Yusuf Küpeli, Mayıs olaylarını 40. yılında anlamaya çalışmak

Mayıs 1968 olayları denince, öncelikle Fransa akla gelmektedir. Sözkonusu gençlik merkezli 1968 olayları Avrupa’nın tüm ülkelerinde değişik ölçülerde yaşanmış olmakla birlikte, bunlar, en yoğun ve etkili biçimde Fransa da ortaya çıkmışlardır...

(...) Fransa ile bağlantılı olarak olayları anlayabilmek için, herşeyden önce, Fransa’nın Türkiye’den çok farklı olan tarihi geçmişi, kültürü, devrim ve demokrasi gelenekleri, sömürgelerden gelen halklarla birlikte şekillenmiş olan karmaşık toplumsal yapısı, yaşanmış iki büyük dünya savaşınının ve eski güçlü emperyalist bir ülke olmanın toplumun değişik sınıfları üzerinde bıraktığı etkiler, ve özellikle olayların yaşandığı yılların toplumsal-ekonomik yapısı, ve dünya düzeni hakkında asgari birtakım bilgilere sahibolmak gerekir kanısındayım...

 

Mayıs olaylarını 40. yılında anlamaya çalışmak

 

Mayıs 1968 olayları denince, öncelikle Fransa akla gelmektedir. Sözkonusu gençlik merkezli 1968 olayları Avrupa’nın tüm ülkelerinde değişik ölçülerde yaşanmış olmakla birlikte, bunlar, en yoğun ve etkili biçimde Fransa da ortaya çıkmışlardır... “Etkili yoğun biçimde” derken, Türkiye’de yaşanmış olanları düşünerek bu olaylara bakmaya kalkışmamak gerektiğinin altını öncelikle çizmek gerekir. Yığınsal öğrenci eylemlerinin yanında sekiz milyonu aşkın işçinin birden greve gittiği, sayıları iki milyona yaklaşan insanın sokaklara döküldüğü devasa bir olayı, Türkiye’de yaşanmış tamamen farklı karakterde ve Fransa’da olanlara göre sonderece düşük düzeyde birtakım olaylarla kıyaslamaya çalışmak, ve Mayıs 68 olaylarını Türkiye’nin luna park aynalarından görmeye kalkmak -bizzat Türkiye ile de ilgili olduğu gibi- kişileri Avrupa’da yaşanmış olan gerçeklerden tamamen uzaklaştırır...

 

Ayrıntılarına ince ince girmeden, aynı yıl Türkiye’de de birtakım olayların yaşandığını söyleyebiliriz. Yalnız bunların birkısmı, Avrupa’da olanlara özenti ısmarlama ve çok sınırlı işler olduğu gibi, göreceli kalabalık olanları da, daha çok -bazı sosyalist düşüncelerle karışmış- milliyetçi anti-Amerikan tepkiler olarak sahneye çıkmıştır. Halbuki Fransa’da olaylar, milliyetçi anti-Amerikan De Gaulle yönetiminin (1959- 69) yara alması ile sonuçlanmış, Gaulizme ağır bir darbe olmuştur...

 

Türkiye’de olaylar, -CIA ve yerli ortakları patentli- paramiliter faşist güçlerin de planlı saldırıları ve cinayetleri ile, adım adım sürüklendiği şiddet ortamı içinde, süreklilik kazanarak bir düzeye dek yığınsallaşmıştır. Bu yığınsallaşma, Batı’da 1968 olayları sonbulduktan epey sonra olmaya başlamıştır. Kısaca, gençlik ağırlıklı eylemler belli bir yığınsallığa ulaştıktan sonra, hertürlü darbe ve dikta özlemcilerinin, iç ve dış servislerin müdahaleleri ile yaratılan şiddet sarmalı, yığınsal eylemin düşüşünü hazırlamıştır...

 

Aslında, bu darbe ve dikta özlemcilerini de farlı katagorilere ayırarak ele almak gerekir. Bunlar, CIA bağlantılı olanlardan, Baas etkisinde kalıp benzer sosyal düzen düşleri kuranlara, olacağını umduğu “değişim”den kariyer tırtıklama hevesindeki oportünistlere, birkaç dalda birden oynayanlara dek sonderece karmaşık bir yapıda ve kaypak bir zeminde gelişmiştir. Yine gençlik hareketi de, yığınsallaştığı ölçüde kendi içinde farklı sosyalist ve milliyetçi düşünce yapılarını birleştirmiştir. Bunlardan bazı unsurlar darbe heveslileri ile bağ kurmuş olmakla birlikte, Türkiye tarihinde ilk kez, tamamen devlet bağlantılı güçlerin denetimlerinin dışında bir çizgi de bu gençlik hareketinin içinde yaşam bulmuştur... Örneğin, bu satırları yazan kişi, -zaman zaman aldanmış ve aldatılmış olmakla birlikte- kimseden emir almamış, devlet bağlantılı herhangi bir politik güç mihrakının denetimi altına asla girmemiştir. Ve gençlik hareketleri ile herhangi bir devrim olabileceğini de hiçbirzaman düşünmemiştir... Fakat bunlar asıl konumuz değildir...  

 

Sözkonusu yığınsal gençlik eylemlerinden kopan, veya zaten bununla pek alakası olmayan birtakım özünde birbirlerinden farklı karakterler, farklı düşünce yapılarıyla, farklı beklentileriyle, ve birtakım farklı bağlantılarıyla, ve yine aralarına karışmış bol miktarda gizli servis elemanlarıyla kitlelerden kopuk -ve şişirildikleri kadar büyük olmayan ahmakça- bireysel terör eylemlerini yükseltmişlerdir. Kitlelerden kopuk terör, güçlü servislerin denetimi ve göz yumması altında gerekli iktidar değişiklikleri sağlanıncaya dek özgür bırakılmış, ardında da efsaneleştirilerek ezilmiştir- ilkler ezilirken, yeni, çok daha mükemmel biçimde denetim altına alınmış olanların temelleri atılmıştır...

 

Özet olarak, sözkonusu yığınsal geçlik eylemlerinden kesinlikle ayrı ele alınmaları gereken bireysel terör eylemleri, Türkiye’de, bazı çevreler tarafından, “atmışsekizli” vs. gibi birtakım yapay kurgu katagoriler içinde topluma sunulmaya çalışılmaktadır. Bu karıştırma işini yapanların birçoğu “iyi niyetli” olarak kabuledilseler bile, böyle bir karıştırma, gerçekdışılığının yanında, toplumsal yığınsal mücadeleye yönelik tamamen zehirli bir yalandır. Ayrıca, alakası olanın olmayanın, hatta vaktiyle sözkonusu sosyalist eğilimli gençlik eylemlerine düşmanca yaklaşmış olanların günümüzde “atmışsekizli” diye “caka” satmaya, bu sıfatla kendilerine birtakım olmayan statüler vehmetmeye kalkışmaları, tamamen yakıştırma kurgulardır...

 

Pireyi deve yapan kahramanlık edebiyatı meraklısı dar görüşlü ataerkil kültüre uyumlu sözkonusu yalan ve efsaneleştirme operasyonu, teröre katılmış olan birtakım kişilerin gerçek kimliklerini ve bu terörün nasın güdüldüğünü gizleyebilmek için kullanıldığı kadar, devlet yönetiminde gerekli politik operasyonlar için terörün yeniden yükseltilebilmesi amacıyla da kullanılmıştır ve kullanılmaktadır... Kitlelerden kopuk terörün “kahramanları” ile ilgili aynı yalan ve efsaneleştirme mekanizmaları, birtakım ucuz ün ve kariyer peşindeki kaşarlanmış yalancıların da katkılarıyla dallanıp gelişmiştir, ve bu süreç halen işlemektedir... Yalanlar ve efsaneler, iktidar değişiklikleri için terörü yeniden ve yeniden ateşlemekte kullanıldıkları kadar, iktidarı gasbedecek güçte olan asıl suçluları gizlemek için de kullanılmıştır ve kullanılmaktadır... Türkiye toplumu, ağır baskılarla dolu acılı yollardan geçerek -geçmişi kaybettirilmiş vaziyette- günümüze dek gelmiştir. Toplum, daha yeni büyük acılara da gebedir...  

 

En yoğun biçimde Fransa’da yaşanan Mayıs 68 olaylarını tüm yönleriyle anlamak okadar kolay bir iş olmasa da, birtakım eksiklerle olayı anlamaya çalışmak yarar getirebilir. Olayı anlamak derken, alanı genişletmeden, sadece Fransa üzerinde durmayı kastediyorum ve asıl önemli olanın da Fransa olduğu kanısındayım... Fransa ile bağlantılı olarak olayları anlayabilmek için, herşeyden önce, Fransa’nın Türkiye’den çok farklı olan tarihi geçmişi, kültürü, devrim ve demokrasi gelenekleri, sömürgelerden gelen halklarla birlikte şekillenmiş olan karmaşık toplumsal yapısı, yaşanmış iki büyük dünya savaşınının ve eski güçlü emperyalist bir ülke olmanın toplumun değişik sınıfları üzerinde bıraktığı etkiler, ve özellikle olayların yaşandığı yılların toplumsal-ekonomik yapısı, ve dünya düzeni hakkında asgari birtakım bilgilere sahibolmak gerektiği kanısındayım...

 

İngiltere ile birlikte dünyanın en eski sömürge imparatorluklarından birini kuran, ve İngiltere çapında olmasa da en güçlü emperyalist ülkelerin başında yeralmış olan Fransa, I. Dünya Savaşı’nın ve II. Dünya Savaşı’nın acılarını ve yıkımlarını bizzat kendi toprakları üzerinde yaşayarak eski gücünü yitirmişti. Özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’de birinci güç olmaktan çıkmış olmakla birlikte, savaşın zararlarından azami ölçüde sakınabilmişti. Bu ada ülkesi, üstünlüğünü kabuletmek zorunda kaldığı “ortağı” ABD’nin gölgesinde gücünü, ve egemenlini göreceli olarak koruyabilmişti. Fransa ise, diğer kıta Avrupası ülkeleriyle birlikte, -hiç te öyle olmadığı halde, güçlü propoganda makineleriyle Avrupa’nın kurtarıcısı olarak tanıtılan- ABD’nin hegemonyasını kabuletmek zorunda kalmıştı... Avrupa’nın doğusu ise, savaşın asıl ağır yükünü çekmiş ve en büyük bedeli ödemiş olan Sovyetler Birliği’nin etki alanı içine girmiştir. Dünya egemenliği peşindeki Truman yönetiminin (Harry S. Truman, 1945- 53) kışkırttığı “Soğuk Savaş” süreciyle birlikte iki kutuplu bir dünya şekillenmişti. Eski sömürge imparatorluğu Fransa, dünyanın başat güçlerinden olduğu o “şanlı” yılların çok ötesinde, ABD gölgesinde, krizler içinde çırpınan bir devlet haline gelmişti... Ekonomik zaaflar içindeki Fransa, eski Asya ve Afrika sömürgelerini korumakta zorlanmaktaydı.

 

Komünistlerin ve milliyetçi güçlerin birliğinden oluşan Vietnam ulusal kurtuluş cephesi, Vieth Minh, asıl mesleği tarih öğretmenliği olan general Nuguyen Vo Giap (1912-) komutasında, Vietnam’ın kuzey sınırlarına yakın, Hanoi’nin kuzeybatısında, Laos sınırında yeralan dağlarla çevrili Dien Bien Phu düzlüğünde, çembere almış oldukları kırk bin kişilik Fransız sömürge ordusunu, 7 Mayıs 1954 günü, neredeyse toptan imha etmişti... Özet olarak, bu zaferin ardından Temmuz 1954’de imzalanan Cenevre anlaşması ile ülke 17nci paraleleden kuzey ve güney olarak ikiye bölünürken,1883’den beri varolan Fransız sömürgeciliği sonbulmuştu. Sözkonusu anlaşma çiğnenerek, kuzey ile birleşmesi gereken güneyi ABD güçleri işgaletmişti. “Kuzey Vietnam”ın, gerçek adıyla Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti Hanoi olmuştu... Yine Fransa, 1960 yılında, Mauritania, Senagal, Mali, Ivory Kıyıları, Yukarı Volta, Niger, Togo, Dahomey, Kamerun, Çad, Merkezi Afrika Cumhuriyeti,  Kongo Brazaville ve Gabon gibi Batı ve Orta Afrika sömürgelerini serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Tüm bu ülkeler “bağımsızlık”larına kavuşmuşlardı... Fransız içpolitikasını ve ekonomisini asıl etkileyen, ülke de krizin derinleşmesinde başrolü oynayan olay, Cezayir halkının bağımsızlık mücadelesi olacaktı...

 

Moskova, Leningrat, Stalingrat ve Kursk önlerinde Nazi ordularının hezimetlerinin, ve Almanya’ya yaklaşmaya başlayan Sovyet güçlerinin zaferlerinin kesinlik kazanmasının ardından, Batı Avrupa’nın bütünüyle Sovyet etkisi altına girmesini, ve komünist partilerin Batı’da iktidara gelmelerini engellemek amacıyla, -vaktiyle kasıtlı olarak geçiktirilmiş olan- Normandiya Çıkartması, 6 Haziran 1944 günü yaşama geçirilmişti. Özellikle komünist partizanların önderliğinde başarılı bir anti-Nazist savaş vermiş olan ve İtalya ile birlikte Batı’nın en güçlü, iktidara en yakın Komünist Partisi’ne sahibolan Fransa, sözkonusu çıkartmanın ardından, 1944 yılında “kurtarıcı” olarak gelen müttefik güçlerin ve öncelikle ABD’nin etkisi ile eski burjuva demokratik sistemi “Dördüncü Cumhuriyet” adıyla 1945 yılında restore etmişti... Komünizm korkusu temelinde şekillenen ve Batı’da ABD hegemonyasını perçinleyen NATO anlaşmasını (4 Nisan 1949) imzalayan ilk 12 devlet arasında Fransa’da yeralmıştı.

 

Hitler Almanyası’nın ezilmesinde Sovyetler Birliği’nin oynadığı başat rol, ya da savaşın asıl galibinin Sovyetler Birliği olması, ve komünist partizanların tüm Avrupa’da ve Fransa’da gösterdikleri güçlü direniş, halk yığınları içinde komünizmin prestijini zirveye taşımıştı. Avrupa’da komünistler iktidara hiçbirzaman bukadar yakın olmamışlardı ama, Batı Avrupa ABD’nin denetimi altına girmişti. Yalta’da (4- 11 Şubat 1945) -Balkanlar dahil- nüfuz alanlarının paylaşımı çoktan yapılmıştı... Fransa’da iktidarı kaçıran komünistler, yine de ülkenin en büyük politik güçlerinden biri, hatta başlangıçta birincisi olarak kalmışlar, ve “Dördüncü Cumhuriyet”in ilk kabinesi içinde yeralmışlardı. Fakat, Gehlen gibi eski Nazi istihbarat şeflerinin ellerinde doğum yapan CIA’nın tarih sahnesine çıktığı 1947 yılında, komünistler, kabineden uzaklaştırılacaklardı ve bürokrasi içindeki komünist yandaşları için de yol gözükecekti... Hernekdar ortalıkta gözükmese de, bu operasyonun gerisinde Beyaz Saray vardı. Aynı yıl, iktidarın en güçlü adayı olan komünistlerin yollarını kesmek için, CIA’nın ilk en büyük sınırdışı provokasyonu İtalya’da tezgahlanacaktı- ileride, sırası gelince kısaca dokunacağız... Bundan sonra da, yüzde 22’yi aşan oyları ile komünistler, Fransız Ulusal Meclisi’nde en güçlü guruplardan biri olarak kalmayı sürdüreceklerdi...

 

Bilindiği gibi, savaşın sonlarına doğru, Japonya’nın ve Nazi Almanyası’nın yenilgilerinin ardından kurulacak dünya da mali anlaşmaları şekillendirmek amacıyla, ABD’de, New Hampshire’de, Bretton Woods’da, 1-22 temmuz 1944 günlerinde Birleşik Devletler Para ve Finans Konferansı örgütlenmişti. Franklin D. Roosevelt, 44 ülkenin temsilcilerini toplantıya çağırmıştı... Ardından, savaşın bitmesine birkaç ay kala, Bretton Woods kararlarına uygun olarak Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası kurulacaktı. ABD, tek egemen olarak kalacağını hesapladığı yeni dünya düzeninde, uluslararası mali sistemi de denetimi altına almak, mali manipülasyonlarla egemenliğini perçinlemek istiyordu... Sözkonusu konferansın kararlarına göre, sabit değişim bedeli olacak ve bu sadece dolara veya altına göre belirlenecekti. Diğer para birimleri dolara bağlanmış oluyorlardı... Altın’ın onsu, 35 dolar olarak belirlenmişti...

 

Dördüncü Cumhuriyet, 1954- 55’de alevlenen Cezayir bağımsızlık hareketi ile sarsılmıştı. Fransa, 1956 yılında, Fas’ın ve Tunus’un bağımsızlıklarını tanımak zorunda kalmıştı ama, Cezayir’de acımasız kanlı bastırma operasyonlarını sürdürmekteydi. Burada, bazı fransız vatandaşlarına ait büyük mülkler, topraklar vardı, ve bu tipler ülkedeki tutuculuğun öndegelen kışkırtıcıları konumundaydılar... Başkaldırıyı bastırma çabasındaki 500 bin kişilik fransız ordusunun artan masraflarının ekonomiye vurduğu darbe, ülkeyi zayıflatıp ABD denetimindeki uluslararası mali sistemlere bağımlılığını arttırmakta idi... Aynı olay, ülke içinde de bir başkaldırıyı, savaş karşıtı büyük gösterileri tetiklemişti... Hem ekonomik ve hem de politik dengesizlik yaşanmaktaydı... Fransız frangı, 1958 yılında diğer avrupa para birimleri ile birlikte tam değişim değeri kazanınca, ABD bankaları Fransız şirketlerine büyük borçlar vermeye başlamışlardı. Bu paralarla yeni moder amerikan makineleri alınıyordu. Amerikan şirketleri de risksiz olarak Fransız ve diğer tüm Avrupa şirketlerine yatırımlar yapabilir, bunların hisselerini satınalabilir duruma gelmişlerdi. Artık onlar dolarlarını rahatça fransız frangı ile değiştirebilirlerdi. Bu gelişme, Fransa’da, tüm Fransız şirketlerinin Amerikalıların eline geçeceği korkusunu tetiklemiş ve milliyetçi duygulara güç katmıştı... 

 

Kısacası, yaşanan bu ekonomik ve poltik kaos süreci içinde, zafer alayı ile birlikte Paris’e girmiş olan Özgür Fransız Güçleri komutanı ve savaş sonrası ilk geçici hükümetin (1945- 46) başı ulusal kahraman General Charles de Gaulle (1890- 1970) yeniden göreve çağrılacaktı... De Gaulle, 1 Haziran 1958’de Ulusal Meclis tarafından başbakanlığa davet edilecek ve gerekirse halk oyuna (referanduma) sunulacak yeni bir anayasa hazırlamak dahil geniş yetkilerle donatılma garantisi O’na verilecekti. Sonuçta, 28 Eylül 1958’de gerçekleşen referandum ile başkanlık sistemi getiren yeni anayasa yüzde 83’lük oy çokluğu ile yürürlüğe girecekti. Böylece, -halen sürmekte olan- Beşinci Cumhuriyet’in temelleri atılmış oluyordu... De Gaulle, kurduğu Yeni Cumhuriyet İçin Birlik partisinin başında Kasım 1958 seçimlerine girecek ve Ulusal Meclis’te çoğunluğu elde edecekti. Solda olan partiler bu seçimlerde önemli miktarda oy yitirmişlerdi... Aynı yılın Aralık ayında -büyük yetkilerle donanmış olarak- yedi yıl için ülkenin cumhurbaşkanlığına seçilecek olan De Gaulle’in cumhurbaşkanlığı 8 Ocak 1959 günü yürürlüğe girecek ve yeni hükümet O’nun tarafından atanacaktı...

 

ABD’nin Batı dünyasında kurmuş olduğu hegemonyaya başkaldıran De Gaulle, Fransa’yı eski güçlü günlerine döndürecek -ulusal bağımsızlıkçı- bir politikayı yaşama geçirmek için kolları sıvayacaktı. ABD’den ve bu ülkenin Avrupa’da eli olan İngiltere’den derin şüpheler duyan De Gaulle’nin tavizsiz politik çizgisi, Fransa’nın bağımsızlığını savunmak ve Fransa’yı güçlü önder ülke konuma yükseltmekti. O, Fransız-Alman birliğinin, ABD hegemonyasına yönelik mücadele de anahtar rol oynayacağına inanmaktaydı ve bu yönde harekete geçecekti. Ortak Pazar, 1959’da işlerlik kazanacaktı. Şüphe duyduğu İngiltere’nin Ortak Pazar’a üye olma girişimlerini, 1963- 66- 67 yıllarında üst üste üç kez protesto ile engelleyecekti... Başaracak gücü pek olmasa da O, Atlantik’ten Urallar’a dek güçlü bir Avrupa düşü kurmaktaydı. Bu amaçla, ABD hegemonyasındaki Batı tarafından “demir perde” olarak anılan “Doğu Avrupa” halk cumhuriyetleri ve Sovyetler Birliği ile bağımsız iyi ilişkiler geliştirecekti. ABD’nin muhalefetine karşın, Ocak 1964’de, Çin Halk Cumhuriyeti’ni resmen tanıyacaktı... Yine O, 1960 yılında Fransa’yı, atom bombasına sahibolan dördüncü büyük nükleer güç haline getirecek ve 1968 yılında Hidrojen bombası denemesini -ABD’nin yardımı olmadan- başarı ile sonuçlandıracaktı...

 

De Gaulle, Fransa’nın ekonomik gelişmesinin ve politik dengesinin prangaları olan ve yukarıda adları sıralı 12 Batı ve Orta Afrika sömürgesine 1960 yılında rahatça özgürlük verecekti... General Raoul Salan’ın komutasında bir gurup yüksek rütbeli subay, “Gizli Ordu Örgütlenmesi” (OAS) adıyla yasadışı bir kuruluşa gitmişler ve Cezayir’de darbe girişiminde bulunmuşlardı. CIA ile dirsek teması içinde olduğu anlaşılan ve büyük toprak sahipleri tarafından desteklenen bu örgütlenme, Fransa’da terör eylemleri başlatmış ve -Cezayir’i özgür bırakmaya kararlı- De Gaulle’yi öldürmeye teşebbüs etmişti... De Gaulle, 18 Mart 1962 günü imzalanan Evian Anlaşması ile Cezayir savaşını noktalayacak, bu ülkenin özgürlüğünü tanıyacaktı...

 

NATO’nun askeri kanadından 1966 yılında ayrılan De Gaulle, aynı yılın Eylül ayında gerçekleştirdiği Kamboçya gezisi sırasında, Phnom Penh’de yaptığı ünlü konuşma da, ABD’nin Vietnam’dan çıkmasını isteyecekti. Yine O, 1956 Süveyş Krizi sırasında İngiltere ve İsrail ile birlikte Mısır’a saldırmış olan Fransa’nın bu politikasının tam tersine, 5- 10 Haziran 1967 Altı-Gün Savaşı’nın ardından, İsrail’i suçlayacaktı. İsrail’in, işgaletmiş olduğu Batı Yakası’ndan ve Gazza bölgesinden çekilmesini isteyecekti. Zaten O, savaş başlamadan üç gün önce, 2 Haziran 1967 günü, İsrail’e silah ambargosu başlatmıştı... De Gaulle, halkı Arap ülkelerle iyi ilişkiler geliştirme çabası içinde idi... De Gaulle, “Üçüncü Dünya Ülkeleri” olarak adlandırılan bloklar dışı ülkelerin birliklerini destekleyecekti. Latin Amerika ülkelerinin ABD hegemonyasına karşı mücadelelerine destek verecekti. Expo 67 münasebetiyle Temmuz 1967’de ziyaret ettiği Kanada’da, fransızca konuşan Québec (Kebek) bölgesinin -Kanada içinde- bağımsızlığına destek verecek, “Yaşasın özgür Kebek” diye konuşacaktı...

 

Dördüncü Cumhuriyet’ten De Gaulle yönetimine ekonomik yıkıntı miras kalmıştı. Önce, psikolojik bir darbe olarak, eski yüz frank, yeni bir frank ile değiştirilecekti. Ekonomi politikası, kapitalist liberal sistem ile iktisadi devlet kuruluşlarının karması üzerine kurulu idi. Yönetim, beş yıllık planlarla ekonomiye doğrudan müdahale edecek ve ikitisadi devlet kuruluşlarına ağırlık verecekti. Endüstri de modernizasyon ve devlet yatırımları ağırlık kazanacaktı... Fransız ekonomisi güçlenecek, ve 1964 yılında kişi başına ulusal gelir İngiltere’de olanla eşitlenecekti. Halkın tüketimi 1958’den 1969’a dek yüzde 56 artacaktı... Fakat bu süreç içinde, dünya da gelişen olaylarla birlikte, Mayıs 1968 olaylarının arifesinde, Fransız ekonomisinde problemler yaşanacaktı...

 

De Gaulle, 1965 yılında, ikinci kez yedi yıl için seçilmesinin ardından, aynı yıl, mali ilişkilerde doları anahtar konumundan çıkartıp savaş öncesi altın sistemine dönmeyi önerecekti. Ona göre, doların değişimde anahtar rolü oynaması, ABD emperyalizmine yaramaktaydı ama, altın tek bir ulusun üstünlüğüne hizmet etmeyecekti... İşte O’nun bu yaklaşımı, zaten De Gaule’den rahatsız olan Washington’un ve Londra’nın karşı saldırıya geçmelerinde başlıca etken olacaktı...

 

ABD’nin basıkı ile, -aralarında Fransa’nın da olduğu- on gelişmiş endüstri ülkesi, 1961 yılında, “Altın Havuzu” adlı ortak bir fon oluşturmuşlardı. Bunun idaresi Londra’da bulunan İngiltere Bankası’nda idi. Altın fiyatlarının onsunun 35 doların altında süreklilik kazanması üzerine olan anlaşma da, masrafların yarısını Amerikan Merkez Bankası, diğer yarısını da kalan ülkeler ve ek olarak İsviçre garanti etmişti... Anlaşılmış olduğu gibi, kurların sabit kalmasını sağlamayı amaçlamaktaydılar... Doların egemenliğine başkaldırmış olan De Gaulle yönettimi, Haziran 1967’de “Altın Havuzu”ndan çekildiğini açıklayacaktı. Amerikan ve İngiliz mali basını hemen karşı saldırıya geçecekti... Fransız Merkez Bankası, dolar ve sterlin stoklarını altınla değiştirmeye karar verecekti. Yaşanan panik ortamı içinde Londra borsasında 80 ton altın satılacaktı. Sterlin yüzde 14 devalue edilecekti ve bu krizin başlangıcı idi sadece...

 

Kriz, 1968 yılında hız kazanacaktı... Yaşanan bir seri olayla birlikte, 1968 öğrenci olayları patladığında, kriz Fransa’yı da vurmaya başlamıştı ve aynı yılın sonuna doğru ülke altın rezervlerinin yüzde otuzunu yitirecekti... De Gaulle’nin politik sonunu getirecek olan Anglo-Amerikan karşı atağı başarıya ulaşmıştı...

 

İşçi eylemlerinde ekonomik talepler ön plana çıkmakla birlikte, öğrenci eylemlerinin başat nedeni ekonomik değildi. Öğrenciler, eğitim sisteminin, eski idari yapının değiştirilmesi taleplerini ön plana çıkartmaktaydılar. Başlangıçta polisin acımasız sert tavrı, ve De Gaulle’nin herhangi bir uzlaşmaya yanaşmaması, olayların büyümesinde başlıca etken olacaktı... Nantre Üniversitesi idari binasının birtakım müzisyenler ve 150 kadar öğrenci tarafından 22 Mart günü işgali, ilk protesto gösterisi olacaktı. Yönetim, polis çağıracak ve okul polis tarafından çembere alınacaktı. Taleplerini ifade ettikten sonra binayı terkeden öğrencilerin önderleri, okul disiplin kuruluna çağrılacaklardı... 

 

Natre Paris Üniversitesinde yaşanan anlaşmazlık Mayıs ayı başında da sürecekti. Yönetim, 2 Mayıs 1968 günü bu üniversiteyi tatil edecekti. Bazı öğrenciler okuldan uzaklaştırılacaklardı... Bu durumu protesto etmek amacıyla Sorbon Üniversitesi öğrencileri, 3 Mayıs günü toplanacaklardı. Fransa’da en geniş öğrenci kitlesini temsileden ulusal öğrenci birliği UNEF, ve üniversite öğretmenleri birliği, Sorbon’un polis tarafından işgalinin protesto edilmesi için 6 Mayıs Pazartesi günü gösteri çağrısı yapacaklardı, ve buna 20 bini aşkın öğrenci katılacaktı. Polis coplarla saldırıya gececek ve bazı öğrenciler barikat kurma girişiminde bulunacaklardı. Ertesi gün, hocaların ve genç işçilerin de katılımları ile daha büyük bir gösteri örgütlenecekti... Ardından, 10 Mayıs günü bir diğer dev gösteri olacak ve bazı ajanprovokatörlerin arabaları yakmaları, molotof kokteylleri atmaları, polise şiddetle saldırma fırsatı verecekti... Fakat yine de Türkiye’de olduğu gibi ölümler olmuyordu...

 

Aslında gösterileri desteklemeye pek hevesli olmayan, ve katılımcıları daha çok anarşist unsurlar olarak gören, ve sükunet tavsiye eden Fransız Komünist Partisi, polisin acımasız şiddetine karşı göstericilerden yana destek pozisyonu alacaktı. Ülkenin en büyük sol sendika federasyonu CGT ve CGT-FO, 13 Mayıs Pazartesi için bir-günlük genel grev ve gösteri çağrısı yapacaktı. Sözkonusu 13 Mayıs günü Paris’te, yönetime karşı bir milyonu aşkın insan yürüyecekti. Başbakan Georges Pompidou, mahkumların serbest bırakılacaklarını ve Sorbon’un yeniden eğitime açılacağını bizzat anons edecekti. Fakat ertesi gün, 14 Mayıs’ta, Nantes kenti yakınlarında, Sud Aviation’da işçiler fabrikaları işgale başlayacaklardı. Ardında Ruen’de, Renault fabrikasında grev başlayacaktı ve bu hızla diğer Renault fabrikalarına yayılacaktı. İşçiler, 16 Mayıs günü 50 fabrikayı işgaletmiş durumdaydılar. Önce 200 bin, ardından iki milyon ve daha sonra sekiz- on milyon işçi greve gidecekti. İş gücünün 24 milyon civarında, çalışan işçilerin ise 19 milyon olduğu ülke de, iş gücünün yaklaşık üçte biri, çalışanların ise yaklaşık yarısı grevdeydi... Bazı kaynaklara göre, daha sonraki günlerde, grevde olanların sayıları tüm işçilerin üçte ikisine dek yükselecekti...

 

De Gaulle işçilere fabrikalarına dönme çağrısı yapacaktı. Sendikacılar, asgari ücrette yüzde 35, diğerlerinde ise yüzde 7 artış talebinde bulunacaklardı. Sosyal İşler Bakanlığı, 25- 26 Mayıs günlerinde sendikacılarla Grenelle anlaşmasını imzalayacak ve asgari ücretlerde yüzde 25, diğerlerinde ise yüzde 10 artış sağlanacaktı. İşçilerle ilgili sorun, herhandi devrimci politik bir dönüşüme yolaçmadan, ücret artışları ile sonlandırılmıştı. Gelişmenin bu yönde olmasında sendikalar da önemli rol oynamışlardı... Fakat yine de işçi eylemleri sürmekteydi...

 

Öğrenci olayları kesintisiz devametmekteydi. Fransa Öğrencileri Ulusal Birliği, 27 Mayıs günü, 30 ile 50 bin arasında bir öğrenci kitlesi ile miting örgütleyecek ve hükümetin devrilmesi gibi radikal talepler ileri sürecekti. Üç gün sonra, 30 Mayıs günü, solcu sendika fedarasyonu CGT önderliğinde birkaç yüz bin kişilik bir kitle, Paris sokaklarında yürüyecek, ve “Güle güle De gaulle!”, diye haykıracaktı.  

 

Hükümetin devrilme aşamasına geldiğini gören De Gaulle, ertesi gün, sadık askeri birlikleri alarma geçirip mobilize edecek ve ardından radyoevine gidecekti. Radyodan O, Ulusal Meclis’i dağıttığını, yeni seçimlerin 23 Haziran günü yapılacağını ilanedecekti. Radyodan konuşuyordu, çünkü, TV çalışanları grevdeydiler... Konuşmasının ardından De Gaulle, işçilere, hemen işe dönmeleri emrini verecekti... Bu son gelişme, seçim haberi tansiyonu düşürecekti ve işçiler işlerine geri döneceklerdi...

 

Ulusal Öğrenci Birliği, yeniden sokak gösterileri çağrısı yapacaktı. Hükümet bazı ekstrem “sol” örgütlenmelere yönelecekti ve 16 Haziran günü polis yeniden Sorbon’a girecekti. Sonuçta, De Gaulle’nin ilanettiği gün seçim olacak ve olay De Gaulle’nin istediği gibi sonuçlanacaktı. Seçimi kazanmış olmakla birlikte Gaullizm ağır darbe yemişti ve De Gaulle bir kez daha başkanlığa aday olmayacaktı. Yerine, başbakanı Georges Pompidou aday olacak, ve 1969 yılında Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı olarak seçilecekti...

 

Aralarında dönemin sosyalist ülkelerinden aydınların da bulunduğu birkısım aydın, bu olaylar sırasında Fransa’nın devrimci bir durum yaşadığını ve Komünist Partisi’nin büyük bir fırsatı kaçırdığını hararetle iddia edeceklerdi. Bu konuda ateşli tartışmalar olacaktı... Doğru, bir ölçü de devrimci durum yaşanmış olmakla birlikte, bu kriz ne devrime yolaçacak ölçüde derindi ve ne de krizi sosyalist devrime taşıyabilecek bir güç merkezi vardı. Fransız Komünist Partisi’nin örgütlü büyük bir parti olması, krizi, köklü değişiklikler getirecek bir devrime dönüştürmesine yetmezdi. Çünkü, özellikle silahlı kuvvetlerin dışında kaldığı böyle bir ulusal kriz devrime dönüşecek dinamiklerden yoksun olduğu gibi, uluslararası dengeler de böyle bir değişime uygun değildi... Bir kez, kalkışmaya katılanlar protesto olayında birleşiyorlardı ama, -aralarında gerçekten çok miktarda anarşist unsurların da olduğu bu kitle- herhangi somut bir politik değişim hedefi için aynı birliği koruyamazlardı. İş, varolanı devirip, yeni bir düzen kurmaya gelince, sözkonusu protestolara katılanlar onlarca parçaya bölünürler ve devletin güçleri tarafından kolayca ezilirlerdi... Zaten okadar olay içinde ölen kalan olmayacaktı.

 

Bir kez, Sovyetler Birliği’nin De Gaulle yönetiminin devrilmesinden bir yararı olmadığı gibi, böyle bir devirme işine yardımcı olmaya gücü de yetmezdi. Aynı yılın başında Sovyet yönetiminin Çekoslavakya’daki Dubçek iktidarı ile başı derde girmişti. Sovyetler Birliği, Varşova Paktı tanklarını Ağustos 1968’de bu ülkeye sokarak büyük prestij kaybına uğramıştı. Gerçi sözkonusu işgal, bir anlama, 1967 yılında yaşanmış olan Altı-Gün Savaşı’na ve NATO planı çerçevesinde 21 Nisan 1967 günü Papadapulos önderliğinde Yunanistan’da gerşekleşmiş olan faşist darbeye bir yanıt olsa da, güçlü ABD propoganda mekanizmasının da etkisi ile Sovyetler Birliği çok zor durumda kalmıştı. Kendi derdi kendisine yeterdi... Uluslararası destek olmadan Fransa’da kimse devrim yapamazdı, ve ayrıca mevcut kriz böyle bir girişime kesinlikle uygun değildi...

 

Bir an için -birtakım aydınların şehvetli gevezelikleri ile uyum sağlayarak- sözkonusu olaylar sırasında Fransa’da sosyalist devrime yönelen gelişmelerin başladığını farzedelim... De Gauulle yönetiminin devrilmesini en çok arzulayan ve belki gizli servis elemanları ile olayların içinde dahi yeralmış olan ABD ve İngiltere, böyle bir gelişme karşısında, kesinlikle ve kesinlikle, gelmekte olan devrimi ezmek için ne gerekli ise onu yaparlardı. Bu konuda, komünistlerin iktidara gelmeleri durumuyla ilgili olarak, Fransa ve İtalya için çok daha önceden alınmış kesin kararları vardı... Mevcut koşullarda ABD ve İngiltere, NATO güçlerini de peşlerine takarak, Fransa içindeki sağ ve liberal güçlerle, ve ordu ile el ele, en ufacık bir ikircim göstermeden hertürlü devrimci girişimi acımasızca ezerlerdi ve Sovyetler Birliği’de herhangi bir müdahale de bulunamazdı...

 

Sözkonusu ezme işinin provası daha önce İtalya’da yapılmıştı... Ocak 1951’de ABD, NATO üyesi ülkeleri çok gizli bir anlaşma imzalamaya zorlamıştı. Üye ülkelerin kendi aralarında imzaladıkları bu anlaşmanın 5nci paragrafına göre, Komünistlerin seçimle iktidara gelmeleri, veya hükümetlerde önemli yerler elde etmeleri durumunda, ABD ve diğer NATO ülkeleri acilen müdahale edeceklerdi. Zaten, hazır NATO planı çerçevesinde -gizli NATO örgütlenmesi “Kontragerilla”nın veya Yunanistandaki adıyla “Kızıl Teke Postu”nun üyesi-Papadapulos önderliğinde 1967’de gerçekleşen darbe, yaklaşan seçimlerde merkez ve sol partilerin iktidara geleceklerinin anlaşılması üzerine yapılmıştı. Anlaşılmış olduğu gibi bu olay, sözkonusu gizli NATO kararının yaşama geçirilmesinden başka birşey değildi. Fransa için çok daha acımasız olacakları ise bir başka gerçekti... Tecrübeli İtalyan devlet adamı ve Hıristiyan Demokrat Parti önderi Aldo Moro (23 Eylül 1916- 9 Mayıs 1978), ülkeyi politik krizden çıkartmak amacıyla Komünist Partisi ile koalisyon yapamaya hazırlanırken, aynı gizli anlaşma gereği, “komünistleri iktidara taşıyacağı” gerekçesi ile, İtalyan “Kontragerillası” olan “Gladio” örgütlenmesi tarafından ölüme yollanacaktı. Cinayet, “Gladio” tarafından denetim altına alınmış “Kızıl Tugaylar” adlı aşırı “sol” terör örgütüne işlettirilecekti...

 

Son bir örnek olarak... Yapısı Türkiye’de olana hiç benzemeyen ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın (Joint Chief of Staff) ortaya çıkan çok gizli bir yazışmasında şu ifadeler yeralmaktaydı: “İtalya’da ve Fransa’da komünistlerin güçlerinin kırılmaları, nihai hedeftir. Bu amaç uğruna hertürlü araç mubahtır!” Sözkonusu gizli karar, 1947 yılında İtalya’da yaşama geçirilecekti... İtalya’da 1948 seçimlerini komünistlerin kazanacakları kesinlik kazanmıştı. Bunu engellemenin tek yolu, içsavaş kışkırtmaktı. Ve Sicilya’da ayrılıkçı hareketi kışkırtacaklar, kaosa neden olacaklardı...

 

Olayların politik özünden tamamen habersiz biri olan Salvatore Guiliano’yu kışkırtarak “Robin Hood” rolünde sahneye süreceklerdi. Çetesi ile zenginleri soyup yoksullara vermek Guiliano’yu halk arasında efsaneleştirmişti. Bu konumu O’nun da çok hoşuna gitmekteydi. Sicilya -tam seçimler öncesi- Guiliano aracılığıyla istikrarsızlaştırılacaktı... Politik perspektiften yoksun Guiliano, 1 mayıs 1947 işçi gösterisine de saldırtılacak, ve bazı lokal komünist liderleri öldürecekti. Amaç, Guiliano’yu seven yoksul köylülerle işçilerin arasına kama sokmak, iç çatışma çıkartmaktı... Sonuçta alabildiğine ünlenmiş olan Guiliano, Sicilya’nın İtalya’dan ayrılmasını istemeye dek işi vardıracaktı... Sözkonusu olaylarla halkın arasına korku salındıktan ve komünistlerin zayıflamaları sağlandıktan sonra, ne yaptığının bilincinde olmayan Guiliano’yu bizzat kendi adamlarından birine vurdurtacaklardı... Fransa için ise çok daha trajik olaylar yaşanabilirdi.

 

Yusuf Küpeli

 

yusuf@comhem.se

 

27 Nisan 2008

 

Bazı kaynaklar:

 

1) Charles de Gaulle http://gi.grolier.com/wwii/wwii_degaulle.html

 

2) http://archive.guardian.co.uk/Repository/ml.asp?Ref=R1VBLzE5NjgvMDUvMjUjQXIwMDgwNA==

&Mode=Gif&Locale=english-skin-custom

 

3) 1968: De Gaulle: 'Back me or sack me'

http://news.bbc.co.uk/onthisday/hi/dates/stories/may/24/newsid_2988000/2988263.stm

 

4) De Gaulle and Gaullism

http://seacoast.sunderland.ac.uk/~os0tmc/contem/gaulle.htm

 

5) Fifth Republic, Foreign Policy 1959-1968

http://www.zum.de/whkmla/region/france/france19591968for.html

 

6) De Gaulle' Foreign Policy : Politics of grandeur, 1962-1968
http://forum.stirpes.net/history/11541-gaulles-foreign-policy.html 

 

7) Notes: May '68 vs. Charles de Gaulle

questionsquestions.net, 8 Mar 05 http://www.questionsquestions.net/docs/may68_vs_degaulle.html

 

8) Studentkravallerna i Paris

http://www.yle.fi/elavaarkisto/?s=s&g=7&ag=67&t=608&a=5360

 

9) French wrestle with De Gaulle's legacy

By BBC News Online's Henri Astier

Monday, 15 April, 2002, http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/1930682.stm

 

10) De Gaulle and the economy

http://www.charles-de-gaulle.org/article.php3?id_article=171

 

11) France The Fifth Republic

Encyclopĉdia Britannica Article

http://www.britannica.com/eb/article-40474/France

 

12) 1996 Encyclopĉdia Britannica

 

13) HISTORY http://www.info-france-usa.org/atoz/history.asp

 

14) From Fourth to Fifth Republic, France 1946-1969

http://seacoast.sunderland.ac.uk/~os0tmc/contem/fifth.htm

15) France, Political

http://www.pbs.org/wgbh/commandingheights/lo/countries/fr/fr_political.html

 

16) Politics and Economic Policy in the Fourth Republic of France

http://www.sjsu.edu/faculty/watkins/france4th.htm

 

17) Vad var Bretton Woods-systemet till för?

http://www.nysol.se/schillerinstitutet/nbw/artiklar/brwo.htm

 

18) http://blogg.aftonbladet.se/blog.php?blog=11316&m=8&y=2007

 

20) http://66.102.9.104/search?q=cache:s40pGDwQj2UJ:www.riksbank.se/upload/Dokument_riksbank/Kat

_publicerat/Artiklar_PV/pv03_2_artikel4.pdf+IMF%2BDe+Gaulle&hl=sv&ct=clnk&cd=29

 

21) By Our Foreign Staff

http://archive.guardian.co.uk/Repository/ml.asp?Ref=R1VBLzE5NjgvMDUvMjcjQXIwMDEwNQ==&Mode=Gif&Locale=english-skin-custom

 

http://www.sinbad.nu/