Dikkat! Not: Herhangi bir kişi ve kurum ile rekabet halinde değilim ama, açık konuşmak gerekirse, Libya'da yaşananlarla ilgili olarak günlük basında ciddi, çok yönlü, açıklayıcı bir yazı bulabilmek olanaksızdır. Libya ile ilgili aşağıdaki metin, zor bir çalışmanın ürünüdür. Özellikle ikinci bölüm, Libya'da olanları anlayabilmek için önem taşımaktadır. Umarım metni baştan sona okursunuz. Selamlarımla.- Y. Küpeli

 

Yusuf Küpeli, Libya, “İnsan hakları” ve “demokrasi” bahane

 

- Kapitalism, savaş ve kanla beslenen çürümüş sistem

(...) Kısacası, “düzeltici savaş”, bir avuç askeri-endüstri kompleksin, bunlarla ilintili şirketlerin, fosil enerjilere dayalı tekellerinin, başta otomotiv sektörü olmak üzere bunlarla bağlantılı tüm endüstrilerin durumlarını düzeltir, bu endüstrileri bir ölçüde krizden çıkartırken, başta saldırıya uğrayan Libya halkı, Irak halkı, Afgan halkı, Balkan halkları gibi daha birçok halkın felaketi olmuştur, olmaktadır… Şüphesiz bu ölçüde çürümüş bir sitem içinde yalan, ikiyüzlülük, şimdiye dek görülmemiş düzeylere ulaşırken, tüm bu kanlı talanların, katliamların, “özgürlükler” ve “demokrasi” adına yapıldığı iddia edilmektedir. Talancılar, caniler, soykırımcılar, hertürlü insani felaketin mimarları, ortalıkta, “demokrasi” ve “özgürlük” savaşçısı maskeleriyle dolaşmaktadır...

- Afrika, ABD, Çin, AFRICOM, Libya, ve  petrol uğruna Haçlı Seferi

(...) Bilinen dünya petrol rezervlerinin yüzde 10’undan fazlasına, doğal gaz yataklarına, ve ayrıca zengin kömür, elmas, altın, platin, gümüş, bakır, krom, cobalt, kurşun, çinko, kalay, boksit (bauxite, aluminium filizi), titanium, antimony, tantalum, germanium, lithium, fosfat (phosphates), stratejik değeri olan uranium, radium, maliyeti düşük thorium yataklarına sahiptir Afrika kıtası. Diğer yandan, ABD tarafından depolanan stratejik madenler katagorisi içindeki cobalt (kobalt) rezervlerinin yarıdan fazlası yine Afrika kıtasındadır. Ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin bu kıtadaki yatırımları hızla artmaktadır... Sonuçta, halkı yoksul kendisi zengin Afrika Kıtası’na rakipsiz sahibolabilmek için ABD, Şubat 2007’de, ABD Afrika Kumandanlığı’nı (U.S. Africa Command, AFRICOM) kurmuştur. Başkan George W. Bush, 6 Şubat 2008 günü AFRICOM’un kuruluşunu onaylamıştır... Aslında ABD’nin Afrika’daki askeri varlığı...

(...) ABD’nin Afrika ile ilgili korkularının ve telaşlı saldırganlığının nedeni bellidir... “China’s military presence in Africa and the possibility of path” başlıklı ve 31 Mart 2010 tarihli anonim makalede belirtilen Dünya Bankası raporuna göre, 2001- 2006 yıllarında Çin yönetimi, Sahra-altı Afrika ülkelerinin ekonomik alt yapılarını oluşturabilmek amacıyla, yılda bir milyar dolardan aşağı olmamak üzere toplam 70 milyar dolarlık (ABD doları) yatırım yapmıştır. Bu projelerin yaklaşık üçte ikisi hidroelektrik santralları ve demiryolu projeleri ile ilgilidir...

(...) Diğer yandan Çin, petrol alanlarını ve Çin’in bölgedeki petrol üretim alanını koruması amacıyla, 2007 yılında, Sudan’a bir tabur asker yollamıştır. Bu, Çin’in deniz aşırı bir ülkeye ilk kez asker yerleştirme operasyonudur. Böylece Batı, ilk kez Çin ile karşı karşıya gelmektedir ve anlaşılmış olacağı gibi AFRICOM’un kuruluşunun aynı yıla rastlaması da bir tesadüf değildir... Ayrıca Sudan’a ek olarak Çin, Nigeria’ya ve Angola’ya özel ilgi göstermektedir...

(...) Prof. Michel Chossudovsky’ye göre, Çin, Libya’da önemli bir rol oynamaktadır. CNPC (China National Petroleum Corp.), Libya’nın petrol endüstrisinde merkezi bir role sahiptir. CNPC için Libya’da 400 kişi çalışmaktadır, ve Çin’in Libyadaki işgücü 30 bin kişidir... Libya petrolünün yüzde 11’i Çin tarafından ithal edilmektedir.  Üretim ve araştırma, yeni buluşlar açısından CNPC’nin Libya’da oynamakta olduğu rolü oynayan bir başka şirket daha yoktur, ve bu durumu CNPC’ye Libya’da merkezi bir rol yüklemektedir. Çin’in Libya’daki varlığı ABD yönetimini düşündürtmektedir. Askeri müdahale doğrudan Libya’ya yönelik olmakla birlikte, saldırının gerisinde yatan düşüncelerin başında Çin’i Kuzey Afrika’dan atmak gelmektedir...

(...) Libya, Orta Afrika’ya açılan bir yoldur, veya kapıdır... Libya’nın hemen güneyinde olan, ve coğrafi olarak Libya’nın uzantısı gibi gözüken Çad (Chad), muhtemelen zengin petrol yataklarına sahiptir. Çad (Chad), geleceğin zengin petrol ekonomilerinden birisidir. İçinde petrol-boru hattı olmak üzere Exon-Mobil ve Chevron korporasyonları, Güney Çad (Chad) ile ilgilenmektedirler. Güney Çad (Chad), aynızamanda Sudan’ın -petrol zengini- Darfur bölgesine açılan bir kapıdır... Diğer yandan, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- Çin’de, Sudan ve Çad (Chad) ile yakından ilgilenmektedir. CNPC (China National Petroleum Corp.), 2007 yılında, Çad (Chad) hükümeti ile uzun erimli bir anlaşma imzalamıştır. Bunun yanında, Çad’ın güneybatısındaki petrol ülkesi Nigeria’da, daha önce ifade etmiş olduğum gibi Çin’in önemli yatırımları vardır. Nigeria (Nijerya) sadece bir petrol ülkesi olmayıp zengin uranyum yataklarına da sahiptir ve bu özelliği ABD’nin Nigeria üzerindeki ilgisini yoğunlaştırmaktadır. Daha önce ifade etmiş olduğum gibi, Nigeria’nın güneyinde, Ekvator çizgisinin hemen üzerinde yeralan Sao Tomé ve Principe adalarında, yakın zamanda, stratejik bir ABD askeri hava üssü kurulmuştur...

- “Şeytanlaştırılan” Libya yönetimi ve saldırı, ülkesinin bombalanmasını isteyen “özgürlük” savaşçıları, seyreltilmiş uranyumlu mermiler, yıkılan ülke

(...) Libya’da yaşanmakta olanlar da, Kosova ile ilgili olarak yukarıda özetlenmiş olanların farklı bir düzeyde tekrarından başka birşey değildir... Batı tarafından “özgürlük savaşcısı”, “kurtuluş savaşcısı” gibi tanıtılmaya çalışılan sözkonusu silahlı küçük grupların Libya’da iktidarı alamayacakları sonderece bellidir ama, Libya’ya müdahaleyi başlatmayı başarmışlardır... Nazi propoganda bakanı Joseph Goebbels’in pabucunu dama atacak ustalıkta yalanlarla yüklü bir propoganda saldırısının eşliğinde, 19 Mart 2011’i 20 Mart 2011’e bağlayan gece, yani tam sekiz yıl önce Irak’a yönelik saldırının başlatılmış olduğu günde ve saatlerde, Libya’nın ekonomik alt yapısı, radarları, başkanlık sarayı bombalanmaya başlanmıştır... Aslında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararı sadece “uçuşa yasak bölge” ilanedilmesi ve bunun kontrolü ile ilgilidir ama, saldırıyı başlatanlar BM’yi hiçe saydıkları gibi, kararlarını kendi parlementolarında onaylatma gereği dahi duymamışlardır. Ne Fransa kendi meclisine sormuştur, ve ne de -Nobel Barış ödüllü ve Afrika kökenli- Obama Senato’ya...

(...) “America’s Planned Nucleer Attack on Libya” başlıklı makaleden -kaynakları ile birlikte- öğreniyoruz ki, Libya’ya yönelik savaş planları 20 yılı aşkın süredir Pentagon’un gündemindedir. Ronald Reagan, 14 Nisan 1986’da, Libya’ya yönelik bir seri bombardıman için emir vermiştir. Clinton yönetimi, Monica Lewinsky skandalının zirve yaptığı günlerde, 1997 yılında, Libya’ya yönelik bir nükleer saldırı planlamıştır... Tripoli’nin 60 km kadar doğusunda olan 200 bin nüfuslu Tarhunah kentinde yeraltına inşaedildiği düşünülen bir kimya fabrikasına karşı kullanılmak üzer -Hiroşima bombasının üçte ikisi kadar güce sahip ve toprağın derinliğine işleyen- bir atom bombası, B61-11 taktik nükleer silah, bu kirli iş için hazırlanmıştır. Sözkonusu gizli tehlikeden tam 11 gün sonra ABD yönetimi...

(...) Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe (NFSL, National Front for the Salvation of Libya), İsrail’de ve ABD’de eğitilmiş...

(...) Libya Muhalefeti İçin Ulusal Konferans (NCLO, National Conference for the Libyan Opposition), Gaddafi’ye yönelik savaşı yöneten asıl gruptur. Merkezi Londra’da olduğuna göre, Libya’ya yönelik savaşı asıl olarak İngiliz dış istihbarat servisi MI6’in ve özel birlikler kumandanlığının yönetmekte olduğu da iddia edilebilir.

(...) “Libya Uğruna Savaşan İslami Topluluk (Cemaat)” veya “Libya İslamcı Savaş Grubu” (Al-Jama’a al-İslamiyyah al-Muqatilah bi-Libya) adlı örgütlenme... (...) El Kaide bağlantılı...

 

Kaynaklar:

 

Libya, “İnsan hakları” ve “demokrasi” bahane

 

- Kapitalism, savaş ve kanla beslenen çürümüş sistem

 

“Kapitalizmin Derinleşen Krizleri ve Düzeltici Savaş” adlı kısa ama, açıklayıcı yazısında iktisatçı Erinç Yeldan, şu ifadelere yer vermektedir: “ (…) Krize neden olan bu üretim fazlasının bir şekilde ‘yakılması’ gerekliydi. Dolayısıyla, iktisadi yatırıma döşüştürülemeyen, satın alınamayan mal fazlasının savaş konjonktürü içinde yakılması gündeme gelebiliyordu. Çünkü bu sayede sermayenin yeni teknolojilere kavuşturulması, askeri silah teknolojisinden yeni üretim tekniklerine ulaşılması, atıl sermayenin, köhneleşmiş kurumların, modası geçmiş üretim tekniklerinin yakılıp, yerine modern teknolojilerin, modern kurumların, modern toplumların inşası sağlanabilirdi.”

 

“Gelenekselleşen Sorunlar Dizisi” başlıklı diğer kısa yazısında, başta ABD olmak üzere kronikleşen işsizliğin, istihdam yaratmayan büyümenin, ve özellikle Türkiye’de varolan cari açığın altını çizen aynı yazar, Erinç Yeldan, şunları söylüyor: “(…) Zira sorunun temelinde yatan yapısal olgu, dünya ekonomileri arasındaki dengesizliklerin derinleşmesine, ekonomik büyüme ve istihdam yaratma arasındaki bağın kopmasına, ve hemen tüm çevre ekonomilerini kapsayan genel bir ‘istihdam yaratmayan büyüme’ olgusunun yerleşmesine neden olan neo-liberal dönüşüm ve sermaye birikimi ancak bu koşullarda sürdürülebilir hale gelen kapitalist üretim ilişkilerinin bizzat kendisidir.”

 

Aynı yazarın soru işareti ile ifade ettiği gibi, “Rosa Lüksenburg tarafından ortaya atılmış olan ‘düzeltici savaş’ kavramı, Afganistan ve Irak müdahalelerini, ve halen sürmekte olan Libya’ya yönelik saldırıyı kucaklar mı?” Bu satırları yazana göre kucaklar. Hatta, buna, kışkırtıldıktan sonra her iki tarafa da silah satışını kolaylaştıran 1980- 88 İran-Irak Savaşı’nı, yine kışkırtılmış olan 1991 Körfez Savaşı’nı, 1999 Yugoslavya bombardımanını, 11/ 09- 2001 provokasyonu ile Afganistan’a başlatılan saldırıyı, ve yine aynen Libya’ya olduğu gibi 19- 20 Mart 2003 günü Irak’a yönelik saldırı ve işgal eylemini ekleyebiliriz. Herkesin bildiği gibi, Irak’a yönelik savaşın ABD bütçesine maliyeti bir trililyon doları aşarken, baştan sona yıkılan ve petrollerine elkonulan Irak halkının kaybı ise hesaplanamamaktadır. Fakat tüm bu yıkımlar başka birilerine, birtakım şirketlere tatlı kârlar sağlatken, emperyalist-kapitalizmin belli merkezlerinde de ekonomiye sınırlı ve geçici canlılıklar getirmektedir… Bu arada, Yugoslavya halkının sürüklendiği derin yoksulluğu, Afganistan halkının duraksamadan kanayan yarasını ve tarifsiz acılarını, bir buçuk milyon Iraklının katledildiği, dört milyon kadarının göçe zorlandığını, daha birçok insani felaketi anımsamakta da yarar vardır…

 

Yukarıdaki kısa açıklamayı destekler nitelikteki bazı gerçeklere dokunacak olursak… Daha önce Sinbad’da yayınlanan değişik yazılarımda altını israrla çizmiş olduğum gibi, az gelişmiş ülke katagorisi içine sürüklenen ülkelerin sayılarında sürekli bir artış yaşanırken, -başta ABD’ninkiler olmak üzere- dünya düzeyinde askeri harcamalar da sürekli artmaktadır. Günümüzde yaklaşık yıllık bir trililyon doları bulan askeri harcamaları ile dünyamızdaki diğer tüm askeri harcamalara eşit düzeyde askeri harcaması olan ABD ekonomisi, ancak kanla, yıkımla beslenebilmektedir. Bunun bedeli olarak, insanlar için yeni iş alanları yaratılamamakta, ABD’de ve dünyanın diğer ülkelerinde toplumsal sorunlar, işsizlik, açlık, konutsuzluk, sağlık sorunları, eğitim sorunları, su sorunu, ve yine atmosferi kirleten fosil enerji kaynaklı endüstrilere bağlı olarak sürekli artan doğal felaketlerin yaratmakta olduğu sorunlar katlanarak büyümektedir... Sözkonusu emperyalist-kapitalist çürümenin, çıkışsızlığın “çıkış” yolu, yeni yeni askeri operasyonlarda aranır, üretim fazlaları savaşla eritilmeye çalışılır, böylece sınırlı sayıda uluslarüstü askeri-endüstri kompleks ve fosil enerji tekeli krizden kurtarılmak istenirken, bunun bedelini sadece saldırıya uğrayan ülkelerin halkları değil, tüm dünya halkları, ve hatta başta ABD olmak üzere zengin emperyalist Batı’nın halkları ödemektedir…

 

Irak baştan sona yıkılır, ve ülkede bir buçuk milyon insan ölürken, askeri-endüstri kompleksler ve sınırlı sayıda enerji tekeli tatlı kârlar elde etmişlerdir ama, bütün olarak ABD ekonomisi 2007 krizine sürüklenmekten kurtulamamıştır. ABD’de ne işsizsizlik sorunu, ne konut sorunu, ne de yoksullaşıp açlığa sürüklenenlerin sorunları çözülebilmiştir. Buna karşın milyonerlerin ve milyarderlerin sayıları artmış, servetleri katlanmıştır... Metni istatistiki rakamlara boğmadan, gerçeğin bu olduğunu güvenilir biçimde ifade edebilirim…

 

Kısacası, “düzeltici savaş”, bir avuç askeri-endüstri kompleksin, bunlarla ilintili şirketlerin, fosil enerjilere dayalı tekellerinin, başta otomotiv sektörü olmak üzere bunlarla bağlantılı tüm endüstrilerin durumlarını düzeltir, bu endüstrileri bir ölçüde krizden çıkartırken, başta saldırıya uğrayan Libya halkı, Irak halkı, Afgan halkı, Balkan halkları gibi daha birçok halkın felaketi olmuştur, olmaktadır… Şüphesiz bu ölçüde çürümüş bir sitem içinde yalan, ikiyüzlülük, şimdiye dek görülmemiş düzeylere ulaşırken, tüm bu kanlı talanların, katliamların, “özgürlükler” ve “demokrasi” adına yapıldığı iddia edilmektedir. Talancılar, caniler, soykırımcılar, hertürlü insani felaketin mimarları, ortalıkta, “demokrasi” ve “özgürlük” savaşçısı maskeleriyle dolaşmaktadır…

 

Sözkonusu emperyalist politikaları çizen elitist merkezler, aynada yansıyan kendi Hitler görüntülerini, başta Mustafa Kemal olmak üzere değişik ulusalcı önderlere malederek, ulusal varlıkların savunucularını “halk düşmanları” gibi yansıtarak, onları değişik yalanlarla “şeytanlaştırarak”, ulusal ekonomilerin emperyalist merkezlerce yağmalanması işlevini halkların gözlerinde meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar… Kısacası, “düzeltici savaş”, sadece askeri-endüstri komplekslerin, fosil enerji tekellerinin, ve bağlantılı endüstrilerin ve finans sistemlerinin krizden çıkartılması için değil, aynızamanda halen varlığını koruyabilmiş ulusal ekonomilerin yağmalanması, ve bunların sonuna dek uluslarüstü mali-sermaye güçlerine açılması amacıyla da kullanılmaktadır… Sonuçta, bu son ifade edilen de, krizden çıkma gayretinin umutsuzca çırpınışlarındandır…

 

Libya halkının kafasına herbiri yaklaşık bir ton ağırlığındaki bombaların, herbirinin değeri bir buçuk milyon dolar olan Tomahawk güdümlü füzelerinin, -nükleer ve kimyasal silah katagorisi içine giren- seyreltilmiş uranyumlu (Depleted Uranium, DU) mermilerin yağmaya başlamasından sekiz gün kadar sonra, 27 Mart 2011 günü yayınlanan basın haberlerine göre, altı büyük silah üreticisi şirketin değeri iki milyar dolar kadar artmıştır. Bu şirketlerin hisse senetleri borsa da yükselişe geçmiştir. Libya’ya ölüm yağarken, ölüm yağdıranlara ait altı firmanın üzerine “nur” yağmaya başlamıştır, ekonomi bir ölçüde canlanmıştır…

 

Aynı tarihli ”Radikal”de yayınlanan “Küresel savaş tanrıları” başlıklı habere göre, Libya’ya yönelik saldırı ile birlikte, ABD merkezli Boeing’in hisseleri bir haftada yüzde 6.1 oranında artış göstermiştir. Sözkonusu şirket bir haftada 400 milyon dolar kazanç sağlamıştır. İngiliz Baessystem şirketinin hisseleri yüzde 2.3 oranında yükselirken, şirketin bir haftalık kârı 397 milyon dolar olmuştur. Aynı süre içinde Fransız Thales’in kârı 409 milyon dolar, Gaddafi’ye Mirage uçakları satmış olan Dassault’un kârı ise 324 milyon dolar olmuştur… Örnekler uzamaktadır… Fransa, Libya’ya satmış olduğu silah sistemlerini vurarak kendisi tarafından üretilmiş olanları yokederken, üretim fazlasını Libya’nın kasasından eritmekte, ve yeni üretilen ölüm makineleri için Pazar açmaktadır…

 

- Afrika, ABD, Çin, AFRICOM, Libya, ve  petrol uğruna Haçlı Seferi

 

Ortaçağ Avrupası’nın karanlığını süsleyen en parlak düşler, Ortadoğu’nun ve Doğu’nun masalsı zenginlikleri üzerine idi. Barışçı İsa adına savaşı konuşan Papalar’ın kışkırtmaları ve icazetleri ile, “kutsal toprakları kurtarma” yalanının gerisine sığınılarak, düşleri süsleyen bu zenginlikleri yağmalama seferleri başlatıldı. Yağma için, 1095- 1270 yıllarında, Kudüs’e doğru dokuz kez Haçlı Seferi örgütlendi... Aslında, Haçlılar gelinceye dek, “Kutsal topraklar” denen coğrafyada, Kudüs’te yaşayanların çok önemli problemleri yoktu, farklı dinlerden insanlar barış içinde yaşamaktaydılar. Haçlılar’ın getirdikleri, kan, ölüm, işkence, yağma, göç olacaktı...

 

Hitler, 15 Mayıs 1941’de üç koldan Sovyetler Birliği’ne saldırırken, bu büyük operasyonunun adını, 10 Haziran 1190 günü Saleph (Seyhan) Nehri’ni geçmeye çalışırken boğularak ölmüş olan İkinci Haçlı Seferi’nin komutanı Alman Kralı Frederick Barbarossa’dan (I. Frederick) esinlenerek “Barbarossa Operasyonu” koyacaktı... Dwight (David) Eisenhower (başkanlığı, 1953- 61) açıkça adını koyarak Haçlı Seferi ilanedecekti. Eisenhower’in Haçlı Seferi’nin ilk kurbanı, ülke petrollerini millileştirmiş olan yurtsever İran Başbakanı Muhammed Musaddık olacaktı. CIA’nın ve İngiliz dış istihbarat servisi MI6’in Kıbrıs merkezli olarak yönettikleri bir operasyonla Musaddık, 1953 yılında devrilecekti. ABD ve İngiltere merkezli enerji tekelleri, İran petrollerine yeniden elkoyacaklardı...

 

İkinci kurban, United Fruit Company’nin sömürü ağına yakalanmış küçük Orta Amerika ülkesi Guatemala olacaktı. İkiyüz bin aileye toprak dağıtarak United Fruit Company’nin tatlı kazançlarını azıcık sınırlamış olan yurtsever Jacobo Arbenz, 1954 yılında bir CIA darbesi ile devrilecek, küçük Guatemala, yarım asrı bulacak kanlı bir kaosa sürüklenecekti... Kanlı emperyalist operasyonlar, Asya’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da aralıksız sürecek, Patrice Lumumba, Ocak 1961’de, bizzat Eisenhower’in gizli emri ile vahşice öldürülecekti...

 

Sovyetler Birliği ile imzlamış olduğu Dostluk ve İşbirliği Anlaşması’nın hemen ardından Irak, Nisan 1972’de, tüm petrol sahalarını ve endüstrisini bütünüyle millileştirince, ABD ve İngiltere, Irak’a müdahale için, Ürdün’e ve Lübnan’a yığınak yapacaklardı. Fakat henüz güçlü bir Sovyetler Birliği’nin varlığı, Çin’in gücü, Arap ülkeleri arasındaki dayanışma, ABD-İngiliz ortak müdahalesinin, 1990’lı ve hatta 2000’li yıllara dek ertelenmesine yolaçacaktı...

 

Daha önce farlı metinlerde defalarca yazmış olduğum gibi, ABD’nin Bağdat büyükelçisi (1988- 90) April Glaspie, Kuveyt konusunda Saddam Hüseyin’e yeşil ışık yakacaktı. Tuzağa düşen Saddam Hüseyin’e karşı 1991’de tam bir Haçlı Seferi örgütlenecek, Irak yerlebir edilecek, ülkenin bölünebilmesi için gerekli zemin hazırlanacaktı. Tıkanan petrol nakli görüşmelerinin ardından, UNOCAL gibi devasa petrol şirketlerinin yönlendirmeleri sonucu, İkiz Kuleler’e yönelik provokativ saldırı bahane yapılarak, 7 Ekim 2001 günü Afganistan’a yönelik “halı bombardımanını” ve işgal operasyonu başlayacaktı... Ardından, 1991’de yarım bırakılan iş, 19- 20 Mart 2003 günü Irak’a başlatılan yıkıcı operasyonla tamamlanma sürecine girecekti... Bu olağanüstü yıkıcı ve kanlı operasyonların hepsi, petrolden ve doğal gazdan paylarına düşeni almak, yağmadan pay kapmak isteyenlerin ABD önderliğinde oluşturdukları Haçlı koalisyonları ile gerçekleşecekti...

 

Haçlı zihniyeti, Emperyalist Batı’nın yönetici elitinin düşünce dünyasında, hafızalarında tüm canlılığı ile yaşamaktaydı, yaşamaktadır. Yine doğum yeri Batı olan ırkçı düşüncelerle harmanlanmış bu Haçlı zihniyetinin günümüzdeki asıl hedefi, dünyamızın tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerine rakipsiz elkoyabilmek, öncelikle halkı Müslüman olan ülkelerin zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarını elegeçirebilmektir...

 

Irak’a yönelik saldırının ardından, olabilecekleri bir ölçüde öngörüp Batı ile anlaşmaya, ülkesini Batılı şirketlere açmaya çalışan Libya yönetimine karşın, Libya’ya yönelik saldırının amacı nedir? Libya’nın özellikleri nedir ve bu ülke neden hedef olmaktadır? Bu sorunun yanıtı da yine petrol de düğümlenmektedir ama, planda Afrika’nın bütünüyle çembere alınması, ve Çin’in Afrika pastasından uzaklaştırılması hesapları da vardır...

 

Bilinen dünya petrol rezervlerinin yüzde 10’undan fazlasına, doğal gaz yataklarına, ve ayrıca zengin kömür, elmas, altın, platin, gümüş, bakır, krom, cobalt, kurşun, çinko, kalay, boksit (bauxite, aluminium filizi), titanium, antimony, tantalum, germanium, lithium, fosfat (phosphates), stratejik değeri olan uranium, radium, maliyeti düşük thorium yataklarına sahiptir Afrika kıtası. Diğer yandan, ABD tarafından depolanan stratejik madenler katagorisi içindeki cobalt (kobalt) rezervlerinin yarıdan fazlası yine Afrika kıtasındadır. Ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin bu kıtadaki yatırımları hızla artmaktadır... Sonuçta, halkı yoksul kendisi zengin Afrika Kıtası’na rakipsiz sahibolabilmek için ABD, Şubat 2007’de, ABD Afrika Kumandanlığı’nı (U.S. Africa Command, AFRICOM) kurmuştur. Başkan George W. Bush, 6 Şubat 2008 günü AFRICOM’un kuruluşunu onaylamıştır... Aslında ABD’nin Afrika’daki askeri varlığı, 1903- 1904 yıllarına dek gitmektedir. Şüphesiz Batılı sömürgeci güçler tarafından Afrika’ya askeri müdahaleler, Afrika’nın talanı, insafsızca haydutlukları kafalarda meşrulaştıracak ırkçı teorilerle birlikte gelişen köle ticaretinin geçmişi, 1500’lü- 1600’lü- 1700’lü yıllara dek uzanmaktadır...  

 

Pentagon tarafından 2006 yılında tartışılıp kararı alınan AFRICOM’un kumanda merkezi, ABD’nin Afrika’da pek sevilmediği, ve Afrika’nın güvensiz olduğu dikkate alınarak, Almanya’da, Stuttgart’ta kurulmuştur. AFRICOM öncesi Afrika ülkeleri ile koordinasyonu sağlayan ABD Avrupa Kumandanlığı’nın (U.S. European Command, EUCOM) yine Stuttgart’ta bulunan merkezinin yanındaki AFRICOM’un komuta merkezinin, ilk yılında, operasyonlarını EUCOM komutasında yapması kararlaştırılmıştır... Aralarında -Kuzey Batı Afrika’daki- Senegal’in kıyılarından 620 km daha batıda, Atlantik Okyanusu’nda yeralan Cape Verde Adaları’nın (República De Cabo Verde), Ekvator Ginesi’nin (Equatorial Guinea), ve bu son anılanın hemen karşısındaki Sao Tomé ve Principe adalarının, ve Hint Okyanusu’da bulunan Comoros, Madagaskar, Mairitus, Şeyşel (Seychelles) adalarının dahil olduğu 53 Afrika ülkesi ile askeri ilişki içindeki ABD Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) karşı sorumlu olan AFRICOM, Afrika güvenliği ile ilgili (siz bunu ABD’nin Afrika’daki yararları olarak algılayın) eylemlerini Mısır ile uyumlu olarak götürecektir (ABD’nin, İsrail ile birlikte Mısır’a her yıl karşılıksız 2.5- 3 milyar dolar askeri yardım yaptığını anımsayın.) Kurulduğu 2007 yılında 50 milyon dolar civarında bir bütçeye sahibolan AFRICOM’un 2008 yılındaki bütçesi 75.5 milyon dolar olmuştur. Bu bütçe yükselmektedir...

 

Çin ile petrol anlaşmaları imzalamış olan Sudan’ı bölünmeye götüren “din temelli” çatışmalar, ve Afrika’nın burnu Somali’de süren kanlı aşiret çatışmaları, AFRICOM’un ilgi alanı dışında düşünülemez. Coğrafi olarak Etiopya’nın (Habeşistan) bir uzantısı konumunda olmasına karşın ayrı bir cumhuriyet olan, Kızıl Deniz’i Aden Körfezi’ne, dolayısıyla Hint Okyanusu’na bağlayan Bab al Mândab boğazını tutan küçük Cibuti ’de (Djibuoti) yeralan eski Fransız üssü, uzun zamandır ABD’nin önemli bir askeri üssü olarak kullanımdadır. Buradaki ABD askerleri, ülkenin heryanında silah taşıma yetkisine sahiboldukları gibi, istedikleri silahları ithal yetkisine de sahiptirler. Eritre, Etiopya (Habeşistan), ve Somali ile sınır komşusu olan Cibuti ’nin etki alanı içinde Sudan’da bulunmaktadır... Atlantik kıyısında, Ekvator çizgisinin hemen üzerinde yeralan Sao Tomé ve Principe adalarına kurulan ve aynızamanda nükleer bomba taşıma kapasitesine sahib stratejik B-52 ağır bombardıman uçaklarının iniş-kalkışlarına uygun olan ABD hava üssü, Afrika’nın petrol zengini bölgelerini, Nigerya’yı ve olağanüstü mineral zenginliklerine, dünya cobalt (kobalt) yataklarının yarıdan fazlasına sahip Kongo’yu kısa sürede rahatça denetleyecek kapasitededir...

 

Değişen dünya koşullarında, özellikle Çin Halk Cumhuriyeti’nin giderek dünyanın ikinci büyük ekonomisi olmaya başladığı ve ileride birinci olacağının hesaplandığı süreç içinde, Afrika Kıtası’nın artan ekonomik ve stratejik önemi ile koşut olarak ABD, AFRICOM’u kurma ve bu Kıta’da yeni askeri üsler oluşturma gereksinimi duymuştur. ABD, Afrika’da yeni işbirlikçi devletler edinmeye çalışırken, AFRICOM’da bu devletlerin destekçisi rolünü oynamaya çalışmaktadır. Libya’ya yönelik saldırının asıl mimarı olan Nobel “barış” ödüllü Obama ile birlikte ABD, Afrika kıtasındaki yayılmasını hızlandırmış ve askeri varlığını güçlendirmeye başlamıştır. Başta Akdeniz kıyıları olmak üzere tüm Afrika kıyıları ABD üsleri ile çevrilmeye başlanmıştır... AFRICOM’un dışında kalan beş Afrika ülkesinden biri de, bombalanan Libya’dan başkası değildir...

 

ABD’nin Afrika ile ilgili korkularının ve telaşlı saldırganlığının nedeni bellidir... “China’s military presence in Africa and the possibility of path” başlıklı ve 31 Mart 2010 tarihli anonim makalede belirtilen Dünya Bankası raporuna göre, 2001- 2006 yıllarında Çin yönetimi, Sahra-altı Afrika ülkelerinin ekonomik alt yapılarını oluşturabilmek amacıyla, yılda bir milyar dolardan aşağı olmamak üzere toplam 70 milyar dolarlık (ABD doları) yatırım yapmıştır. Bu projelerin yaklaşık üçte ikisi hidroelektrik santralları ve demiryolu projeleri ile ilgilidir. Herkesin anlamış olacağı gibi, elektrik enerjisi olmadan mamul madde üretecek fabrikaları kurmak olanaksız olduğu gibi, demiryolları olmadan üretilen malları pazara ulaştırmak ta olanaklı değildir. Kısacası, -emperyalist sömürü mekanismaları için tehdit oluşturan- bu yatırımlar, sadece Çin için değil, Afrika’nın endüstrileşmesi, ve özgürleşmesi için de önem taşımaktadır...

 

Çin, -AFRICOM’un kurulmuş olduğu- 2007 sonu itibariyle, Sahra-altı Afrika ülkelerinde on hidroelektrik santral projesini tamamlayarak bölgenin elektrik üretim kapasitesini yüzde 30 yükseltmiştir. Aynı ülkelerde ulaşım sektörüne dört milyar ABD doları yatırım yapan Çin, 1.350 km demiryolunu tamir ettiği gibi, yeni 1.600 km demiryolu yapmıştır. Sözkonusu projelerin yaklaşık yarısı, maliyetleri 50 milyon dolardan az olan küçük projelerdir. Fakat gelecekte bu yatırımlar büyüyeceklerdir... Diğer yandan Çin, petrol alanlarını ve Çin’in bölgedeki petrol üretim alanını koruması amacıyla, 2007 yılında, Sudan’a bir tabur asker yollamıştır. Bu, Çin’in deniz aşırı bir ülkeye ilk kez asker yerleştirme operasyonudur. Böylece Batı, ilk kez Çin ile karşı karşıya gelmektedir ve anlaşılmış olacağı gibi AFRICOM’un kuruluşunun aynı yıla rastlaması da bir tesadüf değildir... Ayrıca Sudan’a ek olarak Çin, Nigeria’ya ve Angola’ya özel ilgi göstermektedir...

 

Çin, yatırımlarının güvenliğini, ABD’nin yaptığı gibi tepki çekecek biçimde doğrudan asker yollayarak değil, gelişmekte olan globalism ile uyumlu biçimde, Çin’in silahlı polis teşkilatı ile bağlantı içinde olan güvenlik şirketleri oluşturarak sağlama yolunu seçmiştir. Bu profesyonel ve uluslararası güvenlik şirketleri ile Çin, çok daha etkili ve tepki çekmeyecek bir koruma oluşturabileceği düşüncesindedir...

 

Çin’in Afrika’daki ekonomik alt-yapı yatırımlarının yüzde 70’inden fazlası dört ülkeye, Nigeria, Angola, Sudan, ve Ethiopia (Habeşistan) üzerine yoğunlaşmıştır. Anlaşılmış olacağı gibi Çin, Nigeria’dan ve Sudan’dan ham petrol almaktadır... Dünya Bankası’nın 2006 yılı istatistiklerine göre, Sahra-altı Afrika ülkelerinden yapılan doğal maddeler ithalatı 22 milyar ABD doları seviyesine ulaşmıştır. Bunun yüzde 80’ini ham petrol oluşturmaktadır. Günümüzde Çin’in ham petrol ithalatının yüzde 30’u, cobalt ve manganes ithalatının yüzde 80’i Afrika ülkelerindendir... İstatistiklere göre, 2000- 2007 yıllarında Çin’in Afrika ile olan ticaret hacmi, 10 milyar ABD dolarından 70 milyar ABD dolarına, ve 2010 yılında ise 100 milyar ABD dolarına yükselmiştir. Hesaplamalara göre günümüzde Afrika’da 75 milyon Çinli yaşamaktadır. Bu sayı, dışarıdan gelen diğer tüm yabancıların sayısına eşittir... Bu arada Çinliler’in aynızamanda Libya’da olduklarını da unutmamak gerekir...

 

Daha önce ifade etmiş olduğum gibi cobalt (kobalt), çok değerli stratejik mineraller katagorisi içindedir ve ABD tarafından depolanmaktadır. Kısaca ifade etmem gerekirse, çelik ile yüzde 5’den yüzde 65’e dek karıştırılarak alaşım haline getirilen çok yüksek ısılara dayanıklı cobalt, gaz türbinlerinin, jet motorlarının imalatında kullanılmaktadır. Cobalt alaşımları, 650 C (Celsius) derecenin üzerindeki ısılara dayanıklılık göstermektedir. Sözkonusu minaralin sadece bazı silahlar ve jet motorları için değil, aynızamanda uzay teknolojisi için de gerekli olduğu anlaşılmaktadır... Şüphesiz daha başka ve çok daha yüksek ısılara dayanıklı cobalt alaşımları da mevcuttur...

 

Bir Kuzey Afrika ülkesi olan Libya’nın ekonomik önemine gelecek olursak... Kısa süre önce Gaddafi’yi çadırı ile birlikte ağırlayan, seçim masraflarını Libya’ya ödettiği söylenen Sarkozy’nin tavırlarını; İtalyan sömürgeciliğine karşı kurtuluş savaşının önderi Ömer Muhtar’ın resmini yakasında taşıyan Gaddafi’nin elini kameralar karşısında sıkılmadan öpen Berlisconi’nin yalakalığını; Londra’dan Washington’a dek Batı’nın Gaddafi karşısındaki “dostca” tutumunu; ve Libya içindeki El-Kaide ağırlıklı silahlı muhalefetin açık anti-demokratik ideolojisini ve yapısını dikkate alırsak, Libya’ya yönelik askeri müdahalenin, nükleer silah katagorisi içindeki seyreltilmiş uranyumlu (Depleted Uranium, DU) mermilerin de kullanıldığı ve sivillerin kurban verildiği ağır bombardımanın, demokrasi için olmadığını rahatça anlayabiliriz. Nasıl Haçlı Seferleri “kutsal toprakları” kurtarma bahanesi ile Doğu’nun zenginliklerini talan etmek amacıyla örgütlenmişse, “demokrasi” ve “insan hakları” yalanlarıyla başlatılan bu son Haçlı Seferi’nin tek hedefi de, Libya petrollerine elkoyabilmek, ve Afrika Kıtası’da ABD yararları ile çelişen Gaddafi yönetimini sonlandırarak Libya’nın başına kukla bir hükümet oturtabilmek içindir...

 

Batılı güçler, uluslarüstü fosil enerji tekelleri tarafından dengesizleştirilip yıkılmak ve elegeçirilmek istenen Libya’nın Ulusal Petrol Korporasyonu (National Oil Corporation, NOC), dünyamızdaki 100 büyük petrol şirketi arasında ilk 25 en büyük şirket içinde yeralmaktadır. Dünyamızın en büyük petrol ekonomileri içinde olan Libya’nın petrol rezervleri, dünyamızdaki bilinen petrol rezervlerinin yüzde 3.5 kadarını oluşturmaktadır. Ve bu, içerdiği kimyasallar açısından en değerli sayılan “tatlı petrol” katagorisine dahil olup, üretim maliyeti sonderece düşüktür. Günümüzün değerleri ile bir varil Libya petrolünün üretim maliyeti bir ABD doları çivarındadır, ve petrol fiyatlarının varil başına 110 dolar olduğu zamanımızda, bir varil Libya petrolünün kârı, 109 ABD doları olmaktadır. Dünya petrollerinin yüzde 3.5’u ile Afrika Kıtası’da en yüksek petrol rezervlerine sahibolan Libya’nın petrolü, ABD’nin kalan petrol rezervlerinin iki katıdır...

 

Dünya petrol rezervlerinin yüzde 56 kadarı, Ortadoğu coğrafyasındadır. Irak’ın yakılıp-yıkılması, yerlebir edilmesi, Irak halkının çektiği tarifsiz acılar, bu gerçeğin dışında değildir... Bundan sonra, yüzde 16 ile -Alaska’yı da içine alan- Kuzey Amerika Kıtası gelmektedir. Yüze 10 kadar petrol rezervi ile Afrika Kıtası, üçüncü sırada yeralmaktadır. Bunu, yüzde 8 ile Orta ve Latin Amerika izlemektedir. Pasifik’ten Atlantik’e dek 30ncu paralelin kuzeyini içine alan ve Avrasya (Eurasia) olarak adlandırılan devasa kara parçasında, mevcut petrol rezervlerinin sadece yüzde 7 kadarı bulunmaktadır. Asya’nın diğer güney parçasında ve Okyanusya olarak adlandırılan ve bir Kıta gibi düşünülen adalarda, yüzde üç, Avrupa’da ise yüzde bir kadar rezerv vardır... Libya, 2011 hesapları ile, 46.4 milyar varil petrol rezervine sahiptir. Bu rezervi ile Libya, Afrika kıtasında birinci sırada yeralmaktadır. Nigeria, 37.2 milyar varil ile ikinci sıradadır. Yine Libya gibi yüksek kaliteli “tatlı petrol”e sahibolan Cezayir’in rezervi, 12.2 milyar varildir. Angola, 9.5 milyar varil ile dördüncü sırada yeralmaktadır. Sudan 5, Mısır ise 4.4 milyar varil petrole sahiptir...

 

Eski Portekiz sömürgesi ve Güney Batı Afrika ülkesi Angola’dan sözedilmişken, burada hemen kısa bir hatırlatma yapayım... Irkçı Güney Afrika rejimi ve CIA tarafından 1960’lı yılların başında örgütlenen UNITA’nın başı Savimbi adlı haydut, 40 yıl boyunca, başta ABD, Irkçı Güney Afrika rejimi, ve İsrail’den aldığı destekle, BM tarafından yapılan yasaklamaya karşın gizli elmas ticareti yaparak, sürekli silahlanabilmiş, katliamlarını sürdürebilmiş, ülke ekonomisinin yıkıma sürüklemiştir... Angola yönetimi ABD ile anlaşıncaya dek, 13.5 milyon nüfuslu Angola’da iki milyonu aşkın insan UNITA eliyle katledilmiş, bir okadarı sakat bırakılmış, iki milyonu aşkın kişi ise göçe zorlanmıştır. Tek kelimeyle Angola ekonomisi çökertilmiştir... Yakın zamanda Angola’da petrol bulunmasının, ve ABD şirketleri ile yapılan anlaşmanın ardından, birden ülkede ortalık süt- liman olmuştur... Angola yönetimi ile ABD arasında yapılan anlaşmanın hemen sonrasında, Jonas Savimbi, 22 Şubat 2002 Cuma günü, 21 muhafızıyla birlikte öldürülmüştür. Böylece, 40 yıldır sürmekte olan katliam ve yıkım, birden durmuştur. Çünkü ABD yönetimi, CIA, -emperyalist yararları açısından- artık böyle olmasını istemiştir. ABD yönetimi, 40 yıl kullandığı kuklasının işini 40 saniye de bitirmiştir...

 

Tarihten ders almak gerekirse eğer, Angola’da yaşanmış olanın bir benzerinin Libya’da yaşanmaması için neden yoktur... Kısacası, Libya’ya yönelik saldırının nedeni, Gaddafi yönetiminin yerine gerçek anlamıyla kukla bir yönetim oturtmak olsa da, bu karanlık planın tek alternatifli olmadığı hissedilmektedir. Alternatifler arasında, Libya’nın, -sınırları önceden belirlenmiş- üç parçaya bölünmesi, ve petrol kaynaklarının yüzde 80 kadarına sahip Doğu Libya’da, Sirte Körfezi’nin olduğu bölgede gerçek bir denetim sağlanması hesabı olduğu kadar, bütünüyle Libya’yı kontrol altında tutabilecek, ve petrol şirkeleri için gerekli istikrarı sağlayabilecek kukla bir hükümetin başa getirilmesi alternatifi de sözkonusudur... Anlaşılmış olacağı gibi, Libya petrollerinin yüzde 80’i ülkenin doğusunda, Sirte Körfezi civarındadır...

 

Diğer yandan, Batı tarafından adı, “muhalefet”, “isyancı” vs. olarak adlandırılan, ve yine Batı tarafından silahlandırılan işbirlikçi unsurlar; ABD-İngiliz özel birliklerinin desteği ve kontrolu altında savaşan, ve Batı’dan hava desteği alan bu unsurlar, kökten dinci ve parçalı yapıları ile tüm Libya’yı kontrol edebilecek güçte gözükmemektedirler. Zayıf işbirlikçi koalisyon, otuz küsur aşiretten oluşan ülkede istikrarı sağlayabilecek bir yapıya sahip değildir ve gelecekte de birliklerinin süreceği şüphelidir... Ülke üçe bölünse bile, bu işbirlikçi unsurlarla petrol şirketlerinin aradıkları istikrarın gelebilmesi çok zordur. Ayrıca Libya ile ilgilenen başka tür, petrol dışında faaliyet gösteren firmalar da vardır... Ozaman Batı için geriye, Angola’da olana benzer bir çözümü zorlamak kalmaktadır. “Muhalif” denen işbirlikçi unsurları, hatta Batı tarafından sözde “düşman” ilanedilmiş El Kaide’ye ait unsurları kullanarak, Libya yönetimini zayıflatmak, köşeye sıkıştırmak, ve sonuçta Gaddafi yönetimini Batı’nın koşullarında yeni petrol anlaşmaları imzalamaya razı etmek bir “çözüm” olmaktadır. Bundan kırk küsur sene önce olduğu gibi Libya’yı yeniden Batı’nın gerçek anlamıyla bağımlısı ve üssü haline getirme işi, kişi olarak Gaddafi’nin kızağa çekildiği revize edilmiş mevcut Libya yönetimi ile gerçekleştirilmek istenebilir... (Hissedildiği kadarıyla Tayyip Erdoğan, sadece 30 milyar dolarlık inşaat yatırımlarının kurtarılması ve batağa sürüklenmiş olan Libya ile ticaretin yeniden canlandırılması için değil, bu son ifade edilen işin yaşama geçirilmesi için de mekik dokumaktadır. “İki arada bir derede” sıkışıp kalmış olduğu anlaşılan Erdoğan’ın soyunmak zorunda kaldığı bu işler pek hoş gözükmeseler de, Muhalefetin silahlandırılmasına israrla karşı çıkması, olumlu bir tavırdır...)

 

Bu son ifade edilen yönde ortada somut bir veri olmasa da, NATO’nun Danimarkalı aşırı sağcı ve İslam düşmanı başkanı Rasmussen’in ikide birde, “savaşın uzun süreceği”nden sözetmesi, bunun bir yıpratma savaşı olduğu, merkezi yönetim ikna edilinceye dek saldırıların sürdürüleceği izlenimini yaratmaktadır. Bu da akla, Gaddafi veya oğulları ile Batı’nın koşullarında bir anlaşma olabileceği izlenimini akla getirmektedir. Daha doğrusu, şimdilik pek mümkün gözükmese de, zaten yaşlanmış olan Gaddafi -dokunulmama sözü verilerek- kızağa çekilip, sözkonusu anlaşmalar oğulları ile imzalanabilir... Bunun örnekleri, daha önce Molla Mustafa Barzani kullanılarak Irak’ta, ve daha başka ülkelerde yaşanmıştır. Ve yukarıda ifade etmiş olduğum gibi son örnek, Angola’da yaşanmıştır... Şüphesiz, Libya için Batı’nın hoşlanmayacağı alternatifler de mümkündür ama, sonuçta en ağır bedeli Libya halkı ödemektedir. ABD ve diğer öndegelen Batı yönetimleri ise, giderek artan bir nefreti üzerlerine çekmektedirler...

 

Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi önde gözüken amaç, Libya’nın değerli petrolüne elkoymak olsa da, daha geniş bir perspektiften bakınca, savaştaki amaçların başında Çin’i Libya’dan, hatta Afrika’dan atmak olduğu anlaşılmaktadır. Zaten tam anlamıyla Batı kuklası haline gelmiş bir Libya’ya istenilen anlaşmaları imzalatmak sorun olmayacaktır. Ayrıca, Libya’nın yenilmesi durumunda, değişik alternatifler arayan, altyapı yatırımları için Çin ile anlaşan Afrika ülkeleri de durumlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardır... Kısacası Çin, Libya’da da vardır ve hedeftedir...

 

Irak’ta yaşananların ardından Libya yönetiminin Batı’ya yönelik politikalarını değiştirdiğini, ve petrol endüstrisi dahil birçok alanda Batılı şirketleri ülkesine davet ettiğini yazmıştım... Ayrıntıya girmeden, Libya’da, Fransız Total, İtalyan ENI, İngiliz British Petroleum, İspanyol Petrol Konsorsiumu REPSOL (Spanish oil consortium), Exxon-Mobil (ABD dışpolitikasını yönlendirenlerin başında gelen Rockefeller ailesine ait Standart Oil Tröstü’nün anti-tröst yasası sonucu parçalanması ile doğan devasa tekeldir...), Chevron (Chevron Corporation, 1926- 84 yıllarında Standart Oil Company Of California adı ile faliyet göstermiştir, ve ABD dış politikasına yön veren devlerdendir.), Occidental Petroleum (Occidental Petroleum Corporation, 1920 doğumlu, Los Angeles merkezli öndegelen bir ABD petrol ve doğal gaz üretim şirketidir.), Hess (Amereda Hess Corporation, New York merkezli bir ABD petrol şirketi), Conoco Phillips (Conoco= Continental Oil Company, 1875 ABD doğumlu olup, Libya’ya ilk kez 1929 yılında girmiştir. Phillips ise, yine bir ABD petrol şirketidir...), ve Çin Ulusal Petrol Korporasyonu CNPC (China National Petroleum Corp.) Libya’da faaliyetleri olan şirketlerdir...

 

Prof. Michel Chossudovsky’ye göre, Çin, Libya’da önemli bir rol oynamaktadır. CNPC (China National Petroleum Corp.), Libya’nın petrol endüstrisinde merkezi bir role sahiptir. CNPC için Libya’da 400 kişi çalışmaktadır, ve Çin’in Libyadaki işgücü 30 bin kişidir... Libya petrolünün yüzde 11’i Çin tarafından ithal edilmektedir.  Üretim ve araştırma, yeni buluşlar açısından CNPC’nin Libya’da oynamakta olduğu rolü oynayan bir başka şirket daha yoktur, ve bu durumu CNPC’ye Libya’da merkezi bir rol yüklemektedir. Çin’in Libya’daki varlığı ABD yönetimini düşündürtmektedir. Askeri müdahale doğrudan Libya’ya yönelik olmakla birlikte, saldırının gerisinde yatan düşüncelerin başında Çin’i Kuzey Afrika’dan atmak gelmektedir...

 

Diğer yandan, İtalyan ENI konsorsiumu da yılda 244 bin varil gaz ve petrol çıkartarak Libya’nın bu alandaki ihracatının yüzde 25’ini İtalya’ya ithal etmektedir. Bunun yanında, yaklaşık altı ay kadar önce, Ekim 2010’da, ABD şirketlerinden Chevron’un ve Occidental Petroleum’un (Oxy), Libya’da petrol arama lisansları yenilenmemiştir ve bu iki şirket Libya’yı terketmişlerdir... Bu son açıklananın tersine, Kasım 2010’da, Alman petrol kumpanyası R.W. DIAE, Libya Ulusal Petrol Korporasyonu (National Oil Corporation, NOC) ile uzun erimli bir anlaşma imzalayarak Libya’da petrol arama ve üretme izni almışlardır. Sanırım bu son ifade edilen gerçek, Federal Almanya’nın Libya’ya yönelik saldırıdan neden uzak durmaya çalıştığının, neden askeri operasyona doğrudan katılmadığının açıklaması olabilir... Afrika Haberleri’ne (AfricaNews) göre, Alman petrol firması ile Libya’nın imzalamış olduğu anlaşma umut vericidir... Libya’nın mali kurumlarının Batı bankalarına yatırılmış milyarlarca dolarlık kazançları, savaşı başlatanlar tarafından dondurulmuştur...

 

Libya, Orta Afrika’ya açılan bir yoldur, veya kapıdır... Libya’nın hemen güneyinde olan, ve coğrafi olarak Libya’nın uzantısı gibi gözüken Çad (Chad), muhtemelen zengin petrol yataklarına sahiptir. Çad (Chad), geleceğin zengin petrol ekonomilerinden birisidir. İçinde petrol-boru hattı olmak üzere Exon-Mobil ve Chevron korporasyonları, Güney Çad (Chad) ile ilgilenmektedirler. Güney Çad (Chad), aynızamanda Sudan’ın -petrol zengini- Darfur bölgesine açılan bir kapıdır... Diğer yandan, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- Çin’de, Sudan ve Çad (Chad) ile yakından ilgilenmektedir. CNPC (China National Petroleum Corp.), 2007 yılında, Çad (Chad) hükümeti ile uzun erimli bir anlaşma imzalamıştır. Bunun yanında, Çad’ın güneybatısındaki petrol ülkesi Nigeria’da, daha önce ifade etmiş olduğum gibi Çin’in önemli yatırımları vardır. Nigeria (Nijerya) sadece bir petrol ülkesi olmayıp zengin uranyum yataklarına da sahiptir ve bu özelliği ABD’nin Nigeria üzerindeki ilgisini yoğunlaştırmaktadır. Daha önce ifade etmiş olduğum gibi, Nigeria’nın güneyinde, Ekvator çizgisinin hemen üzerinde yeralan Sao Tomé ve Principe adalarında, yakın zamanda, stratejik bir ABD askeri hava üssü kurulmuştur... Çin’de Nigeria’nın uranyumuna ilgi duymaktadır... Çad (Chad) ve bu ülkenin güneyindeki ve batısındaki ülkeler, eski “Fransız Afrikası” olmaktadırlar. Fransa’nın yangından mal kaçırırcasına telaşlı biçimde Libya’ya saldırmasının nedenlerinden biri de, bu gerçekte gizlidir. Fransa, gelmekte olan yağmadan payını istemektedir. Yağma, istenildiği gibi gerçekleşebilirse...

 

Libya petrolünün yüzde 85 kadarı Avrupa ülkelerine satılmaktadır. Savaş, Avrupa’nın petrol ithalatına zarar vermektedir, ve bundan en çok İtalya etkilenmektedir. İtalya’nın petrol ithalatının yüzde 30 kadarı, ve doğal gaz ithalatının ise yüzde 10 kadarı Libya’dan olmaktadır. Libya gazı, Tripoli’nin batısındaki Mellitah’dan Greenstream (yeşilakıntı) boru hattı ile Akdeniz’in derinliklerinden İtalya’ya, Sicilya’nın güneyindeki Gela’ya ve oradan da Enna’ya ulaşmaktadır... Bu savaş, ve Libya petrollerine ABD merkezli tekellerin elkoyma olasılığı, uzun vadede ABD- AB ilişkilerini yokuşa sürecek, sakatlayacak bir gelişmedir. Zaten başlangıçtaki Haçlı koalisyonunun yürümeyişinin, ve saldırının komutasının ABD’nin egemen olduğu NATO’ya devrinin gerisinde, bir ölçüde bu son ifade edilen gerçek yatmaktadır. Fakat NATO’nun da aynı nedenle birsüre sonra anlaşmazlığa sürüklenebileceği hissedilmektedir. Bu da, eğer dayanabilirse, sadece Libya’nın değil, tüm bölgenin şansı olacaktır...

 

Yukarıda özetlenenlerden anlaşılmış olacağı gibi, Libya’ya yönelik açgözlü emperyalist saldırı, başta petrol olmak üzere değişik dürtülere sahiptir. Özellikle Çin’in Afrika’da büyümekte olan varlığı ve etkisi, sözkonusu saldırının başta gelen nedenlerindendir. Diğer yandan, yüksek kaliteli Libya petrolünün aşırı derecede düşük maliyeti, varil başına bir ABD dolarına malolması, dünya pazarında 110 ABD doları olan bir varil petrolden 109 dolar kâr sağlama olasılığının mevcudiyeti, ABD petrol devlerinin iştahlarını kabartmaktadır. Bu son ifade edilen gerçek, Libya’ya yönelik saltırının temel motivasyonları arasında yeralmaktadır... Kısacası son Haçlı seferi, söylendiği gibi “demokras”i ve “insan hakları” uğruna değil ama, asıl olarak petrol uğruna yapılmaktadır...

 

- “Şeytanlaştırılan” Libya yönetimi ve saldırı, ülkesinin bombalanmasını isteyen “özgürlük” savaşçıları, seyreltilmiş uranyumlu mermiler, yıkılan ülke

 

Yokedilmek isteneni halkın gözünden düşürmek, yapılacak saldırıyı “haklı” göstermek, işlenecek cinayetleri kafalarda meşrulaştırmak amacıyla, önce, hedef tahtasına oturtulan kişiler ve onların yakın çevreleri “şeytan”laştırılır. Korkutucu, iğrenç, alabildiğine kötü bir varlık haline getirilir. Bu yapılan eski bir taktik olmakla birlikte, iletişim teknolojilerinin alabildiğine ilerlemiş olduğu günümüz koşullarında, sözkonusu “şeytanlaştırma” operasyonları, hiçbir dönemde gözükemeyecek mükemmellikle yaşama geçirilebilmekte, yalanlar “şeytan”ı dahi aptal edecek boyutlara ulaşmaktadır...

 

Bu “şeytanlaştırma” operasyonlarını önce en mükemmel biçimde Nazi Partisi kullanmıştır. Hiristiyan dünyasının Yahudiliğe yönelik yaklaşık 1900 yıllık anti-semitism geleneği, Nazi Partisi’nin elinde, geliştirilip sistematikleştirilerek halkı manupule etmeye yönelik mükemmel bir silaha dönüşmüştür. “Ürkütücü” ve “miğde bulandırıcı” bir Yahudi “şeytanı” yaratılmıştır. Ve Yahudi soykırımı hiç tepki çekmeden rahatça başlatılmıştır... Naziler, Berlinde bulunan parlemento binasını (Reichstag), 27 Şubat 1933 gecesi bizzat kendileri ataşe vermişler, ve ardından ruh sağlığı yerinde olmayan Marinus van der Lubbe adlı Hollandalı zavallı bir işsizi yakalayarak, Reichstag’a yönelik sabotajın sorumluluğunu komünistlerin üzerine yıkmışlardır. Böylece, “kriminal” ve “ürkütücü şeytani” bir komünist imajı yaratarak, tek başına iktidar için saldırıya geçmişlerdir...

 

“Soğuk Savaş” döneminin “şeytanı” Sovyetler Birliği olmuştur... Nazi savaş suçluları bizzat ABD tarafından örgütlenip hertürlü anti-demokratik ve anti-komünist provokasyonda kullanılmıştır. CIA’nın (Central Intelligence Agency, 1947), baş mimarı, Nazi Almanyası’nın Doğu Cephesi (Sovyetler Birliği) askeri istihbaratının şefi General Reinhard Gehlen olmuştur. Daha sonra Gehlen, eski Nazi gizli polisi Gestapo ve SS kalıntılarından Federal Almanya’nın “Federal İstihbarat Servisi” BND’yi  (BUNDESNACHRICHTENDIENST) kurmuş ve 1968 yılına dek yönetmiştir...

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılacağının artık kesinlikle belli olduğu 1988 yılında, emperyalist Batı’nın yönetici eliti, “şeytanlaştırılacak” yeni düşmanını belirlemiştir. Yeni hedef, zengin petrol ve doğal gaz yataklarına, ve değerli minerallere sahip İslam dünyası olmuştur. Eski anti-semitismin, Yahudi düşmanlığının yerini, bu kez, “ürkütücü” ve “şeytani müslüman” figürü almaya başlamıştır. Sovyetler Birliği’ni yıkabilmek amacıyla “Yeşil Kuşak” politikasının malzemesi olan ve kışkırtılan Müslümanlar, bir anda kendilerini hedef tahtasının ortasında buluvermişlerdir...

 

Tanınmamış sıradan bir İngiliz-Hint romancı olan 1947 Hindistan-Bombay doğumlu Salman Rusdie adlı kişiye -ısmarlama olduğu belli- Şeytan Ayetleri (Satanic Verses) adlı roman yazdırılıp, 1988 yazında yayınlanmıştır. Sözkonusu roman, mükemmel bir reklam kampanyası ile bir anda tüm dünyada popüler hale getirilmiş, Müslüman halklar, özellikle daha az eğitimli ve kökten dinci olanlar neredeyse çıldırtılmıştır. İran’ın başına yeni oturmuş olan Ayetullah Humeyni, Salman Rusdie için ölüm fermanı çıkartmıştır...

 

Bilinçli olarak kışkırtılmış Müslüman halkların gürültülü tepkileri, Batı toplumlarında giderek yayılan bir Müslüman korkusu yaratmaya başlamıştır. Sonuçta provokasyon hedefine ulaşmış, “seytani Müslüman” figürü yaratılmış, Batı’nın yönetici eliti, askeri-endüstri komplekslerin ve fosil enerji tekellerinin adamları, halkı Müslüman ülkelere yönelik saldırıları için kendi toplumlarında psikolojik zemini oluşturmuşlardır...

 

Sovyetler Birliği yıkılırken, -Irak’ın coğrafi bir uzantısı ve eski parçası olan- Kuveyt’e elkoması için yeşil ışık yakılan Saddam Hüseyin’e yönelik gürültülü bir Haçlı Seferi başlatılmıştır. Bir anda “Şeytanlaştırılan” Batı dostu Saddam Hüseyin’in Irak’ına, ülkenin ekonomik alt yapısına, özellikle elektrik santrallerine, su sistemlerine, köprülerine yönelik dehşet verici bombardımanlar TV serisi gibi yayınlanmaya başlanmıştır. İslam dünyasından dehşet yaratılmaya çalışılırken, Batı’da ise, savaşın ciddiyetini gözlerden ırak tutan havai fişekli bir yılbaşı kutlaması görünümü egemen kılınmıştır. Bu ilk Köefez saldırısı ile, 1991 yılında, İslam dünyasına yönelik Haçlı seferi resmen başlatılmıştır. ABD yönetimi, Batılı müttefiklerine, petrol musluklarının elinde olduğunu göstererek, Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra da kendi önderliğinde birliklerinin korunması gerektiği mesajını iletmiştir. Aynı operasyonla, zaten birlik olmayan İslam dünyasının parçalanması daha da netlik kazanmıştır... 

 

Yeni başlatılacak Haçlı Seferi’nin “teorik” kılıfı, ABD’nin dışpolitikasını manupule etmek amacıyla 1920 yılında kurulmuş olan CFR’in (Council on Foreign Relations) başındakiler tarafından Samuel Huntington adlı bir profösöre ısmarlanmıştır. Ruhunu çoktan şeytana satmış sözkonusu profösörün “dünyamızdaki başat çelişkinin kültürler arasında olacağı” yalanını formüle eden, “kültürler arası savaştan” bahseden, ve böylece emperyalist saldırganlığı, ulusal ve uluslararası planda süren sınıf kavgasını gizleyen makalesi, 1993 yazında, CFR’in Foreign Affairs adlı dergisinde yayınlanmış ve daha sonra kitap haline getirilmiştir...

 

“Şeytanlaştırılan” Miloseviç figürünün yardımı ile 1999 yılında Yugoslavya’ya saldırılmış, toplam maliyeti 60 milyar doları bulan bombardımanın ardından, 78 gün içinde ülke, II. Dünya Savaşı sonrası koşullarına sürüklenmiştir. Böylece, artık ortadan kalkacağı düşünülen NATO’ya da yeni görev alanı yaratılmış, yeniden hayatiyet kazandırılmıştır... ABD’nin ve kuyrukçusu emperyalist Batı’nın yararları yönünde eski görev alanı dışında kullanılmaya başlanan NATO, genişleyerek, üye sayısını arttırarak, öncelikle Rusya Federasyonu’nu ve Çin’i çembere almaya başlamıştır...

 

Nazi Partisi’nin tezgahlamış olduğu Reichstag’a yönelik sabotajın çok daha mükemmeli ve masraflısı, 11 Eylül 2001’de New York’ta ikiz-kulelerin yıkılması ile gerçekleştirilmiştir. Sorumluluk, -aynen Reichstag yangınında olduğu gibi böyle bir işi yapmaktan aciz- CIA yetiştirmesi Usame bin Laden’in üzerine yıkılarak, Afganistan’a yönelik saldırının psikolojik zemini hazırlanmıştır. Sözkonusu 11 Eylül provokasyonu ile “şeytani Müslüman” figürü güçlü biçimde kafalara kazınırken, 3.5 milyar dolar yatırılarak CIA Pakistan gizli servisi ISI (Intern Service Intelligence) tarafından örgütlenmiş olan Taleban, “şeytani ürkütücü” bir figür olarak hedef tahtasının ortasına oturtulmuştur... Döşenecek gaz ve petrol-boru hattından Afganistan’ın da yararlanmasını istediği için “şeytanlaştırılan” CIA üretimi Taleban, “demokrasi” ve “insan hakları” adına “halı bombardımanı” ile ezilmiştir. Şüphesiz asıl ezilen, zaten onlarca yıldır savaşı yaşamakta olan Afganistan halkı olmuştur...

 

Saddam Hüseyin’i emperyalist Batı güçlendirip, silahlandırmıştır... Yine aynı Batı, Sovyetler Birliği’nin artık varolmadığı uygun zamanda, Irak petrollerine elkoyabilmek, Kafkaslar’a, İran’a, ve Orta Asya coğrafyasına doğru yeni üsler elde edebilmek amacıyla, Nükleer-Biyolojik-Kimyasal (NBC) silahlara sahip yalanı ile “çok tehlikeli şeytani” bir figür haline getirdiği, yeni “Hitler” olarak tanıttığı Saddam Hüseyin’in ülkesi Irak’a, 2003 yılında saldırmıştır... Yaşananlar, ve yaşanmakta olanlar bilinmektedir...

 

Hitler’in izinde yürümekte olan ABD yönetici eliti, uluslarüstü tekellerin, en güçlü mali-sermaye gruplarının politikacıları, hiçbir alakası olmadığı halde, Saddam Hüseyin ile Alman mali-sermaye güçlerinin politikasını yaşama geçirmiş olan Hitler arasında benzerlikler üretmişlerdir... Burada hemen, önceden de defalarca yazmış olduğum bir bilgiyi parantez dışı tekrarlamam gerekirse, her diktatörlük faşizm değildir. Faşizm, kapitalizmin içinde olduğumuz emperyalizm evresine özgüdür, en kodaman mali-sermaye gruplarının emekçi halk ve diğer sermaye çevreleri üzerindeki diktatörlüğüdür faşizm. Bu gerçeğin ışığında, uluslarüstü mali-sermaye gruplarının, askeri-endüstri komplekslerin, fosil enerji tekellerinin, ve bu sistem içindeki endüstrilerin, finans geruplarının dünya egemenliği için politikalar üreten merkezler, ABD ve bağlantılı Batı yönetimleri, asıl faşist merkezlerdir. Ve bu merkezler, kendilerine ait Hitler resmini, bir ölçüde ulusalcı olan Saddam Hüseyin’e, ve değişik ölçülerde O’na benzer ulusalcı küçük diktatörlere malederek, bu şekilde onları “şeytanlaştırarak”, geriye kalmış tüm ulusal ekonomileri sonuna dek mali-sermaye güçlerine açmak, kolayca talan etmek istemektedir... Ayrıca, halktan yana diktatörlükler de olduğu gibi, demokrasiler de içlerinde diktatörlüğü barındırırlar, diktatörlükten tamamen soyutlanarak düşünülemezler...

 

Doğrusu, ne bu satırları yazan kişi, ne de Libya’ya yönelik emperyalist saldırıya karşı çıkan diğer aklıbaşında insanlar, özel olarak Gaddafi’ye herhangi bir hayranlık beslemektedirler. Aslında bunu ifade etmeye bile gerek yoktur ama, Libya’ya saldırabilmek için fırsat arayanlar, -daha dün elini öpmüş oldukları, başkentlerinde çadır kurmasına gözyumdukları, ve silahlandırdıkları- Gaddafi’yi öyle bir “ürkütücü” ve “şeytani” figür haline getirmişlerdir ki, Libya halkına yönelik saldırılara karşı çıkanları özel olarak “Gaddafi hayranı” ve “yandaşı” olarak damgalamaya hazırdırlar. Tabii bu Gaddafi, onların yaratmış oldukları “korkutucu” sanal Gaddafi figüründen başkası değildir... Zaten, yalanların bombalardan daha fazla havalarda uçuştuğu günümüzde, gerçekleri ifade ettiğiniz an, size çamur atılmasını engelleyebilmeniz olanak dışıdır...

 

Gaddafi, otuz küsur aşiretin varlığını koruduğu, uzun yüzyıllar yabancı baskısı altında kalmış, Fransız sömürgeciliğini, ve İtalyan faşizmini tanımış bir toplumun kendi koşulları içinde üretmiş olduğu, ve şüphesiz eleştirilecek birçok yanı ve yine birçok hatası olan bir önderdir. Belki de O’nun en büyük hatası, kırk küsur yıllık iktidarı boyunca, ülkesindeki aşiret düzenini yokedebilecek, devamlılığı sağlayacak yerleşik kurumları yaratamamış, veya yeterince yaratamamış olmasıdır... Fakat yine O, petrol paraları ile Libya’ya önemli yatırımlar yapmış, ve yapmakta olan, ülkesini bir şantiye haline getirmiş olan, ve halkını petrol gelirlerinden yararlandıran bir diktatördür. Libya’da yoksulluk ve sefalet yoktur. Libya’da kadınlar, ABD kuklası Suudi Arabistan’da, veya Kuveyt’te, veya benzerlerinde olduğu gibi kafes arkasında, tesettürlü garip kapalı giysiler içinde değillerdir. Onlar, yaşamın içindedirler, askerdirler, vs.. Gaddafi’de, ABD kuklası Suudi Kralı, veya Kuveyt Şeyhi gibi haremi olan, ve haremine kadınları kapatan birisi değildir... Libya petrollerini O uluslaştırmıştır, ve zaten bu nedenle emperyalist merkezlerin hedefi haline getirilip, Batı tarafından “şeytani” bir figür olarak yeniden üretilmiştir...

 

Tunus’ta yüzbinler ayağa kalktığı zaman, Batı, Tunus yönetimini kurtarma planları yapmıştır. Hiç te halk hareketini destekler bir tavır almamıştır. Gerçi sonuçta pasaportlara tesettürlü kadın fotoğrafları koyma “özgürlüğü”nün ötesinde pek birşey değişmemiştir ama, manzara budur... Mısır’da milyonlar haftalarca sokaklarda, Tahrir Meydanı’nda iken, Batı, kişisel serveti 60 milyar ABD dolarını bulduğu söylenen ABD-İsrail dostu Mubarek diktatörü kurtarabilmek, en azından Mısır’da düzenin aynı kalmasını sağlamak için planlar yapmıştır. Batı’da Mubarek aleyhine tek bir kampanya örgütlememiştir. Ve Mubarek sessizce geriye çekilip Mısır halkı şimdilik ustaca yatıştırılırken, iktidar eski sahiplerinin, her yıl ABD’den 2.5- 3 milyar dolar alan Silahlı Kuvvetler’in elinde kalmıştır. ABD-İsrail düzeni Mısır’da korunmuştur... Bahreyn’de sokaklara dökülen yığınlara ateş açılır, Suudi tankları Bahreyn’e girerlerken, ABD olanları görmemiştir...

 

Siyonist ırkçı İsrail yönetimi fosfor bombaları ile daha geçenlerde bir ayı aşkın süre küçük Gazze’yi yerlebir eder ve çocukları öldürürken, başta ABD olmak üzere Batı susmuş, “insan hakları”nı ve “demokrasi”yi hatırlamamıştır. İsrail, günümüzde de Gazze’yi kesintisiz olarak vurmayı sürdürmektedir ama, Batı olanları görmemekte israrlıdır... Batı Yakası’ndaki Filistin halkına yönelik ırkçı baskılar ve işkenceler kesintisiz devametmektedir ama, bu yaşananlar Batı’ya “insan hakları”nı ve “demokrasi”yi anımsatmamaktadır... Herkesin bildiği örnekler uzar gider...

 

“Demokrasi”, “insan hakları”, ve “özgürlükler” adına saldırıya uğrayan Libya’da ise, ne milyonlar, ne yüzbinler, ve hatta ne on binler sokaklara dökülmüşlerdir. Olan, Gaddafi’ye düşman bazı aşiretlerin yaşamakta oldukları ülkenin doğusunda, Batı tarafından silahlandırılıp bir miktar eğitilmiş küçük silahlı grupların provokasyonlarından başka birşey olmayacaktı. Silahlı küçük grupların ev, işyeri, ve şantiye baskınları ile sözde “halk hareketi” ve “özgürlük mücadelesi” başlayacaktı. Olaylar tam başladığı sırada Libya topraklarında yakalan İngiz SAS komandoları, Batı’nın özel birliklerinin gizlice Libya topraklarına çıkmış olduğu’nun en somut kanıtlarından biri olacaktı... Emperyalist Batı’nın özel birlikleri ile ortak hareket eden ve Batı’dan Libya’yı bombalamasını isteyen “özgürlük” ve “demokrasi” savaşçıları... Buyrun, seçip seçip alın...

 

Yaşananlar, olaylar hakkında biraz bilgisi olanlara hemen Kosova’da yaşanmış olanları anımsatacaktı... Vaktiyle, 2000 yılının başında ayrıntılı olarak yazmış olduğum gibi, önce Kosova, kukla KLA veya UCK adlı örgütün yardımıyla istikrarsızlaştırılıp karıştırılacaktı... Türkiyedeki bazı benzerleri gibi “Marksist-Leninist”, “komünist”, “kızıl” sıfatlarını kullanıyor olmalarına karşın, kriminal unsurlardan oluşan, uyuşturucu kaçakçılığı işlerine de bulaşmış olan dört küçük örgüt, aralarına bazı eski faşist unsurları da alarak, CIA’nın çabaları ve yardımları ile, 1990’lı yıllarda birleşip “Kosova Kurtuluş Ordusu” (KLA), veya arnavutça adı ile UCK adıyla politika sahnesinde boy gösterecekti... Lafı uzatmadan, Kosova halkını hiçbirzaman temsil etmeyen, içinde üç ayrı klik olan, Batılı servislerin ve ABD Adalet Bakanlığı’nın raporları ile Batıya yönelik eroin kaçakçılığının son halkasını oluşturduğu bilinen bu kriminal unsurların tek görevleri, Kosovo’yı ve Yugoslavya’yı istikrarsızlaştırarak, bir ABD-NATO müdahalesi için gerekli psikolojik zemini hazırlamaktı. Sözkonusu üç ayrı klik içinde -kişi olarak en az altı cinayetten sorumlu olan- Hasim Thaci’ye (Haşim Taçi) bağlı grup, yüzde yüz ABD’nin, CIA’nın kontrolunda idi... UCK’ya bağlı unsurlar iktidarı alamayacaklarını çok iyi biliyorlardı, buna güçleri de yetmezdi ama, suyu bulandırabilirlerdi... Yine 2000 yılında yazmış olduğum gibi, Mart 1999’da Türk gazeteci Aslı Aydıntaşbaş ile ABD’de, New York- Brooklyn’de görüşen UCK temsilcisi Florin Krasniki, gerçeği itiraf edecekti. Onlar, Kosova halkının savaşmak istemediğini bilmekteydiler. UCK’nun görevi, sistematik sabotajlarla Sırpları kışkırtıp şiddete zorlayarak Batı müdahalesine kapıyı aralamaktı... Bu arada hemen belirteyim, Kosova’da yaşamakta olan arnavutların, radyoları, televizyonları, 20 bin öğrencisi olan üniversiteleri, yönetimde adamları, herşeyleri vardı...

 

Libya’da yaşanmakta olanlar da, Kosova ile ilgili olarak yukarıda özetlenmiş olanların farklı bir düzeyde tekrarından başka birşey değildir... Batı tarafından “özgürlük savaşcısı”, “kurtuluş savaşcısı” gibi tanıtılmaya çalışılan sözkonusu silahlı küçük grupların Libya’da iktidarı alamayacakları sonderece bellidir ama, Libya’ya müdahaleyi başlatmayı başarmışlardır... Nazi propoganda bakanı Joseph Goebbels’in pabucunu dama atacak ustalıkta yalanlarla yüklü bir propoganda saldırısının eşliğinde, 19 Mart 2011’i 20 Mart 2011’e bağlayan gece, yani tam sekiz yıl önce Irak’a yönelik saldırının başlatılmış olduğu günde ve saatlerde, Libya’nın ekonomik alt yapısı, radarları, başkanlık sarayı bombalanmaya başlanmıştır... Aslında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararı sadece “uçuşa yasak bölge” ilanedilmesi ve bunun kontrolü ile ilgilidir ama, saldırıyı başlatanlar BM’yi hiçe saydıkları gibi, kararlarını kendi parlementolarında onaylatma gereği dahi duymamışlardır. Ne Fransa kendi meclisine sormuştur, ve ne de -Nobel Barış ödüllü ve Afrika kökenli- Obama Senato’ya...

 

Napoli’de bulunan karargahından konuşan NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanı Amerikalı general, 4 Nisan 2011 itibariyle, yani yaklaşık 15 gün çinde, Libya’ya yönelik 720 sorti (kalkış) yapılmış olduğunu söylemiştir. Her sortiye kaç uçağın katıldığı belli değildir ama, en az biner kiloluk bombaların attıkları bellidir. “Tank katili” olarak tanınan ve Yugoslavya’ya yönelik saldırıda ünlenen A-10 uçaklarından atılan roketlerin ve aynı uçağın 30 mm’lik otomatik topundan çıkan mermilerin başlıklarında seyreltilmiş uranyumlu (DU) mermilerin olduğu ve bunların radyasyon etkilerinin dünyanın kalan ömrü kadar süreceği, 4.5 milyar yıl yokolmayacağı bilinmektedir. Yine Akdenizde, Libya sahillerinde olan ABD savaş gemilerinden fırlatılan Makhintoş bilgisayarlı ve hedefi en çok 10 metre şaşıran Tomahawk (kızılderili savaş baltası, herbiri 1 ile 1.5 milyon dolar değerinde) güdümlü füzelerinin sayıları tam belli değildir. Bu füzelere de seyreltilmiş uranyumlu (Depleted Uranium, DU) başlıklar takılmaktadır...

 

Aslında, Eylül 2004’de Sinbad’a yerleştirmiş olduğum, ve bir başka site tarafından da ödünç alınan, ozamandan bu yana onbinlerce kişi tarafından tıklanmış olan “OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI ” başlıklı uzun yazımda, seyreltilmiş uranyumlu (Depleted Uranium, DU) mermiler hakkında oldukça geniş bilgi vermiştim. Fakat burada yeniden aynı konuda kısaca bilgi vermekte yarar var...

 

Araştırmaları 1960’lı ve 70’li yıllarda başlayan, ABD’de ve İngiltere’de üretilen seyreltilmiş veya tüketilmiş uranyumlu mermiler, ilk kez 1991 yılında, Körfez savaşında, gizlice Irak ordusuna karşı kullanılmışlardır. Bu arada ABD güçleri, yanlışlıkla kendi tanklarını ve zırhlı araçlarını aynı mermilerle vurmuştur. Sözkonusu mermilerden havaya yayılan zehirli parçaçıklar, radyasyon etkisi, 200 bin kadar Amerikan askeri hastalanmasına neden olunca, yapılan iş daha fazla gizlenememiştir... Toplarla, roketlerle, hatta 12.7 mm’lik tank makineli tüfekleri ile atılan seyreltilmiş veya tüketilmiş uranyumlu mermiler (Depleted Uranium, DU), zenginleştirilmiş uranyum elde edilirken, arta kalan ve sadece yüzde 60 radyoaktiv madde içeren kalıntılardan üretilmektedir. Tüketilmiş Uranyum (DU) mermisinin hedefte ateşlenebilmesi için, belli bir yüksek hıza ulaşmış olması gerekmektedir. Mermi, ateşlendiği zaman 10 bin C (Celsius) derecenin üzerinde ısı çıkartmakta, tankın veya zırhlı aracın bir yanından girip öbür yanından çıkmaktadır. Aracın içindekiler bir anda kapkara yanmakta, kömüre dönmektedirler. Patlaması ile birlikte etrafa kara bir duman yayan mermiden, yüzde 70 oranında radyoaktiv madde yüklü mikro parçacıklar etrafa yayılmakta, birkısmı 4.5 milyar yıl, yani dünyamızın kalan ömrü kadar yaşayacak olan bu radyoaktiv parçacıklar hava ve su ile daha geniş coğrafyalara yayılarak değişik kanser türlerine, ve anormal doğumlara neden olmaktadırlar...

 

Dünyanın sonuna dek kalıcı radyasyon etkisi olan Tüketilmiş Uranyum (DU) cephanesi, ilk kez 1991 Birinci Körfez Saldırısı’nda, ardından 1992- 96 yıllarında Bosna- Hersek dahil Yugoslavya’ya yönelik olarak sürdürülen hava saldırılarında, hemen sonra 1999 Kosova/ Sırbistan/ Montenegro bombardımanında, 2001 sonunda başlayan Afganistan’a yönelik ABD saldırısında, ve 2003 baharında başlayan İkinci Körfez (Irak) saldırılarında yeniden ve yeniden kullanılmışlardır. Yine aynı mermilerin, 1991 ile 2003 yılları arasında Irak’a yönelik kesintisiz hava saldırıları sırasında sürekli kullanılmışlardır. Al Jazeera (El Cezire) raporuna göre, ABD güçleri, Bağdat’ın sokaklarına, evlerinin içine, bahçelerine, 200 ton radyoaktiv madde ateşlemişlerdir... Ve bu kirli iş şimdi Libya halkına karşı tekrarlanmaktadır. Bundan sadece Gaddafi yanlısı veya arada kalmış halk değil, aynızamanda sözde desteklenmekte olan Gaddafi karşıtları da etkileneceklerdir. Hem de dünyanın sonuna dek...

 

Prof. Michel Chossudovsky tarafından kaleme alınan ve 30 Mart 2011 tarihli “Global Research” sayfasında yayınlanan “America’s Planned Nucleer Attack on Libya” başlıklı makaleden -kaynakları ile birlikte- öğreniyoruz ki, Libya’ya yönelik savaş planları 20 yılı aşkın süredir Pentagon’un gündemindedir. Ronald Reagan, 14 Nisan 1986’da, Libya’ya yönelik bir seri bombardıman için emir vermiştir. Clinton yönetimi, Monica Lewinsky skandalının zirve yaptığı günlerde, 1997 yılında, Libya’ya yönelik bir nükleer saldırı planlamıştır... Tripoli’nin 60 km kadar doğusunda olan 200 bin nüfuslu Tarhunah kentinde yeraltına inşaedildiği düşünülen bir kimya fabrikasına karşı kullanılmak üzer -Hiroşima bombasının üçte ikisi kadar güce sahip ve toprağın derinliğine işleyen- bir atom bombası, B61-11 taktik nükleer silah, bu kirli iş için hazırlanmıştır. Sözkonusu gizli tehlikeden tam 11 gün sonra ABD yönetimi, Libya’yı da kapsamı içine alan Nükleer Silahlardan Arındırılmış Afrika Kuşağı Anlaşması’na imza atmıştır. Böylece, Libya ve asıl olarak çoluk-çocuk-yaşlı-genç Tarhunah halkı Hiroşima benzeri nükleer bir felaketten kurtulmuştur... Benzer karanlık planlarla ilgili ayrıntılar sadece Libya için değil, Afganistan ve Irak için de bulunmaktadır. Bu bilgilerle ilgili kaynaklar ABD’nin içindendir ve Libya’ya yönelik bir nükleer saldırı planı halen Pentagon’da masada durmaktadır...

 

Peki, Batı tarafından “özgürlük savaşçıları” olarak adlandırılan bu Gaddafi karşıtları gerçekte kimdirler?.. Prof. Peter Dale Scott, Gaddafi’nin paranoid olması için haklı nedenleri olduğunu ifade ettmektedir. Henüz 27 yaşında iken bir grup önde gelen genç subayla birlikte 1 Eylül 1969 günü Kral İdris’i kansız bir darbe ile tahttan indirmesinin ardından Gaddafi, çok sayıda düşmanla uğraşmak zorunda kalmıştır. Bunlar, İdris yanlısı monarşistler, İsrail servisi Mossad, İngiliz gizli servisi, ABD’nin uzlaşmazlığı, yönetimden memnuniyetsiz Filistinliler, Suudi gizli servisi, Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe (NFSL), Libya Muhalefeti İçin Ulusal Konferans (NCLO), ve hepsinin en tehlikelisi olan El Kaide bağlantılı Libya İslamcı savaş grubu. Bu son anılanın ingilizce ifade ile yazılmış arapça adını doğru anladımsa eğer, sözkonusu ad, “Libya Uğruna Savaşan İslami Topluluk (Cemaat)” veya “Libya İslamcı Savaş Grubu” (Al-Jama’a al-İslamiyyah al-Muqatilah bi-Libya) olmaktadır. Kısacası Albay Gaddafi, baştan beri acımasız sert bir tepki ile karşılaşmıştır...

 

Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe (NFSL, National Front for the Salvation of Libya), İsrail’de ve ABD’de eğitilmiş ve Gaddafi’yi devirmeyi amaçlayan kişilerden oluşmaktadır. Aralarında bir grup Libyalı ile birlikte Batı Afrika ve Merkezi Afrika ülkelerinden kişiler de bulunmaktadır. Paris merkezli haber bülteni African Confidential’in 5 Ocak 1989’da rapor ettiğine göre, Çad (Chad) ve diğer komşu ülkelerde, ABD ve İsrail bir seri gizli askeri eğitim kampları kurmuşlardır. Çad ordusu, keşfettiği bu kamplarda, 2000 Libyalı karşı-devrimciyi tutuklamıştır. Anlaşılmış olacağı gibi bu kişiler, Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe (NFSL) örgütüne bağlıdırlar... Aynızamanda Fransız gizli servisi ve CIA tarafından da desteklenen NFSL içinde, Suudi Arabistan’dan, Mısır’dan, Fas’tan (Morocko), İsrail’den ve Irak’tan militanlar bulunmaktadır. Suudi Arabistan bu gruba mali yardım yapmaktadır...

 

NFSL adlı örgütlenme, 8 Mayıs 1984 günü Gaddafiye yönelik süikast gerçekleştirip, Libya hükümetini devirmek istemiştir. Fakat bu planları başarısızlığa uğratılmıştır. Ardından gelen 1985 yılında ABD, Mısır’a, Libya’yı istila etmesi için baskı yapmıştır. Mubarek, Libya’yı istila önerisini reddetmiştir... Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe (NFSL),  2005 yılında Londra’da kurulan Libya Muhalefeti İçin Ulusal Konferans (NCLO, National Conference for the Libyan Opposition) örgütünün üyesi olmuştur. İngiliz gizli servisi, hem NFSL’i ve hem de diğer Libya muhalefetini desteklemektedir... NFSL, Temmuz 2007’de ABD’de kongre gerçekleştirmiştir. Bu karşı-devrimci örgüt, hem içeriden ve hem de dışarıdan Libya’ya saldırmaktadır... Sözkonusu örgütü karşı-devrimci olarak adlandırıyorum, çünkü, herhangi bir yoruma yer bırakmayacak kadar bu özellikleri gözler önündedir. Ortadoğu halkları için en ürkütücü güçler olan CIA, MOSSAD, İngiliz dış istihbarat servisi MI6, ve Fransız servisi ile çalışanlar, bunlardan eğitim ve hertürlü yardımı alanlar, bölgenin en gerici gücü Suudi Arabistan monarşisi tarafından desteklenenler, sadece Libya halkının değil, başta Filistin halkı olmak üzere Ortadoğu’nun tüm ezilen halklarının düşmanlarıdırlar. Bunların adları, “özgürlük”, “demokrasi”, “devrim” sözcükleri ile yanyana gelemez. Onları bu sıfatlarla anmaya çalışan Batılı servisler ve politikacılar, aslında, yalanın “gayya kuyusu”nda olduklarını kanıtlamaktan başka birşey yapmamaktadırlar...

 

Libya Muhalefeti İçin Ulusal Konferans (NCLO, National Conference for the Libyan Opposition), Gaddafi’ye yönelik savaşı yöneten asıl gruptur. Merkezi Londra’da olduğuna göre, Libya’ya yönelik savaşı asıl olarak İngiliz dış istihbarat servisi MI6’in ve özel birlikler kumandanlığının yönetmekte olduğu da iddia edilebilir. NCLO’nun içinde yeralan ve yukarıda hakkında bilgi verilmiş olan Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe (NFSL), ABD destekli olarak Libya içindeki şiddeti sürdüren askeri örgütlenmedir. Bileşiminden, üye kaynaklarından daha önce sözetmiş olduğum bu örgütlenmenin içinde, Gaddafi düşmanı aşiretlerden kişiler de bulunmaktadır... Libya Muhalefeti İçin Ulusal Konferans (NCLO) adlı örgütlenmenin de, şüphe bırakmayacak biçimde halk düşmanı karşı-devrimci bir kuruluş olduğu ortadadır...

 

“Libya Uğruna Savaşan İslami Topluluk (Cemaat)” veya “Libya İslamcı Savaş Grubu” (Al-Jama’a al-İslamiyyah al-Muqatilah bi-Libya) adlı örgütlenme de, Afganistan’da savaşmış bir grup Libyalı tarafından 1995 yılında kurulmuştur. Usame bin Laden, El Kaide ve Suudi Arabistan ile bağlantılı olduğu hemen anlaşılan bu derin anti-komünist örgütlenme, Libya’da İslami bir rejim kurma hedefini önüne koymuştur. Sözkonusu El Kaide bağlantılı örgütlenmenin ilk ciddi eylemi, 1996 yılında Gaddafi’yi öldürme teşebüsü olmuştur. Yine bunlar, dağlık bölgedeki üslerinden gerilla taktikleri ile Libya’nın güvenlik güçlerine yönelik saldırılar örgütlemişler, düzinelerle askeri ve polisi öldürmüşlerdir. Bunlardan bazıları, Libya’ya ve dünya düzeyinde Batı’nın yararlarına karşı savaşmak amacıyla (Cihad amacıyla) El Kaide’ye katılmışlardır. CIA başkanı (direktörü) George Tenet, Şubat 2004’te Senato Haberalma Komitesi (Senate Intelligence Committee) önünde tanıklık yaparken, sözkonusu “Libya İslamcı Savaş Grubu”nun da arasında olduğu -El Kaide bağlantılı- küçük ekstremist Sünni grupçukları ABD’nin güvenliği açısından açil tehdit olarak göstermiştir...

 

Anlaşılmış olacağı gibi bu son anılan “Libya Uğruna Savaşan İslami Topluluk (Cemaat)” veya “Libya İslamcı Savaş Grubu” adlı örgütlenme, Gaddafi’ye olduğu kadar Batı’ya da düşmandır ama, Libya’da sürmekte olan savaş koşullarında Batı’dan destek almaktadır. Anlaşılan, Gaddafi’ye karşı savaşan sözkonusu gruplar arasında bunların dikkate değer bir güçleri vardır, ve bu durum da ABD yönetiminin kafasını karıştırmaktadır... Gaddafi’de boş yere karşısındaki güçün, savaşmakta olduğu gücün, El Kaide olduğunun altını israrla çizmemektedir. Bu gerçeğin altını çizerek O, Gaddafi, yanlış güçlere yardım ettikleri, halbuki kendisi ile anlaşabilecekleri mesajını Batı’ya israrla iletmektedir... Sözkonusu anlaşma işinde aracılığa, herkesin bildiği gibi, Türkiye başbakanı soyunmuştur...

 

Bu metin tamamlanırken, Libya’ya yönelik NATO saldırısında ABD’nin geri plana çekildiği, Pazar ve Pazartesi günleri iki uçuş yaptığı, hiç füze atmadığı, ve bundan sonra da savaşa bizzat katılmayacağı açıklanmıştır. Sözkonusu gelişmenin nedenleri üzerine somut birşeyler söyleyemesem de, metnin daha önceki bölümünde ifade etmiş olduğum, “NATO içinde anlaşmazlıklar doğabilir” tahmini ve yine “muhalefet yerine zayıflatılmış Gaddafi yönetimi ile anlaşma olabilir” tahmini, bir ölçüde gerçekleşmektedir belki diyebilirim. İktidarı ele alacak ve Libya’yı yöneterek petrol tekelleri için gerekli istikrarı sağlayabilecek yapıda gözükmeyen muhalefet nedeniyle, ABD yönetimi içinde anlaşmazlık doğmuş olması, ve Gaddafi’yi ABD petrol tekelleri ile olumlu koşullarda anlaşmaya zorlayarak bu işi durdurma düşüncesi ağır basmış olabilir. Ayrıca, Rusya Federasyonu’nun, Çin’in, ve Federal Almanya’nın yaşanan sürece karşı olduklarını da unutmamak gerekir...

 

Niyetle herhangi birşey olmuyor ama, yine de Libya halkı ve bölge halkları için barışçı mutlu günlerin gelmesini dileyerek bu metni şimdilik burada noktalayayım.

 

Yusuf Küpeli

2011.04.05

 

Kaynaklar:

 

David Wilson, A strange way to protect Libyans, 24 March 2011

 

Yusuf Küpeli, Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...

 

Yusuf Küpeli, OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI

 

Yusuf Küpeli, Bir ABD Deniz Piyade Subayının Mektubu ve Cibuti Gerçeği     

 

Depleted Uranium [DU] History http://www.globalsecurity.org/military/systems/munitions/du-history.htm

 

Yusuf Küpeli, Tarihin İzinde Balkanlar ve ABD, Nisan 2000, Ankara

 

Prof Michel Chossudovsky, Insurrection and Military Intervention: The US-NATO Attempted Coup d'Etat in Libya?, Global Research, March 7, 2011, http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=23548

 

Prof Michel Chossudovsky, "Operation Libya" and the Battle for Oil: Redrawing the Map of Africa, Global Research, March 9, 2011, http://globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=23605

 

Michel Chossudovsky, All Out War on Libya, Surge in the Price of Crude Oil..., Global Research, March 18, 2011- 2011-03-16 http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=23741

 

Küresel savaş tanrıları, 27/03/2011 11:19, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1044264&Date=27.03.2011&CategoryID=80

 

William Blum, The Anti-Empire Report, Libya and The Holy Triumvirate, March 28th, 2011, http://killinghope.org/bblum6/aer92.html

 

Joseph Gerson, Libya Conflict Highlights NATO's Imperialist Mission, Saturday 26 March 2011, http://www.truth-out.org:80/libya-conflict-highlights-natos-imperialist-mission68753

 

Libya: No arms for rebels, UK's Liam Fox says, 27 March 2011 Last updated at 11:11 GMT, http://www.bbc.co.uk/news/uk-12874014?utm_source=twitterfeed&utm_medium=twitter

 

Professor Michel Chossodovsky, Operation Libyen och slaget om oljan: Att rita om Afrikas karta, 9 mars 2011. www.globalresearch.ca

 

Operation Odyssey Dawn, http://www.globalsecurity.org/military/ops/odyssey-dawn.htm

 

Professor Peter Dale Scott, Vilka är de libyska frihetskämparna och deras herrar?

 

Prof. Peter Dale Scott, Who are the Libyan Freedom Fighters and Their Patrons?, Global Research, March 25, 2011, http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=23947

 

About AFRICOM, http://www.africom.mil/AboutAFRICOM.asp

 

J. Peter Pham, Ph.D., World Defense Review columnist, Getting AFRICOM Right, Published 15 Feb 07 http://worlddefensereview.com/pham021507.shtml


AFRICOM subject of article in Military Review, AFRICOM Public Affairs Office, http://www.africom.mil/getArticle.asp?art=1609

 

Prof. Michel Chossudovsky, America's Planned Nuclear Attack on Libya, Global Research, March 30, 2011 http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=24049

 

China's military presence in Africa and the possibility of path

« on: March 31, 2010, 06:32:18 PM » http://www.armybase.us/forum/angola/china's-military-presence-in-africa-and-the-possibility-of-path/

 

Rick Rozoff, Libya: Obama’s Latest, AFRICOM’s First, NATO’s African War, March 21, 2011

 

Prof. Jules Dufour, The Worldwide Network of US Military Bases, Global Research, July 1, 2007, http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=5564

 

Skeeter Sanders, .S. Expanding Military Role in Africa Under Obama, Monday, 12 April 2010 20:58 http://readersupportednews.org/pm-section/99-99/1482-us-expanding-military-role-in-africa-under-obama

US expands military presence in Africa, http://www.afrol.com/articles/14269

 “U.S. military bases” expanding to horn of Africa, Thursday, August 6, 2009, http://horn-africa.blogspot.com/2009/08/us-military-bases-expanding-to-horn-of.html

 

Bill Van Auken, US-NATO Bombings Kill Civilians in Tripoli, Global Research, April 1, 2011, http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=24090

 

 

Yusuf Küpeli

5 Nisan 2011 (2011.04.05)

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/