Yusuf Küpeli, Bir naylon Kunta Kinte, O’nun hileleri, ve anayasa yalanları üzerine

 

Yaşananlar üzerine birşeyler söylemek, ve taraf tutmak için, kapışma halinde gözüken iki taraftan birine ait olmak gerekmiyor. En azından burada sözcüklerle kavga da taraf olurken, arenada döğüşen grupların dışında çalışan halkın görülebilen gerçek yararlarından yana olabilmenin yolunu bulmak gerekiyor...

 

Bir naylon Kunta Kinte, O’nun hileleri, ve anayasa yalanları üzerine

 

Yaşananlar üzerine birşeyler söylemek, ve taraf tutmak için, kapışma halinde gözüken iki taraftan birine ait olmak gerekmiyor. En azından burada sözcüklerle kavga da taraf olurken, arenada döğüşen grupların dışında çalışan halkın görülebilen gerçek yararlarından yana olabilmenin yolunu bulmak gerekiyor. Günümüzde sözkonusu yolda halkı yürütebilecek kılavuz bir örgüt bulunmasada, böyle bir yol dahi olduğunu, yansıtılan iki alternatiften fazlasının bulunduğunu gösterebilmekte yarar var…

 

Günün tarihine doğru tanıklık etmeye çalışmak gerekirse eğer, halkın (Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halkın) ezici çoğunluğu da, özünde, kapışan tarafların dışında durmaktadır. Kendileri için örgütlenmeleri olmayan onlar, tüm iktidar kavgalarının dışında idiler hep, ve ancak seçimden seçime oylarına başvurulurdu, ve yine aynı biçimde başvurulacak. Oy verirken de onlar, kendilerinden olanı değil, asıl seçmeleri gerekeni değil, istemleri ötesinde önlerine sürülen alternatiflerden birini seçmek zorunda idiler, ve şimdi de öyle yapacaklar… Üst sınıfların seçimleri, ve egemenlikleri onlara onaylatılırdı ve yine onaylatılacak...

 

Belirli bir üst sınıfın, veya üst sınıflar koalisyonunun egemenliği, şimdiye dek onlara, çalışan ve üreten çoğunluğa, ”milletin egemenliği”, veya ”milli egemenlik” olarak yutturuldu, ve onaylatıldı… Ekonomik ve toplumsal anlamda farklı sosyal sınıfların üyeleri olanlar, dünyaya farklı pencerelerden bakanlar, ve yaşamdan tamamen farklı beklentileri olanlar, ”yararları tam bir uyum içinde olan tek bir millet” olarak yutturuldu. Kaptan köşkünde oturanlarla, lüks kamaralarında eylenceli bir yolculuğa çıkmış olanlarla, bir kuru ekmeğe kürek çekmeye zorlanan forsalar, birmiş, aynı imiş gibi gösteridi, ve gösterilmeye devamediliyor…

 

Basındaki haberlerden anlaşıldığı kadarıyla halkın yaklaşık yarısının yoksulluk, ve bunların yarıya yakınının da açlık sınırında olduğu bir ülkede, sorunları çözmekten aciz siyasilerin, dikkatleri başka yöne çekecek olaylar üretmeleri, bilinen hilelerdendir. Çalışabilir nüfusun yaklaşık yarısının işsiz olduğu bir ülkede insanları oyalamanın, gözboyamanın yolu, gündemi değiştirecek olaylar yaratmaktır, onları içte veya dışta asıl sorunlarından tamamen farklı çatışma alanlarına çekmektir…

 

İnsanlar, çalışan ve işsiz çoğunluk, bu yaratılan yeni kavga alanının dışında olduğunu ne ölçüde hitsetse bile, kavga, binbir yalan ve demagoji fırtınası içinde onlara da maledilmeye çalışılacak ve sonuçta onların oylarına başvurulacaktır. Bu yaşananların kendi gerçek talepleri ve yararları dışında olduğunu, kopartılan fırtına ile birlikte giderek küçülen ekmeklerinin büyümediğini, yoksullaştıkları ölçüde özgürlüklerini de yitirdiklerini görseler bile onlar, sonuçta oy vermek, tepedekilerin istemlerinden birini seçmek zorunda kalacaklardır.

 

”Anayasa” adıyla yapılmaya çalışılanın hazırlık sürecine sokulmadıklarını, ve gerçek anlamıyla aydınlatılmadıklarını farketseler bile onlar, bilinç yetersizliğinden, örgütsüzlükten, ve hedefsizlikten kaynaklanan caresizlikle, ve ”çaresizlere” özgü son bir ”umut” ile, ”umudu” en iyi pazarlayanın peşine takılacaklardır. Aynen milli piyango bileti alanlar, ya da loto, toto vs. oynayanlar gibi… Bu arada birileri iktidarlarını perçinlerken, malı götürenler talanlarını sürdürecekler ve iktidarlarını perçinleyenler de götürülen maldan hisselerini alacaklardır. Talanın, hırsızlığın kamuflajı, ”vatana-millete hizmet” ve de ”ülkenin iyiliğini istemek” edebiyatı olacaktır… Oy verenler, guruldayan miğdeleri ile birsür daha tok düşler görmeye devamedeceklerdir…

 

İronik olan, 12 Eylül darbesinin ve 1982 Anayasası’nın ürünü olan siyasi iktidarın, konumlarını bu Pentagon darbesi ve darbe ürünü anayasa sayesinde elde etmiş olanların, “hürriyet”, ya da daha yeni ifadesi ile “özgürlük” getiriyoruz yalanları ile -seçime beş kala- anayasa değişikliğine kalkışmış olmalarıdır. Gelmekte olan gerçekten hürriyetmidir?, yoksa göz boyamaya yönelik birkaç özgürlükçü görünümlü maddenin arasına gizlenmiş olan totaliter rejimlere özgü maddelermidir?..

 

Zaten hiçbirzaman gerçek anlamı ile bağımsız olmamış ve askeri darbeler karşısında olumlu sınav vermemiş olan yargı erkinin -yapılmakta olan değişiklikle- iktidar partisinin emrine sokulacak olması, totaliter rejimlere, faşist rejimlere özgü “güçler birliği” prensibinin tüm gücüyle politik yaşama egemen kılınmasından başka birşey olmayacaktır. Zaten daha geçenlerde Tayyip Erdoğan, “bürokrasi de değişiklik” sözcüklerini telaffuz ederken, “yargı da buna dahil” diyerek, yargı erkini, iktidarın emrinde sıradan bürokrasinin bir parçası olarak gördüğünü, burjuva demokrasilerinin temelinde duran “kuvvetler ayrılığı prensibi”ne inanmadığını açıkça belli etmiştir.

 

O, Tayyip Erdoğan, yargıçları, “emrinde bürokratlar” olarak görmek istediği için, zaten yükü çok ağır olan (Yargıtay Başkanı’nın ifadesine göre, sadece Yargıtay’da 1.5 milyondan fazla dosya sırada beklemekte...) bu organı içten parçalamaya, birkısım yargıç ve savcıları değişik vaadlerle yandaş hale getirmeye çalışırken, bağımsız kalmaya ve bağımsızlığını genişletmeye çalışan yargı kurumlarını da -aşağılağıyı üsluplarla- sürekli eleştiri bombardımanı altında tutmaktadır... Daha açıkçası, bu yapılmaya çalışılan yeni anayasa değişikliği ile, veya topluma sunulan zehirli “özgürlük” şekeri ile, Türkiye halkı derin bir tuzağa çekilmekte, toplumun ellerine kelepçe, bacaklarına pranga vurulmak istenmektedir...

 

Birilerinin kuklası olduğu anlaşılan “karizmatik baba” maskeli Tayyip Erdoğan, sözkonusu anayasa değişikliği operasyonu ile birlikte “başkanlık sistemi” baklasını ağzından çıkartırken, veya birileri adına “führer” (önder) olmaya hazırlandığı gerçeğini ilanederken, asıl niyetini, ülkede, bölgede, ve dünyada politik gerilimim artmakta olduğu bu koşullarda totaliter bir rejim istemini belli etmiştir. O, bu ifadesiyle, Türkiye’nin, totaliter, geçmişe göre çok daha baskıcı faşist bir rejime doğru sürüklenmekte olduğu gerçeğini açık etmiştir...

 

Sözüne güvenilir değerli bir bilim adamı olduğu anlaşılan Marmara Üniversitesi Anayasa Profösörü ve insan hakları savunucusu Dr. İbrahim Kabaoğlu, Başbakan Tayyip Erdoğan tarafında telaffuz edilmiş olan “başkanlık sistemi” anlayışının, “12 Eylül 1980 darbesinin hedeflerinden biri olduğunu, ve yine aynı anlayışın 1982 Anayasası’nın ruhunda bulunduğunu” ifade etmektedir. Bilimsel bir dille ve ılımlı diplomatik ifadelerle konuşan -anayasalar konusunda uzman- Kabaoğlu’na göre, “12 Eylül Darbesi sonucunda başarılamamış olan bu iş, ‘başkanlık sistemi’, şimdi, yapılacak anayasa değişikliği ile yaşama geçirilmek istenmektedir.” Yine Kabaoğlu’na göre: “ABD’de bulunan ‘başkanlık sistemi’nin kendine özgü dengeleri vardır ve bu dengelerle birlikte sistem bir bütündür. Sözkonusu dengeler olmadan Latin Amerika ülkelerinde yapılmaya çalışılmış olan adaptasyonların tümü, demokratik süreçler açısından başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Eğer ‘başkanlık sistemi’ Türkiye’ye getirilecek olursa, bu ABD’de varolan başkanlık sistemi değil, Türkiye’ye özgü bir ‘başkanlık rejimi’, tek kişi yönetimi, totaliter rejimlere özgü bir yönetim olacaktır...” Kabaoğlu’na göre, “ ‘başkanlık sistemi’ sözcüğünün telaffuz edilmiş olmasının tek olumlu yanı, gerçek niyetin açık edilmiş olması, yapılmak istenenin daha rahat anlaşılır hale gelmesidir.”

 

Kısacası, dili dahil heryanı eğri olan sözkonusu 1982 Anayasası’na “evet oyu” verilmesi için en büyük çabayı sarfetmiş olan Fethullah Gülen’in güçlü medya ordusunun rüzgarını da arkasına alarak “özgürlük” pazarlayanlar, özünde, gündemi değiştirmek, halkı işsizlik, yoksulluk, ve açlık sorunlarından uzaklaştıracak yeni bir kutuplaşma alanı yaratarak seçime gitmek, ve kaybetmekten korktukları iktidarın tüm iplerini bu yeni çatışmanın yardımı ile ele geçirmek istemektedirler. “Özgürlük” yalanları ile asıl yapmaya çalıştıkları, özgürlükleri çok daha fazla kısıtlamayı başarmaktan başka birşey değildir... Halka iş ve aş verme olanaklarını yitirmiş olanlar, sekiz yıl kamu mallarını pazarladıktan sonra, seçime beş kala, “özgürlük” pazarlayarak gündemi değiştirmeye, ve yargı erkini de denetim altına alarak kontrolsuz biçimde yollarına devametmeye çalışmaktadırlar sadece...

 

Hileli yollarla gerçekleştirilmeye çalışılan bu anti-demokratik anayasa operasyonunun temelinde, içteki ekonomik zorluklar ve ağırlaşan Kürt sorunu ile birlikte, Türkiye’nin politik yaşamının daha da geriliyor olması gerçeği ile birlikte, İsrail-İran-ABD odaklı bölgesel gerilimin yükseliyor olmasının da etkileri vardır. Bölge ve dünya çapında tehlikeli sıcak çatışma çanlarının çalmaya başlaması,  totaliter rejimlere çağrı yapmaktadır...

 

Kısacası, iç ve dış süreçler demokratik gelişmelerden yana değildir... Pravda ru’nun 16 Mart 2010 tarihli ve “Iran: A Sneak Attack is ON!” başlıklı haberine göre, “bunker-buster” [beton delici, derine işleyip patlayan, sığınakları çökerten] bombaları, ABD-California’dan, Hint Okyanusu’daki Diego Garcia adasına taşınmaktadır... İran ve Afganistan gibi ülkelerin güneyinde bulunan ve İngiltere’nin kontrolunda olan, ABD ordusu tarafından da kullanılan Diego Garcia üssü, B 52 gibi devasa stratejik bombardıman uçaklarının da kalkıp inebildiği bir yerdir.  Afganistan bombardımanı asıl olarak bu adadan gerçekleştirilmiştir ve şimdi de hazırlıkların İran için olduğu bellidir... İsrail’in saldırgan bir üslupla Şam’ı (Demaskus) taş devrine döndürebileceğinden sözetmesi, sözkonusu gelişmenin dışında düşünülemez...

 

Tayyip Erdoğan’ın bu son oyununda -kaza sonucu- yenilmesi, Türkiye’nin sürüklenmekte olduğu totalitarizm yolundan kurtulması anlamına gelecektir demek pek olanaklı olmasa da, davul-zurna Tayyip Erdoğan’ı destekleyen şımarık liberaller için, Tayyip Erdoğan’ın zaferi ile birlikte, “yağmurdan kaçarken doluya yakalandılar”, demek gerekecektir herhalde... Her olaya, -tuzu kuru şımarık züppelere özgü- bir gayriciddilik ve bilgiçlikle yaklaşan, ve kişisel yararları gerektirirse, çoğunluklu olarak liberal maskelerini atıp faşist ideologluğa dahi soyunabilecek olan bu egosantrik ve halka sevgisiz liberalleri kendi pembe kozalarının içinde bırakıp, Türkiye halkının gerçek durumuna kısaca bir gözatalım...

 

Hernekadar Tayyip Erdoğan, Karaköy vapurlarının mayasıla-basura ve de her derde deva sahte ilaç satıcılarının taktikleri ve üsluplarıyla “krizin teğet geçtiği” üzerine israrlı nutuklar atıyor olsa da, değerli iktisatçı Mustafa Sönmez’in araştırmasına göre, 2008 yılına göre 2009 yılında istihdam (çalışan işçi sayısı), yüzde 9.5 azalmış. Yine 2008’e göre 2009’da endüstri üretimi aynı oranda (yüzde 9.5) düşmüş. İşçilerin kaybı sadece işlerini yitirmek olmamış, çalışmayı sürdürebilenlerin de gerçek ücretleri, 2008’e göre 2009 yılında yüzde 2.2 oranında azalmış. Yine aynı araştırmaya göre, 2005 yılı temel alınırsa eğer, 2009’da gerçek ücretler yüzde 8.5 oranında gerilemiş...

 

ANKA kaynaklı bir habere göre, içinde olduğumuz yılın (2010) Ocak ayında, -iş gücünü satınalanlar ve kendi işinde çalışanlar dahil- Türkiye’de, 21 milyonu biraz aşkın kişi çalışmakta, üretime katılmaktadır.  Bunların 13 milyona yakını, iş gücünü satan ücretlilerdir... Ve yine sözkonusu 21 milyonun 9 milyon kadarı (yüzde 42’den biraz fazlası), herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı olmadan, ve hertürlü güvenceden yoksun olarak kara çalışmaktadır... Bu son ifade edilen sayı, giderek armaktadır, ve sözkonusu artışta kadınlar başı çekmektedirler...

 

İçinde olduğumuz 2010 yılının ilk altı ayı için -16 yaş üzeri- çalışanlarda aylık brüt asgari ücret, 729 TL olmaktadır. Kesintilerden sonra çalışanın eline geçen net ücret, 521.89 TL olmaktadır. Yine aynı dönemde 16 yaşın altında olanlar için aylık brüt asgari ücret, 621 TL’dir. Bunların eline geçen net ücret ise, 444.57 TL’dir. Diğer yandan 2010 yılının ikinci altı ayı için -16 yaş üzeri- çalışanlarda aylık brüt asgari ücret, 760.5 TL’dir. Aynı dönem de 16 yaşın altında olanlar için aylık brüt asgari ücret, 648 TL olarak belirlenmiştir...

 

Peki, çalışma şansına sahibolanların çoğunluğu için ücretler yukarıda belirtildiği gibi iken, yoksulluk ve açlık sınırları nedir? TÜRK-İŞ’in bir araştırmasına göre, sözkonusu asgari ücretle ancak altı gün kadar -bir ölçüde- insanca yaşayabilmek mümkündür. Başka herhangi bir harcamalarının olmadığı düşünülürse, aynı para ile dört kişilik bir aile ancak 20 gün sağlıklı olarak beslenebilir. Şüphesiz ailelerin başka harcamalarının olmaması, en azından ev kirası vermemeleri, yol parası ödememeleri, çocuklar için okul masrafı yapmamaları olanaksızdır... Yukarıda açıklanmış olduğu gibi reel (gerçek) ücretlerin düşmüş olmasına ve asgari ücretin düşüklüğüne karşın, geçen yıla (2009) göre bu yıl (2010) açlık sınırı 100TL, yoksulluk sınırı ise 327 TL artmıştır... Yine TÜRK-İŞ’in hesaplarına göre 2010 yılı Mart ayı için dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 845.11 TL’dir. Sadece gıda masrafı için eline ancak bukadar ve bunun üzerinde para geçen dört kişilik bir aile karnını doyurabilecektir ama, yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi, -16 yaşın üzerinde- bir çalışanın aylık net ücreti, sadece 521 TL kadardır...

 

Sözkonusu artan işsizlik koşullarında dört kişi için genellikle bir kişinin çalışabildiği dikkate alınırsa, asgari ücretlilerin çoğunluğunun geceleri aç yattıkları ve sonderece sağlıksız biçimde beslenmeye çalıştıkları rahatça anlaşılabilir... Sayıları milyonları bulan bu insani trajedileri yukarıdaki istatistiki verilerle yansıtabilmek olanaklı olmasa da, yaşananların bukadarını bile bilmek, Türkiye halkının gerçek durumunu bir ölçüde anlıyabilmek, parlemento da tartışılanlarla gerçek yaşam arasındaki derin uçurumu farkedebilmek açısından önemlidir... Bu veriler, asıl gündemin nasıl saptırıldığını anlayabilmek için önemlidir...

 

Şüphesiz bir de, sayısı giderek artan işsizler ordusu, sokaklarda yaşamaya itilen evsizler, içler acısı durumda sokak çocukları, ve tamamen farklı bir yazının konusu olacak çalışmak zorunda bırakılmış çocuklar gerçeği vardır... İçinde olduğumuz 2010 yılı Nisan ayının ortasında basına yansımış olan TİSK raporuna göre, kriz öncesine kıyasla işsiz sayısı yüzde 51 daha artmıştır. İşsizlik oranı yüzde 15 civarında yansıtılıyor olmakla birlikte, genel kanıya göre, çalışabilir nüfusun yarısı işsizdir ve bunların birçoğu iş bulma umudunu tamamen yitirmişlerdir. Kayıtsız çalışanların sayılarında da artış vardır ve bunların oranları da yüzde 43’e ulaşmıştır...

 

Halkın gerçek durumu yukarıda özetlenmiş olduğu gibi iken, kişisel serveti sürekli artan başbakan Tayyip Erdoğan, her fırsatta “yoksul halktan biri” tiyatrosu oynamaya çalışmakta, “mazlum” rolü yaparak yaşanan sorunları çözmekle sorumlu birinci kişi olduğu gerçeğini gözlerden ırak tutmaya çalışmaktadır. Şüphesiz tiyatronun böylesinin, onurlu ve vicdan sahibi ahlaklı kişilere özgü olduğu söylenemez... Örneğin, 11 Mart 2010 tarihli basın haberlerine göre Tayyip Erdoğan, Ankara’da yapılmış olan sağlık tesislerinin toplu açılımında, “Ben de Kunta Kinte idim”, demiştir... Bilindiği gibi, insanların bir televizyon dizisinden tanıdığı Afrikalı köle Kunta Kinte, Alex Haley’in “Kökler” adlı romanın baş kahramanıdır. Yurdu Gambia’dan kopartılıp Amerika’da köle olarak satılmış olan Kunta Kinte (1710- 1850) karakteririnin trajik serüveni ile birlikte yazar, kölelik kurumunun korkunçluğunu, kölelerin acılarını, ve mücadelelerini yansıtmaktadır...

 

Türkiye’de varolan kamu mallarını haraç-mezat uluslarüstü tekellere satan, bu arada kişisel servetine servet katan, tüm servetine ve yüklü başbakanlık maaşına karşın bir de sıkılmadan Emekli sandığından 2 bin 538 TL emekli maaşı alan Tayyip Erdoğan’ın -derin acılar yaşamış ve özgürlüğü için mücadele etmekten yılmamış- Kunta Kinte karakteri ile nasıl bir benzerliği olabilir?, hesaplamaya çalışın.  Yine düşünmeden ve sıkılmadan kendisini bir “gariban” SSK emeklisi gibi tanıtmaya çalışan tayyip Erdoğan’ın, aslında çok genç yaşta, 3 Mart 2000’de yaptığı başvuru sonucu SSK’dan emekli maaşı almaya başladığı ama, 15 Nisan 2003’den beri SSK emeklisi olmadığı, iktidar koltuğuna oturmuş olduğu bu tarihte kaydını emekli sandığına geçirdiği, ve 2 bin 538 TL tutarındaki emekli maaşını buradan aldığı, CHP saylavı Kemal Kılıçtaroğlu tarafından açığa çıkartılmıştır... Herkesin bildiği gibi bu ölçüde yüksek bir emekli maaşını hiçbir SSK emeklisi alamamaktadır ama, anlayın, Tayyip Erdoğan yine de “gariban” bir SSK emeklisidir- yüklü banka hesaplarını ve başbakanlık maaşını hesaba katmazsak tabii...

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 1 Mart 2010 itibariyle açıklanmış olan mal varlığını özetleyerek buraya yansıtacak olursak... Başbakanın bankalarda 2.4 milyon TL kadar parası vardır. Halbuki, 2006 yılındaki mal beyanına göre, banka hesabı 1.3 milyon TL kadar birşey imiş. Görüldüğü gibi hesaptaki artış, iki mislinden fazladır. Yine basındaki haberlere göre, başbakanın alacaklarında da yüzde 60 oranında bir artış olmuştur. Eylül 2007’de yapılmış olan mal beyanına göre başbakanın alacakları 312 bin 500 TL iken, 1 Mart 2010’da yapılmış olan mal beyanına göre alacakları 500 bin TL olmuştur... “Zenginin malı züğürdün çenesini yorar”, derler ama, zengin bir başbakan olunca ve halk yoksullaşırken başbakanın serveti garip biçimde artınca, işin rengi değişmekte, bu servetin kaynağının araştırılması gerekmektedir. Fakat bugün bizim bunu yapacak olanağımız yoktur ve lafı fazla uzatmamak için, sözkonusu nakit zenginliğin yanında, azımsanamayacak sayıdaki değerli arsaların, katların, villaların, arabaların ve en yakınlara ait olan servetlerin, euro ve dolar hesaplarının dökümlerine hiç girmeyeceğiz...  

 

Kişisel serveti yukarıda kısaca özetlenmiş olduğu gibi olan başbakan, haklarını aramaya çalışan tekel işçilerini “yetim hakkı yemekle” suçlayabilmekte, ardından bu sözlerini, ve polisi işçilerin üzerlerine defalarca acımasızca saldırtmış olduğu gerçeğini unutmuş gözükerek, artan işsizliğin tüm sorumluluğu küçük ve büyük boy patronların omuzlarına yükleyebilmek amacıyla, “sömürüden” ve “haksız kazançtan”tan sözedebilmektedir. Bu sözleri duyanlar, O’nun, çalışma bakanlığının patronu bir başbakan olduğunu, kayıtdışılığa gözyuman bir yönetimin başında olduğunu unutup, bir “sendika başkanı”nın konuşmakta olduğunu sanabilir... İcabında “gariban” bir SSK emeklisi olan, icabında “Kunta Kinte” olan Tayyip Erdoğan’ın, gerektiğinde “sendika başkanı” rolünde sahneye çıkmasında da yadırganacak bir durum yoktur sanırım...

 

Tabii tüm bunlara bir de başbakanın bursla okumuş olan oğlunun, okulunu bitirdikten dört yıl sonra, 2 milyon 350 bin dolara gemi satınalması gerçeğini eklemek gerekir. Buna, gelininin altın şirketinin ortağı olduğu gerçeği, örtbas edilen trafik cinayeti olayı, askerlikten yırtmaya yarayan sahte iş göremez raporu, ve metni alabildiğine uzatacak daha birsürü pislik, skandal niteliğinde olay eklenebilir... Ve O yine de Türkiye’nin “Kunta Kinte”si olduğunu iddia edebilir...

 

Bukadar açığı olan ve birtakım güç merkezlerine paçayı çoktan kaptırmış olduğu anlaşılan böyle birisi, Tayyip Erdoğan gibi biri, nasıl bağımsız bir lider olabilir?, nasıl ülkeye özgürlükçü bir anayasa getirebilir?, nasıl demokratik bir açılım gerçekleştirebilir? Bunun olamayacağını, düşünebilen herkes rahatça anlayabilir ama, başbakanın karşısında çalışan halktan yana gerçek güçlü bir alternatifin bulunmayışı, her kurumun zaman içinde değişik ölçülerde pisliğe batmış oluşu, Tayyip Erdoğan ve ekibi tarafından ustaca kullanılabilmektedir. Yaşanmış olan askeri darbeler sonucu gelişen toplumsal çürümenin baş sorumlusunun silahlı kuvvetlerin yönetici kadrolarının gözüküyor olması, zaten iş yükü açısından ve ekonomik olarak ağır sorunlar yaşamakta olan yargı erkinin mevcut çürümeden üstüne düşen payı almış olması, içten bölünmesi, ve askeri darbeler karşısında vermiş olduğu olumsuz sınav, Tayyip Erdoğan’ın yalan ve demagoji yüklü saldırılarını kolaylaştırmakta, hileli manevralar yapabilmesine, yargı erkine rahatça saldırmasına yardımcı olmaktadır...

 

Toplumsal uyanışı ve haklı başkaldırıyı durdurabilmek amacıyla biryandan toplumdaki en gerici güçlerin önünü açan, tarikatlara, çağdışı dini akımlara yolveren ve ardından bunları denetim altında tutabilmek amacıyla “balans ayarları” yapan bazı generallerin, artık yapabilecekleri bir ayarlarının kalmadığı, toplumsal gelişmeyi durdurabilmek amacıyla yaşam üfledikleri canavarın giderek daha fazla tutsağı haline geldikleri rahatça gözlemlenmektedir...

 

Vaktiyle işlenmiş olan tüm bu günahlar, Tayyip Erdoğan’ın, çekirdek ekibinin, ve bu ekibin gerisinde duran asker-sivil güç merkezinin işlerini kolaylaştırmaktadır. “Özgürlük” yalanı ile birlikte varolan özgürlükleri de budayacak, yargı erkini sıradan bürokratlar düzeyine düşürerek yürütmenin emrine sokacak, ya da yasal olarak  führer (önder), tek karar verici haline getirilmeye çalışılan Tayyip Erdoğan’ın emrine sokacak değişiklik çabalarını kolaylaştırmaktadır...

 

Bu satırları yazanın düşüncesine göre, gerçek durum ne ölçüde karanlık olsa da, çalışan halktan yana gerçek ve güçlü bir muhalefet odağı gözükmese de, pisliğe bulaşmamış olan bir kurum bulunmasa da, Tayyip Erdoğan ve ekibini durdurabilmek, ve seçimlerde alt edebilmek için hertürlü çabayı göstermek, tüm muhalefeti birleştirmek gerekmektedir... Eğer Weimar Republic (Weimar Cumhuriyeti, 1918- 1933) Almanyası’nda, 1930’lu yıllara girilirken, çok güçlü olan Sosyal Demokrat Parti ile yine çok güçlü olan Komünist Partisi güçlerini birleştirebilselerdi, Hitler’i ve Nazi Partisini durdurma olanağı doğabilirdi... Almanya’da 31 Temmuz 1932’de yapılan seçimlerde, Sosyal Demokrat’lar Melis’teki (Reichstag) en büyük parti idiler. Yine Weimar Cumhuriyeti Almanyası’nda 6 Kasım 1932 günü yenilenen seçimlerden sonra, yine Nazi Partisi’nin (NSDAP) oyları, ancak yüzde 33.1 düzeyinde kalacaktı ve Hitler, Katolik Merkez Partisi’nin başındaki Franz von Papen’in desteğini alarak Başbakanlık makamına atanabilecekti...

 

Şüphesiz Türkiye’de böyle partiler, o dönemin Almanyası’nda olanlara benzer partiler yoktur ama, derinleşmekte olan ulusal ve uluslararası kriz koşullarında mevcut muhalefetin halktan yana bir program çerçevesinde birleşebilmesi, bazı mali-sermaye güçleri ve bunların bürokrasideki uzantıları tarafından kullanılmakta olan Tayyip Erdoğan ve ekibinin durdurulabilmesini sağlayabilecektir. Böyle bir başarı sağlanabilirse eğer, bunun ardından, tüm toplumsal örgütlenmeleri de sürece sokarak, Türkü-Kürdü ile toplumun önünü açabilecek yepyeni bir anayasa yapılabilir herhalde... Yoksa sular er-geç yine yollarını bulacaklardır ama, ödenecek olan bedel çok daha ağır olacaktır.

 

Yusuf Küpeli

21 Nisan 2010

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/