Aşağıdaki metin, yakında Sinbad’a yerleştireceğim Balkanlar ile igili kitabın içinden alınıp yeni bir başlıkla ayrıca basılmıştır. Umarım ilginizi çeker. Y. Küpeli, 4 Aralık 2008

Yusuf Küpeli, Mani, Manicheizm, Bogomilizm, Ban Kulin ve Şeyh Bedreddin üzerine çok kısa notlar

(...) İzleri Osmanlı devleti tarafından ne ölçüde silinmiş olursa olsun, Şeyh Bedreddin’in tasavvuf anlayışının temelinde asıl olarak Mani inancının, düalist Manicheizm felsefesinin ve kozmolojisinin durduğunu yeniden ifade etmek istiyorum... Hernekadar Mani’nin izleri İran (Sasani) egemenlik alanı içinde dahi silinmeye çalışılmış olsa da, Manicheizm ile ilgili en önemli metinler Kahire’de bulunmuştur. Ve Bedreddin, Medrese eğitimini, teoloji eğitimini, Memluklu Devleti’nin (1250- 1517) merkezi Kahire’de görmüştür... Yine O’nun, Balkanlar’da varlığını sürdürmekte olan Bogomilizm inancı yandaşlarıyla, Bogomil Kilisesi ile bağı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kilise, Bedreddin’in idam edilmiş olduğu 1416 veya 1420 yılından çok sonralara, 1400’lü yılların sonuna dek yaşamını sürdürebilmiştir...

 

Mani, Manicheizm, Bogomilizm, Ban Kulin ve Şeyh Bedreddin üzerine çok kısa notlar

 

(...) Özetleyerek tekrarlamak gerekirse, politik bir bunalımı, hükümet zaafını, inanç ve yönetim boşluğunu ifade etmek amacıyla -iki peygamber arasında geçen zaman anlamında- kullanılan fetret sözcüğü ile anılan bu yeniden kuruluş dönemi, veya kısaca “fetret devri” (1402- 1413), veya 11 yıllık kardeş kavgası, Çelebi Sultan Mehmet’in galibiyeti ile sonlanacaktı. Kargaşa, Çelebi Sultan Mehmet’in etrafında toparlanan Sünni feodal güçlerin kontrolu elegeçirmeleri ile sonuçlanırken, Osmanlı’nın yeni güçlü merkezi feodal yapısı da şekillenmekteydi...

 

Sürmekte olan kardeş kavgası içinde başlangıçta en güçlü ve aynızamanda Sufi inançlara sahip Türkmen halka en yakın gözüken kardeşlerden Musa Çelebi’nin yenilmesinde, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi,  Candaroğulları aşiretinin saf değiştirmesi, tabiri caiz ise ihaneti, önemli rol oynamıştı... Musa Çelebi’nin, Şeyh Bedreddin’i 1410 yılında kendisine baş kadı (yargıç) olarak atamış olması, O’nun Sufi düşünce yapısına ve Türkmen halka yakın kişiliğine açıklık getirmekteydi. Aynı atama, feodal unsurların neden O’na, Musa Çelebi’ye karşı tavır alarak Çelebi Sultan Mehmet’i neden desteklemiş oldukları gerçeğine de açıklık getirmekteydi...

 

Diğer yandan, sınırları içinde yeni-Manicilik (neo-Manichaean) olarak yayılan, Balkanlar’da Bogomilizm adını alan, ve Bizans Ortodoks Kilisesi’nin iktidarını tehdit eden dini ideoloji ile Şey Bedreddin’in, ve dolayısı ile Musa Çelebi’nin yakınlığı, Bizans’ı korkutmuş olmalıydı. İdeolojik olarak iplerin ucunu kaçırmanın, sonlarını toptan getireceğini düşünmüş olmalıydılar... Böylece, Musa Çelebi’nin karşısındaki cephe birden genişlemiş, yenilmesi kaçınılmaz hale gelmişti...

 

Sözkonusu kaotik süreç içinde, Batı Anadolu’da, İzmir yörelerinde, -ilk Hiristiyan komünlerini çağrıştırır eşitlikçi- bir sosyal düzen oluşturan, ve Şeh Bedreddin’in (1358- Aralık 1416/ 20) adıyla anılan bir halk ayaklanması yaşanacaktı... Musa Çelebi’nin yenilmesi, iktidar umutlarının toptan yitirilmesi, böyle umutsuz bir ayaklanmayı kışkırtmıştı anlaşılan. Ve yine anlaşılan, barışçı bir karakter olan Şey Bedreddin, ideolojik bir önder olarak böyle bir kalkışmanın başına geçmeye zorlanmıştı. Elinde olmadan O, kendisini bir halk ayaklanmasının başında bulmuştu... Sözkonusu ayaklanma hakkında yeterli açıklayıcı metin ve belge bulunmasa da, piyasaya çıkmış mevcut kaynaklardan, aşağıda açıklamaya çalıştığım gibi bir sonuç çıkmaktadır...

 

Bu satırları yazana göre, ve Balkanlar’da olan ilişkilerinden de anlaşıldığı kadarıyla Şeyh Bedreddin, barışcı ve düalist bir inanc biçimi olan yeni-Manicilik (neo-Manichaean) inancına bağlı idi. Daha doğrusu O, bu düalist inancı Sufi İslam içinde yeniden yorumlamış, İslamlaştırmıştı...

 

Mani’nin üretmiş olduğu inanç biçimi, yeni- Manicilik olarak girdiği Balkanlar’da, Bogomil adlı bir papazın adı ile ve Bogomilizm olarak yeniden üretilmiş ve alabildiğine yayılmıştı. Bedreddin’in Balkanlar ile olan yakın bağı, aynızamanda Bogomiller ile olan bağı anlamına gelmekteydi anlaşılan...

 

Ayrıca, ve yine sınırlı sayıda yazılı metne göre, Bedreddin’in saflarında yalnız Müslüman halktan kişiler değil, Hristiyan inancına ve Musevilik gibi diğer inançlara bağlı olanlar dahi bulunmaktaydılar. Bu gerçek, O’nun Manici olduğu, veya düalist Manicheizm ideolojisini İslam içinde yeniden yorumladığı, hakkındaki kanaatimi güçlendirmektedir...

 

Çünkü Mani (216- 274?), Zoroastrianizm, Hiristiyanlık, Budizm ve bazı eski Mezopotamya mitolojilerini birleştiren düalist, barışçı bir inanç üretmişti... Bilindiği gibi, düalist inanç veya ideoloji (düşünce sistemi) derken, iyilik ile kötülüğün kaynaklarını birbirinden ayıran dinleri kastediyoruz. Örneğin, Sünni İslam’da, iyilik te kötülük te aynı Allah’tan kaynaklanır. Fakat buna karşın bir İran dini olan Zoroastrianizm’de, ayrıca Hiristiyanlıkta, Manicheizm’de ve daha başka benzer ideolojilerde, iyiliğin ve kötülüğün kaynakları farklıdır.

 

Örneğin Zoroastrianizm’de, “Akıllı Efendi” anlamına adı Ahura Mazda olan yaratıcı güçten sadece iyilik gelir. Ahura Mazda’nın karşısında ise, kötülüklerin, yıkıcılığın temsilcisi “ahmak” Ahriman ve yardımcısı şeytani güçler vardır. Kısacası Zoroastrianizm, düalist bir inanç biçimidir... Hiristiyan inancında’da, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” İsa, sadece saflığı, temizliği, iyiliği simgeler. Şia ve türevleri, Sufi inançlar içinde de alabildiğine yüceltilen Ali ve 12 İmam, özellikle ilk beş İmam, aynen İsa gibidirler. Tam bir saflığı, ve iyiliği sembolize ederler. Bu son ifade edilen Şia, türevleri ve diğer Sufi inançlar da, zaten, düalist inançlar arasında yeralırlar...

 

Anlaşılan, yukarıda özetlenmiş olan gerçeklerin ışığında, başta -düalist bir evren anlayışına sahip olan- Hiristiyanlar olmak üzere değişik inançlardan insanlar, farklı inançlardan birşeyler içeren Bedreddin sufizmi içinde, düalist Manicheizmin İslam’da yeniden yorumu olduğu anlaşılan Şeyh Bedreddin’in Sufizmi içinde, kendilerinden birşeyler bulabilmişlerdi. Sözkonusu nedenle, başta Hiristiyanlar olmak üzere değişik inançlardan insanlar, yaşanmakta olan kaos döneminde, barışçı ve eşitlikçi bir dünya kurabilme düşü ile, kolayca Bedreddin’in saflarına katılmışlardı...

 

Farklı halklar arasında evrensel bir barışı gerçekleştirmeyi düşleyen iyi yürekli Mani, değişik inançlara bağlı olan ve bu inançları ile kolayca manupule edilerek birbirlerine karşı savaştırılan insanları birleştirebilecek bir inanç yaratmaya çalışmıştı. O, farklı inançları biraraya getirmeye çalışmıştı ama, asıl olarak düalist bir İran dini olan Zoroastrianizm’den etkilenmişti. Ayrıca yine O, barışçı Budizm’den, Hiristiyanlıktan ve bazı Mezopotamya mitolojilerinden etkilenmişti... Ve ilginçtir, Şeyh Bedreddin’in sonu da, barışçı Mani’nin sonuna benzer bir trajedi ile noktalanacaktı...

 

Metin Kunt, Suraiya Faroqhi, Hüseyin G. Yurdaydın, ve Ayla Ödekan tarafından kaleme alınmış olan “Türkiye Tarihi 2; Osmanlı Devleti 1300- 1600” adlı kitapta, Şeyh Bedreddin hakkında verilen birtakım bilgiler, spekülatif sözlerdir. Bunlar arasında sadece, Bedreddin’in batıni sayılan bir tasavvufcu olduğu ifadeleri gerçeğe uygundur. Fakat bu ifade de tekbaşına gerçeği aydınlatmamaktadır. Çünkü, Sünni inançlara bağlı olanlar tarafından -Kuran’ın öğretisi dışında gizli, görünmeyen işlerle, sihir ve büyü gibi şeylerle vs. uğraşan anlamına- batın sayılan sufi inançların alabildiğine çok ve farklı biçimleri vardır.

 

Sözkonusu farklı Sufi inanç biçimlerinin hepsinin dünya görüşünün, teolojisinin, veya din bilgisinin, felsefesinin, kozmolojisinin, veya evren anlayışının temellerinde, iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını ayıran anlamına düalist Hint-Avrupai, Hint-İrani mitolojiler durmaktadır. Sözkonusu kültürel kaynaklar arasında, Zoroastrianizm ve yedi aşamalı Hinduizm inançlarının temellerinde duran Veda dini, ve ayrıca İran’dan Roma’nın batı sınırlarına dek yayılmış Mithra inancı bulunmaktadır. İran dini Zoroastrianizm, ve Zoroastrianizm ile çok yakın bağ içindeki Manicheizm ve daha başka mitolojiler değişik ölçülerde Sufi inançların kültürel kökleri arasında yeralmaktadırlar. Sufi inançlar ile ilgili olarak anılan kültürel köklere, Zoroastrianizm inancından derin biçimde etkilenmiş olduğu anlaşılan Plato (ölümü, İ. Ö. 347/ 48) felsefesini, Platonizmi, ve ayrıca bu son anılandanda derin biçimde etkilenmiş Hiristiyanlık felsefesini ve kozmolojisini, ve yine düalist olan Şamanizm inancını da ekleyebiliriz...

 

İzleri Osmanlı devleti tarafından ne ölçüde silinmiş olursa olsun, Şeyh Bedreddin’in tasavvuf anlayışının temelinde asıl olarak Mani inancının, düalist Manicheizm felsefesinin ve kozmolojisinin durduğunu yeniden ifade etmek istiyorum... Hernekadar Mani’nin izleri İran (Sasani) egemenlik alanı içinde dahi silinmeye çalışılmış olsa da, Manicheizm ile ilgili en önemli metinler Kahire’de bulunmuştur. Ve Bedreddin, Medrese eğitimini, teoloji eğitimini, Memluklu Devleti’nin (1250- 1517) merkezi Kahire’de görmüştür... Yine O’nun, Balkanlar’da varlığını sürdürmekte olan Bogomilizm inancı yandaşlarıyla, Bogomil Kilisesi ile bağı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kilise, Bedreddin’in idam edilmiş olduğu 1416 veya 1420 yılından çok sonralara, 1400’lü yılların sonuna dek yaşamını sürdürebilmiştir...

 

İ. Ö. 333 yılında Pers İmparatorluğu’nu yıkıp İ. Ö. 330 yılına dek tüm bölgeye Helen egemenliğini yerleştirmiş olan Büyük İskender’in mirası üzerinde yükselen Seleucid devleti (İ. Ö. 320), İskender’in generallerinden Seleucus tarafından, İran, Mezopotamya ve Suriye coğrafyası üzerinde şekillendirilmişti... Kuzeydoğu İran’dan gelen savaşçı süvari Parth aşiretleri, İ. Ö. 247 yılında, İran coğrafyası üzerindeki Helen egemenliğine sonverecekti. Seleucid devletinin İran topraklardaki egemenliği, İrani bir halk olan Parth suvarileri tarafından sonlandırılacaktı. İsa’dan sonra 224 yılına dek yaşayacak olan Parth devletinin yerini, yine İrani bir soy olan ve Pers İmparatorluğu’nun mirascısı olduğunu iddia eden Sasani İmparatorluğu dolduracaktı...

 

Yönetici ve ünlü bir Parth aşiretinin soyunda gelme barışçı Mani (216- 274?), Zoroastrianizm, Hiristiyanlık, Budizm ve bazı eski Mezopotamya mitolojilerini birleştiren düalist, barışçı bir inanç biçimi üretecekti. Anlatılanlar doğruysa, Güney Babil’de doğan, renkli resimler yapan, renkli giysiler giyen ve hafif aksayan -Part Kraliyet ailesinden gelme- bu sonderece barışçı ve aydın kişilik, zenginliğinden kaçan ve bir Babtist manastırına kapanan babası Patek’in yanında ve sözkonusu Manastır’ın eğitiminin etkisi ile büyümüştü. Fakat O, bunları aşan arayışlar içine girecekti. Hindistan’a gidecek, oradaki inançları da inceleyecekti...

 

Ağırlıklı olarak Zoroastrian kültürün etkisindeki Manicheizm inancında, iyiliğin ve kötülüğün kaynakları, Zoroastrianizm’de olduğu gibi, hatta bu inançta olandan da keskin biçimde birbirlerinden ayrılmışlardı... Ünlü Sasani İmparatoru I. Shapur tarafından korunduğu için inancını başlangıçta kolayca yayabilmiş olan Mani, Shapur’un 272 yılında ölümünden kısa süre sonra, -Sasani İmparatorluğu içinde bir güç merkezi olan ve Mani’nin yaymakta olduğu inancı iktidarları için tehlikeli bulan- Zoroastrian rahipler eliyle korkunç bir ölüme yollanacaktı...

 

Zoroastrian rahipler, Shapur’un oğlu yeni hükümdar I. Bahram’ı (273- 276) avuçları içine almışlardı. O’na istediklerini yaptırabiliyorlardı... Aslında, başlangıçta, ordu tarafından desteklenen -Bahram’ın kardeşi- I. Hormizd tahta oturacaktı ama, bu karakter, ülke de bir kast oluşturan Zoroastrian rahiplerin kontrol edemeyecekleri biriydi. O nedenle, entrika ile yokedilip, yerine sözkonusu rahiplerin kuklası konumundaki I. Bahram getirilecekti... (Günümüz İran’ı içinde bir kast oluşturan mollalar, Zoroastrian rahipleri geleneginin devamından başka birşey değillerdir. Ve Şia’da Cami, -Sünni İslam’dan farklı olarak ve Hiristiyanlığa benzer biçimde- bağımsız bir örgütlenmedir...)

 

Sonuçta, adını, anısını karalamak için, dengesiz aşırı davranışlar, O’nun, Mani’nin adı ile anılacaklardı. Normal olmayan, alışılmış olmayan aşırı davranışlar anlamına psikolojik bir terim olarak kullanılan “manyak” (mania) sözcüğü, O’nun adından, Mani adından türetilecekti...

 

Sözkonusu inanç, Manicheizm, 694 yılında Doğu Türkistan’da etkili olacaktı. Buraları elegeçiren Uygur Türkleri, 700’lü yıllarda Manicheizm’i resmi devlet dini haline getireceklerdi... Ve Manicheizm, Çin’de yasaklanacaktı...

 

Aynı inanç, Manicheizm, Batı’ya, Roma İmparatorluğu sınırları içine, neo-Manicheizm adıyla girmişti... Hiristiyan inancından çok daha katı bir düalizmin savunucusu olmakla birlikte, düalist Hiristiyanlık ile olan felsefi yakınlığı, Bogomilizm olarak yeniden üretilen neo-Manicheizm’in Hiristiyan halk arasında yayılma şansını arttırıyordu. Ayrıca, yaşanmakta olan derin sosyal çalkantılar nedeniyle olmalı, neo-Manicheizm’in Balkanlarda yayılması zor olmayacaktı. Balkanlar’da Manicheizm, Bogomilizm olarak yeniden üretilecekti. Sözkonusu ad, Balkanlar’da inancın kurucusu, veya öndegelen savunucusu olan Bogomil adlı Bulgar bir papazdan gelmekteydi...

 

Sınırları genişlemiş ülkesindeki halkları birleştirecek bir ideoloji olarak gördüğü Hiristiyan inancına, Vatikan’a bağlanmayı planlayan Bulgar hükümdarı Kağan I. Boris (yönetimi, 852- 889), Bizans karşısında bir savaşı kaybedince, Doğu Ortodoks Hiristiyanlığı’nı resmen kabuledecekti. Bundan hemen sonraki yıllar içinde Bulgaristan, toplumsal-ekonomik gelişmesinin en üst düzeyine ulaşacaktı.. Görüldüğü gibi Boris, bir Slav ve Hiristiyan adı idi ama, O, hala bir Türk ünvanı olan Kağan ünvanı ile anılmaktaydı. Fakat yine O, son Kağan ünvanlı hükümdar olacaktı...

 

Daha önce de kısaca dokunulmuş olduğu gibi bu dönem, Boris ve ardından gelen Hiristiyanlaştırma ve Türkçe konuşan Bulgar aşiretlerinin Slav kültürü içinde tamamen asimile edilme yılları, aynızamanda sosyal çelişkilerin de çok yönlü gelişmiş olduğu yıllardı. Devletin yükselişinin zirveye ulaşması ile birlikte, Bulgaristan’da, zengin-yoksul çelişkileri derinleşmiş, yoksulluk yaygınlaşmıştı... Hem sosyal ve ekonomik ve hem de kültürel olarak derin bir değişim içindeki toplum, başkaldırılar ve bastırma operasyonları ile sarsılmaktaydı. Kısacası, Bulgar devletinin en güçlü dönemine ulaşmış olduğu, sınıf çatışmalarının keskinleştiği, hem üst sınıfların kendi aralarında ve hem de halk yığınları ile üst sınıflar arasında trajik gelişmelerin yaşandığı bu 900’lü yıllar, Bogomilizm’in doğup gelişmeye başladığı yıllar olacaktı. Çünkü, böyle dönemlerde insanlar, genellikle kaybedenler, yeni arayışlar içine sürüklenirler...

 

Kağan Boris’in ardından, Bulgar devleti içinde, göçebe Türk geleneğine uygun Kağan ünvanı terkedilmişti. Başta olanlar, artık, -göçebe bozkır Türkmen geleneğine özgü- Kağan ünvanını değil, Roma İmparatorluk ünvanı Sezar’ın Slav dilinde karşılığı olan Çar ünvanını kullanmaya başlamışlardı. Böylesi bir gelişme, aynızamanda, yönetici sınıfların halktan tamamen kopuşlarının da açık işareti idi. Göçebe bozkır silah arkadaşlığı kültürünün ürünü Kağan, aşiretin diğer üyelerinin savaşçı yoldaşları idi ama, Çar, halktan uzak, bulutların üzerinde bir kişiliğin, çok büyük iktidar sahibi kibirli birisinin ünvanı olmaktaydı...

 

O zamana dek Bulgaristan’da yaygın biçimde yaşamış olan Şamanizm inancı, ve ayrıca tüm Paganist (çok tanrılı) inançlar baskı altına alınmışlar, yokedilmeye başlanmışlardı... Bu gelişmeye koşut olarak, ülke de, -Ortodoks Kilisesi ile bütünleşmiş- çok güçlü bir feodal üst sınıf şekillemişti. Devlet dinini temsileder hale gelmiş olan Bulgar Ortodoks Kilisesi, aynızamanda üst sınıflarla bütünleşmişti... Feodal karakterli yöneticilerle, ve yönetimle bütünleşen Kilise ile, yoksullaşan geniş halk yığınları arasındaki uçurum derinleşmekteydi. Önemli bir çoğunluk, artık kendisinden görmediği bu Kilise’den uzaklaşırken, yeni inanç arayışları içine itilmekteydi...

 

Çar Peter (927- 969) yönetimi yıllarında, toplumun yitiren, dışlanan kesimlerini çevresinde toplayan ve ibadet etmek için ille de Kiliseye gerek olmadığını, bu işin dağ başlarında da yapılabileceğini iddia eden Bogomil adlı bir Bulgar papaz, tüm inançları aynı çatı altında toplamaya çalışan düalist Yeni Manici (neo-manichean) inancı kendi adıyla, Bogomilizm olarak yeniden üretip yaymaya başlayacaktı... Aslında bu düalist inanç, Hiristiyanlaştırılan ve Slavlaştırılan Bulgarlar’ın -Batı Sibirya’dan- beraberlerinde getirmiş oldukları düalist Şamanizm ile de derin felsefi benzerlikler taşımaktaydı. Ve muhtemelen, sonradan Hiristiyanlaştırılan Şamanistlerin önemli birkısmı, Bogomil’in peşine takılacaklardı...

 

Bu kanımı güçlendiren olgulardan biri de şudur... Bogomil, “Dağ başlarında da ibadet edilebilir, Kiliselere, tapınaklara gerek yoktur!”, demekteydi. Şamanizm inancında ise, zaten herhangi bir tapınak, özel ibadet binası yoktur. Şamanizm’de, dağ başları, göğe, Tengri’ye yakın gözüken yerler, ibadete en uygun kutsal alanlardır. Düalist evren yorumunun ötesinde Bogomilizm ile Şamanizm arasındaki bu ortaklık, sözkonusu iki inanç biçimi içinde tapınağa gerek duyulmaması, Şamanizm inancından Hiristiyanlığa zorlanmış ve eski varlıklı konumlarını yitirmiş olan Bulgar halkın gözünde Bogomilizm’i cazip hale getirmiş olabilir... Zaten, Şamanizme bağlı Bulgarlar daha yeni Hiristiyan olmaya zorlanmışlardı. Olayın üzerinden tam olarak bir nesil bile zor geçmişti veya geçmemişti. Muhtemelen Bulgar halkın birçoğu halen eski inançlarını korumaktaydılar... Nasıl İslamiyete geçen göçebe ve yarı göçebe Türkler, Şamanizm inançlarında olduğu gibi düalist bir evren anlayışına sahibolan Sufi İslamı seçmişlerse, yeni Hiristiyanlığa geçmiş eski Şamanist Bulgarlar’da, Şamanizm’de olduğu gibi, “İbdethanelere gerek yoktur, Kiliselere gerek yoktur, dağ başlarında da ibadet edilebilir!”, diyen Bogomilizmi kendilerine daha yakın bulmuşlardır...

 

Toplum içinde kaybedenler, yoksullaşanlar, “Dağ başlarında da ibadet edilebilir!”, diyen Bogomil’in arkasında birleşmeye başlayacaklardı. Herhangi bir tapınakları olmayan Şamanlar’da, “Yüce Göğe” (Tengri), genellikle yüksek tepelerde, dağ başlarında yakarırlardı zaten... Bulgar devletinin gücünün zirvesine ulaştığı ve dolayısıyla toplumda sınıf uçurumlarının derinleştiği bu yıllar içinde, Ortodoks Kilisesi’ne, daha doğrusu devlete bir başkaldırı olarak doğmuştu Bogomilizm. Ve daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, sözkonusu inanç, Balkanlar’da hızla yayılacaktı...

 

Balkanlar’da hızla yayılan, hatta etkileri İtalya’ya dek uzanan Bogomilizm, sadece Ortodoks Hiristiyan çevrelerde değil, aynızamanda Katolik alanlarda da yaygınlaşacaktı. Bogomilizm, birbirine düşman bu iki büyük Kilise örgütlenmesinin (Katolik ve Ortodoks) her ikisi tarafından da dışlanacaktı... Diğer yandan, bir inanç biçimi güç kazanmaya, halk arasında yayılmaya başlayınca, iktidar kavgası içinde olan birkısım üst sınıfların, bazı yöneticilerin bu inançtan yararlanmak istememeleri düşünülemezdi. Bu nedenle, Bogomilizm inancının sadece alt sınıflar arasında yayılmış olduğunu söylemek te zordur...

 

Örneğin, 1180 yılından yaşamını yitireceği 1204 yılına dek önce Bizans ve ardından Macar Kırallığı adına Bosna genel valiliği yapacak olan Ban (Lord) Kulin (1163- 1204), Sırbistan’dan kovulmuş olan Bogomiller’e kucak açacaktı. O, Macaristan adına Bosna’da genel valilik yaptığı sırada, Macaristan, Bosna, Dalmaçya kıyıları, Hırvatistan, Vatikan’ın nüfuz alanı içinde idi. Kısacası, Kulin’in Bosna’sının da içinde olduğu bu coğrafyalar da Vatikan egemendi, Katolisizm egemen ideoloji konumundaydı...

 

Avrupa’da bir Macar ünvanı olarak kullanılan ve Pers dilinden (farsçadan) alınma bir sözcük olan Ban, Avrupa’ya Avarlar aracılığıya taşınmıştı. Doğu’dan gelmiş olan ve içinde İrani aşiretleri de barındırdığı anlaşılan -değişik aşiretler federasyonu- Avarlar, Magyarlar’dan önece Macaristan’ın egemeni olmuşlardı. Bazı Hazar Türk aşiretleri ile birleşerek Romanya üzerinden bölgeye gelmiş olan Magyarlar (Macarlar), Avar egemenliğini kırarak bu bölgeye yerleşmişlerdi ve anlaşılan Avar kültüründen de birşeyler almışlardı... Ülkenin Vatikan’a bağlanması, Avar yönetimi sırasında olmuştu... Ban sözcüğü, Macar dilinde olduğu gibi güney Slav dilinde de, lord, usta, yönetici anlamına kullanılmaktaydı. Aynı sözcük, Pers (İran) dilinde, prens, lord, şef, genel vali anlamında kullanılmaktaydı... Hatta bu sözcük, sadece “kutsal” metinler için bir yazı dili olarak kullanılan Sanskritçe’de dahi bulunmaktadır. Ban sözcüğü orada, muhafız, koruyucu anlamına gelmektedir. Kısacası, Kulin’in ünvanı olan Ban sözcüğü, Hint-İrani dillerden gelmedir.

 

Bosna tarihinin altın çağı olarak anılan Ban Kulin’in yönetimi (1180- 1204) yıllarında Bogomiller, bu topraklarda kendilerine ait ve bir başka eşi daha bulunmayan Bosna Kilisesi’ni kuracaklardı. Ve onlar, -halk masallarının kahramanı haline gelmiş olan- Kulin’in koruyucu kanatları altında hızla yayılıp çoğalmaya başlayacaklardı... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Macar Kırallığı ile birlikte burası, Bosna, o yüzyılda Papa’nın, Vatikan’ın, veya Katolik Kilisesi’nin nüfuz alanı içerisindeydi.

 

Dalmaçya Kıralı Zeta, Kulin’i, Bogomiller’e tanıdığı kolaylıklar ve bölge de Hiristiyanlığı çökertiyor olması gerekçeleriyle, 8 Ocak 1199’da,  Papa III. Innocent’e (Papalığı, 1198- 1216) şikayet edecekti. III. Innocent, IV. Haçlı Seferi’nin başlatmış olan Papa’dan başkası değildi...

 

Daha III. Haçlı Seferi yıllarında Kıbrıs’ı Haçlı güçlere yitirecek, iktidar alanı daralacak olan Bizans, sözkonusu 1400’lü yıllara giriliken başlayan IV. Haçlı Seferi ile Katolik Latinlerin istilasına uğrayıp ağır bir darbe yiyecekti. Aynı yıllar, Kulin’in başının Vatikan ile derde girdiği yıllar olacaktı. Çünkü artık üzerinde Ortodoks Bizans’ın değil, bölgeyi Vatikan adına denetleyen Katolik Macar Kırallığı’nın gölgesi vardı... Latin Haçlılar, Katolik Venedik Cumhuriyeti’ne bağlı güçler, 13 Nisan 1204 günü Konstantinapol’ü (İstanbul) zaptedip yağmalamışlar, ve Konstantinapol Latin İmparatorluğu’nu kurmuşlardı. Böylece Ortodoks Bizans kan yitirirken, Kulin’in Bizans ile olan bağımlılık ilişkisi de noktalanacaktı...

 

Papa III. Innocent’in fitilini ateşlemiş olduğu IV. Haçlı Seferi, Ortodoks Bizans ile Katolik Vatikan arasındaki muhtemel herhangi bir uzlaşmayı, Kiliseler arası barışı, temelinden dinamitlemişti. Ayrıca, Fransa ile İngiltere arasında sorunlar başlamıştı ve Papa’nın işi başından aşkındı. Bu nedenle, Bogomiller’i koruyan ve bu halk gücüne dayanan Kulin, Balkanlar’da dengesiz biçimde güçlenen Katolik dünyasının baskısı altında kalmış olmakla birlikte, bir ölçüde de rahat manevra yapabiliyordu... Papa, bir mektupla, Kulin ile Bogomiller arasında olan ilişkilerini Macar kıralı Emerik’e bildirecek ve ondan durumu izleyip Kulin hakkında dava açmasını isteyecekti. Macaristan, Katolik dünyası içinde idi, ve Bizans Katolik Haçlı baskı altında iken bölgenin egemeni Macar kıralı olmuştu... Kendi iç sorunları ile uğraşan Papa’nın yapabileceği daha fazla birşeyi yoktu...

 

Vatikan’ın ve Macar Kıralı’nın baskısı altındaki Kulin, 8 Nisan 1203’de bi kongre örgütleyecek ve Roma Katolik Kilisesi’ne bağlılığını bildirecekti. Yine O, Roma Katolik Hiristiyanlığı dışında doğru bir inanç olmadığını ilanedecekti... Fakat, bu zoraki, yürekten olmayan girişimine karşın O, Bogomilizm’i koruyan kişi olarak hafızalarda yer edecekti. Bogomilizm, asıl O’nun döneminde bölge de güç kazanmış olacaktı. Ve bazıları tarafında O, Ban (Lord) Kulin, İslam inancının Bosna ve yöresinde egemen olmasından sorumlu tutulacaktı...

 

Osmanlı Türkleri 1463- 64 yıllarında Bosna’ya egemen oldukları zaman, -aralarındaki soylu kişiler de dahil olmak üzere- Bogomiller, kitleler halinde İslam inancına katılacaklardı... (Türkiye’de Kulin soyadını taşıyanların, Ban Kulin ile bir soy bağları mı var?, yoksa bu ad Bosna ve tüm yöresinde ünlü olduğu için mi Kulin soyadını seçtiler?, bilmiyorum ama, bu soyad ile ünlenmiş olan hanım yazarın kökleri -sanırım- Bosna’ya uzanıyor.)

 

Balkanlar’a giren ve düalist Sufi inançlara sahip olan Türk savaşçıların bu inançları, düalist Zoroasrianizm, düalist Manicheizm ve yine düalist bir inanç biçimi olan Şamanizm bağlantılı idi. Türkler ilk kez İslamiyet’e geçerlerken, Şamanlar, kendi dünya görüşleri, evren anlayışları ile uyumlu düalist Sufi inançları seçmişler, kolayca Sufi dervişler haline gelmişlerdi. Hatta, Orta Asya göçebe Türk aşiretleri arasında İslam inancını yaymış olan Ahmed Yesevi (1103- 1166/67) adlı ünlü Sufi düşünür, Şamanizmi, göçebe kültürünü, Sufi İslam’ın içine taşıyacaktı. Böylece, daha çok İran dini Zoroastrianizm’den, Platonizm’den, Hiristiyanlık’tan, ve Manicheizm’den beslenmiş olan Sufi İslam, Ahmed Yesevi ve izleyicileri aracılığıyla göçebe Türkmen kültüründen ve Şamanizm inancından da beslenecekti...

 

Daha önce özetlenerek anlatılmış olduğu gibi, Bogomilizm olarak anılan inanç biçimi, düalist Manicheizm inancının Balkanlar’da almış olduğu yeni şekildi... Yukarıda açıklanan nedenlerle, Bogomil inancına bağlı olanların kolayca ve yığınlar halinde -köklerinde daha eski düalist inançlar bulunan- Sufi İslam’ı seçmiş olmalarında şaşılacak bir durum yoktur.

 

Balkanlar’a girmiş olan öncü Türk birlikleri, Sufi inançları sayesinde, Bogomil inancında olanlarla kolayca uzlaşabilmişlerdi. Diğer yandan, Sufi inançlara bağlı bu Türk savaşçılar, dışlanmış Bogomil yandaşlarının bölgedeki yaşam sigortaları olmaktaydılar... Anlaşılan, İslam’ın Sufi dallarının balkanlarda hızla yayılmış olmasında da bu durumun derin etkisi vardı. Balkanlar’da, başta Bektaşilik olmak üzere Sufi inançların değişik kolları kolayca yayılacaktı... Fakat ne yazıkki, aynen Hiristiyanlık içinde Bogomilizm’in başına gelmiş olduğu gibi, Sufi İslam’da, daha yaygın ve egemen olan Sünni İslam tarafından, -Kuran dışı işlerle, sihir ve büyü ile vs. uğraşan anlamına- Batıni sayılacak ve bu inancın birçok dalı yasa dışı ilanedilecekti... Fakat yine de Sünni İslam’ın Hanefilik, Şafilik, Malikilik gibi göreceli daha ılımlı kolları içinde, çok renkli Sufi inançların birkısmı, özellikle Bektaşilik ve Mevlevilik gibi inançlar, yasal, legal bir statü kazanacaklardı...

 

Tanınmış Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık, “Osmanlı İmparatorluğu, Toplum ve Ekonomi” adlı yapıtının 105nci sayfasında, Osmanlı’nın -girdiği yeni topraklarda- yerli kurumları yıkmayıp hizmete dahil ettiğini, yazmaktadır. Ve O, İnalcık, “(...) Bir kere Bogomiller’in, emlâklerini kaybetmek istemedikleri için kütleler halinde islamiyeti kabul ettikleri  keyfiyeti, bir efsaneden ibarettir...”, demektedir. Yani bu anlatımdan, birinci olarak, Bogomil inancına bağlı olanların yığınlar halinde İslam inancına geçtikleri; ve ikinci olarak ta, bu geçişte herhangi bir zorlama ve mülkiyet sorunu olmadığı, anlaşılmaktadır. Ayrıca, değişik tarihi anlatımlardan, Bogomil inancında olanların çoğunluğunun toplumun kaybeden kesimlerinden oldukları, öyle kaybedecek önemli mülkleri olamayacağı gerçeği de gözönüne alınırsa, bunların İslam inancına geçişlerinin gönüllü olduğu daha iyi kavranabilir. Bogomil inancına bağlı olanların geçtikleri islam, yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, -felsefi kökleri Maniciliğe ve diğer düalist inançlara uzanan- değişik Sufi inançlardan başka birşey değildir...

 

Kısacası, Manicheizm’i İslam inancı içine taşımış olan, ve Balkanlar’da Bogomil inancında olanlarla bağ içinde olan Şeyh Bedreddin’in yaşamı da, Mani’nin yaşamında olana benzer bir trajedi ile noktalanacaktı. Çelebi Sultan Mehmet’in casusları tarafından sığınmış olduğu Balkanlar’dan, -Nazım Hikmet’in anlatımı ile- Kara Orman’dan kaçırılacak olan Şeyh Bedredtin, Serez çarşısında çırılçıplak asılıp teşhir edilecekti. Çırılçıplak asılmasının nedeni, beklenen Mehdi, beklenen kurtarıcı olmadığının, sıradan bir insan olduğunun kanıtlanmaya çalışılması ile ilgiliydi. Sadece bu olay bile, Osmanlı’nın yeniden kurulmakta olduğu sözkonusu yıllar içinde halkın çektiği acıları, ve yaşanan umutsuzlukla birlikte mehdi bekleyişinin nasıl ön plana çıkmış olduğunu anlayabilmek için yeterlidir sanırım... Günümüzde Serez, Yunanistan’ın sınırları içinde kalmaktadır...

 

İlginçtir, Mani’nin derisi yüzülmiş çırılçıplak gövdesi de Bedreddin’inki gibi teşhir edilmişti. Böylece, O’nun bir Mehdi olmadığı, beklenen kurtarıcı olmadığı kanıtlanmak istenmişti...

 

Yusuf Küpeli

Kasım 2008

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/