Yusuf Küpeli, Kurban Bayramı’nda kurban edilen, başta Irak halkı olmak üzere Müslüman halklardır

 

- Saddam Hüseyin’in Kurban Bayramı’nın ilk günü kurban edileceğini, hem de inancına aykırı olarak kanı akıtılmadan öldürüleceğini düşünemezdim. Çünkü, Amerikalı işgalcilerin daha farklı hesap yaptıklarını sanmıştım... Sağ kaldığı sürece, bir rehine olarak Saddam Hüseyin’in önemli pazarlık kozu olabileceğini...

 

- Aslında bir anlama dava yine de çıkmaza sürüklenmiştir... Saddam Hüseyin’in öldürülmesi davayı sonuçlandırmamış, tam aksine işgalci güçler ve... (...) Daha açılmış davaları sonuçlanmadan Saddam Hüseyin’in alel acele öldürülmesinin başlıca nedenlerinden birincisi, ABD’nin ve bağlaşığı emperyalist güçlerin, başta Kürtler olmak üzere Irak halkı üzerinde oynadıkları oyunların, Irak’a ve tüm Ortadoğu’ya yönelik gizli anlaşmalarının daha fazla açığa çıkmasını engellemek içindir...

 

- Saddam Hüseyin’in duruşmalar sırasında söylemiş olduklarının duyulmasını engelleyenler, aslında... (...) Irak’a demokrasi ve özgürlük getirdikleri yalanını söyleyenler, aslında Irak’ı söz ve ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, haberleşme özgürlüğünün en yasaklı olduğu ülke haline getirmişlerdir. Onlar’ın Irak’a kazandırmış oldukları en büyük “ilerleme”, Irak’ı gazeteci cinayetlerinde dünya birincisi yapmak olmuştur...

 

- Çıkmaza sürüklenen sadece Saddam Hüseyin davası değildir aslında... Yaşamda nihai çözümler olmadığı, biten her sorunun ardından yeni farklı sorunların başlayacağı gerçeğini bilen Washington- Londra ortaklığı, Irak’ta içine sürüklendikleri krizi gütme stratejileri ile bölgedeki varlığını gerekli olduğu kadar kalıcılaştırmaya çalışmaktadır. Krizi güdebilmek ise, Irak içinde ve çevresinde kontrollu daha derin başka krizler üreterek mümkündür ancak... İşgal güçleri, içine sürüklendikleri krizi atlatabilmek için, tüm toplumu daha farklı bir krize sürüklemeye, kaosu denetimli olarak istedikleri bölgeye yayıp orada derinleştirmeye, böylece “ateşi ateşle denetim altına almaya” çalışmaktadırlar...  Saddam Hüseyin’in alel acele idam edilmesi, idam edilirken sözde gizlice olayın -cep telefonlarıyla-filme alınıp hemen yayılması, idam sırasında yüzleri gözükmeyen birilerinin “Sadr” diye slogan atmaları, cesurca ölmüş olan Saddam Hüseyin’in gövdesinin yandaşlarına teslim edilerek cenazenin Tikrit’te doğduğu köye gömülmesi, tüm bunlar Beyaz Saray planının ufak ayrıntılarıdırlar sadece...

 

- Feodal beylerinin peşinden sürüklenen Kürtler için artık bazı gerçekleri görmenin zamanı gelmiştir de geçmektedir bile... (...) Saddam Hüseyin’in daha Halapça davasından yargılanmadan alel acele öldürülmesi, Kürtlere yönelik gaz saldırısının dava konusu bile edilmemesi, işgalci güçlerin Kürt toplumuna biçtikleri değerin, veya sadık kölelere biçilen değerin en somut göstergelerinden sadece birisidir...

 

- Aslında Kürt halkına yönelik gaz saldırısının birinci derece de sorumlusu da ABD yönetimi ve onun en yakın bağlaşıklarıdır... (...) İngiliz Kıraliyet Hava Kuvvetleri (RAF), tarihte ilk kez Süleymaniye’nin Kürt halkının üzerine havadan zehirli gaz atmış, kitle katliamı yapmıştır...

 

- Saddam Hüseyin’in kaderi, ABD ile ortaklık kurduğunu sanan tüm bölge halkları yöneticileri için, özellikle ABD işbirlikçisi Arap yönetimleri için alınacak derslerle doludur... (...) Eylül 1980’de Irak ordularının İran topraklarına girmesi ile savaşın başlamasından kısa süre sonra, Şubat 1982’de Reagan yönetimi Irak’ı “terörist devletler” listesinden çıkartmıştır. Ve aynı yıl Irak, ABD’den enformasyon ve silah yardımı almaya başlatılmıştır... Şüphesiz burada -herhangi bir açıklama olmamasına karşın- dikkati çeken bir yan vardır. Ortada herhangi bir görüşme, anlaşma, karşılıklı sözler ve vaatler olmadan, ABD herhangi bir devleti -sadece İran’a saldırdı diye- “terörist devletler” listesinden çıkartmaz ve yine durup dururken enfor masyon ve silah yardımına başlamaz. Mutlaka, daha Irak İran’a saldırmadan önce... (...) Bağdat’ta görev yapan ABD büyükelçisi April Glaspie’nin onayını almasının ardından Irak ordusunu Kuveyt’e sokan Saddam Hüseyin, birden... (...) İran’ın hızı kesildikten sonra, Washington- Londra ittifakının yararları açısından güçlenmiş bir Irak’a da gereksinim kalmamıştır. Batılı emperyalist güçlerin geleneksel Ortadoğu politikaları...

 

- Aslında Saddam Hüseyin’i “yangından mal kaçırırcasına” idama yollayan Beyaz Saray, bu tavrı ile bölgedeki tüm işbirlikçilerini ürkütmüş olmalıdır... (...) Onlar ateşi ateşle denetim altına alma, içine düşmüş oldukları krizden bu yöntemle kurtulma amacıyla Saddam Hüseyin’i öldürmüşlerdir. İçine sürüklendikleri kaosu dini ve etnik guruplar arasında yayıp derinleştirmek, ve bu yeni kaostan yararlanarak Irak içinde dayanabilecekleri güçler bulmak amacıyla Saddam Hüseyin cinayetini planlayıp gerçekleştirmişlerdir ama, şüphesiz bu işin zaman içinde ABD aleyhine gelişecek etkileri de olacaktır. ABD’ye yakınlıkları ile tanınan ve I. Körfez Savaşı yıllarında koalisyon güçlerine asker vermiş olan Arap ülkelerinin önderleri, sanırım gelecekleri konusunda kara kara düşünmeye başlamışlardır.

 

- Saddam Hüseyin’in alel acele vahşice öldürülmesi olayı, aslında, bir “sil baştan” planının da parçasıdır. Şüphesi gerçekte sil baştan olmayacaktır ve olamazda ama, böyle bir illüzyon yaratılmaya çalışılacaktır... (...) Saddam Hüseyin’in öldürülmesi ile, tecavüze uğramış olanların (Sünni- Şii- Kürt- Arap) dikkatleri asıl sorunlarından uzaklaştırılarak daha çok birbirleri üzerine çekilmeye çalışılmaktadır. Baskı altındakilerin kin ve öfkeleri, tecavüzcüleri yerine birbirlerinin üzerine yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Ve böylece onların arasında da tecavüzcülerine yönelik olarak yeni umutların yeşermesi sağlanmak istenmektedir... (...) Politika değişikliği talebinin gerisinde, Exxon veya Esso, Shell, BP, Gulf Oil, Texaco, Mobile Oil, Socol-Chevron gibi dev şirketlerin birleşmelerinden oluşan “Yedi Kızkardeşler Kulübü” adlı birlik bulunmaktadır. Bunlar, petrol ve gaz üretiminden... (...) Saddam Hüseyin’in öldürülme kararının Beyaz Saray’dan önce CFR’in salonlarından birinde alındığını düşünmekte mümkündür. Ve bölgede bir ölçüde stabilite sağlayacak sözde yeni bir sayfa açmak isteyenlerin de bunlar oldukları bellidir ama...

 

- Saddam Hüseyin’in aceleyle öldürülmüş olmasıyla ilgili en önemli nedenleri ve Beyaz Saray açısından bu cinayetten umulan etkileri toparlayarak ifade edecek olursak... (...) Saddam Hüseyin’in öldürülmesi olayı, ABD yönetiminin direnişi yürüten Baas örgütlenmesi ile, ve Sünni guruplarla değil, Irak’ta çoğunluğu oluşturan Şia örgütlenmeleri ile anlaşma niyetinde olduğu gerçeğini yansıtmıştır. Şüphesiz olay aynızamanda İran’a yönelik bir göz kırpmadır... Bu durum ABD yönetiminin Şia çoğunluğa ve İran’a dost olacağı anlamına gelmez ama, onları kullanmak istediği, onların bölgelerinde göreceli bir politik stabilite arzuladığı anlamını taşır... Suudi Arabistan’ın ABD’nin Irak politikasından duyduğu rahatsızlıkta bu gerçeği teyit etmektedir... (...) ABD’nin Irak’ın güneyinde bulunan petrol yataklarını güvenlik altına almak için Şii önderleri ile anlaşma peşinde olduğu, ve ayrıca kendisine karşı birleşik bir direniş cephesi oluşmasını önleyebilmek amacıyla Saddam Hüsyin’i kurban ederek bu işin sorumluluğunu Şii guruplara yüklemeye çalıştığı, kışkırtığı Şii- Sünni çatışmasında Şiileri tutar gözüktüğü bellidir... Bu aynızamanda Irak’ın güneyinde İran etkisinin artacağı anlamına gelmektedir ve sonuçta ABD’nin İran’ı dengeleyebilecek birtakım mekanizmaları da oluşturma çabası içine gireceği bellidir... (...) Güneyde Şii çoğunluk ile anlaşmaya çalışılır ve bölgede denetimli olarak İran nüfusuna gözyumulurken, kuzeyde sadece Kürtlere güvenmek, veya Kürtlerle birlikte buraya sürekli ABD güçlerini yerleştirmek pek akıllıca gözükmemektedir. Bu hem uluslararası arenada sürekli diplomatik sorunlar yaratacağı kadar, NATO müttefiki Türkiye ile de derin ve giderek tamir edilemez sorunlara neden olacaktır. Sorunlar tüm Karadeniz’e ve Kafkaslar’a dek yansıyacaktır. Diğer yandan, Kürtlerin kontrolunda çıkartılacak petrollerin piyasaya nasıl akıtılacakları da sorun olacaktır... Ayrıca bu, astarı yüzünden pahalıya gelecek bir operasyondur ve Kürtlere daynarak İran’ı dengeleyebilmekte olası değildir... ABD’nin birtakım gizli pazarlıklar karşılığında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kerkük ve Musul yörelerine girmesine gözyumma olasılığı vardır ama... (...) Kanımca, İran’ı Türkiye ile dengelenme operasyonunun gerisinde Suudi Arabistan’da durmaktadır ama, başlayan bu süreç, daha şimdiden tüm ayrıntıları gözükemiyen yepyeni süreçler başlatacaktır... (...) Sonuçta Saddam Hüseyin, sadece bildiklerini anlatmaması için öldürülmemiş, aynızamanda petrollerin güvenliği için güneydeki Şii çoğunluk ile yapılan, veya halen yapılmakta olan bir pazarlığın da kurbanı olmuştur. Tekrarlamak gerekirse, cinayetin sorumluluğu bir Şii gurubun omuzlarına yüklenmeye çalışılarak, ve Saddam Hüseyin’in cenazesi hemen anında yandaşlarına verilerek, ayrıca sonu gelmeyen bir iççatışma yaratılmaya çalışılmaktadır...  Aslında tekbaşına Saddam Hüseyin değil, tüm Irak ve bölge halkları -yukarıda özetlenmeye çalışılan- oyunun kurbanıdırlar ama...

 

 

Kurban Bayramı’nda kurban edilen, başta Irak halkı olmak üzere Müslüman halklardır

 

Yusuf Küpeli

 

- Saddam Hüseyin’in Kurban Bayramı’nın ilk günü kurban edileceğini, hem de inancına aykırı olarak kanı akıtılmadan öldürüleceğini düşünemezdim. Çünkü, Amerikalı işgalcilerin daha farklı hesap yaptıklarını sanmıştım... Sağ kaldığı sürece, bir rehine olarak Saddam Hüseyin’in önemli pazarlık kozu olabileceğini düşünmüştüm. En azından Sünni direnişle, Baas Partisi önderliğindeki direnişle birtakım pazarlıkların yürütülebilmesi açısından Saddam Hüseyin’in yaşamı önem taşımaktaydı... Zaten, 10-12-2006 tarihinde çevirip Sinbad’da “Güney, kuzey, orta, Irak’ın her köşesindeki aşiret liderlerinden mektup ” başlığıyla türkçesini ve iki gün önce de “Letter from the Iraqi tribal leaders from all over Iraq; south, north, and middle” başlığıyla orjinalini yayınlamış olduğum 167 aşiret lideri imzalı mektupta, Saddam Hüseyin’e zarar verilmemesi karşılığında anlaşılabileceği üzerine ifadeler bulunmaktadır...

 

Tüm bunların ötesinde, -Batı’ya karşı eski gücünü zaten yitirmiş olan- Saddam Hüseyin’in sağ kalması, Irak içindeki Şia çoğunluk ve Kürt azınlık karşısında sürekli bir pazarlık kozu olarak kullanılabilirdi kanımca. Hatta buna İran’a ve İran’ın bölgedeki planlarına yönelik birtakım pazarlıkları eklemekte olasıydı... Tüm bunların ötesinde, Saddam’ın varlığı özellikle Körfez’de ve Arap Yarımadası içinde varolan tüm devletlerin önderlerine yönelik pazarlıklar açısından da önemli bir kozdu. Buna arapça konuşan Kuzey Afrika’yı da ekleyebilirsiniz... Kısacası, ABD’nin elinde sağ olarak kalacak olan bir Saddam Hüseyin, bölgedeki ABD yararları açısından artık önemli bir tehlike oluşturmamaktaydı. Buna karşın, işgal güçlerinin bölgeden daha rahat çekilmesine, daha fazla taviz kopartarak çekilmesine yardımcı olabilecek bir sigorta gibiydi Saddam Hüseyin ABD yönetimi için... Fakat ya öyle erken çekilmek istemiyorlarsa, yapacakları farklı planlar olmalıydı herhalde...

 

Yukarıda sıralanan tüm gerekçelerin ABD yönetimi açısından okadar önemli olmadıklarını düşünsek bile, O’nun öldürülmesi, Beyaz Saray ile birlikte olan tüm bölge liderleri ve özellikle Arap liderleri açısından hiç te hoş karşılanabilecek bir örnek değildir. Mevcut Arap önderleri duygularını açıkça belli etmeseler bile, olayın yüreklerine korku saldığı ve ABD ile olan ilişkilerini yeniden düşünecekleri hissedilmektedir... Sağ kalmış bir Saddam Hüseyin’in -moral etkisinin ötesinde- Sünni direnişe katkısı olamazdı ve direnişle herhangi fili bir bağı zaten yoktu- aslında bu sadece Sünni direniş değildir ve Baas Partisi içinde Şia unsurların olduğu da bilinmektedir... Fakat ölü bir Saddam Hüseyin'in, direnişin elini daha da rahatlatacağını düşünmüştüm. Rahatlatmanın ötesinde, gerçek bir şehit, kahraman mertebesine yükseltilerek direnişin kitle tabanının genişletilmesine yardımcı olabilir şüphesiz... Bu ve benzeri hesaplarla O’nun öldürülmeyeceğini sanmıştım ama, anlaşılan başka alternatif hesaplar da vardı.

 

Türkiye’nin de altını imzalamış olduğu 13 numaralı Avrupa Konvensiyonu dahil diğer tüm uluslararası yaasal ve ayrıca moral engellerin ötesinde, yukarıda özetlenmiş nedenlerle, ABD yönetiminin Saddam Hüseyin’i öldürecek ölçüde büyük bir kışkırtıcılık yapabileceğini düşünememiştim. Aynı nedenle, “ABD yönetiminin Irak’a yönelik politika değişikliğinin arifesinde” başlıklı yazımda şunları söylemiştim: “Uluslararası yasalara göre, işgaledilmiş bir ülkenin mevcut yasalarını değiştirmek ve aynı ülkenin savaş esiri konumundaki başkanını, -yargıçlarını sömürge valisinin tayinettiği- kukla bir mahkeme karşısına çıkartmak olanaklı değildir. Yargılanan kişinin yapmış olduğu tüm işlerden bağımsız olarak böyle bir yargılamanın hukuki herhangi bir dayanağı yoktur. Bu nedenle Saddam Hüseyin davasının da -aynen Irak işgali gibi- bir çıkmaza sürükleneceği ve işgalci güçler ve kuklaları açısından iflas edeceği açıkça gözükmektedir...”

 

Yukarıda tırnak içindeki cümlelerde özetlenen mahkemenin yasadışılığı ile ilgili gerekçeleri ve Saddam Hüseyin’i sözde yargılayan aynı mahkemenin herhangi hukuki bir dayanağı olmadığı üzerine ifadeleri ben değil, uluslararası hukuku, işgal ile ilgili yasaları iyi bilen profesyonel hukukçular söylemektedirler. Başta eski ABD başkanlarından Jimmy Carter (başkanlığı, 1977- 81), ve Lyndon B. Johnson’un  başkanlığı (1963- 69) yıllarında ABD başsavcılığı yapmış olan ünlü Amerikalı hukukçu Ramsey Clark gibi kişilikler, hem sözkonusu mahkemenin kuruluş biçiminin yasadışılığını hukuki kanıtlarıyla anlatmakta ve hem de bu yasadışı mahkemede yapılan duruşmaların bir sirk gösterisini andırdığını, keyfiliklerle dolu olduğunu, tüm usul yasalarına, uluslararası yasalara,ve ayrıca insan haklarına aykırı olduğunu ifade etmektedirler...

 

Kısacası, ilk üç paragrafta özetlenmiş olan politik nedenlere ve dördüncü paragrafta konu edilen hukuki nedenlere dayanarak, böyle bir cinayetin işlenebileceğini, henüz daha Saddam Hüseyin’in diğer davaları sürerken Irak cumhurbaşkanının “yangından mal kaçırılır gibi” telaşlı bir acelecilikle öldürülebileceğini düşünememiştim. Ayrıca, -hastalıklı bir tecavüzcü saldırganlığıyla- Müslümanların en büyük dini bayramları başlarken sözkonusu cinayetin gerçekleşebileceğini öngörememiştim. Tüm bu nedenlerle, “Saddam Hüseyin davasının da -aynen Irak işgali gibi- bir çıkmaza sürükleneceği”ni ifade etmiştim...

 

- Aslında bir anlama dava yine de çıkmaza sürüklenmiştir... Saddam Hüseyin’in öldürülmesi davayı sonuçlandırmamış, tam aksine işgalci güçler ve işgalcilerin asıl sadık hizmetkarları için yeni çıkmaz sokaklar, çözülmesi güç düğümler oluşturmuştur. Ve ayrıca aynı cinayet, işgalci ABD güçlerinin Kürt feodalizmine verdikleri değerin, en sadık hizmetkarlarına biçtikleri fiyatın somut göstergesi olmuştur... Sonuçta Saddam Hüseyin, Kürtlerle ilgili olarak yargılanmamıştır bile. Buna karşın, Saddam Hüseyin’i sözde yargılayan -yasa ve kural dışı- kukla mahkemenin baş yargıçlığı bir Kür’de yaptırılabilmiştir ancak... Yani işgalci güç, hem “yargı” süreci içinde ve hem de Saddam Hüseyin’in öldürülmesi olayında yerli intikamcı ahmakları kullanarak görünüşte sorumluluğu üzerinden atmıştır. Ve aynı güç böylece etnik ve dini guruplar arasına yeni kin tohumları ekmeye çalışmıştır... Kısacası, bir başka bakış açısıyla Saddam Hüseyin’in öldürülmesi, sadece işgalci güçler ve asıl işbirlikçileri için değil, aynızamanda direniş cephesi için de anlaşılması ve çözülmesi gereken çok daha zor yeni düğümler yaratmıştır...

 

Egemenlik 2004 yılından beri görünüşte yerli güçlere devredilmiştir ama, tüm ipler asıl olarak Washinton’dadır, işgal güçlerinin elindedir... Silahların gölgesinde ve bir kan gölü içinde yapılmış olan seçimlere, sonuçları çok uzun sürede açıklanabilen göstermelik seçimlere, ve aylar süren çabalarla zoraki oluşturulmuş bir hükümetin varlığına karşın, Irak’ın yönetim iplerinin asıl olarak W Bush’un elinde olduğu ve idam emrini O’nun verdiği bilinmektedir. Saddam Hüseyin’in yargılandığı mahkemenin güvenliği bile işgalci Amerikan askerlerince sağlandığı, ve öldürülmesinden üç- dört dakika önceye dek Saddam Hüseyin’in işgalci güçlerin elinde olduğu bir sır değildir... Kısacası, olanların asıl sorumluluğu bütünüyle Beyaz Saray’a aittir.

 

Baba Bush’u “hacı” yapan aldatılmış Kürtler ile ilgili gerçeklerin açığa çıkması, oğul Bush tarafından istenmemiştir. Çünkü, bir yandan Kürt beylerini küçük aktüel yararlar ve büyük vaatler karşılığı satınalarak merkezi yönetime karşı kışkırtan, destekleyen, onları politik şantaj malzemesi olarak kullanan Washinton, aynızamanda tam bir ikiyüzlülükle Saddam Hüseyin yönetimini de İran İslam Devrimi’ne karşı çok daha fazla desteklemiştir. Bu yardım, hem silah, hem malzeme ve hem de teknik askeri bilgi ve personel desteği biçiminde gerçekleşmiştir... İran ordusu ile ilgili satalit fotoğrafları Pentagon tarafından Irak’a verilirken, bunların okunmalarına Amerikan ordusundan uzman subaylar yardımcı olmuşlardır. Irak ordusu içinde görev yapan Amerikalı subaylar, Pentagon personeli, daha başka teknik askeri hizmetlere, stratejik hizmetlere yardımcı olmuşlardır...

 

Daha önce defalarca İran ordusuna ve bir kez de Kürtlere karşı kullanılan zehirli gaz, Saddam Hüseyin güçlerine ABD ve ABD’nin Avrupa’daki bağlaşığı Federal Almanya tarafından verilmiştir. Amerikan ve Alman şirketlerinin ve yine her iki ülkenin CIA ve BND gibi servislerinin bu işin içinde oldukları bellidir ama, olayın gizli kalmış yanları, asıl ayrıntıları Saddam Hüseyin tarafından Mahkeme’de açıklanmadan, Saddam Hüseyin telaşlı bir acelecilikle öldürülmüştür. Zaten özellikle aynı nedenle, başta ABD olmak üzere emperyalist Batı’nın servislerinin, hükümetlerinin ve şirketlerinin bölgedeki karanlık işlerini gizleyebilmek ve bir ulus olarak Irak’ı tarihe gömebilmek amaçlarıyla, -çalınacak petrol ile ilgili olanlar dışında- devletin tüm kurumlarının arşivleri, resmi belgelerin hepsi yağmalanmıştır, yakılmıştır...

 

Daha açılmış davaları sonuçlanmadan Saddam Hüseyin’in alel acele öldürülmesinin başlıca nedenlerinden birincisi, ABD’nin ve bağlaşığı emperyalist güçlerin, başta Kürtler olmak üzere Irak halkı üzerinde oynadıkları oyunların, Irak’a ve tüm Ortadoğu’ya yönelik gizli anlaşmalarının daha fazla açığa çıkmasını engellemek içindir. Zaten aynı nedenle, Saddam Hüseyin’in katılmış olduğu duruşmaların büyük kısmı sansürlenerek basına verilmiştir... Hüseyin’in kukla mahkemeye ve mahkemenin kukla yargıcına yönelik birtakım çıkışlarının, itirazlarının dışında, Irak Cumhurbaşkanı’nın anlattıkları titizlikle gizlenmiştir. Bu, Pentagon’un tüm haberleşme ağı üzerinde kurduğu tekel sayesinde olmuştur...

 

Saddam Hüseyin’in duruşmalar sırasında açıkladığı gerçeklerin gizlenmesinin ötesinde, ifade ve haberleşme özgürlüğüne yönelik sözkonusu anti-demokratik tavırla uyumlu olarak, savunma avukatlarının mahkemeye sundukları belgeler de kabuledilmemişler, ve okunmamışlardır... Saddam Hüseyin’in savunma avukatları arasında yeralan Amerikalı hukukçu Curtis Doebbler, “yargılama sürecinin adaletle hiçbir şekilde bağdaşmadığını söyle”mektedir. Yine aynı avukat, “Saddam Hüseyin’e idam kararının verilmeinin ardından temyize sunulan 1500 sayfa belgenin okunmadığını, savunma tarafı olarak çok önemli bazı belgeleri de 6 ay boyunca mahkeme dosyasına koymaya çalıştıklarını, ancak yargıçlardan ‘bunları okumayacağız’ yanıtı aldıklarını” söylemiştir. Daha önce Kürtlerin ve Şiilerin insan hakları için çalıştığını belirten Doebbler, İnsan haklarının Saddam Hüseyin içinde geçerli olduğunu, ve sanık sandalyesinde aynızamanda W Bush’un ve Tony Blair’in de oturmaları gerektiğini belirtmiştir... (bak: Belgeleri Okumadılar, Milliyet, 5 Ocak 2007, www.milliyet.com.tr/2007/01/05/dunya/adun.html) Avukatın Bush ve Blair ile ilgili bu son sözleri, aslında mahkemeye sunulan belgelerin dosyalara sokulmama ve okunmama nedenlerine de açıklık getirmektedir...

 

Şüphesiz tüm bu olanlar, mahkemeye sunulan Irak yönetimi ile ilgili belgelerin hasır altı edilmeleri, davaları sonuçlanmadan Saddam Hüseyin’in alel acele öldürülmesi, doğrudan doğruya Washington, Londra, Berlin ve diğer bağlantılı merkezlerin suçlarını gizleme gayreti ile bağlantılıdır... Görünüşte Saddam Hüseyin cinayetinin sorumlululuğu kukla Irak mahkemesinin ve yine kukla Irak yönetiminin olsa da, tüm bu yaşananlar işgal komutanlığının ve Beyaz Saray’ın bilgisi ve istemi dışında gerçekleşemeyecek işlerdir. W. Bush ekibi, işlenen cinayetin tüm sorumluluğunu Kürtlere ve diğer intikamcı ahmaklara yükleyerek, ellerindeki kanı temizlemeye ve aynızamanda Irak’ta yeni iç çatışmaların tohumlarını ekmeye çalışmaktadır ama, özünde tüm bunlar sonderece rahat anlaşılabilir oyunlardır. Sadece ataerkil kültürün beyni köreltip uyuşturan “soy” ve “mezhep” zehirlerinden, kan gütme ateşinin gözleri kör eden harından kurtularak özgürce bakmasını bilmek gerekmektedir.

 

Yabancı avukatların duruşmaları izlemeleri sürekli engellenmiş, aralarında Ramsey Clark gibi kişiliklerin de bulunduğu birçok hukukçu duruşma salonundan atılmıştır. Savunma avukatlarından dokuz tanesi öldürülmüştür. Sağ kalanların duruşmalara ulaşmaları sürekli engellenmiştir... Sonuçta, Saddam Hüseyin öldürülmüş olsa bile, herhangi yasal meşruiyeti olmayan böyle bir davanın kapandığını söylemek olası değildir ama, Beyaz Saray’ı yaralayacak gerçeklerin örtbas edilmesi amacıyla sanığın öldürüldüğünü söylemek olasıdır. Sonuçta, Saddam Hüseyin davasının bir çıkmaza sürüklendiği kesinlikle doğrudur.

 

- Saddam Hüseyin’in duruşmalar sırasında söylemiş olduklarının duyulmasını engelleyenler, aslında Irak’ta işlemekte oldukları savaş suçlarının duyulmasını da engellemeye çalışmaktadırlar. Saddam Hüseyin’in duruşmalarına uygulanmış olan sansür, tüm Irak’ta uygulanan sansürden bağımsız değildir... Irak’a demokrasi ve özgürlük getirdikleri yalanını söyleyenler, aslında Irak’ı söz ve ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, haberleşme özgürlüğünün en yasaklı olduğu ülke haline getirmişlerdir. Onlar’ın Irak’a kazandırmış oldukları en büyük “ilerleme”, Irak’ı gazeteci cinayetlerinde dünya birincisi yapmak olmuştur. Irak, 20 Mart 2003 gününden beri bu konudaki birinciliğini başka hiçbir ülkeye kaptırmamıştır.

 

Pentagon’un haberleşme üzerindeki tekelini kırmaya, bölgeden doğru haber vermeye çalışan gazeteciler, Batı Avrupalı veya Amerikalı olsalar dahi, veya Batılı büyük yayın organları için çalışan kişiler olsalar dahi, acımasızca öldürülmüşlerdir, ve gazetecilere yönelik cinayetler sürmektedir... Sınır Tanımayan Gazeteciler (RFS) örgütünün 2005 Ağustos sonu verilerine göre, işgalinin başladığı 20 mart 2003 gününden 2005 Ağustos ayına dek Irak’ta öldürülen gazetecilerin sayısı, 20 yıl süren (1955- 75) Vietnam savaşı sırasında öldürülen 63 gazeteciden daha fazladır. (bak: www.linkhaberim.com/haber/255974/irak-savasinda-vietnamdan-fazla-gazeteci-olduruldu.htm; Zaman, 30-08-2005, www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=206002; HaberX, 29-08-2005, www.haberx.com/n/208037/irak-gazeteciler-icin-dunyadaki-en.htm) Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), ayda ortalama üçten fazla gazetecinin öldürüldüğü Irak’ı, gazeteciler için dünyada en tehlikeli ülke olarak ilanetmiştir. (bak: HaberX, 20 Eylül 2006, www.haberx.com/n/283576/15-yilda-582-gazeteci-olduruldu.htm)

 

International Press Institute (IPI) adlı örgütün gazeteci ölümlerini (gazetecilere yönelik cinayetleri) izleyen organının raporuna göre, Irak işgalinin başladığu 20 Mart 2003 gününden 2006 yılı sonuna dek bu ülkede toplam 110 gazeteci öldürülmüştür. Daha dün (6 Ocak 2007) ABD haber ajansı Associated Press’in (AP) kameremanının cesedi, Bağdat’ta, kafasının arkasından kurşunlanmış vaziyette bir sokak arasında bulunmuştur... IPI’nin raporlarına göre, 2006 yılı içinde öldürülen toplam 89 gazetecinin 45 tanesi Irakta yaşama veda etmişlerdir. Yine 2005 yılında öldürülen 65 gazetecinin 23 tanesi; 2004 yılında öldürülen 78 gazetecinin 23 tanesi; 2003 yılında öldürülen 64 gazetecinin 19 tanesi Irak’ta öldürülmüşlerdir. Bu gerçeğe karşın, 2002, 2001, 2000, 1999, 1998 ve 1997 yılları içinde Irak’ta öldürülen tek bir gazeteci bile yoktur. (bak: www.freemedia.at/cms/ipi/deathwatch.html?year=2006#Iraq)

 

Irak’ta ilk gazeteci cinayeti, işgalin başladığı 20 Mart 2003 tarihinin hemen sonrasına rastlamaktadır. ABD güçlerinin açtıkları ateşle 22 Mart 2003 günü İngiliz INT televizyonunun 50 yaşındaki emektar muhabiri Terry Lloyd öldürülmüştür ilk kez... Sadece bu veriler bile W Bush ekibinin Irak’a nasıl bir özgürlük getirmiş olduğunu anlamak için yeterlidir. İşgal öncesi altı yıl içinde tek gazeteci ölümüne bile rastlanmayan Irak’ta, işgalle birlikte başlayan gazeteci cinayetleri, ABD- İngiliz ortaklığının ifade ve haberleşme özgürlüğüne verdikleri gerçek değerin ve Irak’a getirmiş oldukları “demokrasi”nin en somut göstergelerinden birisidir. Sadece bu olay bile Saddam Hüseyin’in duruşmalarda yaptığı açıklamaların ne ölçüde sansür edilmiş olabileceklerini ve davaları tamamlanmadan neden öldürülmüş olduğunu anlamaya biraz yardımcı olabilir. Şüphesiz Saddam Hüseyin’in öldürülmesinin tek nedeni bu değildir...

 

Giuliana Sgrena adlı italyan kadın gazeteci, 2004 yılı başında “bilinmeyen” kişilerce kaçırılmıştır ve kurtulduktan sonra şunları söylemiştir: “Irak’ta fosfor ve napalm bombalarının kullanıldıklarını kanıtlayan bilgileri Falluca’dan kaçan bazı mültecilerden topladım. Bu bilgileri dünyaya duyurmak istedim ama, beni rehin tutanlar buna izin vermediler.” Bu anlatım, Giuliana Sgrena’yı kaçıranların direnişçilerin safında olmadıklarını, tam tersine işgal güçlerinin adamları olduklarını göstermektedir. İşgal gücü tarafından örgütlenen kriminal çeteler, paralı askerler, Giuliana Sgrena gibi mesleğine sadık dürüst gazetecileri kaçırıp korkutarak, haber vermelerini engellemeye çalışmaktadırlar. Hatta onları öldürerek, Irak halkına yönelik savaş suçlarının duyulmasını engellemek istemektedirler... Aynı çeteler, uluslararası anlaşmalara ve tüm insani değerlere aykırı olarak kullanılan napalm, fosfor bombaları ve yine bu yasaklı silahlar katagorisi içindeki seyreltilmiş uranyumlu mermilerle ve başkalarıyla ilgili haberlerin, işkencelerin, cinayetlerin, tecavüzlerin duyulmaması amaçlarıyla gazetecileri öldürerek Irak’tan uzak tutmaya çalışmaktadırlar. Zaten -bir dönem- sözde Müslümanlar adına gerçekleştirilmiş olan kafa kesme olaylarının arkasında da işgalci güçlerin olduğu, Amerikan- ingiliz servisleri ve MOSSAD tarafından örgütlenen “ölüm mangaları”nın bu cinayetleri gerçekleştirdiği anlaşılmıştır... Ve vaktiyle -direnişin sivil tabanını yoketmek amacıyla- Vietnam’da “Feniks Operasyonu” adıyla CIA tarafından yaşama geçirilmiş olan işkenceli cinayetler, Irak’ta halen sürüp gitmektedir... Giuliana Sgrena adlı kadın gazeteci serbest bırakıldıktan sonra, bir kontrol noktasında Amerikalı kiralık askerler tarafından öldürülmek istenmiştir. Kasıtlı olarak ve hedef gözetilerek arabasına ateş açılmıştır. İtalyan gazeteci ancak yaralı olarak kurtulabilmiştir. Olay, İtalya ile ABD arasında diplomatik sürtüşmeye neden olmuştur.. (daha geniş bilgi için bak: Irak'ta süren emperyalist vahşetle ilgili üç çeviri ve üç yazı: Vietnam Halkına Yönelik Feniks (Fenix, Phoenix) Operasyonu Irak’ta Yeniden Doğdu)

 

- Çıkmaza sürüklenen sadece Saddam Hüseyin davası değildir aslında... Yaşamda nihai çözümler olmadığı, biten her sorunun ardından yeni farklı sorunların başlayacağı gerçeğini bilen Washington- Londra ortaklığı, Irak’ta içine sürüklendikleri krizi gütme stratejileri ile bölgedeki varlığını gerekli olduğu kadar kalıcılaştırmaya çalışmaktadır. Krizi güdebilmek ise, Irak içinde ve çevresinde kontrollu daha derin başka krizler üreterek mümkündür ancak... İşgal güçleri, içine sürüklendikleri krizi atlatabilmek için, tüm toplumu daha farklı bir krize sürüklemeye, kaosu denetimli olarak istedikleri bölgeye yayıp orada derinleştirmeye, böylece “ateşi ateşle denetim altına almaya” çalışmaktadırlar...

 

Saddam Hüseyin’in alel acele idam edilmesi, idam edilirken sözde gizlice olayın -cep telefonlarıyla-filme alınıp hemen yayılması, idam sırasında yüzleri gözükmeyen birilerinin “Sadr” diye slogan atmaları, cesurca ölmüş olan Saddam Hüseyin’in gövdesinin yandaşlarına teslim edilerek cenazenin Tikrit’te doğduğu köye gömülmesi, tüm bunlar Beyaz Saray planının ufak ayrıntılarıdırlar sadece. Birileri idam anını “gizlice” filme almış olsalar bile, bunları neredeyse saati saatine hemen tüm dünya ajanslarına ulaştıramazlar. Abu- Garip işkencelerinin birkısmı da görevliler tarafından fotoğraflanmıştır ama, bunlar çok sonra açığa çıkabilmişlerdir... Vaktiyle çok daha küçük çapta olanları Türkiye’de de yaşanmış olan bu tezgah, tamamen organize bir iştir ve sözkonusu organizasyon Pentagon’un haberleşme ağı dışında gerçekleşemez. Zaten Saddam Hüseyin öldürülürken Amerikalılar oradadırlar, ve yeniden ölüsünü alıp bu kez de saddam yandaşlarına vermişlerdir...

 

Olanlar, W Bush ekibinin bilgisi dışında gerçekleşmemiştir. Fakat yine de tüm bu şeytani hesaplarda Irak halkını küçümseyen birşeyler vardır. Yapılan işte, Irak halkını gerçek ahmaklar yerine koyan ırkçı bir zaaf gizlidir... İşgalciler, aşiret ve mezhep ayrılıkları ile bölünmüş olan, derin ataerkil bir kültürün kamburunu sırtında taşıyan Irak halkının psikolojisini çok iyi bilmektedirler anlaşılan. Fakat yine de ırkçı düşünce yapılarıyla bu halkı çok küçümsemişlerdir. O nedenle oynamış oldukları oyun, yakın zamanda Irak halkının bilincinde netlik kazanacaktır...

 

Saddam Hüseyin, idam mahkumlarına gösterilmesi gereken insani saygıdan uzak bir biçimde vahşice boğazlanırken “W Bush’un uyumakta olduğu” yalanlarının yayılmaya çalışılması, idam emrini veren asıl merkezi işaret etmektedir aslında. Tüm planlı paranoid katiller cinayet anında başka yerde olduklarını gösterecek “kanıtlar” hazırlamaya çalışırlar. Durup dururken, daha kimse sormadan, “idam anında W Bush’un uyumakta olduğunu” yaymaya çalışmak, katili gizlemek amacıyla bulunabilecek en ahmakça sahte “kanıtlardan” birisidir. Ve aslında bu telaşlı yalan asıl suçluyu elevermektedir. Ve yine aynı suçlu, W Bush, dramatik bir görünüm vermeye çalışırken alabildiğine komikleşen yüz ifadesiyle, “Saddam Hüseyin daha onurlu biçimde idam edilebilirdi”, diyerek sorumluluğu sıradan kiralık cellatlarının, idamı gerçekleştiren ölüm mangasının omuzlarına yüklemeye çalışmaktadır... İdam anında “uyuma” yalanının, “daha onurlu biçimde idam edilebilirdi” tiyatrosunun en önemli nedeni, ortada planlı bir provokasyon olduğunu gizleyebilme çabasıdır. İdamın filme alınması, görüntülerin yayılması, cenazenin Saddam yandaşlarına verilerek Tikrit’e gömülmesi, idam anında yüzü maskeli kişilerce atılan “Sadr” çığlıkları ile direnişci bir Şii örgütlenmesinin hedef gösterilmesi, tüm bunlar Beyaz Saray’ın planlarıdırlar ama, söylenen komik yalanlarla tezgah gizlenmeye çalışılmaktadır... Çok ustaca planlandığı düşünülen provokasyon aslında çok ahmakçadır, ve bu ahmaklığın gerisinde de Irak halkını küçümseyen Anglo- Amerikan ırkçılığı yatmaktadır. İlk öfke geçtikten sonra Irak halkı gerçeği farkedecektir...

 

Tüm bu acıklı- komik gösterilere kim inanır bilemiyorum ama, Saddam Hüseyin’i öldürme sorumluluğunu üstlenemeyecek kadar kendisine güveni olmayan, suçu sıradan cellatlarının omuzlarına yükleyerek Irak’ta kanlı bir iççatışma başlatmaya çalışan W Bush ve ekibinin savaşlarını yitirmiş oldukları bellidir. Yokoluşun soğuk eli onların üzerlerinde dolaşmaktadır. Ve Irak’ta yeni bir ateş yakarak içine düşmüş oldukları ateşi denetim altına almaya, buradaki varlıklarını uzatmaya çalışmaktadırlar... Bu asıl gerçeği görüp, bölge halklarını birleştirebilmek gerekmektedir... Emperyalistlerin oyunlarını açıklayarak halkları birleştirmeye çalışmak gerekmektedir, ama bu iş için kulanılacak bir aygıt henüz gerçek anlamıyla şekillenebilmiş değildir... Sonuçta, Iraklı Sünniler de, Şiiler de Araptırlar ve aynı dili konuşmaktadırlar. Kürtler dahil bölgedeki tüm halkların kültürleri derin bir ortaklık içerisindedir ama, hepsinin içinde de budanacak dallar, koparılacak ayrık otları bulunmaktadır. Ve herşeyden önce bu işi başarabilecek bir aygıta gereksinim vardır...

 

- Feodal beylerinin peşinden sürüklenen Kürtler için artık bazı gerçekleri görmenin zamanı gelmiştir de geçmektedir bile... Müslüman halkların yaşamakta oldukları coğrafyaların zenginliklerini talan edebilmek amacıyla Haçlı Seferi başlatanların en tepesindeki kişiye, Birinci Körfez Savaşı’nın mimarı baba Bush’a kölece “Hacı Bush” diye tezahürat yaptırtılan aldatılmış Kürtler, İşgalci ABD güçlerinin kendilerine biçmiş olduğu gerçek değeri görmek zorundadırlar. Pentagon açısından, özünde, herhangi cansız bir savaş aygıtı ile, sıradan bir silah ile bölgede yaşamakta olan Kürt halkı arasında bir fark yoktur. Güçlü ataerkil (pederşahi) kültürleri ile feodal beylerine kölece bağlı olan Kürt toplumu, ve aynı kölelik ruhu ile halkının kanını küçük yararlar ve birtakım vaatler karşılığında Pentagon’a pazarlayan Kürt beyleri, Washington’un “kölelerine” biçmiş olduğu değeri artık anlamak zorundadırlar...

 

Saddam Hüseyin’in daha Halapça davasından yargılanmadan alel acele öldürülmesi, Kürtlere yönelik gaz saldırısının dava konusu bile edilmemesi, işgalci güçlerin Kürt toplumuna biçtikleri değerin, veya sadık kölelere biçilen değerin en somut göstergelerinden sadece birisidir... Zaten -baba Bush’un dışişleri bakanı Baker öncülüğünde hazırlanmış olan- “Irak Çalışma Grubu Raporu”ndan ürküntüye kapılmış ve köleliğin bedelini anlamaya başlamış olan Mesut Barzani ve ayrıca Celal Talabani, telaşla bu rapora saldırmaya başlamışlardır... Mesrur Barzani’nin The Washington Post’ta çıkan ve 21 Aralık 2006 tarihli “Radikal”de çevirisi yayınlanan “Kürtleri yine satmayın, sözünüzü tutun” başlıklı makalede, bir yandan “şeytan” ile yapılmış olan anlaşma itiraf edilirken, diğer yandan da şeytana duyulan güvensizlik açık edilmektedir. (bak: www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=207934&tarih=21/12/2006)

 

Şüphesiz panik içinde olan sadece Kürt beyleri değildir. Irak’ın kukla Arap başbakanı Maliki’de, büyük bir bezginlikle, süresini doldurmadan görevinden kaçmayı düşlediğini itiraf etmiştir. Londra ve Washington gibi merkezlerden aldığı yanıt, “cehenneme kadar yolun var” anlamına bir güle güle olmuştur sadece... Mephistophales’e (“şeytan”a) üç kuruşa ruhunu sattıktan sonra korkulu rüyalar görmek sonderece olağandır. Ve aslında “şeytan”ın en önemli özelliklerinden birisi de sadakatsızlığıdır... Kullanılıp işi biten tüm silahlar sonunda ya çöpe atılırlar, ya da daha yoksul merkezlere satılmak üzere bitpazarına yollanırlar...  

 

- Aslında Kürt halkına yönelik gaz saldırısının birinci derece de sorumlusu da ABD yönetimi ve onun en yakın bağlaşıklarıdır... Yaklaşık beş bin sivilin ölümü ile sonuçlanan olay, başlangıçta, Batı tarafından uzun süre gizlenmiştir. Hatta sorumluluk İran yönetiminin üzerine yıkılmaya çalışılmıştır... ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri tarafından I. Körfez Savaşı başlatılırken, Irak’ın aleyhine kamuoyu yaratabilme amacıyla, Irak’a yönelik haksız saldırıya “meşruiyet” kazandıracak bir propoganda malzemesi üretme çabasıyla Halapça olayı birden manşetlere taşınmıştır... Aslında bu trajedinin asıl sorumlusu, -sözde Kürtleri koruyan- Batılı emperyalist merkezlerdir, ve öncelikle de Washington’dur... Aynı olayla ilgili davası başlamadan Saddam Hüseyin’in aceleyle öldürülmesi, Halapça trajedisiyle ile ilgili asıl suçluları gizleyebilmek içindir... Ayrıca bu olay, Batı’nın emperyalist merkezlerinin Kürtlere yönelik ilk zehirli gaz saldırısı da değildir.

 

I. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz emperyalizmi tarafından işgal edlimiş olan Irak’ta, 1918- 27 yıllarında, Kürt halkının kahramanlarından Şeyh Mahmut Berzenci’nin önderliğinde belirli aralıklarla Kürtler üst üste üç kez İngiliz emperyalizmine karşı ayaklanmışlardır. Açlık, yoksulluk ve ağır emperyalist baskılara yönelik bu tamamen haklı başkaldırılar, herdefasında Kürtler arasından satınalınabilen bazı karakterlerin ihanetleriyle ve İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin (RAF, Royal Air Force) ağır bombardımanları sayesinde bastırılabilmiştir. İngiliz Kıraliyet Hava Kuvvetleri (RAF), tarihte ilk kez Süleymaniye’nin Kürt halkının üzerine havadan zehirli gaz atmış, kitle katliamı yapmıştır. Evet dünya da ilk kez havadan zehirli gaz Kürt halkına karşı İngiliz emperyalistleri tarafından kullanılmıştır. (Irak petrolü, ve Irak Kürtleri ile ilgili daha geniş bilgiler için bak: USA Tekelleri ve Irak Petrolü)

 

Irak’ın kukla cumhurbaşkanı Celal Talabani, -günümüzde Kürt halkına unutturulmaya çalışılan- Şey Mahmut Berzenci gibi Sorani (Güney Kırmançi) konuşmaktadır ve yine O’nun gibi Kadiri tarikatının en önde gelenlerindendir. Kısacası Talabani, Berzenci ile aynı toprağın Kürdüdür ama, inanmış onurlu Berzenci’nin karakteri ile Talabani’nin sahibolduğu birbirlerine tamamen zıttır... Rüzgara göre yelken açma ustalığı ile, veya kaypaklığı ile ünlü Celal Talabani, bir yandan “idama karşı olduğu” mavalını okurken, diğer yandan Saddam Hüseyin’in idamına müdahale etmediğini, çünkü Irak’ta mahkemelerin “bağımsız” olduğunu söylemektedir. Tabii Talabani ne ölçüde “bağımsız” ise, Saddam Hüseyin’i yargılayan “mahkeme” ve yine idam kararına onay veren “yüksek mahkeme” o ölçüde bağımsızdırlar...

 

Petrol üretim tesisleri dışında tüm ekonomik altyapısı işgalciler tarafından yıkılan, yaklaşık 700 bin sivil vatandaşı öldürülen, hergün yeni yıkımlarla ve katliamlarla karşılaşan işgal altındaki bir ülkenin iktidarsız kukla cumhurbaşkanlığı görevini kabuledebilmek, onurlu insanlara özgü bir iş değildir şüphesiz. Böyle kirli bir görevi üstlendikten, ruhunu “şeytan”a teslim ettikten sonra, hertürlü yalan rahatça söylenebilir... Başta BM yönetimi olmak üzere tüm dünya, Irak’ta işgalci güçlerden bağımsız bir kurum olmadığını, bağımsız yargı diye bir olayın ise hiç olmadığını çok iyi bilmektedir. Hergün ortalama 70- 80 kişinin öldürüldüğü Irak’ta sokağa çıkacak cesareti bile olmayan Talabani’nin ve ortaklarının yalan söylemelerinden daha doğal birşey olamaz.

 

Aslında, işgalci gücün işgal edilen ülkenin yasalarını değiştirme hakkı olmasa bile, Irak’a biçilen yeni yasadışı sömürge yasalarına göre Talabani, Saddam Hüseyin’in idamını durdurabilecek yetkiye sahipti. Ve O, en azından Halepçe davasının bitimine dek bu barbarca idamı durdurabilirdi ama, köle ruhlu bir kişi olarak Talabani, halkına ihanet etmeyi kendi yararları açısından daha güvenilir bulmuştur anlaşılan. Ya da zaten işgal güçleri O’na herhangi birşey sormadan “gerekeni” yapmaktadırlar... Ve halen “idama karşı olduğunu” geveleyerek ikili oynamaya çalışmasına karşın Talabani, artık rüzgarın yönü olmadığını, tüm pislikleri kaldırıp savuran bir hortuma yakalandığını, teknesiyle birlikte yelkenlerinin parçalandığını görmek zorundadır. Fakat bu şaşkın körlüğüyle O, hem Beyaz Saray’a ve hem de Saddam Hüseyin’in idamına karşı olanlara yaranabilme çabası içindedir hala. ABD sonrası için birtakım sigortalar oluşturmaya, geleceğini garanti altına almaya çalışmaktadır ama, artık olmayan yelkenlerine doldurabileceği yeni bir rüzgar kalmamıştır... Aslında krizi yayıp derinleştirmek amacıyla Beyaz Saray tarafından bilinçli olarak örgütlenmiş ve aynışekilde bilinçli olarak duyurulmuş Saddam Hüseyin’in idam süreci ile ateşe atılanlardan biriside, Talabani’nin -sözde önderi olduğu- Kürt halkından başkası değildir. Diğer yandan, bizzat Talabani’nin kendisi ve en yakınları da aynı ateşin içine atılanlar arasındadırlar. Bu gerçeği göremeyen Talabani, ahmakça yalanları ile geleceğini sözde garanti altına almaya çalışmaktadır... 

 

Hukuken ve gücü yeterse idamı durdurabileceği, bu akıllıca ve cesurca işi ile hem halkınının ve hem de kendisininin geleceğini bir ölçüde güvenlik altına alabileceği halde O, tüm geleneksel dargörüşlülüğü ile gününü kurtarmaya çalışmıştır. Böylece, hem kendisine ve hem de sözde kendi halkına açıkça ihanet etmiştir. Ülkenin sözde cumhurbaşkanı olarak O, “Durun, en azından Halepçe davasının sonucunu bekleyin!”, deme cesaretini bile gösterememiştir... Şüphesiz bu O’nun halkına ilk ihaneti değildir. Defalarca Saddam Hüseyin’in veya İran’ın emrine girip diğer Kürtlere karşı savaştığı, ve aslında diğer Kürt beyinin de benzer işleri en az O’nun kadar yapmış olduğu zaten bilinmektedir. Bölgedeki Kürt beylerinin -yelkenlerini ve keselerini dolduracak- rüzgara göre sürekli yön değiştirme geleneği bilinmektedir ama, bu kez artık esmekte olanın rüzgar olmadığını herkesin görmesi gerekmektedir. Bu, bölgeyi kasıp kavuran bir hortumdur, hortumun şişireceği yelken yoktur ama, önce havaya kaldırıp sonra yere çarpacağı molozlar vardır...

 

Halepçe davasının görülmesi konusunda bir tık bile çıkartmayan Barzani ekibi de aynı ihanetin ortakları arasındadırlar. Zaten onlar, daha baştan, işgalci güçlerin emrine girerlerken halklarına ihanet etmişlerdir... Bir dış gücün emrine girerek ranttan pay almak, savaş lordları gibi halklarının kanlarını pazarlayarak zenginliklerine zenginlik katmak, ve böylece konumlarını koruyabilmek onların geleneksel politikalarıdır. İran- Irak savaşı boyunca da benzer işi yapmışlardır ama, bu kez emrine girmiş oldukları bir bölge gücü değildir. Uzaydan gelmiş istilacılar kadar bölgeye yabancı birilerinin emrine girmişlerdir, ve bu gidişin dönüşü, yeni manevra olanakları hemen hemen yoktur... Kendi kendilerinden, ataerkil kamburlarından, beylerinin feodal boyunduruğundan kurtulabilecek bir Kürt halkı için hertürlü manevra olanağı vardır ama, artık o feodal beyler ve en yakın çevreleri için deniz bitmiştir. Yakalandıkları hortum onları yükseklere doğru çıkartmıştır ama, aynı hortumun hızı kesildiği an yerin yedi kat altına çakılacaklardır...

 

- Saddam Hüseyin’in kaderi, ABD ile ortaklık kurduğunu sanan tüm bölge halkları yöneticileri için, özellikle ABD işbirlikçisi Arap yönetimleri için alınacak derslerle doludur... Saddam Hüseyin ABD yönetiminin gerçek bir kuklası olmasa da, özellikle iktidarının son 13 yılı içinde ABD’nin bölge politikalarına direnen bir kişi olarak Arap halklarının gözünde bir kahraman mertebesine yükseltilmiş olsa da, Robert Fisk’in söylediği gibi özünde “Saddam Hüseyin’i yaratan da yokeden de ABD” olmuştur... Saddam Hüseyin’in yükselişi, ABD’nin verdiği -ileriye yönelik- hesaplı politik, askeri, ekonomik destek sayesinde gerçekleşmiştir. Irak’ın işgalinin ve Irak halkına karşı işlenen suçların, cinayetlerin, yapılan işkencelerin ve talanın baş sorumlularından -eski ABD savunma bakanı- Donald Rumsfeld’in Saddam Hüseyin ile elsıkışırken çekilmiş fotoğrafı halen internet sayfalarında gezintisini sürdürmektedir. Tüm diğer somut verilerin ötesinde sözkonusu -“eski güzel günlere” ait- bu fotoğraf bile Saddam Hüseyin’e güç veren merkezi açık etmektedir...

 

Irak’ın 1972 yılında petrollerini bütünüyle millileştirmesinin ardından, Irak’a müdahale amacıyla Ürdün’e ve Lübnan’a deniz piyadelerini ve paraşütçü birliklerini indirmiş olan ABD- İngiliz ortaklığı, Sovyetler Birliği’nin, Çin’in ve Arap Birliği’nin gücü nedeniyle istediği müdahaleyi gerçekleştirememiştir. Ve 1973 yılında Suriye-Mısır ortaklığı ile İsrail arasında yaşanan savaş ve bu olayla da bağlı olarak Arap dünyası içinde yükselen ABD aleyhtarlığı sonucu başlatılan petrol ambargosu, ve Batı’da yaşanan petrol krizi, Batı’nın bilinç altına korkulu bir rüya olarak yerleşmiştir. Anglo- Amerikan emperyalizminin günümüzde gerçekleşmiş olan bölgeye yönelik işgal planlarınının hazırlıkları, o tarihe dek uzanmaktadır... Aynı amaçla daha o günlerde küçük çaplı taktik nükleer silahlar üretimine başlanmıştır. Yaydığı yüksek radyasyonla sadece canlıları yokeden ama, petrol kuyularına, rafinerilere, ve diğer tüm mallara zarar vermeyen nötron bombaları, birçeşit termonükleer silahlar daha ozaman üretmeye başlamışlardır...

 

Doğrudan müdahaleyi gerçekleştiremeyen Londra- Washington hattı, petroller millileştirilir millileştirilmez, 1972 yılında, ülkenin kuzeyinde yaşayan, ve o yıllarda aslında Irak yönetiminde bakanlıkları, Irak üniversitelerinde kürsüleri, ve birçeşit politik otonomileri olan Kürt toplumunun feodal beylerini isyana kışkırtmıştır. Şüphesiz aynı konspirasyonun (kötü karanlık amaçlı planın) içinde CIA ve SAVAK ile birlikte MOSSAD’da yeralmıştır... Bu isyanın Irak yönetimi üzerinde yarattığı baskı ile istediklerinin birkısmını elde eden Anglo- Amerikan emperyalizmi, ve Irak’ın ikinci adamı konumundaki cumhurbaşkanı yardımcısı Saddam Hüseyin ile Şat-ül-Arap su yolu üzerine anlaşan İran Şahı Rıza Pehlevi, 1975 yılında Kürtleri yapayalnız bırakmışlardır. Kısacası, Washington- Londra hattı ve bunların ortağı İran Şah yönetimi, Cezayir Anlaşması ile Kürtleri satmışlardır...

 

Kendisini isyana kışkırtmış olan Anglo- Amerikan emperyalizmi ve İran Şahı tarafından satılan feodal Kürt beyleri, -İran üzerinden gelen silah ve cephane akışının durması ile- hezimete uğrarlarken, Irak’ın ekonomik ve politik yaşamı da eskisine göre daha derin bir politik destabilizasyona sürüklenmiştir... İşte bu sürecin bir sonucu olarak 16 Temmuz 1979 günü darbe yapan -ikinci adam konumundaki- Saddam Hüseyin, cumhurbaşkanı Amed Hasan el- Bekir’i devirerek iktidar koltuğuna oturmuştur... Kısacası, Saddam Hüseyin’i sadece ABD- İngiliz politikaları değil, bu güçlerin emrine girmiş olan Kürt beyleri de iktidara taşımışlardır... Ve bu iktidar değişikliği aynızamanda Irak’ın yüzünün daha çok Batı emperyalizmine, Washington’a dönmesi anlamına gelmiştir. Yani, kışkırtılan Kürtler “eldeki bulgurdan da olurlarken”, merkezi Irak yönetimi Kürtleri kendisine karşı kışkırtmış olanlara yaklaşmıştır...

 

Sözkonusu iktidar değişikliğinin ardından Saddam Hüseyin, Baas Partisi içinde kanlı bir temizlik eylemi başlatmıştır. Ülkede çok güçlü konumda olan Moskova yanlısı Komünist Partisi’ni ve yine güçlü sendikaları aynı terör yöntemleri ile ezmiş, bunların öndegelenleri ya idam etmiş ya da sokak kenerlarında öldürtmüştür. Bu yöntemlerle hem geçmişteki başkaldırıların intikamını alırken, hem de istikrarı “ebedi” olarak sağlamayı düşlemiştir... Gerçekten de Irak bir dönem için politik anlamda stabil bir görünüm vermiştir ama, dozu artan baskı yönetimlerinin özünde toplumsal- politik istikrarsızlıkları besledikleri tarihin bilinen derslerindendir. Fakat buna karşın, derin bir ataerkil kültür mirasına ve halen zengin aşiret yapısına sahip Irak’ı Batı’nın burjuva demokrasileri ile yönetmenin olanaksızlığı da bir başka gerçektir... Saddam Hüseyin tüm bu -dozunu kaçırdığı- şiddet uygulamalarını yaparken, Beyaz Saray’ın desteğini sürekli arkasında bulmuştur. Çünkü O, araziyi aslında kendi iktidarı için değil, bilincinde olmadan Batı emperyalizmi için, Washington- Londra hattı için temizlemiştir...

 

Washington’un Saddam Hüseyin yönetimine desteği, 1980 yılında başlayan İran- Irak savaşı ile zirveye ulaşmıştır. Eylül 1980’de Irak ordularının İran topraklarına girmesi ile savaşın başlamasından kısa süre sonra, Şubat 1982’de Reagan yönetimi Irak’ı “terörist devletler” listesinden çıkartmıştır. Ve aynı yıl Irak, ABD’den enformasyon ve silah yardımı almaya başlatılmıştır... Şüphesiz burada -herhangi bir açıklama olmamasına karşın- dikkati çeken bir yan vardır. Ortada bir görüşme, anlaşma, karşılıklı sözler ve vaatler olmadan, ABD yönetimi başka bir devleti -sadece İran’a saldırdı diye- “terörist devletler” listesinden çıkartmaz ve yine durup dururken enfor masyon ve silah yardımına başlamaz. Mutlaka, daha Irak İran’a saldırmadan önce, ABD ile arasında gizli görüşmeler olmuştur ve muhtemelen bu görüşmelerin belgeleri her iki ülkeden sadece ABD’nin veya ABD servislerinin gizli kasalarında durmaktadır. Irak’ta olanlar ise bilindiği gibi yağmalanıp yokedilmişlerdir. Saddam Hüseyin ise beynindekilerle birlikte alel acele “öbür dünya”ya yollanmıştır...

 

Tahran’da bulunan ABD elçiliğinin 4 Kasım 1979 günü bir gurup öğrenci tarafından basılmasının, tüm gizli belgelerin İran’ın eline geçmesinin ve zor duruma düşen Jimmy Carter yönetiminin başarısız karşı operasyonunun ardından, muhtemelen ABD servisleri ile Saddam Hüsyin yönetimi arasında gizli görüşmeler başlamıştır. Mephistophales (ABD yönetimi) İran’a saldırması karşılığında Saddam Hüstyin’e yepyeni renkli dünyalar vadetmiştir anlaşılan. Irak askerlerinin kanı karşılığında “terörist devletler” listesinden çıkartılma, ticari ayrıcalıklar, borç, ekonomik yardım, yeni modern silahlar, diplomatik destek bu vaatlerin içinde olabilir. Zaten İran ile arasında Şat-ül-Arap sorunu ve geçmişten kalma düşmanlıklar olan, ve ayrıca İran yönetiminin devrim ihracı çabalarından rahatsız olan Irak yönetimi, ABD’nin ve ayrıca Suudi Arabistan gibi ülkelerin vaatlerine kanarak cesaretle İran’a saldırmıştır...

 

Bir anlama ABD yönetimi, 1972  yılında petrollerini millileştirmiş olan Irak’a müdahale edememesinin ardından nasıl Kürtleri Irak yönetimine karşı kullanmışsa, şimdi de Irak’ı birtakım vaatlerle benzer biçimde İran yönetimine karşı kullanmıştır. Ve Saddam Hüseyin’in alel acele idam edilmesinin başlıca nedenlerinden birisi de, bu bilgilerin şimdilik gizli kalması gerekliliği ile ilgilidir. Çünkü, tüm bunların Saddam Hüseyin’in ağzından duyulmaları, ABD yönetiminin bölge politikalarını sakatlayabilir, manevra olanaklarını daha da azaltır...  

 

Zehirli mustard (hardal) gazı Irak’a temmuz 1984 yılında verilmiştir... Irak’ın İran’a karşı savaşı, bölgedeki ABD kuklası körfez emirliklerinin ve özellikle yoğun bir Şia nüfusuna sahibolan Vahabi Suudi Arabistan’ın da ekmeğine yağ sürmüştir. İran İslam devriminin idoolojisini ihraç çabaları, ve Irak nüfusunun yüzde 60’ını aşkınının Şia inancına bağlı olması, Saddam Hüseyin’i bu savaşa sürüklemiş olan nedenlerin bir diğeridir şüphesiz... Anglo- Amerikan emperyalizmi, Suudi Arabistan ve Körfez emirlikleri kan dökmeden kazanırlarken, sekiz yıllık savaş hem Irak ve hem de İran için büyük bir yıkım olmuştur. Her iki ülke de milyonlarca genç insanını ve ekonomik zenginliğini yitirmiştir.

 

Borçlanan saddam Hüseyin, ekonomik zararlarını kapatacak yollar ararken, gereğinden fazla üretim yapan Kuveyt, petrol fiyatlarının düşmesine yolaçmıştır... Bağdat’ta görev yapan ABD büyükelçisi April Glaspie’nin onayını almasının ardından Irak ordusunu Kuveyt’e sokan Saddam Hüseyin, birden Beyaz Saray’ın kendisine yönelik tavrının değiştiğini görmüştür. Buna karşın O, geriye adım atmayarak bugüne dek gelmiştir...

 

Saddam Hüseyin, Washington- Londra hattı tarafından kullanıldığını farkedemeden ustaca kullanılmış, ABD ile olan ilişkilerinde sınırlarını doğru çizememiştir. Kendisini ABD’nin müttefiki sanmıştır... Aslında Saddam Hüseyin ile ABD yönetiminin ilişkileri, ahlaki ve politik derslerle dolu La Fontaine (1621- 95) fabllerini akla getirmektedir... Kökü halk masallarına, Hintli Beydeba’nın -İran’da zenginleşmiş olan- “Kelile ve Dimne” adlı yapıtına, Grek Aesop’a (İ. Ö. 6. yy) dek uzanan fabl türü, kişileşmiş birtakım hayvan sembolleriyle sosyal yaşamın çelişkilerini, çarpıklıklarını, acıklı- komik gerçeklerini ders alınacak biçimde yansıtır. Toplumsal yaşamın trajikomik gerçeklerini eğitici biçimde yansıtan edebi fabl türü, Irak- ABD ilişkilerini en iyi yansıtabilecek anlatım biçimidir herhalde... Aslında, hem Saddam Hüseyin ve hem de Kürt beyleri, umudunu leyleğe bağlayan, leyleği kendilerine hükümdar seçen kurbağaları çağrıştırmaktadırlar...  

 

Irak ve Arap dünyası için savaştığını sanırken -özünde- ABD’nin bölgedeki yararları uğruna İran’a karşı ağır masraflı bir kavgaya girmiş olan Saddam Hüseyin, kendisini Arap dünyasının kurtarıcısı olarak görmüştür. Saddam Hüseyin, yaptığı masrafların, savaşın getirdiği yıkımın, bölgedeki Arap devletleri tarafında bir ölçüde karşılanmasını arzu etmiştir. Sonuçta aynı nedenle, Irak’ın doğal coğrafi bir parçası olan, ve Osmanlı yönetimi yıllarında da Irak’a ait olan Kuveyt’e girmeyi doğal hakkı olarak düşünmüştür. Kuveyt’in petrol fiyatlarını düşürecek biçimde aşırı üretim yapması, ve bu nedenle Irak’ın uğradığı ekonomik kayıp, O’nu ayrıca öfkelendirmiştir... Bağdat’taki ABD elçisi April Glaspie’nin ağzından Güçlü ortağı sandığı Washington’un onayını alması, tuzağa düşmesini kolaylaştırmıştır... Kurnaz bayan Guisseppe, daha sonra, alay edercesine, “Kuveyt’in tamamını işgal edeceğini düşünemedim(!)”, diye atacaktır. Sanki iki karışlık Kuveyt koskoca bir toprak parçasıdır... Irak gibi güçlü ataerkil kültüre sahip bir ülkeye kadın büyükelçi yollanması bile sanırım planlıdır. Çünkü, kendisini kadından üstün gören bu erkek tipi, aynızamanda kadınlar karşısında büyük zaaf gösterir, gevşer, ve akıllı kurnaz kadınlar tarafından çok daha rahat biçimde aldatılabilir...

 

Daha Osmanlı yönetimi yıllarında ruhunu ve hizmetini İngiliz emperyalizmine gizlice satmış olan Sabah ailesinin çiftliği konumundaki Kuveyt’e girmenin, aslında Londra’ya veya Washington’a girmek ile eş tutulabileceğini, kendisine bir tuzak kurulduğunu düşünememiştir Saddam Hüseyin. İran’ın hızı kesildikten sonra, Washington- Londra ittifakının yararları açısından güçlenmiş bir Irak’a da gereksinim kalmamıştır. Batılı emperyalist güçlerin geleneksel Ortadoğu politikaları, düşmanlıkların sürmesi, ve taraflardan hiçbirinin bölgesel dengeleri bozacak ölçüde güçlenmemesi üzerine kuruludur... Ve Saddam Hüseyin bu gerçeği de farkedememiştir... Kadınların oy hakkına dahi sahip olmadıkları kukla aşiret “devleti” Kuveyt, Saddam Hüseyin ordularının işgaliyle birlikte birden kıymete binmiştir. “Küçük tatlı Kuveyt”in, ya da aslında petrol kaynaklarının güvenliği için, ABD öncülüğünde tüm emperyalist Batı ayağa kalkmıştır... Daha 1972 yılında planlanmasına karşın o günlerde gerçekleştirilemeyen saldırı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin de onayı alınarak 16- 17 Ocak 1991 günü başlatılmıştır. Ve bundan sonra da aslında hiç durmamıştır...

 

Batı için korkutucu Kuveyt işgaliyle birlikte Washington, Sovyetler Birliği’nin dağılışının ardından varlık nedeni ortadan kalkan NATO’yu -daha 1999 Yugoslavya saldırısından önce yeni bir görev anlayışıyla- yaşatabilme, paniğe kapılan Batı dünyasını yeniden kendi kanatları altında birleştirebilme fırsatını yakalmıştır. Yine ABD, dünya egemenliği uğrunda enerji musluklarını elegeçirme şansını elde etmiştir. Washington, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ölen silah piyasasını yeniden diriltme şansına kavuşmuştur... Ve asıl olarak ABD yönetimi, rakipsiz tam bir dünya egemenliği düşünü yaşama geçirme amacıyla gereksinim duyduğu yeni “düşmanı”nı yaratma şansını ilk kez I. Körfez Savaşı ile yakalamıştır... Ve zaten bu ilk Körfez seferinden iki yıl sonra, 1993 yazında, Samuel Huntington adlı bir profösörün “kültürler arası savaştan” sözeden ısmarlama uzun makalesi Foreign Affairs dergisinde yayınlanmıştır. Bilindiği gibi Foreign Affairs, ABD’nin dışpolitikasını manupule etmek amacıyla 1920 yılında kurulmuş olan CFR’in (Council on Foreign Relations) yayın organıdır. CFR ise, Petrol ve petrole dayalı endüstrilerden bankacılığa dek her alanda dev yatırımların sahibi Rockefeller gurubu başta olmak üzere bazı dev uluslarüstü tekellerin, en güçlü mali-sermaye gruplarının örgütüdür...

 

- Aslında Saddam Hüseyin’i “yangından mal kaçırırcasına” idama yollayan Beyaz Saray, bu tavrı ile bölgedeki tüm işbirlikçilerini ürkütmüş olmalıdır... Şüphesiz W Bush yönetimi kendisine göre hesaplarını yapmıştır. Onlar ateşi ateşle denetim altına alma, içine düşmüş oldukları krizden bu yöntemle kurtulma amacıyla Saddam Hüseyin’i öldürmüşlerdir. İçine sürüklendikleri kaosu dini ve etnik guruplar arasında yayıp derinleştirmek, ve bu yeni kaostan yararlanarak Irak içinde dayanabilecekleri güçler bulmak amacıyla Saddam Hüseyin cinayetini planlayıp gerçekleştirmişlerdir ama, şüphesiz bu işin zaman içinde ABD aleyhine gelişecek etkileri de olacaktır. ABD’ye yakınlıkları ile tanınan ve I. Körfez Savaşı yıllarında koalisyon güçlerine asker vermiş olan Arap ülkelerinin önderleri, sanırım gelecekleri konusunda kara kara düşünmeye başlamışlardır. Mısır ve Suudi Arabistan yönetimleri buna dahildirler...

 

Ürküntü, Beya Saray’ın hesaplarını aşan sonuçlara yolaçabilir şüphesiz... Saddam Hüseyin cinayeti ile korkuya kapılan işbirlikçi ve dağınık Arap yönetimleri birbirlerine yaklaşabilirler. Bu cinayet Beyaz Saray’ın beklentilerinin tamamen ötesinde dağıtıcı değil, tam tersine -yaratmış olduğu korku ile- birleştirici bir güç rolü oynayabilir... Ve yine aynı cinayet, ya Arap halkları ile işbirlikçi Arap yönetimleri arasındaki uçurumu derinleştirecektir, işbirlikçi arap ülkelerinde iktidar değişikliklerine doğru bir süreç başlatacaktır, ya da Arap yönetimleri halklarının istemleri doğrultusunda yeni politik arayışlar içine gireceklerdir. Bu ise onların ABD’den ve İsrail’den uzaklaşmaları anlamına gelmektedir. Ve aynı nedenle olmalı, Irak’ın işgali ile panik halinde Washington- Londra hattına yaklaşma gösterileri yapmaya başlamış olan Libya önderi Gaddafi, şimdi de Saddam Hüseyin’in heykelini dikme kararı almıştır. Bu karar O’nun yeniden radikal biçimde politika değiştireceği anlamına gelmese bile, Libya halkı ile arasındaki bağı kopartmama çabasının ürünü olarak yorumlanabilir. Anlaşılan, Libya halkı ve diğer arapça konuşan halklar Saddam Hüseyin’in öldürülmesi olgusuna büyük tepki duymaktadırlar ve bu durum işbirlikçi arap yönetimlerini korkutmaktadır...

 

Aynı gerçek, Arap halklarının ve Müslüman halkların giderek daha fazla ABD yönetimine nefret duyma olgusu, aslında ABD yönetimini de bir ölçüde düşündürtmeye başlamıştır anlaşılan. Afrika kökenli ABD burjuvazisinden Müslüman bir siyahın -göstermelik bile olsa- ilk kez Senato’ya girmesi, ve TV kameraları karşısında tiyatral bir biçimde Kuran’ın üzerine elini koyarak yemin etmesi, bu gerçeğin en somut göstergelerinden sadece birisidir. Diğer yandan, ABD içinde “Arap kültürü”nü Amerikan halkına tanıtma ve sevdirme çabasının başlaması, Arap kültürü ile ilgili büyük bir kampanyanın başlatılması, yine aynı gerçeğin göstergelerindendir... Bu tanıtılacak olan “Arap kültürü” gerçek bir Arap kültürü mü olacaktır?, yoksa Birbirgece Masalları’nın kahramanlarını yozlaştırarak, tüketici şımarık Amerikalılara benzeterek yeniden üreten Walt Disney’in çizgi filmleri gibi mi olacaktır?, özünden kopartılarak şımarık bir serseri haline getirilmiş “Aleaddin” gibi mi olacaktır?, tam bilemiyorum. Sıralanan soruların yanıtları henüz gerçek anlamıyla verilemese bile, Arap kültürü adına tanıtılacak olanın, özünden kopartılarak tüketici Amerikan kültürüne uyarlanmış kopyalar olacaklarını söylemek olasıdır. Buna karşın, saldırgan “Bush Doktrini” ile tamamen tahrip edilmiş olan halklar arası ilişkileri yumuşatma yönünde bir çaba olduğu anlaşılmaktadır. Ve bu çaba, petrol tekellerinin yararları ile uyumlu olarak şekillendirilmeye çalışılan yeni Irak politikasından bağımsız değildir.

 

- Saddam Hüseyin’in alel acele vahşice öldürülmesi olayı, aslında, bir “sil baştan” planının da parçasıdır. Şüphesi gerçekte sil baştan olmayacaktır ve olamazda ama, böyle bir illüzyon yaratılmaya çalışılacaktır... Sınırsız yıkım politikalarının yetersizlikleri nedeniyle üretilmeye çalışılan bu yeni politika, geçmişte Saddam Hüseyin yönetimi ile ortaklaşa işlenmiş günahların üzerlerinin örtülmesini zorunlu kılmaktadır. Çünkü, Saddam Hüseyin yönenetiminin hem Kürtlere ve hem de Şii çoğunluğa zaman zaman uygulamış olduğu baskıların en büyük ortağı Beyaz Saray’dır. Bu gerçeğe İran’a yönelik işbirliğinin bilinmeyen yanlarını da ekleyebilirsiniz... Saddam Hüseyin sağ kaldığı sürece -geçmişi yalanlarla örterek- “yeni beyaz bir sayfa” açabilmek okadar kolay olmayacaktı... Saddam Hüseyin’in öldürülmesi ile, tecavüze uğramış olanların (Sünni- Şii- Kürt- Arap) dikkatleri asıl sorunlarından uzaklaştırılarak daha çok birbirleri üzerine çekilmeye çalışılmaktadır. Baskı altındakilerin kin ve öfkeleri, tecavüzcüleri yerine birbirlerinin üzerine yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Ve böylece onların arasında da tecavüzcülerine yönelik olarak yeni umutların yeşermesi sağlanmak istenmektedir...

 

Asıl olarak insan psikolojisi üzerin inşa edilmeye çalışılan sözkonusu yeni politikalarla, yaratılan yeni illüzyonlarla, gözboyayıcılığı ile, hazırlanan yeni yalanlarla, efsanelerle, işgalci gücü (ABD- İngiltere ortaklığını) geçmişin suçlarının gölgesinden sözde kurtarmaya, ve bunların “yepyeni bir sayfa” açmasına yardımcı olmaya çalışmaktadırlar... Aç bırakılan farelerin veya köpeklerin kendilerini aç bırakan güce saldırarak yollarını bulma çabası içine girmeleri yerine, tüm öfkeleri ve açlıkları ile birbirlerine saldırarak yamyamlaşmalarına benzer bir sosyal sürecin yaratılması arzulanmaktadır. Böylesi, asıl suçluyu, gerçek tecavüzcüyü büyük ölçüde hedef olmaktan kurtaracağı gibi, birbirlerini boğazlayan taraflar nezdinde tecavüzcüye koruyucu ve kurtarıcı rollerinin verilmesine de yardımcı olabilecektir. Bu operasyon başarılabilecek olursa, ABD- İngiliz koalisyonu "zeytinyağı gibi suyun üstüne" çıkabilecektir. Nitekim birtakım Kürt beylerinin ve yine diğer birtakım işbirlikçilerin “Irak'ı terketmemesi” için ABD’ye yalvarmaları, bu gerçeğin dışa yansıyan göstergelerinden birisidir ve işgalci ABD güçleri kendilerine gereksinim duyan benzer tipleri çoğaltma taktikleri izlemeye çalışmaktadır...

 

Yaratılmaya çalışılan kanlı mezhep çatışması ve etnik savaş, işgalci gücün ne ölçüde varlık gerekçesi, ve aynızamanda işgalci güç için ne ölçüde denetlenebilir bir kriz olacaksa, tecavüze uğramış olanlar içinde o ölçüde izalasyona, ve giderek artan ölçülerde yokoluşa neden olabilecek bir süreç başlatacaktır. Çünkü, böyle bir sosyal- politik süreç gerçek anlamıyla başlatılabilirse eğer, etnik ve dini ayrılıklara sahip tarafların birbirlerini boğazlamaları olgusu işgal gücü için bir ferahlama yaratmasının ötesinde, en geniş kitlelerin birbirlerini boğazlayan taraflardan ve direniş cephesinden uzaklaşarak yeni umutlar, yeni illüzyonlarla (yanılsamalarla) işgal gücüne, tecavüzcülerine, “şeytan”a yaklaşmalarına yardımcı olabilecektir...

 

Hedef şaşırtılarak denetim altına alınabilmiş bir iç boğazlaşma yaratılması, işgalci emperyalist güçler açısından denetimli bir sosyal- politik kriz anlamına gelecek ve onların daha güvenlikli olarak petrol üretimi ve sevkiyatı işine girmelerini kolaylaştıracaktır. Çünkü, sadece belli alanları güvenlikli hale getirerek bu işi başarabilme olasılıkları vardır. Yeniden kazançlı biçimde akışkanlaşan enerji damarları, maliyetleri düşen petrole dayalı endüstriler, ve göreceli olarak genişleyip canlanan bir tüketim malları pazarı yaratılabilecektir... Petrol üretimi ve sevkiyatı garanti altına alındıktan sonra diğer yörelerde boğazlaşmanın sürmesi ABD yönetiminin umrunda bile değildir, ve hatta işine de gelir. Çünkü, kanlı bir boğazlaşma içine girmiş olan ahmaklar, veya bu ahmakların birkısmı, sürekli ABD güçlerine muhtaç olacaklardır, ABD’den yardım isteyeceklerdir, ve böylece ABD’nin bölgedeki askeri varlığı meşrulaşacaktır...

 

Şüphesiz tüm bu enerji akımının ve ekonomik canlanmanın hesaplanan asıl kazançlısı, kaynaklarına elkonulan, emekleri sömürülen ve aynızamanda tüketim malları pazarı olarak kullanılan halklar değil, sözkonusu kaynakları ve emeği sömüren sermaye güçleri olacaktır... Sonuçta tüm bunlar yapılan hesaplardır ama, hesapların olabilirlikleri, saldırının hedefi konumundaki halkların örgütlülük, yönetim ve beyin gücü düzeyleriyle de bağlantılıdır aynızamanda. Süreçler sadece emperyalist merkezlerin  istemlerine ve planlarına göre değil, aynızamanda saldırıya uğrayanların geliştirebilecekleri savunma mekanizmalarına da bağlı olarak şekillenecektir... Burada kastedilen anti- emperyalist mücadele, sıradan bir silahlı eylemin ötesinde -tüm barışçı yöntemleri de kullanan ve asıl olarak yığınların bilinçlerine hitabeden- çokyönlü bir karşı saldırıdır. Emperyalist devletlerin “vatandaşları” konumundaki çalışan halkları dahi kazanmayı hedefleyen, ve aynızamanda psikolojik ve kültürel bir savaşı da içeren alabildiğine karmaşık bir mekanizmadır kastedilen. Bu, özünde vatanı olmayan ama, önünü açan güçlü devletlere ve göreceli kullanabildiği uluslara sahibolan uluslarüstü sermaye güçleri ile ezilen halklar ve uluslar arasındaki bir sınıf mücadelesidir biryanıyla...

 

Değişik cepheleri ile özetlemeye çalıştığım saldırgan işgalci gücünün politika değişikliği çabası, W Bush ekibini iktidara taşımış olan dev enerji tekellerinin, petrole dayalı endüstrilerin patronlarının, modern endüstrinin değişik dallarından ticarete ve bankacılığa dek her alanda yatırımları olan dev mali- sermaye guruplarının Beyaz Saray üzerindeki etkilerinden ayrı düşünülemez... Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, sonuçta sermaye açısından Arap halklar, Müslüman halklar, sadece enerji kaynakları sömürülecek topluluklar olmayıp, aynızamanda büyük bir pazarın -korkutularak saldırganlaştırılmaması gerek- vazgeçilemez unsurlarıdırlar. Kaynakları sömürülüyor olsa bile bu pazarı -dünyadaki tüm sayıları- 14 milyonu aşmayan ve aslında hepsi de dindar olmayan Musevilere tercih etme, ve buna bağlı olarak sonu gelmeyen bir yıkım politikası uygulama lüksü olamaz. Asıl güç merkezlerinin yaşamsal yararları “ileri karakol” görevi görenlerin güvenliği için feda edilemez ama, gerekirse asıl gücün güvenliği için “ileri karakollar” feda edilebilirler...

 

“ABD yönetiminin İran politikaları ve İsrail devletinin rolü üzerine kısa not ” başlıklı ve 27 mart 2006 tarihli yazımda şunları söylemiştim: “(...) Fakat büyük bir devlet olarak egemenliğini sürdürme ve yaşam tarzını koruma peşinde olan ABD’nin yönetimleri, zaman zaman sergiledileri çılgınca ahmaklıklara karşın, yine de belli dengeleri korumanın, uygulanan zorun yanında birşeyler verebilmenin de gerekli olduğunu bilmektedirler. Onlar, sadece İsrail’in derin korkularının ve hesapsız saldırganlıklarının tutsağı olarak politikalar üretemezler. Araplara ve İran’a sürekli saldıramazlar; bu saldırgan politikalar bir limiti aştıkları zaman süreç tamamen ABD’nin yararları aleyhine işlemeye başlar...” Yine 24 Temmuz 2006 tarihinde Sinbad’da yayınlanmış olan “Karanlık hesapların tutsağı olarak kullanırken kullanılanlar ” başlıklı yazımda ise şu cümleler vardı: “(...) Çünkü, nüfusla ilgili verileri mali- sermaye güçlerinin gözlükleri ile görmeye çalıştığınız zaman, tüm bu nüfusa yönelik sayıları aynızamanda pazar, büyük tüketim mallarının pazarları olarak algılamamız gerekir... Sonuçta, mali sermaye güçleri, daha uzun vadeli yararları için 12- 13 milyonluk bir Yahudi pazarını değil ama, sayısal olarak 200 milyonu aşan bir Arap pazarını, birbuçuk milyara ulaşan bir İslam ülkeleri pazarını, iki milyara ulaşan bir Hıristiyan toplulukları pazarını tercih edecekleri bellidir...”

 

Yukarıda söylenenlere, tüm endüstrileşmiş Batı dünyası ve özellikle ABD açısından petrolün taşımakta olduğu olağanüstü yaşamsal önemi de eklemek gerekmektedir... Danny Fortson, Andrew Murray-Watson ve Tim Webb tarafından kaleme alınan ve 7 Ocak 2007 tarihli İngiliz gazetesi The Indipendent’te yayınlanan “Irak’ın geleceği: Savaşın ganimetleri” (“Future of Iraq: The spoils of war”) başlıklı uzun makalede, dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerine sahibolan Irak’ın petrollerinin yüzde yetmişbeş kadarının hazırlanmakta olan bir yasa ile yakında BP, Shell ve Exxon gibi dev Batılı şirketlere devredileciği belirtilmektedir. Kukla parlementodan geçirtilecek bir yasa ile gerçekleşecek devir işi, Irak petrollerinin millileştirilmiş olduğu 1972 yılından sonra ilk kez Batılı şirketlerin yeniden yağmalarına başlaması anlamına gelmektedir...

 

Hernekadar bulunamayan “kitle imha silahları” ve terörizme karşı mücadele bahaneleriyle Irak’ın yıkımı ve 700 bin sivilin katli gerçekleştirilmiş olsa da, aslında ABD- İngiliz saldırısının asıl nedeninin Irak petrollerinin yağmalanması olduğunu herkes bilmekteydi. Ve bu son bilgiyle gerçek bir kez daha teyit edilmiş (doğrulanmış) olmaktadır sadece... Yine aynı makaleye göre, ABD’nin başkan yardımcısı (ikinci adamı) Dick Cheney, henüz Haliburton şirketinin yürütme kurulu başkanı olduğu 1999 yılında, 2010 yılına dek dünyanın günde ek (fazladan) 50 milyon varil petrole gereksinimi olduğunu söylemişti. “Evet, petrol nereden gelecek?... Dünya petrollerinin üçte ikisine ve maliyeti en düşük petrole sahibolan Ortadoğu... ”, diyerek sözlerini tamamlamıştı. Buradan da Saddam Hüseyin’in ve özellikle Irak halkının ödemiş olduğu yüksek bedelin gerçek nedenini anlayabilmek olasıdır. Ve yine şüphesi bu bedeli Irak halkına ödetmiş ve ödetmekte olanlar, Saddam Hüseyin’in sağ kalmasını ve nasıl dolandırıldığını anlatmasını istemezlerdi...  

 

Ekonomi uzmanlarının verilerine göre Çin, ABD’nin üç misli, Hindistan ise iki misli bir hızla gelişmektedirler... Yüksek petrol fiyatları Rusya’nın tüm borçlarını ödemesine ve gelişme hızını katlamasına yardımcı olmuştur. Irak işgaline bağlı olarak petrol fiyatlarının günümüzdeki gibi sürekli yüksek kalması ve bölgede alevlenebilecek diğer çatışmalara bağlı olarak daha da yükselmesi olasılığı, sadece Türkiye gibi ülkelerin değil, aralarında Ortadoğu’nun ve Afrika ülkelerinin de bulunduğu birçok coğrafyanın petrol kaynağını denetleyebilen ABD’nin ve Batı’nın diğer endüstri merkezlerinin gelişmesini ve rekabet gücünü yavaşlatmaktadır... Bu nedenle, “Bush doktrini” ile başlatılan ve istenilen başarıyı tam sağlıyamıyan, sahibine de zarar vermeye başlayan yıkım politikalarının revizyondan geçirilmesi gerekmektedir...

 

Politika değişikliği talebinin gerisinde, Exxon veya Esso, Shell, BP, Gulf Oil, Texaco, Mobile Oil, Socol-Chevron gibi dev şirketlerin birleşmelerinden oluşan “Yedi Kızkardeşler Kulübü” adlı birlik bulunmaktadır. Bunlar, petrol ve gaz üretiminden, naklinden, pazarlamasından fosil enerjilere dayalı endüstrilere ve bankacılığa dek her alanda yatırımları olan mali- sermaye güçleridirler. Zaten Irak petrollerinin yüzde yetmişbeş kadarına elkoyacak olan Exxon, BP ve Shell sözkonusu birliğin en güçlü üyelerindendirler ve ayrıca dünyanın en büyük rezervlerine sahibolan Suudi Arabistan petrolleri, ve bu petrolü üreten ARAMCO adlı ortaklık dahi Exxon- Mobil birliğinin denetimi altındadır...

 

Alanında dünyanın en güçlüsü olan Exxon- Mobil, Rockefeller ailesinin elindedir. Zaten “Yedi Kızkardeşler Kulübü” adlı birliği yönlendirenler de bunlardır. Bunların tüm yatırımlarını, dünyadaki örgütlenme ağlarını anlatabilmek için kitap yazmak gerekir ama, 1920 yılında kurulan CFR (Council on Foreind Relations) ve 1921 yılında bu örgüte bağlı olarak yayına başlayan Foreign Affairs dergisi ile ABD dışpolitikasını manupule etmekte olduklarını, ve Truman’ın ardından seçilmiş olan tüm başkanların -ister Cumhuriyetçi ister Demokrat olsun- bu örgütten geldiklerini, Vietnam’ı kana boğan Kissinger’in ve Afganistan’ı yakan Brezezinski gibi karakterlerin ve ayrıca baba Bush’un aynı örgütlenmenin önde gelen adamları arasında yeraldıklarını söylemek sanırım yeterlidir... Kısacası, Saddam Hüseyin’in öldürülme kararının Beyaz Saray’dan önce CFR’in salonlarından birinde alındığını düşünmekte mümkündür. Ve bölgede bir ölçüde stabilite sağlayacak olan sözde yeni bir sayfa açma planının gerisinde de yine aynı mali- sermaye guruplarının oldukları bellidir ama, amaçlarına nekadar ulaşabilecekleri belli değildir şüphesiz...

 

Asıl olarak üst sınıfların yararlarını savunsalar bile, bir üstyapı kurumu olan devletleri, birtakım güçlü mali- sermaye guruplarının temsilcilikleri gibi görmek büyük bir hatadır. Tüm devletler dayandıkları ekonomik- sınıfsal güçlerden göreceli olarak bağımsızlaşırlar ve onların üzerinde de birçeşit baskı aracı haline gelirler. Bu göreceli bağımsızlaşmanın mesafesi değişik koşullarda ve yapılanmalarda farklılıklar gösterebilir. Fakat sonuçta devletler ne işçilerin ekonomik haklarını savunan bir sendikanın yönetim kuruluna ve ne de kârını arttırmaya çalışan güçlü bir şirketin idari merkezine benzerler. Onlar, hem ulusal ve hem de uluslararası arenada değişik güçlere, farklı toplumsal sınıflara, değişik sosyal çevreden gelen çokyönlü etkilere karşı birtakım dengeler oluşturma zorunluluğunda olan, ve sorumluluk alanları çok çok daha geniş kurumlardır... Dönemin Almanyası’nın en güçlü mali- sermaye gurupları ve bunların Wall Street’teki ortakları Hitler’i iktidara taşımışlardır ve bunların arasında “Hitler’in bankeri” olarak tanınan -W Bush’un dedesi- Prescot Bush bile vardır... Devlet örgütlenmesi üzerinde tam bir egemenlik kuran Hitler’in politikaları bir aşamadan sonra kendisini destekleyip iktidara taşımış olan mali- sermaye güçleri için dahi zararlı olmaya başlamıştır ama, ölünceye (intehar edinceye) dek O’nun çizgisini değiştirme olanakları olmamıştır... W. Bush politikalarının da -kendisini desteklemiş olanlar için- artık bir ölçüde  zararlı olmaya başladığı anlaşılmaktadır. Fakat buradaki önemli fark, Hitler’i denetleyip franleyebilecek herhangi bir mekanizmanın Nazi Almanyası’nda bulunmamasına karşın, W Bush ve çevresini kontrol edebilecek mekanizmaların ABD’de halen bulunuyor olmasıyla ilgilidir... Irak ile ilgili sansasyonel raporu hazırlayan Baker’da baba Bush’un dışişleri bakanıdır ve CFR örgütlenmesinin içinden gelen birisidir...  

 

- Saddam Hüseyin’in aceleyle öldürülmüş olmasıyla ilgili en önemli nedenleri ve Beyaz Saray açısından bu cinayetten umulan etkileri toparlayarak ifade edecek olursak... Suratına yapışmış tecavüzcülere özgü alaylı üstünlük ifadeleriyle “Irak’ın özgürlüğü için çalıştığını” belirten W Bush’u ve arkasında duran benzerlerini -sağlıklı ve iyi niyetli insanlar olarak- hemen anlayabilmek pek kolay değildir şüphesiz. Bu gerçeğe karşın, sözkonusu aşağılayıcı ve kışkırtıcı faşist tiplerin ilk anda öfke uyandıran, sinir bozan tavırlarını ve işlerini dikkate almayan bir soğukkanlılıkla yaşananların tüm ayrıntılarını doğru biçimde yanyana getirebilmek gerekmektedir. İşte ozaman ortada çözülemeyecek bir düğüm olmadığı görülecektir... Öfke ile düğümleri tek tek kesmeye kalkmak, düğümleri çoğaltmaya, yeni kördüğümler yaratmaya yarayacaktır sadece. W Bush ekibinin bölge insanları için istediği de bundan başka birşey değildir...

 

Diğer tüm akıl oyunlarına göre alabildiğine çok alternatifli olan ve rakibinin muhtemel hamlelerini de düşünerek mümkün olduğu kadar ileriyi hesaplamayı gerekli kılan satranç, iki kişi tarafından oynanır. Bu mücadelede sadece bir tarafın aklı, uzun erimli planları, veya hataları değil, aynızamanda karşı tarafın aklı, planlılığı, güçlerini koordineli biçimde kullanabilme becerisi, neyi nezaman ve ne amaçla feda edebileceğini doğru kararlaştırabilmesi, karşısındakinin muhtemel planlarını okuma yetisi, ve ileri görüşlülüğü sonucu belirleyecektir. Fakat yine de satranç tahtası, sosyal mücadelelerde olamayacak kadar az alternatifli ve sığ bir savaş alanıdır. Çünkü, satranç oyununun taşları herhangi bir duyarlılıkları olmayan, sadece kendilerini itene ve önceden belirlenmiş kurallara göre davranan, ve hareket alanları sınırlı olan cansız varlıklardır. Diğer yandan, bir toplumsal- politik mücadele de, veya mücadelenin zora dönüştüğü savaş alanında dövüşenler, başlarındaki kişilerin, içinde oldukları birliğin, ve kendilerini bu mücadele arenasına süren güç merkezlerinin kültürel ve psikolojik etkisi altında kalmakla birlikte, bunlardan ayrı olarak birtakım özel beklentileri, çok daha değişik kişisel canlı duyguları, kişisel motivasyonları, gelecekle ilgili kişisel beklentileri, kinleri, sevgileri, inançları, farklı akıl ve bilgi düzeyleri olan canlı varlıklardır. O nedenle, hangi saftan olurlarsa olsunlar bu insanları sürekli aynı mücadele azmi, aynı birlik içinde tutabilmek, değişik duyarlılıkların ve anlayışların bu insanlar arasında gelişmesini engelleyebilmek okadar kolay değildir, ve bunların mücadele azimlerini koruyabilmek için sürekli ideolojik ve psikolojik bir besleme önem taşır...

 

Özellikle yabancı bir toprak üzerinde, kendisine ait olmadığını hissettiği bir sosyal çevrede, sürekli geride bıraktıklarına dönme beklentisi içinde olan insanları, askerleri, akan zaman içinde aynı mücadele hırsı ile ileriye sürebilmek olası değildir. Hele bunlar “haklı oldukları” ve yaptıkları işin “doğru olduğu” konusundaki inançlarını yitirirlerse... Bu nedenle, işgalci bir ordu ne ölçüde silah gücüne, bilgi ve teknoloji üstünlüğüne sahip olusa olsun, içine girmiş olduğu coğrafyayı kendisini yutan bir bataklığa dönüştürmemek için, o coğrafyada yaşamakta olan halklar arasındaki mevcut çelişkileri doğru tesbit etmek, bu çelişkileri kullanmak, çatışan saflardan birisini tutar gözükmek, aynı coğrafya içinde sırtını dayayabileceği toplumsal bir sınıf, dini veya etnik yapılanma bularak ayaklarını sağlam basabileceği bir toprak oluşturmak zorundadır...

 

Makyavel (Machiavelli, 1469- 1527), Prens (1513) adlı politika klasiğinde, çatışan tarafladan en uygununun safında yeralınarak kazançlı çıkılabileceği üzeri öğütler verir... Tabii günümüzün ileri teknolojilere dayanan karmaşık modern toplumsal yapısı içinde ve alabildiğine pahalı ölümcül kitle imha silahları ile de sürebilen çatışmalarında, süren çatışmanın taraf tutmayı gerekli kılacak ölçüde ilgi alanı içinde olup olmadığını doğru tesbit edebilmek; nasıl, nerede, ne biçimde ve hangi amaçlarla taraf tutulabileceği bilmek; ve çatışmaya nasıl bir müdahalenin sözkonusu olabileceği doğru bilgilerle tesbit edebilmek gerekmektedir. Şüphesiz bu taraf tutma işi, iktidardaki egemen gücün sınıfsal tabanıyla da bağlantılı bir olaydır... Sözün kısası Makyavel, en genel anlamıyla salt bir “tarafsızlık” olayının gerçekte politikasızlık anlamına geldiğini, olanaksızlığını, kayıplara yolaçacağını anlatmaya çalışmaktadır, ve kanımca da bu doğru bir tesbittir. Şüphesi Makyavel gibi bir politika dehasını, daha ozaman polikayı bilimsel disiplin olarak ele alabilen bir kişiyi “onaylamak” ayıp olmaktadır ama, bu sözün gelişidir şüphesiz...

 

Ayrıca akıllıca taraf tutmak, kendi sınıfsal- toplumsal yararlarını, ait olduğun safı, gücünü ve olanaklarını doğru bilmekle de bağlantılı bir iştir... ABD gibi dev bir ekonomik ve askeri gücün karmaşık Ortadoğu denklemi içinde emperyalist yararlarını savunabilmek amacıyla, bölgenin değişik güçleri arasında nasıl bir “taraf” tutması gerektiği sorusu, aslında, ABD yönetimi için dahi okadar kolay yanıtlanabilecek birşey değildir. Yaşamın değişken akışkanlığı içinde sürekli tutulabilecek bir taraf olduğunu düşünmekte akılsızlık olur şüphesiz. Ve yine olayı sadece ABD yönetimlerinin yapacağı doğrular veya yanlışlar değil, aynızamanda bölgedeki değişik güçlerin alacakları tavırlar ve bu tavırlarındaki kararlılıkları da belirleyecektir... Fakat şimdilik, Saddam Hüseyin’in öldürülmesi olayı, ABD yönetiminin direnişi yürüten Baas örgütlenmesi ile, ve Sünni guruplarla değil, Irak’ta çoğunluğu oluşturan Şia örgütlenmeleri ile anlaşma niyetinde olduğu gerçeğini yansıtmıştır. Şüphesiz olay aynızamanda İran’a yönelik bir göz kırpmadır... Bu durum ABD yönetiminin Şia çoğunluğa ve İran’a dost olacağı anlamına gelmez ama, onları kullanmak istediği, onların bölgelerinde göreceli bir politik stabilite arzuladığı anlamını taşır... Suudi Arabistan’ın ABD’nin Irak politikasından duyduğu rahatsızlıkta bu gerçeği teyit etmektedir...

 

Kerkük ve Musul petrollerini biryana koyacak olursak, Irak’ın en zengin petrol yatakları güneyde, Şii nufusunun yoğu olarak yaşadığı bölgededir- aslında İran petrolleri de yine bu bölgeye sınır oluşturan İran coğrafyası içindedir... Saddam Hüseyin’in idamının Kürt beylerine ve halkına verilen bir taviz olmadığı bellidir. Onlar zaten şuur altlarına yerleşmiş korkularıyla, “aman Pentagon bizi terkederse halimiz nice olur?” korkusuyla, işgal güçlerine kölece hizmet etmektedirler... Böylece onlar, Sünnü Arapların nefretlerini yeterince kazanmışlardır. Ayrıca tavırlarıyla, vaktiyle kendilerini desteklemiş olan Türkiye yönetimini de rahatsız etmişlerdir. İran’ın ve Suriye’nin ise onlara güvenmesi ve arka çıkması için bir neden yoktur. Çünkü, sadece ABD ile değil, aynızamanda İsrail ile de kölece bir birliğe girmişlerdir. İsrail ile ilk ciddi ilişkileri 1962 yılında Savak aracılığıyla başlamıştır ve KDP’ye bağlı Parastın adlı istihbarat servisini MOSSAD örgütleyip eğitmiştir. İsrail'de 100 bin kadar Kürt asıllı Musevi yaşamaktadır ve eski savunma bakanlarında Izak Mordahai bir kürttür vs... Kürtlerin kendi aralarındaki bağlar da pamuk ipliğinden oluşmaktadır. Yani kendileri dahil herkese ihanet edebilirler... Bölgede sadece iki dış güce, ABD- İngiltere ortaklığı ile İsrail’e yamanmış ve bölge güçlerinin tümünün güvenini yitirmiş birilerine ABD’nin de dişe dokunur bir değer biçmesi ve -kullanılacak bir silah olmanın ötesinde- onlara ciddi biçimde güvenmesi için neden yoktur. Aynı güvensizliğin bir ürünü olarak zaten, “Kerkük ile ilgili referandumun ertelenmesi” üzerine birtakım sesler ABD’de yükselmeye başlamıştır bile. Yani, ABD yönetimi içinde Kerkük ve Musul petrollerinin güvenliğini Kürtlere teslim etme konusunda ciddi şüpheler olduğu bellidir... Tüm bu nedenlerle Saddam Hüseyin, zaten "cepte keklik" konumunda olan Kürtler için değil, Şii çoğunluğa “sevimli” gözükebilmek için öldürülmüştür...

 

Doğrusu bölgede gizli bir diplomasinin sürdüğü, birtakım gizli pazarlıkların yapılmakta olduğu bellidir ama, bu satırları yazan sadece politik arenadaki gözle görülür yansımalara bakarak analiz yapmaktadır... Kerkük ve Musul petrolleri denince akla hemen Türkiye’de gelmektedir ama, sorun Türkiye’nin kendi olanaklarını ve gerçek gücünü yeterince değerlendirecek bir yönetime sahip olup olmadığı konusunda düğümlenmektedir... Şii çoğunluğun da gerçek anlamıyla homojen bir gurup olmadığını, sonuçta bunların da Arap olduklarını, ve hatta Baas örgütlenmesi içinde de Şii unsurların bulunduğunu düşünsek bile, ABD’nin Irak’ın güneyinde bulunan petrol yataklarını güvenlik altına almak için Şii önderleri ile anlaşma peşinde olduğu, ve ayrıca kendisine karşı birleşik bir direniş cephesi oluşmasını önleyebilmek amacıyla Saddam Hüsyin’i kurban ederek bu işin sorumluluğunu Şii guruplara yüklemeye çalıştığı, kışkırtığı Şii- Sünni çatışmasında Şiileri tutar gözüktüğü bellidir... Bu aynızamanda Irak’ın güneyinde İran etkisinin artacağı anlamına gelmektedir ve sonuçta ABD’nin İran’ı dengeleyebilecek birtakım mekanizmaları da oluşturma çabası içine gireceği bellidir...

 

Aslında kanımca, ve aylarca önce de belirtmiş olduğum gibi, ABD’nin İran ile çatışmaya, bölgede yeni bir kanlı savaş başlatmaya niyeti yoktur. Yeni kanlı bir savaş, bölgede göreceli politik stabilite ve yoğun petrol akışı bekleyen “Yedi Kızkardeşler Kulübü”nün işine gelmez. Sığ Hürmüz Boğazı’nı kapatmak ve ayrıca Irak’ın petrol kuyularını tahrip etmek İran için hiç te zor değildir. Ve yine ayrıca ateşin Kafkaslar’a ve Orta Asya’ya da sıçrayacağı bellidir. Tüm bu muhtemel gelişmeler de aynı petrol tekellerinin hesaplarını bozar...

 

Saddam Hüseyin’in idam edilmiş olması, güneydeki petrollerin güvenliğinin sağlanması için Şii guruplara yanaşma çabaları, bu gerçeğin (İran ile savaş istenmediği gerçeğinin) birtakım işaretleridir sadece... Yalnız, İran ile yapılacak pazarlıkta fiyat düşürebilmek için arada İsrail sopası gösterilmekte; İran, İsrail’in nükleer tehdidi ile ürkütülmeye çalışılmaktadır. Aralık 2006'nın ikinci haftası içinde İsrail başbakanı Ehud Olmert, “İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğu” imasını dalgınlıkla ağzından kaçırmamıştır. Ağzından kaçırma anlatımı, sadece numaradır. Nükleer silahla ilgili sansasyonel sözcükler O'nun ağzından planlı ve bilinçli olarak dökülmüşlerdir... Yine İsrail’in operasyonunu Türkiye üzerinden yapacağı söylentilerinin yayılması, Türkiye ile İran’ın arasının açılmaya çalışılması, aynı planın parçalarındandır. Ve bu son ifade edilen gerçek, aslında İran’ın bölgede hangi güç tarafından dengelenmek istendiğini de elevermektedir...    

 

Güneyde Şii çoğunluk ile bir anlaşma yapmaya çalışılır ve denetimli olarak bölgede İran nüfusunun yayılmasına gözyumulurken, kuzeyde sadece Kürtlere güvenmek, veya Kürtlerin yanında bölgeye ABD güçlerini yerleştirmek, pek akıllıca bir çözüm olarak gözükmemektedir. Böylesi hem uluslararası arenada sürekli problemler yaratacağı kadar, NATO müttefiki Türkiye ile de derin ve giderek tamir edilemez sorunlara neden olacaktır. Aynı sorunlar tüm Karadeniz’e ve Kafkaslar’a dek yansıyacaktır. Diğer yandan, Kürtlerin kontrolünde çıkartılacak petrollerin piyasaya nasıl akıtılacakları da sorun olacaktır... Ayrıca bu, astarı yüzünden pahalıya gelecek bir operasyondur ve Kürtlere dayanarak İran’ı dengeleyebilmekte olası değildir. Kürtleri seçmek, İran ile Türkiye yönetimlerini birbirlerine iyice yaklaştıracaktır... ABD’nin birtakım gizli pazarlıklar karşılığında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kerkük ve Musul yörelerine girmesine gözyumma olasılığı vardır ama, bu operasyon sırasında bölgede yaşayanlarla TSK arasındaki ilişkilerin nasıl gelişeceği konusunda birtakım sual işaretleri bulunduğu hissedilmektedir. Ve tabii petrolün nasıl paylaşılacağı, gelecek uluslararası tepkilerin nasıl göğüsleneceği ayrı soru işaretleridir... Kısacası ABD, bölge petrollerini güvenlikli olarak sömürebilmek amacıyla sadece Şii ve Sünni gurupları değil, aynızamanda Türkiye ile İran’ı da karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır. Bölgedeki İran gerçeği, yürütülecek pazarlıkta ABD’nin zayıf noktası olurken, Türkiye’nin borçları, cari açığı, bozulmuş iç politik ve ekonomik dengeleri, bugün söylediğini yarın inkareden güvenilmez politikacılarla yönetiliyor olması, ve en önemlisi silah teknolojileri konusunda ABD’ye ve İsrail’e bağımlılığı, pazarlık gücünü zayıflatmaktadır...

 

Hukuken başbakanlığa bağlı olan devletin haberalma örgütünün, bağlı olduğu kuruma gizlice vermesi gereken raporu, veya sadece bu raporun bir bölümünü, muallak ifadelerle açıkça doğrudan kamuoyuna duyurmuş olması, bu yazıda belirttiğim gibi, Türkiye’nin Irak’a girmek için ABD ile anlaşmakta olduğunun, en azından Kerkük petrollerinin TSK’nın denetimine teslim edilme olasılığının bulunduğunun göstergelerinden birisidir. Ve duyurulan rapor tartıştırılarak, gelmekte olan operasyona kamuoyu hazırlanmaya çalışılmaktadır... Sürecin gerisi ise çok daha fazla sual işaretleri ile doludur...

 

Ülkede ciddi bir halk hareketi, aklıbaşında bilgili sol bir muhalefet olmadığı için, bunları hesaba katarak analiz yapamıyorum, ve “şu veya bu olmalıdır” gibisinde sözler edemiyorum... Evet, aslında tek sağlıklı ve onurlu çıkış yolu, ABD’ye karşı bölge halklarını kendi gerçek yararları dorultusunda birleştirebilmekten geçmektedir ama, kimlerle, hangi örgütlü güçle böyle bir iş yapılabilir? Bu sorunun yanıtı verilebilseydi eğer, yaptığım analize başka anlatımlar da girerdi... Nüfusları 1.5 milyar civarında olan Müslüman halkların ve onların devletlerinin, ve bu devletlerin oluşturdukları sözde birliğin gözlerinin içine baka baka halkı Müslüman bir ülkenin savaş esiri konumundaki devlet başkanının ABD yönetimi tarafından canice öldürebilmesi; hem de tüm uluslararası yasalar, ve insan hakları ile ilgili ilkeler ayaklar altına alarak kışkırtıcı biçimde öldürebilmesi, halkı Müslüman olan 50’yi aşkın devletin ne biçim ellerde olduğunun en somut göstergesidir. Bu koşullarda, mevcut durumun doğru analizinin ötesinde yol göstermeye kalkmak, sadece "değirmende su döğmeye" benzer...

 

Kanımca, İran’ı Türkiye ile dengelenme operasyonunun gerisinde Suudi Arabistan’da durmaktadır ama, başlayan bu süreç, daha şimdiden tüm ayrıntıları gözükemiyen yepyeni süreçler başlatacaktır... Filistin dahil Arap halklarını bölerek; bunları İran ile karşı karşıya getirerek; Şii ve Sünni ayrımlarını derinleştirerek; ve yine Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirerek, biryerde Şii gurubun, diğer yerde halkı Sünni devletlerin safında gözükerek Ortadoğu petrollerini sömürmeye çalışan ABD yönetimi, ilerleyen zaman içinde yandaşı Arap yönetimlerini yitirebilir ve karşısında birleşik bir cephe oluşturabilir. Aynı süreç halkı Müslüman ülkeler içinde geçerlidir şüphesiz ama, bu halkların asıl kurtuluşları önce kendi kendilerinden kurtulabilmeleri ile başlayacaktır... Onları bölüp parçalayan, şu veya bu dolandırıcıya inanmaya ve kölece itaata sürükleyen, hastalıklı bir sado- mazoşizm ile kadınlarına ve kendilerine eziyet etmelerine yolaçan, dargörüşlülükle saflarını bölen, onları küçük kinlerin peşinde ahmakça kan davalarına sürükleyen, saman alevi gibi parlayıp sönen geçici öfkelere mahkum eden ağır ataerkil kamburlarından kurtulamadan, kendi benliklerinden kurtulamadan, ne işbirlikçi sahtekar psikopat yöneticilerinin baskılarından ve ne de emperyalist baskılardan kurtulmalarına olanak vardır...

 

Sonuçta Saddam Hüseyin, sadece bildiklerini anlatmaması için öldürülmemiş, aynızamanda petrollerin güvenliği için güneydeki Şii çoğunluk ile yapılan, veya halen yapılmakta olan bir pazarlığın da kurbanı olmuştur. Tekrarlamak gerekirse, cinayetin sorumluluğu bir Şii gurubun omuzlarına yüklenmeye çalışılarak, ve Saddam Hüseyin’in cenazesi hemen anında yandaşlarına verilerek, ayrıca sonu gelmeyen bir iççatışma yaratılmaya çalışılmaktadır... Aslında tekbaşına Saddam Hüseyin değil, tüm Irak ve bölge halkları -yukarıda özetlenmeye çalışılan- oyunun kurbanıdırlar ama, anlaşılan gerçek bilinçlerine biraz geç yansıyacaktır...

 

Emperyalist alev makinelerinin yaktığı bu halklar, aynı ateşle yanıp kül olan feodal ataerkil kamburlarından ve ahmaklıklarından da kurtularak küllerinden yeniden daha sağlıklı biçimde doğma olanağı bulacaklardır elbet... Diğer yandan ölümün soğuk eli, aynı ateşi yoksul halkların üzerlerine doğru yelleyen emperyalist güçlerin üzerindedir...

 

yusuf@comhem.se

9 Ocak 2007

 

http://www.sinbad.nu/