11- Milliyetçiler, Sun Yat-sen, Kuomintang ve yeni doğmuş Sovyetler Birliği üzerine kısa notlar

 

Yusuf Küpeli

 

Boksör (Boxer)ayaklanmasının yenilgisi, öncelikle aydınlar ve halk arasında, monarşiye sonverek tüm ülkeyi kapsayacak köklü bir devrimin gerekliliği fikrini güçlendirmiştir. Genç Çin milliyetçileri bu işin, yabancı sömürgecilere karşı ulusal mücadelenin yerel ve yarım yamalak çıkışlarla gerçekleşemeyeceğini görmüşlerdir. Modernleşmesini hızla tamamlayarak kendilerini ve 1905’de Rusya’yı yenmiş olan Japonya’dan etkilenmişlerdir daha çok. Japonya onlar için ilk imrenilen örnek olmuştur... Geleneksel yabancı düşmanlığı ve çinli olma gururu ile karışık biçimde gelişen bu modern anlamda milliyetçi akımın en tanınmış karakteri ve ileride kurulacak milliyetçi partinin ve yönetimin önderi Dr. Sun Yat-sen olmuştur.

 

Çin’in güneyindeki Kwangtung (Guangdong) bölgesinde, bölgenin başkenti Kanton’a yakın bir köyde 12 Kasım 1866 günü yoksul bir çiftçinin çocuğu olarak doğan ve 12 Mart 1925 günü kanser nedeniyle Pekin’de ölen Dr. Sun Yat-sen, Modern Çin’in mimarı olarak tanınmaktadır... Sun Yat-sen, Çin’i 250 yıl yönetmiş olan Manchu (Ch’ing) Hanedanı’nın 1911 yılında artık iktidar olamaması ve 1912’de resmen devrilmesi ile ülkenin ilk geçici cumhurbaşkanı olacaktır...

 

Ho Chi Minh gibi birçok ismi olmasına karşın, asıl olarak Sun Yat-sen adı ile tanınan bu tıp doktoru, 1911- 12 yıllarında geçici cumhurbaşkanlığı görevini yürüttükten sonra, 1923 yılından öleceği 1925 yılına dek ülkenin fiili yöneticisi, devrimci ordunun başkomutanı olmuştur. Daha çok güney bölgelerine hakim olan yönetimi Batı’da resmen tanınmadığı için, “fiili yönetici” sözcüklerini kullandım... Sun Yat-sen ve benzeri karakterlerin milliyetçilikleri, -günümüzde Amerikan emperyalizmi tarafından beslenen- bazı sahte “milliyetçi” örgütlerde veya çevrelerde gözüktüğü  gibi anti- komünizm temeli üzerine oturmamaktaydı...

 

Aynı süreçle bağlantılı olarak bir başka tıp doktorunu daha anımsamakta yarar vardır. Çin’in Gorkisi olarakta anılan Lu Hsün (1181- 1936), önce Sun Yat-sen hareketine ve ardından komünistlere yakınlık duymuştur. Eski masal anlatım tekniklerinden yararlanan ve sosyalist gerçekçiliği Çin edebiyatına sokan Lu Hsün, 1900’lü yıllardaki Çin edebiyatının en büyüğü ve ayrıca modern Çin edebiyatının kurucusu olarak kabuledilmektedir... Kısacası aynı dönem, sadece politik anlamda ulusal önderlerini değil, yeni modern ulusal edebiyatını ve kültürünü, bu kültürün Lu Hsün gibi en önde gelen karakterlerini de üretmiştir. Lu Hsün’ün ileride komünistlerin safına geçmesi de bir rastlantı veya bireysel bir seçim olmanın ötesinde Çin tarihinin aldığı yeni biçimle bağlantılıdır. Çünkü, Sun Yat-sen’in ölümü ile birlikte -ileride geleceğimiz gibi- milliyetçi hareket ayrışmaya uğrayacak, Chiang Kai-shek’in in önderliğinde bir bölüm emperyalist güçlerle işbirliği içinde ulusal cephe içindeki komünistlere saldırırken, yine milliyetçiler arasından önemli bir kesim de komünistlerin saflarına katılacaklardır. Ulusal bağımsızlık ve toplumsal eşitlik bayrağı bundan sonra sadece komünistler tarafından yükseltilecektir...

 

İlk Çin- Japon savaşının (1894- 95) ardından, 1895 yılında güneydeki ingiliz kolonisi Hon Kong’a yerleşen, Hon Kong’un hemen kuzey batısında bulunan ve doğduğu Kwangtung (Guangdong) Bölgesi’nin başkenti olan Kanton’da (Canton) darbe örgütleyen Sun Yat-sen, ayaklanmanın bastırılması ile birlikte 16 yıllık bir göçmenlik yaşamına başlayacaktır...

 

İngiltere’de geçen bir yılın ve British Museum’da kazanılan eğitimin ardından Sun Yat-sen, 1897 yılında Kanada üzerinden Japonya’ya geçecektir. Burada bazı japon aydınları O’na politik ve mali yardım yapacaklardır ve bu ülkenin sisteminin Sun Yat-sen üzerinde önemli polik etkileri olacaktır... Sun Yat-sen öncelikle ve asıl olarak Japonya’da, Avrupa’da ve Amerika’da okuyan çinli öğrenciler, buralarda çalışan veya iş sahibi olan çinliler ve aydınlar arasında örgütlenecek ve ilk ününü yurtdışında yapacaktır. Sun Yat-sen’in destekleyicileri arasında “Reformlar’ın Yüz Günü” adıyla anılan ve başarısızlık sonucu yurtdışına kaçmak zorunda kalan bazı yüksekrütbeli bürokratlar, aydın eski hükümet üyeleri ve yerel askeri birliklerin subayları da bulunmaktaydı.

 

Daha önce özetlenmiş olan İlk Çin- Japon savaşı yenilgisinin (1895) ardından hükümette olan bazı çok yüksek rütbeli aydınlar İmparator Kuang- hsü’yü ikna ederek 1898 yılında bir seri önemli reform eylemi başlatacaklardı... Sivil bürokrasiyi, geleneksel sınav sistemini ve eğitimi, yenildikleri gücün (Japonya’nın) sahibolduğuna benzer biçimde modernleştirecekler, Batı’ya uyduracaklardı. Yeni ulusal okullar ve kolejler açacaklardı. Batı bilimini, endüstrisini, tıbbını, ticaretini ve patent sistemini Çin’e adapte edeceklerdi. Yasal sistemde ve askeri alanda reformlar gerçekleştirip alabildiğine yaygın olan rüşvete karşı savaş açacaklardı...

 

Özellikle rüşvete saldırı, silahlı kuvvetleri ve geleneksel eğitim sistemini değiştirme çabası, ülkedeki reaksiyoner güçleri harekete geçirecekti. İktidarlarını tehlike altında gören reaksiyoner güçler ve rüşvetle dönen çarklar sayesinde özel kasalarını dolduranlar, -daha önce Boxer Ayaklanması sırasından anılmış olan- dul imparatoriçeyi ve imparatoriçe tarafından denetlenen askeri birlikleri saflarına alarak reformcuları koruyan imparatoru saraya hapsedeceklerdi. İlk adımda yakalayabildikleri reformculardan altı tanesini hemen idam ederek ve diğerlerini ya kaçırıp ya da tutuklayarak sürece sonvereceklerdi. Reform işinin başında olanlardan bazıları Japonya’ya kaçacaklardı. Sonuçta yarım kalan sözkonusu reform süreci, “Reformlar’ın Yüz Günü” olarak Çin tarihine geçecekti. Bu girişim, imparatorluk sistemi içinde kalarak Çin’de köklü değişiklikler yapma çabalarının sonuncusu olacaktı. “Reformlar’ın Yüz Günü”nün önderleri artık Sun Yat-sen’in çevresinde birleşerek yeni ulusal bir devrime hazırlanmaktaydılar. 

 

Japonya’dan Tekrar Hon Kong’a geçecek olan Sun Yat-sen, 1900 yılında memleketi Kwangtung (Guangdong) Bölgesi’ndeki ihtilalci guruplarla ilişki kuracaktır. Bu yıl zaten, “Reformlar’ın Yüz Günü” adını alacak olan modernleşme girişiminin ezilmesinin ardından -dul imparatoriçenin de desteğini almış olan- yabancı düşmanı Boksör (Boxer) ayaklanmasının başlamış olduğu yıldır. Aynı yıllarda Sun Yat-sen’in politik felsefesi, ideolojisinin (düşünce sisteminin) çekirdeğini oluşturan dünya görüşü kristalize olmuştur. Üç temel prensipten oluşan bu bakışa göre, yeni devrimin sacayağını “milliyetçilik”, “demokrasi” ve “halkın ekmeği” veya “yaşam standardının iyileştirilip yükseltilmesi” oluşturacaktır.

 

Bunlardan ilki, “milliyetçilik”, Manchu (Ch’ing) Hanedanı’nı tahttan indirmeyi ve ülke üzerindeki yabancı egemenliğine sonvermeyi içermektedir. İkincisi, “demokrasi”, cumhuriyetçi parlementer sisteme geçerek ülkeyi seçilmiş hükümetlerle yönetmeyi içermektedir... Aslında, bu satırları yazana göre, ülkenin tarihi gelenekleri, yerleşik kültürü ve yaşamakta olduğu politik çalkantılar nedenleriyle Sun Yat-sen’in egemen olduğu yıllarda bile sözkonusu prensibin gerçekte uygulanabildiğini söylemek olanaksızdır. Zaten, toplumların ulaşmış oldukları tarihi ve sosyal evrim basamağından soyutlanmış olarak mekanik bir aygıtın parçası gibi demokrasiyi toplumsal yapıya monte ederek işlerlik kazandırmak olanaksızdır. Demokrasilerin de değişik biçimleri ve gelişmişlik düzeyleri vardır. Bu olay, demokrasi, özü itibariyle, tek partili olup olmamanın ötesinde, halkın özgür ve bilinçli iradesini karar merkezlerine, devlet yönetimine yansıtıp yansıtamaması ile, ne ölçüde yansıtabildiği ile ilgilidir... Sacayağından üçüncüsü, “Halkın ekmeği” ise, ılımlı bir sosyalizm veya daha doğrusu halkın, çalışanların sosyal- ekonomik güvencelerinin sağlandığı bir devlet yapısı olarak yansımaktadır. Bu prensip, insanların mülkiyet haklarının ve toplumsal üretimin düzene sokulmasını, adaletli hale getirilmesini içermekteydi... Sonuçta, Sun Yat-sen’in devrimci çevrelerdeki kariyeri 1903 yılında yükselmeye başlayacaktır...

 

Sun Yat-sen, 1904’de, Avrupa’da bazı devrimci hücreler oluşturacaktır. Ardından, 1905 yılında Tokyo’da, ihtilahci bir koalisyon, Birleşik Partiler/ Dernekler (T’ung-meng hui) adlı örgütlenmeyi gerçekleştirecek ve bunun başkanı olacaktır. Ardından üç yıl boyunca başında olduğu örgütün sözcüsü “Halkın Gazetesi” (Min Pao) ile yoğun bir propoganda eylemi yürütecektir.  

 

Birleşik Partiler/ Dernekler (T’ung-meng hui) örgütlenmesinin Çin içinde ve başka ülkelerde de şubeleri oluşacaktır ve bu koalisyonun elemanlarının çalışmaları Sun Yat-sen tarafından gerçek anlamıyla denetlenemeyecek, disiplin altına alınamayacaktır. Bu ilk politik örgütün elemanlarının denetlenemedikleri çalkantılı, serüvenli bir dönemin ardından Sun Yat-sen, 1909- 10 yıllarında, bir yıl kadar Avrupa ve Amerika’da kalıp dolaşacaktır. Haziran 1910’da Asya’ya dönüp diğer devrimcilerle aynı yılın Aralık ayında toplantı yapmasının ardından tekrar Batı’ya geçecektir. Sözkonusu toplantıda, “Kanton’da egemenlik kurmak için yoğun çaba” kararı alınmıştır... Sun Yat-sen, Kanada ve ABD’de devrim için para toplar ve toplantılar örgütlerken, 27 Nisan 1911’de Kanton’da ayaklanma başlayacaktır. Ayaklanma tarihi Çin takvimine göre 29 Mart gününe rastladığı için, kalkışma, “29 Mart İhtilali” olarak adlandırılmıştır.

 

Bazı analizlere göre, Manchu/ Ch’ing Hanedanı’nın (1644- 1912) -daha önce sözü edilmiş olan- “Reformlar’ın Yüz Günü” adlı yarım kalmış reform programı ile sağlanmış değişikliklerin, ve yine bunun ardından 1901 yılından itibaren yapılan reformların, başlayan ulusal devrime çok büyük katkıları olmuştur... Yönetimi güçlendirme düşüncesiyle başlatılan, orduyu, bürokrasiye eleman alınmasıyla ilgili olarak Konfüçyus (İ. Ö. 551- 479) felsefesine uygun sınav sistemini, eğitimi ve sivil bürokrasiyi yenileştiren bu reformlar ulusal devrim sürecine hız katmışlar, devrimin yığınsal tabanını güçlendirmişlerdir. Örneğin, modernleştirilmiş askeri birlikler devrimin safında yeralmışlardır vs.. Sözkonusu reformlar ihtilalci güçler için daha elverişli bir toplumsal zemin hazırlarken, iktidarın denetiminin Manchu/ Ch’ing Hanedanı’nın ellerinden kaymasına yardımcı olmuşlardır... Monarşiye sonverecek süreç sonuna böyle yaklaşmış, 1911 devriminin ardından 1912 yılı Şubat ayı başında son Manchu, çocuk yaştaki imparator Puyi (P’u-i) tahtından resmen indirilmiştir.

 

Devrimin başlayıp yayıldığı 1911 yılında imparator halen resmen baştaydı... Ch’ing yönetimi 1911 yılında tüm ana demiryollarını millileştirip denetimine alacaktı. Ülkenin kuzeyindeki Szechwan ayaklanması bastırılacaktı. Buna karşın, Çin’in kalbi sayılabilecek ülkenin ortasındaki Hubei/ Hupeh bölgesinin çok kalabalık olan başkenti Wu-han’da aynı 10 Ekim günü yeni büyük bir ayaklanma başlayacaktı. Modernize edilmiş ordu birlikleri Manchu/ Ch’ing Hanedanı’na karşı ihtilalin safında yeralacaklardı. Ayaklanma hızla komşu kentlere yayılacaktı ve Sun Yat-sen’in başkanı olduğu Birleşik Partiler/ Dernekler (T’ung-meng hui) üyeleri ülke çapında acilen ayaklanmayı destekleme eylemleri başlatacaklardı. Aynı yılın Kasım ayında, yani yaklaşık bir ay içinde Çin’in yirmi dört bölgesinden on beşi merkezi yönetimden (Manchu/ Ch’ing Hanedanı’ndan) bağımsız olduklarını ilanedeceklerdi. Bir ay sonra Sun Yat-sen ülkesine dönecekti. Wu-han ayaklanmasını Colarado- Denver’de basından öğrenmişti ve Aralık ayında Shanghai limanına adımını atacaktı...

 

İhtilalin ateşlendiği Hupeh bölgesinin başkenti Wu-han, Çin’in ortasından geçen çizginin biraz güneyinden akarak ülkeyi neredeyse boydan boya ikiye bölen Yang-tze nehrinin kuzey kıyısına konumlanmıştır. Bu endüstri kenti, günümüzde de ülkenin beşinci kalabalık kentidir ve nehirdeki limanı ile Doğu Çin Denizi’ne, Pasifik Okyanusu’na bağlıdır. Yine daha önce sözedilmiş olan “Taiping/ Büyük Barış” adlı halk ayaklanması da bu yörelerde başlayıp aynı kentte egemen olmuştu. Büyüklüğü 185.900 km kare olan Hupeh bölgesinin adı, “Göllerin Kuzeyi” veya “Yangtze Nehri’nin Kuzeyi” anlamına gelmektedir. Çin’in en çok pirinç üreten coğrafyası olan Hunan ise, 210.500 km kare büyüklüğünde bir alanı kapsamaktadır ve adı “Göllerin Güneyi” veya “Yangtze Nehri’nin güneyi anlamına gelmektedir. Hu (göl) Nan (güney) adlı bu zengin bölge, asıl olarak nehrin güneydoğusunu kapsamaktadır.

 

Yangtze Nehri’nin -Pasifik Okyanusu’nun parçası olan- Doğu Çin Denizi’ne döküldüğü yerde kurulu ve Kiangsi Bölgesi’nin merkezi konumundaki “Güney’in Başkenti” anlamına gelen ada sahip tarihi ve büyük Nanking (Nan- ching, Nanjing) limanında yapılan toplantıda Sun Yat-sen, geçici cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ve artık cumhurbaşkanı postu içindeki Sun Yat-sen, 1 Ocak 1912’de “Çin Cumhuriyeti”nin kurulduğunu resmen ilanetmiştir...

 

Aynı günlerde ülkenin en güçlü askeri birliği olan Beiyang Ordusu’nu kontrolunda tutan imparatorluk bakanı ve ordu komutanı Yüan Shih-k’ai, Pekin’de duruma hakimdir... Kanlı bir içsavaşı engellemek ve dış müdahaleler için uygun ortam yaratarak yeni doğmuş cumhuriyetin temellerini dinamitlememek için, Sun Yat-sen’in talebiyle, Yüan Shih-k’ai ile devrimciler arasında bir uzlaşmaya gidilir. General Yüan Shih-k’ai’nin başkanlığında Pekinde kurulacak ortak hükümet birleşmiş Çin’i yönetecekti... Kısacası Sun Yat-sen, T’ung-meng hui (Birleşik Partiler/ Örgütler) üyelerinden bazılarının ve kendisinin yeni hükümete dahil olmaları karşılığında, Cumhurbaşkanlığı koltuğunu, dolayısıyla yürütmenin, politik iktidarın zirvesini Beiyang Ordusu komutanına terketmektedir... Son Manchu, çocuk imparator Puyi, 12 Şubat 1912’de tahtan indirilecektir...

 

General Yüan Shih-k’ai, 10 Mart 1912 günü Pekin’de, - Sun Yat-sen’den sonra- genç Çin Cumhuriyeti’nin ikinci geçici cumhurbaşkanı olarak yemin edecektir... Artık Sun Yat-sen cumhurbaşkanı değildir ve anlaştığı ordu komutanı Yüan Shih-k’ai, “14. Yüan” adıyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştur... Askeri silahlı gücü denetleyebilen Yüan Shih-k’ai, süreç içinde, adım adım, seçilmiş parlementonun yetki alanını daraltarak tüm iktidarı kendi ellerinde toplayacaktır. Anayasayı değiştirerek diktatör konumuna yükselecektir... T’ung-meng hui (Birleşik Partiler/ Örgütler) üyesinden biri olarak bakanlık mevkiine gelen Sun Yat-sen, bu gelişme karşısında görevinden ayrılacaktır... Aynı yılın Eylül ayı içinde 14. Yüan onu demiryollarını geliştirme direktörlüğüne atayacaktır. Anlaşılan, olay çıkartmasını istememekte, küçük bir “sus payı” vererek kendince Sun Yat-sen'i oyalamaya çalışmaktadır...

 

Sun Yat-sen’in başkanlığına seçilmiş olduğu 1905 doğumlu Birleşik Partiler/ Örgütler (T’ung-meng hui), Sung Chiao-jen (1882- 1913) tarafından başka küçük guruplarla da birleştirilerek Kuomintang (Milliyetçi) Parti adıyla 1912 yılında yeniden organize edilecektir. Kuomintang’ın kurucusu Sung Chiao-jen, T’ung-meng hui’nin eski önderlerindendir... Yoğun bir seçim kampanyasının ardından, 1913 başında gerçekleştirilen seçimlerle Kuomintang, 596 sandalyeli Ulusal Meclis’e 296 sandalye ile girerek en güçlü parti konumuna yükselecektir... Kuomintang’ın kurucusu ve başkanı Sung Chiao-jen’in başbakanlığa gelmesi beklenirken, O, 20 Mart 1913 günü başkente yolculuk ettiği trende vurulacak ve iki gün sonra ölecektir. Süikast, cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Yüan Shih-k’ai tarafından organize edilmiştir ve aynı günlerde devrim yanlısı bazı generaller de benzer süikastlerin kurbanları olacaklardır.

 

Sözkonusu politik süikastler, Sun Yat-sen’in de içinde yeralacağı ikinci bir ihtilali ateşleyecektir. Ülkenin güneyinde yeralan yedi bölge Ekim 1913’de cumhurbaşkanına karşı ayaklanacaklardır... Başkaldırı yenilgiye uğrayınca, Sun Yat-sen ve diğer liderler yeniden Japonya’ya kaçmak zorunda kalacaklardır. Emperyalist Batı’nın “demokratik” yönetimleri, tahta oturur gibi “14. Yüan” ünvanıyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş olan Yüan Shih-k’ai önderliğindeki “Çin Cumhuriyeti”ni resmen tanıyacaklar, sözkonusu diktatörü legalize edeceklerdir. Buna karşın aynı tanımayı Sun Yat-sen’e iktidarı boyunca göstermeyeceklerdir... Anlaşılan, Çin milliyetçilerine yönelik Yüan Shih-k’ai darbsi aynı emperyalist merkezlerle kapalı kapılar ardında ortak örgütlenmiştir...

 

Sonunda, Kasım 1913’de cumhurbaşkanı 14. Yüan, Kuomintang’ın dağıtılıp üyelerinin parlementodan atılmalarını emredecektir... Beş ay kadar daha parlementoya ve yerel meclislere tahammül edebilen 14. Yüan, sonunda kendisini ömür boyu cumhurbaşkanı yapacak yeni bir anayasa için gerekli zoru kullanacaktır. Aynı kişi, en güçlü olduğuna kanaat getirdiği an, asıl niyetini açıkça ortaya koyacak ve oğlu Yüan Keding’in de desteği ile kendisini Çin İmparatoru ilanedecektir... Yeniden monarşi diriltilmiş, bir üst düzeyde tekrar başa dönülmüştür. Ve ayaklanmalar birbirlerini izlemeye başlayacaktır...

 

Birseri bölge “imparator” 14. Yüan’dan bağımsızlıklarını ilanedeceklerdir... Değişik bölgelerde egemenlik kuran farklı savaş lordları sahneye çıkacaklardır. Sonunda, Yüan Shih-k’ai doğal nedenlerle Nisan 1915’de ölecek ve yardımcıları O’nu terkederek dağılacaklardır... Savaş lordu, meşru ahlaki bir amaç taşımadan, sadece kişisel kazanç ve kariyer uğruna, kişilere veya bir aileye bağlı özel ordularla daha büyük bir gücün, kendisini kiralıyanın hesabına savaşan kişi veya kişiler olmaktadır. Aslında bunlara yarı haydut, kriminal güçler de denebilir. Şüphesiz birtakım politik kamuflajlı silahlı güçlerle bu savaş lordları arasındaki sınırlar zaman zaman çok incelmektedir ve bunların bazılarının daha sonra kendilerine ulusal- politik bir bir kimlik verdiklerine de rastlanmaktadır. Mafya babalarının, kriminallerin "işadamı" olmaları gibi... Aynı kurum, aşiret veya dini önderlik statüsünden de yararlanarak, veya bunların her ikisini birden otorite aracı haline getirilerek ve hatta mevcut kamuflajına zaman zaman bir de “sol” veya daha değişik politik yaftalar da ekleyerek yaşamını günümüzde de bir üst düzeyde sürdürmektedir. Ortadoğu’daki, özellikle Irak’taki birtakım ABD işbirlikçisi güçler bunların çağdaş tipik örnekleridirler.

 

Yüan Shih-k’ai’nin ölümünün ardından değişik savaş lordlarının koalisyonları Pekin yönetiminin denetimi için savaşa tutuşacaklardır... Aynı istikrarsızlık günlerinde Pekin’de, aydınlar ile öğrencilerin katılımlarıyla 1917- 21 yılları arasında sürecek olan ve “Dört Mayıs Eylemi” adıyla anılan gösteriler başlayacaktır. Merkezinde aydınların ve öğrencilerin durduğu sözkonusu eylemler, ulusal bağımsızlık, bireysel özgürlükler, yeni bir toplum ve kültür yaratma amacı taşımışlardır. Aynı eylemciler, biryanıyla iyi yönetici ve iyi vatandaş olmanın yollarını gösteren geleneksel Konfüçyus düşüncesine saldırarak kültürel yaşamda yeniliği savunmuşlardır. Diğer yandan emperyalist güçlerle de uzlaşan iktidara saldırarak politik anlamda bir devrim gerçekleştirme çabası içine girmişlerdir... Sözkonusu yurtsever eylemler 4 Mayıs 1919’da doruk noktasına ulaştıkları için “Dört Mayıs Eylemi” adıyla anılıp tarihe geçmişlerdir... Bu silahsız demokratik direnişin, “Dört Mayıs Eylemi” adıyla başlayan gösterilerin en büyük yararı, Sun Yat-sen önderliğindeki cumhuriyetçi ulusal başkaldırıya taze kan vermek olmuştur. Sözkonusu eylemlerin yarattığı psikolojik ortam ve eylemlere katılanların fiili destekleri ile cumhuriyetçi ihtilal 1917 yılında yeniden dirilip örgütlenme yoluna girebilmiştir...

 

Birinci dünya savaşı 1914’de patladığı zaman Müttefikler (ingiltere, Fransa, İtalya, Çarlık Rusyası vs.) safında savaşa girmiş olan Japonya, Sarı Deniz boyunca Kore’ye dek uzanan 153.300 km kare büyüklüğündeki Shandong (Shantung) bölgesini Alman ordusunun elinden alıp, buraya yerleşmiştir. Ve Shandong’a yerleşmiş olan Japonya, bölgenin hemen kuzeybatı sınırındaki Pekin’de 1915 yılında kendi himayesinde yeni bir şavaş lordu hükümeti oluşturmuştur. Japon emperyalizmi, kuklası bu köle yönetimden 21 tane talepte bulunmuştur. Aynı nedenle sözkonusu hükümet, “Yirmi- Bir Talep Hükümeti”  olarak anılacaktır...

 

“Yirmi- Bir Talep Hükümeti”, bazı Japon taleplerini reddetmekle birlikte, Japonya’nın Güney Mançurya’da ve İç Moğolistan’ın doğusunda kurmuş olduğu egemenlikleri tanıyacaktır. Ve Çin’in Japo yönetiminin himayesi altına girmesini, Çin yönetiminin vasal (köle) karakterini onaylayacaktır... Çin sınırları içinde gözüken Dış Moğolistan’a ve Tibet’e resmen otonomi tanınması sonucu buralardaki yönetimler kendi bölgelerinde hükümran gibi gözükmekle birlikte, Dış Moğolistan üzerinde Rus Çarlığı’nın elleri serbest bırakılacaktır. Tibet üzerinde ise, Büyük Biritanya’nın sürmekte olan etkisine devamlılık kazandırılacaktır... Aslında sözkonusu tarihi olay, Türkiye’de son zamanlarda gündeme sık sık taşınan federatif veya konfederatif örgütlenme, valilerin halk oyu ile seçilmeleri vs. tartışmalarını çağrıştırmaktadır...

 

Japonya’nın emperyalist ortakları, Büyük Biritanya, Fransa ve İtalya, Japon donanmasının bölgedeki Alman savaş gemilerinin operasyonlarını engellemesi karşılığında bu ülkenin Shandong bölgesi ve Pekin yönetimi üzerindeki egemenliğini onaylamışlardır... Savaş biterken, 1917’de, Pekin hükümeti, Almanya’ya karşı resmen savaş ilanedecektir. Japon kuklası hükümet bunu yaparken, Japon kontroluna girmiş olan sözkonusu bölgelerin kendisine geri verileceğini umut etmekteydi. Fakat, ABD, İngiltere ve Fransa liderlerinin ve bir ölçüde de İtalya’nın başrolleri oynayıp dünyayı yeniden paylaştıkları Versay “Barış” Konferansı Japonya’nın Shandong (Shantung) bölgesi üzerindeki egemenliğini onaylamıştır. Sözkonusu onayın ardından doğan düş kırıklığı ile birlikte yukarıda sözü edilen “Dört Mayıs Eylemi” alevlenip doruk noktasına ulaşarak yeni bir ulusal uyanışa başlangıç olmuştur...

 

Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, başlayan “Dört Mayıs Eylemi” Cumhuriyetçi hareketin pozisyonunu güçlendirecektir ve 1917 yılında Sun Yat-sen, güney bölgelerinin savaş lordları ile işbirliği içinde olan Kwangtung (Guangdong) bölgesinin askeri komutanı Lu Jung-t’ing’den geriye kalmış olan silahlı 20 taburun kontrolunu Kanton’da devralacaktır ve bölgenin diğer savaş lordları ile zorunlu bir işbirliğine gidecektir... Guangdong bölgesinin başkenti olan Kanton, ingiliz kolonisi Hon Kong’dan 145 km kadar daha içeride olan en önemli Çin limanlarından biridir... Sun Yat-sen, savaş lordu işbirlikçi Pekin yönetimine direnebilmek için, Ekim 1919’da Kuomintang’ı yeniden inşa edecektir.

 

Yeniden kurulan Kuomintang’ın ilk günlerinde yüzü halen Batı’ya dönük olan Sun Yat-sen, bir seri politik ve askeri gel- git yaşanmasının, savaş lorları ile birbirini izleyen mücadelerin ardından, 1921 yılında, egemen olduğu güney bölgelerinde kurulan hükümetin başı ve devrimci ordunun komutanı olacaktır... Çin’in güneyinde ipleri elegeçiren Sun Yat-sen Batı dünyası tarafından tanınmayı ve onlardan yardım almayı ummaktadır ama, bu beklenti gerçekleşmeyecektir. Bunun üzerine Sun Yat-sen, aynı yıl (1921) genç Sovyet yönetimi ile ilişkiye geçecektir. Devrimini yeni başarmış olan Sovyetler Birliği’nin de zor koşullar altında olması nedeniyle somut adım atılamayacaktır. Fakat Sovyetler, kendi başlarının da belası emperyalist güçlerle boğuşan Çin’e yardımcı olma düşüncesiyle, prensip olarak, istenen yardımı kabuledeceklerdir... Komintern temsilcileri o sıralarda yeni kurulan Çin Komünist Partisi ile ilgilenmektedirler...

 

Ertesi yıl, 1922’de Kuomintang ile bölgede mevcut savaş lordu arasındaki ittifak bozulunca, Sun Yat-sen, daha kuzeydeki Çin’in en büyük limanı Shanghai’ye kaçmak zorunda kalacaktır. Bu gelişme Sun Yat-sen’in Sovyetler Birliği’nden yeniden yardım istemesine neden olacaktır... Ekim devrimi ile 1917’de kurulmuş olan Sovyetler Birliği, Adolf Joffe adlı bir diplomatını Çin’e yollayacaktır ve Sovyet temsilcisi ile Sun Yat-sen 1922 ve 1923 yıllarında Shanghai’de iki kez buluşacaklardır... “Komünist sistemin Çin’de olanaksız olduğunu, bunu bilerek Sovyetler Birliği’nin Çin’e desteğini vereceğini ve Sovyetler’in Dış Moğolistan üzerinde müdahalelerde bulunmayacağını”, kabullenen bir açıklamayı birlikte imzalayacaklardır. Ve böylece Sovyetler Birliği tarafından desteklenen -1921 doğumlu- Çin komünist Partisi ile Sun Yat-sen önderliğindeki Kuomintang işbirliği yapmaya başlayacaklardır. Aslında sözkonusu olay, işbirliğinden öte, henüz çok zayıf olan Çin Komünist Partisi’nin Sun Yat-sen tarafından tanınıp himaye edilmesidir... Sovyetler Birliği’nin yardımları sayesinde gerçekleşen milliyetçi- komünist ittifakı, Sun Yat-sen’in ölümünün ardından Kuomintang’a egemen olan Chiang Kai-shek’in 1927 yılında kanlı bir baskınla komünistleri öldürmeye başlamasına dek sürecektir. (Not 1)

 

Kaldığımız yere, Sovyet- Kuomintang ilişkilerine ve bunun bir parçası olan Moğolistan konusuna dönecek olursak... Manchu Hanedanı iktidarda iken, İç Moğolistan ve Dış Moğolistan adlarıyla iki ayrı coğrafi bölgeden oluşan Moğolistan Çin’in sınırları içindeydi. Çin’de gerçekleşen cumhuriyetçi 1911 devriminin ardından Moğolistan bağımsızlığını ilanedecekti. Buna karşın, Temmuz 1921’de Sovyet- Moğol ortak ihtilalci güçleri (Bolşevikler) Urga’yı veya şimdiki adıyla başkent Ulaanbaatar/ Ulanbatur’u alıp, Birinci Yüce Halk Huralı/ Meclisi Kasım 1924’de Moğolistan Halk Cumhuriyeti’ni ilanedinceye dek ülkenin bağımsızlığı ile ilgili durum açıklık kazanmayacaktı. Çin’in denetiminde kalmayı sürdüren Dış Moğolistan ile yeni kurulan Moğolistan Halk Cumhuriyeti’ni birleştirme çabası ise başarısızlığa uğrayacaktı... (Not 2)

 

Sonunda, 1923 yılında Sovyet danışmanlarının gelmesi ile birlikte, birleşik Çin’in yaratılması için Sun Yat-sen önderliğindeki Kuomintang’a Sovyet yardımı başlayacaktır. Sovyetler Birliği baş danışmanı Michail Borodin ve Komintern görevlisi V. K. Blücher, Kuomintang’ın Sovyetler Birliği tarafından tanınmasına ve Çin Komünist Partisi ile ortaklık içinde çalışmaya başlamasına yardımcı olmuşlardır.

 

Alf Henrikson/ Hwang Tsu- Yü’nün ortak anlatımına göre, gelenler arasında en yetkili kişi olan yüksek eğitimli Michail Borodin, sonderece enerjik ve etkileyici, cazibeli bir karakterdi. Sözkonusu kişilerin yolgöstericiliğinde yeniden yapılandırılan Kuomintang’ın kurduğu hükümet 1924 yılında Sovyetler Birliği tarafından resmen tanınacaktır. Emperyalist “demokratik” Batı, adamları olan Chiang Kai-shek’in egemenliğine dek Kuomintang’ı tanımayacaktır... Daha 1922 yılında Kuomintang’ın üye sayısı 150 bin civarındaydı. Aynı kaynağa göre, -1920’de ilk adımlarını atmış olan- genç Çin Komünist Partisi’nin 1922 yılında ulaşmış olduğu üye sayısı ise henüz 300 civarındaydı ama, parti çok kısa sürede hızla büyüyecektir...

 

Artık Kuomintang Çin’in güneyinde, en geniş ve zengin bölgelerinde egemenliğini kurabilmişti. Sovyetler Birliği, Sun Yat-sen’in egemen olduğu bölge de ulusal kurumların şekillenip gelişmeleri, örgütçülerin ve propogandistlerin yetişmeleri için Kuomintang’a yardımcı olmaktaydı. Sovyetler Birliği tarafından kısa süreli eğitimden geçirilen Kuomintang üyeleri arasında ileride Kuomintang’ın başına geçerek komünistleri katledecek olan Chiang Kai-shek’de (1887- 1975) vardı. Chiang Kai-shek, Sovyet kurumlarını ve özellikle Kızıl Ordu’yu tanıyıp belli temel bir askeri eğitim alabilmesi için 1923 yılında dört ay için Sovyetler Birliği’ne yollanmıştı...

 

Sun Yat-sen, 1924’de, Sovyetler Birtliği temsilcisi Mikhail Borodin’in yardımları ile Kuomintang’ı, -Bolşevik Partisi modeline benzer biçimde- katı merkezi bir disiplinle yeniden organize edecekti. Sun Yat-sen’in direktifi ile yeni hükümete üç Çin Komünist Partisi üyesi alınacaktı. Ve yine Sun Yat-sen’in emri ile Kanton yakınında Sovyet modeline uygun biçimde Whampoa askeri akademisi kurulacak ve komutanlığına Sovyetler Birliği’den yeni dönmüş olan Chiang Kai-shek atanacaktı. Chiang Kai-shek, komünistlerle ortak kurulmuş hükümete de alınacaktı... Aynı kişi, zamanın koşullarında önemi olan Whampoa askeri akademisi komutanlığı sayesinde Sun Yat-sen’in halefi konumuna yükselecekti. Aslında O, Kuomintang içindeki sağ kanadı temsiletmekteydi ve ileride sağcı Kuomintang hükümeti ile birleştirilmiş tüm Çin’in birsüre için egemeni olacaktı...

 

Whampoa askeri akademisinde eğitim görmüş diğer önemli karakter de, Kızıl Ordu’nun savaş alanındaki en büyük komutanlarından olan Lin Biao’dur (1907- 1971). Lin Biao, 1925 yılında, henüz komünistler ile milliyetçilerin ortaklıkları sürerken, Chiang Kai-shek’in komutasındaki Whampoa askeri akademisinde eğitimine başlamıştır. İçsavaş yıllarında, -Mao Tse Tung’un ideolojik önderliğindeki- Çin Kızıl Ordusu’nun savaş meydanlarındaki en başarılı komutanları düzeyine çabucak yükselmiştir... Lin Biao, 1948’de Mançurya’da komutanı olduğu 100 bin kişilik IV. Piyade Ordusu ile bölgedeki güçlü Chiang Kai-shek ordusunu kuşatıp mağlup ederek Kuomintang egemenliğinin tüm Çin’de hızla çöküşünün temellerini atmıştır. Aynı yılın sonunda emrindeki ordunun asker sayısı 800 bin askere ulaşmıştır... Fakat malesef yirmi yılı aşkın süre Kızıl Ordu’nun en üst düzeyde komutanlığını yapmış olan ve Mao Tse Tung’un halefi olarak gösterilen Lin Biao’yu da dramatik bir son beklemekteydi...

 

Kuomintang’ın 1924’de merkezi bir disiplinle yeniden örgütlenmiş olmasına karşın, içindeki farklı politik eğilimler hiçbirzaman sonbulmamıştır ve Sun Yat-sen’in otoritesine karşı dikkate alınacak bir muhalefet sürüp gitmiştir. Ve Sun Yat-sen Mart 1925’de kanser nedeniyle Pekin’de ölmüştür... Cenazesi önce Hsi- Shan Tapınağı’nda saklanmıştır ve 1929 yılında Nanking’deki anıt-mezara (moseleum) defnedilmiştir...

 

Askeri gücü elinde tutuyor olmasının da yardımı ile Sun Yat-sen’in yerini kolayca almasına karşın Chiang Kai-shek, O’nun geçmiş olduğu zor yollardan geçmemişti. İçten pazarlıklı bu kişi, kolayca elegeçirdiği gücü kanla lekeleyecek ve Çin toplumunu 22 yıl sürecek olan acımasız bir iç çatışmaya sürükleyecektir... Chiang Kai-shek, “Ulusal Devrimci Ordu”nun komutanı olarak, 1925 yazında ülkenin kuzeyinde halen egemenliklerini sürdürmekte olan savaş lordlarına karşı bir “Kuzey Seferi” başlatmıştır. Dokuz ay içinde ülkenin yaklaşık yarısını fethetmiştir... Buna karşın Kuomindang içinde Çin Kominist Partisi ile yakın ortaklık içinde olan çok güçlü bir sol kanat gelişmektedir ve hızla örgütlenerek büyüyen komünistlerin hem halk arasında ve hem de Kuomintang içinde etkileri giderek artmaktadır...

 

Zeki Chiang Kai-shek, 29- 30 yaşlarında iken, 1916- 18 yıllarında, Shanghai’de, mali manipülasyonlarla uğraşan “Yeşil Çete” adlı gizli kriminal bir takımın içinde gözükmüştür. Anlaşılan, Kuomintang örgütlenmesinde kariyer yaptığı süreç içinde ve iktidar koltuğuna oturduğu 1925- 26 yıllarında yüzü hep kapitalist dünyaya dönük kalmıştır... Emperyalist kuşatma altında en zor günlerini yaşamakta olan Sovyetler Birliği’ni görmüş olduğu için, devrimin yaşayacağına muhtemelen hiç inanmamıştır. Buna karşın duygularını belli etmeyerek -Sovyet yardımı alan Kuomintang içinde- kariyer yapmıştır...

 

Diğer yandan, Çin politika sahnesinin diğer köşesinde sessizce işlerini yürüten ABD ordusu, 1901- 37 yıllarında bu ülkede sürekli çok güçlü bir temsilcilik bulundurmuştur. Taraftar kazanmak için gerekli yöntemleri bilmeleri gereken sözkonusu askeri görevliler herhalde boş durmamışlardır... Bu satırları yazan kişi, komünistlere karşı harekete geçmesi için Chiang Kai-shek’in emperyalist dünyadan bazı vaatler alınıp almadığını somut kanıtları ile bilememektedir veya varsa eğer bu yöndeki metinleri henüz okumamıştır, görmememiştir. Buna karşın, Sovyetler Birliği’nin Kuomintang’a yardımlarını kesmesine yolaçacak tarzda vahşi bir anti- komünist saldırının emperyalist merkezlerden bağımsız planlandığını düşünmek sanırım abestir... Genellikle yazılıp çizilenlere göre, komünistlerin hızlı büyümeleri Chiang Kai-shek’i iyice ürkütmüştür. Sonunda, kendisine “süikast girişimi olduğu” bahanesiyle 1926 baharında Kuomintang içindeki Sovyet danışmanlarını kovacak ve hükümetteki Çin Komünist Partisi üyelerini yerlerinden atacaktır. Aynızamanda Kuomintang içindeki sol kanadı da etkisizleştirecektir.

 

Komünistlere saldırmadan önce, 1926 yılının Temmuz başında Chiang Kai-shek Kanton’dan kuzeye, Pekin’e doğru sefere çıkacaktır. Pekin’de kurulu savaş lordu hükümetini devirmeye gitttiği haberini yaymıştır. Ya da sadece bu niyetini duyurmuştur... Askeri operasyonu sırasında, 1927 başında, “mola vermek için” Çin’in en büyük endüstri kenti ve limanı olan Shanghai’de duracaktır... Shanghai aynızamanda Çin Komünist Partisi’nin de en örgütlü olduğu kenttir. Parti henüz kırsal alanda egemen değildir ve Sovyet modeline uygun olarak öncelikle büyük endüstri kentlerinde örgütlenmektedir. Ve komünistler Kuomintang’dan herhangi bir askeri saldırı beklememektedirler... Chiang Kai-shek’in emrindeki birlikler Nisan 1927’de ani bir baskınla hazırlıksız olan komünistleri öldürmeye başlayacaklardır. Komünist Parti üyelerinin en az 10 bin tanesi, parti üyelerinin beşte dördü öldürülecektir... Chiang Kai-shek, Japon istilasının başlayıp sürdüğü yıllarda (1937- 45) dahi komünistlere saldırmayı sürdürecektir.

 

Chiang Kai-shek, 1928’de Pekin’i de elegeçirip Çin’in tek hakimi olacaktır ama, Shanghai’de yapmış olduğu katliamla, ülkenin ana kara parçasından Tayvan adasına kaçmak zorunda kalacağı 1949 yılına dek sürecek kanlı bir iç savaşı da başlatmıştır... Mao Tse Tung’un daha sonra Edgar Snow’a anlattıklarına göre, “Chiang Kai-shek yönetimindeki Kuomintang’ın sağ kanadı komünistleri katledemezdi... Mao’ya göre bu yenilginin asıl suçu Çin’i tanımayan Sovyet ve Komintern yöneticilerinin omuzlarındaydı. Doğrudan doğruya Sovyetler Birliği Polit Büro’suna karşı sorumlu olan şef danışman Mikhail Markovitj Borodin ve hintli Komintern temsilcisi M. N. Roy, sonderece pasif ve Kuomintang’ın sağ kanat yönetimine boyun eğer, onların her dediğini kabullenir bir tavır içinde olmuşlardı.”vs.. Mao Tse Tung’un bakış açısıyla, özet olarak, sözkonusu kişiler tüm umutlarını Kuomintang’a bağlayarak ve gelişmeleri görmeyerek, Çin komünistlerinin işçileri ve yoksul köylüleri silahlandırmalarını engellemişlerdi vs.. Erkenden bir kızılordu kurulmasını engellemişlerdi vs.. Mao’ya göre, “parti o yıllarda koyu bir merkeziyetçilik uyguladığı için bu konuların tartışılması, fikir yürütülmesi bile diktatörce engellemişti.” vs.. 

 

Kuomintang’ın sağ kanadının Çin’de komünistleri katlettiği 1927 yılı, Stalin’in Sovyetler Birliği’nde Troçki’yi mağlup edip partiden attırdığı yıldır... Ve aynı yıl Stalin, öncelikle yaygın kırsal üretimle ilgili olmak üzere sınırlı bir pazar ekonomisine olanak sağlayan ve yine başta toprak olmak üzere küçük çaplı üretim araçları ve ticari işletmeler üzerindeki özel mülkiyete izin veren Lenin’in Yeni Ekonomi Politika’sına (NEP) sonvermiştir. Önemli olaylarla dolu bu tarihin dönemeç noktasında, rusça da yumruk veya avuç içi anlamına kulak adlı varlıklı köylülerin topraklarına herhangi bir ödeme yapılmadan zorla elkonulmaya başlanmıştır. Stalin’in kollektifleştirme operasyonuna direnmeye çalışan varlıklı köylüler değişik yöntemlerle tasviye edilmişlerdir. Ölçüyü aşan bir şiddet kullanılarak eksiği- hatası ile tarımda köklü bir kollektifleştirmenin yolu sözkonusu 1927 yılında açılmıştır... Aynı yıl, Çin’de baş danışman olan Mikhail Borodin’in düşüncelerinde köklü değişiklikler gerçekleşmiştir. O’da, “Çin’de kapsamlı bir toprak reformuna gerek olduğu” fikrini savunmaya başlamıştır... (Toprağa gerçek piyasa değeri üzerinden ödeme yapılırsa eğer, reform konusu topraklarda verimli bir üretimi gerçekleştirecek ileri teknolojileri finanse edecek kaynak kalmaz. Sonuçta eski sahipleri toprakları tekrar kolayca elegeçirebilirler ve reform tüm anlamını yitirir...Y. K.)

 

E. Snow’un anlatımında geçmeyen yukarıdaki paragrafta özetlenmiş sürecin ötesinde, Edgar Snow’a anlatımında Mao Tse Tung, Borodin’in toprak reformu fikrini onaylar gözükmektedir. Yalnız yine Mao, Çin ile ilgili toprak reformu fikrini savunurken, Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi Çin’de de bunu yaşama geçirebilmek için zora başvurmak gerektiğini düşünmektedir... Dolayısıyla Edgar Snow’un aktardığına göre, Mao Tse Tung, daha kuruluşundan itibaren Çin Komünist Partisi denetiminde işçilerin ve yoksul köylülerin kızılordusunun gerekli olduğu ve yine daha baştan zorla bir toprak reformu yapmak gerektiği fikrini savunmaktadır. Ve sonuçta Mao, zamanın parti yönetimini ve Mikhail Borodin’i -asıl olarak- böyle silahlı bir gücü oluşturmamakla suçlamaktadır... Şüphesiz bu sözleri ederken Mao, henüz 300 üyesi olan Çin Komünist Partisi’nin koskoca Kuomintang ile Sovyet yardımı karşılığında ve Sovyet şemsiyesi altında ittifak yapıp legalite kazanabildiği, bu “gücüyle” hükümete üç üye verebildiği ve rahatça örgütlenebildiği gerçeğini “yok” kabuletmektedir...

 

Japon istilasından hemen önce ve istilanın başladığı yıl (1936- 37) Mao Tse Tung’un karargahında anılarını dinleyerek bunları kitaplaştırmakta olan Edgar Snow (1905- 1972), dünyanın büyük bölümünü görmüş amerikalı aydın bir gazeteci ve yazar olarak sanırım Sovyetler Birliği’ni Mao Tse Tung’dan daha iyi tanımaktaydı. Ve aynı nedenle Mao’nun görüşlerini onaylaması olanaksızdı... E. Snow’a göre, Stalin varlıklı köylülerin topraklarına ekoyabilmişti; çünkü, Sovyetler Birliği’nde bunu başaracak bir temel vardı... Sovyetler Birliği’nde dış destekli karşı- devrim girişimini ezebilmiş önünde durulamaz bir güç bulunmaktaydı. Çin’de ise böyle bir durum elbette yoktu...

 

Anlaşılan, Mao Tse Tung sözkonusu eleştirilerini yaparken, ancak altı yıl önce Sovyet yardımı ile örgütlenebilmiş olan ve Sun Yat-sen yönetimindeki Kuomintang ile Sovyetler Birliği’nin koruyucu şemsiyesi altında gelişebilen, katliamın gerçekleştiği 1927 yılı içinde üye sayısı yirmi bine bile ulaşmayan Çin Komünist Partisi’ni dev aynasında görerek konuşmaktaydı. Ya da, konuştuğu amerikalı gazeteciye bilinçli olarak biraz yukarından ifadeler kullanmaktaydı... Şüphesiz Mao Tse Tung çok akıllı, yetenekli, Çin’in o koşulları içinde olağanüstü büyük işler başarmış benzeri az bulunur bir karakter olmakla birlikte, muhtemelen bilincinin derinliklerine işlemiş milliyetçi düşünceleriyle bazı basit gerçekleri görmek istememekteydi...

 

Örneğin Mao Tse Tung, silahlanmış bile olsa Çin Komünist Partisi’nin o yıllarda Kuomintang’dan gelecek bir saldırıya direnemeyeceğini görememekteydi veya görmek istememekteydi... Ayrıca, Mao Tse Tung’un ifade ettiği gibi Çin Komünist Partisi daha başlangıç yıllarında Kuomintang’dan bağımsız silahlanmaya, kendi ordusunu kurmaya kalkışsa idi, yaratılan güvensizlik ortamında çok daha erken bir bölünmenin ve varlığına yönelik ağır baskıların kapısını açmış olurdu. Sonuçta, çok daha erken başlayacak bir saldırının ve belki de komünistler için birdaha toparlanmayı olanaksız kılacak daha ağır bir yenilginin yaşanmasına yolaçardı... Hiç unutmamak gerekirki, daha 1922 yılında Kuomintang 150 bin kadar üyeye sahipken, Çin Komünist Partisi’nin üye sayısı 300 civarındaydı ve bu çapları ile komünistler Sun Yat-sen’in kurduğu hükümete üye verebiliyorlardı. Çünkü, Sovyetler Birliği ve bu güçten yardım alan Sun Yat-sen tarafından korunmaktaydılar. Sözkonusu koruyucu şemsiyenin altında hızla büyüyebilmişlerdi... Olayları analiz ederken Mao Tse Tung’un üzerinden atlamakta olduğu, hesaba katmadığı veya propoganda amacıyla katmak istemediği işte bu gerçekti... (Not 3)

 

Kökleri çok daha derinlere giden, tüm ülke çapında örgütlü olan ve asker sayısı yüzbinleri bulan gerçek bir orduya sahip Kuomintang ile o yılların Çin Komünist Partisi’nin mevcut koşullarda savaşıp zafer kazanamayacağını dışarıdan bakan sağlıklı bir göz rahatça görebilir... Yalnız, Çin komünistleri daha akıllıca politikalar izleyebilmiş olsalardı, Mikhail Borodin gibi Sovyet danışmanları kendi başlarına daha analitik olarak düşünebilen ve gerçek anlamda kendilerini adamış kişilikler olabilselerdi, belki Çin Komünist Partisi böyle bir saldırıyı daha az kayıpla atlatabilirdi. Ve ardından içsavaşa çok daha güçlü pozisyonda başlayarak zafere daha çabuk ulaşabilirdi, denebilir kanımca...

 

Sanırım Mao Tse Tung, dış dünya da tanınmalarına ve sempati kazanmalarına yardımcı olacak Edgar Snow’a biraz da propoganda yapma kayguları taşıyarak oldukça üst perdeden konuşmaktaydı. Bu nedenle, devrimini başarmış ve dış saldırıları alt edebilmiş çok güçlü Sovyetler Birliği’inde gerçekleşen ekonomik ve politik operasyonlarla yeni doğmuş Çin Komünist Partisi’nin işlerini karşılaştırır tarzda ifadeler kullanmaktaydı. Gerçekte ise, Sovyetler Birliği’de ve Çin’de yaşanmakta olan farklı süreçler içindeki birbirleri ile eşitsiz işleri düşüncede eşitleyerek karşılaştırılmaya kalkmak, dışarıdan bakan bilgili birine hiçte gerçekçi gelmezdi... Yine Mao Tse Tung’un aynı anlatımlarında, 1927’de yaşanmış olan katliamın ve yenilginin tüm sorumluluklarının çok ağır bir üslupla dış danışmanlara yüklemesi, O’nun düşünce tarzının ne ölçüde derin bir milliyetçilikle yüklü olduğunu göstermektedir...

 

Aslında, 1927 katliamı başlamadan önce Çin Komünist Partisi içinde de bir bölünme ve zaaf yaşanmıştı. Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, aynı günlerde Sovyetler Birliği Komünist Partisi içinde derin bir çatlama olmuş, en önemli parti önderlerinin birkısmı ihracedilmişler, diğer muhalifler ise değişik biçimlerde tasviye edilmişler veya boyun eğdirilmişlerdi. Sovyetler Birliği içindeki tüm politikalarda köklü değişiklikler gerçekleşmişti ve yaşananlar hem Sovyetler Birliği ve hem de diğer Avrupa komünistleri arasında önemli sarsıntılara, bölünmeler yolaçmıştı... Kanımca Chiang Kai-shek, komünist partileri açısından olumsuz koşullar yaratan tüm sözkonusu bölünmelerden yararlanmak istemiştir. Sonuçta Chiang Kai-shek, başta ABD olmak üzere sırtını dayamak istediği Batı’nın anti- komünist iktidar odaklarına, ilişkilerini giderek güçlendireceği Washington yönetimine yaranabilmek amacıyla, Sovyetler Birliği ve aynızamanda Çin Komünist Partisi içinde yaşanmakta olan bölünmelerden de yararlanarak, bir vuruşta Çin Komünist Partisi’ni bitirmek istemiştir. Ve anlaşılan önceden bu konuda bazı ABD temsilcileri ile de görüşmüştür...

 

Sözkonusu kirli hesabına karşın Chiang Kai-shek, komünistlere çok büyük bir zarar vermenin ötesinde bir başarı sağlayamamıştır. Sağladığı en büyük başarı, sonunu getirecek uzun erimli bir içsavaşı başlatmak olmuştur... Çin’de komünizme düşmanlık, asıl olarak Çin’in henüz içinde olduğu tarihsel- toplumsal gelişme aşamasının geriliğinden kaynaklanmıştır. Çin’in güçlü patriyalkal/ ataerkil ve milliyetçi geleneği, Çin komünistlerinin bilinçlerinde yaşattıkları en büyük düşmanları olmuştur. Bir başka ifadeyle komünizmin düşmanı, “komünistlerle” birlikte onların bilinçleri içinde büyüyüp serpilmiş ve onları tamamen kendisine tutsak etmiştir. “Komünist” sembollerle yaratılan düzen, Marks- Engels- Lenin’in düşüncelerinden tamamen farklı ve Sun Yat-sen milliyetçiliğinden defalarca daha derin bir Çin milliyetçiliği olmuştur sonuçta... (Not 4)

 

Notlar:

 

Not 1: Hemen sıcağı sıcağına açıklamakta yarar vardır sanırım... Sovyet temsilcisi Adolf Joffe’ye ait “Komünist sistemin Çin’de olanaksız olduğunu ve bunu bilerek Sovyetler Birliği’nin bu ülkeye desteğini vereceği” ifadesini basit politik bir pragmatizm sanmamak gerekir kanısındayım. Sözkonusu tavrın, Çin komünistlerinin “satılmaları” olarak anlaşılmaması gerektiğini düşünüyorum. Kanımca bunlar, yüzde yüz inanılarak söylenmiş bilinçli ve dürüstçe sözlerdir. Çünkü, tarihi ile, kültürüyle ve özellikle mevcut toplumsal yapısıyla, toplumsal sınıfların konumları ile Çin, Marksizm’in doğduğu endüstrileşmiş Batı Avrupa ülkelerine uzaktan yakından benzemiyordu. Hatta devrim olduğu sırada ağırlıklı olarak bir köylü ülkesi olan ve patriyalkal/ pederşahi kültürün egemen olduğu Rusya’nın yanında bile alabildiğine doğulu idi. Rusya’da en azından Petrograd, Moskova ve diğer bazı büyük merkezlerde çok yoğun ve örgütlü bir proleterya vardı. Batı aydınlanmasının tüm gücüyle Rusya’ya girişi 1800’lü yılların ilk yarısına, marksist edebiyatın tüm zenginliği ile ülkeye girişi ise 1800’lü yılların son çeyreğine uzanmaktaydı. Rus aydınlanması çok değerli düşünürleri ile 1800’lü yılların ikinci yarısında güçlü biçimde başlamıştı... Çin ise tüm bu açılardan Rusya’ya göre çok gerilerdeydi. Çin patriyalkalizminin yanında Rus patriyalkalizmi devede kulak gibi kalırdı vs...

 

Sovyet devrimi proletaryanın çok güçlü ve örgütlü olduğu Petrograd ve Moskova gibi büyük kentlerde başlamış ve oralardan kırsal alanlara yayılmıştı. Çinde’de komünistler başlangıçta Shanghai gibi endüstri kentlerinde örgütleneceklerdi ama, bu endüstri ve buralardaki işçi sayısı genel Çin nüfusu içinde alabildiğine zayıf kalıyordu. Chiang Kai-shek’in 1927’de en büyük endüstri ve liman kenti olan Shanghai’de komünistlerin üzerlerine saldırmasının, komünist katliamı gerçekleştirmemsinin ardından, kurtulabilen komünistler kırsal alanda örgütlenmek zorunda kalacaklardı. Zaten onlarla birlikte olabilecek yoksul kitlelerde asıl olarak buralardaydı. Komünistler veya aslında genellikle komünist olduklarına inananlar, daha çok sosyal içerikli bir milliyetçilik ve anti- emperyalizm temelinde yoksul ve topraksız köylüleri ve deklase unsurlar arasında örgütlenmek zorunda kalacaklardı. Ve Sovyet devriminin tamamen tersine, kırsal alanlardan büyük kentleri kuşatarak zafere ulaşacaklardı.

 

Mao Tse Tung, Çin’in toplumsal yapısının özelliğinden kaynaklanan bu başarılı deneyi -derin bir milliyetçilikle- “evrenselleştirip”, Sovyetler Birliği’ne karşı başlatmış olduğu ideolojik savaşında “değişmez evrensel” bir gerçek, “dünya devriminin şaşmaz yolu” gibi sunmaya çalışacaktı. Olay böyle sunulunca, kendisi de (Mao Tse Tung’da) dünya devriminin “en büyük önderi” olarak takdim edilmiş oluyordu şüphesiz... Gerçekte ise, Sovyet Kızılordusu’nun Mançurya’da ünlü Japon Kwantung Ordusu’nu dize getirip aralarında uçakların, topların, tankların da olduğu elegeçirilmiş ağır hafif tüm silahları Mao Tse Tung önderliğindeki Çin Kızılordusu’na vermesinin ardından komünistler Chiang Kai-shek önderliğindeki Kuomintang’a karşı saldırı gücü kazanabilmişlerdi. Komünistlerin önderliğindeki Halk Kurtuluş Ordusu ancak bu yardımdan sonra zaferin kapısını açacak saldırı gücünü elde edip, 1949’da devrimi gerçekleştirebilmişti. Ve devrim gerçekleştiği zaman, Çin Komünist Partisi’nin üye bileşimi içinde işçi kökenlilerin oranları yüzde 4’ü kesinlikle geçmiyordu. Bu oran, yapılan tüm gürültülü propogandaların yarattığı sis perdesinin gerisindeki asıl gerçeği anlamaya yeterli idi.

 

Çin’de yeni kurulan rejimin adı emperyalist Batı propoganda edebiyatında “kominizm” dahi olsa, Çin, -başta en büyük önderi Mao Tse Tung ile birlikte- herzaman derin bir milliyetçiliğin ülkesi olarak kalacaktı... Küçük ve orta ölçekli özel işletmeler Çin’in ekonomik yapısı içinde hiç yokolmadıkları gibi, ekonomiye egemen olan da çok güçlü bir devlet kapitalizminden başka birşey olmamıştır. Ekonomi ile ilgili sağlıklı bilgilerin yerine oturtulmuş olan derin milliyetçi duygularla Mao Tse Tung tarafından -öncelikle Sovyet modeline ve tüm dünyaya alternatif olarak- 1958’de başlatılmış olan “Dev Adımlarla Sıçrayarak İleri” politikası, Çin halkı ve ekonomisi için felaketle sonuçlanırken, Sovyetler Birliği ile ilişkilerin kopmasına, sovyetlerin maddi ve teknik yardımlarının durmasına ve sonunda Mao Tse Tung’un “Kağıttan Kaplan” olarak nitelendirdiği emperyalist ABD yönetimi ile işbirliğine gitmesine yolaçacaktır... (Aslında Batı’nın bu tip ülkeler için ürettiği “komünizm” yakıştırmasına karşın rejimin adı sosyalizmdir. Sınıfların varolduğu bir toplum olan sosyalizmin önüne koyduğu hedef ise, yüksek teknoloji, bilim ve bolluk toplumu olan, insanlardan “yeteneklerine göre istenen ve gereksinimlerine göre verilen” komünist bir topluma ulaşmaktır.)

 

Nitekim Çin’e özgü bu çok güçlü milliyetçilik gerçeği, Çin tarihi uzmanı amerikalı profösör John K. Fairbank tarafından önceden nedensellikleri ile bilinmekteydi. Bilgilerine dayanarak profösör Fairbank, Çin politikasını yumuşatması konusunda ABD yönetimini uyarmaya çalışacaktı. Milliyetçiliği nedeniyle Çin’in yakın zamanda Sovyetler Birliği’ne karşı tavır alacağını, aralarının bozulacağını ve bu gelişmenin ABD dışpolitikası açısından yeni fırsatlar doğuracağını erkenden iddiaya kalkışan Fairbank, karyola altlarında ve gardoroplarda “komünizm” arayan McCarthyciliğin saldırısına uğrayacaktı... Kore savaşının da başlamış olduğu aynı yıllarda McArthur gibi generaller “Çin’e atom bombaları atmayı” önermekteydiler... Profösör Fairbank’ın sözlerinin doğruluğu gerilen Çin- Sovyet ilişkileri sonucu ABD yönetimince de farkedilecekti. Kissinger’in gerçekleştirdiği gizli yolculuğun ardından 1972 yılında Başkan Nikson ve Henry Kissinger Çin'i resmen ziyaret ederek sıcak ilişkileri başlatacaklardı. ABD, Sovyetler Birliği’ne karşı yeni güçlü bir müttefik kazanacaktı...

 

Soğuk savaş ortamında anti- sovyet kampanyanın güçlü parçaları olarak “Maocu” örgütlenmeler tüm Avrupa’da ve dünya da hızla pıtrak gibi doğacaklardı... Devlet olarak Çin’in ekonomik gücü bunları finanse etmeye yetmezdi ve çoğu bayağı güçlü bukadar çok örgütle ilişki olanağı da yoktu zaten. ABD servislerinin ve kapitalist dünyadaki işbirlikçilerinin ise böyle bir güçleri ve olanakları basbayağı vardı... Bu örgütlerin birkısmı safiyane niyetlerle yaratılmış olsalarda, üyelerinin çoğunluğu örgütlerinin oynamakta olduğu politik rollerinin bilincinde olmayan iyi niyetli kişiler olsalarda, sonuçta dünya çapında tezgahlanan oyun buydu ve başta ABD olmak üzere Batı’nın emperyalist merkezleri için bayağı da başarılı bir operasyon olacaktı "Maoist" partilere yapılan gizli destekler.

 

Not 2: Parantez içinde bazı gerçekleri özetlemek gerekirse, Moğolistan Halk Cumhuriyeti ilanedildiği zaman ülkede fabrika bulunmadığı gibi, atölye işçisi katagorisine girebilecek kişilerin sayıları kesinlikle yüz kişiyi bulmuyordu Ülkedeki iki erkekten biri Budist rahip statüsünde üretimin dışındaydı. Ülke de Hıristiyanlık’ta vardı ve din adamlarının birkısmı aynızamanda büyük mülk sahibi idiler. Asıl olarak hayvancılığa dayanan çok güçlü bir feodalizm vardı ve mülklerin ezici çoğunluğu bu feodal unsurların ellerinde toplanmıştı. Yani sosyalistler açısından işler alabildiğine zordu... I. Dünya Savaşı sonrası bölgede yaşanmakta olan kaos, güvensizlikleri beslemişti ve Sovyet temsilcisi Adolf Joffe, Sun Yat-sen rejimi ile kurulan ittifak karşılığında Dış Moğolistan ile ilgilenmeyecekleri garantisini vermekteydi... Sovyet yönetimi ayrıca Çin sınırları içinde kalan eski Çarlık Ruasyası toprakları ile de ilgilenmiyordu ama, Rusya tarafından inşaedilmiş demiryolları üzerindeki denetimi sürdürmekteydi. Burada özetlenen ilişkiler, Sovyetler Birliği’nin aynı yıllarda Mustafa Kemal rejimi ile kurduğu ilişkilere oldukça fazla benzemektedirler.

 

Not 3: Ne ölçüde büyük karakterler olursa olsunlar insanların hata yapabileceklerini, gerçekçi bilimsel eleştirilerin dışında olamayacaklarını, kişilerin çağlarının karmaşık verilerinden soyutlanarak idealize edilmemeleri gerektiğini, buna karşın onları doğru anlayabilmek için çaba sarfetmenin daha gerçekçi olacağını sürekli akılda tutmakta yarar vardır sanırım... Sınıf kavgasına çekilen insanları tehlikeli toplumsal tuzaklardan koruyacak bu gerçeğe karşın, her çaptan ve türden çift ve hatta daha çok kişilikli küçük sahtekarlar, yetişme bozuklukları ile sakatlanmış sıradan psikopatlar dahi yalanlarla allanıp pullanarak bazı toplumsal manipülasyonlarda kullanılabilmektedirler. İyi niyetli insanlar bu gerçekdışı kurgu tiplerle, sahte kahramanlarla rahatça aldatabilmekte, politik anlamda felaketleri olacak yollara sürebilmektedirler. Her türden politik karakteri gerçekliklerinden kopartıp idealize ederek insanların duyguları sömürülmekte, bazı biliçli emperyalist ve yerli servisler ve karakter bozuklukları olan politika cambazları, kolay “başarıları” uğruna sözkonusu sahte efsaneleri kullanarak genç insanları aldatabilmekte, yıkımlarına doğru yönlendirebilmektedirler. Aslında sıradan dolandırıcılığın, üfürükçülüğün, tırnakçılığın, papelciliğin, zarfcılığın, hazineciliğin, karşılıksız sahte çek kullanmanın politik yaşamdaki yansımaları olan böyle bilinçli çarpıtmaların, idealizasyonların objesi/ nesnesi olan şu veya bu ölçülerde tanınmış karakterlerin birkısmı önemli işler başarmamış olsalar dahi, belli dar çevrelerde bir kullanım değerine sahibolabilmektedirler. Aslında, sözkonusu manipülasyonlarda kullanılan objelerin/ nesnelerin bazıları, özünde beş para etmez ve çok taraflı taraflı oynamaya çalışmış ve sonunda birçeşit intehara sürüklenmiş moralsiz sıradan küçük teröristler dahi olabilmektedirler... Şüphesiz her dolandırıcı kendi çapına ve hitabettiği çevrenin gelişmişlik düzeyine uygun bir obje/ nesne bulup elinde yoğurarak “malı götürmeye” çalışmaktadır... Değişik gurupların ve hatta kitlelerin tuzağa düşmelerinden yarar sağlayacak olan emperyalist servisler, kendi iktidar oyunları içinde, sözkonusu sahtekarların ve bunların oynamakta oldukları aldatmacanın önünü bir limite dek açabilmektedirler...

 

Not 4: Mao Tse Tung’un bu derin milliyetçiliği iktidarda olduğu yıllardaki politikalarına da yansıyacaktır ve aslında tatlı milliyetçi bir düş olan “Dev Adımlarla Sıçrayarak İleri” politikası, Çin ekonomisinde derin yaralar açılmasına neden olacaktır. Sovyet modelinden kopularak 1958’de başlatılan bu “Dev Adımlarla Sıçrayarak İleri” politikası, gerçek bir felaketle sonuçlanacaktır. Ekonominin batırıldığı bu süreç içinde halktan yaklaşık 20 milyon insan açlık ve diğer felaketler nedeniyle ölecektir. Yıkılan ekonomi ile birlikte halkın gözündeki olumlu Mao Tse Tung imajı da çok büyük bir yara alacaktır. Ve bu süreçle birlikte Çin Halk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler kopacaktır. Sovyetler Birliği, Çin’de bulunan teknik danışmanlarını 1960 yılında geri çekmek zorunda kalacaktır...

 

Ellerinde Mao Tse Tung’dan seçmeler içeren küçük kırmızı kaplı bir “Kitab-ı Mukaddees/ İncil” ile “dindar” fanatikler olarak deneyimsiz gençlerin ve öğrencilerin belirli kalıplar ve dogmalar peşinde mobilize edilip yıkıcı bir güç olarak kullanıldıkları “Kültür Devrimi”de (1966- 76), yine Mao Tse Tung ve Mao’nun üçüncü eşi Jiang Quing tarafından organize edilip yönetilecektir... Mevcut parti yönetimini devirmek amacıyla başlatılan ve eğitimsiz genç yığınların enerjilerini yıkıcı amaçlar uğruna kullanan bu gel- gitli süreç içinden, tüm parti yapısı büyük ölçüde tahrip edilecektir. Bu eylemler sırasında ülkenin en değerli ve insancıl kültür mirası ahmakca bir cehaletle reddedilip tahrip edildiği gibi, en değerli parti aydınları, kültür adamları, edebiyatçılar, hekimler, mühendisler, kısacası toplumun gereksinim duyduğu her alandan yetişmiş değerli beyinler, ya yokluğa sürüklenecekler ya da alanları ile alakası olmayan ağır el işlerine zorlanacaklardır.

 

Dindarca inanmış gençleri akılsızca politik iktidar kavgasına alet edildikleri "Kültür Devrimi" adlı yıkıcı terör ortamı içinde ölüme sürüklenenler arasında uluslararası büyük değere sahip çinli yazar, edebiyat adamı Lao Shê’de (1899- 1966) vardır. "Kültir Devrimi" sırasında aralarında Mao Tse Tung’un eşinin de bulunduğu “dörtlü çete” tarafından ağır baskı altına alınan Lao Shê, 24 Ekim 1966 gönü öldürülmüş veya intehara zorlanmıştır... Onlarca eser vermiş olan Lao Shê’nin sembolik karakterlerinden biri olan çek- çek sürücüsünün kişiliğinde bireyciliği eleştiren bir romanı, kesin tarihini tam anımsayamadığım bir zamanda, 1960’lı yılların sonunda veya 1970’li yılların başında “Çek- Çek” veya “Çek- Çek Sürücüsü” adıyla türkçeye de kazandırılmıştır... “Kültür Devrimi” ile yaratılan kaotik ortam, topluma ve kişilere yönelik ağır bir haksızlığın ötesinde, yukarıda özetlenen biçimde aşağılanan aydınların yetişmeleri için harcanmış olan emeğin ve bu kişilerin topluma yapabilecekleri asıl değerli katkının ziyanı, ekonominin ikinci kez ağır bir darbe alması anlamına gelmiştir... Sonunda, Deng Xiaoping önderliğindeki parti aktivistleri yumuşak yöntemlerle durumu kontrol altına alabilecekler ve partiyi yeniden inşa edeceklerdir...

 

Mao Tse Tung’un üçüncü eşi Jiang Quing, 1981 yılında “Dörtlü Çete”nin elemanlarından biri olarak yargılanacak ve 1991’de intehar edecekti vs.. Mao Tse Tung, kitle manipülasyonlarında kullanılan politik bir “figür” olarak “putlaştırılıp” görüntüleri portre çerçeveleri ve heykeller içinde muhafaza edilirken, gerçekte ise Maoizm tasviye edilecektir... Süreç içinde sayıları artan ölçüde Çinli aydınlar Mao Tse Tung’dan ne ölçüde hoşlanmaz ve hatta ondan nefret eder hale gelmiş olurlarsa olsunlar, eğitim düzeyleri daha düşük emekçi yığınlar ve özellikle köylüler O’na derin bir sevgiyle bağlı kalmayı sürdürmüşlerdir. Geniş kitlelerin bu sadakatları ve idealizasyonları, Mao’nun politik bir efsane olarak toplumsal yapının en tepesinde yığınsal bir manipülasyon aygıtı olarak korunup kullanılmasına neden olmuştur. Şüphesiz bu dramatik gelişmeyi hazırlayan nedenler arasında, asıl olarak, Mao Tse Tung’un eylemleri, O’nun kendisinin de efsaneleşmek istemesi, kendisini (Mao’yu) üretmiş olan aile çevresinin karakterinin şekillenmesi üzerindeki etkiler, Çin’in ve dünyanın mevcut tarihi toplumsal süreçleri ve Çin halkının geleneksel düşünce tarzı vardır... Tekrarlamakta yarar vardır; Mao Tse Tung, insan olarak hatalarına ve yetersizliklerine karşın, yine de çağının koşulları içinde çok önemli işler başarmış ender büyüklükteki karakterlerden biridir. 

Eylül 2005

başa dön         

12- Uzun Yürüyüş’e dek Çin Komünist Partisi’nin serüveni; partinin kuruluşu, 1927 katliamı ve Çin Sovyet Cumhuriyeti üzerine kısa notlat

http://www.sinbad.nu/