PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

Yusuf Küpeli

9- Kurtuluş savaşı yılları içinde Türkiye proletaryasının ve diğer çalışanların örgütlenme ve ulusal mücadeleye katkı çabaları, Sovyetler’in Türkiye halkı ve kurtuluş mücadelesi önderleri üzerindeki etkileri üzerine notlar

 

Bilindiği gibi 1914- 18 yılları boyunca süren I. Dünya Savaşı’ndan başta proleterya olmak üzere en ağır biçimde çalışanlar etkilenmişlerdir. Baydar’ın anlatımı ile işçiler, “Vatanın âli menfaatları uğruna” günde 14- 16 saat ve hafta tatili almadan çalışmaya zorlanmışlardır. Erkeklerin cepheye yollanmış olmaları, kadın ve çocuk işçi oranını arttırmıştır. Sözkonusu oran 1919 yılında yaklaşık yarı yarıya olmuştur. Tütün endüstrisinde çalışan kadın ve çocuk işçilerin oran yüzde 50’yi aşarken, iplik üretimiminde bu yüzde 95’e ulaşmıştır. Oriantal Carpet Manufacture Limitet (Şark/ Doğu Stili Halı Üretimi Ortaklığı), 15 bin kadın ve çocuk işçi çalıştırmıştır. Şirkette çalışanların çoğunluğu, 14 saatlik iş- günü için 1.6 kuruş gibi çok düşük bir ücret almışlardır. O yıllarda bir okka (1283 gr) ekmeğin bir kuruşa satıldığını daha önce yazmıştım.

 

Yine aynı yazarın anlatımıyla, özet olarak, İmparatorluğun batısındaki coğu endüstri kentlerinin sınırların dışında kalması, savaş yıllarında birçok işyerinin kapanması ve bazılarının işçi sayılarını azaltmaları nedenleriyle 1919- 23 yıllarında Türkiye’deki işçi sayısında nicel/ sayısal bir azalma görülmüştür. Oya Baydar, Yalçın Küçük’ün “Türkiye Üzerine Tezler, I” adlı kitabından aktararak Türkiye proletaryasının o yıllardaki bileşimini söyle tarif etmektedir: “Sovyetler Birliği Ulusal Ekonomi Komiserliği Bülteni’ne göre, 1923 yılı sonbaharında Türkiye endüstrisinde toplam 80 bine yakın işçi çalışmaktadır. Bunların 35 bin 316’sı tekstilde, 8 bini aşkını metalurjide, yaklaşık 18 bini ayakkabı yapımında, 15 bin kadarı ise besin, taş, kil, ağaç işleme ve kimya endüstrisi gibi alanlarda çalışmaktadırlar.”

 

Yine Oya Baydar’ın verdiği bilgilere göre, 1923 yılının hemen öncesinde, en az iki vardiya ile yılda 750 iş- günü çalışan ve yine en az beş beygir gücünde makine kullanan endüstri işletmelerinin sayıları 308’dir. Bunların 163 tanesini tarım ürünlerini işleyen fabrikalar ve atelyeler oluşturmaktadır. Geri kalanların 52 tanesi tekstil, 7 tanesi ise maden çıkartma üzerinedir. Bu 308 işletmede 20 bin civarında işçinin çalıştığı sanılmaktadır. İşçiler sayısal olarak İstanbul, Bursa, Eskişehir, İzmir, Edirne gibi kentlerde yoğunlaşmışlardır. İç Anadolu’da, daha çok  İmalat-ı Harbiye fabrikalarınının ve iplik endüstrisinin bulunduğu Eskişehir, Ankara, Adana gibi kentlerde işçiler belli bir sayısal çokluğa ulaşmaktadırlar ve Anadolu’nun iç kesimlerine gidildikçe işçi sayısı azalmaktadır. 

 

Profösör Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar (1908- 1925) adlı araştırmasında, “Anadolu’da 1920 yılının ikinci yarısı ile 1922 yılının ilk yarısı canlı bir solculuk eylemine sahne olmuştur. Pek az bilinen bu gelişimin hikayesini, Kurtuluş savaşının yönetici kadrosuyla Sovyet hükümeti arasındaki ilişkilerin ışığında ele almak faydalı olur.”, diye yazmaktadır. Aynı yazar, 19 Mayıs 1919 ile Lozan Konferansı’nın başladığı 2 kasım 1922 arasındaki bu yılların dönüm noktalarını, Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23 Nisan 1920, Moskova Anlaşması’nın imzalandığı 16 Mart 1921 ve Sakarya Savaşından üç ay sonra, 13 Aralık 1921’de Kızılordu Komutanı Mikhail Vasileyvich Frunze’nin (1885- 1925) Ankara’yı ziyareti günleri olarak sıralamaktadır...

 

Dimitır Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi kısa Tarihi (1908- 1965) adlı kitabında, “...Türkiye halkının silahlı Ulusal Kurtuluş Savaşı, ilk önce çete savaşı şeklinde başlamıştı. Kendi kendine teşkilatlanan halk, çeteler ve silahlı müfrezeler halinde emperyalist güçlere karşı savaşa koyulmuştu. Bu halk hareketinde Ekim Devrimi’nin etkisi büyüktü.”, biçiminde yazmaktadır. Ve Sabahattin Selek’in “Anadolu İhtilali I” adlı yapıtının 99. sayfasından aktardığı “Hatta kimi müfrezeler ‘Bolşevik Taburu’ adını taşımaktaydı” cümlesi ile anlatımını sürdürmektedir. Yazar, yine Selek’in aynı yapıtından aktararak, İstanbul Sarayı’na bağlı bazı mahalli idarecilerin ve feodal unsurların ulusal direnişi “dinsizlik”, “bolşeviklik” suçlamaları ile karalamaya çalıştıklarını ve ulusal güçleri hedef gösteren Bolu valisinin halkı, “Moskoflara” ve “Bolşeviklere” karşı savaşa çağırdığını yazmaktadır.

 

Şişmanov’un anlatımı Mete Tuncay’ın anlatımı ile belirli paralellikler göstermektedir. O’da Batı Anadolu’da İngiliz- Grek- Osmanlı Sarayı güçlerine karşı en yoğun çete savaşlarının 1920 yılının ilkbahar ve yaz aylarında verilmiş olduğunu yazmaktadır. İngiliz silahları ile donatılan, harekat planları bizzat İngiliz subayları tarafından hazırlanan ve biçimsel olarak tutsak Osmanlı Sarayı’na bağlı olan Ahmet Anzavur komutasındaki bir kolordunun Bandırma yöresinde “İslam’ı kurtarma” şiarını istismar ederek, direnen halk güçlerine, çetelere karşı saldırıya geçtikleri anlatılmaktadır... Bandırma yöresinde yenilen Anzavur,  yakın çevresi ile birlikte kendisini bir İngiliz savaş gemisine zor atarak kaçabilmiş ve ardından Adapazarı, Düzce, Bolu, Gerede yörelerinde eylemlerini yağmacılıkla birlikte tekrarlamaya çalışmıştır. Sonuçta, halk çeteleri tarafından kesin biçimde yokedilmiştir. Yine Maraş, Adana, Urfa, Trasus, Mersin yörelerinde Fransızlara karşı zaferi halk çeteleri kazanmışlardır... Sovyetler Birliği’den dönen Türkiyeli savaş esirlerinin anlatımları, halk arasında Sovyetler Birliği’ne karşı yaygın bir sempatinin doğmasına yolaçmıştır. Hatta bazı Karadeniz kasabalarında, Rusya’da işçi ve asker meclisleri olarak doğmuş olan “Sovyet” adlı “salık verme” meclislerinin bir karşılığı olarak “Şura” girişimlerine rastlanmıştır. Fakat kullanılan bu “Bolşevik” adlarının, mevcut Sovyet etkilerinin bilinçlere gerçek anlamda yansımış olduğunu, olayın özü kavranarak sempati duyulduğunu söylemek zordur.

 

Diğer yandan, herkesin rahatca görebildiği gibi, “İslamcı” rolündeki satılmış Anzavur  örgütlenmelerinin uzantıları günümüz Türkiyesi’nin legal politik yaşamında ve özellikle işgal altındaki Irak’ta ve tüm Ortadoğu’da aynı Anglo- Amerikan desteğiyle varlıklarını sürdürmektedirler. Benzer örgütlenmeler I. ve II. Dünya Savaşları’nın ardından da bir süreklilik içinde ve geliştirilerek yaşatılmışlardır. Proletarya örgütlenmelerine, tüm ilerici ve ulusal hareketlere, özellikle gelişen Arap milliyetçiliğine karşı kullanılmışlardır. Bu emperyalist konspirasyon/ kötü amaçlı gizli karanlık plan, 1960’lı yılların sonunda “Yeşil Kuşak” politikası ile en olgun biçimlerine ulaşmıştır...

 

Kurtuluş hareketinin, Kuva- yı Milliye’nin sınıfsal yapısı ile ilgili ilginç bilgileri Mete Tuncay’ın “Türkiye’de Sol Akımlar (1908- 1925)” adlı yapıtının 3. baskısının 244’ncü sayfasında ve diğer bazı bölümlerinde bulmak olasılıdır. Adı geçen sayfada, Türk İnkılâp Tarihi Enstütüsü arşivinden alınma Aydın ve Havalisi Cephe Kumandanı Demirci Mehmet Efe’ye ait bildiri bu konuya ışık tutmaktadır. Demirci Mehmet Efe, net, anlaşılır ifadelerle, “cephelerde bulunanların tümünü köylülerin ve kent yoksullarının oluşturduklarını”, yazmaktadır. Yine Efe, kesin bir dille, “zengin eşraf evlatlarının cepheden kaçtıklarını, orta sınıflardan ise çok az kişinin savaşa katıldığını” ifade etmektedir. Demirci Efe, “cephedekilerin, özellikle Balkan Savaşından ve beş yıl sürmüş olan Dünya Savaşından beri tüm yükü zayıf omuzlarında taşımakta olduklarını, diğer yandan varlıklı kişilerin çocuklarının değişik bahanelerle korunup cephe gerisinde kişisel yarar peşinde koştuklarını”, şikayetçi bir üslupla anlatmaktadır. Ve sözlerini, “Heyet- i Milliyeler, zabit olsun nefer olsun, zengin evlatlarını iltimas edip şehirlerde bırakmasınlar. Bu günahtır. Yalnız fakirlere yüklenmek, daha sonra ağır ziyanlara sebep olur...” diyerek sözlerini bağlamaktadır...

 

Yoksulların, çalışanların emekleri ve kanları ile kazanılan zaferden sonra, yine eşraf çocukları, zenginler korunmuşlar ve en ağır emeği vererek emperyalist güçleri kovanlar, fiili ve hukuki baskılar altına alınmışlardır. Demirci Mehmet Efe’nin zengin yaşam deneyiminden kaynaklanan “daha sonra ağır ziyanlara sebep olur” öngörüsü gerçekleşmiş ve Türkiye yeniden emperyalist sistemin uydusu konumuna sürüklenmiştir. Zenginlerle yoksullar arasında derin ekonomik uçurumların şekillendiği, ağır sorunların yaşanmakta olduğu bir ülke haline gelmiştir. Ve şüphesi yoksul çocukları, çalışanlar kendileri için örgütlenmeyi başabildikleri zaman sözkonusu ağır ziyan o korunan üst sınıflar için de bir gerçek olacaktır.

 

Aslında, 1917 Ekim Devrimi, Sovyet iktidarı, “Bolşevik Taburları” veya Sovyet karşılığı olarak “Şura”lar kuran halk hareketini etkilemekle kalmamış, cılız milli burjuvazinin yararları doğrultusunda ulusal kurtuluş mücadelesini filen yöneten askeri bürokrasiyi de etkisi altına almıştır... Devrimin Rusyası içinde de operasyonlar yürütmekte olan İngiz emperyalistleri ve İtilaf Devletleri’nin kuklası konumuna düşmüş olan İstanbul Sarayı, ulusal mücadelenin önderlerini “dinsizlik” ve “Bolşeviklik” ile suçlamaya çalışırlarken, suçlananların birkısmı da daha çok pragmatist/ kısa vadeli faydacı yaklaşımlarla değişik ölçülerde “Bolşeviklik” rolüne soyunmuşlardır...

 

Doğan Avcıoğlu, “Milli Kurtuluş Tarihi, 1838’den 1995’e” adlı değerli araştırmasının ikinci cildinin 450- 51’nci sayfalarında “Türk Yoldaşlar” arabaşlığı ile özet olarak şunları anlatmaktadır... “Bolşevik modası okadar almış yürümüştürki, okullarda Bolşevik marşları söylenmektedir: ‘Anadolu Şûralar Hükümeti var olsun/ İşçilerin emeği özlerine yar olsun/ Uyan mihnetle çalışan çıplak hemşehri/ İnkılâba katıl dünyanın hür rençberi...’”  Kitabın aynı bölümünde, Rasih Nuri İleri’ye göre, “Türk Şuralar Cumhuriyeti Anayasası”nın resmen bastırıldığı yazılmaktadır. Yine devamla Avcıoğlu şunları anlatmaktadır: “Kırmızı kravat, kırmızı kalpak gibi ‘Yoldaş’ sözüde moda olmuştur. 4 Ekim 1920 tarihli Hakimiyet- i Milliye gazetesinde yer alan Mustafa Kemal Paşa’nın şu sözleri ‘yoldaş’ çığrını açar: ‘Bolşevik Elçilik Kurulu’nun dün gelen ilk kafilesini saygı ve dostlukla selamlamayı ilk görev biliriz. Azerbeycan dili, Bolşevikliğin ilk ve son rütbesi, tek unvan ve lakabı olan bir kelimeyi kullanıyor: Yoldaş. Bu kelimeyi aynen kabul ediyor ve gelenleri Yoldaş olarak tanıyoruz. Gelenler dostlarımız ve yoldaşlarımızdır. Aynı yolda yürüyen, aynı amaca doğru giden yoldaşlar! Bütün Rus yoldaşlardan, bütün Türk yoldaşlara uzun yollardan hararetli selamlar getirmiş olan yoldaşlar...’” (koyulaştırma bana ait- Y. K.)

 

Aynı sayfalarda Avcıoğlu anlatımını şöyle sürdürmektedir: “Kurtuluş Savaşı liderlerinin birbirlerine yoldaş diye seslenmeleri yaygınlaşır. Örneğin Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Cebesoy’a, 26 Ekim 1920 günü, ‘Sevgili Yoldaş! Doğrudan doğruya Üçüncü Enternasyonal’e bağlı ve esas programına dayanan bir Türk Komünist Partisi kurulmuştur’ diye yazar. Doğu Cephesi Komutanı Karebekir için, kendisinin eski Ordu Komutanı Halil Paşa (Kut), artık ‘Yoldaş Halil Paşa’dır. Karabekir bayram tebrik kartlarında dahi “İslam ve Rus milletleri, İngiliz, Fransız ve Yunan çapulcularını kovacaklar’ demekten kendini alamaz. Erzurum’a gelen Bolşevik diplomatı A. Upmal, Albayrak gazetesinde yayınlanan söylevinde, ‘Yaşasın Türkiye’nin Kızıl Ordusu’ deyimini kullanma cesaretini bulur.” (koyulaştırma bana ait- Y. K.)

 

Kızıl Ordu hiçbirzaman kurulmayacaktır ama, -ileride kısaca değineceğim gibi- bunun karşılığı olarak bir “Yeşil Ordu” ve sahte “Komünist Parti”leri kurulacaktır... Doğan Avcıoğlu’nun zengin anlatımı, Celal Bayar’ın, İttihatcılar’ın, Enver ve Cemal Paşalar’ın ve hatta resmi milliyetci ideolojinin kurucularından Ziya Gökalp’in “solculuğu”nu ve diğer gelişmeleri anlatarak sürmektedir. Hatta yazar, İsmet Paşa’nın Moskova gezisinden etkilenerek Recep Peker ile birlikte “komünistliğe” heveslendiğini vs. anlatmaktadır...

 

Kurtuluş savaşını yöneten askeri ve politik elitin “solculuğu” Marksist bir içerik taşımasa da, kısa vadeli faydacı/ pragmatist yaklaşımların bir ürünü olsa da, bunların o yıllardaki asıl büyük dayanaklarının, yardım kaynaklarının ve yardıma yönelik umutlarının genç Sovyetler Birliği olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Yaşanmış sözkonusu tarih daha sonra unutturulmaya çalışılacaktır. Ve yine şüphesiz yönetici elite özgü bu çekincesiz “solculuk” gösterileri, savaşa filen katılan yoksul kitlelerinde duygusal olarak Sovyet Devrimi’nden ne ölçüde etkilenmiş olduklarını düşündürtmektedir. Anlaşılan, bu gelişmenin aldatıcı etkisi, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının savaşa katılma düşü ile rahatca Anadolu’ya gelip tuzağa düşürülmelerinde etken olmuştur. Yine, Mustafa Suphi ve yoldaşlarına yönelik acımasız katliamın gerisinde, yoksul kitlelerin, işçilerin ve köylülerin Sovyetler Birliği’ne duydukları sempatinin maddi bir güce dönüşebileceği korkusunun yattığı açıktır.

 

Dimitır Şişmanov’a, Mete Tuncay’a, çok yazarlı “Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908- 1980” adlı yapıtta yine Mete Tuncay’a ait anlatıma ve ayrıca kapsamlı “Lenin” biyografisinin yazarı Luis Fischer’e göre, iç savaş koşullarındaki genç Sovyetler Birliği ile ilk ilişki talebi Ankara Hükümeti’nden, bizzat Mustafa Kemal’den gelmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından üç gün sonra Mustafa Kemal, 26 Nisan 1920’de Lenin’e bir telgraf çekmiştir. (Tarih tamamen aynı olmakla birlikte, Mete Tuncay telgraf aracılığı ile ilişki girişiminden sözederken, Dimitır Şişmanov yollananın bir mektup olduğunu yazmaktadır. Ulaşım zorlukları nedeniyle mektubun ancak 1 Haziran 1920’de Moskova’ya ulaşabildiğini söylemektedir. O koşullarda Ankara- Moskova telgraf bağının zorluğu düşünülürse, bu ikincisi akla daha uygun gelmektedir.)

 

Sonuçta, Mustafa Kemal’in mesajında, “Emperyalist devletler aleyhine ve bunların esareti altındaki insanları kurtarma amacıyla Sovyet yönetimi ile işbirliği yapmaya hazır olduğu”, bildirilmiştir. Aynı mesajda, Kafkaslar ile ilgili öneriler ve Azerbeycan’da Sovyet iktidarına yardımcı olma arzusu ile birlikte “Müşterek mücadelemiz için kuvvetlerimizi teşkilatlandırmak üzere para ve silah yardımında bulunulması” talebi dile getirilmiştir. Ve aslında, Sovyetler Birliği’nin Anadolu İhtilali’ne yaptığı para, silah ve cephane yardımlarını biryana koyacak olursak, somut işbirliği daha çok Kafkaslar, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbeycan olayları üzerinde kendisini göstermiştir. (Bak: Yusuf Küpeli, Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar)

 

İlk Sovyet elçisi Aralov’un tüm elçilik kadrosu ile birlikte 1921 Aralık sonunda Ankara’ya ulaşmak üzere yola çıkmasından çok önce, Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey, beraberindeki heyetle birlikte 11 Mayıs 1920 günü moskova’ya ulaşmış ve resmi diplomatik ilişkileri başlatmıştır. Lenin’in ayrıntılı talimatı ile yollanan eski asker Aralov’dan hemen önce Kızılıordu Komutanı Frunze, 13 Aralık 1921 günü Ankara’yı ziyaret etmiştir ve dönüş yolunda Aralov ile karşılaşmıştır. (Lenin’in Ankara’ya yollanan Aralov’a öğütleri Luis Fischer’in “Lenin” biyografisinde uzun uzun anlatılmaktadır. Bunların önemli kısmını, Sinbad’daki “Ekim Devrimi’nin kafkaslar’da yayılması, Moskova- Ankara/ Mustafa Kemal Atatürk- Lenin ilişkileri üzerine notlar” adlı bölümde bulabilirsiniz. Aynı görüşmeden S. İ. Aralov’un kendisi de “Bir Sovyet Diplomatı’nın Türkiye Anıları” adlı kitabında sözetmektedir.)... Türk tarafının aceleciliğine karşın, Moskova Anlaşması’nın imzası 16 Mart 1921 gününe dek uzamıştır. Buna karşın, daha resmen anlaşma yapılmadan önce Anadolu İhtilali’ne yönelik Sovyet yardımı tüm hızıyla başlamıştır. Mete Tuncay’ın Profösör Armaoğlu’ndan aktararak yazdığına göre, 1920 yazında Sovyetler Birliği’nden Anadolu’ya 6 bin tüfek, 5 milyon kadar tüfek mermisi, 17 600 top mermisi, 200.6 kg külçe altın yollanmıştır. Sovyet yardımları ileriki yıllarda da, özellikle Moskova Anlaşması’nın ardından artarak tüm hızıyla sürmüş ve ulusal kurtuluş mücadelesinin kazanılmasına çok büyük katkılar yapmıştır. Sözkonusu yardımlar maddi olmanın ötesinde, diplomatik alanda da kendisini göstermiştir.

 

İlk olarak içsavaş günlerinin Sovyetler Birliği ve İngiliz emperyalizminin elinden yeni kurtulan genç ve yoksul Afganistan tarafından tanınan Ankara Hükümeti’nin önderliğindeki ulusal kurtuluş savaşının cephe de kazandığı zaferlerin ürünü olarak, -yedi ay süren tartışmaların ardından- 24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lozan Anlaşması ile Sèvres esareti yırtılıp atılmış ve başkenti Ankara olan Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Aralarında Amerikan zırhlılarınında olduğu İtilaf Devletleri güçleri 2 Ekim 1923 günü İstanbul’u boşaltmışlardır. Profösör Türkkaya Ataöv’ün anlatımı ile, “Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başarısından sonra bile sularımızdaki Amerikan zırhlılarının sayıları arttırılmıştır. Önceden varolanlara 40’ıncı ve 41’inci destroyer birlikleri eklenmiştir. İşgal kuvvetlerinin Türkiye’den çekilmeleri tamamlanmadan önce Türk Hükümeti temsilcisi, Amiral Bristol’e, Amerikan zırhlılarının sularımızı derhal terketmelerini istediğimizi bildirmiştir. Türkler İstanbul’a girmeden iki gün önce son Amerikan zırhlısı da çekip gitmek zorunda kalmıştır.” Yine Amerikan zırhlıları, Eylül 1922’de Türk birliklerinin önünden kaçan yenilmiş Grek ordularının tahliyelerine yardımcı olmuşlardır...

 

Öncelikle emperyalizmin pençesindeki yoksul müslüman halklara ve ezilen diğer halklara örnek olan bir ulusal kurtuluş mücadelelesi ile kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, ileride -malesef- işbirlikçi yönetimlerin kılavuzluğunda kendi kendisine ihanet edecek ve başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin dümensuyuna girecktir. Kovulan ABD zırhlıları ve bunların şımarık ırkçı mürettebatı Türkiye Cumhuriyeti limanlarından istedikleri gibi yararlanmaya başlayacaklardır. Türkiye halkı ancak 1962 Küba krizi sayesinde topraklarına gizlice nükleer başlıklı orta menzilli ABD füzelerinin yerleştirilmiş olduğunu ve ülkesinin muhtemel bir nükleler savaşın ilk hedefi haline getirildiğini öğrenecektir vs..

 

Haziran 2004

Yusuf@comhem.se

bir önceki bölüm: 8- ABD başkanı Woodrow Wilson’un Türkiye üzerine planları, galip emperyalist güçler tarafından tümüyle yokedilmek  istenen Türkiye ve Mütareke yılları İstanbul’ndaki işçi eylemlerinden bazı örnekler

 PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİRLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 

NOT:

 

BİR KİTAPÇIK BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ BU METİN, 2004 YILININ HAZİRAN BAŞINDA YAZILMAYA BAŞLANMIŞTIR VE AYNI YILIN 15- 16 HAZİRAN GÜNÜNE YETİŞTİRİLEMEMİŞTİR. BUNUN ÜZERİNE YAZIM DURDURULMUŞTUR VE ARAYA BAŞKA İŞLER GİRDİĞİ İÇİN 2005 YILININ 15- 16 HAZİRAN ÖNCESİNDE DE TAMAMLANAMAMIŞTIR...

 

EKSİKLİĞİNE KARŞIN METNİ BASMANIN YARARLI OLACAĞINI DÜŞÜNDÜĞÜM İÇİN, İLERİDE EN KISA SÜREDE TAMAMLAMAK ÜRZERE VAROLANLARI 14 HAZİRAN 2005 GÜNÜ SİNBAD’A YERLEŞTİRİYORUM... AYRICA, BU SON 9. BÖLÜM DE EKSİKTİR VE TAMAMLANACAKTIR. SON BÖLÜMDE YERALMASI GEREKEN TKP’NİN KURULUŞU VE MUSTAFA SUPHİ CİNAYETİ İLE İLGİLİ BİLGİLER, YEŞİL ORDU ÜZERİNE BİLEBİLDİKLERİM VE DİĞER HABERDAR OLDUĞUM İŞÇİ ÖRGÜTLENMELERİ 9. BÖLÜME EKLENECEKLERDİR. ARDINDAN GELECEK BÖLÜMLERDE İSE İŞÇİ SINIFININ TÜRKİYE CUMHURİYETİ İÇİNDEKİ SERÜVENİNİ ÖZETLEMEYE ÇALIŞACAĞIM.

 

ZENGİN KAYNAKÇA METİN TAMAMLANDIKTAN SONRA BURAYA YERLEŞTİRİLECEKTİR. ZETEN YARARLANILMIŞ OLAN KAYNAKLARIN ÖNEMLİ BİR KISMI METNİN İÇİNDE DE BELİRTİLMİŞLERDİR.

 

SAYGILARIMLA

 

YUSUF KÜPELİ

2005.06.14

yusuf@comhem.se

 http://www.sinbad.nu/