Yusuf Küpeli, İşçilerin ve tüm çalışanların 1 Mayıs birlik ve dayanışma günü, yaşananlar, yalanlar, ve çürüme üzerine kısa bazı notlar

 

Türkiye işçi sınıfı, 2011 yılı 1 Mayıs’ına, sendikalı işçi sayısında belirgin bir azalma ile girmekte. Sözkonusu gelişme, 24 Ocak kararlarının ve Washington bağlantılı 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ülke ekonomisine ve politikasına dayatmış olduğu büyük sermaye yanlısı ve işçi-emekci düşmanı yeni hukuki yapılanmadan ve baskılardan ayrı düşünülemez...

 

(...) 2009 yılında Türkiye toplumunun yüzde 18.8’i, yani 12 milyon 751 bin kişi yoksulluk sınırının altında yaşamaktaydı. Bu, kişi başına günde 2.15 dolar civarında bir harcama anlamına gelmektedir...

 

(...) Sendikaların daha güçlenmeleri, sendikalı işçi sayısının artması, işçilerin ekonomik ve demokratik hakları için mücadele etmeleri olumlu gelişmelerdir ama, sorunun çözümü, halkın özlediği ekonomik ve politik özgürlükler, ileri demokratik haklar, ancak politik arenada, politik mücadele ile elde edilebilirler.

 

Bağlantılı metinler:

 

İşçilerin ve tüm çalışanların 1 Mayıs birlik ve dayanışma günü, yaşananlar, yalanlar, ve çürüme üzerine kısa bazı notlar

 

Türkiye işçi sınıfı, 2011 yılı 1 Mayıs’ına, sendikalı işçi sayısında belirgin bir azalma ile girmekte. Sözkonusu gelişme, 24 Ocak kararlarının ve Washington bağlantılı 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ülke ekonomisine ve politikasına dayatmış olduğu büyük sermaye yanlısı ve işçi-emekci düşmanı yeni hukuki yapılanmadan ve baskılardan ayrı düşünülemez... Sendikalaşmanın önünde engel oluşturan yeni hukuki yapılanmanın yanında, öncelikle sendikalı işçiler işten atılmakta, fiili baskılarla da sendikalaşma engellenmeye çalışılmaktadır. Örneğin, sendikalar kaynaklı ve 27 Mart 2009 tarihli bir habere göre, 42 bin sendikalı işçi işsiz kalmıştır (bak: http://www.wardom.com.tr/42-bin-sendikali-isci-issiz-kaldi-t270630.html?s=eb6967e07c284a3a892401d5229bedb4&amp).

 

Diğer yandan, aynızamanda büyük vergi kaçakçılığının da kaynağı olan “kara” veya “kayıtsız” işler, sendikalaşmanın önündeki en büyük engellerden biridir. Prof. Mehmet Ali Kökpınar’ın 19 Nisan 2011’de dağıtılan araştırmasına göre, Türkiye’de kayıt dışı ekonomi yaklaşık yüzde 60 civarındadır ve ülke hazinesinin bundan yıllık vergi kaybı 2.5 milyar TL gibi çok yüksek bir miktardır. Yine aynı profösörün 2 Şubat 2011 tarihli Cumhuriyet’ten aktararak yazdığına bakarsak, Hesap Uzmanları Kurulu’nun 2010 tarihli yıllık vergi incelemesine göre, her 100 TL verginin 82.5 TL’si kaçırılmaktadır... Vergi ödemeyen, kaçak iş ve kaçakçılık yaparak ülke ekonomisini zarara sokan bu işyerleri, aynızamanda -sonderece düşük ücretlerle- sendikasız ve sigortasız işçi çalıştırmaktadırlar...

 

Sözkonusu kaçak işyerlerinin bazılarında yaşanan ve basına yansıyan çok ölümlü korkunç iş kazalarına karşın, hükümetler, yetkili kurumlar, o an verilen sözlerin ve söylenen yalanların ötesinde herhangi ciddi bir tedbir almamakta, soruna çözüm bulma yolunda adımlar atmamaktadırlar. Bırakın sendikalaşmadaki düşüşü, çalışabilir nüfusun yaklaşık yarısının işsiz olması, sermaye yanlısı ve halk düşmanı hükümetlerin politikaları ile birleşince, sözkonusu bataklık sürüp gitmektedir. İş pazarındaki korkunç rekabetin sonucu, derin bir yoksulluğa ve açlığa sürüklenme korkusu içindeki insanlar, hertürlü kötülüğe, sigortasızlığa ve sendikasızlığa razı olarak, yaşamlarını tehlikeye atarak, “kara” işçiliğe razı olmaktadırlar. "Kara" çalışanlar yaşamlarını yitirdikleri zaman da, geride kalan yoksullara herhangi birşey ödenmemektedir. Biraz da olsa basına yansıyan acılar, yakılan ağıtlar, üst üste gelen yeni kötülük haberleri ile çabucak unutulmaktadır...

 

Hernekadar bazı basın organlarında sendikalı işçi sayısında artış olduğuna dair haberler çıksa da, 22 Ağustos 2010 tarihli basına sözleri yansıyan DİSK başkanı Çelebi’ye göre,  12 Eylül 1980 öncesinin 42 milyonluk Türkiyesi’nde 2.5 milyon kadar sendikalı işçi varken, günümüzün 72 milyonluk Türkiyesinde 650 bin civarında aktif sendikalı işçi vardır (bak: http://www.ekoayrinti.com/news_detail.php?id=51223). Savaskarsitları.org’de yeralan 6 Eylül 2009 tarihli ve “Sendikalı işçi sayısında düşüş” başlıklı habere göre: “1988'den 2008'e kadar geçen 20 yılda sendikaya üye olup toplu sözleşme kapsamında çalışanların sayısı yüzde 50'den fazla azaldı. 1988'de 1 milyon 591 bin 360 olan toplu sözleşme kapsamındaki çalışan sayısı 2008'e gelindiğinde 750 bin 18'e kadar geriledi. Toplu sözleşme kapsamındaki çalışan sayısındaki erimeye karşın ücretli çalışan sayısı yaklaşık yüzde 80 arttı. 1988'de 7 milyon 170 bin olan ücretli çalışan sayısı 2008'de 12 milyon 937 bini buldu. Toplu sözleşme kapsamında çalışanların azalmasına karşın ücretli çalışanların artması toplu sözleşmeden yararlamaya dayalı sendikalaşma oranını önemli oranda geriletti. 1988'de yüzde 22,2'ye karşılık gelen bu oran 2008'de 5,8 seviyesine kadar düştü.” (bak: http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=5&ArsivAnaID=54575)

 

Sözkonusu halk düşmanı sürecin bir diğer doğal sonucu olarak, görünüşte ulusal gelirin artıyor olmasına, siyasi iktidarın bu yöndeki övünmelerine karşın, basındaki haberlere ve sendikaların araştırmalarına göre, yoksulluk sınırının ve hatta açlık sınırının altında kalanların sayılarında hızlı bir artış görülmektedir. Afrika’da çokça rastlandığı gibi, Türkiye’de de açlıktan ölen bebeklerle ilgili haberler basın organlarına yansımaktadır... Başbakanlığa bağlı Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 6 Ocak 2011 tarihli basına yansıyan verilerine göre, 2009 yılında Türkiye toplumunun yüzde 18.8’i, yani 12 milyon 751 bin kişi yoksulluk sınırının altında yaşamaktaydı. Bu, kişi başına günde 2.15 dolar civarında bir harcama anlamına gelmektedir (Bak: http://www.haberx.com/turkiyenin_127_milyon_yoksulu_var(17,n,10549492,046).aspx). Aslında, başka haberlerle bu devlet istatistiğini karşılaştıracak olursak, yoksulluk sınırının altında olanların sözkonusu veriden çok daha fazla olduğunu düşünebiliriz. Yine basındaki haberlere göre, açlık sınırının altında olanların, yani günde bir dolar veya daha azı ile yetinmek zorunda kalanların sayıları bir milyon civarındadır. Toplumda yaşanan ve basına yansıyan trajik olaylara, cinnet geçirip korkunç cinayetler işleyen insanlara, alabildiğine artan kriminaliteye bakacak olursak, açlık sınırı ile ilgili verinin dahi gerçek durumu yansıtmadığını, açların sayılarının çok daha fazla olduğunu düşünebiliriz...

 

Diğer yandan, iktardakilerin tüm övünüp şişinmelerine, palavralarına karşın, sendikaların yaptıkları araştırmalara göre, yoksulluk ve açlık sınırları ile ilgili zorunlu harcamalar sürekli artmaktadırlar. Bu artışın, ücret artışlarından daha yüksek ve hızlı olduğunu söylemek yanlış olmaz... Türk-İş’in araştırmasına göre, dört kişilik bir ailenin aylık açlık sınırı Nisan 2005’de 527.71 TL iken, Nisan 2011’de bu 869.87 TL olmuştur. Dört kişilik aile için 2005 yılında ortalama açlık sınırı 527.20 TL iken, içinde olduğumuz 2011 yılında aynı aile için ortalama açlık sınırı 875.10 TL olmuştur (bak: http://www.turkis.org.tr/source.cms.docs/turkis.org.tr.ce/docs/file/gidaharcama.pdf) Diğer yandan, 01.01.2011 ile 30.06.2011 dönemi için yasal asgari ücret 16 yaşından büyükler için ayda 796.50 TL, 16 yaşından küçükler için ise 679.50 TL olarak belirlenmiştir (bak: http://www.yaklasim.com/malibilgiler/pratikbilgiler/maddeler/003.htm). Yani görmüş olduğunuz gibi asgari ücret, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının epeyce altındadır. Çoğunluğun asgari ücretle çalıştığını, bunun yanında daha fazla kişinin çok daha düşük ücretlerle kara çalıştığını, ve her ailede çalışabilir herkesin çalışamadığını dikkate alırsak, halkın ne ölçüde zor durumda olduğunu belki biraz daha iyi anlayabiliriz... ATO’nun 6 Mayıs 2006 tarihinde yayınlanan raporuna göre, Türkiye’de her 100 YTL’nin sadece 8.2 YTL’si yoksullara harcanmaktadır. Toplumda her 100 kişiden 26’sı yoksuldur. En dipteki yaklaşık 51 bin hanede kişi başına günlük harcama 66 kuruştur (bak: http://www.yenisafak.com.tr/7526.html). Sanırım bu veriler oldukça üzücü ve korkutucudur. Şüphesiz, henüz ruhunu yitirmemiş kişiler için...

 

Akşam gazetesinde 15 Nisan 2011 Cuma günü yayınlanan “İşsizlikte, doğurganlıkta, yoksullukta lideriz” başlıklı haber, OECD raporundan alınmıştır (bak: http://www.aksam.com.tr/issizlikte,-yoksullukta,-dogurganlikta-lideriz--33684h.html). Seçim arifesinde başbakanın ağzından düşürmediği “alım gücündeki artış” ve “büyüme” sayıları, sözkonusu OECD raporu tarafından onaylanmamaktadır. Ekonomide bir büyüme varsa da, bu, üretimden değil spekülatüf işlerden gelen bir büyümedir ve halka yansımamaktadır... Cumhuriyet’te yayınlanan sözkonusu rapora göre, OECD ülkeleri içinde çocuk eğitimine en az parayı harcayan ülke Türkiye’dir, ve cocuk ölümleri felaket düzeyindedir... OECD bölgelerinde yoksulların nüfusa oranları ortalama yüzde 11.1’dir. Türkiye’de aynı oran yüzde 17’dir. Bebek ölümlerinde ise 2008 yılı verilerine göre OECD ortalaması binde 4.6 iken, Türkiye’de aynı oran binde 17 ile felaket bir düzeydedir... Diğer yandan, en kısa ömür süresi de Türkiyede’dir...

 

Uzun zamandır yoksulluk üzerine araştırmalar yapan ODTÜ öğretim üyesi Prof. Oğuz Işık’a göre, artık geçici olmayan, kalıcı olan bir yoksulluk vardır. Günümüzdeki yoksulluk, 15- 20 yıl önce olandan çok daha kötüdür. Diğer yandan alabildiğine bir lüks harcama sözkonusudur, ve bunu yapanlar açık açık yapmakta, eskiden olduğu gibi zenginliklerini gizlememektedirler... (bak: Yoksulluk artık geçici değil kalıcı, Akşam, 8 Kasım 2010 Pazartesi, http://www.aksam.com.tr/2010/11/08/haber/guncel/17570/yoksulluk_artik_gecici_degil_kalici.html) Artan yoksullaşma ile birlikte, temel tüketim mallarının pazarında daralma yaşanırken, lüks tüketim mallarının pazarına nur yağacağını, daha önce Sinbad’da birkaç kez yazmıştım. Nitekim, lüks arabaların nasıl “peynir-ekmek” gibi satıldıkları değişik kez basına yansımıştır. Bir toplumda derinleşen gelir uçurumlarının sonucu, pazara aynen böyle yansır. Kısacası, profösörün söyledikleri doğrudur, ve aynı profösöre göre, artık, insanlar arasında, “aynı gemideyiz” hissi tükenmiştir... Yine 6 Nisan 2011 tarihli değişik basın haberlerine göre, her 5 emekliden biri aç, dördü ise yoksuldur...

 

Aslında benzer süreçler tüm dünyada da işlemektedir. Dünya Bankası başkanı Robert Zoellick’in ifadesi ile, geçen yıla (2010) göre içinde olduğumuz yıl (2011), gıda fiyatları yüzde 36 artmıştır, ve 44 milyon insan daha yoksulluğa sürüklenmiştir (bak: http://www.haberx.com/bir_yilda_44_milyon_insan_fakirlesti(17,n,10646395,119).aspx).  Kapitalist-emperyalist dünya ekonomisi ve bu dünyanın önderi ABD’nin ekonomisi belirsizlikler içindedir. Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinde de işsizlik, yoksulluk, barınaksızlık artarken, ABD’de bu durumda olanların sayıları birkaç on milyon ile telaffuz edilirken, mevcut ekonominin karakteri gereği, sorunlara çözüm bulma yönünde adımlar atılamamaktadır. Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya yönelik olduğu gibi savaşlar başlatılarak üretim fazlaları tüketilmeye, askeri-endüstri kompleksler, fosil enerji tekelleri, bunlarla ilintili endüstriler ve mali merkezler krizden kurtarılmaya çalışılmaktadır. Sözkonusu uluslarüstü tekellerin kasaları dolarken, tüm ülkelerde yoksulların, ve açların sayıları derece derece artmaktadır. İnsan soyu, iğmesi artan bir hızla yeni daha korkunç toplumsal felaketlere doğru sürüklenmektedir...

 

Dünya en genel anlamı ile bir yıkıma doğru sürüklenirken, global bir savaş tehdidi, hatta nükleer savaş tehdidi her geçen gün artarken, BBC Türkçe’den aktaran 18 Nisan 2011 tarihli Akşam gazetesindeki bir habere göre, Financial Times, Türkiye ekonomisini “fazla ısınmış bir tepsi”ye benzeten analizini yayınlamıştır. Habere göre, “Türkiye'nin cari açığının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'ya oranı da yüzde 6.5'e çıkmış”tır. Seçim döneminin gerginlikleri de dikkate alınırsa, bu ekonomiyi kontrol altında tutabilmek zordur... Başbakan ise “çılgın proje”nin illizyonu ile oy avına çıkmıştır. Doğrusu ilk bakışta proje göze hoş gelse de, yaşam kavgası veren kaç kişinin umrundadır acaba bu proje ve batağa sürüklenmiş böyle bir ekonomide sözkonusu proje finanse edilebilecekmidir?.. Her yatırımın bir alternatif maliyeti vardır, ve seçim öncesi yayılan pembe umutların ötesinde topluma gerçeklerle ilgili herhangi bir açıklanma yapılmamaktadır. Diğer yandan maliyeti ödeyen, hep çalışanlar, yoksullar olmaktadır...

 

“Ana muhalefet” denenler ise bir başka alemdir. Bir yandan “sosyal devlet” olmaktan sözeder, halka umut dağıtırlarken, diğer yanda -altını çizerek- “herkesin partisi” olmaktan sözetmektedirler. “Bu ne perhiz, ne lahana turşusu” demek bile abestir. İnsan utanır. Söylenenler komik ötesi bile değildir. Eğer bir toplumda “herkesin partisi” olunabiliyorsa, aslında o toplumda politik partilere gerek dahi yok demektir. Politik partiler sınıflı toplumlardaki demokrasilere özgüdürler, ve farklı toplumsal sınıfların, farklı yararların temsilcileri olarak varlıklarını sürdürebilirler. En kaba ifadesi ile Türkiye’de ya çalışanların, yoksulların, ezilenlerin partisi olursun, ya da sömürenleri, büyük sermaye çevrelerini, uluslar-üstü tekelleri temsil edersin...

 

“Herkesin partisi” olunacaksa eğer, bu, ABD’de hem Demokratlar’ın ve hem de Cumhuriyetçiler’in olduğu gibi büyük sermaye çevrelerinin, uluslar-üstü tekellerin partisi olacaksın anlamına gelir. Farklı adlarla, ve birtakım nüans farkları ile aynı uluslar-üstü tekelleri, aynı mali-sermaye çevrelerini temsileden politik partilerin ABD’de bir süre daha “kayıkçı döğüşü”nü sürdürme, halkı oyalama olanakları vardır ama, Türkiye’de aynı olanak yoktur. Buna karşın, ülkenin ekonomisine ve poltikasına egemen olmaya başlayan uluslar-üstü tekellerin, ortaya attırdıkları “başkanlık sistemi” ve “herkesin partisi olma” palavrası ile Türkiye’yi ABD’nin fotokopisi haline getirerek tam anlamı ile kontrol altına almak istedikleri anlaşılmaktadır. Yalanlar ile gelişen bu çabalar, türkiye halkına yeni acılar, ve felaketler getirmekten başka işe yaramayacaktır...

 

Yoksullaşmanın, gelir uçurumlarının derinleştiği, ve sağdan “sol”a her kesimde yalanın egemenliğinin sürdüğü, toplumsal anlamda alternatifsizliğin yaşandığı, umutların tükenmekte olduğu böyle bir ülkede, doğal olarak, Prof. Oğuz Işık’ın ifade etmiş olduğu gibi,  insanlar arasında, “aynı gemideyiz” hissi tükenmiştir. Toplumsal anlamda sorumsuzluk ve çürüme, 18 Aralık 2008 tarihli basına yansıyan “80 bin ölünün devletten maaş almış olması” olayından; 30 Nisan 2008 tarihli Radikal haberine göre “son 27 yılda 140 bin kişinin trafik kazalarında ölmesi” gerçeğinden; üniversiteye giriş sınavındaki hile iddialarından, ve bununla bağlı olarak ÖSYM denen kurumun 1.7 milyon öğrenciye kişiye özgü ve şifreli soru kitapçığı dağıtmış olmasından; insanların gözleri önünde kadınlara rahatça sopa atılmasında, ve hatta polislerin yanıbaşında kadınların bıçaklanarak delik deşik edilmelerinden, ve daha birçok anlaşılması zor gerçekte kendisini göstermektedir...

 

Bundan üç hafta kadar önce , yorgun bir anımda Türk TV kanallarından birisine bakarken, gördüklerim karşısında şaşkına dönecektim... Geceyarısı koskoca ve bomboş bir cadde de karşıdan karşıya geçmeye çalışan adama, sanki özel olarak nişan almış gibi bir motosiklet çarpıp kaçacaktı. Yere, geniş caddenin ortasına yığılan adam, kalkmaya çabalasa da, başaramayacak, ve öylece kalacaktı. O, halen yaşamaktaydı... Adam bu durumda iken, cadde de boylu boyunca uzanırken, yanından belki yirmi özel araba, taksi geçecekti. Sürücüler, direksiyonu biraz kırıp, yerde yatan adamın ya sağından, ya da solundan geçip gideceklerdi. Olan, akıl almaz, korkunç bir manzara idi. Vicdansızlık, "insan" olarak toplumsal bir varlık olmaktan çıkmak, bu ölçüde mi yaygınlaşmıştı? Yerde yatan yaralıyı arabana almak istemesen bile, en azından durur, cep tefefonunla bir ambulans çağırabilirdin. Bu da yapılamadı... Sonunda, minübüs benzeri bir araba, yerde yatan adamı tam ortasından çiğneyip geçti, ve arkasına bile bakmadan kaçtı... Alçaklığın sınırı kalmamıştı... Toplumsal çürümeyi bundan daha güzel anlatabilecek başka bir olay olamazdı...

 

İnsanların, çalışanların birleşerek ayağa kalkabilmeleri, ve daha iyi bir geleceğe yürüyebilmeleri için, geçmişin bazı sahte kahramanlarının sahte yaşam öyküleri ile aldatılmalarına, bazı işbirlikçi kriminal psikopat karakterlerin “solcu” önderler gibi yansıtılmalarına değil, gerçek, elle tutulur umutlara gereksinimleri vardır. Sendikal mücadele gerekli, ve olumlu birşeydir ama, toplumdaki tüm haksızlıklara, yalanlara karşı çıkılmadan, tüm ezilenlerin safında yeralınmadan, işçi sınıfının politik bilince ulaşmasına, ve işçilerin diğer ezilenlere önderlik edebilmesine olanak yoktur. Sendikaların daha güçlenmeleri, sendikalı işçi sayısının artması, işçilerin ekonomik ve demokratik hakları için mücadele etmeleri olumlu gelişmelerdir ama, sorunun çözümü, halkın özlediği ekonomik ve politik özgürlükler, ileri demokratik haklar, ancak politik arenada, politik mücadele ile elde edilebilirler. Sorun, işçi sınıfı ile birleşerek, kol ve sayıları giderek artan kafa emekçileri ile birleşerek bu mücadeleyi verebilecek bir siyasi partinin üretilebilmesinde, ve işçilerin diğer tüm ezilenlerle birleşebilmelerinde düğümlenmektedir. Gelmekte olan 1 Mayıs birlik ve dayanışma gününün, bu yönde bilincin gelişebilmesine yardımcı olması dileğiyle...

 

Yusuf Küpeli

29 Nisan 2011 (2011-04-29)

Yusufk@telia.com

 

Bağlantılı metinler:

 

İşçilerin günü 1 mayıs

 

Yusuf Küpeli, İlk gösteriden 121 yıl, ve 1 Mayıs 1977’den 30 yıl sonra 1 Mayıs işçi bayramı ve işçilerin mücadeleleri üzerine kısa notlar

 

Yusuf Küpeli, PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 

Yusuf Küpeli, 15- 16 HAZİRAN 1970 BÜYÜK İŞÇİ DİRENİŞİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

http://www.sinbad.nu/