Yeni Not: Aşağıdaki metin 13 Kasım 2006 akşamı gözden geçirildi. Görülebilen imla hataları düzeltildi ve bazı cümleler yeniden yapılandırıldı. Bu arada ufak tefek eklemeler yapıldı. Unutulmuş olan bir kaynak yerleştirildi. Saygılarımızla.- Y . Küpeli

Aslında, 12 punto ile 35 sayfadan fazla tutan aşağıdaki metni daha önce bitireceğimi hesaplamıştım ama, ancak 10 Kasım 2006 akşamı bitirebildim. Bu göreceli uzun metnin içinde birbiri ile bağlantılı altı ayrı yazı birden var. Umarım bunları okumak sıkıcı olmaz. Notlar dahil tüm bölümlerin okunması herhalde yararlı olur.  

Yusuf Küpeli, Laiklik, Cumhuriyet’in en trajik açmazı ve çürütülen Cumhuriyet üzerine

- “Cumhuriyetimizi koruyalım!”

(...) Böyle iğmesi artarak değişen bir dünyada, 83 yıl önce temelleri atılmış olan bir cumhuriyeti olduğu gibi korumaya yönelik çağrılar, “asker, yerinde say!”, ya da “kıt-a dur!” gibi komutları çağrıştırmaktadır. Uygun adım yürüyen bir askeri birlik için “dur!”, komutuna uymak olanaklıdır ama, yeni yeni teknolojik devrimlerle ve etkileri sürekli artan uluslararası süreçlerle birlikte artan hızlarla değişen toplumsal yapıları durdurabilmek, veya yerinde saydırabilmek olanaklı değildir. (...) Cumhuriyeti, devrimci yöntemlerle, çalışan üretici halk yığınlarının kazanımları açısından ilerletmekten sözetmek daha gerçekçi ve doğru tavırdır kanımca. İçteki hastalıklı genlere, veya daha açık ifadesiyle kapitalizm öncesi ataerkil ilişkilere, kültürlere, bu kültürlerin taşıyıcısı her türden karanlık örgütlenmelere ve diğer yozlaştırıcı sınıflardışı kültürlere ve bunlara güç veren emperyalist etkilere tüm olanaklarla ve ilerici halkçı kültürlerle set çekemeden cumhuriyeti halkın yararları yönünde ilerletip yenileştirebilmek olanaksızdır... (...) Ya daha ileriye gidilecektir, ya da cumhuriyetin -vaktiyle elde edilmiş- tüm olumlu kazanımları da yitirilecek ve tek ayak üzerinde rahatça kırk yalan söyleyebilen anti-laik takiyeci din tüccarlarının elinde içinden çıkılması olanaksız bir bataklığa sürüklenilecektir. Sonuçta, emperyalist merkezlerle birleşmiş bu din tüccarlarının ve emperyalizmin oklarıyla bir av hayvanı gibi ölüme gidilecektir...

- cumhuriyet ve demokrasi üzerine bazı notlar

(...) Ağalar, şeyhler ve benzer kişilerin iki dudakları arasında olan oyların, ya da güçlü mali-sermaye guruplarının etkileriyle yönlendirilen oyların, yığınların gerçek yararları yönünde değil de, sözkonusu kişilerin dar aile yararları yönünde, veya seçimleri etkileyen mali-sermaye güçlerinin tatlı kâr üstü kârları yönünde işlev gördükleri bilinen gerçeklerdendir. Zaten bu nedenle ulusal ve uluslararası arenalarda egemen ekonomik-politik güç merkezleri, mali-sermaye güçleri (banka-endüstri-ticari sermaye birliği), çalışan çoğunluğun zararına feodal unsurlarla anlaşabilmektedirler... (...) Türkiye’de özellikle tarımda kapitalizmin gelişme sürecinde ve politik arenadaki ittifaklarda yansıyan ve ağır anti-demokratik baskıların kaynağı olan, çalışan geniş halk yığınlarına yaşamı zehir eden mali-sermaye güçleri ile feodal güçlerin işbirlikleri benzeri birlikler uluslararası politik arenalarda da rahatça gözükebilmektedir... Emperyalist merkezler, değişik coğrafyalardaki ortaçağ artığı en gerici monarşilerle, ve yine değişik ülkelerdeki feodal beyler ve şeyhlerle yakın ortaklıklar kurabilmekte, bu güçleri -kendileri açısından- çok düşük maliyetlerle kolayca satınalıp bölge halklarına karşı kullanabilmektedirler. Sonuçta, bu yerel feodal unsurlarla emperyalist merkezler arasında kurulan ortaklıklar, ortaklığın yaşama geçtiği coğrafyaların halkları için tarifsiz acılara, trajedilere kaynaklık etmektedir… (...) Burada önemli olan, üzerlerinde oynanmış resimleri değil, olayların ve kişilerin asıllarını doğru görebilmektir. Kısacası, ekonomik adaletin, ekonomik demokrasinin olmadığı ve kişilerin kendi beyinleri ile düşünüp karar veremedikleri durumlarda; mali-sermaye güçlerinin değişik düzeylerdeki baskılarının varolduğu ve ataerkil feodal kültürlerin egemen olduğu coğrafyalarda, “demokrasi” denen sistemin doğru işleyeceğini ve buralarda “demokratik cumhuriyetler”in varolabileceğini ummak sadece ham bir hayaldir… Wall Street’in en güçlü sermaye gurupları ile de ortaklık ilişkileri içindeki Alman mali-sermayesinin rüzgarını arkasına almış olan Hitler’de seçimle iktidara gelmiştir. Hitler’in izinde yürüyen W. Bush’da yine benzer güçlerin desteğiyle ve seçim yoluyla iktidara gelmiştir. Ve O’da yıkım ve kanlı yöntemlerle birilerini Afganistan ve Irak’ta “seçtirtmiş”tir… Uygulanan farklı yöntemlerin ötesinde, Afganistan’da, Irak’ta ve ABD’de “demokrasi” denen şeyin işleyiş biçimi arasında özünde bir fark yoktur. Oylar orada da, burada da değişik metotlarla manupule edilmektedirler. Zaten, sınırlı sayıda mali-sermaye gücünün dünya pazarları üzerinde egemenliği anlamına gelen “globalizm” düzeninde, “Batı”da demokrasiler, “Doğu”da ve “Güney”de ise diktatörlükler olduğunu iddia etmek, yalanların en büyüğüdür…

- Türkiye Cumhuriyeti, laiklik, demokrasi ve cumhuriyetin en trajik açmazı üzerine kısa notlar

(...) Aslında, sınıflı toplumlarda tüm üstyapı kurumları istismara açıktır ve birtakım seçilmişler “vallahi” derlerken de, veya olmayan “namusları” üzerine söz verirlerken de, arka ayaklarını gizlice kaldırarak bildikleri yolda yürümeyi sürdürebilirler... Yeni birtakım devlet kurumları, idari kurumlar, bu kurumları vareden yasalar, eğer diğer bağlantılı ekonomik-sosyal reformlarla birlikte şekillendirilemezlerse, sosyal yaşam içinde gerçek maddi dayanaklarından ve bununla bağlı idari ve toplumsal denetimden yoksun kalırlarsa, kolayca yozlaştırılabilirler. Ve akan zaman içinde aynen böyle olmuştur... (...) Bilimsel evrim teorisine saldıranlar, zehirlerini sadece ulusal eğitime, genç beyinlere değil, aynızamanda sayıları 70 bini aşan camiler aracılığıyla milyonlarca insana bulaştırabilme gücüne sahiptirler. Halkın verdiği vergilerle beslenen ve devlet memuru olmanın güvencelerine sahibolan bu kişiler, ellerindeki büyük olanaklarla, kendilerini besleyen cumhuriyetin temelinde duran laiklik ilkesini yoketme ve sonuçta bu cumhuriyeti torpilleme gücüne sahiptirler. Aynı sözleri sıradan bir vatandaşın söylemesi ile bunların söylemesi arasında çok büyük farklar vardır... (...) Evet, Diyanet İşleri Başkanlığı, dini modern devletin denetimi altına alarak laikliği korumak; ulusal bilimsel eğitimin ve en geniş anlamıyla toplumun bilincinin birtakım dini hurafelerle tahribini engellemek; dini dogmaların devlet işlerine bulaşmasını engelleyerek çağdaş bilimsel düşüncelere sahip yeni nesiller üretmek, ilerlemeye açık çağdaş bir toplum kurabilmek için şekillendirilmiştir. Zaten aynı amaca yönelik olarak en üst yürütme organı olan, en üst idari organ olan Başbakanlığa bağlanmıştır. Fakat tabii tuz kokarsa, başbakanlık laiklik düşmanlarının eline geçerse, çağdaş ileri toplumların vazgeçilemez laiklik ilkesini korumakla görevli Diyanet İşleri Başkanlığı’da, laiklik ilkesini torpillemeye başlayacaktır ve başlamıştır bile... (...) Kendi içinde düzeni sağlayabilmek için feodal unsurlara tasviye edecek gücü dahi bulamayan genç Cumhuriyet, koruyacağı Halifelik kurumu ile diğer Müslüman ülkeleri etkileyemezdi ama, kendi içindeki din temelli karşı-devrimci ayaklanmaların katlanarak artmasına yardımcı olurdu... Aynı kişinin hem Halife ve hem de Cumhurbaşkanı sıfatlarını taşımaya kalkışması, öncelikle din ve devlet işlerinin ayrılmaları anlamında laik kurumların oluşmasını ve laikliğin yaşama geçmesini engelleyeceği kadar, seçilmişler aracılığıyla yönetilen cumhuriyet rejimlerinin özüne aykırı bir durum doğururdu. İktidarını “göksel” bir kaynaktan alan güçle, iktidarını halktan alan bir güçün aynı elde birlikte olması, cumhuriyetin özüne aykırı olduğu kadar, sistemin işlerliğini ve toplumsal ilerlemeyi olanaksız kılan bir durumdu. Diğer yandan, ayrı bir kişiliğin şahsında temsiledilecek Halifelik kurumu ile oluşacak iki başlı iktidar, cumhuriyeti yıkma peşindeki iç gericiliğin ve dış emperyalist güçlerin ekmeğine yağ sürerdi sadece... (...) Kısacası Batı ülkeleri de dahil dünyanın heryerinde laiklik, özü itibariyle, kilise ve devlet örgütlenmelerinin, veya dini kurumlarla devlet kurumlarının basit biçimde ayrılmaları olayıyla sınırlı değildir. Laiklik, dini örgütlerle devlet örgütlerinin birbirlerinden bağımsız şekillenmelerinin çok ötesinde, hangi inançtan olursa olsun dini dogmaların, dinle ilgili kuralların, inançların, modern devlet yapılanmasının tüm kurumlarından ve özellikle de hukuk ve eğitim sistemlerinden uzak tutulmaları, buralara kesinlikle ve kesinlikle sokulmamaları anlamına gelmektedir... Aksi taktirde hertürlü ilerlemeye, pozitif değişime açık dengeli demokratik toplumsal yapılar oluşturabilmek, kadın-erkek eşitliği temelinde yeni sağlıklı nesiller yetiştirebilmek, özellikle ruh sağlığı yerinde nesiller yetiştirebilmek olanaksızlaşır... Dogmaların egemen olduğu toplumlarda ne kadın-erkek eşitliğinden, ne bununla yakın ilişki içinde olan demokratik süreçlerden ve ne de bilimsel-teknolojik ilerlemeden sözedilebilir. Kişi kültleri yaratma süreçlerinin temel taşları olan dogmalar, ancak değişik türden baskıcı rejimlerin, hastalıklı diktatörlerin ve bunlara dayanarak sömürülerini kalıcılaştırabilen emperyalist güç merkezlerinin işlerine yarar... (...) Ömürleri boyunca laiklik ilkelerine karşı saman altından su yürütmüş ve laik sistemin altını çürütmek için elinden geleni arkasına koymamış olan kişilerin, “Demokrasi bir tranvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz.”; “Elhamdülülillah şeriatçıyım.”; “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor. Yahu, bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek!”, gibisinden sözleri rahatça etmiş olan kişilerin yeniden nasıl bir laiklik tarifi yapacakları doğrusu merak konusudur. Ayrıca, olay sadece tarifle sınırlı kalacak olsa, oldukça eylenceli olacaktır herhalde ama, şüphesiz bu iş tarifle sınırlı kalmayacaktır... (...) Cumhuriyeti kuranlar biryandan dinin devlet yönetimi, hukuk sistemi ve eğitim üzerindeki etkilerini yokedecek hukuki ve idari reformlarla sistemi modernleştirmeye çalışırlarken, alfabe ve kılık kıyafet reformları ile ülkeyi Batı’nın laik toplumlarına benzetmeye uğraşırlarken, diğer yandan tüm bu çabalarını sürekli torpilleyecek olan feodal unsurlarla anlaşmak zorunda kalmışlardır. Aslında bu gerçek, Türkiye toplumunun, laik kurumların en trajik açmazı olmuştur. Ve ülkede tarımda kapitalizm, sosyal açıdan en acı verici biçimde, büyük toprak sahibi feodal beylerin kapitalistleşmeleri, kapitalist tarım işletmecileri haline gelmeleri yoluyla, Prusya tipi denen yolla gelişmiştir... Sonuçta tüm bu ekonomik maddi süreçler, toplumun modernleştirilip demokratikleştirilme çabalarının, aynı amaca yönelik olarak yapılmış olan idari ve kültürel reformların, devlet yönetimine, eğitime ve toplumsal yaşama yerleştirilmeye çalışılan laiklik ilkesinin altının kolayca oyulmasına yardımcı olmuştur.

not 1, “teneke-davul” ve “ıslık çalmak” gibi sözcüklerle ilgili

(...) Tekrarlamak gerekirse, karanlıkta korkularını bastırmaya çalışan “yiğitler”de ıslık çalma adetindedirler. Teneke- davul sesi veya ıslık sesi belki korkuyu biraz azaltır, sahibine yeni bir cesaret ve moral gücü aşılar ama, asıl süreçleri kesinlikle değiştiremez, tehlikeleri durduramaz…

not 2, Avrasya deyiminin anlamı üzerine

(...) Kısacası, 30. paralelin üzerinde kalan Asya’nın ve Avrupa’nın ortak adıdır Avrasya. Pasifik Okyanusu’dan Atlantik Okyanusu’na dek uzanan ve 30. paralelin üzerinde kalan dev kara parçasına verilen addır Avrasya...

not 3, Yugoslavya deneyi ve birtakım diğer trajik deneyler üzerine

(...) Ülke yönetimini demokratikleştirerek cumhuriyetler arasındaki ilişkileri daha dengeli hale getirebilmek ve böylece birliği sağlamlaştırabilmek amaçlarıyla 1968, 1971 ve son olarak ta 1974 yılında birtakım anayasa değişikliklerine gidildi. Bu son anayasa değişikliği ile federe cumhuriyetlere geniş bağımsız yetkiler tanındı. Yani, yönetimde desantralizasyon (decentralization) politikaları ile halklar arasında birliğin sağlanacağı ve yönetimin demokratikleştirilerek kolaylaştırılacağı sanılmıştı... Bu satırları yazana göre, sözkonusu değişiklikler yapılırken, iç ve dış politikaların giderek artan ölçülerde iç içe geçiyor olmaları süreci unutulmuştu. Dünyanın bozulmakta olan eski uluslararası ekonomik-politik dengeleri içinde uslarüstü mali-sermaye güçlerinin ulusal iktidar merkezlerine yönelik olarak kazanmakta oldukları global güç, emperyalist merkezlerin ulusal sınırlar içindeki değişik halklar, etnik guruplar ve ulusal ekonomiler üzerinde yaratmakta oldukları ağır çekim gücü hesaba katılmamıştı. Anlaşılan, sözkonusu anayasal değişiklikler yapılırken, sanki Yugoslavya tamamen bağımsız bir planetmiş gibi düşünülmüştü ama, gerçek bunun tam tersiydi... Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile tamamen bozulan uluslararası politik dengeler, baştanberi hiç boş durmamış olan emperyalist servislerin de yardımlarıyla alttan alta işlemekte olan parçalanma süreçlerini bir anda açığa çıkartıp hızlandıracaktı. Merkezi otoriteyi zayıflatan, altı federe cumhuriyetin ve iki otonom bölgenin yönetimlerine ve komünist partilerine geniş yetkiler tanıyan anayasa değişiklikleri, bu değişikliklerle amaçlanmış olanın tam tersine, yerel milliyetçi duyguların güç kazanmasına ve bütünün ortak yararı yerine bölgesel dar yarar hesaplarının ön plana çıkmasına yardımcı olmuştu. Desantralizasyon politikaları, emperyalist merkezlerden “çöplenme” gibi ham hayalleri, kısa vadeli fırsatçı yarar hesaplarını ve sonuçta bunlarla bağlantılı ayrılık eğilimlerini güçlendirmişti...

not 4, “şıracının şahidi bozacıdır” özdeyişine uygun savunma ve bilim ve dogmalar ve politik iktidar üzerine

Evrim teorisine saldırısıyla laik bilimsel eğitime yönelik yıkıcı kampanyaya ortak olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın avukatlığına... (...) Burada asıl önemli olan, sözkonusu artist Milli Eğitim Bakanı’nın “demokrasi” adına “yaradılış” dogmasını okullara yerleştirebilme çabası değildir. Asıl üzerinde durulması gereken, çorabına adını ve ünvanını yazdırtacak kadar teşhirci bir tipin, olduğu mevkiye dek nasıl yükselebildiğidir... Kafaları değişik dogmalarla asfaltlanmış olan kurnaz, takiyeci, fırsatçı bu bezirgan tiplere güç veren, yetki veren, bunların yönetim kademelerine yükselmelerinin yolunu açan mekanizmaların belini kıramadan, tehlikeyi önlemek olanaksızdır. Ve tehlike -kaba bir bakışla- gözükenden de çok daha fazla ve ciddidir... (...) Başlangıçta Alman ordusu, generaller, Hitler’e ve Nazi Partisi’ne kesinlikle karşı idiler. Fakat Hitler, yükselmesinde birinci derecede rol oynamış olan SA örgütlenmesini tasviye ederek, generallerin de güvenini kazanmanın yollarını bulacaktı. Sonunda, tüm gücü elegeçirecek olan bu kompleksli komik “çavuş” eskisi, Prusya geleneğinden gelen bilgili generallerinin askeri stratejiler konusundaki tüm doğru bilimsel görüşlerini de çöpe atacak, yanlış kararları ile Alman ordusunu içinden çıkamayacağı bir bataklığa sürükleyecekti... Sanıyorum, gerçekler sonderece açık ve anlaşılır bişimde ifade edilmişlerdir.- Yusuf küpeli, 10 Kasım 2006   

 

Laiklik, Cumhuriyet’in en trajik açmazı ve çürütülen Cumhuriyet üzerine

 

“Cumhuriyetimizi koruyalım!”

 

“Cumhuriyetimizi koruyalım!” diyen sesler, anlaşılan, sistemin ciddi biçimde tehdit edilmekte olduğu inancındadırlar… Peki, korunması gereken cumhuriyet nedir?, ve hangi tip insanlar, hangi sınıfsal güçler bu koruma işinden neleri anlamaktadırlar ve neleri korumaya çalışmaktadırlar? Tehdit asıl olarak nereden ve hangi biçimlerle gelmektedir? Bu tehdit gıdasını hangi kaynaklardan alarak büyümüştür ve artık korkutucu dişlerini nasıl göstermeye başlamıştır? Tekbaşına “Cumhuriyetimizi koruyalım!” çağrısı, yukarıdaki suallere yanıt olamamaktadır. Bu suallerin ve aslında daha fazlasının ayrıntılı bilimsel yanıtları bulunamadan herhangibirşeyi korumaya ve ilerletmeye yönelik kurumları oluşturabilmek, eylemleri organize edebilmek olanaksızdır…

 

Mali-sermaye egemenliği olan tüm coğrafyalarda farklı ülkelerin temel ekonomik yapılanmaları derin ortaklıklar taşımakla birlikte, uluslararası düzeydeki ekonomik-politik ilişkilerde egemen ve bağımlı olma gibi konumlar nedenleriyle, ekonomilerin ulusal anlamdaki yapılanma farklılıkları nedenleriyle, ve yine politik ve kültürel geçmişlerin ve günün toplumsal ilişkilerinin farklılıkları nedenleriyle, sınıflı toplumlara özgü değişik cumhuriyet yönetimlerinde birtakım önemli uygulama değişikliklerinin oluşması kaçınılmazdır. Ekonomik ve kültürel alanda farklılıkları olan yapılardaki egemen güçlere özgü değişik politik baskı yöntemleri ve biçimleri -yine bazı ortak yanlar taşımakla birlikte- sonuçta farklı görünümlerle ortaya çıkarlar. Baskıcı güç gösterileriyle dolu olmalarına karşın özünde zayıf tüm sistemlerin temel ortak göstergelerinden biri, bol bayraklı, uygun adım marşlı, havai fişekli, “sen kalkta ben yatam” ve benzeri içi boş ateşli hamasi söylevlerle dolu kutlamalardır, sık sık tekrarlanan heyecan verici merasimlerdir. Heyecan verici, göz yaşartıcı bu tip gösterilerin yığınlar üzerindeki psikolojik etkileri, mevcut sisteme veya özlenen sisteme yönelik duyguları kamçılama etkileri inkar edilemez. Buna karşın, yine de tüm bu gösteriler, asıl ekonomik ve bununla koşut olarak gelişen politik süreçleri durduramazlar. Tüm hamasi söylevlere karşın için için işleyen aynı süreçler, kaçınılamaz geleceği, veya -daha edebi ifadesi ile- “kaderi” belirlerler… Bir başka ifadeyle, ne ölçüde gürültülü olurlarsa olsunlar gösteriler, toplumsal değişiklik, ilerleme veya devrim kaynağı olamazlar.

 

Atmosfere salınan birtakım gazların oluşturduğu engelleyici perde ile yaratılan sera etkisi sonucu dünyanın ortalama ısısı sürekli artarken ve daha da kötüsü ısı artışıyla birlikte yeryüzüne gelen güneş enerjisi önemli ölçüde azalırken, gökyüzüne lanetler yağdırmanın veya azami kâr motivasyonuyla işleyen sistemi değiştirmeden hava kirliliğini protesto etmenin ölüme faydası olmaz. Başta insanlar olmak üzere tüm canlı organizmaların geleceklerini tehdit eden bu tehlikeli gelişme, özellikle fosil enerjilere dayalı endüstriler nedeniyle yoğunlaşan hava kirlenmesi, “yağmur duası” benzeri yakarışlarla, ya da teneke-davul çalarak, gürültülü protestolar örgütleyerek engellenemez. Atmosfere salınan karbonmonoksit ve metan gazı gibi artıkları engelleyecek yeni temiz endüstrilere geçilemeden; dünyanın ortalama ısısındaki artışı, buzulların erimesini ve bunun yaratacağı bir dizi global felaketi ve -en korkuncu- okyanuslardaki 5 C derecelik bir ısı artışı sonucu serbest kalacak metan gazının yaratacağı toptan yokoluşu nasıl teneke-davul çalarak veya dua ederek engelleyebilmek olanaksızsa, bol bayraklı ve hamasi nutuklarla dolu merasimlerle temel toplumsal-ekonomik süreçleri değiştirebilmekte o ölçüde olanaksızdır. Bu tip gürültüler çıkartmak, teneke-davul çalarak kutlamalar yapmak, karanlıkta ıslık öttürmeye benzer. Bilindiği gibi, karanlıkta korkularını bastırmaya çalışan “yiğitler”de ıslık çalma adetindedirler. Teneke- davul sesi veya ıslık sesi belki korkuyu biraz azaltır, sahibine yeni bir cesaret ve moral gücü aşılar ama, asıl süreçleri kesinlikle değiştiremez, tehlikeleri durduramaz… (not 1, “teneke-davul” ve “ıslık çalmak” gibi sözcüklerle ilgili)

 

Aslında, ne ölçüde iyi niyetle söylenmiş olursa olsun “Cumhuriyetimizi koruyalım!” çağrısı, korunmak isteneni koruma gücünden yoksundur. Çağrı bu haliyle bilimsel ve gerçekçi değildir. Çünkü, yaşam sürekli ve giderek artan hızlarla değişmektedir. Böyle iğmesi artarak değişen bir dünyada, 83 yıl önce temelleri atılmış olan bir cumhuriyeti olduğu gibi korumaya yönelik çağrılar, “asker, yerinde say!”, ya da “kıt-a dur!” gibi komutları çağrıştırmaktadır. Uygun adım yürüyen bir askeri birlik için “dur!”, komutuna uymak olanaklıdır ama, yeni yeni teknolojik devrimlerle ve etkileri sürekli artan uluslararası süreçlerle birlikte artan hızlarla değişen toplumsal yapıları durdurabilmek veya yerinde saydırabilmek olanaklı değildir.

 

Kısacası, tamamen iyi niyetle veya kolay politik prim kazanmaya yönelik olarak “cumhuriyetimizi koruyalım” ve “onu sonsuza dek yaşatalım” gibisinde içi boş parlak çağrıların yerine, çağın hızlı değişimi ile uyumlu alternatif çözüm planları olan önerileri ve eylemleri başlatmak daha akılcıdır… Cumhuriyeti, devrimci yöntemlerle, çalışan üretici halk yığınlarının kazanımları açısından ilerletmekten sözetmek daha gerçekçi ve doğru tavırdır kanımca. İçteki hastalıklı genlere, veya daha açık ifadesiyle kapitalizm öncesi ataerkil ilişkilere, kültürlere, bu kültürlerin taşıyıcısı her türden karanlık örgütlenmelere ve diğer yozlaştırıcı sınıflardışı kültürlere ve bunlara güç veren emperyalist etkilere tüm olanaklarla ve ilerici halkçı kültürlerle set çekemeden cumhuriyeti halkın yararları yönünde ilerletip yenileştirebilmek olanaksızdır. Geniş emekçi yığınların ortak yararlarını temsileden ekonomik sektörlerin, kamu mallarının yağmalanmalarını, bunların mali-sermaye guruplarının kolay kazanç hesaplarına kurban edilmelerini engelleyemeden; bireyler ve bölgeler arasında kabuledilebilir gelir dengelerini sağlayamadan ve en genel anlamıyla geniş halk yığınlarının yaşam standartlarını yükseltemeden demokratik bir cumhuriyeti sağlamlaştırıp ilerletebilmek olanaksızdır. Sonuçta, ekonomik yaşamdan kültürel ve politik yaşama dek tüm toplumsal alanlarda gelişmeye başlamış olan öldürücü tümörleri devrimci yöntemlerle kesip atamadan, emperyalist saldırı karşısında ulusal ve uluslararası arenalarda sağlam temelleri olan yeni birlikler oluşturamadan, cumhuriyetin getirmiş olduğu birtakım olumlu kazanımları koruyup halkçı temellerde ilerletmek olanaksızdır. İçinde çok daha iyi yaşanabilir adaletli toplumsal bir örgütlenmeye kavuşabilmek olanaksızdır... Sözkonusu “gözyaşartıcı” çağrılar yerine, ekonomik adalet ve yeni uluslararası birlikler temelinde çok daha ileri sağlam demokratik kurumlarıyla cumhuriyeti yenileyip ilerletmenin yollarını keşfetmek, kanımca asıl olması gerekli olandır...

 

Ya daha ileriye gidilecektir, ya da cumhuriyetin -vaktiyle elde edilmiş- tüm olumlu kazanımları da yitirilecek ve tek ayak üzerinde rahatça kırk yalan söyleyebilen anti-laik takiyeci din tüccarlarının elinde içinden çıkılması olanaksız bir bataklığa sürüklenilecektir. Sonuçta, emperyalist merkezlerle birleşmiş bu din tüccarlarının ve emperyalizmin oklarıyla bir av hayvanı gibi ölüme gidilecektir... Ya her kılığa girebilen, tek ayak üzerinde kırk yalan söyleyebilen kaşarlanmış dolandırıcıların “cumhuriyet”e yönelik sahte sadakat yeminleriyle, ipleri emperyalist merkezlere uzanan avcıların ürettikleri yapay aldatıcı seslerle, yapay görüntülerle aldatılarak tuzağa düşen bir av hayvanı gibi ölüme gidilecektir, ya da kulaklarını Sirenler’in aldatıcı nağmelerine karşı balmumuyla tıkayıp gemisini ve diğer tüm denizcileri bir felaketten sakınan Odiseus (Odysseus) gibi doğru rotada çok daha ilerilere, özgür birliklerin güvenlikli limanlarına ulaşılacaktır... Hiçbirşey olduğu gibi kalamaz ve kalmayacaktır…

 

cumhuriyet ve demokrasi üzerine bazı notlar

 

Cumhuriyet, yaşanılan tarihsel süreçlere, ekonomik ve toplumsal yapılara, egemen kültürlere bağlı olarak değişik yöntemlerle seçilmiş kişilerce, bir hükümet ve bir başkan (cumhurbaşkanı) tarafından yönetilen devletlere özgü yönetim biçiminin adıdır. Tarifi biraz daha genişletmek gerekirse eğer, iktidarın veraset yoluyla babadan oğula veya kıza geçtiği monarşilerin tam tersine cumhuriyetler de esas olan seçilmiş yöneticilerdir. Fakat bu durum tüm cumhuriyetlerin “laik” ve sözün gerçek manasıyla “demokratik” oldukları anlamına gelmeyeceği gibi, halen sembolik anlamda varolan birtakım monarşilerin de bütünüyle anti-demokratik ve anti-laik oldukları anlamına gelmez.

 

“Gerçek manasıyla” ve “bütünüyle” gibi sözcükleri kullanmamın nedeni, sınıflı toplumlarda saf demokrasilerin olanaksızlığıyla ilgilidir. Bireylerin gerçek bağımsız özgür iradeleri ile seçimlerini yapabilmeleri, herhangi egemen bir sınıfın, egemen gücün, diğerleri üzerindeki baskılarının bütünüyle engellenmesine, kişilerin -kolay aldatılamayacak kadar- entellektüel gelişmişliklerinde bir dengenin olabilmesine ve asıl olarak ekonomik demokrasinin de gerçekleşebilmiş olmasına bağlıdır ancak…

 

Her eğitimli ve aklıbaşında kişinin rahatça görebileceği gibi, ayni ranta dayalı feodal ekonomik ilişkilerin varoldukları toplumlarda; veya hatta günümüz Türkiyesinde olduğu gibi ekonomik anlamda bu ilişkiler silinmiş olsalar bile, feodal ataerkil kültürlerin güçlü biçimde yaşamakta oldukları toplumlarda, kişilerin önemli bir çoğunluğunun özgür iradeleri ile seçim yapabilmeleri maddeten olanaksızdır. Ağalık ve şeyhlik ilişkilerinin varlıklarını koruduğu sürüleşmiş cemaat toplumlarında, kişi kültlerinin kolayca yaratıldığı toplumlarda, binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce ve hatta zaman zaman milyonlarca bireyin oylarının idealize edilip tapınılan bir bireyin, bir ağanın, bir dini önderin, bir şeyhin veya benzerinin iki dudağı arasında olduğu inkaredilemez bir gerçektir...

 

Günümüzde, petro-Dolarlar ve emperyalist merkezlerin destekleriyle beslenen birtakım zehirli tarikatların, ataerkil feodal kültürün taşıyıcısı tarikatların güç kazanmakta oldukları gözlemlenmektedir. Bu tarikatların yaydıkları boş inançlarla insanların afyonlayıp köleleştirildikleri bellidir... Toplumsal anlamda hastalıkların önemli kaynaklarından olan bu birtakım tarikatların din tüccarı dolandırıcı önderlerine ve aynı tarikatların destekleri ile politik arenalarda söz sahibi olabilen psikopat politikacılara güç veren ve bu dolandırıcıları toplumun en geri kesimlerinin gözünde putlaştıran, aynı ataerkil feodal kültürlerin beyinlerdeki tortularıdır. Ve malesef yine aynı feodal ataerkil kültürlerin etkileri Türkiye ve benzeri ülkelerdeki tüm örgütlenmelerde değişik ölçülerde gözükebilmektedir. Hatta kendisini “sol” olarak tanımlayan guruplaşmalarda ve özellikle değişik servislerin gizli-açık manupulasyonları ile şekillenen ekstrem “sol” örgütlenmelerde ve bunların aşırı milliyetçi renklerle daha fazla karışmış olanlarında ataerkil feodal kültürlerin etkilerini çok daha açık biçimde görebilmek olasıdır. Bu çevrelerde yaratılan kişi kültleri ile bir zavallının kafasının üzerine nasıl haleler oturtulabildiğini gözlemlemek pek zor değildir… Bu tip ataerkil kültürlerin ağırlıklı olduğu coğrafyalarda seçimlerin ne ölçüde özgür irade ile yapılabileceğini anlatmaya bile gerek yoktur.    

 

Diğer yandan, feodal ilişkilerin tamamen tasviye edilmiş olduğu ileri kapitalist ülkelerde, emperyalist merkezlerde, medya üzerinde gerçek anlamıyla egemenlik kurmuş olan birtakım mali- sermaye güçlerinin özgür seçimleri engelleyebildikleri, kişilerin oylarını rahatça manupule edebildikleri bir sır değildir. Bunlar, oluşturdukları elitist masonik kurumların da yardımlarıyla yığınların oylarını rahatça manupule edebilmektedirler. Daha doğrusu, kendilerinin zaten önceden yapmış oldukları seçimleri, “demokratik” seçimlerle geniş halk yığınlarına onaylatabilmektedirler... Sözkonusu elitist masonik kuruluşların sadece birer erkek örgütlenmeleri olduğunu, ve bunların kan kardeşliğini çağrıştırır ilişkilerinin ve katı hiyerarşilerinin feodal ataerkil kültürlerden ödünç alındıklarını hatırlamakta yarar vardır….

 

Sonuçta, dünya pazarlarına egemen mali-sermaye güçlerinin merkezleri konumundaki “demokratik” ülkelerde de “demokrasiler”, benzer partiler arasında bir tahtaravalli oyununa kolayca dönüşebilmektedir. Buralarda da toplumların ezici çoğunluğunun oyları, yazılı ve görsel medyaya ve başta sinema olmak üzere tüm kültür yaşamına egemen konumdaki ekonomik güç merkezlerinin istemleri doğrultusunda yönlendirilebilmektedir. Daha açıkçası, asıl seçimler önce kapalı kapılar ardında belirli güç merkezleri tarafından yapılmakta, ardından bu seçimler “demokratik” seçimlerle sandık başlarında halka onaylatılmaktadır… Aslında benzer seçim yöntemlerini, iş pazarında ekonomik hak arama kuruluşları olan sendika seçimlerine dek indirgeyebilirsiniz...

 

Oynanan oyunun veya “hür demokrasi” yalanının farkında olan aydınların konuşup eleştirmekten, yazmaktan ve sınırlı sayıda üyeye sahip birtakım demokratik örgütler içinde çalışmaktan başka herhangi farklı bir seçenekleri bulunmamaktadır. Mevcut politik yaşam üzerinde kurulmuş olan mali-sermaye egemenliği nedeniyle, sözkonusu aydınların gerçekleri yansıtan sözleri, emperyalist merkezlerde maddi toplumsal bir güce dönüşme ve bu toplumları değiştirebilme yeteneğinden henüz yoksundur. Aynı nedenle emperyalist merkezlerde “söz ve ifade özgürlüğü” işlerliğini sürdürmektedir... Sözkonusu aydınların yığınları etkileme gücüne sahibolabilecekleri gerçek kriz anlarında ise aynı özgürlüklerin başına nelerin gelebileceği, 11 Eylül provokasyonunun hemen arkasından alınmaya başlanan yeni polisiye tedbirlerle ve terör yasaları ile anlaşılmıştır…

 

ABD’de en tipik örneği gözüktüğü gibi, egemen iki partiden hangi parti iktidara gelirse gelsin temel politikalar değişmemektedir. Ve zaten aynı gerçekle bağlantılı olarak, Yahudi lobisi gibi güçlü lobiler her iki partiye de aynı ölçüde yatırım yapmaktadırlar… Politikaların özünde bir değişiklik olmamaktadır, çünkü, William Blose’nin ifadesiyle, 1940 yılından itibaren tüm USA başkan adayları CFR (Council on Foreign Relations veya türkçesiyle Dış İlişkiler Meclisi) üyeleri arasından çıkmışlardır. Burada bir istisna olan Başkan Truman’ın ise en yakın altı danışmanı CFR üyesidir... ABD başkanları ve başkanın çevresindeki en önemli kişiler, -ister Cumhuriyetçi ve isterse Demokrat olsunlar- sonuçta CFR adlı masonik örgütlenmeden gelmektedirler. Son ABD başkanı W. Bush’un babası eski başkanlardan George Bush hem CFR üyesidir ve hem de CIA direktörlüğü yapmıştır. Diğer ünlü CFR üyeleri ve hatta CFR başkanları arasında, Kissinger, Brezezinsky, Carter, Clinton, Powel ve daha başka önemli politik karakterler, başkanlar, başkan danışmanları ve kilit bakanlıkların başında olan kişiler vardır. Cumhuriyetci W. Bush ve rakibi Demokrat Kerry, her ikiside Yale mezunudurlar ve CFR, NSC, CIA gibi elitist kuruluşlara yönetici hazırlayan Yale merkezli Skull and Bones (Kuru Kafa ve Kemikler) adlı ünlü gizli masonik örgütlenmeden gelmektedirler...

 

Rockofeller gurubunun egemenliğinde 1920 yılında kurulan ve mali-sermaye güçlerinin en üst yöneticilerini, askeri endüstri ile bütünleşmiş Pentagon generallerini, en önemli elit bürokratları ve akademik dünyanın kaymağını içinde topalayan bu kurumun 1922 yılında yayına başlayan Foreign Affairs adlı dergisi, ABD dışpolitikasının rotasını belirlemektedir… CFR ile -Kissinger ve benzerleri gibi- bazı ortak üyelere sahip olan Trilateral Commission (Üç Yanlı Kurul) adlı örgütlenmeyi ve yarı-gizli bir kuruluş olan Bilderberg’i gerideki karar merkezleri olarak, veya diğer güçlü “demokrasi” manipülatörleri olarak sayabiliriz...

 

ABD dışpolitikasının rotasını, çalışan ve oy veren seçmenlerin, sıradan ABD vatandaşlarının değil, bu elitist mali-sermaye örgütlenmelerinin belirlediğini Afganistan ve Irak işgallerinden, Kafkaslar’da sürdürülen saldırgan yayılmacı politikalardan, Avrasya’nın kalbi konumundaki Orta Asya egemenliği kavgasından rahatça anlayabiliriz (not 2, Avrasya deyiminin anlamı üzerine). NATO’dan (4 Nisan 1949) altı yıl sonra 14 Mayıs 1955’de yedi sosyalist ülke tarafından şekillendirilmiş olan “Varşova Paktı” gibi karşı bir askeri pakt olmamasına rağmen, NATO’yu, kuruluşu sırasında belirlenmiş “savunma” görevinden kopartarak ABD ve AB merkezli mali-sermaye güçlerinin yeni yayılmacı politikalarının emrine sokanlar, elbette sıradan ABD vatandaşlarının yararlarını temsileden politikacılar değillerdir...

 

Sorun eğer ABD ekonomisinin ve ABD’deki sosyal yaşamın olmazsa olmaz önemde gereksinim duyduğu, bağımlı olduğu petrol olsaydı sade, bu fosil enerji, şimdiki fiyatlarından çok daha düşük fiyatlarla işgal edilmemiş bir Irak’tan ve OPEC ülkelerinden rahatça alınıyor olabilirdi- zaten bu üretim asıl olarak ihraç edilmek için yapılmaktadır. Fakat ozaman, CFR adlı kuruluşa en ünlü başkanlarından biri olan David Rockefeller’i veren, banka, ticaret ve endüstri alanlarında dev kuruluşları olan ve yine tüm bu alanlarda egemenlik kurmuş diğer yedi dev petrol tekelinin oluşturduğu birliği, “Yedi Kızkardeşler Kulübü”nü yönlendiren Rockefeller gurubu ve diğer sözkonusu petrol tekelleri ve askeri-endüstri kompleksler, günümüzdeki tatlı kârlarını asla ve asla gerçekleştiremezlerdi...

 

Dünyamızdaki toplumsal yaşam ve içinde varoldoğumuz doğa, sadece bazı tekellerin tatlı kâr üstü kârları tarafından motive edilen yıkıcı kanlı savaşlar nedeniyle değil, yine azami kâr tutkusuyla yerine başka enerji kaynakları ikame edilemeyen sözkonusu fosil enerjilerin yarartmakta oldukları kirlilik nedeniyle de geridönülemez bir felakete doğru sürüklenmektedir. Bu gelişmeden sıradan Amerikan vatandaşlarının da herhangi bir yararları olamaz şüphesiz... Yeni temiz enerji kaynaklarına geçilmesini frenleyen, her alanda petrole dayanı endüstrilere yatırım yapmış olan aynı tekellerin, “Yedi Kızkardeşler Kulübü” ve benzeri mali-sermaye guruplarının azami kâr tutkularıdır. Sonuçta, sözkonusu tekellerin prangaları ile ayakları bağlanmış ilerleyemeyen böyle bir toplumsal yaşamda, ağır mali-sermaye kamburunu sırtında taşıyan böyle bir dünyada, sağlıklı işleyebilecek bir “demokrasiden”, “demokratik cumhuriyetler”den sözetmek, sadece yalan söylemek anlamına gelir...

 

Trilateral Commission Goldwater tarafından şu şekilde anlatılmaktadır: “Uluslararası bir kuruluş olan Trilateral Commission’un amacı, USA’nın politik hükümetleri üzerinde elle tutulur bir kontrol sağlayarak, uluslararası ticaret ve bankacılık kuruluşlarının etkinliklerinin güçlenmesine aracı olmaktır.” Sadece bu cümleden bile “demokrasilerin” birtakım elitist masonik örgütlenmeler aracılığıyla nasıl manupule edildiklerini anlayabilmek olasıdır... Diğer yandan, Bilderberg adı, kuruluşun ilk toplantısının yapıldığı Prens Berhard’a ait Bilderberg otelinden gelmektedir. Nazi Partisi’nin eski üyelerinden biri olan Prens Berhard tarafından ilk kez 1954 yılında Hollanda’nın Oosterbeek kentindeki Bilderberg otelinde organize edilen konferansa, Batı Avrupa’dan ve Kuzey Amerika’dan 100 kadar en güçlü bankacı, iktistacı, politikacı ve hükümet görevlisi katılmıştır. Bu kişiler sohbet etmek için değil, sözcüsü oldukları mali-sermaye guruplarının yararları doğrultusunda demokrasileri, hükümetleri nasıl manupule edebileceklerini, hangi politikacıları parlatıp desteklemeleri gerektiğini belirlemek için biraraya gelmişlerdir ve gelmektedirler...  

 

Ağalar, şeyhler ve benzer kişilerin iki dudakları arasında olan oyların, ya da güçlü mali-sermaye guruplarının etkileriyle yönlendirilen oyların, yığınların gerçek yararları yönünde değil de, sözkonusu kişilerin dar aile yararları yönünde, veya seçimleri etkileyen mali-sermaye güçlerinin tatlı kâr üstü kârları yönünde işlev gördükleri bilinen gerçeklerdendir. Zaten bu nedenle ulusal ve uluslararası arenalarda egemen ekonomik-politik güç merkezleri, mali-sermaye güçleri (banka-endüstri-ticari sermaye birliği), çalışan çoğunluğun zararına feodal unsurlarla anlaşabilmektedirler...

 

Türkiye’de özellikle tarımda kapitalizmin gelişme sürecinde ve politik arenadaki ittifaklarda yansıyan ve ağır anti-demokratik baskıların kaynağı olan, çalışan geniş halk yığınlarına yaşamı zehir eden mali-sermaye güçleri ile feodal güçlerin işbirlikleri benzeri birlikler uluslararası politik arenalarda da rahatça gözükebilmektedir... Emperyalist merkezler, değişik coğrafyalardaki ortaçağ artığı en gerici monarşilerle, ve yine değişik ülkelerdeki feodal beyler ve şeyhlerle yakın ortaklıklar kurabilmekte, bu güçleri -kendileri açısından- çok düşük maliyetlerle kolayca satınalıp bölge halklarına karşı kullanabilmektedirler. Sonuçta, bu yerel feodal unsurlarla emperyalist merkezler arasında kurulan ortaklıklar, ortaklığın yaşama geçtiği coğrafyaların halkları için tarifsiz acılara, trajedilere kaynaklık etmektedir… İngiliz emperyalizmi, -içinde şimdiki Pakistan ve Bengaldeş’i de barındıran- koskoca alt kıta Hindistan’ı bu yöntemlerle yüzyıllarca talan etmiştir. Günümüzde ABD yönetimleri de benzer politik manevraları girdiği tüm coğrafyalarda, özellikle Afganistan ve Irak coğrafyalarında yaşama geçirmektedir. Buralardaki halkların tarifsiz acıları, yaşanmakta olan trajediler gözler önündedir. Bu çırılçıplak gerçeğe karşın, “cumhuriyet” sıfatına sahip aynı ülkelerde sözde “demokratik” seçimler yapılmakta, birtakım satılmış aşağılık kuklalar “devlet başkanı”, “bakan” vs. rollerinde insanların karşısına çıkabilmektedirler…

 

Bu son örnekten de anlaşılmış olacağı gibi, sadece “cumhuriyet” adını taşıyor olmak, “demokratik” seçimlerle “seçilmiş” olmak, tekbaşına bir olumluluk göstergesi olamamaktadır... Burada önemli olan, üzerlerinde oynanmış resimleri değil, olayların ve kişilerin asıllarını doğru görebilmektir. Kısacası, ekonomik adaletin, ekonomik demokrasinin olmadığı ve kişilerin kendi beyinleri ile düşünüp karar veremedikleri durumlarda; mali-sermaye güçlerinin değişik düzeylerdeki baskılarının varolduğu ve ataerkil feodal kültürlerin egemen olduğu coğrafyalarda, “demokrasi” denen sistemin doğru işleyeceğini ve buralarda “demokratik cumhuriyetler”in varolabileceğini ummak sadece ham bir hayaldir… Wall Street’in en güçlü sermaye gurupları ile de ortaklık ilişkileri içindeki Alman mali-sermayesinin rüzgarını arkasına almış olan Hitler’de seçimle iktidara gelmiştir. Hitler’in izinde yürüyen W. Bush’da yine benzer güçlerin desteğiyle ve seçim yoluyla iktidara gelmiştir. Ve O’da yıkım ve kanlı yöntemlerle birilerini Afganistan ve Irak’ta “seçtirtmiş”tir… Uygulanan farklı yöntemlerin ötesinde, Afganistan’da, Irak’ta ve ABD’de “demokrasi” denen şeyin işleyiş biçimi arasında özünde bir fark yoktur. Oylar orada da, burada da değişik metotlarla manupule edilmektedirler. Zaten, sınırlı sayıda mali-sermaye gücünün dünya pazarları üzerinde egemenliği anlamına gelen “globalizm” düzeninde, “Batı”da demokrasiler, “Doğu”da ve “Güney”de ise diktatörlükler olduğunu iddia etmek, yalanların en büyüğüdür… Olan, mali-sermaye diktatörlüğü anlamına gelen postmoderen faşizmin farlı yansımalarıdır sadece. Doğu’da ve Güney’de gerçekleşen birçok diktatörlüğün asıl merkezinin Washington ve Londra olduğu da ayrıca çok iyi bilinmektedir.

 

Kısacası, mali-sermaye güçlerinin merkezi konumundaki zengin ülkelerde, emperyalist “anavatan”larda ve yine emperyalizmin ağına düşmüş -aynı sistem içindeki- tüm ülkelerde rejimler özünde aynı biçimde işlemektedirler. Yalnız, emperyalist ağa takılmış ve asıl olarak borçlandırma yöntemleriyle sömürülen ülkelerde değişik ölçülerde varolan ataerkil feodal kültürler ve ilişkiler, emperyalist merkezlerin buralardaki manipülasyonlarını ve talanlarını daha da kolaylaştırmaktadır. Sözkonusu feodal ataerkil kültürlerin geriletilmiş veya hemen hemen yokedilmiş olduğu coğrafyalarda, varolan zenginliğin de etkisiyle, göreceli daha demokratik bir işleyiş olabilmektedir. Fakat yine de sonuçta buralarda da mali-sermaye güçlerinin düdüğü ötmektedir…

 

Emperyalizmin anavatanlarında güçlü ve yaygın bir işçi aristokrasisi olduğu, geniş yığınlara sömürüden bir sus payı verilebildiği ve ataerkil feodal kültürler geriletilmiş olduğu için, işler daha kansız ve daha “demokratik” görünümlerle yürütülebilmektedir. Şüphesiz sonuçta yaşam kavgası vermekten entellektüel gelişmeye vakti ve olanağı olmayan çoğunluk, işin özüyle değil, yaşamlarını doğrudan etkileyen yansımalarla ilgilenmek zorundadır. Varolup olmama zorunlulukları nedeniyle bunlar, Batı Avrupa’da ve ABD’de yaşamayı, talanedilip tüm dengeleri bozulan güney ülkelerinde, anayurtlarında yaşamaya tercih etmektedir. Bu tercihin yarattığı göçü engelleyebilmek için, “demokratik hür” emperyalist merkezler, yeni faşist yasalar çıkartmaya, polisiye yatırımları arttırmaya, ve ırkçı siyonist İsrail’in Filistin halkını hapsetmek için örmeye başladığı duvarın benzerlerini örmeye başlamışlardır...

 

Şu anda, bu satırları yazarken son sayıları bilememekle birlikte, bundan sadece üç-dört yıl kadar önce, talan edilen ülkelerden gelen göçü engelleyecek polisiye tedbirler için AB’nin bütçesinden ek 20 milyar Euro ayrılmış olduğunu biliyorum. ABD’nin Meksika sınırına örmeye başladığı güçlü elektronik duvarı ve yine AB’nin Afrika’dan gelen göçü engelleyebilmek için çok büyük masraflarla İspanya’nın Afrika’ya en yakın bölgesine, Cebel-i Tarık’a ördüğü duvarı ve AB kodamanlarının -Hitler Almanyasını çağrıştıran- toplama kampları kurma pilanlarını ise herkes bilmektedir… Tüm bunlara, göçmenlere yönelik saldırılar örgütleyen Neo-Nazi örgütlenmelerini de ekleyebilirsiniz. Bilinçli olarak dizginlenmeyen bu ırkçı örgütlenmelerin, AB’nin ve ABD’nin dümenini elinde tutan “demokratik” merkezler tarafından el altından beslendiklerine zerre kadar şüphe yoktur. Ve zaten tüm ciddi araştırmalar, -ayrı ayrı gözüken- sözkonusu ırkçı faşist kuruluşların birtakım dolaylı ellerle birbirlerine bağlandıklarını, tek bir merkezden yönlendirildikleri ve bu merkezin izlerinin Londra’ya ve Washinton’a doğru uzandığını göstermektedir…

 

Sınıflı toplumlarda “demokrasi”leri ve “diktatör”lükleri yüzde yüz karşı karşıya koymak, “demokrasi”lerin “diktatör”lüklerle tam bir çelişki içinde olduğunu iddia etmek, sadece ve sadece mali-sermaye beslemesi demagog politikacıların veya “bilim adamı” rolüne soyunmuş sahtekarların veya vicdanını ve beynini kiralamış beslemelerin işidir. Tüm demokrasiler, aynızamanda sınıf temelleri olan diktatörlükleri de içerirler, bağırlarında taşırlar. Çok kaba bir soyutlama yapmak gerekirse, “burjuva demokrasileri”, burjuvazi için demokrasi, kafa ve kol emeğini satarak yaşamlarını sürdürenler için ise değişik ölçülerde diktatörlüktür. Bu diktatörlüğün sınırlarını, çalışanların bilinç ve örgütlülük düzeyleriyle belirlemektedir. Kafa ve kol emeğini satarak yaşamını sürdüren çoğunluk kendisi için bilinçli olarak örgütlenebildiği ölçüde, ekonomik ve politik yaşama egemen mali-sermaye güçlerinin diktatörlüğünü geriletilebilmekte, demokratik dengeleri oluşturabilmektedir…

 

“Proletarya demokrasileri” olarak adlandırılan deneyler ise, tüm çalışanlar için demokrasi, mülk sahibi sınıflar, rantiyer güçler ve kapitalizm öncesi feodal güçler için diktatörlük anlamına gelmekteydiler ama, -incelenmesi ayrı bir konu olan- değişik nedenlerle sistem doğru işletilemedi ve birçok ülkede ağır darbeler yedi. “Proletarya demokrasileri” olarak anılan sistemlerin yemiş oldukları darbelerin en önemli nedenlerinden biri, mali-sermaye guruplarının uluslararası arenadaki, dünya pazarlarındaki güçleri, politik etkinlikleri olarak görülebilir, veya sosyalist sistemlerin yeryüzünde daha yaygın biçimde oluşamamış olmasının bir sonucu olarak kabuledilebilir. Bu durum, sosyalist ülkelere yönelik ekonomik ve politik çemberi kolaylaştırmış, dıştan gelen ağır baskılar içteki demokratik süreçleri ve ekonomik gelişmeyi de baltalamıştır. Üst üste gelen ağır askeri yıkımları, pahalı silahlanma harcamalarını ve emperyalist baskılardan kurtulmaya çalışan ülkelere yapılan karşılıksız yardımları aynı sürecin bir parçası olarak görmek gerekir… Aslında ciddi olarak incelenmesi gereken bu karmaşık deneyde başarısızlığa kaynaklık eden diğer önemli neden de, “Proletarya demokrasileri” olarak adlandırılan sistemlerin ataerkil kültürlerin güçlü biçimde yaşamakta oldukları ve demokrasi deneyimleri çok zayıf ülkelerde şekillenmiş olmalarıdır. Sözkonusu demokrasilerde doğan feodal gelenekli ağır bürokratik mekanizmalar, halk yığınlarının insiyatiflerini, kitlelere dayalı demokratik süreçleri önemli ölçüde köreltmişlerdir. Aynı mekanizmalar sistemi istismar eden birtakım kriminal unsurların güç kazanmalarına yolaçmışlardır. Geniş halk yığınlarının sisteme olan güvenlerini sarsan ve “sistemin savunucusu” maskesi takmış kriminal unsurlara kan taşıyan bu feodal gelenekli hantal bürokratik mekanizmalar ekonomik gelişmenin dengeli ve sağlıklı olmasını engelleyerek emperyalist merkezlerle rakabeti zayıflatmış ve yıkımı hazırlamıştır… Hemen belirtmekte yarar vardır, antik Grek kentlerinin demokrasileri de -köleler için değil- sadece özgür vatandaşlar için demokrasi idiler ve oralarda da sisteme yönelik manupulasyon mekanizmaları işliyordu…

 

Mali-sermaye güçlerinin egemen olduğu ülkelerdeki “demokrasilerin” sınırlarını, kafa ve kol emeğini satarak yaşamlarını sürdürenlerin, çalışan üretici çoğunluğun bilinçlilik ve örgütlülük düzeyi belirler. Çalışanlar kendileri için sınıf oldukları ölçüde mali-sermaye güçlerinin baskılarını, sermayenin diktatörlüğünü geriletip politik arenada göreceli bir denge oluşturabilirler… Ataerkil feodal kültürlerin egemen olduğu coğrafyalarda, aynı feodal unsurlarla ittifak kurmuş mali-sermaye güçlerinin baskıları çok daha ağır biçimde hissedilebilmektedir. Çünkü, politik iktidarlarını koruma peşindeki mali-sermaye güçleri, pazarı sonuna dek açabilmek amacıyla -ayni ve emek ranta dayalı- feodal unsurları demokratik yöntemlerle kökten tasviyeye gitmeyip, bu unsurların güçlerini koruyarak ekonomik anlamda kapitalizme geçişlerine destek vermekte ve onların politik güçlerinden ve baskıcı ataerkil kültürlerinden egemenlikleri için yararlanmaktadırlar. Feodal unsurları ve feodal kültürleri ağırlıklı biçimde koruyan toplumsal yapılara sahip ülkelerin çalışanları, feodal kültürel etkilerden kurtulmuş toplumlarda olduğu ölçüde ve benzer bilinç düzeyleriyle rahatça örgütlenerek demokratik dengeleri oluşturamamaktadırlar. Bunların kurdukları “demokratik” örgütlenmelerde bile rahatça kişi kültleri yaratılabilmektedir. Ve aynı örgütlenmeler üyeleri tarafından bilinçli biçimde onaylanmış bir programın doğrultusunda değil, sürekli karar değiştirebilen ve başka güçler tarafından rahatça kullanılabilen -içi boş dışı parlak- idealize edilmiş ve hastalıklı kafasının üzerine haleler oturtulmuş bir şef tarafından kolayca yönlendirilebilmektedir.

 

Bu son ifade edilen gerçek için en tipik örneklerin başında, Türkiye coğrafyasının -çok özel feodal bir kültürü ağırlıklı olarak koruyan- doğu bölgesinde şekillenmiş olan şiddet uygulayıcısı bir kuruluşu gösterebiliriz… Feodal ataerkil ideoloji ile harmanlanmış aşırı milliyetçi yamama ideolojisini özünden tamamen kopartılmış bazı “sol” söylemlerle ve sembollerle kamufle etmeye çalışan bu örgütlenme, konumuz açısından sonderece ilginç bir örnektir. Aslında diğer bölge örgütlenmeleri de özünde çok farklı değillerdir ama, gücü ve uyguladığı yöntemler nedeniyle en tipik örnek budur…

 

Abartılı ataerkil “yiğitlik” veya “kahramanlık” kültürüyle de bağlı biçimde bir şiddeti hem dışında ve hem de içinde yaşama geçiren bu örgütlenme, zaman zaman kullandığı tamamen deforme edilmiş, çarpıtılmış, gerçeğiyle uzaktan yakından bağı olmayan bir “marksist” ve “leninist” söyleme, ve kullandığı bazı sol sembollere karşın, kafasına haleler oturtulmuş bir “şeyh” veya “feodal bey” tarafından plansız-programsız ve bölgede ağır basan politik dalgaya göre yönlendirilen bir aşiret yapılanması, bir cemaat gibidir özünde. Ve tüm bu anti-demokratik feodal omurgalı yapısına karşın, ataerkil kültürün derin ikiyüzlülüğü ve takiye geleneğine uygun olarak aynı örgütlenme, biryandan “savaşı ibadet gibi algılama” ve “kahramanlık” söylemini yükseltirken, diğer yandan bu söylemle ve tüm yapısıyla yüzde yüz çelişkili biçimde “demokrasi savunucusu” rolünü oynamaya çalışmaktadır. Ve aslında aynı örgütün yaptığı tüm işler, ülkedeki en militarist, aşırı sağcı, demokrasi düşmanı güç merkezlerine kan taşımaktadır. Taraflar karşılıklı olarak birbirlerinin varlık şartlarını besleyip artan gerilim ortamında yaşamlarını sürdürmeye çalışırlarken, birileri malı götürmekte, cumhuriyetin mevcut tüm olumlu kazınımlarının altını oymakta ve gelecekteki toplumsal-politik kaosa giden yolun kaldırım taşlarını sessizce döşemektedirler... (not 3, Yugoslavya deneyi ve birtakım diğer trajik deneyler üzerine)

 

Bazı istisnalar dışında -cumhuriyet dönemi dahil- yüzyıllardır devletle işbirliği içinde olmuş ve kapitalist gelişme süreci içinde de mali-sermaye güçleri ile ekonomik ve politik işbirliği içine girmiş yerel feodal güçlerden ve bizzat devlet bürokrasisinden kaynaklanan ağır baskıların, toplumsal haksızlıkların ve aşağılanmaların yarattığı isyan duyguları nedeniyle ve zaten bölgede egemen feodal ataerkil kültürün “kahramanlık” kültü sonucu, sözkonusu örgütün uyguladığı şiddet bilinçlerde abartılarak yaygın bir sempati toplayabilmiştir. Bu yaygın sempatiye karşın, örgütün uygulamakta olduğu şiddet özünde bölge halkının yararları ve geleceği açısından programsız bir eylem olarak sürdüğü için, sözkonus örgütlenme kitlelerle -eziklere özgü sempatinin ötesinde- sonuç alıcı etkin bir bütünleşmeye gidememiştir ve gidememektedir. Sonuçta aynı örgütün tüm eylemleri, diğer bazı dış politik güçlerin şantaj politikalarının bir manivelası olarak kalmıştır, kalmaktadır. Sözkonusu örgüt vaktiyle de tamamen aynı biçimde kullanılmıştır... Yarar umduğu kendisinden güçlülerin sözlerini uslu uslu dinleyen, altları tarafından itiraz edilemeyen ve -yetişme tarzı nedeniyle olmalı kişiliği parçalanmış olan- “keramet” sahibi bir “şeyh” konumundaki “önderi” aracılığıyla bu örgüt kullanılmıştır... Yine şüphesiz, aynı sürecin başlangıcında, ülkeye egemen sağcı iktidar odağı, o sıralarda daha tehlikeli bulduğu bölgedeki diğer “sol” ve milliyetçi örgütlenmeleri geriletme düşüncesiyle ve bölgenin demografik yapısını değiştirmek hesaplarıyla sözkonusu örgütlenmeyi birsüre el altından destekleyip kullanmıştır. Fakat daha sonra bu örgüt üzerindeki denetimini diğer bazı dış egemenlik merkezlere kaptırmıştır…

 

Şüphesiz tüm bu kullanma, toplumsal süreçleri manupule etme politikaların birer limitleri olduğunu da unutmamak gerekir. Ayrıca, yine daha önce ifade edilenlerle de bağlı olarak, Türkiye coğrafyasının asıl doğusunu ilgilendirmekle birlikte tüm politik iklimi zehirleyebilen sözkonusu anti-demokratik süreçlerin sürüp sürmemeleri ve ne ölçüde nereye kadar sürecekleri, hem devlete egemen güçlerin politikalarına, hem bu politikalar üzerinde etkili olan yerel ve uluslararsı ekonomik gelişmelere ve hem de dünyada esen egemen politik rüzgarlara bağlıdır. Yalnız, şüphe götürmeyen tek gerçek, şiddet yöntemleri uygulayan “muhalif” görünümlü birtakım örgütleri diğer “muhalif” etiketli örgütlere karşı kullanma ve bunlar aracılığıyla politik süreçleri birtakım sağcı güç merkezleri yararına manupule etme manevraları, sağlıklı işleyen demokrasilerde olamayacak, veya zaten olması da gerekmeyecek işlerdir... Sınıflı toplumlarda baskı ve şiddet politikaları ile yığınlar açısından iyilikleri, olumlulukları dengeleyemeyen, toplumun ilerlemesini engelleyen unsurlara uygulanacak şiddetle halkın yararına iyilikleri en uygun yöntemlerle dengeleyemeyen yönetimlerin sonunda toplumsal politik kaoslara yolaçarak teslim bayrağını çekecekleri de bilinen gerçeklerdendir. Toplumsal ekonomik-politik krizleri derinleştiren tüm ağır baskıcı ve faşist rejimlerin deneyleri bu son ifade edilen gerçeğin en somut kanıtıdır.

 

Bir genelleme yapmak gerekirse eğer, feodal ataerkil kültürün egemen olduğu coğrafyalarda şekillenen politik örgütler, büyük emperyalist güç merkezleri tarafından, üyelerinin bilinçli iradesi dışında ve bazı şefler aracılığıyla daha rahat manupule edilebilmektedirler. Çünkü, kişi kültleri üretmeye eğilimli bu yapılarda şefler, yöneticiler, rahatça idealize edilebilmekte, sağlam toplumsal denetim mekanizmaları oluşturulamamaktadır… Sözkonusu coğrafyalarda kolayca kan dökülebilmekte, emperyalist yıkım politikaları daha rahat yaşama geçirilebilmektedir. Zaten aynı nedenle emperyalist merkezler, takiye inancı ile de beyinlerinde rahatça meşrulaştırdıkları hertürlü yalanı çekinmeden söyleyebilen ve yapmakta oldukları işin özüyle yüzde yüz çelişkili biçimde “demokrasi savunucusu” rolü oynayabilen din tüccarlarını, bunların denetimindeki politik örgütlenmeleri, ataerkil kültürlerin taşıyıcısı tarikatları, feodal unsurları, aşiret yapılanmalarını ve bu aşiret yapılanmalarını çağrıştıran sözde “modern” örgütlenmeleri aynı coğrafyalarda besleyip kullanmaktadırlar…

 

Emperyalizm aşamasındaki kapitalizm giderek daha rantiyer hale geldikçe, üretici güçleri artan ölçülerde geliştirme yeteneğinden uzaklaştıkça, ve sermaye sahipleri yine artan ölçülerde üretimden koptukça, kapitalist-emperyalist merkezlerin politik önderlerinin ataerkil feodal güçlerle ittifaklar kurma eğilimleri de güçlenmektedir- günümüzde dünya ticaretinin sadece yüzde beş veya on kadarının gerçek mallar, gerisinin ise paranın ve değerli kağıtların el veya cep değiştirmesi anlamında spekülatif işler üzerine olduğunu anımsamakta yarar vardır. Ve yine şüphesiz çağımızda emperyalizmin en ileri aşamalarını yaşamakta olan kapitalizm, -daha önce ifade edilenlerle bağlantılı olarak- artık başlangıcındaki tüm devrimci, ilerici, feodalizm karşıtı niteliklerini tamamen yitirmiş, gerçek anlamıyla rantiyer bir sistem haline gelmiştir. Zaten ağırlıklı olarak varolan da, ayni ranta dayalı gerçek feodal ilişkiler değil, kapitalist sistem içinde yaşamını sürdüren ve belirli ekonomik-politik güç merkezleri tarafından mafya örgütlenmelerini çağrıştırır biçimde rahatça güdülüp kullanılmaya elverişli olan ataerkil feodal kültürlerin taşıyıcısı birliklerdir, aynı ataerkil kültürlerle şekillenen toplumsal ilişki biçimleridir. Emperyalist merkezler tarafından korunup kullanılan da bu zehirleyici düşünce ve ilişki biçimleridir…

 

Asıl olarak spekülatif işlere dayalı tatlı kazançlarını koruma, sürekli borçlandırdıkları ülkelerden borç faizlerinin tıkır tıkır tahsil edebilme ve yeryüzünün tüm maddi zenginliklerini rahatça sömürebilme çabası içindeki emperyalist merkezler, en gerici feodal ataerkil düşünce biçimlerini koruyan yapılanmalarla rahatça ittifaklar kurabilmekte, bunları kolayca kullanabilmektedirler. Dağıtılan toprakların üretim kooperatifleri içinde birleştirilmeleri sonucu ileri teknolojilerin kullanılabileceği modern tarıma geçişe olanak sağlayan devrimci toprak reformlarını yapamayan ve bununla uyumlu biçimde kültür politikalarını geliştirerek ülkelerindeki feodal kalıntıları ve kültürü vaktiyle tasviye etmeyen veya edecek gücü bulamayan iktidarlar, artık düşünsel ve sosyal ilişkiler anlamında varlıklarını sürdüren aynı feodal güçlerin ihanetleri ile karşı karşıyadırlar. Toprak reformları ile gelişecek demokratik süreçleri iktidarları için tehlikeli bulan yerel egemen güçler; kısa vadeli kazançlar peşinde ülkelerindeki feodal unsurları onyıllardır kullanmış olan birtakım ulusal iktidarlar, vaktiyle egemenlik manivelaları arasında olan bu feodal unsurları artık kendilerinden çok daha güçlü olan emperyalist merkezlere kaptırmışlardır. Geçmişte ellerinde olan sözkonusu feodal sopalar, artık bu yönetimlerin kendi kafalarına inmeye başlamıştır. Emperyalist merkezlerin politikalarına bağımlı biçimde komşu ülkelerdeki feodal beyleri aynı ülkelerin ulusal yönetimlere karşı besleyip kullandıklarını sananların, vaktiyle güç aşıladıkları bu feodal beylerden yemekte oldukları tokatları da aynı sürece eklemekte gerekmektedir… Dünyamızın en gerici güçleriyle, kapitalizm öncesi toplumsal ilişkiler ve düşünce biçimleri anlamında feodal güçlerle emperyalist merkezlerin ittifaklar kurması ve aynı merkezlerin toplumsal gelişmenin önündeki en büyük engel olan feodal ataerkil kültürleri beslemesi, bu tip kültürlerin taşıyıcısı en gerici tarikatlara kan vermesi, emperyalist yararlar açısından sonderece anlaşılabilir gerçeklerdir. Ve şüphesiz tüm bunlar sağlıklı demokratik süreçleri tahribeden ve ezilen yoksul halkların emperyalist merkezler karşısında birleşmelerini engelleyen gelişmelerdir.  

 

Aslında, farklı sosyal sınıfların yarar çatışmalarından kaynaklanan toplumsal uzlaşmazlıkları ve toplumsal gerilimleri limitine indiren demokrasiler, biçimsel anlamda “çokpartili” sistemler olmakla uzaktan yakından bağlantılı değillerdir. İşgücünü en düşük ücretlerle satınalarak sömüren ve ekonomik egemenliklerini politik süreçleri manupule edebilecek biçimde kullanan mali-sermaye güçleri tasviye edilmedikçe, kilit sektörler halkın demokratik denetimi altına girmedikçe, ekonomik anlamda demokrasi gerçekleşmedikçe, toplumsal barışı ve ilerlemeyi sağlayacak -sözün gerçek anlamıyla sağlıklı- demokrasileri kurabilmek olanaksızdır. Şüphesiz bu ilk adımın peşinden, yaşandıkça yeni deneylerle zenginleşecek olan farklı adımların gelmesi kaçınılmazdır... Her türden mesleki ve demokratik örgütlenmeler dahil, sırasıyla en üst düzeyde temsil organlarına dek tüm birimlerde bireyler kendilerini ifade edebilecek ve temsilcilerini denetleyebilecek mekanizmalara kavuşamadıkça, mekanizmaların işlevleriyle ilgili tüm kurallar doğru tesbit edilemedikçe, sağlıklı demokratik süreçler varolamazlar. Bunun yanında, bireylerin bilgi, yetenek ve politik bilinç düzeylerini kesintisiz yükseltmelerine yardımcı olacak yaygın eğitim aygıtlarına, toplumsal yaşamın her alanında eylem yürüten değişik eğitim organlarına sahibolamadan, ve tüm haberleşme araçları, medya demokratikleştirilemeden sağlıklı demokrasilerin yaşayıp gelişebileceklerini düşünmekte ham hayaldir… Ya en geniş halk yığınları için, üreten yığınlar için demokrasi, her türden sömürücü güçler, rantiyer güçler, mali-sermaye güçleri ve feodal kalıntılar için diktatörlük olacaktır; ya da geniş halk yığınları için değişik ölçülerde diktatörlük, egemen sömürücü güçler için ise demokrasi olacaktır. Farklı sosyal sınıflar değişik ölçülerde ve biçimlerde varlıklarını sürdürdükleri sürece, seçilmişler eliyle yönetilen cumhuriyetler, yararları çelişkili sözkonusu toplumsal sınıflardan birisine ağırlıklı biçimde dayanarak varolabilirler sonuçta. Bu nedenle, nasıl bir cumhuriyet istendiğini ve neyin korunmak istendiğini doğru bilmekte yarar vardır. Fakat yine de, istenen ve elde edilen ne olursa olsun, olduğu gibi korunamaz, yerinde saydırılamaz; elde edilen ya ilerletilir, yeni sentezlere ulaştırılır, ya da çürütülür ve dağıtılıp yokedilmeye sürüklenilir…    

 

Günümüzde dominant devlet biçimi olan cumhuriyetleri aslında demokrasi ve laiklik kavramları ile bağlantılı biçimde anmak gerçeğin nasıl tam doğru ifadesi olmaktan uzak kalıyorsa, demokrasileri tek bir kalıba sokmakta aynı ölçüde yanlış olmaktadır… Daha başka eski örnekleri de görülmekle birlikte antik Grek kent devletleri, Julius Sezar öncesi (İ. Ö. 40’lı yıllara dek) Roma, bir fenike kolonisi olarak şimdiki Tunus’ta kurulan Kartaca (Yeni Kent, İ. Ö. 814- 146) birer cumhuriyet idiler ama, aynızamanda bunlar köle emeği üzerinde yükselen medeniyetler konumundaydılar. Yine ortaçağın ve rönesans İtalyası’nın Venedik, Florans, Cenova vs. gibi kent devletleri ve daha başkaları birer cumhuriyet idiler. Diğer yandan günümüzde, “demokratik”, “halk” ve “İslam” tanımlamaları ve “Arap” vs. gibi millet adları ile birlikte anılan birsürü farklı cumhuriyeti sıralamak mümkündür. Bunların aynızamanda ne ölçüde ve nasıl demokrasiler oldukları ve yine en geniş halk yığınları ile ne ölçüde bütünleşebildikleri -nedensellikleriyle birlikte- ayrı birer inceleme ve tartışma konusudur ama, “İslam Cumhuriyeti” olarak anılanların laik olmadıkları, dini kuralları, tartışılamaz “gerçekler” anlamında birtakım dogmaları devlet yönetimine ve eğitime değişik ölçülerde soktukları gün gibi ortadadır.

 

Din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrılmaları ve özellikle dini dogmaların modern bilimsel eğitimden kovulmaları anlamında laiklik, -hangi türden olursa olsun- demokratik işleyişlerin olmazsa olmaz kurallarının başında gelir. Çünkü, hertürlü analitik düşünce biçimlerinin, bu tip sorgulayıcı ve tahlilci düşüncelerle yürütülebilen bilimsel araştırmaların, analitik düşünce biçimlerine dayalı eğitimin ve yine buna dayalı araştırmaların üzerinde yükselebilen bilimsel-teknolojik gelişmenin, sonuçta en genel anlamıyla her alanda toplumsal ilerlemenin önünde en büyük engeli, değişik dogmalar, özellikle dini dogmalar oluştururlar. Tartışılamaz “gerçekler” kabuledilen bu dogmaların toplumsal gelişmeyi cendereye sokması, tartışılamaz birtakım bilimdışı kalıpların toplumsal-politik yaşamı ve eğitim sistemini çürütmeleri, yeni nesillerin beyinlerini zehirlemeleri, ancak tavizsiz uygulanabilen bir laisizm (sekularizm) ile olanaklıdır. Kısacası, hangi türden olurlarsa olsunlar -tartışılamaz gerçekler anlamındaki- dogmaları, dini dogmaları, veya dini dogmaları çağrıştıran başka cinsten dogmaları politik yaşamdan ve özellikle eğitimden uzaklaştıramadan, bunların geniş halk yığınları üzerindeki zehirleyici etkilerini kıramadan, dogmaların yerine sorgulayıcı tahlilci bilimsel düşünce sistemlerini yerleştiremeden, demokrasileri ve demokratik cumhuriyetleri yaşatıp ilerletebilmek olanaklı değildir. Kısacası laiklik, sadece din ve devlet işlerinin birbirinden şeklen basit biçimde ayrılmaları değildir. Laiklik aynızamanda, tüm dini dogmaların, bu dogmaların birtakım kalabalıklar üzerindeki etkilerinin yokedilmesine yönelik bir eğitimin en yaygın ve güçlü biçimde uygulanması demektir. Dini dogmaların politik istismarlarının, din ticaretinin kesinlikle ve kesinlikle engellenmesi demektir laiklik. Ve özellikle aynı dogmaların devlet yönetimini ve eğitimi etkilemelerinin kararlılıkla engellenebilmesi demektir laiklik.    

 

Türkiye Cumhuriyeti, laiklik, demokrasi ve cumhuriyetin en trajik açmazı üzerine kısa notlar

 

Herkesin bildiği gerçekleri anımsatma açısından kısa kronolojik bilgiler vermek gerekirse, 23 Ağustos 1923 günü Lozan Barış Antlaşması’nın mecliste onaylanmasının ardından, 29 Ekim 1923 günü Ankara’da toplanan aynı Meclis’te, akşam saat 20.30’da kabuledilen cumhuriyetin adı, Türkiye Cumhuriyeti olarak konulacaktı. İleride, 21 Haziran 1934’de kabuledilen soyadı yasası ile Atatürk soyadını alacak olan Mustafa Kemal, ilk cumhurbaşkanı seçilecekti. Yine aynı soyadı yasasının ardından İnönü soyadını alacak olan -I. ve II. İnönü zaferlerinin komutanı- İsmet Paşa ise yeni cumhuriyetin ilk başbakanı olacaktı… Cumhuriyetin ilanı ile ilgili anayasa değişikliğinin hazırlayan kişi, İsmet Paşa’dan başkası değildir. Bu kısa ve özlü tasarıya göre, “Türkiye Devleti’nin hükümet biçimi cumhuriyettir. Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir. Türkiye Devleti, yönetim birimlerini bakanlar kurulu aracılığıyla yönetir.” (bak: Prof. Suna Kili, Türk Devrim Tarihi, İstanbul 1982)

 

Cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından, -yaşanan ulusal ve uluslararası maddi koşullarla ve cumhuriyetin ruhu ile tamamen uyumlu biçimde- 3 Mart 1924’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabuledilen yasa ile Halifelik kurumu kaldırılacaktı. (Osmanlı hanedanından gelen son halife II. Abdülmecid olmuştur.) Yine aynı gün çıkartılan yasa ile ayrı öğrenim veren medreseler, dini okullar ve başına buyruk özel okullar, azınlık okulları tek bir yönetim altında, ulusal modern bir kurum olan Maarif Vekâleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlı olarak birleştirileceklerdi. Böylece, Müslüman olsun, Hıristiyan olsun dini etkilerin, cumhuriyet düşmanı etkilerin eğitimden uzaklaştırılması yönünde adım atılmış olacaktı. Yine aynı yasa ile Şeriye Vekilliği (şeriata ait işlere bakan, din ve devlet işlerini birbirine karıştıran bakanlık) ve Evkaf  Vekilliği (dini örgütlenmelere maddi güç sağlayan vakıflarla ilgili bakanlık) kaldırılacaktı. Hemen ardından, 8 Nisan 1924’de Şeriye Mahkemeleri (dini kurallara göre yargılayan mahkemeler) kaldırılacaklardı. Ve 20 Nisan 1924’de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası kabuledilecekti. Kaldırılanlar ve -eksiklerine karşın- kabuledilen yeni devrimci anayasa, dinin devlet üzerindeki  etkileri tasviye edilmesine yardımcı olmaktaydı. Aynı konuda asıl tamamlayıcı önemli adımlar ise, 30 Kasım 1925’de tekkelerin, türbelerin ve zaviyelerin kaldırılması ve yine 17 Şubat 1926 günü -İsviçre Medeni Kanunu’ndan alınma- Türkiye Cumhuriyeti Medeni Yasası’nın kabuledilmesi ve çok evliliğin yasaklanması ile atılacaktı. Bu arada -toplumu modernleştirme yönünde- tüm bu adımları tamamlayıcı yenilikler olarak 26 Aralık 1925 günü uluslararası saat ve takvimin kabulünü ve 25 Kasım 1925’de çıkartılan şapka giyilmesi ile ilgili yasayı sayabiliriz...

 

Özellikle bu sonuncusunun tamamen biçimsel bir adım olduğu iddia edilebilirse de, biçimim öz üzerindeki etkilerini, giyimin ve görünüşün insan düşüncesini etkileme gücünü unutmamak gerekir. Zaten aynı nedenle günümüzde -bazı aydınlar tarafından önemi kavranamayan- türban işinde israrlı olunmaktadır. Toplumu geriye, şeriat yasalarının egemen olduğu bir serüvene sürükleme peşinde olanlar, türban konusunda tamamen bilinçli biçimde israrlı olmaktadırlar. Bu karşı-devrimci örgütlenmeler, türban sembolü yaygınlaştığı ölçüde, sembolün yarattığı psikolojik etki ile topluma yönelik propoganda etkilerinin artacağını çok iyi bilmektedirler. Yine aynı sözde “İslamcı” merkezlerin gerisinde duran emperyalist servislerin toplum ve birey psikolojisi üzerine mükemmel uzmanları olduğu gibi, bu servisler reklamcılık ve psikolojik savaş konularında da uzmandırlar...

 

İşin özünden habersiz birtakım iyiniyetli Müslüman kişiler ve bilgileri ancak soyut demokrasi savunuculuğuna yeten kolay popülarite peşindeki birtakım yarı aydınlar türban işini hernekadar “demokratik özgürlüklerin” bir gereği gibi savunmaya çalışsalarda, bu moda toplumu yüzyıllarca geriye götürme peşinde olan ve bu geriye gidişten politik ve ekonomik yararlar uman birtakım merkezlerin yönlendirmesi ile yayılmaktadır. Yönetimden kaynaklanan toplumsal adaletsizlikler, anti-demokratik baskılar, artan ekonomik eşitsizlikler sözkonusu türban savunucusu gerici merkezlerin işlerini kolaylaştırmaktadır. Yine aynı gerici güçlerin “demokrasi havarisi” rolünde Avrupa ülkelerinde türban, takke, cübbe vs. gibi birtakım sembollere yönelik töleransı örnek göstermeye çalışmaları, kesinlikle bir şaşırtmacadan başka birşey değildir. Ekonomik güçleri ve kapitalizmin gelişmişlik düzeyi nedeniyle Türkiye’ye göre göreceli daha demokratik sistemlere sahibolan birtakım Avrupa ülkelerinde türban, cübbe, takke vs. gibi sembollere özgürlükler tanınması, demokrasilerin özüyle değil ama, sözkonusu sembollerin bu ülkelerde sisteme yönelik bir tehdit oluşturmaması ile ilgilidir sadece. Halkının ezici çoğunluğu Hıristiyan ve hatta önemli ölçülerde ateist olan bu ülkelerde, sözkonusu kılıklarla dolaşanlar sadece itici olmakta, ürküntü yaratmakta, Müslümanlara yönelik önyargıları ve hatta ırkçı düşünceleri beslemektedirler...

 

Ataerkil feodal düşünce sistemleri ile doğrudan doğruya bağlantılı dini dogmaların ve dini yasaların toplum üzerindeki ağır baskılarının, toplumsal ilerlemeyi köstekleyen etkilerinin yokedilmeleri ile ilgili en önemli adımlardan bir diğeri, kadınlara 1930 belediye ve 1934 genel seçimlerinde seçme ve seçilme haklarını tanıyan yasalardır... Türkiye Cumhuriyeti devrimi tarihi ile ilgili araştırmaların ortak anlatımlarına göre, 1927 yılı sonuna gelindiğinde, dini kuralların devlet yönetimi üzerindeki tüm etkileri temizlenmişti. Ancak halen mevcut anayasa da, “Türk Devleti’nin dini, İslam” ifadesi yeralmaktaydı. Buna karşın, yapılmış olan diğer tüm yasal değişiklikler gözönüne alındığında, bu hükmün pratikte bir önemi kalmamıştı ve 10 Nisan 1928 tarihinde yapılan anayasa değişikliği ile laik devlet düzeni daha bir netlik kazanacaktı.

 

Anayasa’nın ikinci maddesinin başındaki sözkonusu “Türk Devleti’nin dini, İslam” cümlesi kaldırılacak; madde, “Türkiye Devleti’nin resmi dili türkçedir ve yönetim merkezi Ankara kentidir.”, biçimini alacaktı. Milletvekillerinin ve cumhurbaşkanının ant içme biçimindeki dinsel formül, “vallahi” sözcüğü atılacak, bunun yerine “namus üzerine söz verme” ifadesi yerleştirilecekti. Ve sonunda, 5 Şubat 1937 günü Anayasa’nın birinci maddesine, “Türk Devleti’nin laik olduğu” ifadesi eklenerek sözkonusu süreç, din ve devlet işlerinin yasal olarak ayrılmaları süreci, veya daha doğrusu dinin devlet yönetimi üzerindeki etkilerinin yasal anlamda tasviyesi süreci tamamlanmış olacaktı.

 

Aslında, sınıflı toplumlarda tüm üstyapı kurumları istismara açıktır ve birtakım seçilmişler “vallahi” derlerken de, veya olmayan “namusları” üzerine söz verirlerken de, arka ayaklarını gizlice kaldırarak bildikleri yolda yürümeyi sürdürebilirler... Yeni birtakım devlet kurumları, idari kurumlar, bu kurumları vareden yasalar, eğer diğer bağlantılı ekonomik-sosyal reformlarla birlikte şekillendirilemezlerse, sosyal yaşam içinde gerçek maddi dayanaklarından ve bununla bağlı idari ve toplumsal denetimden yoksun kalırlarsa, kolayca yozlaştırılabilirler. Ve akan zaman içinde aynen böyle olmuştur... (Laik cumhuriyeti şekillendiren yasal değişikliklerle ilgili bilgiler için bak: Prof. Ahmet Mumcu, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, İstanbul 1982; Prof. Suna Kili, Türk Devrim Tarihi, İstanbul 1982)  

 

Daha önce, 3 Mart 1924’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabuledilen yasa ile Halifelik kurumunun kaldırılmış olduğunu yazmıştım. Aynı gün çıkartılan 429 sayılı yasa ile Başbakanlığa bağlı bir Diyanet İşleri Başkanlığı kurulacak ve böylece İslam inancının kuruluş geleneği ile tamamen uyumlu olarak dinin devletin denetimi dışına çıkması engellenecekti... İsteyen beğensin, istemeyen beğenmesin ama, Batı’nın Hıristiyan kurumları ile tamamen farklı biçimde gelişip şekillenmiş olan İslami kurumların bu şekilde devlet denetimine alınmaları, kurulan laik cumhuriyetin varlığının korunabilmesi açısından yapılabilecek en akıllıca işti... Bu durum -ilk bakışta- Batı’nın laiklik anlayışı ile çelişkili gibi gözükse de, dinin devlet işleyişinden uzak tutulması anlamında laiklik tarifiyle tam bir uyum içerisindedir. İslam inancının tarihi gelişimi gözönüne alınırsa eğer, Sünni İslam’ın devlet işlerine bulaşmasını başka bir yöntemle engelleyebilmek olası değildir... 

 

Son Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu’nun ifadesi ile, Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasa’nın 136. maddesine göre, genel idare içinde yeralan bir kamu kuruluşudur. Bu tarifin yanında söylenen “dayanışma”, “değişik düşünce ve görüşlerin dışında kalma” gibi ifadeler gerçeği tam olarak yansıtmaktan uzaktılar şüphesiz... Aynı kurum, nüfusun yaklaşık yüzde yirmisini oluşturan Alevi inancından vatandaşları hiç hesaba katmadan sadece Sünni inançlar temelinde işliyor olsa da, değişen zamana göre dinin topluma yaptığı etkiler üzerinde devletin denetimini sağlayarak laik cumhuriyeti koruma işlevini bir ölçüde sürdürebilmiştir. Veya daha doğru ifade ile, giderek azalan ölçülerde bu koruma işlevini sürdürebilmektedir. Hatta artık sözkonusu kurum asıl kuruluş amacından uzaklaştırılarak -devlete egemen olmaya başlayan- bilim ve laiklik düşmanı çağdışı unsurların propoganda aygıtı haline gelmeye, cumhuriyetin temel taşı olan laiklik ilkesinin altını oyan bir yapıya dönüşmeye bile başlamıştır. (Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili bilgiler için bak: www.diyanet.gov.tr/ )

 

Bir kamu kuruluşunun görevlileri olarak hiç te üstlerine vazife olmadığı halde, Diyanet İşleri Başkanlığı adlı kurumun başında oturanların, türler üzerine uzun yılları alan ciddi ayrıntılı araştırmaların ürünü bilimsel evrim teorisine cahilce saldırıları, kurumun içine sürüklenmiş olduğu negatif değişimin en somut göstergelerinden birisidir. Onların sözkonusu tavırları, bilimsel ulusal eğitime yönelik karşı-devrimci saldırılara ortak olmaları anlamına gelmektedir. Bilimsel çağdaş eğitime saldırı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın asıl işlevinden uzaklaşması, koruması gereken laiklik ilkesine karşı saldırıya geçmesi demektir...

 

Bilimsel evrim teorisine saldıranlar, zehirlerini sadece ulusal eğitime, genç beyinlere değil, aynızamanda sayıları 70 bini aşan camiler aracılığıyla milyonlarca insana bulaştırabilme gücüne sahiptirler. Halkın verdiği vergilerle beslenen ve devlet memuru olmanın güvencelerine sahibolan bu kişiler, ellerindeki büyük olanaklarla, kendilerini besleyen cumhuriyetin temelinde duran laiklik ilkesini yoketme ve sonuçta bu cumhuriyeti torpilleme gücüne sahiptirler. Aynı sözleri sıradan bir vatandaşın söylemesi ile bunların söylemesi arasında çok büyük farklar vardır... Sözkonusu son tesbit, devleti koruyup korumama kaygıları ile uzaktan yakından bağlantılı değildir ve bu satırları yazanın devletle herhangi hukuki bir bağı dahi yoktur, vatandaşlıktan atılmıştır. Fakat varolan bilimsel gerçek sadece budur. Ve zaten kevgire dönmüş mevcut devlet yapısı, devrimci dönüşümler amacıyla değil, tamamen karşı-devrimci planlara hizmet gayesiyle, toplumu yüzyıllarca geriye götürecek düzenler uğruna dinamitlenmektedir...

 

Sözkonusu devlet kurumunun içine yerleşmiş olan ve evrim teorisine saldıran bu “Cübbeli Hoca” türevlerinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim sistemine “abdest suyunu” sokan din tüccarı siyasi iktidardan ayrı düşünülemeyeceği bellidir... Aynızamanda Diyanet İşleri Başkanlığı içine yerleştirilmiş birtakım üfürükçü tiplerin de yardımlarıyla W. Bush destekçisi ırkçı faşist Evangelist Kilisesi’nin bilimdışı “yaradılış” dogmasını Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim sistemi içine sokmak isteyenlerin ve hatta sokanların en önemli mevkilerde oldukları açıkça anlaşılmaktadır... Aynı tiplerin, Galilei Galileo’yu mahkumeden Engzisyon Mahkemesi tavırlarıyla, 1500’lü yılların Vatikan’ını çağrıştıran bilim düşmanı söylemleriyle, bilimsel evrim teorisine yönelik saldırıları, modern bilimsel eğitim sistemine ve bununla bağlı birinci derecede önemli laiklik ilkesine vurulabilecek en ağır darbelerden birisidir. Diğer yandan, “Diyanet’in görevi dini denetim altına almak değildir” veya hatta “baskı altına almak değildir” gibisinden söylemler, kurumun en tepesindeki kişiden gelen bu tip söylemler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş felsefesinin ve asıl varoluş nedeninin açıkça inkarından başka birşey değildir...

 

Evet, Diyanet İşleri Başkanlığı, dini modern devletin denetimi altına alarak laikliği korumak; ulusal bilimsel eğitimin ve en geniş anlamıyla toplumun bilincinin birtakım dini hurafelerle tahribini engellemek; dini dogmaların devlet işlerine bulaşmasını engelleyerek çağdaş bilimsel düşüncelere sahip yeni nesiller üretmek, ilerlemeye açık çağdaş bir toplum kurabilmek için şekillendirilmiştir. Zaten aynı amaca yönelik olarak en üst yürütme organı olan, en üst idari organ olan Başbakanlığa bağlanmıştır. Fakat tabii tuz kokarsa, başbakanlık laiklik düşmanlarının eline geçerse, çağdaş ileri toplumların vazgeçilemez laiklik ilkesini korumakla görevli Diyanet İşleri Başkanlığı’da, laiklik ilkesini torpillemeye başlayacaktır ve başlamıştır bile... İnsan soyunun toplumsal ilerlemesine yolaçan bilimsel devrimler içinde en önemli yerlerden birine sahibolan, daha sonraki bilimsel buluşlar aracılığıyla da doğruluğu kanıtlanan ve çağdaş modern bilimsel eğitimin temel direklerinden biri olan evrim teorisine saldıran ağzı kalabalık gözboyayıcıların başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı adlı kuruma nasıl yerleşmiş oldukları açığa çıkartılabilmelidir. Laikliği korumak için şekillendirilmiş bir kuruma laik bilimsel eğitimin düşmanlarını kimlerin hangi yöntemlerle yerleştirdiğini bilmeye herkesin hakkı vardır... (not 4, “şıracının şahidi bozacıdır” özdeyişine uygun savunma ve bilim ve dogmalar ve politik iktidar üzerine)

 

Bir üstyapı kurumu olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, başlangıcında akıllıca ve işlevsel olarak şekillendirilmiş olmakla birlikte, -“eğer tuz kokacak olursa...” deyişi ile uyumlu biçimde- devletin din tüccarlarının eline geçtiği güncel koşullarda, asıl işlevlerinden kopartılmaya başlanmıştır. Sadece asıl işlevlerinden kopartılmakla kalmamakta, koruması gereken laiklik ilkesine yönelik bir silah haline de getirilmektedir... Aralarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da olduğu kurumları şekillendiren sözkonusu üstyapı reformlarını sağlam temeller üzerine oturtabilecek ve toplumun sosyal-kültürel değişimini köklü biçimde sağlayabilecek ekonomik reformlar tam ve doğru biçimde gerçekleştirilemedikleri sürece, olacak olan bundan farklı olamazdı...

 

Bazı “aklıevvel”ler, ya da “laf olsun torba dolsun” hesabıyla konuşanlar, boş kafalarını sallayarak bilgiçlik taslarlarken, Halifelik kurumunun kaldırılmış omasını çok büyük bir hata gibi yansıtmaya çalışmaktadırlar. Genellikle “ağırbaşlı” havalarda ses tonlarını ayarlama ve boşluklarını gizlemek amacıyla tiyatral ifadelerle zevzeklik yapma adetinde olan bu tiplere göre, korunacak Halifelik kurumu ile 1.5 milyara ulaşan nüfusu ve sayıları 50’yi aşan devleti içinde barındıran İslam dünyası üzerinde etkin olunabilecekti. Halifelik kurumu ile bunları politik anlamda manupule etme yeteneğine sahibolunabilecekti vs.. Şüphesiz bunların tümü de İslam inancı ve İslam tarihi üzerinde ciddi bilgileri olmayan tiplere özgü boş gevezeliklerdir.  

 

Birinci kural olarak -ne ölçüde etkileyici olursa olsun- bir ünvana sahibolmak en geniş yığınları manupule edebilmek için yeterli değildir. Tarih, “arslanlar arslanı”, “kırallar kıralı” vs. gibi ünvanlar taşımalarına karşın kendi iktidarlarını bile koruyamayan imparatorların, hatta kendi canlarını koruyamıyan “peygamber”lerin mezarlığı gibidir. Bir ünvanı etkileyici yapan, o ünvanın gerisinde duran gerçek maddi ekonomik ve politik güçtür... İkincisi, “Allah’ın Peygamberi”nin halefi veya ardılı anlamına gelen Halifelik kurumu, ilk dört Halife dışında sürekli tartışmalı olmuştur. Hatta, tarihin bir döneminde bu kurum, Kahire Şia (Yedi İmam Şiası veya İsmailiye) Halifeliği ve Bağdat Sünni Halifeliği olarak ikiye bölünmüştür... Kaldıki, “Adil, doğru yönetici” anlamında “Rashidun” olarak anılan ilk dört Halife (Muhammed’in vekilleri, ardılları) dahi tartışmalı olmuşlar, kendi dönemlerinde değişik isyanlarla, iç çatışmalarla boğuşmak zorunda kalmışlardır. Bunlardan ilk halife Abu Bekir (632-34) dışında kalan Ömer ibn al- Hattap (634-44), Osman (644-56) ve Ali (656-61) birer süikast sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli,  Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam; 4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar )

 

Halifelik kurumu, Suriye ve Mısır’a egemen Memluklu (Kölemen) yönetimini yıkan (1516- 17) Yavuz Sultan Selim (Şia ve Alevi yandaşlarının tanımlamalarıyla, “Gaddar Selim”) tarafından Osmanlı imparatorluğuna taşınmıştır... Osmanlı sultanları, Halifelik postuna sahibolmaları nedeniyle değil, asıl olarak ekonomik-politik-askeri güçleri oranında tüm dünyada ve İslam ülkelerinde de egemenliklerini sürdürebilmişlerdir. İslam nüfusunun yaklaşık yüzde 15 kadarını oluşturan Şia inancına ve bunun türevlerine sahip toplumlar üzerinde ise hiçbirzaman otorite kuramamışlardır. Tam tersine, yine Türk asıllı Safavi Hanedanı’nın yönetimindeki Şia İran ile kanlı bir rekabete sürüklenmişlerdir...

 

İmparatorluğun çöküş sürecinde Halifelik kurumunun gücü, değil halkı Müslüman ülkeleri kontrol altında tutmaya, iç isyanları engellemeye, 1800’lü yılların başında başlayan Kürt beylerinin isyanlarını dahi durdurmaya yetmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nu ve İmparatorluğun başındaki Halife ünvanlı I. Abdülmecid’i, Mısır Ayanı  Mehmet Ali Paşa’nın ve oğlu İbrahim Paşa’nın elinde yıkılmaktan (1839- 41), başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın büyük güçleri kurtarmışlardır. Bir başka ifadeyle Halifeyi, diğer Müslümanların elinden Hıristiyanlar kurtarmıştır... Arkasında maddi ekonomik-askeri bir güç olmadan Halifelik kurumu bir işe yarıyacak olsaydı eğer, halkı Müslüman ülkelerin I. Dünya Savaşı sırasında tüm güçleri ile Osmanlı İmparatorluğu’nun safında yeralmaları gerekirdi ama, gerçek bunun terisini göstermektedir...

 

Ulusal kurtuluş mücadelesi veren Kemalist güçlerin karşısına -emperyalist işgalci devletlerin- safında dikilmek zorunda kalan bir Halifelik kurumu, artık kendisine bile hayrı olmayan bir Halifelik kurumu, ağır savaşlardan alabildiğine yıpranıp yoksullaşmış olarak çıkmış olan genç Cumhuriyet için sadece bir ayakbağı olurdu. İmparatorluğun artık tamamen eskimiş çağdışı yıkıcı kurumlarından, kamburundan kurtularak modern laik bir cumhuriyet kurmaya ve çağın en ileri ülkelerini yakalamaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti için Halifelik, sadece ve sadece bir ayakbağı oluştururdu. Halifelik kurumu, Cumhuriyet’in genç modern kurumlarını zehirlemekten başka bir işlev göremezdi... Kendi içinde düzeni sağlayabilmek için feodal unsurlara tasviye edecek gücü dahi bulamayan genç Cumhuriyet, koruyacağı Halifelik kurumu ile diğer Müslüman ülkeleri etkileyemezdi ama, kendi içindeki din temelli karşı-devrimci ayaklanmaların katlanarak artmasına yardımcı olurdu... Aynı kişinin hem Halife ve hem de Cumhurbaşkanı sıfatlarını taşımaya kalkışması, öncelikle din ve devlet işlerinin ayrılmaları anlamında laik kurumların oluşmasını ve laikliğin yaşama geçmesini engelleyeceği kadar, seçilmişler aracılığıyla yönetilen cumhuriyet rejimlerinin özüne aykırı bir durum doğururdu. İktidarını “göksel” bir kaynaktan alan güçle, iktidarını halktan alan bir güçün aynı elde birlikte olması, cumhuriyetin özüne aykırı olduğu kadar, sistemin işlerliğini ve toplumsal ilerlemeyi olanaksız kılan bir durumdu. Diğer yandan, ayrı bir kişiliğin şahsında temsiledilecek Halifelik kurumu ile oluşacak iki başlı iktidar, cumhuriyeti yıkma peşindeki iç gericiliğin ve dış emperyalist güçlerin ekmeğine yağ sürerdi sadece.

 

Hıristiyan inancını, başında dikenlerden bir taç ile acılar içinde çarmıhta can vermiş olan iyi yürekli İsa’nın kendisi kurmamıştır. Ölüler inanç yayamazlardı...  “O’nun ölmediğini, birgün geridönerek tüm insanlığı kurtaracağını” ve yine O’nun “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” kimliğiyle “tüm iyiliklerin kaynağı yaratıcı gücün kendisi olduğunu” yayan ardılları Hıristiyan inancının asıl kurucuları idiler... Matta, Luka, Yuhanna ve Pavlus tarafından kaleme alınmış dört farklı İncil (Yeni Ahit) kitabının en erken metinleri İsa’nın ölümünden yaklaşık 30 yıl sonrasına aittirler... Yahudi tapınağındaki tefeciliğe ve toplumsal haksızlıklara başkaldırısı ile haksever ve akıllı bir insan olduğunu göstermiş olan İsa, hakkında çıkartılan “ölümsüzlüğü”, “mucizeleri” ve “yaratıcı gücün kendisi olduğu” üzerine efsaneleri, boş inançları duymuş olsa idi, şaşkına gönerdi herhalde... Yine akıllı bir insan olan Muhammed, hiçbirzaman “ölümsüz” olduğunu ve “mucizeler” yaratabileceğini iddia etmeyecek, sadece “ölümlü mütevazi bir haberci olduğunu” söyleyecekti...

 

Sözkonusu boş inançların (hurafelerin) geniş halk yığınları üzerinde etkili olabilmelerinin başlıca nedeni, en güçlü yıllarını yaşamakta olan köleci Roma İmparatorluğu’nun karşı konulamaz ağır baskıları ve çaresiz insanların yaşama bağlanabilmek için bir umuda gereksinim duymaları idi. İnsan soyu, tarihsel ilerleme sürecinde, kendi yaratmış olduğu sosyal çelişkilerden ve doğa karşısındaki çaresizliklerinden kaynaklanan kötülüklere, üretmiş olduğu uzlaşmaz çelişkilerle dolu sınıflı toplumların ağır sosyal baskılarına karşı bir çıkış yolu bulma gereksinimi sonucu, içlerinden bir başka çaresize olağanüstü güçler vehmedebilmiştir...

 

Çağlar boyunca en ağır baskı dönemlerinde, sosyal değişim dönemlerinin boğucu kaos ortamları içinde sahneye çıkmış olan “peygamberler”le veya “olağanüstü güçlere sahip oldukları” sanılarak “kutsanan” kişiliklerle, aynı baskı ve kaos süreçlerinin “kahramanı” ve “kurbanı” olan kişiliklerle ilgili mükemmel psikolojik analizleri, sözkonusu dönemlerin toplumsal ve bireysel akıcı resimlerini, Giritli büyük romancı Nikos Kazancakis’in “Günaha Son Çağrı” romanında veya yine daha yeni terketmiş olduğumuz yüzyılın dev yazarlarından Brezilyalı Jorge Amado’nun bazı romanlarında rahatça bulabilirsiniz. Bu arada yine aynı konuyla ilgili olarak, büyük romancı Yaşar Kemal’in uluslararası değer taşıyan “Ortadirek” adlı romanını anımsamakta yarar vardır. Daha doğrusu, “Ortadirek”, “Yer Demir Gök Bakır” ve “Ölmez Otu” adlarını taşıyan üçlemesinde Yaşar Kemal, Toros dağlarının çaresiz yoksul köylülerinin, içlerinden biri olan Taşbaşoğlu’nu nasıl “keramet sahibi bir ermiş” konumuna yükselterek sorunlarını çözmeye çalıştıklarını ve köylülerle birlikte Taşbaşoğlu’nun bireysel dramını mükemmel biçimde anlatır...

 

Sonuçta Hıristiyan inancı, Roma İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemde tarih sahnesine çıkmış olduğu için, yaklaşık 300 yıl yeraltında çalışmak ve örgütlenmek zorunda kalacaktı. Bu durum ise sözkonusu dinin -devletin şekillenmesi ile atbaşı gelişmiş olan Sünni İslam inancından tamamen farklı olarak- devletten apayrı bir kilise örgütlenmesine sahibolmasına neden olacaktı. Ayrı bir ruhban sınıfının olmadığı Sünni İslam dünyasının ve devletten bağımsız bir cami-imam örgütlenmesinin olmadığı Sünni İslam geleneğinin tersine kilise, devletten bağımsız bir kurum olarak ve kendi ruhban sınıfıyla birlikte şekillenecekti...

 

Batılı anlamda laiklik anlayışının kökleri biryanıyla kilise örgütlenmesinin bu devletten ayrı kurumlar oluşturma geleneğine uzanıyor olsa da, süreç içinde kilise devlet işlerine, devlet yönetimine karışır hale gelmişti. Ekonomik ve politik güç kazanan kilise örgütlenmesi, kıralların egemenlik alanlarını gaspetmeye başlayacaktı. Bazı tarihi dönemlerde ise devletle tam anlamıyla bütünleşecekti. Sonuçta Vatikan bir devlet örgütlenmesine dönüşecekti... Vatikan’a başkaldırı süreci içinde Batı’da Protestan devlet kiliseleri şekillenecekti... Kilise, Vatikan, özellikle eğitim sistemi üzerinde bir tekel oluşturmuştu. Galilei Galileo (1564- 1642) örneğinde gözüktüğü gibi, Vatikan’ın kurduğu engzisyon mahkemeleri ile -dini dogmaları etkisizleştirecek ve dolayısıyla kilisenin güvenilirliğini ve iktidarını sarsacak- bilimsel gelişmeler kilise gücüyle engellenmeye çalışılmaktaydı. Kilise, toplumsal ilerlemenin, yeni doğan burjuva sınıfının gereksinim duyduğu bilim ve teknolojinin önünde bir engel oluşturduğu için, kilise örgütlenmesinin ve dini dogmaların devlet yönetimi ve özellikle eğitim sistemi üzerindeki etkilerinin tasviyesi anlamındaki gerçek laiklik anlayışı, tartışılamaz “gerçekler” anlamındaki dini dogmaların hukuk ve eğitim sistemlerinden tasviye edilmeleri anlamında çağdaş laiklik anlayışı, ancak burjuvazinin politik egemenliği döneminde sosyal yaşamda yer edebilecekti. Kilise örgütlenmesinin devlet işleyişinde ve özellikle eğitimde oluşturduğu kamburun kesilip atılması operasyonu, 1789 Fransız ihtilali ile ve daha da güçlü olarak emekçi sınıfların ilk iktidar deneyimleri olan Paris Komünü (18 Mart- 28 Mayıs 1871) sırasında yaşama geçirilecekti...

 

Kısacası Batı ülkeleri de dahil dünyanın heryerinde laiklik, özü itibariyle, kilise ve devlet örgütlenmelerinin, veya dini kurumlarla devlet kurumlarının basit biçimde ayrılmaları olayıyla sınırlı değildir. Laiklik, dini örgütlerle devlet örgütlerinin birbirlerinden bağımsız şekillenmelerinin çok ötesinde, hangi inançtan olursa olsun dini dogmaların, dinle ilgili kuralların, inançların, modern devlet yapılanmasının tüm kurumlarından ve özellikle de hukuk ve eğitim sistemlerinden uzak tutulmaları, buralara kesinlikle ve kesinlikle sokulmamaları anlamına gelmektedir... Aksi taktirde hertürlü ilerlemeye, pozitif değişime açık dengeli demokratik toplumsal yapılar oluşturabilmek, kadın-erkek eşitliği temelinde yeni sağlıklı nesiller yetiştirebilmek, özellikle ruh sağlığı yerinde nesiller yetiştirebilmek olanaksızlaşır... Dogmaların egemen olduğu toplumlarda ne kadın-erkek eşitliğinden, ne bununla yakın ilişki içinde olan demokratik süreçlerden ve ne de bilimsel-teknolojik ilerlemeden sözedilebilir. Kişi kültleri yaratma süreçlerinin temel taşları olan dogmalar, ancak değişik türden baskıcı rejimlerin, hastalıklı diktatörlerin ve bunlara dayanarak sömürülerini kalıcılaştırabilen emperyalist güç merkezlerinin işlerine yarar...

 

“Saman altından su yürütme” işlerinde uzmanlaşmış, “köprüyü geçinceye dek ayıya dayı demeyi” yaşam prensibi haline getirmiş, hileli dirhemler kullanarak kasasını doldurmayı hüner edinmiş, arkadan şişirilmiş uyuz beygiri küheylan gibi yutturma ustalığına sahip birtakım bezirgan tipler, alışmış oldukları pazarlamacı taktikleriyle, “laikliğin tarifini yeniden yapalım” gibisinden sözler gevelemektedirler... Bu hileli çabalar, kafasına şapka almak için dükkana girmiş müşteriye tezgahtarın takke satmaya kalkışması gibi birşeydir. Müşteri, “hayır bu şapka değil, bunu istemiyorum” dese de, yapışkan tezgahtarın, “aman beyfendi bu tarife bağlı, bizim buralarda buna ‘şapka’ derler, ve hem zaten bu size daha çok yakışıyor”, demeye kalkışmasına benzemektedir... Ömürleri boyunca laiklik ilkelerine karşı saman altından su yürütmüş ve laik sistemin altını çürütmek için elinden geleni arkasına koymamış olan kişilerin, “Demokrasi bir tranvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz.”; “Elhamdülülillah şeriatçıyım.”; “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor. Yahu, bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek!”, gibisinden sözleri rahatça etmiş olan kişilerin yeniden nasıl bir laiklik tarifi yapacakları doğrusu merak konusudur. Ayrıca, olay sadece tarifle sınırlı kalacak olsa, oldukça eylenceli olacaktır herhalde ama, şüphesiz bu iş tarifle sınırlı kalmayacaktır... (Recep Tayyip Erdoğan’a ait tırnak içindeki koyulaştırılmış cümleler için bak: Ruşen Çakır, Fehmi Çalmuk, Recep Tayyip Erdoğan, Metis Yayıncılık, Eylül 2001, http://dukkan.dharma.com.tr/V1/Pg/BookDetail/Number/1991 ; www.idefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=OTYKECQ2KT3TB4DV5NRC)  

 

Aslında özel ayrıntılı bir incelemeyi zorunlu kılan tarih içinde laiklik sürecinin, dini kurumların devlet yönetimi, hukuk ve eğitim sistemleri üzerindeki etkilerinin törpülenmesi süreçlerinin Batı’da rönesans süreci ile başlayıp atbaşı geliştiği rahatça söylenebilir. Şüphesiz laiklik derken, sadece devlet kurumları üzerindeki dini kuralların ayıklanmasını değil, aynızamanda kent yaşamının güçlendiği göreceli modern toplumlar içinde de dini kuralların ve dogmaların etkilerinin zayıflamasını, kişilerin dini kalıplarla düşünme ve davranma alışkanlıklarından kurtulmalarını anlamak gerekmektedir... İnişli çıkışlı ve ülkeden ülkeye dengesiz gelişen aynı süreç içinde Paris Komünü deneyiminin özel bir yeri olduğu inkaredilemez... Komün eski bürokrasiyi yokedip, tüm görevlilerin seçimle gelmelerini sağlamış ve maaş tavanının 6 bin Frank olduğunu bildirmiştir. Kilise ile devlet işlerini kesinlikle ayırmış, papazların maaşlarını kesmiştir. Paris okullarındaki tüm dini semboller sökülür, dinle ilgili herşey kaldırılıp atılırken, eğitim sistemi içindeki Kilise temsilcileri de kentin dışına sürülmüşlerdir. (daha fazla bilgi için bak: Yusuf Küpeli, PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI)

 

İslam tarihi içinde laiklik izleri taşıyan bir dönemin, vazgeçenler, dönenler, dışarıda kalanlar anlamında Mu’tazilah veya Haricilik doktrini Abbasi Halifeliği’nin resmi doktrini haline getiren yedinci halife Al-Ma’mun (yönetimi, 813- 833) döneminde yaşanmış olduğunu düşünüyorum... “Binbirgece Masalları”nın romantik karakteri olarak idealize edilmiş ünlü Halife Harun ar-Rashid’in İranlı bir cariyeden doğma oğlu olan bu aydınlanmacı Halife, İslam içinde rasyonalizmi temsileden Harici doktrinini; İslam felsefesi içine ilk kez Helenistik felsefenin katagorilerini ve metotlarını taşımış olan bu düşünce sistemini; insanın kendi davranışlarından sorumlu olduğu tezini savunan bu akılcı düşünceyi resmi doktrik haline getirmiştir. Hariciliği devlet doktrini haline getirmiş olan Halife Al-Ma’mun, aynızamanda’de, “Kuran’ın bir devlet dogması olduğunu” (827) ilanetmiştir... Peygamber’in “getirdiği” kitabın sadece devlete ait bir dogma olduğunu iddiasının ne anlama geldiğini açıklamaya gerek yoktur herhalde... Sadece devlete ait bir dogma olarak kabuledilen metinlere uyma zorunluluğu zayıflayacağı gibi, devlet yönetimi için yeni kurallar getirme kolaylığı da doğar. Zaten O, -geçmişte olduğu gibi- Halifelik kurumunu peygamberlik makamının bir temsilciliği olarak değil, doğrudan doğruya “yaratıcı” gücün temsilciliği olarak yorumlamıştır...

 

Burada laiklik açısından en ilginç olan, Al-Ma’mun yönetimi yıllarında tüm eski Grek bilimiyle ve felsefesiyle ilgili yapıtların arabçaya çevrilmiş olmalarıdır... Al-Ma’mun, Grek felsefesi ve bilimsel çalışmaları ile ilgili eserlerin çevrilmelerini bizzat cesaretlendirmiştir. Aynı amaçla Aklın Evi (Bayt al-Hikmah) adını alan bir akademi kurmuştur. Bu akademide çalışan çevirmenlerin çoğu Hıristiyanlardan oluşmuştur. Ayrıca yine O, İslam dünyasında bulunmayan en önemli Bizans (Doğu Roma) metinlerini getirtip çevirtmiştir. Bağdat merkezli Abbasi Halifeliği’nin sınırları içinde, İslam dünyasında bilimlere ilgi hızla artmıştır. Antik çağın astronomi bilgilerini dirilten İslami okullar doğmuştur. Sadece çeviriler değil, bizzat bilimsel araştırmalar da başlamış ve gelişmiştir. İleri’de Avrupa’da rönasansı da derinden etkileyecek yeni eserler üretilmiş, İslam dünyasında bilimin ve sanatın tüm dalları ve edebiyat çiçek açmıştır... Bu ancak mevcut egemen dini dogmaların baskısından kurtulmuş, göreceli özgür düşünebilen bağımsız bilim adamları, edebiyat adamları, sanat adamları ile gerçekleşebilecek bir süreçtir ve Al-Ma’mun yönetimi bu sürecin gelişmesini sağlayan özgürlük ortamını yaratmıştır. Dini dogmaların, kalıpların düşünsel yaşam üzerindeki baskılarının geriletildiği bu dönemin, modern anlamda laiklik düşüncesinin izlerini taşıdığını iddia etmek sanırım yanlış olmaz... (daha fazla bilgi için bak: Yusuf Küpeli,  Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam; 5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar )

 

Şimdiye kadar laiklik anlayışıyla ilgili olarak sadece Sünni İslam inancından sözetmemin, Sünni İslam geleneği ile Hıristiyan geleneğini karşılaştırmamın, Sünni İslam içinde devletten bağımsız bir cami-imam örgütlenmesinin olmadığından sözetmemin nedeni, Şia inancının ve İran’a egemen 12 İmam Şiası’nın farklı bir yol izleyerek gelişmesi ve Hıristiyan kilisesi gibi devletten bağımsız kurumlar oluşturması ile ilgilidir. Şia inancının türevlerinden olan Anadolu Alevi inancı ve bundan farklı bir başka Şia türevi olan Suriye Alavi inancı, herikisi de devletten ayrı kendine özgü kurumlara sahibolmuşlardır... Sünni İslam dünyası içinde kendi kimliğini korumaya çalışan yenik İran’ın eski Zoroastrian düşünce sistemini adım adım İslam içine taşıması ile şekillenip gelişen 12 İmam Şiası, doğal olarak devletten farklı kurumlara, ayrı bir örgütlenmeye sahibolmuştur... İran devletini birtakım çağına göre önemli reformlarla göreceli olarak modernleştiren Safavi Hanedanı’ndan Şah Büyük Abbas (I. Abbas, 1571- 1629) bile dini devletin denetimi altına almaya kalkışmamıştır. Bu nedenle İran’da Şia, -İslam öncesi- Sasani İmparatorluğu (254- 621) dönemindeki güçlü Zoroastrian ruhban sınıfı gibi bir cami ve imam örgütlenmesi geliştirmiştir. İktidar mücadelelerinde bunlar herzaman hesaba katılmaları gereken bir unsur olmuşlar ve sonunda halkın desteğini almayı da başararak 1979 yılında iktidara gelmişlerdir. Bilindiği gibi, Ayetullah Humeyni önderliğinde İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştur... (Şia hakkında daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli,  Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam; 9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

 

Müslüman göçünü almadan önceki adı Yathrib olan Medine’de din yayma çalışmalarıyla birlikte, aynı dini kurallar temelinde devlet örgütlenmesinin embriyonu da şekillenmekteydi... İlk Müslümanlar tarafından adı “Allah’ın Habercisi’nin Kenti” anlamına Madinat Rasul Allah, ya da “En Şanlı Kent” anlamına al-Madinah al-Muhawwarah olarak değiştirilmiş olan deniz seviyesinden 625 metre yükseklikteki Medine’de, devletin ilk bütçesi oluşturulacaktı... Mekkeli saldırganlara karşı ilk büyük zafer olan Bedr Savaşı’ndan (624) hemen sonra Peygamber Muhammed, elde edilen ganimetin beşte birinin yetimler ve yoksullar için ayrılması zorunluluğunu getirecekti. Gönüllü yardımların da bu fona dahildi edilmeleri sonucu devlet kasasının embiriyonu, başlangıcı oluşacaktı... Sonra sırasıyla diğer devlet kurumları örgütleneceklerdi... Aşiret düzeninden feodal anlamda daha merkezi bir devlet örgütlenmesine geçilme sürecini yaşayan Arap Yarımadası’nda Muhammed, bir yandan dini, diğer yandan doğum sancıları çeken devleti biçimlendilercekti. Ve sonuçta devlet gücü ile, politik-idari güç ile, bu devletin birleştirici ideolojisi, zamkı olacak olan dine ait güç, başlangıcından itibaren aynı elde temerküz edecekti... Muhammed 8 Haziran 632’de öldüğü zaman tüm Arab Yarımadası’na hakimdi ve kılıcı vaktinde eline almış olduğu için İsa gibi çarmıhtan “göğe uçmak” zorunda kalmamıştı. Zaten İsa eline kılıç bile almış olsa, güçlü Roma ile başedemezdi. Muhammed ve İsa’nın düşmanları farklı güçlere ve niteliklere sahiptiler...

 

Sonuçta, Peygamber Muhammed’in ardılı, yeryüzündeki temsilcisi anlamına gelen Halifelik postunu giyenler, hem politik-idari anlamda ve hem de dini anlamda önder konumuna yükseliyorlar, her iki erki de ellerine alıyorlardı... Her iki erkin de aynı elde birleşmiş olmasına karşın, tarihin akışı içinde bu egemenlik ile ilgili sürecin dümdüz bir çizgi izlediğini kimse iddia edemez şüphesiz. İç çatışmalarla dolu İslam tarihi boyunca Halifeler sürekli tartışmalı oldukları gibi, dini ve politik güç de hep birtakım parçalanmalar yaşamıştır... Hiçbirzaman Osmanlı İmparatorluğu gibi merkezi idari bir yapıya sahibolmayan Selçuklu Devleti şekillendiği zaman, 1055’de Tuğrul Bey ile politik erke egemen olan asker Türkler, Bağdattaki Sünni Halifelik kurumuna dokunmamışlardır. Sonuçta burada bir iki başlılığı görmek olasıdır ve daha karmaşık biçimler alarak süren süreçle ilgili örnekler uzatılabilir... Çöküş dönemlerinde merkezi feodal yapısı darbe yemiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nda ise her iki otorite aynı elde birleşmiştir ama, bu olay da sürecin dümdüz işlediği anlamına gelmez. İmparatorluğun yönetiminde dini etkilerin azaldığı veya çoğaldığı dönemlerin olmadığı anlamına gelmez... Fakat sonuçta, özü itibariyle, Hıristiyan geleneğinden tamamen farklı olarak Sünni İslam dünyasında, başlangıcından itibaren devlet erki ile dini erk aynı elde birleşmiştir. Cumhuriyeti kuran kişiler de bu gerçeğin bilincinde olarak reformlarını gerçekleştirmişlerdir. En azından reformların yapılış biçimlerinden, bu reformlara öncülük edenlerin bilgili ve çok akıllı insanlar olduğunu anlamak mümkündür. Şüphesiz burada önplana çıkan isim, sürecin asıl beyni ve motoru olan kişi, Mustafa Kemal’den (1881- 10 Kasım 1938) başkası değildir... Fakat tabii yine de eksik olan birşeyler, topallayan birtakım ayaklar vardır ki, günümüzde yaşanan koşullara ulaşılmıştır...

 

Her devrimi, her reformu ve bunlarla ilgili öncü kararkterleri, kendi ulusal yerel ve uluslararası toplumsal koşulları içinde değerlendirme zorunluluğu vardır. Dönemin toplumsal yapılanmalarını, bilimsel bilgilerin ilerilik düzeylerini, toplumların içinde oldukları nesnel ve öznel koşulları doğru bilgilerle ele alarak değerlendiremezsek, o toplumların içinden çıkan önemli tarihi karakterleri de sağlıklı biçimde değerlendiremeyiz. Önderlerin, içinden çıkmış oldukları toplumsal yapılarının ve zamanın egemen evrensel koşulların türevleri olduklarını unutmamalıyız. Aksi taktirde onlar hakkında gerçeklikten değişik ölçülerde kopuk, çarpık yargılara varabiliriz...

 

I. Dünya Savaşı’nın kanlı çatışmaları içinde özellikle okumuş aydın genç nesillerini yitirmiş olan; nüfusunun çoğunluğu kırsal alanda yaşıyan ve hemen hemen ciddi hiçbir endüstrisi olmayan; okuma yazma oranı çok düşük olan; özellikle Kürt halkının yaşadığı bölgelerde egemen feodal unsurlarla anlaşmak zorunda kalan; ve halen İmparatorluğun güçlü kültür mirasını, geçmişin kamburunu sırtında ağır bir yük gibi taşıyan böyle bir toplumda cumhuriyet rejimine geçmek ve özellikle laik bir düzeni egemen kılmak, çok kişinin hayal bile edemeyeceği olaylardır... Şüphesiz böyle bir toplumda Batılı burjuva anlamda demokrasilerin varolamayacağı da bir başka gerçektir... Tarihte birçok örnekte gözüktüğü gibi, bu tip demokratik gelenekleri zayıf, geniş köylü yığınları örgütsüz ve örgütlenme geleneğinden yoksun toplumlarda; değişik düzeylerde feodal ilişkilerin ve ataerkil kültürün egemen olduğu toplumlarda; ve daha birçok bakımdan zayıflıklar taşıyan toplumlarda, bu toplumları ileriye götürebilecek değişiklikler, gerçeklikten kopuk girişimlerle ve vaazlarla değil, ancak karşı-devrime yönelik olarak geleceğin yolunu açıcı haklı devrimci şiddeti doğru biçimde ele almasını bilenlerce gerçekleştirilebilir. Bu tip toplumlarda, toplumsal yapının gereği olarak, ister istemez birçeşit tiranlığa itilen halkçı önderler, halktan yana diktatörler ortaya çıkar. Bu tip toplumlarda belirli bir sınıfsal ve askeri güce dayanabilen ve devrimci şiddeti dengeli biçimde ellerine alabilen önder kadrolar geleceğin yolunu açabilirler ve Türkiye'de de bir ölçüde böyle olmuştur... Fakat yine ister istemez birçok yanlış da yapılmıştır; devrimci güçlerin halkla doğru sağlam ekonomik temeller üzerinde yeterli ölçüde birleşmesini sağlayabilecek ekonomik ve politik adımlar gerçek anlamıyla atılamamış, toplumu sürekli geriye çeken feodal unsurların tasviyeleri gerçekleştirilememiştir...

 

Kilise çanlarını indirtip eriterek top döktürten, Ortodoks Kilisesi’nin gücünü gerileten; modernleşmeye direnen boyarların kafalarını -idam platformu üzerine fırlayıp- balta ile gövdelerinden önce kendisi ayıran; Baltık’ta kurduğu ve St. (Aziz) Petersburg (1703) adını alacak liman aracılığıyla çok daha ileri Batı toplumlarına bir kapı açan; ilk kez Rusya’yı bir donanmaya kavuşturan; ilk gazetenin ve ilk bilimler akademisinin kurulmasını sağlıyan; idari, endüstri, ticari, teknoloji ve kültür alanlarında büyük reformlar gerçekleştirerek Rusya’ya dev adımlarla çağ atlatan Büyük I. Petro’da (Peter I the Great, 1672- 1725; yönetimi, 1689-1725) tüm bu işlerini, reformlara direnen güçlere karşı şiddeti doğru biçimde kullanarak başabilmiştir. Mevcut toplumsal yapı ve koşullar O’nu her işe karışan bir diktatör konumuna itmiştir doğal olarak... Daha 1500’lü yıllarda güçlü donanması ile tüm Akdeniz’e hükmedebilen bir Osmanlı İmparatorluğu’nun 1700’lü yılların başında ilk kez donanmaya sahibolan bir Rusya karşısında nasıl gerilediğini, Rusya’nın nasıl Osmanlı İmparatorluğu aleyhine genişlemeye başladığını düşünmek bile, Petro’nun yaptığı reformların toplumu canlandırıcı önemini kavramamıza yeter... İngiltere için VIII. Henry (1491- 1547), İsveç için Gustav Eriksson Vasa (1496?- 1560; kırallığı, 1523-60) kendi koşuları için aynı öneme sahip olan ve benzer birtakım özellikler taşıyan büyük karakterlerdir... (Boyar, o dönemin Rusya toplumu içinde varlıklı büyük toprak sahiplerine, kendilerine ait bir meclisleri olan aristokrat sınıfına, asillere verilen addır. Bu zengin toprak sahibi aristokrasi, sahibolduğu meclis aracılığıyla yönetimi manupule etmekte ve yararlarının aleyhine olabilecek tüm yeniliklere, reformlara şiddetle direnmekteydi. Büyük Petro bunların en önemlilerinin kafalarını kopartacak, güçlerini kıracaktı ama, feodal ilişkilerin, toprakta köleliğin tasviyesi için daha zaman gerekecekti... Aynı nedenle Rus tarihi inişli-çıkışlı acılı bir yol izleyerek sürecekti...)

 

Cumhuriyet’in kurulduğu zaman içindeki türkiye toplumunun sosyal-ekonomik bileşimini; kültürel yapısını ve geleneğini; ve daha önce de anlatılmış olduğu gibi Sünni İslam inancının devletle bütünleşmiş tarihi gelişimini dikkate alırsak, Halifelik kurumu kaldırılırken, modern bir medeni kanun kabuledilirken, dini kuralların ve dogmaların devlet yönetimi ve özellikle hukuk sistemi ve eğitim sistemi üzerindeki etkilerini kırabilmek için, laik bir düzeni kurabilmek için, dinin mutlaka ve mutlaka sözkonusu reformları yapan devlet tarafından denetim altına alınması gerekiyordu. Bundan daha gerekli ve doğru bir tavır olamazdı ve aynı nedenle doğrudan doğruya Başbakanlığa bağlı bir Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu ve imamlar devlet memuru olarak ve devletin denetiminde görev yapmaya başladılar... Laiklik adına Batı ülkelerinin çoğunda kiliselerin ayrı bir kurum olmaları gibi cami örgütlenmesi kendi başına bırakılamazdı- kaldıki daha 1500’lü yıllardan beri birçok kuzey ülkesinde devlet kiliseleri de vardı ve bunlar aynızamanda devletin ideolojik aygıtları gibi görev yapmaktaydılar... Zaten laikliğin özü de cami ve imamların kendi başlarının çaresine bakmaları, dini kurumların idari anlamda devletten bağımsızlaştırılmaları değil, dini kuralların ve dogmaların devletin işleyişinden, hukuk ve eğitim sisteminden uzaklaştırılmaları, ve ayrıca sosyal yaşam üzerindeki dini etkilerin de kırılması idi... Eğer Kemalist devrim camileri ve imamları kendi başına bırakacak olsa, “para sorunlarınızı da kendiniz halledin, kendi bütçenizi kendiniz yapın”, demeye kalkışacak olsa, karşısında bir anda muazzam ve örgütlü bir karşı-devrimci güç bulabilirdi. Ve bu güç emperyalist merkezlerden de ekonomik yardım almaktan asla çekinmezdi...

 

Dinin yukarıda özetlenmiş olduğu biçimle devletin denetimine alınması; aynı denetimin yardımı ile dini kuralların ve dogmaların sosyal yaşam üzerindeki etkilerinin zayıflatılmaya çalışılması; bu bağlamda ve yeni yasalarında yardımıyla kadınların eşit ve özgür vatandaşlar haline getirilme çabası; hukuk sistemi ve eğitim sistemi üzerindeki dini etkilerin ayıklanması çabaları, bunların hepsi Türkiye toplumunu ilerletici doğru adımlardı şüphesiz. Yalnız bu doğru adımların toplumsal yaşamda hızla ve kalıcı bir güçle yeretmelerini engelleyen, sözkonusu reformların önüne dikilen, ve karşı-devrimi sürekli besleyen feodal ekonomik ilişki biçimleri, bu biçimler temelinde yükselen çok güçlü bir feodal ataerkil kültür vardı...

 

Yönetim muhtemelen feodal güçlerin, özellikle Kürt halkının yaşadığı bölgedeki güçlü feodalizmin yapılan reformlar açısından yaratacağı sorunları şu veya bu ölçüde farketmişti ama, biryandan da eli mahkumdu; o sırada varolan gücü ve kadroları daha fazlasını gerçekleştirmesine, feodalizmi tasviye etmesine yetmiyordu. Ayrıca anlaşıldığı kadarıyla, Kemalist devrimi kendi ekonomik hedefleri ile sınırlı tutma çabası içinde olan, ağır bir emek sömürüsü ile sermaye birikimini hızla arttırmaya çalışan, ve asıl olarak tarıma dayalı göreceli ufak ve geri endüstrilerde yoğunlaşmış olan olan cılız ulusal burjuvazi, feodal unsurlarla çatışacak güçte değildi. Halen varlığını koruyan komprador burjuvazinin ise zaten böyle bir sorunu yoktu... Diğer yandan Türkiye işçi sınıfı, mevcut ekonomik yapıyla uyumlu biçimde henüz nicel ve nitel olarak çok zayıftı, toplumsal değişimi etkileyici bir güç olarak tarih sahnesine çıkamamıştı... Tüm bunların ötesinde toplumu modernleştirme çabalarının önünde aşılamaz bir engel gibi duran asıl miras, Kürt toplumunu bütünün bir parçası olarak tutabilmek amacıyla Kürt feodal beyleri, aşiret reisleri ve dini önderleri ile yapılmış olan geleneksel ittifaktı.

 

Osmanlı bölgeye 1514 Çaldıran savaşının ardından girmişti ve hem doğuya, hem kuzeye Kafkaslar’a ve hem de Basra’ya dek açılan yolun kapısı olan Kürt bölgesine savaşsız egemen olmuştu... Özet olarak bölge üç ayrı idari biçimle yönetilmeye başlanmıştı. Kürt beylerinin en güçlü oldukları bölgelerdeki sancaklara iç işlerinde tam bir serbesti, tam otonomi tanınmıştı. Diğerleri yarım otonomi sahibiydiler. Bu sancakların aralarına da doğrudan doğruya merkeze bağlı sancaklar yerleştirilmişti... Şüphesiz bu durum Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim biçimi açısından bir istisna idi ama, Kürtler açısından pek yeni birşey değildi. Bu Kürt feodal beyleri bölgeye egemen güçün emrinde çalışarak, savaşlara asker olarak yolladıkları toplumlarının kanını aynı egemen güce kiralayarak ranttan belirli bir pay almaya ve bu arada kendi egemenliklerini de koruyarak yaşamlarını sürdürmeye alışıktılar. Düzenleri binlerce yıldır bu şekilde sürmekteydi... Zaten bu konumları nedeniyle bölgelerinde binlerce yıldır süren farklı dış egemenliklere karşın dillerini ve kendilerine özgü feodal kültürlerini korumayı başaracaklardı... (daha geniş bilgiler için bak: Yusuf Küpeli, ZAMAN TÜNELİNDE KÜRTLERLE BİR YOLCULUK )

 

Mevcut otonominin sınırları 1600’lü yıllardan itibaren hukuken azalmaya başlasa da ve ilişkiler 1800’lü yılların başında ciddi biçimde bozulsa da, yönetim sisteminde bir istisna olarak Osmanlı, Kürt toplumunu hep kendi Kürt beyleri, dini önderleri aracılığı ile yönetmeyi sürdürecekti. Bu feodal beyler, aşiret reisleri ve dini önderler Cumhuriyet yönetimi içinde hukuken herhangi bir otonomiye sahip değillerdi şüphesiz ama, zaten bu otonomi haklarını daha Osmanlı döneminde yitirmeye başlamışlardı ama, yine de genç Cumhuriyet bu feodal beyleri, aşiret reislerini, dini önderleri tasviye edecek konumda değildi. Uzun süre de bu güçte olamayacaktı. İşler pratikte yine eskisi gibi yürüyecekti; bölgeye merkeze bağlı valiler, kaymakamlar vs. tayin edilmiş olsa da, Kürtler yine kendi dünyalarında yaşamayı sürdürecekler ve merkezi otorite ile ilişkiyi ağaları, beyleri, aşiret reisleri, dini önderleri aracılığıyla kuracaklardı asıl olarak. Dini önderlerin ve feodal beylerin öncülük ettikleri onlarca Kürt isyanı dahi, yine devletle anlaşabilen diğer kürt aşiretlerinin, dini önderlerinin yardımları ile bastırılabilecekti... Çok partili döneme geçilince de bu beyler ve dini önderler aynızamanda oy depoları olarak değerlendirileceklerdi...      

 

Binlerce yıldır egemenliğini sürdüregelmiş olan güçlü feodal ataerki kültürü sürekli besleyen feodal ekonomik ilişkiler ülke düzeyinde ve özel olarak Kürt halkının yaşadığı bölgede varlıklarını korudukları sürece, yapılmış olan sözkonusu üstyapı reformlarının pratikte etkileri ne ölçüde yaygınlaşabilirdi? Kadınlar özgürlüklerine ne ölçüde kavuşabilirler, eşit vatandaşlar haline gelebilirlerdi? Tüm bunların ne ölçüde pratikte güç kazanabilecekleri, halen yayılabilen sıkmabaş modalarından ve sürüp gitmekte olan töre cinayetlerinden bile rahatça anlaşılmaktadır ve daha yüzlerce kanıt sunulabilir... Sözkonusu idari ve hukuki reformları gerçekleştiren yönetim, ülkeyi demokratikleştirerek kurmaya çalıştığı laik düzeni sağlam temellere oturtma düşüncesi ile, ülkedeki tüm feodal kalıntıların kökünü kurutacak kapsamlı bir toprak reformu yapmaya kalksa ve bu arada özellikle Kürt beylerinin egemen oldukları topraklara yönelse, bunların ellerindeki toprakları üzerlerinde çalışan köylülere dağıtmaya kalksa, neler olabilirdi?

 

Şüphesiz ciddi sonuç alıcı bir toprak reformu, toprakların karşılığının ödenmeden elkonulmasını ve ardından dağıtılan bu toprakları alan köylülerin -kapitalizmin bir biçimi olan- üretim kooperatifleri içinde birleştirilerek modern tarıma geçmelerini gerekli kılmaktaydı. Elkonulan topraklar için ödenmeyen paralar, kooperatiflerde birleştirilen köylülerin makineli modern tarıma geçebilmeleri için gerekli temel yatırımın yapılması işinde kullanılacaktı şüphesiz. Aksi taktirde, toprakların paralarının ödenmesi halinde, hem feodal beyler ekonomik güçlerini sürdürebilecekler ve hem de dağıtılan topraklar için gerekli yatırım yapılamıyacak ve topraklar kolayca tekrar eski sahiplerine dönebileceklerdi... Fakat tüm bunların ötesinde, sözkonus topraklara herhangi bir ödeme yapılamadan elkonulabilmesi, ve bu toprakların yoksul köylülere dağıtılarak tüm feodal ilişkilerin tasviye edilebilmeleri, ve böylece ülkenin demokratikleştirilmesinin önündeki en önemli engelin kaldırılabilmesi için, herşeyden önce yoksul köylülerin bu eyleme kendi gönüllü rızaları ile katılmaları gerekmekteydi. Köylülerin toprağa büyük bir açlıkla yönelmeleri, herhangi bir beyin otoritesini hiçe sayan bir açlıkla yönelmeleri, büyük bir motivasyonla ve örgütlü olarak bu eyleme katılmaları gerekmekteydi. Yani böyle devrimci bir eylem için herşeyden önce toplumda psikolojik bir hazırlık hali, güçlü bir ruh ve örgütlülük olması gerekiyordu... İşte o zaman Türkiye toplumunda, ve özellikle Kürt halkının yaşamakta olduğu bölgelerde bu iş için eksik olan en önemli unsurlardan birisi de buydu... Köylüler hem feodal otoritenin derin etkisi altındaydılar, hem örgütsüzdüler ve hem de ayrıca köylüleri bu yönde örgütleyecek politik bir parti mevcut değildi... “Sol” çevrelerde 1960’lı- 70’li yıllarda işçi-köylü ittifakı üzerine temelsiz birsürü boş tartışma yapılmıştır ama, bu ittifakın vaktiyle yaşama geçtiği Rusya’da köylülüğü temsileden güçlü bir örgüt olarak Sosyalist Devrimci Parti vardı ve bu partinin yoksul köylülüğü temsileden asıl güçlü sol kanadı devrim sırasında Bolşevik Partisi ile ittifak kuracaktı. Lenin işçi-köylü itifakı üzerine yazarken, Türkiyedeki tek kulağı sağır papağanlar gibi işkembeden atmıyordu... Yine aynışekilde Bulgaristan’da Stanbolisky gibi önemli bir karakterin önderliğinde tekbaşına iktidara gelecek kadar ve henüz köylülerle ittifak kurulabileceğini farkedememiş olan, bu gerçeğin farkına isyandan üç ay kadar sonra varacak olan Bulgaristan Komünist Partisi uyurken tekbaşına anti-faşist ayaklanmayı başlatacak kadar güçlü bir köylü partisi vardı vs.. Türkiye’de ise o yıllarda birşey yoktu ve aslında bu temelsiz tartışmaların yapıldığı dönemde de benzer bir parti yoktu. Bu son anılan yıllarda köylülerde belirli bir motivasyon başlamıştı ama, örgüt yoktu...

 

O koşullarda -özellikle Kürt feodal beylerinin güçlerini kırmak amacıyla- toprakların köylülere dağıtılmaya başlandığını düşünecek olursak eğer, olacak olanların çok daha sonra Afganistan’da yaşanmış olanlara benzeyeceğinden emin olabilirsiniz... Köylüler ağalarının, beylerinin topraklarını almak istemeyecekleri gibi, aynı beylerinin ve dini önderlerinin “karılarınızı da dağıtacaklar, ortak mal yapacaklar vs.” gibisinden bir-iki kışkırtması ile merkezi yönetime karşı kolayca silaha sarılabilirlerdi. Ve birbirlerine karşı kullanılan Kürt feodal beyleri, dini önderleri birleşirler, Kürt bölgesindeki ayaklanmalar katlanarak artardı. Genç cumhuriyetin yönetimi bu ölçüde ağır bir baskının altından kalkamazdı. Tabii ülkenin diğer bölgelerindeki köylülerin de bu eyleme ne ölçüde gönüllü katılabilecekleri ayrı bir soru işaretidir... Cumhuriyeti kuranlar biryandan dinin devlet yönetimi, hukuk sistemi ve eğitim üzerindeki etkilerini yokedecek hukuki ve idari reformlarla sistemi modernleştirmeye çalışırlarken, alfabe ve kılık kıyafet reformları ile ülkeyi Batı’nın laik toplumlarına benzetmeye uğraşırlarken, diğer yandan tüm bu çabalarını sürekli torpilleyecek olan feodal unsurlarla anlaşmak zorunda kalmışlardır. Aslında bu gerçek, Türkiye toplumunun, laik kurumların en trajik açmazı olmuştur. Ve ülkede tarımda kapitalizm, sosyal açıdan en acı verici biçimde, büyük toprak sahibi feodal beylerin kapitalistleşmeleri, kapitalist tarım işletmecileri haline gelmeleri yoluyla, Prusya tipi denen yolla gelişmiştir... Sonuçta tüm bu ekonomik maddi süreçler, toplumun modernleştirilip demokratikleştirilme çabalarının, aynı amaca yönelik olarak yapılmış olan idari ve kültürel reformların, devlet yönetimine, eğitime ve toplumsal yaşama yerleştirilmeye çalışılan laiklik ilkesinin altının kolayca oyulmasına yardımcı olmuştur.

 

Artık ülkede biçimlenmeye başlamış olan mali-sermaye güçleri (endüstri-banka-ticaret sermayesi birliği) ile feodal unsurların politik arenada da işbirliği anlamına gelen bu süreç, anti-demokratik baskıların, laiklik ile ilgili konularda rahatça tavizler verilmesinin, din tüccarı politikacıların geçmişte olmayan bir cesaretle politika arenasında boygöstermeye başlamasının, kısacası giderek artan ölçülerde karşı-devrimin örgütlenebilmesinin yonu açacaktı... Batı’nın emperyalist güçlerine, özellikle ABD emperyalizmine yaslanma politikaları, daha doğrusu bunlara kapıları sonuna dek açma politikaları, aynı sürece daha büyük bir güç verecekti... Kapitalist-feodal işbirliğinin bir sonucu olan tarımda Prusya tipi kapitalist gelişme, köylülerin topraklarından çırılçıplar sürülmeleri, büyük kentlerin çevrelerinde altyapı hizmetlerinden yoksun gecekondularda yaşamaya başlamaları, işçi ücretlerini aşağıya çekmeye yarayan bir işsizler ordusunun yanında mafya örgütlenmelerine tetikçi veren bir kriminaller ordusunun da doğmasına yolaçacaktı... Diğer yandan, din tüccarı politikacıların ve bunları destekleyen emperyalist güç merkezlerinin planları ile uyumlu biçimde gelişen bu kontrolsuz toplumsal çözülme, yığınların başıboş sigortasız ortalıkta kalakalmaları, hertürlü sapkın tarikat için mükemmel bir kitle tabanının oluşmasına yolaçacaktı...

 

ABD yönetiminin 1970’li yılların ikinci yarısında tüm hızıyla başlattığı yeşil kuşak politikası ve bunun bir devamı olarak gerçekleşen 12 Eylül 1980 darbesi, tüm bu pisliklerin üzerine tüy dikmiştir. Sonunda iş, “laikliği yeniden tarif edelim” yoklamalarından “abdest suyu ile alyuvarlarları çoğaltma” kerametlerine ve sıkmabaşın Köşk’e dahi yerleşme planlarına dek gelmiştir... Toplumu modernleştirmeye çalışmış olan kişinin, ülkeyi süreç içinde demokratikleştirecek laiklik ilkesini ve ve yine aynı hedefe hizmet edecek kadın-erkek eşitliğini Türkiye toplumuna yerleştirmeye çalışmış olan kişinin evine sıkmabaşın girmesi artık tartışma aşamasını bile geride bırakmıştır. Ve sistemin tüm ilerici yanlarının altını oyanlar, resmi konuşmalarda “arka ayaklarını” gizlice kaldırarak, “cumhuriyete” ve “cumhuriyetin laiklik ilkesine” bağlılıklarını “laf olsun torba dolsun” mealinden geveleyip, “köprüyü tam anlamıyla geçinceye dek ayıya dayı deme” taktiğini uygulamaya çalışmaktadırlar günümüzde... Bu olanlarda yadırganacak birşey yoktur şüphesiz. Sistem, en rantiyer karakterlerin, tek ayak üzerinde hiç acı duymadan kırk yalan söyleyebilen psikopat karakterlerin yollarını açacak biçimde işlemiştir. Ve yönetimin en üst kademelerine oturmuş olan küçük dolandırıcılar, demokratik ve sosyalist güçlerin yolunu kesme hesaplarıyla, ve birbirlerine karşı oy kaygularıyla, sadece yerli feodal ataerkil güçleri beslemekle kalmamışlar, emperyalist merkezlerin emrinde komşu bir ülkede varolan feodal beyleri, Irak’ta yaşayan feodal güçleri dahi desteklemişlerdir...

 

Aslında, 1950’li yıllarda ve ardından gelen iki on yıl içinde Türkiye Cumhuriyeti kanımca ülkedeki feodal güçleri tasviye edebilecek adımları atabilirdi. Ülkenin demokratikleşmesine güç katabilecek, kadınları daha özgür eşit vatandaşlar haline getirebilecek ve pratikte yeterli ölçüde işletilemeyen laiklik ilkesini güçlendirebilecek gerçek bir toprak reformu bu yıllarda gerçekleşebilirdi. Yine aynı yıllarda -sanıyorum- köylülerin önemli birkısmı böyle bir adım için psikolojik olarak hazırlıklı idiler... Fakat o yıllarda da artık bu işi ve bununla bağlantılı diğer demokratikleştirme adımlarını atmayı başaracak toplumsal bir örgütlenme oluşamamıştı; “atı alan üsküdarı çoktan geçmişti”... Karşı-devrimi sürekli besleyen feodal unsurların tasviye edilememeleri sonucu, bu unsurlar, “saman altından su yürütme” taktikleri ile tek parti içine yuvalanıp uygun ortamı beklemişlerdi. Sonunda en uygun ortamda bu partiden koparak politika sahnesine bağımsız bir güç olarak çıkacaklardı. Bayar-Menderes önderliğinde, demokrasi havarisi rolünde dümeni ellerine geçireceklerdi. “Demokrat” sıfatını kullanan ve halen bazı çevreler tarafından böyle tanıtılmaya çalışılan sözkonusu politik parti, aslında en anti-demokratik güçlerin, büyük toprak sahipleri ile yeni palazlanmış olan mali-sermaye güçlerinin itifakından oluşmuştu... Türkiye Cumhuriyeti’ne en demokratik anayasasını vermiş olan 27 Mayıs askeri darbesi, halkın önemli çoğunluğunu desteğini de alarak ülkeyi demokratikleştirecek bir toprak reformu girişimi belki başlatabilirdi ama, darbenin başındakiler iç ve dış mali-sermaye güçleri tarafından hemen çembere alınacaklardı. Ortada bunları halkın gerçek yararları yönünde etkileyebilecek bilinçli bir örgütlenme yoktu... Bundan sonra başlayan başsız eksik bilinçlenme ve demokratik hareketlilik ise, CIA ve CIA’nın kullandığı birtakım yerli servislerin çabalarıyla kitlelerden kopuk terörün gölgesinde bırakılacak ve böylece tüm demokratik kazanımlar kolayca ezilecekti... Ve Türkiye günümüdeki durumuna dek gelecekti...  

 

Bu satırları yazana göre ve aslında, mevcut cumhuriyetin özellikle laiklik ilkesine yönelik tehlike herzamankinden çokdaha fazladır ve birtakım gösterilerle, iyi niyetli çağrılarla önlenemeyecek derecede olağanüstü önemli boyutlardadır. Yine bu cumhuriyetin yeterince demokratik olduğu iddia edilemese de, özellikle laiklik ilkesi gerçek anlamıyla kaldırılıp atıldığı zaman, olacak olanlar bugünü dahi aratacaktır...

 

Askerlerin çok iyi bildikleri gibi, mayın döşenen arazi eğer ateşle korunmazsa, küçük bir-iki zaiyatın ve biraz zaman yitirmenin ardından düşman birlikleri mayınları rahatça temizleyip yollarına devamedebilirler... Örgütlü  eylemle desteklenemeyen veya örgütlü eyleme dönüşemeyen sözler de, bir anlama, önceki cümlede açıklanmış olan bu gerçeğe benzerler. Bu sözler politik anlamda ne ölçüde gerçeği ifade ediyor ve doğru çıkış yolları gösteriyor olsalar da, eyleme dönüşemedikleri, örgütlü sistematik çabalarla birleşemedikleri sürece buğulu cama yazılmış gerçekler gibi uçar giderler... Madi ekonomik reformlarla desteklenemeyen idari-kültürel reforların süreç içinde uçup gitmeleri gibi sözlerde buharlaşırlar... O nedenle Türkiye toplumunun asıl gerksinimi olan laf değil, sonuç alıcı doğru demokratik kitlesel eylemlerdir. Kitleleri kendi asıl yararları yönünde ve en acil doğru hedefleri göstererek harekete getirecek eylemlerdir gerekli olan... Biryandan kitlelerden korkarken, sözün ayağa düşmesinden korkarken, diğer yandan da “aman laiklik gidiyor” diye çığlıklar atmanın anlamı ve yararı yoktur...

 

Yusuf küpeli,

 

10 Kasım 2006

yusufk@telia.com

bağlantılı metinler:

 

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

 

Yusuf Küpeli, Zehir, yavaş yavaş zehirlenen toplumlar

 

Yusuf Küpeli, “YÜZ TEMEL ESER” VE YOZLAŞMA ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

 

 

not 1, “teneke-davul” ve “ıslık çalmak” gibi sözcüklerle ilgili

 

Sözkonusu gerçeği, “teneke-davul” ve “ıslık çalmak” gibi sözcükleri de kullanarak ifade etmemin nedeni, ne birilerini aşağılamak, ne onların duyguları ile alay etmek ve ne de onları ürküten şeyleri hafife almaktır. Sadece ve sadece -bilgilerim oranında- bilimsel gerçeği doğru tesbit etmeye çalışmaktayım. Tekrarlamak gerekirse, karanlıkta korkularını bastırmaya çalışan “yiğitler”de ıslık çalma adetindedirler. Teneke- davul sesi veya ıslık sesi belki korkuyu biraz azaltır, sahibine yeni bir cesaret ve moral gücü aşılar ama, asıl süreçleri kesinlikle değiştiremez, tehlikeleri durduramaz… Çünkü, kafa ve kol emeğini satarak geçinen insanların -daha iyi bir yaşam için- bilimsel gerçeklere gereksinimleri vardır. Diğer yandan söz, ancak örgütlü eyleme dönüşerek zenginleşip işe yarıyacak değişiklikleri gerçekleştirebilir... Kafa ve kol emeğini satarak geçinenler katagorisine, tüm endüstri ve tarım işçileri, teknisyenler, mühendisler, hekimler, hukukçular, memurlar, profösörler, sanatçılar, zanaatkarlar, taşıma ve dağıtım sektöründe ve ayrıca hertürlü hizmet sektöründe çalışanlar, askerler gibi sıralanması çok daha uzun bir liste oluşturacak türden tüm çalışan kişiler, rantiyer olmayan ve üretime dolaylı dolaysız katkı sağlayan tüm insanlar girer.- Yusuf küpeli, 10 Kasım 2006

 

 

not 2, Avrasya deyiminin anlamı üzerine

 

Bazı kariyer sahibi “önemli” kişiler kulaktan dolma bilgileriyle TV kameraları karşısında “çok önemli” bilgiççe nutuklar atar ve akılları sıra topluma yol gösterirlerken, coğrafi bir kavram olan sözkonusu Avrasya deyimini sürekli yanlış kullanmaktadırlar. Aynı kişiler, Avrasya’nın coğrafi anlamda bir parçası olan Orta Asya’dan sözederken, bu bölgeyi “Avrasya” diye tanıtmaktadırlar. Kısacası, kendileri bile ne dediklerinin farkında değillerdir... Avrasya, ortak bir bitki örtüsüne, diğer ortak canlı varlıklara ve -doğusuna egemen Şamanizm gibi- genellikle ortak bir kültüre sahibolan, güney sınırları Çin’i yaklaşık ortasından bölen Yangteze (Chang) nehri, Himalaya’lar ve Zagros sinsilesi tarafından belirlenen, Arap Yarımadası’nın ve Kuzey Afrika’nın 30. paralelin üzerinde kalan bölümlerini içine alan ve şüphesiz aynızamanda tüm Avrupa kıtasını içeren dev kara parçasının ortak adıdır. Kısacası, 30. paralelin üzerinde kalan Asya’nın ve Avrupa’nın ortak adıdır Avrasya. Pasifik Okyanusu’dan Atlantik Okyanusu’na dek uzanan ve 30. paralelin üzerinde kalan dev kara parçasına verilen addır Avrasya. Bu paralelin altında kalan Hindistan ve bağlantılı kara parçaları içi ise, “alt kıta” deyimi kullanılmaktadır.- Yusuf küpeli, 10 Kasım 2006  

 

 

not 3, Yugoslavya deneyi ve birtakım diğer trajik deneyler üzerine

 

Ülke içindeki ve dışıdanki bazı politika sarraflarının, emperyalist merkezlere bağımlı sahtekar demagog politikacıların, “af” çıkartılırsa sözkonusu şiddete dayalı örgütlenmelerin yokolacağı, tüm etnik sorunların “çözüleceği” üzerine sözleri, ya gündelik hesaplarla söylenmiş gerçeklikten uzak gevezeliklerdir, ya da emperyalizmin bölgeye yönelik planlarının yaşama geçirilmesine yarayan taktiklerin bir parçası olan dolandırıcılıklardır... Şüphesiz politik olmayan birtakım toplumsal suçlar karışmış kişilerin ve özellikle politik amaçlara yönelik şiddet uygulamalarına karışmış olanların, çıkartılacak yeni yasalarla özgürlüklerine kavuşturulmaları sonderece insancıl olumlu bir tavırdır. Buna karşın, tüm bunlar tekbaşına şiddetin yeniden doğmasını engelleyecek adımlar olmaktan ve özellikle karmaşık etnik sorunları çözmekten uzak tedbirlerdir. “Af” yasası olarak adlandırılan adım, toplumda olumlu değişikliklere yolaçabilecek uygulanabilir yepyeni ekonomik ve yasal birtakım girişimlerin destekleyici parçası olarak atılabilecekse, işe yarar. “Af” yasası denen olay, tehlikeli anti-demokratik süreçlere kaynaklık edecek parçalanmaların önünü alabilecek diğer yatırımlarla birlikte gündeme gelebilecekse, toplumsal pozitif bir işlev görebilir. Aksi taktirde, sadece zaman, para ve umut kaybına yolaçmaktan başka işlevi olamaz...

 

Bölgedeki demokratik süreçleri canlandırıp geliştirecek ulusal ve uluslararası ekonomik-toplumsal-politik operasyonlar yapılamadan, emperyalist güçlerin bölgeye yönelik tüm müdahaleleri engellenemeden, ekonomik dengeler sağlanamadan, feodal ataerkil kültür ve ilişkiler gerçek anlamıyla tasviye edilemeden yapılacak “af”lar, verilecek birtakım biçimsel haklar, sadece ve sadece kaosa gidişi hızlandıracaktır. Mevcut durum sonderece acı verici ve çözümsüzlükler içeriyor olmakla birlikte, egemen toplumsal-ekonomik düzen, feodal kültür ve emperyalist bağımlılıklar korunarak atılacak bu tip adımlar sadece ve sadece emperyalist müdahaleye kan taşıyacaktır. Yani, geniş halk yığınlarının yararları açısından eskisinden daha iyi değil, daha da kötü olunacaktır...

 

Sorunlar ve toplumsal yapının şekillenişi açısından birtakım önemli farklılıklar taşıyor olmakla birlikte Yugoslaya’da yaşanmış olanlar bu gerçeğin en tipik örneklerinden birisidir... Yugoslavya Halk Cumhuriyeti, -Sovyetler Birliği anayasasını örnek alan- federatif bir anayasa ile birlikte Kasım 1945’de ilanedilmişti. Bu yapı içinde değişik federe cumhuriyetlerin nüfus bileşimleri homojen değildi; Sırplar nasıl değişik cumhuriyetlerde yaşıyorlarsa, değişik cumhuriyetlerin halklarıda Sırp bölgesinde yoğun biçimde vardılar. Ülke yönetimini demokratikleştirerek cumhuriyetler arasındaki ilişkileri daha dengeli hale getirebilmek ve böylece birliği sağlamlaştırabilmek amaçlarıyla 1968, 1971 ve son olarak ta 1974 yılında birtakım anayasa değişikliklerine gidildi. Bu son anayasa değişikliği ile federe cumhuriyetlere geniş bağımsız yetkiler tanındı. Yani, yönetimde desantralizasyon (decentralization) politikaları ile halklar arasında birliğin sağlanacağı ve yönetimin demokratikleştirilerek kolaylaştırılacağı sanılmıştı... (daha genişbirtakım bilgiler için bak: Yusuf Küpeli, Tarihin İzinde Balkanlkar ve ABD, Nisan 2000, Ankara)

 

Bu satırları yazana göre, sözkonusu değişiklikler yapılırken, iç ve dış politikaların giderek artan ölçülerde iç içe geçiyor olmaları süreci unutulmuştu. Dünyanın bozulmakta olan eski uluslararası ekonomik-politik dengeleri içinde uslarüstü mali-sermaye güçlerinin ulusal iktidar merkezlerine yönelik olarak kazanmakta oldukları global güç, emperyalist merkezlerin ulusal sınırlar içindeki değişik halklar, etnik guruplar ve ulusal ekonomiler üzerinde yaratmakta oldukları ağır çekim gücü hesaba katılmamıştı. Anlaşılan, sözkonusu anayasal değişiklikler yapılırken, sanki Yugoslavya tamamen bağımsız bir planetmiş gibi düşünülmüştü ama, gerçek bunun tam tersiydi...

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile tamamen bozulan uluslararası politik dengeler, baştanberi hiç boş durmamış olan emperyalist servislerin de yardımlarıyla alttan alta işlemekte olan parçalanma süreçlerini bir anda açığa çıkartıp hızlandıracaktı. Merkezi otoriteyi zayıflatan, altı federe cumhuriyetin ve iki otonom bölgenin yönetimlerine ve komünist partilerine geniş yetkiler tanıyan anayasa değişiklikleri, bu değişikliklerle amaçlanmış olanın tam tersine, yerel milliyetçi duyguların güç kazanmasına ve bütünün ortak yararı yerine bölgesel dar yarar hesaplarının ön plana çıkmasına yardımcı olmuştu. Desantralizasyon politikaları, emperyalist merkezlerden “çöplenme” gibi ham hayalleri, kısa vadeli fırsatçı yarar hesaplarını ve sonuçta bunlarla bağlantılı ayrılık eğilimlerini güçlendirmişti... Yugoslavya’nın merkezi yönetiminden çok daha gözalıcı pırıltılı zenginliklere sahibolan, Yugoslavya birliği varlığını koruduğu sürece bu pırıltılı dünyasını halkların gözünü boyamak için kullanabilen emperyalist merkezler, bu merkezlerin Mephistophales yapılı politikacıları, sözkonusu desantralizasyon politikasının yaratmış olduğu politik-düşünsel iklimden daha elverişli bir durum bulamazlardı herhalde. (Mephistophales, tatlı vaatlerle, önüne serdiği pırıltılı dünyalarla Dr. Faust’un ruhunu satınalan şeytanın adı.)    

 

Ayrıntıya girmeden bir-iki cümle ile sözedip geçmek gerekirse... Hırvatistan’da aşırı milliyetçi faşist USTAŞA, zaten baştan beri, Vatikan tarafından ve Federal Almanya dış istihbarat servisi BND tarafından el altından beslenmekteydi (BND; Nazi askeri istihbaratının doğu bölgelerinde komutanlığını yapmış olan General Reinhard Gehlen’in eski SS ve Gestapo görevlileri yeniden örgütlemesi ile şekillendirilmişti. Gehlen, bu işinden önce CIA’nın kuruluşuna da önemli yardımlar yapmıştı.) İleride Federal Almanya Dışişleri Bakanı olacak olan Klaus Kinkel, BND’nin başkanı oldugu yıllarda, 1980-1981’den itibaren elindeki tüm olanakları Yugoslavya’nın parçalanması için seferber edecekti... Şaban Poluza örgütü gibi daha önceki dış bağlantılı birtakım karşı-devrimci örgütlenmeleri biryana koyarsak, son anayasa değişikliğinin yapıldığı 1974 yılında, “Kosova Ulusal Kurtuluş Cephesi” adlı gizli bir örgütün varlığı ortaya çıkartılmıştı. Aynı 1970’li yılların sonunda benzer sekiz örgüt politika sahnesinde gözükecekti. Bunun ardından, 1980’li yılların Kosovası’nda, Türkiye’deki birtakım ekstrem “sol” guruplaşmaların adlarını çağrıştırır biçimde “Kosova ve Yugoslav Arnavutlugu’nun Diğer Parçalarının Kurtuluş Hareketi”, “Kosova Marksist-Leninist Örgütü”, “Yugoslavya Arnavutlarının Marksist-Leninist Komünist Partisi”, “Kızıl Ulusal Cephe” adlarını taşıyan belli başlı dört gizli örgüt politika sahnesinde boy gösterecekti. İçlerinde faşist kriminal unsurları da barındıran bu dört örgüt, CIA’nın çabaları ve desteği sonucu 1990’lı yıllarda, UCK veya KLA adları ile yeniden örgütlenip birleşik kriminal bir güç olarak silahlı kışkırtıcı eylemlerini başlatacaktı...

 

Kendilerinin de açıkça itiraf ettikleri gibi, bunların (UCK üyelerinin) amaçları halkın desteğini de kazanarak kendi güçleri ile bir sonuca ulaşmak değildi. Zaten bunu başarabilecek güçte de değillerdi. Halkın çoğunluğunun desteğini hiçbirzaman kazanamıyacaklardı. Kosova’nın barış yanlısı cumhurbaşkanı İbrahim Rugova halkın desteğini hep arkasında bulacaktı... En güçlü oldukları dönemde bile bunların, UCK veya KLA adlı örgütlenmenin militan sayısı 30 bini aşmayacaktı. Üç parçalı marjinal bir örgütlenme olarak kalmaktan kurtulamıyacaklardı... Örgüte üye militanlar, toplumun en düşük eğitimli, en geri kesimlerinden ve kriminal unsurlardan gelmekteydiler... Birleşmiş Milletler’in, ABD Adalet Bakanlığı’nın, Fransız ve Alman servislerinin raporlarına göre, Doğu’dan gelen uyuşturucunun Avrupa’da dağıtım işini de ağırlıklı olarak aynı kriminal örgütlenme yapmaktaydı ama, bu konumları CIA’nın ve diğer belli başlı emperyalist servislerin UCK veya KLA adlı örgütlenmeyi desteklemesi için bir engel oluşturmuyordu. Sözkonusu örgütlenmenin tek amacı, asıl görevi, Yugoslavya yönetimini sinirlendirerek Yugoslav ordusunu ve polisini karşı bir teröre çekmek ve böylece dış müdahalelerin ortamını hazırlamaktı... Bunda da başarılı olacaklardı...

 

“Marksist-Leninist”, “kızıl”, “komünist” sıfatlarını taşıyor olmak, bu tip örgütlenmelere özgü sembolleri taşımak, gerçekte “komünist” veya “Marksist-Leninist” olmaya yetmemektedir. Diğer yandan, sözkonusu sıfatları taşımalarına karşı gerçekte hiçbirzaman böyle olmayan ekstrem “sol” örgütlenmelerin hepsinin eklektik (yamama) ideolojileri veya düşünce sistemleri, değişik milliyetçi ve faşist düşüncelerle karışık olarak ortaya çıkmaktadır. İçlerinde kriminal unsurları da barındıran bu tip yapılanmaların sonuçta emperyalist merkezlerle hertürlü işbirliğine gitmemeleri için bir neden yoktur ve Yugoslavya’da, Kosova’da ve başka coğrafyalarda bu gerçek yaşanmıştır, yaşanmaktadır... Özellikle emperyalist servisler tarafından çok iyi bilinen bu gerçeğe karşın, anti-komünist demagojik propogandanın bir gereği olarak, hastalıklı faşist ideolojileri de içinde barındıran sözkonusu yapılanmalar ve bunların çoğu kez psikopat karakterli birtakım kriminal yöneticileri, aralarında Türkiye gibi ülkelerinde olduğu birçok yerde sanki “komünist” imişler, “marksist-Leninist” imişler gibi tanıtılmaya çalışılmaktadırlar...

 

Sonuçta, Yugoslavya federe cumhuriyetlerinin ve otonom bölgelerinin hiçbirinde herhangi bir kültürel milliyetçi baskı olmamasına, örneğin Kosovo’da -Yugoslavya’nın üçüncü büyük üniversitesi olan 35 bin öğrenciye sahip- bir Arnavut Üniversitesi’nin bulunmasına, ülkede arnavutça yayın yapan TV ve radyo istasyonlarının bulunmasına, yine aynı dilde yayın yapan onlarca gazete ve dergi olmasına karşın tüm ipler kopacak, üst üste gelen kışkırtmaların ardından olaylar kanlı bir çatışma sürecine evrimleşecekti...

 

Önce, emperyalist merkezin gerçek hesabına uygun müdahaleyi yapmaya elverişli belli bir limite kadar kanlı çatışmalar seyredilecek, bu çatışma sürecinde biryandan timsah gözyaşları dökülürken, diğer yandan ağır basması istenilen tarafa el altından silah yardımı ve satışı yapılacaktı... Ne Amerikalı diplomat Richard Holbrooke’nin başkanlığında Dayton’da yürütülen süreçle Bosna Hersek sorunu çözülecek ve ne de Rambouillet “barış” görüşmeleri gerçekten barışı sağlamak amacıyla toplanacaktı. Dayton ile Bosna-Hersek problemi ileride istenilen bir zamanda yeniden patlatılmak üzere dondurulurken, Rambouillet ile de Yugoslavya son kez ve geriye dönülemez biçimde savaşa kışkırtılacak ve 78 gün süren bombardımanla ülke II. Dünya Savaşı sonrası kadar bir yıkımla yüzyüze bırakılacaktı...    

 

Zaten başlangıçta’da -Türkiye’deki İstanbul ve çevresi gibi- daha zengin olan ve birlikten olaysız kopan ve hemen AB’ye yamanabilen Slovenya’yı ve yine baştanberi batılı servislerin güçlü av alanı konumundaki Katolik Hırvatistan’ı bir ölçüde saymazsak, özellikle Bosna-Hersek ve Kosova halkları ve diğer federe cumhuriyetlerin halkları federal Yugoslav devletinin parçası oldukları günlerden daha özgür, daha demokratik ve daha zengin bir konuma gelemeyeceklerdi... Özellikle Bosna-Hersek ve Kosova geçmişe göre çok daha fazla yoksullaşacaklar ve birlik dönemindeki vatandaşlık haklarından dahi yoksun kalacaklardı... Örneğin, Bosna-Hersek, sömürge valisi rolü üslenen bir Yüksek Temsilci tarafından yönetilmektedir (The Office of the High Representative: http://www.ohr.int/index.html ). Aynı olaylar içinde Sırbistan halkının da eski konumuna göre çok derin bir yoksulluğa itildiğini ve ayrıca kullanılan seyretilmiş uranyumlu mermilerin ve diğer yıkımların da etkileriyle doğanın çok ağır bir tahribata uğramış olduğunu hatırlamakta yarar vardır. Sonuçta parçalanma, federe cumhuriyetlerin halklarının ezici çoğunluğuna, emperyalist merkezler tarafından vadedilen pırıltılı bir dünya değil, tamiri çok zor bir yıkım ve yoksulluk getirmiştir.

 

Yugoslavya parçalanmadan da değişen dünya düzenine uyum sağlayıp ekonomik ve politik gelişmesini sürdürebilirmiydi?, sorusuna ne yanıt verilebilir? Artık olan olmuştur. Bilim kurgu fantezilerin dışında, tarihte ve kişilerin gerçek yaşamlarında geriye dönüp herşeye yeniden başlayabilmek olası değildir ama, tarihi süreçlerde ve kişilerin yaşamlarında kaçınılamaz tek alternatifler olmadığını da bilmek gerekir... Elbette Yugoslavya için farklı çıkış yolları ve hatta bu satırları yazana göre birliği koruma alternatifi mevcuttu... Yugoslavya ile ilgili olarak üst üste yapılan yönetim hataları ve bu hataları besleyen uluslararası etkiler üzerine doğru gerçek verilerle sağlıklı olarak düşünebilemek, kıssadan hisse çıkartılmasına, veya Yugoslavya’nın öyküsünden (kıssasından) ders çıkartılmasına, benzer hataların tekrarlanmamasına yardımcı olabilir...

 

Ortadoğu adı verilen coğrafya da yaşananlar da dahil tüm bu olaylardan çıkartılabilecek en önemli ders, sanırım, ülkesel ve bölgesel sorunlar üzerine düşünürken, başkalarının, özellikle emperyalist merkezlerin beyinleriyle değil, ulusal ve uluslararası tüm süreçleri doğru biçimde hesaba katarak yaşanılan ülkedeki halkların gerçek yararları yönünde kendi beyninle düşünmeye çalışmaktır. Çünkü, elçileriyle, değişik kurumlarıyla, “koordinatör” vs. gibi sıfatlar taşıyan temsilcileriyle sözde “dostlarının” sorunlarına çözümler getirmeye çalışan emperyalist merkezlerin, halkların gerçek yararları yönünde çözümlerden herhangi bir yararları olamayacağını bilmek gerekir. Emperyalist merkezlerin “çözüm” sözcüğünden anladıkları, olayları kendi emperyalist yararları yönünde manupule edilmelerinden başka birşey değildir. Emperyalist yararların ise halkların gerçek yararları ile yüzde yüz bir çelişki içinde oldukları ortadadır.

 

Emperyalist merkezlerin, özellikle Washington’un iğvasına (baştan çıkartmasına) uyarak yapılan işlerle ilgili sonuçlar üzerine en somut kanıtlar, CIA tarafından beslenip desteklenen Mücahidin ve daha sonra yine aynı güç tarafından kurulup desteklenen Taleban gibi örgütlenmelerin ve bunların varlıklarını sürdürdükleri ülkenin halklarının başlarına gelen felaketlerdir. Vaktiyle emperyalist merkezler tarafından “hürriyet savaşçıları” olarak tanıtılıp beslenen bu güçler, günümüzün değişen koşullarında aynı merkezler tarafından rahatça “terörist” olarak adlandırılabilmektedirler... Bu güçler “hürriyet savaşçısı” olarak adlandırılırlarken de Afganistan halklarının yararları hesaba katılmamıştı, şimdi de katılmamaktadır... Yine küçük yararlar peşinde emperyalist merkezlerin beyniyle düşünme olgusunun elle tutulur kanıtlarından biri, iktidara gelişi ve İran’a yönelik savaşı dahil tüm eylemleri Washington tarafından desteklenen, Kuveyt’in işgali için günün Bağdat’taki ABD büyükelçisi April Guisseppe’nin onayını almış olan Saddam Hüseyin’in ve Irak halkının başına gelenlerdir...

 

Henüz Irak’ta yaşananlar ölçüsünde felaketlere yolaçmış olmasa da, Türkiye’de yaşama geçirilmiş olan Washinton merkezli birtakım politikaların, müdahalelerin yaratmış olduğu toplumsal tahribatları, bunların güne taşımış oldukları ağır sorunları aynı alınması gereken derse dahil etmek gerekir... Türkiye’yi yönetenlerin halkın gerçek yararları yönünde kendi beyinleriyle değil, ağırlıklı olarak Washington merkezli düşündükleri gerçeğinin, veya ülkenin iç ve dış politikaları ile ilgili kararları ağırlıklı olarak emperyalist merkezlere ihale ettikleri gerçeğinin en açık kanıtları, Soğuk Savaş yıllarında yaşanan politik gelişmelerde gizlidir.

 

Aynı yıllarda büyük bir uysallıkla ABD’nin ve Washington merkezli NATO politikalarının kuyruğuna takılınmış olduğu, ABD’nin Batı Pasifik’teki emperyalist yararlarını savunmaktan başka amacı olmayan binlerce kilometre mesafedeki Kore Savaşı’na asker yollamaktan, Anadolu gençlerini oralarda ABD’nin saldırgan yararları için öldürtmekten bellidir. Küba krizi günlerinde Türkiye’deki varlıkları açığa çıkan ve Türkiye yönetimine sorulmadan pazarlık masasına konan -halktan gizli- nükleer başlıklı orta menzilli füzelerin ülkeyi nükleer bir hedef haline getirmiş olmasından bellidir. Petrollerini millileştiren Irak gibi komşu bir ülkeye yönelik Washington merkezli provokatif eylemlere ortak olmaktan, Irak’ın iç işleriyle ilgili olarak bu ülkenin kuzeyine yönelik -ABD güdümlü- ahmakça politikaları yaşama geçirmekten bellidir. Askeri teknolojilerde ABD ve İsrail’e bağımlı kılınmaktan, bu bağımlılığın yarattığı tutsaklıklardan, ileri teknolojilere dayalı yerli endüstrileri geliştirme çabası yerine milyarları ABD askeri-endüstri komplekslerine yatırmaktan bellidir. Ülkedeki ağır-aksak sosyalist gelişmeye yönelik saldırılarda, provokasyonlarda CIA beslemesi yerli servislerin ve örgütlenmelerin oynadıkları rollerden, 12 Eylül Washington darbesiyle birlikte ABD’nin yeşil Kuşak politikasını Türkiye’de de yaşama geçirmekten, bu politikayla uyumlu olarak yolları açılan tarikatların günümüzde kazanmış olduğu güçten bellidir. Ve aynı gücün okul kitaplarına yansıyan “abdest suyunun alyuvarları nasıl çoğalttığı” üzerine söylemlerinden bellidir. Irkçı faşist Avengelist kilisesinin bilimsel evrim teorisi karşıtı “yaradılış” hurafelerinin okul kitaplarına girmesinden bellidir. Tüm bunları beğenmeyenlerin “analarını alıp gidebilecekleri” üzerine söylemlerden bellidir...

 

Peki, öncesi de olmakla birlikte, özellikle 1950’li yılların başından beri kendi beynini biryana koyarak geleneksel rantiyer rahatlığıyla, hazır yiyici mantalitesiyle Washington merkezli olarak düşünmeye başlamaktan, ülkenin geleceği ile ilgili ekonomik ve politik kararları Washington’a ihale etmekten dolayı kazanılan ne olmuştur? Verilenlerle alınanlar arasında nasıl bir denge veya ortada ne ölçüde bir açık vardır? Bu sorunun yanıtı, emperyalist merkezlerin beyinleri ile davranma alışkanlıkları içinde olanların, aynı merkezin istemleri dışına çıkma belirtileri gösterdikleri an kafalara geçirilen çuvallarla açıklık kazanmıştır...

 

Emperyalist güç merkezleri vermez, alır; kendisini kullandırtmaz, ucuza kullanır ve işi bitince kullanmış olduğu aygıtı rahatça kaldırıp çöpe atar. Bunun tersi, sistemin işleyiş yasalarına aykırıdır zaten... Emperyalist merkezlerle kurulan “ortaklık”ta sürekli olarak kimin kazançlı çıkmış olduğu bellidir ama, kullanılan tarafta kazançlı çıkan birileri olmamışmıdır hiç? Ülkesini pazarlayan politikacıların ve sınırlı sayıda mali-sermaye gücünün aynı ilişkiden belirli bir kazanç elde ettikleri bellidir ama, onların kazançları da yine kullanılan ülkenin halkının sırtından çıkmıştır, çıkmaktadır. Yani bu kazanç sahipleri de, yaptıkları satıştan düşük birmiktar kazanç sağlayan birçeşit komisyoncu gibidirler. Ve şüphesiz aynı tiplerin herhangi bir deneyden ders almaları beklenemeyeceği için, burada yazılanlar sadece yurtseverler içindir... Malesef halen gözüken gerçek, yeryüzünde hızla değişmekte olan ekonomik ve politik süreçler ve dengeler içinde Türkiye’nin rotasını açıkça belirleyememiş olduğudur. Ülke, dümenciden yoksun ve rotası belirsiz bir tekne gibi, emperyalist merkezlerden gelen dalgalanmalara kendisini bırakmış sürüklenip gitmektedir. Bu beyinsizlik ve kendine özgü rotasızlık alışkanlığının bedelinin nasıl ödeneceği ise yakın gelecekte ortaya çıkacaktır.- Yusuf küpeli, 10 Kasım 2006     

 

 

not 4, “şıracının şahidi bozacıdır” özdeyişine uygun savunma ve bilim ve dogmalar ve politik iktidar üzerine

 

Evrim teorisine saldırısıyla laik bilimsel eğitime yönelik yıkıcı kampanyaya ortak olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın avukatlığına “netcevap.org” adresli bilim düşmanı garip bir sitenin soyunmuş olduğunu tesadüfen keşfettim. Sadece bilimsel evrim teorisine değil, yeryüzündeki tüm önemli bilimsel buluşlara, keşiflere, binlerce yıl öncesinin dogmalarına sarılarak, tamamen bilim dışı argümanlarla saldıran ve Batı kaynaklı emperyalist merkezler tarafından üretildikleri şüphe götürmez bitakım gözboyayıcı metinleri ve kitapları, asabi saldırgan bilimdışı iddialarına kaynak göstermeye çalışan bu site, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın içine sürüklenmiş olduğu acıklı durumun tipik göstergelerinden biri olmaktadır... Şüphesiz şıracılık, bozacılık gibi meslekler de diğer tüm üretici işler kadar saygıdeğerdirler ama, insanlar geçmişte, her kişinin benzeriyle yanyana gelebileceğini ve bu benzerlerin birbirleri için yalancı tanıklık yapabileceklerini ifade edebilmek kaygısıyla, “şıracının şahidi bozacıdır” özdeyişini üretmişlerdir. Ve sözkonusu bilim düşmanı sitenin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın laikliğe yönelik saldırısını savunmaya çalışması, akla hemen, “şıracının şahidi bozacıdır” özdeyişini getirmektedir...  

 

Sözkonusu “sıkmabaşlı” ve “cübbeli” site, bilimsel evrim teorisi geliştirilirken henüz dünyaya gelmemiş olan, evrim teorisi ile doğrudan herhangi bir bağları bulunmayan birtakım tarihi politik karakterlerin adlarını da alabildiğine cahilce işin içine katarak, birbirleriyle uyumsuz bu karakterleri yanyana getirerek, veya “sapı samana karıştırarak”, bilimsel eğitimin temel taşlarından olan evrim teorisine düzeysizce ve ahmakça saldırmaktadır. Sözkonusu metinde yeralan karmakarışık ve aralarında mantıki bağlar bulunmayan asabi saldırgan cümleler, yazarının aklı dengesi üzerinde şüpheler uyandıracak niteliklere sahip olsalarda, aynı sitenin Diyanet İşleri Başkanlığı’nin bilimsel evrim teorisine yönelik saldırısını “kahramanca” savunmaya çalıştığı rahatça anlaşılmaktadır...

 

Yine aynı site, demagogca yürütmeye çalıştığı karşı-devrimci propogandaları sırasında, Charles Darwin’in (1809- 1882) türlerle ilgili bilimsel evrim teorisini geliştirmesinden çok sonra ve yine O’ndan bağımsız olarak “Sosyal Darvinizm” teorisini üretmiş olan İngiliz sosyoloğu Herbert Spencer’den (1820- 1903) habersiz olduğunu belli etmektedir. Çünkü, saldırgan demagojik gerici propogandası sırasında, “Sosyal Darvinizm”i de Darwin’e maletmektedir... Aynı yazar, Spencer’e ait ırkçı bilim dışı “Sosyal Darvinizm” teorisini Darwin’e malederek, Darwin’i ırkçı gibi tanıtarak, aklı sıra türlerin evrimiyle ilgili bilimsel teoriyi çürütmeye çalışmaktadır... Darwin’in biyolojik varlıklarla ilgili bilimsel evrim teorisinden habersiz olarak zevzeklikler yapanlara; Darwin’den bağımsız biyolojik evrim teorisini -doğadaki süreçlerden tamamen farklı bir yol izleyen- sosyal süreçlere mekanik biçimde uyarlayan Herbert Spencer’den habersiz olarak zevzeklikler yapanlara; ve yine tüm bunlarla alakasız biçimde sapı samana karıştırarak birtakım tarihi kişiliklere akılları sıra saldıranlara, bu ölçüde cahil demagoglara söylenecek söz yoktur şüphesiz... Yalnız, tüm bilimsel buluşlara, yeniliklere ve bu buluşların sosyal yaşama yapacakları katkılara yönelik asabi saldırıların gerisinde, geleceğe yönelik derin paranoid korkular bulunduğu, toplumsal ilerlemeye karşı gericiliğin bayrağını histerik çığlıklarla yükselten bu tiplerin aslında tedaviye gereksinimleri olduğu düşünülebilir...

 

Diğer yandan hemen belirtmekte yarar vardır... Birbirleri ile bağlantı içinde olan değişik disiplinlerle, matamatik, fizik, kimya, biyoloji vs. gibi bilimlerle ilgilenen, bu alanlarda araştırmalar yürüten bilim adamlarının toplumsal-politik görüşlerinin herzaman en doğru insancıl çizgilerde olabilmesini beklemek olası değildir. Sonuçta onlar da insandırlar ve tüm bilimsel çalışmalarını uzlaşmaz sınıf çelişkileri ile parçalanmış toplumsal yapılar içinde ve belirli güçlerin şemsiyeleri altında yürütmek zorundadırlar... Yine doğa bilimleri üzerine araştırmalar yürüten bu bilim adamlarının doğadaki süreçlerden tamamen farklı biçimde bir işleyişi olan, aynızamanda bilinçli insan iradesini de içinde barındıran sosyal süreçler üzerine yanlış görüşleri olabilir, doğal süreçlerle ilgili bilgilerini mekanik biçimde sosyal süreçlere uygulamaya kalkarak bu alanda yanlış sonuçlara, hatalı yargılara varabilirler... Fakat tüm bu durumları onların doğa bilimleri ile ilgili buluşlarının değerini, bu buluşlarıyla insan soyunun ilerlemesine yaptıkları değerli katkıları hiçbirzaman küçültmez, yoketmez...

 

Sözkonusu bilim adamlarının değişik çevreler tarafından hatalı sayılabilecek toplumsal politik görüşlere sahibolmaları ve hatta bu bilim adamlarının bulgularının yanlış ellere geçmesi; atom çekirdeğinin parçalanması olgusunda veya genetik bilimindeki gelişmelerde en açık biçimiyle gözükebildiği gibi aynı buluşların dönem dönem insan soyunun zararına dahi kullanılıyor olması, sözkonusu bilimsel buluşlarının ve bu buluşları gerçekleştiren bilim adamlarının değerini asla küçültemez. Yalnız şüphesiz halklar açısından zararlı sonuçlar doğurabilecek tüm bu alternatifler, bilim adamlarının toplumsal-politik sorumluluklarının bilincinde olmaları gerçeğini vurgular... Bir bilim adamı buluşlarıyla insan soyuna nesnel olarak en büyük hizmeti yapıyor olsa da, öznel olarak politik anlamda yanlış saflarda olabilir sonuçta. O böyledir diye kimse onun buluşunun değerini inkar edemeyeceği gibi, aynı buluştan yararlanamamazlık ta edemez. Tarih, sonderece değerli buluşları olan, insan soyunun ilerlemesine büyük katkılar yapan bu tip bilim adamlarıyla doludur...

 

Örneğin, bu satırları yazan kişi de, -bilgisi oranında- Charles Darwin’in toplumsal politik görüşlerinden rahatsızlık duymaktadır. Çünkü Darwin, toplumsal süreçlerden tamamen farklı biçimde gelişen doğaya özgü süreçlerdeki “doğal ayıklanma” olgusunun etkisinde kalarak, onlarca uzun yıl alan araştırmalarının ürünü biyolojik anlamda bilimsel evrim teorisinin etkisinde kalarak, bu buluşlarını beyninde mekanik biçimde sosyal yaşama uygulamış ve sonuçta birtakım ırkçı görüşlere sahibolmuştur. Fakat bu görüşlerini bizzat kendisi hiçbirzaman formüle etmemiştir... O, Batı’nın üst sınıflarının düşünce sistemlerine birdönemin egemen olan, emperyalist yağmalarını kafalarında meşrulaştırmalarına yarayan “Sosyal Darvinizm” adlı ırkçı düşünceler sistemini kendisi formüle etmemiştir. “Sosyal Darvinizm” adlı ırkçı yamama (eklektik) ideoloji Darwin tarafından değil ama, O’nun buluşunu mekanik biçimde sosyal yaşama uygulama hatasını yapan İngiliz sosyoloğu Herbert Spencer eliyle formüle edilmiştir...

 

Darwin’de gelişen birtakım ırkçı düşüncelerin zamanın sömürgeci Avrupası’nın üst sınıfları arasında yaygın olan ırkçı düşüncelerden, sömürgeciliği kafalarda meşrulaştıran ırkçı düşüncelerden, özellikle en güçlü dünya imparatorluğu haline gelmiş olan İngiltere’nin üst sınıflarına özgü ırkçı düşüncelerden soyutlanamayacağını hesaba katmak gerekir. Darwin’de sonuçta o çevrelerin insanıydı ve zaten bilimin yoksullar arasında gelişmesine de olanak yoktu... Fakat yine de Darwin’in sahibolduğu toplumsal politik düşünceler, O’nun büyük buluşunun değerini ve insan soyunun toplumsal ilerlemesine yaptığı katkıyı hiçbirzaman ve hiçbirşekilde küçültemez. Darwin’in evrim teorisine dini dogmalarla ve daha başka gerçekdışı argümanlarla saldırmaya kalkanlar, sadece kendi cehaletlerini ve ahmaklıklarını sergilemiş olurlar. Fakat bu saldırıyı yürütenler, eğer herhangi bir devletin herhangi etkili bir idari kurumunda görevli iseler, olay daha ciddi bir görünüm almaya ve toplum için çok daha zararlı anlamlar taşımaya başlar... 

 

Yine örneğin, doğa bilimleri ile ilgili alanda Darwin kadar önemli ve devrimci buluşlara imza atmış olan, “enerjinin sakımı” yasasını keşfederek bilimin ilerlemesine eşsiz katkılarda bulunmuş olan Lavosier’de (1743- 1794) politik olarak yanlış saflardaydı. Fransız devrimi sırasında kıralcı saflarda olduğu gerekçesiyle ve şüphe götürmez biçimde ahmakça bir kararla, bu eşsiz beyni taşıyan kafa giyotine yollanacaktı... Yapılan sosyal devrimle Lavosier’in bilimsel buluşları gerçekte sonderece uyumluydular ama, aynı bilim adamının sosyal görüşleri devrimle uyumlu değildi. Fakat bu sosyal duruşu O’nun giyotine yollanması gibi bir ahmaklığı hoşgörmemize neden olamayacağı gibi, buluşunun değerini de asla küçültemez... Sözkonusu karakterlerden çok önce yaşanmış olan İsveç’in en ünlü doğa bilimleri araştırmacısı, botanikci Carolus Linnaeus (Carl von Linné, 1707- 1778) aynı ikili gerçekle ilgili tipik örneklerden bir diğeridir. O’da doğa bilimleri için paha biçilemez değerde önemli bulguların sahibidir ama, aynızamanda O, sosyal bir varlık olan insanları da yanlış bir biçimde aynen bitkiler gibi sınıflamaya tabi tutarak ırkçı düşüncelere hizmet etmiştir. Linné, “Systema naturae”de (1758) insanları, avrupalılar, asyalılar, afrikalılar ve hintliler (kızılderili anlamına) diye dört katagoriye ayırdığı gibi, insanları mental olarak da (ruhsal ve akli gelişme düzeylerine göre) -zamanın eksik ve yanlış bilgileri ile- sınıflamaya tabi tutmuştur. Şüphesiz bu sınıflamada avrupalılar en üstte duruyorlardı... Carl von Linné’in toplumsal politik anlamda böyle hatalı bir çizgi izlemiş olmasından kalkan, O’nun bu yanlışlarını da -dini dogmalardan oluşan- kendi demagojik saldırı argümanlarının arasına katan hastalıklı ahmak tiplerin, Carl von Linné’nin değerli buluşlarını yokedemeyecekleri açıkça ortadadır...    

 

Yine örneğin, Albert Einstein’in (1879- 1955) ünlü izafiyet (görelilik) teorisi olmasaydı, nükleer santralların veya atom bombasının gerçekleşmesini sağlayan nükleer fision süreci, veya daha ağır elementlerin atomlarının çekirdeklerinin (nucleus) parçalanarak daha hafif elementlere dönüştürülmesi süreci ve bu süreç içinde olağanüstü bir enerjinin açığa çıkması olgusu gerçekleştirilemezdi. Yine aynı teori olmadan bir önce açıklanmış olanın tam tersi bir sürecin gerçekleşmesi, daha hafif elementlerin atomlarının çekirdeklerinin (nucleus) birlemesi sonucu daha ağır elementlerin oluşması ile muazzam bir enerjinin açığa çıması olayı, veya nükleer fusion süreci ile -aynen güneşte olduğu gibi- çok daha muazzam bir enerjinin açığa çıkması olayı gerçekleşemezdi. Denetim altına alınmış nükleer fusion süreçleri yoluyla elektirik üretebilen daha gelişmiş santralların, ve yine aynı süreçle hidrojen bombası gibi daha etkili termonükleer silahların üretilebilmeleri Albert Einstein’in izafiyet (görelilik” teorisi olmadan olanaksızdı...

 

Şimdi, beyinleri birtakım dogmalarla asfaltlanmış bazı ahmak ve cahil fanatikler, yarım yamalak bildikleri bazı gerçeklerden kalkarak aynen Darwin’e yaptıkları gibi Einstein’e de saldırabilirler. O’nun gibi tüm savaşlara karşı pasifist bir karakteri demagojik ifadelerle Hıroşima ve Nagasaki felaketlerinden de sorumlu tutarak suçlayabilirler ve buluşunun gerçekdışı olduğunu iddiaya kalkışabilirler... Yine hemen hatırlamakta yarar vardır. Biraz önce ifade edilmiş olan nükleer fision olgusunu, veya atomun çekirdeğindeki protonların ve nötronların birlikteliğinin parçalanabileceği gerçeğini 1938 yılında ilk keşfedip gösterenler, Otto Hahn (1879- 1968) ve Fritz Strassmann (1902- 1980) adlarındaki iki Alman bilim adamı olmuştur. Aynı kişiler Nazi Almanyası’nında çalıştıkları ve bunların bulguları herşeyden önce Nazi Partisi tarafından kullanıldığı için, sözkonusu bilim adamlarının ve buluşlarının değerini küçültmeye, veya yok saymaya kimsenin gücü yetmez. Sadece, bilim adamlarının toplumsal politik ağır sorumlulkları üzerine daha dikkatle eğilme gerçeği kafalara dank edebilir... Yine santrifüj (centrifuge) yöntemiyle Uranium- 235 atomunu ayrıştırma ve atom bombası için gerekli zenginleştirilmiş Uranium elde etme yöntemini 1941 yılında Nazi Almanyası’da çalışan bilim adamları keşfedeceklerdi. Nükleer fusion (zincirleme birleşme) süreçlerini harekete getirebilecek mekanizmaları ilk kez oluşturanlar da yine Nazi Almanyası bilim adamlarıydı ama, sözkonus bilimsel buluşları diğer bilim adamları da kullanabileceklerdi... (daha geniş bilgiler için bak: Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji ; d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası )

 

Günümüzde, minareleri ellerinde bilime, toplumların ilerleyebilmeleri için olmazsa olmaz bilimsel eğitime, bilimsel eğitimin ayrılmaz unsurları olan Darwin gibi büyük bilim adamlarının buluşlarına saldıranlar, kaşarlanmış takiyeci laiklik ve demokrasi düşmanları, sıkıştıkları zaman “demokrasi” havarisi kesilmeye kalkışmaktadırlar. Örneğin bu tiplerden çorabı ile ünlü kötü artist Milli Eğitim Bakanı, TV kameraları karşısında yüzüne şirinlik maskeleri takmaya çalışarak, bilimsel evrim teorisinin yanında “demokrasi” adına bilimdışı “yaradılış” dogmasınında okullarda okutulabileceğini savunmaya çalışmaktadır. “Demokrasi”nin böylesi, bilim ile bu bilimi yoketmeye yönelik dogmaların yanyana okutulmaya kalkılmasının varacağı yol, birsüre sonra bilimin toptan kaldırılıp atılması sonucuna ulaşacaktır. Çünkü, bu ikisinin aynı koltukta yanyana birarada olmasına olanak yoktur. Bu, önce doktora gidip sağlığa kavuşabilmek için gerekli ilaçları ve tavsiyeleri aldıktan sonra, bir de üfürükçüye uğrayıp muska yazdırmaya, veya göbeğe yazdırmaya benzer. Hekimlerin varlığı  üfürükçülerin etkilerini ve kazançlarını azaltacağı, pazarlarını daraltacağı için, üfürükçü size hekimin tavsiyelerinin ve aldığınız ilaçlarınızın faydasız olduğunu, kendisine inanmakla sorununuzu çözebileceğinizi söyleyecektir. Ve sonuçta ikisinden birini seçmek zorunda kalacaksınızdır...

 

Burada asıl önemli olan, sözkonusu artist Milli Eğitim Bakanı’nın “demokrasi” adına “yaradılış” dogmasını okullara yerleştirebilme çabası değildir. Asıl üzerinde durulması gereken, çorabına adını ve ünvanını yazdırtacak kadar teşhirci bir tipin, olduğu mevkiye dek nasıl yükselebildiğidir... Kafaları değişik dogmalarla asfaltlanmış olan kurnaz, takiyeci, fırsatçı bu bezirgan tiplere güç veren, yetki veren, bunların yönetim kademelerine yükselmelerinin yolunu açan mekanizmaların belini kıramadan, tehlikeyi önlemek olanaksızdır. Ve tehlike -kaba bir bakışla- gözükenden de çok daha fazla ve ciddidir...

 

Gösterişli üniformalarının içinde “çakı gibi” gözüken, iktidarı simgeleyen ve bu sınırsız güçleri ile insanlara hükmeden, istedikleri kişilere kan kusturan Gestapo ve SS üyeleri de aslında bakkal, manav, kasap, öğretmen, muhasebeci, aktör vs. gibi değişik sıradan mesleklerden gelmekteydiler. Entellektüel olarak yeterince gelişmemiş olan bu insanlar, hükmetme yetkisine kavuştukları an, yaşamı ve ölümü elinde tutan birar tanrıya, acımasız kıyım makinelerine dönüşeceklerdi... Nazi Partisi iktidara yürürken, ülkede varolan demokratik mekanizmaları kullanmıştı ve seçimle iktidara gelmişti. İktidara gerçek anlamıyla gelinceye dek Hitler, hertürlü hileyi, takiye yöntemini kullanmış, gerçek yüzünü tam anlamıyla açık etmemişti... Naziler küçümsenemeyecek sayıda işçinin de oylarını almışlardı... Başlangıçta Alman ordusu, generaller, Hitler’e ve Nazi Partisi’ne kesinlikle karşı idiler. Fakat Hitler, yükselmesinde birinci derecede rol oynamış olan SA örgütlenmesini tasviye ederek, generallerin de güvenini kazanmanın yollarını bulacaktı. Sonunda, tüm gücü elegeçirecek olan bu kompleksli komik “çavuş” eskisi, Prusya geleneğinden gelen bilgili generallerinin askeri stratejiler konusundaki tüm doğru bilimsel görüşlerini de çöpe atacak, yanlış kararları ile Alman ordusunu içinden çıkamayacağı bir bataklığa sürükleyecekti... Sanıyorum, gerçekler sonderece açık ve anlaşılır bişimde ifade edilmişlerdir.- Yusuf küpeli, 10 Kasım 2006   

 

http://www.sinbad.nu/