, sözkonusu sokaklardan geçip daha büyük bir alana ulaşacaktım. Etraf, altlarında dükkanlar, bürolar olan yüksek eski taş binalarla doluydu. Hemen hemen her meydanın ortasında bir heykel bulunmaktaydı ve bunlar genellikle José Martí heykelleri olmaktaydı... Arada, kaçak puro alıp almak istemediğimi soranlar oluyordu. Hiç yanıt vermeden yürüyordum. Zaten sigarayı bırakalı onyıllar olmuştu ve herhangi birisine de sağlığına zararlı bir armağan vermek istemiyordum. Ayrıca, alacaksam kaçak olmayan bir yerden alırdım. Bir-iki kez de kadın teklifi gelecekti, ve hiç bakmadan yürüyecektim...

 

Pek temiz olmayan ara sokaklardan birinde yürürken, bir kapının yerden 8- 10 cm yüksekteki eşiğinde, içi tavuk tüyleri ile dolu alçak bir sepet, ve eşik boyunca yayılmış renkli tavuk tüyleri ve tavuk kanı görecektim. Hayvanın kafası da eşiğin hemen altına, yolun kapıyı teğet geçen yerine düşmüştü... Önce üç-beş adım yürüyecek, sonra kafamda birsürü soru işareti bırakan bu görünüm için hemen geriye dönecektim. Tüm bunlar basit bir sokak kirliliğinden farklı birşey olarak yansımaktaydılar. İlk kez böyle birşey görüyordum, ve okadar dolaşmama karşın birdaha da benzer bir görüntüye rastlamayacaktım... Tüm bu tüyler, kan ve kafa, sanki kapı eşiğine bilinçli olarak, birşeyler hesaplanarak bırakılmışlardı. Sözkonusu şeyler gözüme, ilkel dinlere özgü bir ritualin (tapınma biçiminin), büyünün gerekli parçaları gibi gözükeceklerdi... Aklıma, Kuba’nın hemen güneydoğusunda uzanan ve Karaip Denizi’nin ikinci büyük adası olan kara parçasının batı yanına, Kuba’nın güneydoğu kıyısına bakan yanına konumlanmış olan Haiti’de yaygın voodoo (voudou, vaudou) inancı gelecekti...

 

Kökleri yerel Afrika inançlarına, Afrika tanrılarına uzanan voodoo, Katolik inancının ritualleri ile karışmış, bazı Katolik azizlerini de benimsemişti. Kelime kökü Afrika dillerindeki vodun sözcüğüne uzanan voodoo, bir tanrıyı, veya ruhu gösteren, yansıtan anlamına gelmekteydi. Erkeği houngan, dişisi ise mambo adını alan voodoo rahipleri, büyüye ve cadıların güçlerine karşı “uzman koruyucu” olarak kabuledilmekteydirler. Bir inanç biçimi olarak voodoo, insanların “yardımcısı”, “koruyucusu”, ve “yol göstericisi” olarak kabuledilmekteydi...

 

Kapının eşiğine serilmiş olan tavuk tüyleri, yine eşiğe serpilmiş tavuk kanları, ve aynı yerde uzanan tavuk başı, gerçekten bir voodoo ritualinde kurban edilmişmiydi?, yoksa tüm bunlar benim düş gücümün ürettikleri fantazilermiydi?, neydiler tam bilemem şüphesiz? Eğer tüm bu tavuk artıkları, düşünmüş olduğum gibi bir voodoo ritualinden kalma iseler, kapısının eşiğinde tavuk tüyleri ve kanı olan aile, birşeylerden korunmak, bir belayı defetmek, ve belki de düşlediği birşeyleri elde etmek istemekteydi...

 

Tekrarlamak gerekirse, olayın düşlediğim gibi olup olmadığını bilemem ama, İsveç grubu ile birlikte kampa katılmış olan ABD asıllı yaşlı bir İsveçli hanım, Afrika kökenli Kubalılar, Afro-Kubalılar arasında bazı Afrika dinlerinin son zamanlarda yeniden popüler olmaya başladığını söyleyecekti. Dediğine göre, bu gerçeği bir Kubalıdan, veya uzun süredir Kuba’da yaşamakta olan bir İsveçliden duymuştu... Kuba’da halen gerçekte nekadar inançlı Hıristiyan olduğunu bilemem şüphesiz ama, halkın yüzde 85’i köken olarak Roma Katolik Kilisesi’ne bağlıdır. Haiti’de ise aynı oran yüzde 80 civarındadır... Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi voodoo, Katolisizmin rituallerinden etkilenmiştir...

 

“Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar” başlığıyla aylar önce Sinbad’a yerleştirmiş olduğum kitabın 6ncı  bölümünde, Kuba’nın Çinlilerinden ve üç Kubalı Çinli Generalin kitabından sözetmiştim. Sözkonusu Çinlilerin çok düşük ücretlerle köle gibi çalıştırılmak üzere 1847 yılından itibaren Kuba’ya getirmeye başlandıklarını, ve geri dönemeyen bu insanların süreç içinde Kubalılaştıklarını, ispanyolca isimler almaya başladıklarını, ayaklanmalarda ve bağımsızlık savaşında önemli roller oynadıklarını yazmıştım. Kuba’ya giderken, doğrusu, bu insanlarla, Kubalı Çinlilerle karşılaşmayı düşlemiştim...

 

Moskova havalanının transit bölümünde yaklaşık dokuz saat bekledikten sonra Kuba uçağını alırken, tam arkamda duran birisini, önce, Kubalı Çinlilerden sanacaktım. Aslında daha çok Moğol görünümündeydi ama, Kubalı Çinli olabilir diye düşünecektim... Sırada tam arkamda duran ve Kubalı Çinli olduğunu düşündüğüm genç adamın çaktırmadan pasaportuma bakmaya çalıştığını farkedecektim. Anlaşılan meraklı birsiydi, nereli olduğumu anlamaya çalışıyordu... Pasaportu ona gösterip, İsveç pasaportu olduğunu söyleyecek, ve aslında “sahte olduğunu”, İsveçli olmadığımı, bunu kimseye söylememesi gerektiğini, sözlerime ilave edecektim. Önce, gözleri açılacak, sonra şaka yapıldığını farkedecekti...

 

Uçakta kaybettiğim “Çinli” ahbabımla, kampta, verildiğim odada karşılaşınca, şaşıracaktım. O’da şaşıracaktı... Meğerse aynı yere gidiyormuşuz ve O, gelecek ICAP aracını bekleme geregini duymadan, daha doğrusu böyle bir araç geleceğinden habersiz, taksi alıp kampa gitmiş... “Çinli” ahbabım benden önce gelmiş olduğu için, hemen kapının yanındaki ranzanın alt katına yerleşmişti. Burası en havadar, güzel yerdi. “Sen benden büyüksün”, diyerek yerini bana ikram edecekti...

 

Ahbabım, Hindistan’ın kuzeydoğusundaki Manipur eyaletinden gelmekteydi. Güneyinden ve doğusundan Myanmar (Burma) ile geniş bir sınırı olan küçük Manipur, 1949 yılında Hindistan’ın yönetimi altına girmişti. II. Dünya Savaşı boyunca, 1942- 45 yıllarında sürekli bombalanmıştı. Başkent Imphal, bombardıman altında baştanbaşa yıkılmıştı. Aynı süreç boyunca İngiliz sömürgeciliğine karşı önemli bir direniş yaşanmıştı...

 

Aralarında Moğol kökenlilerin de bulunduğu üç farklı halk grubunun yaşadığı bu küçük ülkede, günümüzde, Hint merkezi yönetimine karşı güçlü bir muhalefet gelişmişti. Hindistan yönetimi muhalefeti, şiddet yöntemleri de kullanarak bastırmaktaydı... Kitlesel sokak gösterilerinin ötesinde, protesto amacıyla kendilerini meydanlarda yakanlar dahi vardı...

 

Ahbap olduğum genç Manipurlu, Moğol asıllı idi. Fakat O, Moğolluktan çoktan uzaklaşmıştı. Kendisini tam bir Manipurlu olarak görüyordu ve diğer Manipurlular gibi Hint vatandaşı idi, Hindistan pasaportu taşıyordu. Sonradan araştırıp hakkında epey şey öğreneceğim Manipur’un başkenti Imphal’de, üniversitede, mastır yapmaktaydı. Kendisini ülkesindeki insan hakları sorunlarına adamıştı, ve muhalefetten yanaydı... Fosur fosur sigara içen ahbabım, sürekli çakmak veya kibrit aramaktaydı. Sigara içmediğim halde yanımda çakmak getirmiştim, ve bunu ona hediye edecektim...

 

Ona, ata binip binemediğini soracaktım. Aslında, oynuyordum... Böyle birşeyle, ata binmekle vs. alakası yoktu... Yine ona, yüzümde hüzünlü bir fadeyle, “Mezarında Cengiz Kağan’ın kemiklerini sızlattığını, fosur fosur  sigara içen ve ata binemeyen bir Moğol düşünemediğimi”, söyleyecektim. Sırıtacaktı sadece, artık şakalarımı anlamaya başlamıştı... Yaşlı Amerikalı bir hanıma dostumu, “Manipur Prensi” olarak tanıtacaktım. Manipur adını duyan yoktu, ve bu nedenle dostumun “Manipur Prensi” olmadığını düşünmeleri için bir neden de olamazdı. Zaten Manipur, 1949’da Hindistan’ın parçası haline getirilmeden önce, bağımsız  bir krallık idi... Sonuçta, dostumu “Manipur prensi” olarak tanıtırken, bir “prens”in arkadaşı olarak benim sosyal statüm de “yükselmiş” oluyordu... Bu işe O’da itiraz etmeyecekti, anlaşılan “prens” olmak hoşuna gitmişti. Hatta bir ara, soyunda asalet olduğunu bile söyleyecekti... İki gün sonra aynı Amerikalı hanım, gelip, dostumun gerçekten “Manipur Prensi” olup olmadığını israrla soracaktı. Anlaşılan, bazı davranışlarını bir prense uygun bulamamış, şüpheye düşmüştü...

 

“Manipur Prensi” ile Havana’da üç gün geçirecektik. Aslında hemen gitmesi gerekiyormuş ama, Aeroflot, Moskova-Hindistan seferini aksatmış olduğu için, üç gün daha Havana’da beklemek zorunda kalmıştı. Çünkü, Rusya vizesi üç gün Moskova’da kalmasına elverişli değildi... Dostum, bu fazladan süreyi düşünmediği için, parasını da bitirmişti. Neyseki, İsveçlilerle birlikte durumu kurtaracaktık... Gitmeden önce, yanındaki Manipur tarihi ile ilgili ingilizce tek kitabı bana armağan edecekti... Kampta kaldığı süre boyunca O, kamp halkından ilgilenenlere, Manipur’un güzelliklerini, spordaki başarılarını, ve halkına yapılan baskıları anlatmaya çalışmıştı... Gerçek Kubalı Çinlilere daha sonra rastlayacaktım...

 

Havana’da bir Çin mahallesi olduğunu öğrenmiştim. Oteldeki ikinci günümde bu mahalleyi keşfe çıkacaktım. Mahalle, eski Havana’nın iç taraflarındaydı ve ben nereye gittiğimi tam bilmeden yürüyecektim. Epeyce yürüdükten sonra, büyükçe bir meydana ulaşacaktım. Diğer birçok meydanda olduğu gibi bu meydanın ortasında da, ağaçları, çiçekleri, bankları ile oldukça büyük bir park vardı. Önce, heyecanla, pembe renkli olağanüstü güzel çiçekler açmış 4-5 metre yüksekliğindeki ağaçları, sadece Kuba’da gördüğüm bu ağaçların güzel çiçeklerini fotoğraflayacaktım...

 

Meydanın dört yanından değişik yönlere yollar gitmekteydi. Bunlardan birisinin Çin mahallesine dek ulaşabileceğini düşünecek, ve çevreden geçenlere sormaya başlayacaktım. Aslında, elimde kent planı olsa, herşey çok daha kolay olurdu ama, inat edip almamıştım...

 

Sonunda derdimi anlatabildiğim genç bir adam, durduğumuz alanın kuzeyine doğru uzanan yolu izlemem gerektiğini söyleyecekti... Sözkonusu yol biraz sonra daha dar ara sokaklara ayrılıyordu ama, aynı istikamette yürümeyi sürdürecektim. Ve sonunda birden, elindeki dolu naylon torbası ile alışverişten dönen orta yaşın üzerinde, belki benimle yaşıt bir Çinli-Kubalı adamla karşılaşacaktım. Heyecanla kamerama sarılırken, aynı yaşlara bir başkası daha ortaya çıkacaktı ve ikisi konuşmaya başlayacaklardı. Bunlar, görünüşleri hiç bozulmamış tipik Han Çinlileri idiler ama, ispanyolca konuşuyorlardı, ve basbayağı Kubalı idiler. Adamları hemen fotoğraflamaya başlayacaktım. Ne olduğunu, ne önem taşıdıklarını anlayamamışlar, bana şaşkın sorgucu bir bakış atmışlardı. Sonradan ortaya çıkmış olanı farklı bir yöne giderken, diğerinden -işaretlerle- durup poz vermesini isteyecektim. Nedenini anlamadan elinde torbası ile durup gülümseyerek poz verecekti...

 

Bu çevrede Çinli-Kubalıların yaşamakta oldukları kesinlik kazanmıştı ama, taş evlerin, dar sokakların görünüşlerinde bir farklılık yoktu. Fakat bir süre sonra, girişinde Çin sitili arslan heykelleri olan ve iki yanında tamamen Çin mimarisine göre yapılmış restoranlar bulunan bir sokağa erişecektim. Boyalar, kağıttan renkli fenerler, herşey Çinli idi. Bunun yanında, farkedebildiğim bir-ikisi dışında çalışanlar pek Çinli görünümünde değillerdi. Yalnız, bazılarının Çin melezi oldukları hemen farkediliyordu... Hesap defterleri olduklarını tahmin ettiğim masaya serilmiş bazı defterlerin başında çalışan tamamen Çinli görünümlü orta yaşın üzerinde bir hanımı, sokaktaki dükkanları, restoranları fotoğraflayacaktım. Yaklaşık 200 metre kadar süren bu masalsı sokağın ardından, tekrar gerçeğe dönülüyor, aynı eski havana sokaklarına çıkılıyordu... Sınırlı ölçüde de olsa, muradıma ermiştim...

 

Ters istikamete doğru ve nereye gittiğimi tam bilmeden, geniş bir caddenin kaldırımında yürüyüşümü sürdürecektim. Güneşin yakıcı sıcağının altında gölgelik yanları seçerek epeyce yürüdükten sonra, yolun bir meydanla buluştuğu yerde, aynı yolun iki yanında yükselen betonarme sütunların üzerine oturtulmuş, ve araçlara geçit vererek yolu üstünden enlemesine kesen bir üçüncü sütunun tepesine çince ve ispanyolca yazılarla kentin Çin bölgesinin başladığını belirten bir tabelanın oturtulmuş olduğunu görecektim. Çince yazıları çok daha iri ve dikkat çekici olan tabelanın üstüne ve iki yanına yerleştirilmiş olan Çin usulü tavan maketleri, yazılanlara vurgu yapar gibiydiler. Bu heykelli tipik Çin tavanları, herhangi bir yazıya gerek bırakmayacak biçimde, Çin bölgesine giriş yapmakta olduğunuzu belli etmekteydiler...

 

Artık Çin bölgesi ile işim bitmiş olduğu için yürüyüşüme devamedecektim... Eski binaların arasında, yaklaşık yüz metre karelik bir açıklıkta, hurdaya çıkmış eski ve çok küçükten biraz daha büyüğe dek boy boy lokomotiflerle, vagonlarla karşılaçacaktım. Lokomotif mezarlığına dönmüş alanda, bu çok eski model, ilginç, boy boy buharlı lokomotifler, vagonlar, tamamen kaderlerine terkedilmişlerdi. Alabildiğine paslanmışlardı, heryanları dökülüyordu ama, yine de çok ilginçtiler. Burası, tabelasız, sahipsiz bir lokomotif müzesi gibiydi, ve bunları fotoğraflayacaktım...

 

Birsüre sonra, farkında olmadan, Ulusal Capitol Binası’nın olduğu alana ulaşacaktım... Eski Havana’nın en merkezi yerindeki bu görkemli yapının mimarisi, Washington DC’de bulunan ABD Kongresi’nin (Senato ve Temsilciler Meclisi) toplantılarını yaptığı Capitol Binası’nın kopyası idi. Eski Havana’nın göbeğindeki Ulusal Capitol Binası, ABD Kongresi’nin yaklaşık aynısı olarak 1929 yılında inşaedilmişti. Fakat, sözkonusu her iki Capitol Binası’nın da asıl esin kaynağı, Paris’te bulunan Panthéon idi... Pariste 1757 yılında inşaedilen ve daha sonra birkaç kez yenilenmiş olan Panthéon, Roma Panthéonu’nun etkisi altında yapılmıştı. Aynı anıt-mezar, günümüzde çatısı altında, Voltaire (1694- 1778), Jean-Jaques Rousseau (1712- 1778), Victor Hugo (1802- 1885), Èmile Zola (1840- 1902), ve Polonya asıllı Marie Curie (1867- 1934) gibi ünlü ve değerli Fransız şahsiyetleri misafir etmekteydi (Bilindiği gibi Varşova doğumlu olan ve radyoaktivite üzerine çalışmaları ile ünlenen Marie Curie, Nobel ödülünü iki kez kazanmıştır.)...

 

Eski Havana’nın merkezinde yükselen görkemli Ulusal Capitol Binası, 1929’dan devrimin gerçekleşmiş olduğu 1959 yılına dek Kuba Ulusal Meclisi’ne ait olmuştu. Meclis toplantıları bu binada yapmıştı. Devrimci yönetimin kararı ile Ulusal Capitol Binası, 1959 yılında, Kuba Bilimler Akademisi’nin emrine verilmiştir ve o yıldan beri Kuba Bilimler Akademisi’nin merkezi olarak hizmet vermektedir... Ön cephesinde Roma tarzı sütunlar yükselen binanın, ileriye doğru çıkmış görkemli giriş kısmının üstüne rastlayan katta, sütunlar üzerinde yükselen iki kat daha vardır. Bunlardan ikinci katının tavanında kubbeli bir kule bulunmaktadır. Geniş 55 basamakla çıkılan görkemli girişin iki yanında, sütunlardan hemen önce, eski Grek ve Roma heykel sanatlarının taklitleri olan, -biri erkeği diğeri ise kadını temsileden- her biri 6.5 metre boyunda iki devasa bronz heykel durmaktadır. Sözkonusu heykeller, İtalyan artist Angelo Zanelli tarafından yapılmışlardır... Girişte, ana salonda yeralan yine Zanelli’ye ait 22 ayar altın kaplamalı ve 49 ton ağırlığındaki devasa Cumhuriyet Heykeli, dünyanın üçüncü büyük kapalı alan heykelidir...

 

Capitol Binası’nın önünde, 1 Mayıs geçidinin ve diğer önemli kitle gösterilerinin, mitinglerin yapıldığı Havana Devrim Meydanı ölçüsünde olmasa da, kentin en büyük alanlarından biri yeralmaktadır. Diğer alanlar gibi ortasında çiçekli ağaçları ve bankları ile bir parkı barındıran ve kuzeyden güneye dikdörtgen biçiminde uzanan büyük alanın dört yanından işlek geniş caddeler geçmektedir... Daha sonra nereye gittiklerini öğreneceğim otobüsler, sözkonusu alanın doğu yanındaki duraklarında beklemekteydiler... Alanın doğu tarafındaki geniş caddeyi karşıdan karşıya geçtikten sonra, doğuya doğru dümdüz uzanan iki- üç arayaoldan birinden doğu istikametine doğru bir kilometre kadar yürüdüğünüz zaman, kaldığım otelin hemen yanına çıkılabilindiğini keşfedecektim. Yani otelimiz, Ulusal Capitol Binası’nın çok yakınlarında idi, ve birdahaki sefere Capitol Binası’nın önündeki alana kolayca gidebilecektim...

 

Aslında, Kuba’ya giderken, bol bol denize girmeyi düşlemiştim... Çocukluğu 11 yaşından itibaren deniz kenarında geçmiş biri olarak, övünmek gibi olmasın ama, tanıyanlar bilir, hiçbirşeysiz 15- 20 metre dibe inebilir, denizin altında uzunlamasına 50 metre kadar yüzebilirdim... Ağır balıkçı kayığıyla akıntılı ve rüzgarlı denizde 6- 7 saat hiç durmadan kürek çekebilirdim. Dolu kayıkla Kartal’dan Büyük Ada’ya, Kartal’dan Pavli’ye hiç durmadan gidip gelebilirdim... Biraz önce de belirtmiş olduğum gibi, Kuba ile ilgili en büyük düşlerimden biri, Okyanus’un tuzlu sularına dalmaktı ama, kaldığımız kamp yeri denizden uzaktı. Havana’nın kent kıyılarından, yakın çevresinden denize girmek olanaksızdı... Yalnız, kent sınırlarının 15 km kadar dışında Santa Maria adlı çok güzel ve ünlü bir plaj olduğunu öğrenmiştim ama, taksi tutmak dışında buraya nasıl ulaşılabileceğini bilmiyordum... Aslında, çok zaman önce Portekiz kıyılarından Atlantik’e dalmıştım...

 

Oda arkadaşım Oleg’de denize girmek istiyordu ve birlikte taksi kiralayarak Santa Maria plajına gitmeye karar verecektik... Otelde geçirdiğimiz üçüncü günün sabahı erkenden kalkıp, bir taksi çağırtacaktık... Kent sınırlarının 15 kilometre doğusundaki Santa Maria plajına gitmek için şöför, bizden 20 convertible peso isteyecekti... Plaj yerine ulaştığımızda, saat henüz sabahın 09:00’u idi...

 

Derinliği olmayan, hafif bir eğimle uzanan çok geniş bir koya yerleşmiş olan ince kumlu Santa Maria plajı, kilometrelerce, sanırım en az 3- 4 kilometre boyunca uzanmaktaydı. Kumların bittiği yerden yol geçmekteydi. Taksinin bizi bırakmış olduğu durağın hemen yakınında, yolun öbür tarafında, büyük ve lüks bir otel yükselmekteydi. Oteli, doğayı bozmayacak biçimde, kumların bittiği yerin 150- 200 metre kadar uzağına inşaetmişlerdi...

 

Sıcak ve sonderece ince kumların üzerinde 500 metre kadar yürüdükten sonra, hemen kıyıya dizilmiş şezlongların yanına ulaşacaktık. Denize girenlerin -kuma bulaşmadan- üzerlerine uzanmaları için hazırlanmış bu tahtadan yataklara, “şezlong” dışında başka özel bir ad verilmektemidir bilemiyorum ama, işte bunlardan denize en yakın olan iki tanesinin üzerine yerleşecektik... Sözkonusu yataklardan sıra sıra yüzlercesi plaj boyunca uzanmakta idi, ve yanlarında da diğer plajlarda da gözüken açılıp-kapanır büyük güneş şemsiyeleri vardı... Gerimizde, solda, üstü sazlarla kaplı ve içine bir-iki masa ile sandalye atılmış küçük bir plaj kantini vardı. Burada, su, asitli içecekler, dondurma, değişik kokteyler ve kolay hazırlanan bazı yiyecekler satılmaktaydı... Plaj, sözkonusu şezlonglardan önce ve sonra da devamedip göz alabildiğine gitmekteydi... Kıyıda henüz bizden başka kimse yoktu... 

 

Soyunur soyunmaz suya dalacaktık. Su, sonderece ılık ve güzeldi. En güzeli, Atlantik burada Matanzas plajında olduğu gibi dalgalı değildi... Zaman, anlaşılamadan geçecekti. Giderek tepemizde yükselen güneş, bizleri epeyce yormuştu ve özellikle ben, denizden çıkartılıp pulları bir bıçak sırtı ile kazındıktan sonra kızıla dönen Barbunya (Barbun) balığına benzemiştim... Saat öğleden sonra 14:00’e ulaştığında dayanma gücümüzü yitirecektik... Önce, o saz damlı kantine uğrayıp birşeyler içecek, ve ardından ağır ağır kıyı yoluna yürüyüp otele bir taksi alacaktık... Bu kez başka bir şöför, bizden sadece 15 convertible peso isteyecekti... Taksi almadan önce, sözünü etmiş olduğum lüks otelin lobisinde de kısa bir keşif turu yapacaktık. Sayıları pek fazla gözükmeyen müşterilen hemen hemen hepsinin Kubalı olduklarını farkedecektik...

 

Yaklaşık 13- 15 cm boyundaki Barbun, denizin 3- 5 metre derinliğinde, kumlu diplerde, kayalık ve yosunlu olmayan alanlarda üçlü- beşli gruplar halinde yüzer. Grekçe adı da Barbun olan balığın suyun içedeki rengi, üzerinde yüzmekte olduğu kumlu diplerle tam bir uyum halindedir. Balık, kum renginin aynısı gri bir tona dahiptir. Suyun içinde kafası ile kumları eşelerken, ağzının iki yanından sarkan bıyıkları net biçimde gözükür... Gece vakti kayıkla, kumlu kıyılarda, ve güçlü lüks ışığının altında 50 metrelik ağla avlanır. Önce ağ, dibi uygun alanlara serilir, ardından, kayığa doldurulmuş taşlar ağın iki yanına atılır. Yani, çevredeki balıklar ağa doğru ürkütülürler... Aynı ağ toplandığı zaman, pek fazla Barbunun ağa takılmadığı farkedilir... Koskoca ağa belki 3- 5 Barbun takılmışsa, tonla çağanoz (küçük yengeçler) ve “Saat Kapakları” çıkar. Ve belki bir- iki de başka kıyı balığı yakalanır... Balıkçıların “Saat Kapağı” adını verdikleri ve gerçekten de eski model bir cep saatinin kapağından biraz irice olan gümüş renkli bu balıklar, Karagöz balığını çağrıştırırlar. “Saat Kapakları” ve çağanozlar, tekrar denize atılırlar... Karagöz, insan eli kadar iri, ve bazen biraz daha iri, yassı ve gümüş renkli gövdesinin kuyruk kısmında siyah çizgisi, işareti olan lezzetli bir balıkken, görünüşü buna benzemesine karşın pek yenemeyecek kadar küçük olan “Saat Kapağı”nın siyah beneği, işareti, tam ensesinin üzerindedir...

 

Saatlerce süren yorucu bir çabadan, defalarca ağ atılmasının ardından, duruma göre ancak bir- iki kilo Barbun yakalanabilir. Genellikle kızartması yapılan bu beyaz etli ve çok lezzetli balık, yakalanırken verilen yoğun emek, ve ender bulunması nedeniyle, oldukça pahalıdır... Balıkçı tezgahlarında kıpkızıl renkleri, daha doğrusu kızıl benekleri ile duran barbunlar, denizden çıktıklarında tamamen kum grisi bir renge sahiptirler. Kıyıya taşınmalarının ardından üzerlerindeki pullar bıçakla kazınınca, balıkçı tezgahlarındaki göz alıcı kırmızı renklerini alırlar... Genellikle “ıstakoz gibi kızardı” deyimi kullanılırsa da, ben, pulları kazınmış bir Barbun gibi kızarmış olmayı kendime daha uygun bulacaktım... Ve malesef bundan sonraki iki gün, okadar istediğim halde denize gidemeyecektim. Hertarafım acıyordu, ve birdaha güneşin altında durmam iyice tehlikeli olurdu...

 

Aslında, ertesi gün, Capitol Binası’nın önündeki meydandan kalkan otobüslerden birisinin 5 convertible peso karşılığında Santa Maria plajına yolcu taşıdığını öğrenmiştik ama, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi benim yeniden denize girecek durumum yoktu. Havanadaki dördüncü bağımsız günüm, gövdemdeki yanıkların acıları ile otel odasında geçecekti... Oleg, otobüsle aynı plaja gitmişti...

 

Artık otelde son günümü yaşamaktaydım ve gövdemdeki güneş yanıklarının acısı ve yorgunluğu biraz azalmıştı. Ertesi sabah erkenden havaalanına gitmem gerekiyordu... Son günü değerlendirmeye, Havana’da yeni keşifler yapmaya kararlıydım. Oleg tekrar plaja giderken, ben de tek başıma yollara düzüldüm...

 

Otelin önünden dümdüz batıya doğru uzanan yoldan ilerleyerel Capitol Binası’nın önünde uzanan alana ulaştım. Amacım, Havana turu yapan otobüslerden birişini almaktı... Önce, alanın ortasındaki parkta, bankların üzerinde birsüre oturup etrafı seyrettim. Koltuğunun altında Granma satan bir adamdan, sözkonusu gazetenin haftalik ingilizce baskısını satınalıp gözattım... Kuba Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne bağlı bir organ olan Granma, yayın hayatına 1965 yılında başlamıştı. İspanyolca baskısı günlük olan gazetenin, bir de haftalık ingilizce ve fransızca baskıları vardı...

 

Üzerinde oturduğum banktan etrafı gözleyerek, ve elimdeki gazeteye gözatarak birsüre vakit geçirdikten sonra, Havana turları yapan otobüsün durağına geldiğini gördüm ve yerimi terkettim... Tur biletinin ederi sadece 5 convertible peso idi, ve aynı biletle gün bitene dek turlayabilirdiniz... Bu gezinin ucuz olduğunu söylememe gerek yok herhalde... İki katlı olan tur otobüslerinin üst katlarında tavan yoktu. Sadece oturulan yerin çevresinde, yolcuların koltuk altlarına dek yükselebilen bir korkuluk vardı. Bu nedenle yol boyunca geçilen çevre rahatça seyredilebilir, kolayca fotoğraf alınabilirdi...

 

Otobüsümüz önce kuzeye, kıyıya doğru yolalacaktı. Ardından, geniş kıyı yolu boyunca  batıya doğru ilerleyecekti. Birsüre sonra solumuzda kalan Maceo Parkı’nın ve 1868- 78 devriminin büyük önderi Maceo’yu şaha kalkmış bir at üzerinde gösteren devasa heykelin önünden geçecektik. Sözkonusu bronz heykel, yüksek beyaz bir mermer sütunun üzerine yerleştirilmişti. Aynı sütunun çevresinde, daha altta, İspanyol sömürgecilere karşı verilen savaşın halktan kahramanlarını sembolize eden daha küçük boy bronz heykeller bulunmaktaydı... Sinbad’a yerleştirmiş olduğum “Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar” Başlıklı kitabın 7nci bölümünde Antonio Maceo’dan epeyce sözetmiştim. Kuba’nın en güneydoğusundaki Santiago de Cuba kentinde özgür bir siyahi melezin (mulattoes) oğlu olarak doğan, yani halktan biri olan Antonio Maceo, kazandığı büyük askeri başarılarla devrimin en önde gelen iki liderinden biri konumuna yükselmişti...

 

Kıyı yolu boyunca gidişimiz sürmekteydi, ve yine birsüre sonra solumuzda, geniş bir kaya yükseltisinin, bir çeşit taştan tepenin üzerinde yükselmekte olan gösterişli ve tarihi Nacional de Cuba Hotel karşımıza çıkacaktı. Bu enlemesine büyük ve öne doğru çıkmış iki ayrı bloğu olan otel, tepesinde yükselen iki kulesi ile gerçekten gözalıcı bir mimariye sahipti... Sözkonusu sekiz katlı ve 457 odalı devasa ve ultra lüks Ulusal Otel, Kuba’nın en berbat diktatörü olan, yükselişi ve yıkılışı yukarıda adı geçmiş olan kitabın 11nci bölümünde anlatılan Gerardo Machado’nun (1871- 1939) iktidarı yıllarında, 1930’da hizmete açılmıştı. Ardından, yine aynı kitabın 12nci bölümünde anlatılan Batista diktatörlüğü yıllarında Nacional de Cuba Hotel, en yaygın üne sahip Hollywood yıldızlarının, mafya babalarının, ünlü politikacıların uğrak yeri haline gelmişti. Ünlü kumarhane gazinosu ile Nacional de Cuba Hotel, o yıllarda “para basmaktaydı”... Otelin ünlü müşterileri arasında Winston Churchil dahi olacaktı... Fidel Kastro, devrimden hemen sonra, 1960 yılnda, bu otelin gazinosunu kapatacaktı...

 

Birsüre daha kıyı yolunu izleyen otobüsümüz, sonunda içeriye, güneydoğuya doğru direksiyon kıracaktı. Eski kenti çoktan geride bırakmıştık, Havana’nın çevresinde, kentin ilginç yerlerinden geçerek geniş bir tur atıyorduk. Tam düzgün olmayan bir çember çiziyorduk... Kıyıdan uzaklaştıktan birsüre sonra, 1 Mayıs kutlamaları sırasında görmüş olduğum Devrim Meydanı’nın yanından, 18 metre yüksekliğindeki devasa José Martí heykelinin ve heykelin hemen gerisinde yükselen 109 metre yüksekliğindeki kule anıtın önünden geçecektik. Ve buradan itibaren doğu yönünde epeyce gittikten sonra, tekrar kentin iç kısmına, kuzeye kıyı istikametine yönelecektik. Havana’nın ortasından, işlek caddelerinden geçerek, tekrar kıyı yoluna çıkacaktık. Bu kez şöför, kıyı yolundan doğuya, körfezin başladığı yere, liman istikametine doğru sürecekti. Ve yolcuları, bizleri, bu metnin “h) Uluslararası gece,  farklı ülkelerin katılımcılarından yemek örnekleri, müzik dinletileri ve dans gösterileri, Havana’da özgürce geçen son gün, Anneler Günü ve kampta son gece eğlencesi” bölümünde sözünü etmiş olduğum su dolu koruma hendeği ile çevrelenmiş küçük tarihi kalenin, Real Fuerza Kalesi Ulusal Müzesi yakınında bir yerde bırakacaktı. Karşıda, derin körfezin başlangıcındaki boğazı korumak amacıyla inşaedilmiş Del Morro Kalesi (Castillo Del Morro) ve kalenin ilerisinde, kayalık burnun başlangıcında da -yine sözünü etmiş olduğum- deniz feneri yükselmekteydi... Biraz ötedeki Mártires Parkı’na doğru yürüyecektim...

 

O gün, kıyıdan parka doğru uzanan yollardan birinde, hediyelik eşya, küçük el işleri pazarı açılmıştı. Bu, Trinidat’ta görmüş olduğum benzer pazarın biraz daha büyüğü ve daha renklisi idi. Süslü puro kutuları, kolyeler, küpeler, tahta bilezikler, tahta oyuncaklar, biblolar, akla gelebilecek ufak-tefek herşey portatif tezgahlarda sergileniyordu. Herhangi birşeye elimi uzatmadan buradan sadece bir seyirci olarak geçtikten sonra, Mártires Parkı’nın hemen sınırları dışına, duvar kenarlarına dizilmiş sokak kitapçılarının sergileri ile ikinci kez karşılaşacaktım. Demekki haftanın ilk günü, Pazartesi günü de açıktılar... Yeniden bana birşeyler satarlar diye yanlarına yaklaşmaya, yakından bakmaya cesaret edemeyecektim. Çünkü, param suyunu çekmeye başlamıştı. Havaalanına dek taksi ile gidebilmek, ve havaalanında da tüm ziyaretçilere özgü vergiyi ödeyebilmek için yanımda birmiktar convertible peso bulundurmak zorunda idim. Yine beklenmeyen bazı olaylar için de biraz para saklamam gerekli idi herhalde...

 

O gün, Mártires Parkı’nın dar yollarından birinde rekli folklorik giysileri içinde yürüyen iki Kubalı güzel hanım görecektim. Fotoğraflarını çektiğim bu hanımlar, herhalde gösteri branşında bir iş yapmakta idiler ama, ne yaptıklarını anlayamayacaktım. Çoğunluğu mulatto ve mestizo adını alan melezlerden oluşan Kubalılar, gerçekten güzel insanlardı... Nereye gittiğimi bilmeden, güneybatıya doğru yürüyecektim. İki yanında tarihi taş binalar yükselen bazı dar sokaklardan geçtikten sonra, daha önce görmediğim bir meydana çıkacaktım. Yan tarafında, sandalyelerini ve masalarını kapısının önüne dizmiş bir kahve bulunan meydan, eski, yüksek çan kulesi olan tarihi güzel bir kilisenin önünde uzanmaktaydı. Çan kulelerinin, üzerlerinde ezan okunan minareler ile aynı işlevi gördüğünü düşünecektim. Her ikisi de ibadete çağrı işinde kullanılmakta idiler. Bağlantıları olmakla birlikte, asıl yapıdan ayrı ve daha yüksek inşaedilmekteydiler... Sonradan burasının adının San Fransisko Meydanı (Plaza San Francisco) olduğunu öğrenecektim.

 

Yine bilmeden, tahmini yön hesapları ile yürüyüşümü sürdürecektim. Amacım, Ulusal Capitol Binası’nın önünde uzanan alana, parka ulaşmaktı. Buradan otelime gitmek sorun değildi... Ara sokaklardan birinde, açık geniş bir kapıdan içeriye insanların girip çıktıklarını farkedecektim. Meraklanıp bakınca, yaklaşık yüz metre karelik bir alana dizilmiş sebze ve et tezgahlarını görecek ve içeriye dalacaktım...

 

Burası, şimdiye dek görmüş olduğum benzer yerlerin en büyüğü idi. Bir sıra halinde alanın kenarlarına ve ortasına dizilmiş farklı kişilere ait tezgahların çokluğu nedeniyle, oldukça fazla olan müşteriler için dar bir hareket alanı kalmıştı. Anlaşılan, tezgahlar özel kişilere aitti. Herhalde, belirli bir vergi ödeyerek, ve yer kirası vererek mallarını satmakta idiler. Satıcılar arasında kadınlar da vardı. Reklam amacıyla, karpuzlarını, ve diğer iri tropik meyvalarını süslü biçimde kesmişlerdi. Ayrıca, muz, mango, portakal ve daha birtakım adını bilmediğim meyvalar satmaktaydılar. Sebze olarak daha çok iri lahanalar, soğanlar, sarımsaklar, patetes benzeri iri kökler, patetesler, domatesler, salatalıklar, iri kabaklar, yeşil ve kırmızı biberler, limonlar, havuçlar, plastik torbalara doldurulmuş fasulye ve başka tohumlar sergilenmekteydi... Buradaki tezgahlar hem sayıca fazla ve hem de sergiledikleri türler açısından çok daha zengindiler. Hesaplamadım ama, sanırım sayısı onu aşan sebze ve meyva tezgahı, ve alanın en sonunda da 4-5 kadar kasap tezgahı bulunmaktaydı...

 

Şüphesiz karpuz tropik bir meyva değildir ama, demekki Kuba’da da yetişiyordu. Fakat Kuba’da sadece bir tür karpuza, uzun ve kabuklarının rengi biraz daha açık bir karpuz cinsine rastlayacaktım... Kasap tezgahlarında açıkta satılan etler ise, sadece domuz etleri idi. Bunlar, manav tezgahları ile yanyana oluyorlardı hep. Diğer etler, tavuk etleri, ve balık herhalde farklı yerlerde satılıyorlardı. Malesef, herhangi bir balık haline rastlayamayacaktım. Böyle bir yeri görmeyi çok isterdim ama, bu konuda şansım yaver gitmeyecekti... Şüphesiz lokantalarda balık ve tavuk veriliyordu...

 

Ünlü Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in (1899- 1961), “İhtiyar Adam ve Deniz” (1952) adlı ünlü kısa romanında, küçük kayığı ile Kuba kıyılarından tek başına Okyanus’a açılmış yaşlı bir balıkçının, oltasına takılan devasa Kılıç Balığı’nı, açgözlü köpek balıklarına kaptırmadan kıyıya çekebilme çabası heyecan verici edebi bir dille ve ayrıntılı olarak anlatılır. Sözkonusu kısa romanı okumuş olanlar, yaşlı adamın, küçük kayığı ile tek başına verdiği gücünü aşan kahramanca mücadeleye hayranlık duyarlar... Türkiye sularında da avlanan, genellikle şiş ızgarası ve diğer tür ızgarası olan -eti yağlı- kılıç balığının ne ölçüde lezzetli olduğunu yiyenler bilir... Kısacası, Kuba suları balık bakımından zengindirler, ve 1954 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazanmış olan Hemingway, Kuba’da uzun süre yaşamıştır...

 

Sonunda, bir-iki zikzak çizdikten sonra, Capitol Binası’nın önündeki meydana ulaşabilecektim. Kaç kilometre yol yürüdüğümü hesaplayamamıştım. Buna karşın, bayağı uzun bir yol almış olduğum belliydi. Kent en iyi böyle görülebilirdi sanırım ama, göremediklerimin gördüklerimden halen çok çok daha fazla olduklarını biliyordum... Havana (La Habana), yaklaşık 2.2 milyon nüfuslu büyük bir kentti ve çevresindeki kırsal alanla birlikte bu nüfus 2.6 milyonu aşmaktaydı. Ayrıca, böyle kentlerin sokakta görülebilenden daha zengin bir yaşamları da olurdu...

 

Capitol Binası’nın önündeki meydandan otelime gitmek için, bu kez biraz farklı ve dolanbaçlı bir yol izleyecektim... Geniş, iki yanı dükkanlarla dolu işlek bir caddenin yayalara ayrılmış bölümünde yürürken, içinde küçük dükkanlar bulunan değişik pasajlarla karşılaşacaktım. Bazıları, -zemin katları ile birlikte- iki üç katlı idiler. Herbirine şöyle bir gözatıp çıkacaktım. Birinden girilirken diğerinden çıkılan yanyana iki büyük kapılı bir mağaza dikkatimi çekecekti. Birsürü insanın girip-çıktığı bu yere ben de dalacaktım. Çıkış kapısında insanları gözleyen görevli genç bekçiler durmaktaydı. Hatta bunlar, zaman zaman bazılarının çantalarını kontrol etmekteydiler...

 

Bayağı derin ve geniş olan bu iki katlı büyük mağaza da, mikro fırınlardan değişik elekterikli ev ve mutfak aygıtlarına, buzdolaplarına, çamaşır makinelerine, banyo ve tuvalet malzemelerine, motorlu testerelere, bağ-bahçe aygıtlarına, küçük boy iş aletlerine dek akla gelebilecek hertürlü malzeme satılmaktaydı... Üst kata hem dönerli merdivenle ve hem de asansörle çıkmak mümkündü. Üst katta, sayılmaları uzun bir liste oluşturacak birsürü malın yanında, ev dekorasyonunda kullanılan malzemeler ve çeşit çeşit çocuk oyuncakları da satılmaktaydı...

 

Zengin Batı’da bulunan emsallerine göre mağazanın malları, biraz düzensiz, karışık sergilenmişlerdi ve bu düzen daha çok taşra da bir bakkal dükkanını çağrıştırmaktaydı. Bir de diğer dikkati çeken olay, neredeyse her rafın önünde bir görevlinin durması idi. Yani buraya, sadece azami kâra göre motive olan kapitalist bir işletmeci elkoysa, sanırım birçok kişiyi işinden ederdi... Şüphesiz ben böyle birşeyin olmasını istemem ama, sadece görebildiklerimi mümkün olduğunca karşılaştırmalı olarak doğru biçimde yansıtmaya çalışıyorum... Ekonomileri azami kâra göre işleyen kapitalist ülkelerde de, yatırım masraflarını azaltmak, kârı yükseltmek amacıyla, işyerlerinde mümkün olduğunca az işçi kullanılmaya çalışılırken, sokakları da milyonlarca yoksul işsiz artan sayılarla doldurmaktadır. ABD’de bu gerçeğin yaşanmakta olduğu ülkelerden birisidir...

 

Uçağım, 15 Mayıs sabahı 09:50’de kalkıyordu. Yaklaşık ikişer günü bulan yorucu yolculuklarım dışında, Kuba’da tam 21 gün geçirmiştim. Yola 23 Nisan sabahı düzülmüş, Moskova havalanının transit bölümünde uzun süre bekledikten sonra alabildiğim Havana uçağı ile 12 saati aşan bir yolculuk yapmıştım. Çoğu Atlantik’in üzerinde geçen yolculuk boyunca hep karanlıkta gitmemiz önce kafamı kurcalaşmıştı ama, sonunda, batıya giderek sürekli güneşten kaçtığımızı düşünebilecektim... Sözün kısası, 24 Nisan sabahı gün doğarken indiğim Havana’dan, 15 Mayıs sabahı gün doğarken hoş anılarla ayrılacaktım...

 

22 Ağustos 2009, Cumartesi

 

Yusuf Küpeli   

 

başlangıç bölümüne dön

a) ICAP, Julio Antonio Mella Enternasyonal Kampı, 1 Mayıs Müfrezesi, ABD’de hapiste beş Kubalı  ve Kuba gezisi üzerine kısa genel bilgiler

 

b) ALBA, Camilo Cienfuegos Petrol Rafinerisi ve Kuba ekonomisi üzerine geziden kısa notlar

 

c) Matanzas, tarla da iş, Devrim Müzesi, Dostluk Evi’nde mükemmel akşam yemeği, müzik ve dans ziyafeti

 

d) Devrimin 50nci yılında 1 Mayıs kutlaması, ve Kuba ile dayanışma toplantısı

 

e) Cienfuegos, lüks otel, sanat okulu ziyareti, ve Cienfuegos sokaklarında gezinti

 

f) Cienfuegos’da Rafineri işçilerinin mahalleleri, Devrimi Koruma Komiteleri, yeniden iş, Trinidad, poliklinik ziyareti ve Kuba’da tıbbi hizmetler üzerine notlar

 

g) Santa Clara; savaş ganimeti müze tren; Che Guevara’nın anıt mezarı, anıtı, ve Devrim Tarihi Müzesi; ICAP lokantasında öğle yemeği; Havanaya, kampa dönüş

 

h) Uluslararası gece,  farklı ülkelerin katılımcılarından yemek örnekleri, müzik dinletileri ve dans gösterileri, Havana’da özgürce geçen son gün, Anneler Günü ve kampta son gece eğlencesi

 

i) Havana’da otelde geçen beş bağımsız gün, çevrenin adım adım keşfi, Capitol Binası, Santa Maria plajı, Havana turu ve dönüş

 
FOTOĞRAFLAR

01) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, kamptan görüntüler, 25 Nisan 10 Mayıs 2009

02) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, kamptaki kültürel faaliyetleren bazı kareler, 25 Nisan- 10 Mayıs 2009

03) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, Türkiye grubundan hanımlarla ve diğer gruplarla Matanzas’a, plaja giderken ve diğer bazı eylemlerden fotograflar.

04) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”,  1 Mayıs Müfrezesi 2009 tarlada işte,  25 Nisan- 10 Mayıs 2009

05) Havana, Devrim Müzesi (devrimden önce diktatör Batista’nın başkanlık sarayı),  29 Nisan 2009

06) “Julia Antonio Mella Uluslararası Kampı” sakinleri için ”Dostluk Evi”nde örgütlenen ”1 Mayıs için kadeh kaldırmak” adlı geceden fotoğraflar, 29 Nisan 2009

07) Devrimin 50nci yılında Havana “Devrim Meydanı”nda 1 Mayıs kutlamasından fotoğraflar. İki saat onbeş dakika boyunca alandan duraksız bir milyon kişi geçti. 1 Mayis 2009

08) Havana’dan görüntüler, Martires Parkı yakınlarındaki el işleri pazarı, sokakta öğrenciler, ve Kuba İle Dayanışma Toplantısı (2 Mayıs 2009).

09) Havana, “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, Cienfuegos’a yolculuktan ve Cienfuegos’dan bazı görüntüler, 3 Mayıs 2009

10) “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”, Cienfuegos’da kaldığımız lüks otel, ve otelin önünden körfezin görünüşü, 3- 7 Mayıs 2009

11) Cienfuegos, “Benny More Sanat Okulu”nu ziyaret, 4 Mayıs 2009

12) Cienfuegos, petrol işçilerinin mahallesi ve “İhtilali Savunma Komiteleri” ile tanışma, 4 Mayıs 2009

13) MANGO FİDANLIĞINDA VE MANGO BAHÇESİNDE ÜRETİME KATKI, Cienfuegos, 5 mayıs 2009

14) Cienfuegos-Trinidad gezisi, 5 Mayıs 2009

15) Cienfuegos Petrol Rafinerisi ve 7 Numaralı Poliklinik ziyareti fotoğrafları. Cienfuegos, 6 Mayıs 2009

16) Cienfuegos-Santa Clara yolundan ve Santa Clara’da “Müze Tren” ziyaretinden fotoğraflar. Silah yüklü tren 28 Aralık günü Santa Clara’ya girerlerken, Che Guevara tarafından elegeçirilmiştir... Santa Clara, 7 Mayıs 2009

17) Che Guevara’nın anıt mezarı, Che Guevara anıtı ve devrim müzesi. Santa Clara, 7mayıs 2009

18) “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”nda Uluslararası Gece, farklı ülkelerin temsilcilerinden yemekler, gösteriler, dans, müzik, Havana, 8 Mayıs 2009

19) “Julio Antonio Mella Uluslararası Kampı”nda son gece, anneler günü kutlaması, ve müzikli eğlence. Havana, 9 Mayıs 2009

20) Havana’dan değişik görüntüler 1, 25 Nisan- 15 Mayıs

21) Havana’dan görüntüler 2, Limana yakın Martires Parkı ve çevresi, 9 ve 14 Mayıs 2009

22) Havana’dan görüntüler 3, körfezin girişini kontroleden Real Fuerza Kalesi Ulusal Müzesi ve içindekiler, 9 Mayıs 2009

23) Havana’dan görüntüler 4, kent turundan kareler, 14 Mayıs 2009

24) Havana’dan görüntüler 5, Real Fuerza Kalesi Ulusal Müzesi’nin en üstteki teras katından karşı kıyı ve Martires Parkı’dan kareler

25) Havana dan görüntüler 6, Mártires Parkı yakınlarından San Fransisko Meydanına ve oradanda Capitol Binası’na yürüyüşün fotoğrafları ve bir sebze-meyva-et pazarı. 14 Mayıs 2009

26) Havana dan görüntüler 7, Eski Havana’dan, rastgele kareler, 10- 14 Mayıs

27) Havana’dan görüntüler 8, Havana’nın Çin mahallesine doğru yürüyüş ve Çin mahallesinden görüntüler, 14 Mayıs 2009

28) Havana dan görüntüler 9, rastgele fotoğraflar, alışveriş yerleri, dükkanlar, ara sokaklar, voodoo, ve Santa Maria plajı. Foto YUSUF, Havana, 10- 14 Mayıs 2009

http://www.sinbad.nu/